Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi © 2005 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 -Turkey/Denizli 

            

                      

Işıktan hızlı yolculuk. Maddenin zaman ve mekan içinde ışınlanması. Zeki makineler. Sınırsız iletişim. Filmlerde her şey mümkün; peki bilimkurgu gerçek de olabilir mi?

Işınla, Scotty!" Herhalde bilimkurgunun en tanıdık cümlelerinden biridir bu. Uzay gemisi Atılgan'ın mürettebatı 1966 yılında ilk kez ışınlama odasına girdiğinden, parlak taneciklere ayrılıp saniyeler sonra yabancı bir gezegen üzerinde yeniden maddeleştiğinden beri, bunun gerçekten geleceğin yolculuk şekli olup olmadığını bir sürü kişi merak ediyor, sadece dizinin tutkunları değil. Bilimkurgu yazarları geçmişte zaman zaman kahinleri aratmayacak yetenekler sergilediler. Jules Verne'in sözünü ettiği aya yolculuk, bir klasik sayılıyor. Film endüstrisi bu türe yöneldiğindeyse teknik efektler ön plana çıktı. Bu sektörde Uzay Yolu serisinin rolü apayrı. Hollywood'un olabildiğince  inanılır gelecek senaryoları üretmek için bilim adamlarını stüdyolara danışman olarak tuttuğu bilinen bîr şey.

WARP TEKNOLOJİSİ

Güçlü enerjilerle teorik olarak olanaklı

Işık hızının birkaç katı süratle yolculuk yapmak, neredeyse uzayda geçen tüm bilimkurgu maceralarının standart repertuarına dahil. Bunun zorunluluğu da açık seçik ortada: Aksi takdirde kahramanlar daha ilk ilginç keşfi yapamadan göçüp giderler. Bilimkurgu yazarlarının sağlamak zorunda oldukları iki şey var: Bunlardan ilki, gerekli enerjiyi meydana getiren bir güç kaynağı. Diğeriyse fizik kanunlarının nasıl devre dışına çıkarıldığına dair inandırıcı bir açıklama.

 

(CHIP | ŞUBAT 2004)

      EINSTEIN WARP TARAFINDAN ALDATILDI MI?  

Uzay ve zaman içinde kestirme yollar    

Hiçbir şey veya kimse ışıktan daha hızlı olamaz," diyor Einstein'nın görelilik kuramı. Bir nesne ne kadar hızlıysa, kütlesi de o denli büyük olur ve ışık hızında nihayet sonsuza ulaşır. Ancak daha önce hiçbir insanın ulaşmadığı dünyalara yol almak isteyenler, kozmik hız sınırlarına bağlı kalamaz.

 

            

            

Uzay gemisi Atılgan ve takipçileri iki ayrı güç kaynağıyla donatılmış durumdalar. Nükleer füzyon (çekirdek birleşmesi) yöntemi, gemiye ışık hızının dörtte biriyle yarısı arasında bir hız sağlıyor. Daha yüksek bir hız gerekiyorsa, Uzay Yolu dünyasında ışık hızının birkaç katına çıkmayı sağlayan "Warp" teknolojisi kullanılıyor (üstteki kutuya bakınız). Bu teknoloji, maddenin antimadde ile tepkimesinden ortaya çıkan enerjiyi kullanıyor. Film yapımcıları burada doğru iz üzerindeydiler: Bilim adamları, Cenevre'deki çekirdek araştırma merkezi CERN'in büyük parçacık hızlandırıcısında ilk kez 1981 yılında antiproton üretmeyi başardılar. O ana kadar antimaddenin varlığı genel olarak tartışmalı bir konuydu. Madde ve antimadde birbirlerini karşılıklı yok ettiklerinde, hidrojen bombasının patlamasında açığa çıkan enerjinin yaklaşık 200 katı oluşuyor. Antimadde şimdiye kadar yalnızca çok kısa ömürlü elementer parçacıklar biçiminde üretildi.

Fizikçi profesör Stephen Hawking

<< Warp teknolojisi gerçekten işe yarıyor mu? Üzerinde çalışıyorum>>

ZAMAN İÇİNDE YOLCULUK

Dedeniz belki de paralel evrende yaşıyor

Einstein'ın ve Hawking'in uzay-zaman teorileri, bilimkurgu'nun gözde konularından biri için de zengin bir bilimsel arka planı oluşturuyor: Zaman yolculuğu. Gerçi hiçbir fizikçi somut olarak bir zaman makinesinin inşasıyla uğraşmıyor, ancak bilimin fildişi kulesinde zaman içinde yolculuklar konu ediliyor. Sadece burada adları başka: "Kapalı zaman benzeri yollar".

Fizik, paradoks durumlarında zaman içinde yolculuklara yardımcı olacak olanaklı yollar gösteriyor. Paradokslar, geçmişe müdahaleler yoluyla geleceğin değiştirilebileceği zaman oluşuyor bunun en tipik örneği, bir torunun geçmişe dönüp dedesini öldürmesi. Çekim gücünün kuantum teorisi ve "Çokluevren teorisi" bir çözüm sunuyor: Geçmişe her müdahale bir paralel evren üretiyor, zamanın akışı çatallanıyor. Kuramcıların değerlendirmesine göre gelecekten gelen davetsiz misafirlere karşı daha güvendeyiz, çünkü zaman makinesinin inşasından önceki geçmiş, onların modellerine göre gezilemez.

BİLGİSAYAR

Söz dinleyen bilgisayar

"Bilgisayar!" Uzay gemisi mürettebatından bîrinin ağzından çıkan bu sözcük, konuşma tanıma sistemini uyarıyor. Geminin bilgisayarı, bu sözcüğü bir ses girişinin izleyeceğini biliyor. Bu tip komutlarla bugün de bazı yazılımları başlatmak mümkün. Bunu takip eden şeyde ise kurgu ve gerçeklik arasında geniş bir uçurum var. Uzay gemilerinde yer alan kurgu ürünü bilgisayarlar doğal dilin her sözcüğünü hatasızca ayırt etmekle kalmıyor, tüm içeriği de anlıyor.

Bu noktaya gelinceye kadar uzun bir yol var Önümüzde. Bugünkü sistemler, en iyi durumda bile en fazla birkaç bin kavramla uğraşmalarını gerektiren sınırlanmış komut setleriyle güvenilir olarak çalışıyor. Oysa Stanley Kubrick'in Arthur C. Clarke'in ese­rinden çektiği 2001: Uzay Efsanesi filminde geminin bilgisayarı HAL dudakları bile okuyabiliyordu. Aslında bu da gerçeğe dönüşüyor: Intel birkaç ay önce bu işi başaran bir yazılım geliştirdiyse de, daha çok dil tanımayı desteklemek için kullanılıyor ve HAL'in yetenekleriyle karşılaştırılacak gibi değil.

Ses ve konuşma tanıma, otomatik pilot ve otomatik yön bulma sistemleri çoktan gündelik yaşamın bir parçası oldu bile. Yapay zeka uzmanları, bu sistemlerin performansının yükseleceği konusunda kendilerine güveniyorlar. Yaşanan coşku dolu aşamalardan sonra, ilerlemelerin başlangıçta varsayılandan daha yavaş gerçekleşeceği de kabul ediliyor.

Bilgisayarlardaki gelişme, gelecek vizyonları tasarlamak konusunda bilimkurgu yazarlarının ekmeğine yağ sürüyor. Mevcut teknolojinin sınırlan, gelecek nesil bilgisayarlar gibi, ortada. Bugünkü bilgisayarların hesaplama performanslarıyla bu alanda hızla sınırlara ulaşılıyor. Hayallerin gerçek olması için alternatif bilgisayar teknolojileri üzerinde çalışılıyor. Teorik olarak çok sayıda işlemi paralel olarak yürütme olanağına sahip kuantum bilgisayarlarının şansı yüksek.

Neredeyse bugün gibi: Kaptan Jean-Luc Picard düz ekran ve Tablet PC ile.

Bilimkurgularda yer alan uzay gemileri gerçekten zamanlarının çok önünde. İleri görüşlü bir veri taşıyıcı bu dizilerden çıkıp gerçeğe dönüştü. Mr. Spock'm Atılgan'da kullandığı bilgisayar diskleri, günümüzdeki 3,5 inçlik disketlere çarpıcı bir biçimde benziyordu, üstelik de bu disketlerin ortaya çıkışından neredeyse on beş sene önce.

Daha sonraki dizilerde bazen ticari çıkarlar ileriye dönük görüşlerin önüne geçiyor. Kaptan Picard'm 300 yıl sonra da hala bugünkü Tablet PClerle çalıştığına kim inanır? Bu, olsa olsa ustaca bir ürün yerleştirme stratejisinin sonucu olabilir.

Borda bilgisayarı: Uzay gemilerindeki bilgisayarların yapamadığı şey yok gibi. Dev veritabanlanna sahipler, galaksiler ötesi ağ oluşturuyor ve kullanıcıyla mükemmel iletişim kuruyorlar.

 

Çetin BAL: Aşağıda zamanın doğasına dair  öne sürülen Ruhsal içerikli bilgileri dikkatinize sunarım: Burda verilen bilgiler boyutların ve zamanın doğasına dair  bilimsel öngörülerle de doğrudan bağdaşan  uyumlu ifadelerdir.İlgi çekici olabilecek bu mesajları siz okurlarımın ilgisine sunmak istedim.

Gelecekten Mesaj 
 
 Kiara Windrider 
"Sonsuzluğa Açılan Kapı" adlı kitap,

1999'da, Californiya'daki Shasta Dağı'na geri döndüm. Agustos'taki güneş tutulması sırasında önemli bir astrolojik sıralanış vardı ve ben o sırada sevgili dağımda birkaç hafta geçirmek istiyordum. Dağın yukarısında çadır kurdum. Birkaç gün sonra kendisine Windrider adını veren bir varlık benimle temas kurdu. Daha sonra kendisinin benim gelecekte bulunan bir vechem olduğunu acıkladı. Şimdi sözü ona bırakıyorum:
"Ben Windrider'im. Yükselmiş bir üstat ve bir zaman yolcusuyum, ancak benim perspektifimden bu lineer bir zamanda ileriye geriye gitmekten çok,  farklı bir zaman hattına sahip bir boyuttan diğerine, boyutlar arasındaki geçitleri kullanarak bir anda gitmektir. Az sonra açıklayacağım gibi, bu da yükseliş bilincinin bir parçasıdır. Benim zamanımda birçok kişi yükseliş hakimiyetine erişerek yükseldi. Ben belli bir amaçla sizin zamanınıza geri döndüm. Siz büyük bir değişim zamanına yaklaşıyorsunuz ve önünüzde uzanan iki ana olasılık akış vardır.


Bir Zaman Hattından Diğerine Geçiş


Önce, size zamanın doğası hakkında bazı perspektifler sunmak istiyorum. ZAMAN FREKANSIN BİR İŞLEVİDİR. Tıpkı müzikteki bir akorun birkaç tonu içerebilmesi gibi, evren de çok boyutlu bir yapıdır, her boyut belli bir frekans ya da yoğunluk derecesi tarafindan karakterize edilir. (Bu konuda genis bilgi Ra bilgilerinde bulunabilir.) Sizin zaman deneyiminiz, yoğunluk derecesi deneyiminize göre değişir.  3-B (üç boyut) frekansında siz halen Değişim'in öncesini deneyimliyorsunuz, zamanınız lineer ve birbirinden ayrı bir geçmiş ve gelecek "şimdiki zaman" denen ''şimdi zamanında'' üst üste geliyor. Üçüncü boyut realitesinde şimdiki zaman küçük bir andır. Daha yüksek yoğunluk frekanslarında şimdi zamanı duygunuz çok genişler, geçmiş ile gelecek arasındaki ayrılığı ortadan kaldırır ve şimdiki zamanı, dolayısıyla mevcudiyeti daha büyük ölçüde deneyimlemenizi sağlar.

 
Çağlar boyunca şamanlar, mistikler, peygamberler ve meditatorler geçmiş ile gelecek arasındaki bu ayrılığı yok etmeyi öğrenmiş, diğer boyutlara yolculuk yapmış, sonra tekrar gerçek dünya dediğiniz dünyaya dönmüşlerdir. Avustralya'nın Aborijinleri gibi yerli halklar dünyalar arasında nasıl yaşayacaklarını bilecek kadar akışkandılar, onlar "rüya zamanı" dedikleri şeyi asıl realiteleri olarak yaşarlardı. Eski zamanların tüm bu yolcuları dünyalar arasında yolculuk yaparken hem gelecekteki olayların vizyonlarını görebilir, hem de akaşik kayıtlara girerek geçmişe erişebilirlerdi.

 
Ancak,  Dünya tarihinde çok az kişi geçmiş ya da gelecekteki olaylara gerçekten katılabilecek ya da onları değiştirebilecek kadar 3-B zaman-hattından ayrılabilmiştir. Bunun böyle bir girişimin karmaşıklığıyla ve ayrıca bir özgür irade evrenindeki ortak bilinçle ilgili nedenleri vardır. Belli bir zaman çerçevesine katılma eylemi tüm o zaman akışında bir değişim sağlar. Biz sizin şimdiki zamanınız olan geçmişe girdiğimizde, sizin şimdiki zaman hatlarınızla kesişen paralel zaman hatlar yaratır, ortak bilincinizin içinden   seçebileceği   yeni  olasılıkların tohumlarını ekeriz.

 
Önünüzde uzanan Değişim'in doğasından ötürü, bu zamanda  aleminizde birçok zaman yolcusu vardır. Bunlar genelde geçmişteki bir kimlikleriyle birleşmekte, bazıları ise bir zaman hattından bir başka zaman-hattına (gelecekten şimdiye) aktarılmış bedenlerle enkarne olmakta, yani bu boyutta fiziksel olarak tezahür etmektedirler. Eğer bizim kritik zamanlardaki müdahalemiz olmasa, gezegeniniz bugün yok olmuş olurdu. İşte Edgar Cayce'in, Nostradamus'un, ve bazı kadim kutsal kitapların kıyamet günü kehanetlerinin gerçekleşmemiş olmasının nedenlerinden biri de budur.


Peki, biz zaman akışını değiştirerek ortak özgür iradenize ve karmik seçimlerinize müdahale etmiş olmuyor muyuz? Lütfen şunu anlayın ki biz zaman yolcularının birçoğu, SİZİN BENLİKLERİNİZİN GELECEKTEKİ VECHELERİYİZ ve sizin yapmış olduğunuz  çağrılara karşılık veriyoruz. Siz bizi YÜKSEK BENLİKLERİNİZİN VECHELERİ olarak adlandırabilirsiniz, ki biz size göre daha yüksek frekanslı bir boyutta bulunduğumuzdan bu doğru bir bildirim olur. Bu zamanda Dünya'nın ortak bilinci daha yüksek bir yardımı çağırıyor ve biz bu çağrıya verilen karşılığın bir parçasıyız.

 
Bu zamanda dünyanıza zaman yolculuğu yapabilmemizin bir başka nedeni de devletinizin yaptığı Philedelphia Deneyi gibi bazı deneylerin sonucunda belli zaman kapılarının açılmış olmasıdır. Böyle deneylerin asıl nedenleri biraz sorgulanabilir nedenlerdi, ama gerçek şu ki bu zaman kapılarının açılmasıyla, 4. boyutun önündeki perdeler incelerek, diğer dünya ve boyutlardan dünyanıza yapılan ziyaretleri ve tüm gezegeninizin 4. boyuta geçişini de kolaylaştırmaktadır!


Deney
Daha önceleri katılımcı zaman yolculuğunun mümkün olmamasının birkaç nedeni vardı. En yüksek mistiklerinizin ve bilim adamlarınızın bu girişimde sınırlı başarı elde etmiş olmalarının bir başka nedeni 3. boyutunuzun doğasıdır. ZAMANDA BAĞIMSIZ OLARAK YOLCULUK YAPABİLMEK İÇİN EN AZINDAN BEŞİNCİ BOYUTTA BULUNMANIZ GEREKİR. Aynı zamanda, şimdi anınızın sonsuz çeşitlilikte paralel boyutlar içindeki çok uzun bir lineer zamanı kucaklayabileceği kadar geniş bir perspektifte köklenmeniz gerekir. Tarihinizde az sayıda bazı yükselmiş üstatlar bunu başardı. Ancak, sizler insan olarak bunu başarma yolundasınız.


21. yüzyılın bu dönemi sizin için yaşanacak heyecan verici bir zamandır. Siz hep birlikte yaşayacağınız huşu verici bir olayın eşiğindesiniz. Çok uzun zaman önce bildirilen ve sadece Dünya'nın şamanları ve peygamberleri tarafından değil, sonsuz galaksiler boyunca da beklenen bir "doğuma" bir  "çağların değişimine" tanık oluyorsunuz. İleride anlayacağınız nedenlerle, şimdi Dünya üzerinde vuku bulan şey tüm yaratılış boyunca bir dalgalanma etkisi yaratmaktadır. TÜM EVRENLERDE YEPYENİ BİR TEKAMÜL DEVRESİ BAŞLAMAKTADIR ve Dünya denen bu küçük gezegenin bunda oynayacağı anahtar bir rol vardır ve işte bu yüzden bu zamanda sizi geniş bir izleyici topluluğu izlemektedir. Bu, Yaradılış'taki en yüksek varlıkların bazılarının Dünya'da enkarne olmalarını, çok farklı yasam  formlarının ve soyların hepsinin büyük  bir  birleşme deneyi    için  fiziksel boyutta enkarne  olmalarıyla ilgilidir.

 
Birlik bilincini deneyimlemiş olanlarınız daha yüksek boyutlarda Birliği deneyimlemenin büyük bir çabayı gerektirmediğini bilirsiniz. Burada, sonsuz farklılığa ve dualite bilincine sahip 3-B Dünya'sında bu, bir cesaret, kararlılık ve adanış sınavı haline gelir. Sizin şu anda bu fiziksel boyutta Tanrı bilincinin en ileri durumu olduğunuzu öğrenmek sizi şaşırtır mıydı? Eğer Dünya fiziksel bir (3. ya da 4.) boyutta farklılık içinde birliği deneyimleyebilirse, tüm Evren tekrar Tanrı Zihnine geri dönüşü içeren nefes alış devresine başlarken Tanrı Kalbi'nin faaliyetini çok genişletecektir.

 
Bir Noktada Birleşme
Evet, gezegensel doğumunuzda devreler içinde devreler içinde devreler sarmalanmıştır. Siz sadece bir binyılın sonunda değil, aynı zamanda 2160 yıllık Balık Burcu Çağı'nın da sonundasınız.  Girdiğiniz Kova Burcu çağı sadece başka bir çağı, ekinoksların presesyonu olarak bilinen 26,000 yıllık bir devrenin de başlangıcıdır. 26.000 binyıl süren Presesyonel Yıl esnasında siz iki kere -ki biri Kova Burcu Çağı'nın başlangıcıdır- galaktik merkezden yayılan yüksek titreşimli bir ışık akımının etkisine girersiniz ve bu sizi Tanrı Zihni ile daha büyük bir eşzamanlılığa sokar.

 
Aynı şekilde, Galaktik Güneşiniz de galaksiler boyunca çizdiği sarmalı tamamlıyor; Hindu kutsal metinlerinde "Tanrı'nın nefes alışı" olarak tanımlanan ana yaklaşıyor. Bu noktaya dek, Yaradılış'ın mevcut devresindeki her şey "Tanrı'nın nefes verişinin" bir ifadesi olmuştur. Şimdi geri dönüş zamanıdır, bu tüm evrenlerdeki tüm boyutlardaki her şeyin daha yüksek bir Birlik oktavına doğru geri sarılacağı bir zamandır. Bu otomobillerinizdeki 9999'dan sonra sıfıra dönen kilometre sayacı gibidir

.
Siz bu Sıfır Noktasını Dünya üzerinde meydana gelen ve Bir'liğe geri dönüş yolculuğunda tüm bu büyük devreler ile Yaradılış'ın tüm boyutlarını birbirine bağlayan bir birleşme noktası olarak düşünebilirsiniz. Kova Burcu Çağının başlangıcı, bir Presesyonel Yılın başlangıcı, Galaktik Devre'nin başlangıcı, ve Yaradan'ın Nefes Alışının başlangıcı, hepsi bir noktada birleşmektedir.

 
Bu ne anlama gelir? Bu Sıfır Noktası'nın benzersiz doğasından ötürü, Dünya Yaradan ile Yaradılışın bir olduğu kozmik bir doğum anının eşiğinde bulunmaktadır. Boyutlar arasındaki perdeler Yaradan bilincinin Dünyada bedenlenmiş tüm varlıkların kalplerine ve zihinlerine ve yansımayla tüm evrenlere sessizce girebileceği kadar uzun bir zaman ya da zamanın dışındaki bir an boyunca kalkmak üzeredir. Bu zamansızlık anında, sanki tüm Yaradılış, Yaradan ile birlikte nefesini tutacak ve sonra ebediyen Tanrı Ruhu ile dolacaktır.

 
Herhangi bir yaşam formunun titreşim frekansı onun Ruha bağlılığıyla ilgilidir. Ruhla dolma anında, gezegendeki tüm varlıkların frekansı tek bir olağanüstü uyanış sarsıntısıyla yükselecektir. Ve zaman ile boyut da frekansla ilgili olduğundan, BİRDEN VE TOPLU OLARAK 4. BOYUTA GECECEKSİNİZ. 5. boyuta toplu geçiş henüz bir zaman alacağından, bazılarınız 4. boyutu geçip, 5. hatta 6. boyutsal frekanslara girdiğinizi ve böylece tam yükseliş hakimiyetini deneyimlediğinizi görebilirsiniz. Bu şekilde ben, Windrider, Değişimden sonra kendimi 6-B'de bulduğumda, 4. boyutsal bedenimi birleşik ışıkta eritmeyi seçtim ve birçok zaman ve boyuta geçebilme yeteneğini kullanmaya başladım.

 
İki Akış
Şimdi halen önünüzde uzanan iki olasılık akışından söz etmek istiyorum :
Büyük Değişim kaçınılmazdır. O sizin geleceğinizin tüm olası zaman hatlarında bir kesinliktir. Ancak,  Kozmik Doğum anında tam olarak ne olacağı henüz belirlenmemiştir ve bu tamamen o andaki ortak bilince bağlı olacaktır.

 
Benim ve geleceğinizden gelen diğer üstatların aranızdaki mevcudiyeti insanlığın belli bir oranının bu Değişimi başarıyla gerçekleştirdiğini gösterir ama bu oranın ne olduğunu göstermez. Bu oran sürekli olarak değişir ve bizim dileğimiz bu oranın mümkün olan en büyük sayıda varlığı içermesidir.
Bu zamanda iki olası senaryo vardır: Biri, Sıfır Noktası anında bu gezegendeki tüm varlıkların 4. boyuta geçmeleridir. Bu en iyi durum senaryosudur. Diğerine göre, dünyalar birbirinden ayrılacaktır; 4-B ve 5-B'ye geçmeye hazır olanlar bunu yapacak, buna hazır olmayanlar ise karmalarını paralel bir Dünya'da sergilemek üzere 3-B'de kalacaklar ve bu dünya muhtemelen doğal felaketler sonucu yok olacaktır.
3. olasılık ve en kötü durum senaryosu tüm gezegeninizin ve onun tüm zaman hatlarının büyük bir doğal felaket sonucunda yok olmasıdır. Sizin zamanınızdan yirmi yıl öncesine dek bu yüksek bir olasılıktı. Şimdi ben, tüm yükselmiş üstatlar adına, BUNU ÖNLEYECEK BİLİNÇ DEĞİŞİMİNİ GERÇEKLEŞTİRMİŞ OLDUĞUNUZ için sizi kutlarım! Şu anda Dünya'da büyük bir ışık taşınmaktadır. İşte bu yüzden, birçok paralel zaman-hattını içeren 2. senaryodan tüm gezegenin boyut değiştirmesini içeren en iyi durum senaryosuna geçmenin mümkün olduğuna inanıyoruz. Ayrıca bu yüzden, Sıfır Noktası'nın gelişi tüm insanlığa bu Değişimi yapma fırsatı vermek için mümkün olduğunca ertelenmiştir.


Kadim kehanetlerinizin birçoğu 2. olasılık akışından söz eder, çünkü bu o zamanlar hayal edilen en umut verici senaryo olarak görünüyordu. İsa, tarlada çalışan iki adamın kendinden geçeceğinden, birinin alınıp diğerinin geride bırakılacağından söz etmişti. Hıristiyan, Müslüman ve Musevi kutsal kitapları, doğru yolda olanların ödüllendirilip, yanlış yolda olanların cezalandırılacağı bir hüküm günü imajlarıyla doludur.

 
Bu çağda da ilk senaryoyu yansıtan teoriler vardır. Hem biyolojik hem de ruhsal tekamülün uygun bir tarifi olan "yüzüncü maymun" öyküsü bunun bir örneğidir. Yeterli sayıda varlık yeni bir paradigmayı hayal ettiğinde ve uyguladığında ilahi inayet yasasının devreye girdiği ve geriye kalan maymunların ya da insanların da ayrı paradigmaya sokuldukları daima doğrudur.

 
Meydan Okuma
Kitle bilincinin, ikinciden birinci olasılık akışına geçmesi için ne olması gerekir? İkinci senaryo karma'ya, birinci senaryo ise ilahi inayete dayanır. İnayet yasası, karma yasasının daha yüksek bir oktavıdır. Ve bunun için ortak gölgelerinizi olduğu gibi, kişisel gölgelerinizi de anlayıp tam olarak kucaklamanız gerekir. Üstat İsa,  durmaksızın  bağışlamaktan söz ederken, bununla onların eylemlerine göz yummayı değil, sizin hem gölge, hem de ışık olduğunuzu ve bağışlamanın size ilahi bir simya uygulayarak gölge ile ışığı Bir'lik deneyimi içinde birleştirme fırsatı verdiğini kastediyordu. O, "Komşunu kendin gibi sev" demişti, çünkü gerçekten de siz bir ve aynısınız.

 
Uyanmış insanlığın sınavı şudur: Bu genişlemiş anlamda BAĞIŞLAMA VE SEVGİ ELİNİ CEHALET VE KARANLIK İÇİNDEKİ KARDEŞLERİNİZE UZATABİLİR MİSİNİZ? Bu şefkatten kaynaklanan bir bağışlamadır; bu komşunuzu, kendinizi, karanlık efendileri, güç tacirlerini, gizli hükümetleri, illuminati'yi, sürüngenimsileri, grileri, annunaki'yi ya da sizin kendi düşman versiyonunuz her neyse onu kucaklayan bir bağışlamadır.


Bunu yapabildiğinizde, inayet yasasını harekete geçer ve kutuplaşmış bir çatışma sona ererek, tam bir gezegensel uyanışa kapı açar. Bu, Tanrı'nın nefes alışında hiç kimsenin geride bırakılmamasını sağlar. Bu en iyi durum senaryosudur ve ben bunu bir kez daha tohumlamak için zamanınıza geri geldim.
O inançla başlar ve bunu arzu ile niyet izler. 4. boyuta ve onun da ötesine hep birlikte yumuşak ve acısız bir geçişi deneyimlemenin mümkün olduğunu bilin. Bu büyük simyada Tanrı'nın temsilcileri olabilirsiniz. Siz doğal felaketler sonucu yok oluşu içeren 3. olasılığı önleyerek bunu zaten kanıtladınız. Şimdi ayrılıyor ve sizi sevgi ve inayetle bırakıyorum. Önünüzde uzanan bu derin fırsat için büyük bir yardım gördüğünüzü bilin. Yükselmiş üstatlardan, ışık kardeşliğinden, meleklerden, Elohim'den, yunus ve balinalardan yardım isteyin. Avatarlar'dan, ermişlerden, yıldız uluslarından, yüksek benliklerinizden, Mesih'ten, Tanrı dediğiniz Büyük Ruh'tan yardım isteyin. Ve bizden, gelecekteki benliklerinizden yardım isteyin. Siz yalnız değilsiniz ve biz ayrı değiliz !

PHILADELPHIA DENEYİ!!!

Uygulama, Philadelphia limanındaki, USS Eldridge, DE (Destroyer Escort) 173 borda numaralı bir ABD sahil koruma gemisi üzerinde yapılır.

Tarih: 28 Ekim 1943'dür. Gemiye, 75 KVA gücünde iki dev jeneratör (degausser), her biri 2 megawat CW gücünde üç RF vericisi ve 3000 adet güç arttırıcı tüp monte edilmiştir. Deney başladığında, ilk olarak sisli yeşil bir ışığın çevreyi sardığı görülür. Gemi bu yeşil sise bürünmeye başlar ve içindeki denizcilerle birlikte yavaş yavaş kaybolur. Geminin sadece su üzerindeki çırpıntıları görülmektedir, kendisi görünmez olmuştur.

Tam üç dakika sonra, buraya 640 kilometre uzaklıktaki Norfolk limanında, deminin askeri gözlemcilerin gözleri önünde aniden ortaya çıktığı ve tekrar kaybolduğu ve en son olarak, yeniden Philadelphia limanında belirdiği görülür. Deney, bu şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıktığında güçlükle sona erdirilir.

Deney amacına ulaşmıştır. Ancak, deneyden hemen sonra, gemideki personelin bir kısmının tamamen kaybolduğu; geriye kalanların ise, psişik yeteneklerinin çok güçlenmiş olduğu saptanır. Bazıları, deneyde kazandıkları görünmeme yeteneğini, daha sonra günlük yaşamlarında da sürdürürler. Evlerinde otururken, sokakta yürürken, herhangi bir zamanda, diğer insanların şaşkın bakışları arasında kaybolup, sonra yeniden ortaya çıktıkları görülür. Kiminin vücutları kısmen görünmez olur. Liman yakınlarındaki bir barda çıkan kavgada, denizcilerden bir kısmının bir görünüp, bir kayboldukları garsonlar tarafından hayretle izlenir. Bir diğerinin, ailesinin gözleri önünde, evinin duvarları içinden geçtiği görülür.

Bazıları ise, donup kalmakta; yani heykel gibi kaskatı kesilmektedir.

Bu donmalar, bazen bir kaç saniye, bazen saatlerce sürmektedir. Smith adındaki bir denizcinin donuşu ise 200 gün sürmüştür. Yemeden, içmeden, nefes almadan bu kadar uzun süre donup kalan Smith, kendine geldiğinde, bu süreyi 5 saniye gibi hissettiğini ve bu süre içinde elinde olmadan uzayda gezindiğini ve Dünya'yı dışardan seyrettiğini ifade etmiştir. Donan kişiler, kendi iradeleri ile hareket edememekte, yakınlarındaki kişilerin onlara dokunarak topraklamaları gerekmektedir. Daha sonra, hepsi, bu donma anında, kendilerinin çekimsiz olarak serbestçe yükselip, uzayda gezebildiklerini ifade etmişlerdir. Kaybolan denizciler de, 'Birden kendimizi, bedenimizle birlikte uzayda buluyoruz, sonra tekrar kaybolduğumuz yerde ortaya çıkıyoruz' demişlerdir.Denizcilerin doğru söylediği, acı bir gerçekle anlaşılır: Bir gün, üzerinde pusula bulunduran bir tayfa birdenbire donup kaldığında, arkadaşları ona dokunarak topraklamak isterler.

Dokundukları anda, tayfa birden alev alır ve o kadar şiddetli yanar ki, geride hiç bir iz ve kül bırakmaz. Sadece bulunduğu zeminin kömürleşmiş oluşu, tayfanın yandığını göstermektedir .(Bu şekilde, dört denizcinin yandığı kaydedilmiştir).Philadelphia Deneyi, sonraki yıllarda bir çok dergiye, kitaba ve filme konu olmuştur. Deneyle ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüş, iddialar ortaya atılmış, fakat olayın ardındaki esrar bir türlü tam olarak gözler önüne serilememiştir. Çok sayıda tanığın olmasının yanısıra, deneyi yaşayan bir o kadar da denizci vardır. Ancak, bunların büyük bölümünde zamanla akıl rahatsızlıkları ortaya çıkmış, bir kısmı intihar etmiş, bir kısmı ise eceliyle ölmüştür. Dolayısıyla, bugün için bu deneyle ilgili somut kanıtlar bulmak oldukça güçtür. Öyle ki, bugün, ABD Deniz Kuvvetleri'nde deneyin kod adının bile ortada bulunmaması, bu olayın yetkililerce hala bir sır olarak saklandığını göstermektedir.

ABD Deniz Kuvvetleri'nin çok gizli 'Inter Services Code-Work Index'inde yer alan Rainbow' kod adının, Philadelphia Deneyi'ne ait olduğu ve bu deneyin, resmi kayıtlarda Project Rainbow' (Gökkuşağı Projesi) adıyla geçtiği, W. L. Moore ve C. F. Berlitz ikilisinin ‘The Philadelphia Experiment: Project Invisibility' (Philadelphia Deneyi: Görünmezlik Projesi) kitabında ve A. H. Hochheimer'in 'The Philadelphia Experiment from A to Z' (A'dan Z'ye Philadelphia Deneyi) adlı yayınında belirtilmiştir.

Ayrıca, deneyin, Philadelphia'da çıkan bir gazetede haber olarak yayınlanmış olduğu da bu yayınlarda yer almaktadır.

Bazı kaynaklarca deneyin ön hazırlık çalışmalarının Nikola Tesla ve Dr. John von Neumann tarafından, 1930-1931 yıllarında, Chicago ve Princeton Üniversiteleri'nde yapıldığı, Tesla'nın 1931-1943 yılları arasında bu projede etkin görev aldığı, hatta 1940 yılında yapılan ilk denemenin başarılı olmasından sonra, 22 Temmuz 1943 ve 12 Ağustos 1943 tarihlerinde, takip eden denemelerin yapıldığı ileri sürülmüştür. Tesla'nın, deneyin Gemi personeline zarar vereceği gerekçesi ile projeden ayrılmasından kısa süre sonra şüpheli bir ölümle yaşamını yitirdiğini daha önce belirtmiştik.

Bazı kaynaklarca üç kez tekrarlandığı ileri sürülen deneyi, yandaki diğer bir gemiden gözlemleyen tanıklardan birinin ifadesi şöyledir :

"22 Haziran 1943 sabahı 9.00'da jeneratörler çalıştırıldı. Yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başladı. Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu. Sis ortadan kalktığında gemi kaybolmuştu, sadece denizi görüyorduk. Bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları, korku ve heyecan içersinde soluklarını tutarak bu inanılmaz olayı seyrediyorlardı. Gemi ve personeli sadece radardan değil, gözlerimizinönünden yok olmuşlardı. Her şey planlandığı gibi olmuştu. 15 dakika sonra emir verildi ve jeneratörler durduruldu. Önce bir şey olmadı; ardından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge tekrar görünmeye başladı. Sis azalırken, bir şeylerin yanlış gittiğini hissettik. Hemen gemiye yanaştık.İlk önce, gemi personelinin çoğunun geminin yanlarından arkarak kusmakta olduklarını gördük. Diğerleri güvertede bilinçsizce, şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı. Ekipler gemiye girerek, bu personeli yenileriyle değiştirdiler. Bir kaç gün sonra, yeni bir deneyin yapılması kararlaştırıldı.

Bu deneyde de, gemi, istenilen radar görünmezliğine ulaştı; akabinde geminin donanımı değiştirildi. Asıl deney ise, 28 Ekim 1943'de yine aynı gemide gerçekleştirildi. Bu deneyde de, jeneratörler çalıştırıldıktan hemen sonra, destroyer hemen hemen görünmezlik aşamasına ulaştı.

Geminin sadece burnu ve kıçı görülüyor, aradaki bazı yerleri ise belli belirsiz seçiliyordu. Sonra, su üzerinde, sadece teknenin bulunduğu yerde çizgi halinde bir iz kaldı. Daha sonra, mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Artık, gemi tamamen yok olmuştu. Geminin, bir kaç dakika sonra, Philadelphia'ya millerce uzaktaki Norfolk'da ortaya çıktığı kaydedildi. Ancak, orada göründükten kısa bir süre sonra tekrar kayboldu ve tekrar Philadelphia'da ortaya çıktı. Bu kez durum ciddiydi; tüm personelin başı beladaydı. Bazıları yok olmuştu; bir daha hiç geriye dönemediler. Ama en korkuncu, beş denizcinin, geminin gidip-gelmesi sırasında, metal gövdenin içinde sıkışarak kalmış olmalarıydı.

Bu feci bir olaydı. Birisikurtuldu, ama bir daha asla eski haline dönemedi; aklını yitirmişti.Personelden bazılarının psişik yeteneklerinin olağanüstü gelişmiş olduğu saptandı. Bazıları ise sokakta yürürken kayboluyor, sonra yeniden ortaya çıkıyorlardı."

Araştırmacı yazar C. F. Berlitz, 'Without A Trace' (İz Bırakmadan) adlı kitabında , Dr. Jessup'un yakın arkadaşı, bilim adamı, Dr. Mason Valentine ile yaptığı bir röportaja yer veriyor. Bu röportajda, Berlitz'in, Philadelphia Deneyi'nin bilimsel olarak açıklanmasının mümkün olup, olmadığı konusundaki sorusuna, Dr. Valentine şu cevabı vermiştir:

"Bence Philadelphia Deneyi, bilinen ve alışılmış yollarla açıklanamaz. Bir çok bilim adamı, artık atomun temel yapısının madde zerreciklerinden değil, elektromagnetik alanlardan oluştuğu görüşünde. Bu olay, son derece karmaşık enerji alanlarının birbirini etkileme işlemidir. Eğer, böyle bir evrenin içinde maddenin değişik fazları bulunmasaydı, bu şaşılacak bir şey olurdu.Bir fazdan diğerine geçilmesi, bir yaşam düzeyinden diğerine geçmeye benzer. Bu, boyutlar arası bir değişmedir. Yani, Dünya'lar içinde başka Dünya'lar olabilir. Manyetik alanların boyutsal değişimler yaratabileceğinden zaten kuşkulanılıyordu. Maksatlı olarak olağandışı manyetik koşulların yaratılması, hem fiziksel, hem de yaşamsal olarak maddenin fazını değiştirebilir. Bu durum, bağımsız olmayan, ancak içinde bulunduğumuz madde/zaman/enerji boyutunun bir parçası olan zaman boyutunu saptırabilir.

Kısacası, Philadelphia Deneyi büyük bir olasılıkla gerçek bir deneydir."

 

Aytug A. Senturk:

<< ... Mesela Naziler'in UFO geliştirdiklerinden ve bunun dünya dışı kaynaklı olduğundan kaçınızın haberi var, daha geçenlerde National Geographic'te bir belgesel yayınlandı bu konuya ilişkin, tekrar yayınlanabilir.  Naziler'in insanlar üzerinde deneyler yaptıkları biliniyor ancak iyi bilinmeyen bunların niteliği ve derinliği. Naziler okült kaynaklı bir örgütlenmedir ve Thule Örgütü tarafından organize edilmişlerdir, merak edenler Aytunc Altındal'ın "Bilinmeyen Hitler" adlı kitabına bakabilir. Savaşı kaybetmiş olmaları herhangi bir şeyi kanıtlamıyor. Phoenix Projesi, bu Vietnam'daki Phoenix değil nam-ı diğer Montauk Projesi'dir ki Türkçe'de kaynak yok bu konuda, bu Philadelphia Deneyi’nin uzantısı olarak uzay-zaman manipulasyonu üzerindeki son derece tehlikeli çalışmaları içerir. Geri kalan konularda ister inanılır ister inanılmaz kişisel görüş ve deneyimlerimle ilgilidir ve katılanlar kadar katılmayanlar olabilir saygı duyarım. >>

 

Hawking'in Sanal Zaman Çalışması

Hawking big bang teorisinin oluşmasında kuramsal olarak en fazla faydası olan bilim adamlarından birisidir. Konu hakkında çalışmaya devam ederek sanal zaman fikrini ortaya attı. Bu matematiksel olarak kolaylık sağlayan karekökü -1 olan sanal bir zaman ifadesiydi.

Matematiksel olarak normal zaman kullandığımızda big bang teorisine uygun genişleyen bir evren modeliyle karşılaşıyoruz. Sanal zaman kullanırsak bir başlangıç anını içermeyen sonlu ama tamamen sınırsız bir evrenle karşılaşıyoruz. Hawking'in çalışmalarındaki ilginç nokta ise gerçek zaman diye adlandırdığımız, bizim algıladığımız zaman kavramının gerçek olmadığını sadece bizim algılarımızın sonucu olduğu, bir değer ifade eden esas gerçek zamanın matematiksel ifadelerde kullandığımız sanal zamanın olduğunu iddia etmesidir. Evren neden var oldu? Araştırmacılar, bu sorunun yanıtını "Herşeyin Teorisi" adını verdikleri bir evren formülüyle yanıtlamayı umuyorlar. İngiliz astrofizik uzmanı Stephen Hawking, yeni bulgularıyla, içinde bulunduğu fantastik bir "hiper uzay" ın kapılarını açıyor. Biz diğer evrenleri göremiyoruz; ancak, Hawking teorisinde paralel evrenlerde olanların bizim korkularımızı, becerilerimizi ve özlemlerimizi etkileyebileceğini ileri sürüyor. Paralel evrenlerle ilgili model, şu bilinmeyenleri çözebiliyor: Uzayda gözlemlenen kara delikler nelerden oluşuyor? Çekim kuvveti, diğer doğal kuvvetlere oranla neden zayıf? Işık, içinde bulunduğu evreni terk edemez, dolayısıyla komşu evrenin yaşayanları onu göremezler. Bununla beraber, gravitonlar hiper uzaya uçuyorlar.

Şu sıralarda, siz bu cümleleri okurken, paralel evrenlerdeki eşizleriniz de bu cümleleri okuyor olabilirler. Onlar da bu teoriyi okuyunca, büyük olasılıkla sizin gibi inanmayacak ve başlarını sallayacaklardır. İlk bakışta çılgınlık ya da bir bilimkurgu fantezisi gibi görünse de, bu teori tamamen matematiksel temellere dayanıyor. Stephen Hawking, "Sonsuz sayıda eşiz evrenler var" diyor. Hawking, Cambridge Üniversitesi'nin Matematik bilimleri merkez'nde profosör olarak görev yapıyor. "Amyotrafik lateral skleroz" adı verilen bir sinir hastalığı nedeniyle, ünlü fizikçinin vücut kasları her geçen gün biraz daha eriyor. 1986'da bir soluk borusu ameliyat ameliyatı sonucu sesini de kaybetti. O günden bu yana bilgisayar aracılığı ile iletişim kuruluyor. Şu anda tamamen felçli, ancak zihni, inanılmaz bir hareketliliğe sahip. 59 yaşındaki astrofizikçi, evrenin varoluşunu açıklamak amacıyla yıllardır üstünde çalışılan "Her Şeyin Teorisi" nin (Theory of Everithing) formülünü oluşturmayı başardı ve "M-teorisi" adını verdi. Buradaki "M" (Magic, misterios, mother) büyülü, esrarengiz ya da her şeyin (Bütün teorilerin) anası olarak değerlendirilebilir. Teori, uzayı, içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok boyutlu bir labirent olarak görüyor. Hawking, bu "kobold evrenler"in yaşayanlarını "gölge insanlar" olarak nitelendiriyor. Yani, bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hatta belki birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti. Bu sadece birçok esrarengiz olguya aniden bambaşka bir açıdan baktığı için değil, aynı zamanda sıradan yaşamımızın bu kadar basit olmadığını göstermesiyle de büyüleyici bir evren tasviri. Birçoğumuz, yaşadığımız olaylara hep daha fazla anlam yükleme eğilimindeyiz. "Yaşamımda, ne olduğunu bilmediğim bir değişiklik olacağını hissediyorum dediğimiz anları hepimiz yaşamışızdır. Korkular, hayaller, özlemler, fikirler...

     

Ortada neden yokken, birden bire nasıl çıkıyorlar, nereden geliyorlar? Stephen Hawking'in geliştirdiği evren teorisi, hesaplamalara dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Hawking, mantıksal olarak beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürüyor. Görülebilir evrenlerimiz dışında, iç içe geçmiş ve eşizlerimizin bulunduğu, görülemeyen daha çok sayıda evren var. Eğer Hawking haklıysa daha pek çok olgu paralel evren teorisiyle açıklanabilecek. Hawkingin geliştirdiği formül, makroskobik dünyasını tanımlamakla kalmayacak, "Büyük patlama" ve onunla birlikte zaman ve uzay boyutlarının başlangıcını da hesaplanabilir hale getirecek. Böylece insan, evrenin en büyük gizemine, daha doğru bir yaklaşım gösterebilecek: Evrenin, var olmak için bir tanrıya ihtiyacı var mı? Yoksa varlığı, tamamen bilinen fiziksel yasalara mı dayanıyor? Bilim Olimpiyatında Hawking, 1974'te keşfettiği ve kendi adını verdiği ışınım ile ön plana çıktı: Fizikçi, temel parçacık demetinin bir kara delik yakınında bulunduğunda, nasıl davranacağını hesapladı. Belirli kütleye sahip bir yıldız, ömrünün sonunda, kendi çekim kuvvetinin etkisiyle çöküyor ve uzay ile zamanın anlamını yitirdiği, yani kaybolduğu, sonsuz yoğunluğa sahip bir yapıya, yani kara deliğe dönüşüyor. Kara deliğin çekim alanı o kadar güçlü ki, ışında dahil hiçbirşey çekim alanından kurtulamıyor.

Fizikçiler bu duruma "tekillik" adını veriyorlar. Hawking çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de, "tekillik" durumundayken, Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması, Hawking'in buluşunu daha da önemli kıldı. Bu sayede bir gün, belki de yaratılış hikayesinin sıfırıncı saniyesine ulaşılabilirdi. Hawking, "hiçlik" ile "varlık" arasındaki geçiş anının aydınlatılmasının, "Tanrı'nın planı"nı ortaya çıkarmak anlamına geldiğini düşünüyor. Bilim adamları, bir "tekillik" durumunun olup olmadığını; bir büyük patlamanın yaşanıp yaşanmadığını; zaman ve uzay boyutlarının ortaya çıkıp çıkmadığını uzun süre tartıştılar. Çünkü, İngiliz fizikçi Isaac Newton'un 300 yıl önce kabul ettiği gibi, zamanın sonsuz bir geçmişten sonsuz bir geleceğe uzandığına inanıyorlardı. Yoğunluk, Büyük Patlama sırasında kuşkusuz çok daha fazlaydı; ne de olsa, evrendeki bütün kütleler bir aradaydı. Patlama gerçekleşince, çevreye hayal edilmesi güç büyüklükte bir enerji yayıldı. Bu ilk enerji, temel parçacıklara ve maddenin kaderini belirleyen dört kuvvete dönüştü. Kozmologlar asıl sorunu, işte bu dört kuvvet konusunda yaşıyorlar. Bir evren formülü, bütün zamanlar ve evrendeki bütün olaylar için geçerli olmalı; yani son bir denklem, mikrokozmoz ve makrokozmozda etkili bütün kuvvetleri içermeliydi. Bugüne kadar yapılan matematiksel hesaplamalar, sadece üç kuvveti kapsıyordu: 1- Elektromanyetik Kuvvet (elektronları atom çekirdeğine bağlıyor) 2- Güçlü Kuvvet (atom çekirdeğini bir arada tutuyor) 3- Zayıf Kuvvet ( radyoaktif parçalanmayı sağlıyor) 4- Kütle çekimi. Buna karşılık, bütün çabalara rağmen, dördüncü kuvvet olan Kütle Çekimi, bir türlü "Herşeyin Teorisi"ne dahil edilemedi. Nedeni ise, çekim gücünün sadece maddelerde bulunması. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir noktada, "hiçlik"i ifade eden bir kuvantumda yoğunlaşmıştı.

                             

Araştırmacıların, "teklik" durumunu daha iyi anlayabilmeleri için her iki teoriyi "Kuvantum Çekim Kuvveti"nde birleştirmeleri, yani "Çekim Kuvvetinin Kuvantum Teorisi"ni geliştirmeleri gerekiyordu. Ancak, bunu bir türlü başarmıyorlardı. "Her Şeyin Teorisi"ne giden yolda başka bir sorun da, atomun standart modelinde yaşanıyordu. Parçacıklar, bazı matematiksel işlemlere tabi tutulduklarında ortaya anlamsız ve sonsuz değerler çıkıyordu. Ayrıca standart model, ne parçacık kütlelerini ne de doğal kuvvetlerin şiddetini açıklıyordu. Bunlar formülde sabit değerler olarak yer alıyordu. 80 li yılların ortalarında, fizik uzmanları John Schwars ve Michael Green'in uğraşıları sonucu bir çözüm yolu bulundu. Onlara göre anlamsızlıklar, parçacıkların, denklemlerde sonsuz küçük noktacıklar olarak ele alınmasından kaynaklanıyordu. Peki ama, parçacıkların iplikçikler gibi esneme yetenekleri olsaydı ne olurdu? Yaklaşık 10 yıl önce geliştirilen, ancak daha sonra hesapları çıkmaza sokan "sicim teorisi", atom altı parçacıkları nokta şeklinde değil, iplik (sicim) şeklinde tanımlıyordu. Sicimler, bir kemanın telleri gibi salınan, 10-33 cm. uzunluğunda, minicik iplikçiklerdi. Sicimler şimdiye kadar gözlenemedi; ancak, büyüklüğü matematiksel olarak hesaplanabiliyor: Bir sicimin bir atomun büyüklüğüne olan oranı, bir atomun bütün Güneş Sistemi'ne olan oranına eşit. Ayrıca, belirli bazı sicimlerin, kütle çekimine sahip olduğu ve sicimlerin, aynı zamanda kuvantlar oldukları da bilinen arasında. Hawking, buradan yola çıkarak "kütle çekimin kuvantum teorisi"ni geliştirdi. Stephen Hawking, sicimlerle ilgili çok sayıda hesaplama yaptıktan sonra şu sonuca ulaştı: Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece geliştirilen "Kütle Çekiminin Kuvantum Teorisi" bizi tek bir evren formülüne götürmüyor. Dolayısıyla çözümü, çok boyutlu alanlarda aradı. Bu nedenle de sicimde takılıp kalmadı ve hesaplar yaparak, sicimlerden çok boyutlu kuvantlar elde etti. Bunlara "membran" adı veriliyor ve kısaltılmış şekli olan "bran" kullanılıyor. Bu bran'lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlar. Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı: Evrende on bir boyut vardı. Peki bütün o boyutları neden algılayamıyoruz? Hawking nedenini şöyle açıklıyor: Büyük Patlama'nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik) boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar.

Bilim adamına göre, böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut. M-teorisine göre, evren iki boyutlu bran'larla kaplı. Bu branlar için üçüncü boyut, branların frizbi plakları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç bir birilerine çarpmayacakları büyüklükte bir "hiper uzay". "Üç boyutlu kütlecikler" hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, "dört boyutlu kütlecikler" beş boyutlu bir uzaya vb.. giriyorlar. Hawking, bu noktada kendi kendine şu soruyu sormuş: "Üstünde yaşadığımız Dünya nasıl yorumlanmalı?" Yanıtını ise şöyle vermiş: "Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de "hiper uzay"da süzülen üç boyutlu bir bran'dan öte birşey değil. Ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü, sürekli yeni evrenler, yeni branlar doğuyor. Fizikçiler, bu olaylara "kuvantum fluktuasyonu" adı veriyorlar. Hawking, böyle bir kuvant oluşumunu, kaynayan sudaki hava kabarcığı oluşuna benzetiyor. Bu kabarcıklardan bazıları patlıyor, bazıları da içinde bulunduğumuz evren gibi esneyerek genişliyor. Bilim adamı, sürekli bir üst boyuta geçen branlarla ilgili, insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini veriyor: Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında, iki boyutlu bir yüzeyde, üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka bir deyişle daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Ya da bir paralel dünyanın sadece yansıması olabilir miyiz? Hawking'e göre bu soruların yanıt evet! Yaşamımız, dünyalı olmayan yaratıklar tarafından oynanan bir bilgisayar oyunu, biz de bilgisayarlarla üretilmiş oyuncular olabiliriz. Belki de, sadece bakıp eğlendikleri hologramlarız.

Hawking'in teorisiyle, kehanet ve telepati gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Bir hologramda, üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunuyor. Hologram levhasını kırdığımız ve parçalardan birini ışık altında incelediğimiz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin yine tamamını görürsünüz. Çünkü, nesneye ait üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı bulunuyor olmalı. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normalde görülemeyen bilgileri bazen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmaz. Belki de kahinler, böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır. Hawking bu düşüncesinde yalnız değil. Bu varsayımı geliştirirken Hawking'e eşlik eden evrenbilimci Alexander Vilekin, "Uzayda, Al Gore'un ABD başkanı olduğu ya da Elvis Presley'nin hala yaşadığı paralel evrenler olabilir" diyor. Hawking daha da ileri giderek paralel başka bir evrene geçmeyi hayal ediyor. Sicimler ve branlar'dan oluşan bu fantastik bakış açısı gerçek olabilir mi? Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak "Her Şeyin Teorisi" nin henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtiyor. Ancak formül tamamlandığında evrenin formülüne ulaşmış olacaklarını ve kaçınılmaz olarak bu noktanın da insan aklının nihai zaferi olacağını belirtiyor.  Paralel evrenlerle ilgili model, şu bilinmeyenleri çözebilir. Uzayda gözlemlenen kara delikler nelerden oluşuyor? Çekim Kuvveti, diğer doğal kuvvetlere oranla neden daha zayıf? Işık, içinde bulunduğu evreni terk edemez, dolayısıyla komşu evrenin yaşayanları onu göremezler.

Bununla beraber, gravitonlar hiper uzaya uçuyorlar.  Son kozmolojik teorilere göre, içinde yaşadığımız evren, daha yüksek boyutlu başka bir evren içinde süzülen çok sayıda evrenlerden bir tanesi olabilir. Ancak, diğer evrenlere ulaşamıyoruz ve "hiper uzay"ı aşma ise olanaksız.  Kara delikler, gökadalar gibi yoğun kütleli cisimler, gravitonları çekiyorlar. Gravitonların, yutan tuzakların çevresinde, halka biçimli bir bulut halinde toplanarak kara maddeyi oluşturduğu tahmin ediliyor.  Komşu evrenlerdeki gökadalar da hiper uzayla birbirlerinden ayrılsalar bile, üst üste gelecek şekilde konumlanabilir ve "çekim kuvveti gölgeleri"nden oluşan bir dünya yaratabilirler. · Hawking'e göre, bizler üç boyutlu bir membran'da (aşağıda) yaşıyoruz. Yakınında, daha yüksek boyuta ait ikinci bir membran daha var. Her ikisi de çekim kuvveti etkisiyle birbirini etkiliyor. Evrenimizde bulunan çekim kuvveti, daha yüksek boyutlu evrenlere kadar ulaşabiliyor. Böylece, ortada gerçek bir kütle olmamakla birlikte, gezegenler, bir çekim kuvveti merkez çevresinde turlayabiliyorlar.  Diğer boyutlar, yuvarlanmış küçük küreler şeklinde uzay-zamanın bütün noktalarında yer alıyor.  Hawking, biz insanların, başka bir evrende yaşayan varlıkların ürettiği holografik yansımalar olabileceğimizi belirtiyor. Holografi yöntemiyle üç boyutlu nesneler, iki boyutlu zeminlere, yani hologramların içine kodlanabiliyor. Hawking, yüksek boyuttaki bilgilerin, düşük boyutlu ortamlara kodlanması ilkesini bütün evrene uyarlıyor ve diyor ki: "Dünyamız, dünya dışı yaratıklar tarafından oynanan bir bilgisayar oyunu olabilir." · Stephen Hawking, kara deliklerin çevrelerinde, enerji yayan parçacıklar oluşabileceğine işaret edinceye kadar, bilim adamları buradaki çekim kuvvetinden ışığın bile kaçamayacağına inanıyorlardı. Newton'un teorisine göre zaman, geçmişte ve gelecekte sonsuzluğa kadar uzanan bir tren rayı gibi, uzaydan bağımsızdı. Einstein'in teorisine göre ise zaman ve uzay birbirine bağımlı. Zaman dahil edilmediği taktirde uzay bükülmez. Ayrıca Uzay-zamanın bükülmesiyle oluşan "solucan delikler"in zaman yolculuğunu mümkün kılabileceği düşünülüyor.  Yalnız değiliz: Hiçlikten, sürekli yeni evrenler doğuyor. Bazıları kendi içinde çöküyor, diğerleri sürekli genişliyor. Daha başkaları, bu iki durumun arasında kritik bir konuma sahip. Bazı evrenlerin, zeki yaşam biçimlerini barındırabileceği tahmin ediliyor. Bizim evrenimiz genişleme evresinde.

 

İzafiyet Teorisi pulsarda sınanıyor

Dünya’ya 2.000 ışık yılı uzaklıktaki çiftli nötron yıldızları inceleyen uzmanlar, Einstein’ın İzafiyet Teorisi’nin öngörülerini deniyor.

BBC

NTV-MSNBC

Güncelleme: 12:37 TSİ 22 Eylül 2006 Cuma

LONDRA - Bilim insanları, Einstein’ın İzafiyet Teorisi’ni iki ölü yıldız üzerinde deniyor. Çiftli halde bulunan ölü (nötron) yıldızları gözlemleyen uzmanlar, bir yıldızın diğerinin uzay-zaman bükümündeki davranışlarını İzafiyet Teorisi’ne veri olarak kullanıyor. Bilim ekibi, gözlemlerin Eintein’ın teorisiyle yüzde 0.05 hata payıyla örtüştüğünü vurguluyor.

Araştırma ekibinden Manchester Üniversitesi Jodrell Bank Gözlemevi uzmanı Michael Kramer, çiftli pulsar sistemin bazı kozmolojik teorik sınamak için uygn bir deney nesnesi olduğunu belirtiyor. Einstein’ın İzafiyet Teorisi, kütle ve kütleçekimin uzay-zamanın bir getirisi olduğunu, maddelerin fiziksel 3 boyut kadar aynı zamanda 4’üncü bir zaman boyutunda varlık bulduklarını savunuyor. Zaman boyutu sayesinde aynı nesne, kendisine izafi hale gelebiliyor.

ÇİFTLİ-PULSAR SİSTEMİ
Kramer ve ekibi, 2.000 ışık yılı uzaklıktaki çiftli pulsar sistemi 3 yıl önce keşfetti, sistem iki dev yıldızın nötronlaşmış kalıntılarından oluşuyor. Nötron çekirdekleri birbirlerinin etrafından 2.4 saatte bir tur atıyor, nötron çekirdekleri saatte 1 milyon km’den daha yüksek bir hızla dönüyor. İki nötron yıldızı her gün birbirlerine 7 mm yaklaşıyor. Hızlı dönüşleri esnasında nötronlar Güneş’ten daha ağır hale geliyor; uzmanlar yıldızların her birinin ‘bir kent büyüklüğünde’ olduğunu tahmin ediyor. Bu uzay için oldukça yoğun bir ebat.

KÜTLEÇEKİM VE RADYO DALGALARI
Nötronların açığa çıkardığı radyo dalgaları Dünya’ya kadar ulaşıyor. Bilim insanları, nötronların çıkardığı radyo dalgalarını bir saatin tik-tak’larına benzetiyor. Dünya’ya ulaşan radyo dalgalarını inceleyen uzmanlar, bir nötronun çıkardığı radyo dalgasının eş-yıldızın uzay-zaman bükümünden nasıl etkilendiğini, ne gibi değişimlere uğradığını anlamaya çalışıyor.

 

Araştırma ekibinden ABD’nin West Virginia Üniversitesi uzmanı Duncan Lorimer BBC’ye yaptığı açıklamada, nötronların yörüngelerinin birbirine teğet olduğunu belirterek “Bir nötrondan gelen radyo sinyalinin diğerinin uzay-zaman bükümünde nasıl bir gecikmeye uğradığın ölçebiliyoruz” dedi. Gözlemlere göre, bir radyo sinyalinin diğer nötronun uzay-zaman bükümünde uğradığı gecimke saniyenin 90 milyon’da biri kadar, artı/eski 0.0005, diğer bir deyişle yüzde 0.05 kadar.

EİNSTEİN’IN RESMİ, KUANTUMUN DETAYLARI BİRLEŞMELİ
Bir pulsar diğerinin kütleçekiminin arkasında kaldığında, arkadakinin radyo sinyali yavaşlıyor. Einstein’ın teorisine göre, çiftli pulsar sistemler uzay-zamanda kütleçekimsel dalga veya titreşim olarak tanımlanabilecek hareketler yaratıyor. Bu hareketler evrende ışık hızıyla yayılıyor. Nötronlar her bir dalga gönderiminde güç yitiriyor ve sonuçta birbirlerine giderek yaklaşıyorlar.

Bilim dünyası Einstein’ın teorilerini genel hatlarıyla kabul ederken, evrenin büyük resmi ile Kuantum fiziğinin atom-altı parçacıkların dünyasını örtüştürmeye çabalıyor. Bilim ekibinin başkanı Kramer, İzafiyet Teorisi’nin öne sürdüğü ilkelerin kara delikler üzerinde de sınanması gerektiğini vurguluyor

Kara delik teorisi altüst
 
İngiliz teorik fizikçi Stephen Hawking, kendi geliştirdiği kara delik teorisinden 30 yıl sonra kara delikler konusunda yanıldığını itiraf etti. Kara delikler maddeleri yutmuyor.
 
 
22 Temmuz 2004 —  Dünyanın en önemli bilim adamlarından Cambridge Üniversitesi astrofizik profesörü, Dublin’de düzenlenen bir konferasta sunduğu makalesinde, ölü yıldızlardan oluşan kara deliklerin sanıldığının aksine “yuttukları nesneleri geri püskürtmelerinin mümkün” olduğunu savundu. Hawking’in tersine çevirdiği eski teorisi, kara delikleri birer ‘dipsiz kuyu’ gibi ele alıyor ve çekim alanına giren tüm nesneleri barındırdığını öne sürüyordu. Yeni teoriye göre ise, kara delik tarafından ‘yutulan’ nesnelerin dışarı çıkması mümkün.
 
 
PARÇACIK TEORİSİ, KARA DELİĞİ YUTTU
       
Stephen Hawking’in ortaya attığı yeni teori aslında eskisinden çok daha radikal bir yapıya dayanıyor. ‘Yeni Hawking teorisi’, astronominin son 30 yıldaki en önemli paradoksu “nesnelerin kara deliğin içinde kaybolması” sorusuna yanıt buluyor.
 Atom parçacık teorisi maddenin hiçbir zaman ‘yok’ olamayacağını, ancak ‘dönüş’ebileceğini söylüyor. Hawking ise kara deliklerin içinde maddelerin yok olduğunu iddia ediyordu. Hawking, kara deliklerin tüm moleküler içeriği yok edeceği ve geriye sadece radyasyon kalacağını öne sürüyordu.
 
Bu iki doğa teorisi birbirlerine zıttı. Kara delikler parçacık teorisine, parçacık ise kara deliklerin yapısına ters düşüyordu.
       ‘Yeni Hawking teorisi’ kara deliklerin içinde giren maddelerin geri elde edilebileceğini savunuyor, kısaca paradoks şimdilik parçacık teorisi lehine çözülmüş oluyor.

       
 
 
ALTERNATİF EVREN YOK
       
İrlanda Cumhuriyeti’nin başkenti Dublin’de toplanan International Conference on General Relativity and Gravitation (Uluslararası Görecelik ve Çekimgücü Konferansı)’da konuşan Hawking dinleyicilere kara delikler hakkında bir çok yeni hesaplama sundu. Hawking’e göre, kara deliğin içine giriş ve çıkış için sadece bir yol var. Hawking ayrıca, 1980’lerden beri kabul gören kara deliklerin içinden enerji ve maddenin bir olduğu ‘alternatif evren’lere geçiş olduğu teorisinin de yanlış olduğu savundu.
       
GİDENLER GERİ GELEBİLİR
     
 ‘Yeni Hawking teorisi’, parçacık fizik kuramlarına yakın duruyor. Parçacık fizikçiler, kara delikler tarafından yutulan maddelerin sanıldığı gibi ‘yok’ olmayacağı, eninde sonunda mutlaka başka bir yeni maddeyi açığa çıkaracaklarını savunuyorlardı. Bilim adamları bu önermeye istinaden kara deliklerin çıkardıkları ışınlara bakarak gelecekte deliğin o ana dek neler ‘yuttuğunu’ çıkarabilecekler. En azından teoride.
 
HAYAL KIRIKLIĞI İÇİN 'PARDON’
Salonda toplanan 800’den fazla astronom ve fizikçiye hitaben “Karadeliğin içinden geçişli alternatif evrenler yok” diye söze başlayan Hawking “Bilinmesi gerekenlerin tümü burada bizim de içinde bulunduğumuz evrende saklı” dedi.
 
 
Kara deliklerin alternatif evrenlere geçiş vermediğini ise Hawking, “Bilim-kurgu severler sizleri hayal kırıklığına uğrattığım için özür dilerim, yeni hikayeler bulmamız gerekecek” şeklinde bir espri ile açıkladı.

Hawking’e göre kara deliğe giren, ki bu insan da olabilir, bir maddenin enerjisi uzaya ‘geri dönüşüyor’. Ancak, önceki forma ait özellikleri de taşıyan bu söz konusu ‘geri dönüşen enerji’, insanlar tarafından algılanamayan bir farklı biçim taşıyor.

30 YIL BOŞUNA MI İNANDIK?

 Hawking’in ve bilim dünyasının 30 yıldır var saydığı, nesneleri yutan kara delik teorilerinin tam tersine, yeni teoriye göre, kara delikler yuttuklarını geri püskürtüyorlar ve bunları inceleyerek kara deliğin neleri yuttuğunun hesabı yapılabilir. Salonu dolduran bilim adamları da Hawking’in konuşmasını bu nedenle şaşkın bakışlarla dinlediler. Kimileri Hawking’in çok az detay verdiğini, kimileri ise teorinin son derece radikal olduğunu dile getirdi. University of Chicago öğretim üyesi Robert Wald, “Hawking yıllardır inandığımız teorileri bir çırpıda tersine çevirdi, inanamıyorum” diye şaşkınlığı ifade etti.
       

BİLİM DÜNYASININ EN ÜNLÜ İDDİASI
       
Hawking’in önceki teorileri alt üst eden yeni kuramı ayrıca bilim dünyasındaki en spekülatif iddialarından birini de çözmüş oldu. 1997 yılında Hawking ve Caltech profesörü Kip Thorne ile yine Caltech fizikçisi John Preskill arasında açılan iddia sonuçlandı. Hawking ve Thorne kara delikler tarafından yutulan bir maddenin bir daha ele geçirilemeyeceği ve sonsuza dek bu evrenden yok olacağını iddia etmişlerdi. Parçacık fizikçi Preskill ise içeri giren maddenin yok olamayacağı ve doğru bir kuantum fiziği ile geri elde edilebileceğini savunmuştu.
       Hawking, konuşmasının sonunda Preskill’in iddiayı kazandığını kabul ederek, ödül olan beyzbol kitabını kendisine hediye etti. Hediyesine sevindiği söyleyen Preskill’in yanıtı ise, “Pekiyi, bundan sonra sevgili dostumla neyi tartışacağız?” oldu.
       Hawking’in yeni teorisini matematiksel detayıyla açıkladığı makalesi gelecek ay yayınlanacak.

TEKERLEKLİ SANDALYEDE ÖZGÜR BEYİN
 Cambridge Üniversitesi astrofizik profesörü Stephen Hawking, 1988 yılında yazdığı ‘A Brief History of Time’ (Zamanın Kısa Tarihi) kitabıyla astronominin kitlelere yayılmasını sağlamıştı.

1970’lerde kara deliklerin bir süre sonra yuttukları ile beraber yok olduğunu ve ardlarında radyasyon bıraktıklarını öne süren Hawking tüm zamanların en önemli bilim adamlarından biri olarak kabul ediliyor. 20’li yaşlarda geçirdiği Lou Gehrig hastalığı sonucu vücudu felç olan ve kaslarını kullanamayan Hawking tekerlekli sandalyeye mahkum yaşıyor. Hawking, tekerlekli sandalyesindeki bilgisayar aracılıyla konuşabiliyor.

GALİLEO VE NEWTON’UN İZİNDEN
 Galileo’nun ölümünden tam 300 yıl sonra 1942’de doğan Stephen Hawking, babasının isteği üzerine gittiği Oxford Üniversitesi’nde matematik dalı olmadığı için mecburen fizik okudu. Daha sonra kozmoloji alanında doktora yapmak üzere Cambridge’e geçen Hawking burada Denis Sciama ile çalıştı. 1973 yılında Matematik ve Teorik Fizik bölümüne geçen Hawking halen, bu bölümün başkanlığını yürütüyor. 17. yüzyılda aynı görevi Isaac Newton yürütmüştü.

Zamanda Yolculuk Mümkün mü?

J. Richard Gott III
(Princeton'da, genel görelilik ve evrenbilim üzerine çalisan astrofizik profesörü)

23 Eylül 2005

Geleceğe (çok küçük sıçrayışlarla da olsa) yolculuk yapabileceğiz. Geçmişe ise büyük olasılıkla gidemeyeceğiz: Böyle bir yolculuk pahalı, tehlikeli ve kuantum etkilerine açık olacaktır.

İleri geri, yukarı aşağı, sağa sola, yani mekanın üç boyutunda da hiç düşünmeden rahatlıkla hareket edebiliyoruz. Ama dördüncü boyuta gelince iş deşiyor. Zaman yalnızca bir yöne doğru akıyor ve biz de nehirde batıp çıkan mantarlar gibi çaresizce tek bir yöne doğru sürükleniyoruz. Zaman yolculuğu fikri bizleri her zaman cezbetmiştir. Kim 3000 yılındaki teknolojiyi görmek ya da Jül Sezar suikastine tanık olmak istemez ki?

          

Böyle bir işi yapmak inanılmaz derecede zor. Ayrıca biraz da riskli . Sezar suikastine engel olup tarihin akışını değiştirirseniz neler olur? Kendi büyük dedelerinizden birini yanlışlıkla öldürürseniz ne olur? O zaman, hiç doğmamış olurdunuz ve büyük dedenizi öldüremezdiniz. Ama büyük dedenizi öldürmediğiniz için doğabilir ve geçmise gidebilirdiniz ve...ikilemi anladınız sanırım.

Fizikçiler olarak bizler de bu zorlukların farkındayız. Ama zaman yolculuğu fikrini düşünmeden edemiyoruz. Bunu uygulamada kullanmak için araştırmıyoruz, yalnızca kendi kuramlarımızın sınırlarını görmeye uğraşıyoruz.

Fizik yasaları, prensipte bile olsa zaman yolculuğuna olanak tanır mı? Evet belki, ama atomaltı dünyada. Bir pozitron (elektronun karşıt parçacığı) geçmişe yolculuk eden bir elektron olarak düşünülebilir. Eğer bir elektron-pozitron çifti yaratırsak ve bu pozitron başka, farklı bir elektronla çarpışıp yok olursa; bu olayı tek bir elektronun N şeklinde bir rota izleyerek zamanda zigzag çizmesi olarak düşünebiliriz: Geleceğe bir elektron olarak gidiyor, geçmişe bir pozitron olarak dönüyor ve geleceğe yeniden bir elektron olarak gidiyor.


Einstein gösterdi

Albert Einstein sayesinde buna benzer bir zaman yolculuğunun makroskopik dünyada da gerçekleştiğini biliyoruz. 1905 yılında yarattığı Özel Görelilik Kuramı 'nda, -sabit bir gözlemciye göre- ışık hızına yakın bir hızla hareket eden nesneler için zamanın daha yavaş işlediğini gösterdi. 1000 yıl önceye dönmek mi istiyorsunuz? Dünya'dan 500 ışık yılı ötedeki bir yıldıza gidin ve geri dönün. Ama hem giderken hem de dönerken ışık hızının %9.95'i bir hızla yol alın. Geri döndüğünüzde, Dünya 1000 yıl, siz ise yalnızca 10 yıl yaşlanmış olursunuz.

Hatta bugün bile bir zaman yolcusunu tanıyorum: Hubble Uzay Teleskopu'nu onarmak için yörüngede 53.4 gün kalan astronot arkadaşım Story Musgrave . Evinde otursaydı, şimdi birkaç milisaniye daha yaşlı olacaktı. Yolculuğun etkisi fazla olmadı. Çünkü Musgrave, ışık hızına göre çok daha yavaş hareket etmişti. Ama gerçekten zaman yolculuğu yaptı.

Daha fazla para harcayarak, gelecek yüzyılda bundan (biraz da olsa) daha iyisini yapabiliriz. Eğer Merkür gezegenine bir astronot gönderip, orada 30 yıl yaşamasını sağlayabilirsek, bu astronot 22 saniye gençleşmiş olarak geri dönecektir (Başka bir deyişle, 30 yıl Dünya'da kalsaydı, 22 saniye daha yaşlı olacaktı).

Merkür'deki saatler Dünya'dakilere göre daha yavaş işler, çünkü Merkür Güneş'in çevresinde daha hızlı dolanır. Astronotlar, Dünya'dan ışık hızının yüzde 1'i bir hızla 0.1 ışık yılı uzaklaşırlarsa, aynı hızla geri döndüklerinde 8.8 saat gençleşmiş olurlar.

Peki, geçmişe dönmek?

Geleceğe doğru zaman yolculuğu yapabiliyoruz. Peki geçmişe dönmenin bir yolu var mı?

Einstein bu soruya da doğru yanıt vermiş olabilir. 1915 yılında oluşturduğu Genel Görelilik Kuramı, zaman-mekânın eğri olduğunu ve kütlesi fazla olan nesnelerin bu eğriliği iyice artırdığını öne sürer. Eğer bir nesnenin yoğunluğu yeterince fazlaysa bu eğrilik sonsuza yaklaşabilir ve belki de, zaman-mekanın uzak köşelerini birbirine bağlayan bir tünel oluşabilir. Fizikçiler bu tünelleri, bir kurtçuğun elmanın bir tarafından girip öbür tarafından çıkarak oluşturduğu kestirme yola benzeterek, " kurtçuk deliği " olarak adlandırıyorlar.



1988 yılında, Caltech Üniversitesi'nden fizikçi Kip Thorne böyle bir kurtçuk deliğini kullanarak geçmişe yolculuk yapabileceğinizi öne sürdü.

Söyle yapacaksınız: Kurtçuk deliğinin girişini, öbür uçtaki çıkışı sabit tutacak şekilde, ışık hızına yakın bir hızla hareket ettirin. Daha sonra hareket eden girişten deliğin içine atlayın. Tıpkı hareket eden astronot örneğinde olduğu gibi, deliğin girişi sabit kalan çıkışa göre daha yavaş yaşlanır. Bu yüzden deliğin sabit duran çıkışı geçmiş zamana açılır. Belli bir süre sonra, sabit kalan bu uçtan çıktığınızda kendi geçmişinize ulaşmış olursunuz.

Uygulanamayacak bir proje

Kurtçuk deliklerindeki sorun, deliklerin giriş ve çıkışlarının mikroskopik olması ve yaratıldıktan çok kısa bir sonra yok olmaya meyilli olmalıdır. Bildiğimiz kadarıyla, onları açık tutmayı sağlayacak tek şey negatif yoğunluktur. Bu size olanaksız bir şeymiş gibi gelebilir.

Ancak, 1948 yılında Hollandalı fizikçi Hendrik Casimir, havasız ortamda bulunan ve birbirlerine çok yaklaştırılmış iletken iki levhanın, gerçekten de negatif yoğunluk bölgesi yaratabildiğini ve bu bölgenin levhaların içine doğru basınç yaratabildiğini kuramsal olarak gösterdi. Casimir'in öngördügü kuvvetin varlığı, laboratuvar deneyleriyle doğrulandı.

Thorne ve arkadaşları, bu fikirden yararlanarak, birbirlerinden yalnızca 400 proton çapıyla ayrılmış Casimir levhalarıyla çevresi 960 milyon kilometre olan bir kurtçuk deliği inşa etmeyi önerdiler. Zaman yolcuları kurtçuk deliğinin içinden geçebilmek için, bir şekilde bu levhaların içinde kapılar açmak zorunda kalacaklar. Böyle bir cihazın ağırlığı ne kadar mı olacak? Güneş'in tam iki yüz milyon katı kadar. Bunlar ancak üstün uygarlıkların hayata geçirmeye kalkışabileceği projeler; yoksa 21'inci yüzyıl mühendislerinin işi değil.

Kozmik sicimlerle seyahat

1991 yılında, kozmik sicimlerle de zamanda yolculuk yapılabileceğini buldum. ( Kozmik sicimler, parçacık fiziğindeki bazı kuramlarca öngörülen ancak, Evren'de henüz gözlenememiş, milyonlarca ışık yılı uzunluğundaki enerji "iplikleridir").

Geniş bir kozmik halka bulup, onun bir şekilde kendi gerilimi altında tıpkı bir lastik gibi büzülmesini sağlayarak bir zaman makinesi yapmayı deneyebilirsiniz. Sicimin olağanüstü enerji yoğunluğu zaman-mekânı çok fazla büker. Bu halkanın iki ucu birbirinin yanından geçerken, ışık hızına yakın bir hızla giden bir uzay gemisiyle onların çevresinde uçarak geçmişe gidebilirsiniz.

Ne yazık ki, yalnızca bir yıl geçmişe gitmek istiyorsanız bile, tüm Evren'deki kütlenin yarısı kadar enerjiyi barındıran bir halkaya ihtiyacınız olacaktır.

Daha da kötüsü; büzülmeye başlayan kozmik sicim halkası kendi etrafinda hızla dönen ve zaman yolculuğu yapılan bölgeyi emen bir kara delik yaratabilir. Büyük olasılıkla, hiç bir yeri ziyaret edemeden önce parçalanırsınız.

Tüm zorlukları atlattığınızı varsayalım. Her iki zaman makinesini öngören fizik yasaları da, yolculuk ettiğiniz zaman makinesinin icat ediliş tarihinden önceki bir döneme gidemeyeceğinizi söyler. Bu yüzden, kendi büyük dedenizle karşılaşamaz ve onu öldüremezsiniz. Ama böyle bir alet bugün yapılmış olsaydı, kendi torunlarınız sizi gelip öldürebilirlerdi. Böylece torunlarınız geçmişlerini değiştirmiş olurlardı.

Farklı dünya tarihleri

Bazıları son derece tutucu düşünerek, zaman yolcularının geçmişi asla değiştiremeyeceğini ileri sürüyor. Öte yandan, Oxford'da çalısan fizikçi David Deutsch 'un geliştirdiği, birbirlerinden farklı birçok dünya tarihi olabileceğini öne süren kuantum mekaniği kuramı, geçmişe bu tür yolculukların yapılabilmesini mümkün kılıyor.

Kurama göre, eğer geçmişe gidip ninenizi henüz küçük bir kızken öldürürseniz, zaman-mekânın yalnızca paralel başka bir evrene sıçramasını sağlarsınız. Bu değişim sizin kendi gerçek tarihinizi değiştirmez. Kısacası, birbiriyle iç içe birçok farklı dünya tarihi vardır.

Stephen Hawking ise "kronolojiyi koruma" adını verdiği bir varsayımla probleme başka yönden yaklaşıyor.

Hawking, fizik yasalarının her zaman geçmişe yolculuğu imkânsız kılması gerektiğini öne sürüyor. Kuantum etkilerinin ise gelecekte de sürekli, (geçmişe yolculuk edebilen) zaman makinelerinin olanaklılığına bir engel teşkil edeceğine inanıyor. Jüri kararı tartışıyor. Hawking'in hakli olup olmadığını öğrenmek için, bir kuantum kütleçekimi kuramına ihtiyacımız olabilir.

Sonuç olarak, gelecek yüzyılda zaman yolculuğu yapabilecek miyiz?

Evet, bence geleceğe (çok küçük sıçrayışlarla da olsa) yolculuk yapabileceğiz. Geçmişe ise büyük olasılıkla gidemeyeceğiz: Böyle bir yolculuk pahalı, tehlikeli ve kuantum etkilerine açık olacaktır.

Bu konuda çalışan bizler, elimizde zaman makinesi taslaklarıyla patent dairelerine akın etmiyoruz. Ancak, zaman makinelerinin yapılıp yapılamayacağını kuramsal olarak da olsa öğrenmeye çalışıyoruz. Çünkü bu soruya yanıt verebilirsek, hem fiziğin sınırlarını öğreneceğiz, hem de Evren'in çalışma mantığına ilişkin başka ipuçları toplamış olacağız.

Most Einsteina Rosena


Zamanda Yolculuk Gerçek Olabilir mi?

Kısa yazı: Aykut ALTINDAĞ

         Hangi zamana gitmek isterdiniz?" diye size bir soru soran kişiye sanırım pek aklı başında gözüyle bakmazsınız. Bunun nedeni günümüzde zamanda yolculuğun bilinen yöntemlerle yapılamıyor olması olabilir.

         Peki gerçekten zamanda yolculuk mümkün olabilir mi? Bazı bilim adamlarına göre çok saçma bir düşünce olmasına rağmen günümüzün bazı bilim adamları, zamanda yolculuk yapmayı olası hale getirmek için yoğun çalışmalar ve deneyler yapıyorlar. Aslında zamanda yolculuk Albert Einstein'nın İzafiyet Teorisi’ne göre mümkün görünüyor. Bu teoriye göre "Eğer bir cisim ışık hızında ilerliyorsa, yanından geçen zaman yavaşlayacaktır." fikri savunuluyor. Yani bir cisim ışık hızına ulaştığı zaman, içinde bulunduğu zaman kavramı duracak ve bir zamansızlık boyutunda yer alacak. Böyle bir olayın oluşabilmesi için cismin saniyede 300 bin km’lik bir hızla gitmesi gerekiyor. Bu durumda zamanın ilerisine ve gerisine yolculuk yapmanın mümkün olacağı öngörülüyor. Bilim adamları cisimlerin ışık hızına ulaşmasını engelleyen şeyin kütle olduğunu söylüyorlar. Fakat günlük hayatımızda henüz saniyede 300 bin km hıza ulaşabilmiş bir cisim bulunmuyor. Bu yüzden bu teori pratik olarak imkansız gibi görünebilir. Çünkü bir cisim hızlandıkça kütlesi artar. Aynı cisim her defasında daha da hızlanmak için çok daha büyük bir kuvvete ihtiyaç duyar. Hemen aklımıza şöyle bir soru geliyor. "Kütlesi sıfır olan bir cisim zaman yolculuğuna gönderilebilir mi?" Teorik olarak mümkün görünüyor. Fakat fizik derslerinde öğrendiklerimizi bir hatırlarsak, kütlesi olmayan bir şeye cisim diyemeyeceğimizi öğrendik. Yani bize cisimlerin bir kütlesi olduğu öğretildi. Fakat şimdilerde bilim adamları, evrende var olan ve adı Tachyon olan bir cismin kütlesinin sıfır olduğuna inanıyorlar. Bilim adamlarının teorilerine göre, Tachyonic hızlandırma denilen bir yöntemle zamanda yolculuk yapmak mümkün olacak gibi görünüyor. Hatta internet üzerindeki değişik kaynaklardaki bilgilere göre Amerika’nın Connecticut Üniversitesi’nde görevli Fizik Profesörü Ronald Mallett, maddeyi isteğe göre geleceğe ya da geçmişe gönderebileceği bir zaman makinesi geliştirdiğini açıklamış. Aynı profesör ayrıca atomun zamanda transfer deneylerine yakın bir zamanda başlayacağının da sinyallerini veriyor. Zamanda yolculuğun pratik olarak mümkün olabileceğini, zaman makinesi aracılığıyla geçmişe ve geleceğe insan transferininse büyük bir enerji gerektirdiğini, şimdilik sadece atomları ve yakın gelecekteyse eşyaları transfer edeceğini ifade ediyor. Kim bilir?... Bakarsınız bundan 30 yıl sonra insanlar yaz tatillerine “Zamanda Yolculuk" paket turları satın alıyor veya Zamanda Yolculuk diye bir şeyin aslında olmadığının kesin kanıtlanmış halini öğrenmiş olabilirler. Gerçeğin ne olduğunu öğreneceğimiz güne kadar hayal kurmaya devam....

Zamanda Yolculuk Mümkün! Nasıl mı?

Doç.Dr. Serkan Anılır
JAXA Japonya Uzay Havacılık Dairesi (JAXA) ve Tokyo Üniversitesi


Dünya saatte yaklaşık bin 600 km hızla dönmektedir. Eğer bir zaman yolcusu 'warp' ile, zamanda bir saat geriye gidecek olursa, çıkacağı nokta ilk başlangıç noktasından bin 600 km ötede olacaktır.

Tabii ki bu durumda, uzaya dışarıdan bakacak olursak, dünyanın aynı bir saat içinde güneşin etrafında da 107 bin km yol katettiğini, güneşin de Samanyolu galaksisinde 810 bin km, Samanyolu'nun da Andromeda galaksisine doğru 240 bin km, 'Local Group' adı verilen bizim sistemimizin de Virgo kümesine doğru 2 milyon 770 bin km ve komple olarak Virgo sisteminin de 'Great Attractor' adı verilen görünmeyen bir kümeye doğru 2 milyon 150 bin km ile hareket ettiğini düşünmemiz gerekir.

Zamanda yolculuk hayalleri ile yola çıkan pilotumuz, sadece ve sadece bir saat geriye dönmeye kalkışırsa, yola çıktığı noktadan yaklaşık 5 milyon kilometre uzaklıktaki farklı bir noktada ortaya çıkacaktır.

Burada önemli olan, yolculuğa başladığı noktada gene ortaya çıkmış olsa bile, bu sırada uzay bir saat içinde hareket etmeye devam etmiştir.

Bu kadar kötümser olmamak için, olaya bir de iyi tarafından bakalım. 5 milyon kilometre uzakta çıkma olasılığından bahsettiğim halde, bütün yıldız ve kümelerin aynı yöne hareket etmediği gerçeğini göz önünde bulunduracak olursak, buradan birbirlerini sıfırlama şansları olduğunu söyleyebiliriz.

Bugün bilim adamlarının 'uzayın duvar kağıdı' olarak da tanımladıkları arka plandaki 'kozmik kısa dalga fon radyasyonu' (Büyük patlama, yani Big Bang adını verdiğimiz evrenin doğuşunda meydana gelen patlamadan geriye kalan radyasyon) ölçümleri ışığında, dünyanın saatte yaklaşık 1 milyon 400 bin km hareket ettiğini biliyoruz.

Bu uzaklıkları şu ana kadar sadece bir saatlik bir zaman yolculuğu macerası olarak düşündük. Bunu günlere, aylara, yıllara vurursak ortaya çıkan mesafe farklılıklarını zannediyorum herkes hesaplayabilir.

Basit bir örnek verecek olursak, 2105 yılından zamanımıza dönmeye çalışan bir kişi, dünyadaki başladığı noktadan yaklaşık 1 trilyar kilometre uzakta çıkacaktır, bize o noktada mesaj gönderse, dünyaya ulaşması yaklaşık 47 gün alacaktır.



Boşluk enerji dolu!

Fizik bilimi, artık boşluğun hareketsiz olmadığını, olağanüstü elektromanyetik çalkantılar içerdiğini gördü. Bu çalkantılar, nanoteknolojileri geliştirmeyi ya da uzay araçlarını hızlandırmayı düşleyenler için sonsuz bir enerji kaynağı olabilir! Üstelik, boşluk enerjisi Evren’in genleşmesini hızlandıran şu ‘karanlık güç’ de olabilir.

Boşluk eskiden hareketsiz, edilgen bir ortam olarak kabul ediliyordu. Ama Kuantum Teorisi’ne göre, boşluk inanılmaz elektromanyetik çalkantıları harekete geçirdiği için yaşayan bir ortam.. Yani boşluk müthiş enerjiyle dolu.

Elinize bir küre alın. Bu hacmin içindeki her tür maddeyi boşaltın, her tür dış ışından koruyun ve ısı ışımasını engellemek için sıcaklığı mutlak sıfıra indirin. Bu durumda küredeki enerji minimum düzeydedir.

Şimdi de boş kürenin içinde neler olduğunu inceleyin. Hiçbir şey mi? Her şeyin sakin, sessiz ve durgun olduğunu mu düşünüyorsunuz? Yanılıyorsunuz! Boşlukla ilgili bu klasik anlayışı ciddiye almayın. Unutmayın ki her boşluk bir çevrinti (maelström) barındırır!

Kanıtı mı? Kürenin içindeki elektromanyetik alanı ölçün: Kaotik ve spontan bir halde sıfırın etrafında çalkalandığını görürsünüz.

Elektroansefalogramı hiçbir zaman tamamen düz değildir. Boşluk yaşar. Oysa bu ortam şimdiye kadar devinimsiz özellikleri için incelendi.

Zaten hiçbir şey meydana gelmediği düşünüldüğünden, boşluk ambalajlara, ampullere ya da entegre devrelerin üretimine dahil edildi. Einstein da, edilgen özelliği nedeniyle teorisine kattı.

Boşluk ve belirsizlik

Ancak son yıllarda bazı şeylerin değiştiği gözleniyor. Nitekim, fizikçiler seksen yıldır boşluğun hiçbir şey olmadığını biliyorlar: Kürenin içindeki boşlukta yer alan elektromanyetik çalkantılar, mikroskopik fenomenlerin davranışını betimleyen kuantum teorisi tarafından öngörülmüş bulunuyor.

Boşluktaki enerji hatta, ünlü Alman fizikçi Heisenberg’in 1925 yılında ortaya attığı ünlü belirsizlik teorisinin de sonucu. Bu ilke bir parçacığa uygulandığında parçacığın konumunun ve hızının eş zamanlı ve kesin olarak bilinemeyeceğini varsayıyor.

Boşluktaki elektromanyetik alana uygulandığında da elektrik ve manyetik alanların eşzamanlı ve bütünüyle yok edilmesini yasaklıyor. Bunun sonucunda da çalkantılar ortaya çıkıyor.

Ancak küçük boş küremizde ne kadar elektromanyetik enerji biriktiği hesaplamak istendiğinde, sorun ortaya çıkıyor.

Bunun için alanın elektroansefalogramını sonsuz sayıda, gittikçe küçülen dalga uzunluğunda düzenli titreşimlere ayrıştırmak gerekiyor çünkü toplam enerji bu temel atımlardan her birinin enerjilerinin eklenmesiyle elde ediliyor.

Matematiksel çıkmazdan...

Kuantum yasalarına göre bu düzenli titreşimlerin dalga uzunluğu ne kadar kısaysa enerjileri de o kadar büyük. Bu durumda, matematiksel çıkmaz kaçınılmaz:

İlke olarak kürenin asgari enerji içerdiği varsayılıyor, oysa hesaplara göre bu enerji miktarı sonsuz! Bundan daha büyük bir çelişki olabilir mi?

Fizikçiler bu akıl almaz sonsuzluğu silmek için bir yönteme sahipler. Bu radikal yönteme göre, kuantum yasalarının belli bir uzunluğun altında, yani santimetrenin milyar milyar milyarda yaklaşık on milyonda birinde geçerli olmadıkları bilindiğinden, alanın ayrışmasında bu eşiğin altındaki dalga uzunluğuna sahip tüm titreşimleri yok edip sınırsız oranı sınırlı orana indirgiyorlar.

Ancak bunu yaptıklarında da sorun tam olarak çözülmüyor; hesaplara göre bu eşiğin devreye sokulması hala boşlukta 10 (94 gücünde/cm3 tutarında dev bir enerji bırakıyor...

O halde, bizim küçük küremiz milyarlarca galaksinin toplam enerjisinden çok daha fazla bir enerjiye sahip...

Ancak bu durum her tür enerjinin uzay-zamanın yapısını eğerek varlığını gösterdiğini ileri süren Einstein’ın teorisiyle çelişiyor. Kürenin etrafında böyle bir şey söz konusu değil. Boşluktaki enerjinin sorunu da bu...

Paris’te Yüksek Bilimsel Araştırmalar Enstitüsü’nden Thibaut Damour, teorik açıdan kuantum fiziğinin başlangıcından itibaren bunun bir numaralı sorun olduğunu kaydediyor ve 20’li yılların başından beri bu konuda hiçbir ilerleme sağlanamadığını sözlerine ekliyor.

Bununla birlikte günümüzde farklı bir bakış açısı geçerli. Boşluk enerjisi teorik olarak içinden çıkılamaz bir sorun olsa da inkar edilemez bir fizik gerçeğine dönüşmüş bulunuyor.

Boşluğun ne olduğu bilinmese de ne yaptığı yavaş yavaş aydınlatılıyor: Gittikçe daha kesin deneyler elektromanyetik çalkantıların etkisinin sırrını çözüyorlar.

Her geçen gün gittikçe daha fazla sayıda fizikçi boşluğun devinimsiz özellikleriyle ilgilenmeyi bir yana bırakıp etkin, yaratıcı ve dinamik nitleliklerine odaklanıyor.

Eğer bizim küçük küremiz nanoteknolojide maddenin davranışını denetlemek için anahtar olursa belki de enerjiyle ilgili sorunlarımız çözülebilir... Astrofizikçiler gözlemlerindeki çelişkileri aydınlığa kavuşturup Evren’in yazgısını daha iyi anlayabilir...

Ve belki de modern fiziğin iki büyük unsuru olan kuantum mekaniğiyle Einstein’ın rölativitesini birleştirmede anahtar rol oynayabilir. Kısacası bu konuda devrim niteliğinde yenilikçi yollar açılıyor. Bu yollarda düşe kalka gidilse de kesin olan bir şey var o da fizikçilerin kendilerini boşluğa atıyor oldukları...

(Kaynak: Science at Vie)

Boşluktaki çalkantıların sırrı

Kuantum fiziği bu küredeki her noktanın elektromanyetik çalkantılarla kaynadığını ileri sürüyor. Sorun ise bu çalkantıların düzenli titreşimlere ayrıştığında toplamın sonsuz bir enerji yaratması. Fizik bilimi açısından bir anlam taşımayacak zayıf frekanslar yok edilse bile kalan enerji akıl almaz derecede fazla. 

Casimir Etkisi

       Bundan yaklaşık 50 yıl önce fizikçi Hendrik Casimir, mikro-makinelerden birleşik doğa teorilerine kadar her şeyi etkileyebilen, bir vakumda (boşlukta) iki yüzey arasındaki çekme kuvveti olabileceğini önerdi.

      Boşlukta iki aynayı bir biriyle yüz yüze ve küçük aralıklı duruma getirirseniz ne olur? İlk reaksiyonunuz “hiçbir şey” olabilir. Fakat gerçekte, her iki ayna, basit vakum sonucu birbirini karşılıklı olarak çekerler. İşte bu etkiyi Hollandalı teorik fizikçi Hendrik Casimir 1948 yılında, Eindhoven’da  Philips Araştırma Laboratuvarı’nda, tüm nesnelerde colloidal çözeltiler üzerine araştırma yaparken bu fenomeni önerdi. Bu colloidal çözeltiler; mikron boyutlu parçacıklar içeren bir sıvı karışımında, boya ve mayenozda olduğu gibi, viskoz materyallerdir. Böyle çözeltilerin özellikleri nötral atomlar ve moleküller arasında mevcut olan, uzun erimli ve çekici Wan der Waals kuvvetleri tarafından belirlenir.

     İki ayna arasındaki kuvvet Casimir kuvveti olarak, bu  fenomen ise Casimir etkisi olarak bilinir.  Casimir etkisi yıllarca teorik merak konusu oldu. Bu fenomene ilgi son yıllarda daha da arttı. Deneyci fizikçiler, mikro-makinelerin çalışmalarını etkileyen Casimir kuvvetini, çok duyarlı ölçüm aletleri geliştirerek, gözlediler.  Bu konuda temel fizik tarafından yeni atılımlar da yapıldı. Bir çok teoriysen, 10 veya 11 boyutlu temel kuvvetlerin bileşik alanlar teorisinde “büyük” fazladan boyutların varlığını öngörmektedir. Onlar, bu boyutların, milimetrenin altındaki uzaklıklarda, klasik Newton kütle çekimini değiştirebileceğini söylüyorlar. Casimir etkisinin ölçümü, çok daha sonra, böyle radikal düşünceleri test etmek için fizikçilere yardımcı olabilir.

     Casimir kuvveti her ne kadar tam bir karşı-sezgi gösterirse de, gerçekte iyi anlaşılır. Klasik mekaniğin ilk zamanlarında vakum düşüncesi oldukça basitti. Vakum, bir kabın tüm parçacıklarının (içindeki gazın) boşaltılıp sıcaklığının mutlak sıfıra indirildiği durumdur. Kuantum mekaniğinin gelmesiyle vakum anlayışı tamamıyla değişti. Belirli elektromanyetik alanlarda tüm alanlar (parçacıklar) titreşim yaparlar. Bir başka deyişle, bir sabit etrafında aktüel değeri değişen,  verilen her hangi bir moment, bir ortalama değere sahiptir. Mutlak sıfırda bile, kusursuz bir vakumda bile, bir fotonun yarı enerjisine karşılık gelen ortalama enerjide, “ vakum salınımları (titreşimleri) “ olarak bilinen salınımlar mevcuttur.

Bununla birlikte, vakum salınımları bir fizikçinin zihninde soyut değildir. Onlar, makroskopik ölçekli deneylerde doğrudan canlandırılabilen, gözlenebilir sonuçlara sahiptirler. Örneğin, uyarılmış seviyedeki bir atom uzun süre uyarılmış kalamaz, kendiliğinden foton salarak taban durumuna geri döner. Bu fenomen vakum salınımlarının bir sonucudur. Bir kurşun kalemi parmağınızın ucunda dik durdurmaya çalışın. Eğer eliniz tamamen kararlı ise kalem orada duracak (kalacak), değilse denge bozulacaktır. Fakat çok-çok zayıf bozulma (sapma), kalemi daha kararlı bir denge konumuna getirecektir. Benzer olarak, vakum salınımları uyarılmış bir atomun taban durumuna inmesine sebep olur.

     Casimir kuvveti vakum (boşluk) salınımlarının en çok tanınmış mekanik etkisidir. İki ayna arasında bir boşluk olduğunu düşünün (şekildeki gibi). Tüm elektromanyetik alanlar çok farklı frekansları içeren bir karakteristik “spektrum”a sahiptir. Serbest bir vakumda tüm frekanslar eşit öneme sahiptir. Fakat boşluk (oyuk) içerisinde, aynalar arasında ileri-geri yansıyan alanda, durum farklıdır. Alan, boşluk içerisine, yarım dalga boyunun tam katları, tam olarak uyabiliyorsa çoğaltılır. Bu dalga boyu “oyuk (boşluk) rezonansına” karşılık gelir. Diğer dalga boylarında, aksine, alan zorlanır. Vakum salınımları ya zorlanır ya da frekansın boşluk rezonansına karşılık gelip gelmediğine bağlı olarak yükselir. 

    Casimir etkisinin tartışmasında önemli bir fiziksel nicelik de “alan radyasyon basıncı”dır. Her alan-vakum alanı bile-enerji taşır. Tüm elektromanyetik alanlar uzayda yayılırken, akan bir nehrin etrafındaki ve önündeki şeylere basınç uyguladığı gibi, yüzeylere basınç uygular. Bu radyasyon basıncı ve elektromanyetik dalganın frekansı enerjinin artması ile artar. Oyuk içindeki radyasyon basıncı, bir oyuk rezonans frekansında, dış kısımdakinden daha güçlüdür ve bundan dolayı aynalar bir birinden uzağa itilirler. Rezonans dışında, tersine, oyuk içerisindeki radyasyon basıncı dışarıdakinden daha küçüktür ve bundan dolayı aynalar birbirine doğru çekilirler.       

    Dengede, çekme bileşenleri itme bileşenlerinden azıcık daha güçlü etkiye sahiptir. Kusursuz iki paralel düzlem ayna için, Casimir kuvveti çekicidir ve bu yüzden aynalar bir birlerini çekerler. Kuvvet, F; kesit alanı A ile doğu, aynalar arasındaki uzaklığın dördüncü kuvveti (üssü) d4 ile ters orantılıdır. Bu geometrik niceliklerden ayrı olarak kuvvet, ışık hızı ve Planck sabiti gibi temel değerlere de bağlıdır.

     Casimir kuvveti birkaç metre uzaklıktaki aynalar için son derece küçük olarak gözlenirken, uzaklık mikronluk düzeyde iken ölçülebilir basmaktadır. Örneğin, alanı 1 cm2 ve aradaki uzaklık 1 mm olan iki ayna yaklaşık 10-7 N’luk bir Casimir kuvvetine sahiptir, ki bu kuvvet çapı yarım milimetre olan bir su damlasının ağırlığı kadardır. Bu kuvvet her ne kadar küçük gözükse de, bir mikrometrenin altındaki uzaklıklarda, iki nötr obje arasında en güçlü olur. Gerçekten de, 10 nm (nanometre) aralıklı, tipik bir atom boyutunun yaklaşık 100 katı, Casimir etkisi 1 atmosfer basınsının eşdeğeri basınç üretir.

     Her ne kadar günlük yaşamımızda böyle küçük uzaklıklar ile ilgilenmesek de, onlar “nano yapılı ölçekler” ve “mikro-elektromekanik sistemlerde” önemlidir. Bunlar, mikro boyutlu mekanik elemanlar ve hareketli parçalarda, bir silikon örneğini küçük parçalara bölen akıllılıktadır. Elektronik bileşenler bilginin ilerlemesi için cihaz üzerine bağlanır, ki o, mekanik parçaların hareketini algılar ve sürdürmesini sağlar. Mikro-elektromekanik sistemlerin bilim ve teknolojide mümkün bir çok uygulama alanı vardır. Örneğin, bugün bunlar otomobillerde “air-bag basınç sensörleri” olarak kullanılmaktadır.

Aralarındaki uzaklık d ve yüzey alanı A olan iki plaka arasındaki Casimir kuvveti   F=(πhc/480)(A/d4 )  bağıntısıyla hesaplanır. Burada h Planck sabiti ( 6,62.10-34J.s ), c ışığın boşluktaki hızı ( 3.108 m/s ) dır.  Bu küçük kuvvet, 1996 yılında  Steven Lamoreaux tarafından %5 deneysel hata  ile ölçülmüştür.

        Fotondan başka parçacıklar da küçük bir etki ortaya çıkarır, fakat sadece foton kuvveti ölçülebilirdir. Fermiyonlar itici bir etki oluştururken, fotonlar gibi tüm bosonlar, çekici Casimir kuvvetini oluştururlar. Eğer elektromanyetizmada süpersimetri olsaydı, o zaman fermiyonik fotonlar da var olacaktı. Bu durumda fotonların itme çekme etkisi bir birini yok edecek ve Casimir etkisi olmayacaktı. Gerçekte Casimir etkisinin varlığı gösterir ki; doğada süpersimetrinin olması bir simetri kırılmasını gerektirir.

       Teoriye göre; vakumda “toplam Sır Nokta Enerjisi, tüm olası foton modları üzerinden toplam alındığında sonsuz olur. Casimir etkisi; sonsuzlukların götürülmesinde, bir enerji farkından meydana gelir. Vakum enerjisi, gravitasyonel (kütle çekim) etkileşmeden dolayı, “kuantum kütle çekim teorisinde” bir bilmecedir.  Kütle çekim teorisi uzay-zamanın eğriliğine sebep olan büyük bir “kozmolojik sabit” ortaya çıkarır. Bu uyuşmazlığa çözüm, kuantum kütle çekim teorisinden beklenmektedir.

 

Olasılıklar Fiziği

Kuantum

 

Haber: Gülşen Kaş

Bilim Haberleri, İstanbul

Kuantum fiziğinin kurucu babalarından Neils Bohr, atomaltı parçacıkların sadece bir gözlemci tarafından izlendiğinde meydana çıktığına göre, parçacıkların özellikleri ve karakteristikleri hakkında görüş bildirmek anlamsızdır sonucunu ortaya çıkarttı. Elektronların gözlemci olmadan da var olduğunu baz alarak, atomaltı parçacıkların bilimle açıklanmayı bekleyen bir boyutu olduğunu keşfetti. 

"Ne biliyoruz ki" adlı belgesel film, Türkiye’de vizyona girmeden önce, bilim adamları dışında kimse Kuantum Fiziği ile ilgilenmiyordu. Belgesel vizyona girdikten hemen sonra, birçok insan bu konu ile ilgili çalışmalar yapmaya başladı. Kuantum Fiziği'ni anlamak ne kadar kolay bilmiyorum, (bazıları için kolay galiba) ama Türkiye’de bu konu ile ilgili seminerler ve kurslar düzenlenip terapi yapılıyor. Benim de merakımı cezbeden ve bu kadar çok konusu yapılan Kuantum Fiziği'ni,  Doç. Dr. Haluk Berkmen'e sorduk ve bakın, kendisinden aldığımız yanıtlar:

 Röportaj

Kuantum ve Kuantum fiziği nedir?

Kuantum sözü Almanca olup “miktar” demektir.  Bu sözü ileri sürmüş olan fizikçi Max Planck enerjinin bölünemez en küçük parçası olarak tanımlamıştır. Kuantum Fiziği ise, “doğanın en küçük parçaları” ile ilgilenen bir kuramdır. İlgi konusu içine atomlar, atom çekirdekleri, bu çekirdeklerin yapıları ve onları oluşturan parçacıklar ile bu parçacıklar arası etkileşimlerdir.

Kuantum potansiyeli ne anlama gelir? 

Her nesne dalga paketi şeklinde düşünüldüğüne göre bu paketi bir arada tutan bir potansiyel söz konusudur. Potansiyel Enerji her nesnede bulunan bir özelliktir. Nedeni ise hiçbir nesnenin tek başına olmadığı ve çevresi ile birlikte düşünülmesi gerektiğidir.

Klasik fizik ile kuantum fiziği arasındaki fark nedir?  

Klasik fizik ile Kuantum fiziği arasında birçok fark vardır. Bunlar kısaca: 

  1. Klasik fizikte uzay ve zaman süreklidir. Kuantum Fiziğinde  süreksiz ve kesiklidir. Bu bakımdan Klasik fizikte nesnelerin özellikleri sürekli birer değişkendir. Oysa ki Kuantum Fiziğinde tüm bu değişkenler süreksiz olup ani sıçrayışlarla bir durumdan diğerine geçiş olur.

  2. Klasik fizikte determinizm yani “belirlilik” vardır. Oysa ki Kuantum fiziğinde olaylar determinist olarak gelişmezler. Daima belli bir olasılık yüzdesi bulunur.

  3. Klasik fizikte bulunan determinizm nesnellikle el ele gider. Yani, nesnelerin birbirlerinden bağımsız oldukları ve her bir nesnenin çevresinden yalıtılarak incelenebileceği inancı ve görüşü vardır. Oysa ki Kuantum Fiziğinde nesneler birer enerji dalgası olarak görüldüğünden klasik anlamda “nesnellik” kaybolmaktadır. Yerine bütünsel bir etkileşim ve evrende sıçramalarla değişim kavramları ileri sürülmektedir.

  4. Kuantum Kuramı gözlenen ile gözleyeni ayrı saymaz. Yani, biri diğerini etkileyip değiştirebilir. Bu bakımdan bağımsız nesne kavramı yok olduğu gibi etki edip dönüştürme yeteneğinin sadece canlılara ait olmadığı da söylenebilir.

Einstein'ın görelilik kuramında da zaman ve mekan sürekli ve ölçülebilen değişkenlerdir Oysa ki kuantum kuramında durum tamamen farklıdır. Bu nasıl mümkün olabilmektedir? 

Einstein’ın Görelilik Kuramı klasik kavramlardan hareketle gelişmiştir. Yani, uzay ve zaman sürekli olarak düşünülmektedir. Klasik fizikten farklı olarak, Görelilik kuramında sürekli olan uzay ve zaman hıza bağımlı durumdadırlar. Yani, hız değiştikçe uzayın da zamanın da ölçülen özellikleri değişir. Oysa ki Klasik fizikte hız mutlak uzay ile mutlak zamanın bir fonksiyonudur. Görelilik kuramında hız öncelikli bir kavramdır ve ışık hızı sabittir. Görelilik kuramına göre hiçbir etkileşme ışık hızından daha hızlı bir şekilde gerçekleşemez. Kuantum kuramı bu tür bir kısıtlama getirmediğinden etkileşmeler anında ve ışık hızından daha hızlı oluşabilir. 

Kuantum kuramında zaman kavramı yerine “an” kavramı geçerlidir. Her olay bir anda oluşur ve bu bakımdan olaylar arasında süreklilik geçerli olmaz. Ancak olaylarda nedensellik istendiği için bu nedenselliği koruyacak ara parçacıklar (dalgalar) aranır ve de deneysel olarak bulunmaya çalışılır. Kuantum Kuramına göre evrende süreksiz bir bütünlük vardır ve her nesne diğer her nesne ile anında etkileşir.   

Canlı varlığın oluşması için zamanın tersine akması ne anlama gelir?

Öncelikle canlı varlığın çevresine göre daha organize, düzenli bir yapı oluşturduğunu görmekteyiz. Bu da Entropi'nin azalması anlamına gelir. Zira Entropi, düzensizliğin ölçüsüdür (Bkz."Bilgi Yok olmuyor", X Dergisi, Kasım 2004). Entropi’nin azalması ile bilginin artması aynı anlamı taşıdığına göre canlı varlıkta bilgi artışı olmaktadır. Entropi’yi azaltan ve bilgiyi arttıran varlık bizim ölçemediğimiz ışıktan hızlı hareket eden (Takiyon adını verdiğimiz) parçacıklar oldukları kanısındayım. Zira, ışıktan hızlı hareket eden parçacıklar zamanda da ters yönde (gelecekten geçmişe doğru) hareket ederler.

Şu halde 'şimdiki an' içinde yaşayan biz insanlar için zaman, hem geçmişten hem de gelecekten etkilenen bir yapıya sahiptir. Sadece tek yönlü akan bir zaman kavramı, bizim için sadece pratik önemi olan bir yaklaşımdan ibarettir. Gerçekte zaman süreksiz anlardan oluşmaktadır. Her an kendi içinde bir bütündür ve bir an ile diğer an arasında sürekli bir ilişkinin bulunması zorunlu değildir. An adını verdiğimiz zaman süresi son derece kısa, adeta sıfıra yakın olmakla birlikte tamamen sıfır da değildir. Bu çok kısa süre Kuantum kuramındaki Planck sabiti ile orantılı olup Planck zamanı olarak tanımlanmıştır. Tüm evren bu Planck süreleri arasında bir var olmakta, bir yok olmaktadır.

Öyleyse madde, nasıl oluyor da yok olmadan önceki şeklini hatırlayabiliyor?

Bu sorunun yanıtını "şimdiki anın hem geçmişi hem de geleceği barındırmakta olduğu".ifadesinde buluyoruz. Zaman ve mekan süreksiz ama birbirlerinden habersiz değiller. Bu haberleşme yerel etkilerle olmuyor. Yani sürekli bir etki-tepki durumu yerine anında ve ışıktan hızlı bir 'nakille' haberleşme sağlanıyor. Nakille sözünü tırnak içinde ifade ettim zira buna 'hareket' demek istemedim. Sadece bilgi nakli söz konusu. Bu bilgi nakli ile düşünce enerjisi yakından alakalı kavramlar. Bilgi naklini sağlayan düşünce enerjisidir ve düşünce enerjisini harekete geçiren de istektir, denilebilir. Enerji kaybolmayıp korunduğuna göre bilgi de korunuyor.

Enerjinin küçük ve sonlu paketler halinde aktarıldığı deneysel olarak kanıtlanmıştır. Bu durumu sağlayan da gene zamanın ve mekanın küçük sonlu süreler/aralıklar halinde artmasıdır. An dediğimiz bu kısa sürede hareket yoktur denilebilir. Böylece Zenon çelişkisi bir çelişki değil, günümüzün modern bilimine ters düşmeyen bir ileri görüşlülük olmaktadır.

Eskiden bilginin korunması büyük çapta sözlü destanlarla, masallarla ve kutsal ayinlerle olmaktaydı. Yazılı belgelerin yaygınlaşması ile birlikte bilginin korunması çok daha kolay hale geldi. Ama, bilgi kitaplara taşındı ve insanın kendi öz varlığının bilgisi olmaktan çıktı. Kitabi bilgi sayesinde teknolojik ilerlemede büyük bir sıçrama yaşandı. Günümüzde bilgisayarlar sayesinde bilgi büyük bir hızla hem birikiyor, hem de yayılıyor ama gittikçe de bizden uzaklaşıyor. Bu hızlı yayılmayı dikkatle izlemekte yarar var. İnsanlar artan bilgi karşısında katılımcı değil sadece gözlemci durumuna geçiyorlar. Daha da önemlisi, insanlar bilgiyi içlerine katmadıkları için kendi öz değerlerini ve kültürlerini korumayı da başaramıyorlar. Bir yanda küreselleşmenin getirdiği ortak değerler, diğer yanda aile ve toplumdan kaynaklanan farklı ve özel değerler insanları bir çeşit bölünmüş bir ruhsal yapı içine sürüklüyor. Sonuçta umursamaz, gözlemci ve sığ değerlerle donanmış bir toplum ortaya çıkıyor.

Kuantum fizikçileri her şeyin düşünce ile yapılabileceğini söylemektedirler. Bu nasıl mümkün olmaktadır? 

Düşünce bir enerji türüdür. İnsanlar bir eyleme başlamadan önce onu düşünce boyutunda hayal ederler. Örneğin siz masa üzerinde duran bir bardağa doğru elinizi uzatırken önce bir istekte bulunmanız ve sonra bu isteği eyleme dönüştürmeniz gerekir. Gözleyen ile gözlenen birbirlerini değiştirdikleri gerçeğinden hareketle önce ilgi, sonra istek ve en son da eylem gerçekleşir.

Bu durumda nasıl davranmamız gerekir?

Madem ki düşünce enerjisini harekete geçiren istektir, o zaman isteklerimizin ne olduklarını ve nereye etki ettiklerini bilmekte yarar var sanırım. İstekleri sadece maddi çıkarımız doğrultusunda yönlendirdiğimiz sürece yeni isteklerin ortaya çıkmasına engel olmayız. Bu durum hiç bitmeyen biteviye birbirini besleyen istekler zincirini yaratmaktan öteye gitmez. Bu zinciri kırabilmek öyle sanıldığı kadar da kolay olmuyor. Tutkularımız ve sorumluluklarımız bu istek zincirini sürekli besliyor.

İstek zincirini günümüzün yaşantısı içinde tümüyle kırmak mümkün görünmese de istekleri daha geniş bir çerçeveye yaymak pekala mümkün olabilir. Bir diğer ifade ile, isteklerimizi hem kendi yararımıza (hayrımıza) hem de bütünün yararına yönlendirmeye gayret etmeliyiz. Özellikle bilgiye bir gözlemci olarak değil, bir katılımcı olarak yaklaşmak ve onu gündelik hayatımızın bir parçası haline getirmek gerektiği kanısındayım.

Unutulmaması gereken şey; her anın bir fotoğraf gibi kendi başına bir değer taşıdığı ve bu fotoğrafta daima kendimizin de bulunduğudur.

İnsanlar neden zamanı sürekli akan bir şey gibi algılıyorlar? 

Çünkü bizim varlığımızı sürdürmemiz için sürekli zaman kavramına gerek duyarız da ondan. Aslında süreksiz olan ve ard arda dizilen anları biz birleştirerek zamanı yaratırız. Eğer bunu yapmasak bellek oluşamaz ve olaylar arasındaki ilişki sürekli bir şekilde gelişemez. Belleğini kaybeden insanların nasıl da boşlukta kaldıklarını biliyoruz. Anlam üretmek için bellek şarttır. İnsan ise anlam üreten bir varlık olarak tanımlanabilir. Bu bakımdan zamanı ve mekanı sürekli olarak tanımlamak duyuların yapısında bulunmaktadır.  

Bu durumda geçmiş ve gelecek diye bir şey söz konusu değilse bu, kaderin olduğunu göstermektedir. Kader var ise o halde özgür irade hakkında neler söyleyebilirsiniz? 

Zamanın anlardan oluşmuş olması geçmiş ve geleceği yadsımaz, dışlamaz. Gelecek olacaktır ve geçmiş de elbette ki olmuştur. Fakat mutlak kadercilik inancı yanlıştır. Çünkü her an belli bir olasılıkla oluşmaktadır. Bu olasılık da belirsizlik içerdiğinden mutlak bir kaderden söz edilemez. Ancak, dönüşüm söz konusudur. İnsan için doğum ve ölüm mutlak olup kaçınılmaz dönüşüm noktalarıdır. Fakat arada özgür irade ile istekte bulunmak ve bu istekleri eyleme dönüştürmek mümkündür. Özgür irade bilinç gerektirir. Bilinçsiz yapılan eylemler özgür değildirler. Örneğin etki-tepki mekanizması içinde gelişen eylemler özgür olarak tanımlanamazlar. 

Takiyon enerjisi nedir? 

Takiyon, ışıktan hızlı hareket eden bir parçacık veya dalga olarak düşünülmelidir. Deneysel olarak doğrudan gözlenmiş olmasa da kuramsal bir varlığı kabul edilmektedir. Işıktan hızlı hareket eden parçacıkların kütleleri sanal olup hareket yönleri de gelecekten geçmişe doğrudur. Henüz olmamış bir gelecekten nasıl bilgi aktarımı olabilir? Şeklinde bir soru akla gelebilir. Bunun yanıtı Takiyonların bizim evrenimize ait olmadıkları ve kendi evrenlerinde geçmişten geleceğe doğru hareket ettikleridir. Getirdikleri bilgi dağıtıcı