Zamanda yolculuk kuramlarının bilimsel dayanaklarından biride 'Görecelik kuramları'ndan sonra gelen Kuantum fiziğidir. Bu açıdan kuantum fiziğinin genel çerçevesi hakkında bilgi sahibi olabilmeniz için kuantum fiziği hakkında genel bir takım bilgileri sizlerle paylaşmak istedim. Çetin BAL / 04 / 16 / 2003
Sizleri, bir kısmını buraya sıraladığım soruların yanıtı için atom ve moleküller dünyasında bir gezintiye çağırıyorum. Bu atomaltı dünya (mikrodünya), makrokosmos kadar çeşitli, ilginç, renkli, neşeli, kafa karıştırıcı ve heyecan verici... Aşağıdaki açıklamaları yazarken kaynaklar bölümünde belirttiğim eserlerden neredeyse tümüyle alıntılar yaptım. Benim yaptığım, zaman zaman araya girerek yazarlığı hepten kaynakların yazarlarına kaptırma endişemi gidermek oldu!. Örneğin Belirsizlik ilkesini Hawking'e, olasılık ve belirsizlik açısından doğayı Feynman'a anlattıracağım. Bohr ile Einstein'nin Solvay Konferanslarındaki tartışmalarını ve o yılların iklimini W. Heisenberg bize sunacak. Yani kuramı, ustalarından dinleyeceğiz. Kimya derslerinden bilir misiniz? Tüm maddeler atomlardan ve her bir atom da pozitif elektrikle yüklü bir çekirdek ve negatif yüklü elektronlardan oluşur. O halde, çok küçük atomik ölçekte kütle, atomik kütlelere karşılık gelen kesikli niceliklerden oluşur. Yani modern fizik dilinde kütlenin kuantumlanmış olduğu söylenir. Enerji içeren pek çok nicelik de kuantumlanmıştır. Enerjinin kuantumlu tabiatı özellikle atom ve atomaltı dünyada ortaya çıkar. KUANTUM FİZİĞİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ :Yrd.Doç.Dr. Ömer Said Gönüllü Hem insan hem de ışık hızında dalga olabilir miyiz? Kuantum Fiziğinin Garip Söylemleri Kuantum Kuramı sayfaları: sayfa1 - sayfa2 - sayfa3 - sayfa4- Geçmiş Zamanlara Yolculuk Mümkün mü? : sayfa1 - sayfa2- sayfa 3- sayfa4 Işınlama ve Zamanda yolculuk: Sayfa1- Sayfa2 Zaman Tüneli Gerçek mi oluyor: Sayfa1 Sayfa2 Sayfa3 Sayfa4 Sayfa5 Zamanda yolculuk düş mü? Gerçek mi? : 1 - 2- 3- 4 -5 Zaman Yolculuğu Yapılabilir mi? : 1- 2-3-4 Zaman Yolculuğu yakında mümkün mü! 1-2-3 Zaman içinde yolculuk düşüncesi Dr.Seçkiner Görgün ile Işınlama teknolojisine dair sohbet: New Scientist -The truth about Time Travel- Physiker halten sie für möglich: Zeitreisen -Die Zeitmaschine Elektro Zayıf Etkileşimlerin KuantumluYapısı -Tekin Dereli(Pdf) HAFTALIK Derğisi : Zamanda yolculuk peşindeki Türkler! Çetin BAL- Muzaffer KINALI
Çetin BAL: Zamanda yolculuk konusunda nasıl bir teknolojik yapıyı kurgulamamız gerektiği konusunda ip uçları verecek bazı ingilizce kaynakları ilginize sunuyorum.Bu bölüme bir göz atarsanız konu hakkında biraz daha ufkunuzun açılacağını düşünüyorum. Zaman yolculuğu teknolojileri... Önce Özetler! 1900 yılında Max Planck,siyah cisim ışımasını açıklamak için ışığın kuantumlu olabileceğini ileri sürdü. O zamana dek,ışığın şiddetiyle enerjisinin doğru orantılı olduğu sanılıyordu. Oysa ışığın frekansıyla enerjisi doğru orantılıydı... 1905'te Einstein bu kurama dayanarak fotoelektrik olayı açıkladı. Işık,dalga özelliği yanında foton denen kuantum (enerji paketleri) özelliği de gösteriyordu. 1924'te Fransız fizikçi Louis de Broglie, çok çarpıcı bir düşünce üretti. Basit bir matematikle, hareketli her parçacığın aynı zamanda dalga özelliği göstermesi gerektiğini ileri sürdü. 1927'de Amerikalı bilimciler C.Davisson ve L.Germer, elektronların tıpkı bir ışık gibi,kristallerde kırınım gösterdiğini buldular. Yine aynı yıl W.Heisenberg, ünlü belirsizlik ilkesini ortaya koydu . Fizikçiler arasındaki görüş ayrılıkları 1927 Solvay konferansında dışa vurdu. Tartışmaların başını N.Bohr ile A.Enstein çekiyordu. 1930'da yine büyük bir tartışma yaşandı. Einstein,yavaş yavaş arka sıralarda oturmaya başladı. Gelin öyküyü baştan alalım. " Olabilir desinler, ama olur demesinler." Cicero "Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.." Atasözü
Niels Bohr şöyle dedi: " Bir süre önce yine burada Kopenhag' da özellikle olguculuk yanlılarının katılmış olduğu bir felsefe konferansı vardı. Bunda Viyana Okulu' nun üyeleri büyük rol oynadılar. Bu filozofların önünde kuantum teorisinin yorumunu yapmaya çalıştım. Konferansımı verdikten sonra karşıt hiçbir düşünceyle ve zor herhangi bir soruyla karşılaşmadım. Ama bunun benim için çok korkunç olduğunu itiraf etmeliyim. Çünkü bir insan kuantum teorisinden ürkmezse, onu anlaması da olanaksızdır. Belki de o kadar kötü bir konferans verdim ki, kimse neden söz ettiğimi anlamadı." Klasik Fiziğin Çözemedikleri Kuantum kuramının doğuşunu kavrayabilmek için biraz gerilere gitmemiz gerekiyor. 19. yy sonlarına. Üç önemli problem,klasik görüşlerle açıklanamıyordu: 1. Siyah cisim ışımasının enerji dağılımı (morötesi felaket!) 2. Fotoelektrik olay 3. Atomların kararlılığı Gazların kinetik kuramı, klasik fiziğin çok önemli başarılarından biriydi. Bu kurama göre, hiç bir molekülü dışarı kaçırmayacak ideal bir gaz kabındaki N molekülün toplam enerjisi E olsun. Bu toplam enerji (E) , enerjinin eşit dağılımı yasası diye bilinen temel bir istatistiksel teoreme göre ortalama olarak moleküllere eşit olarak dağılmıştır. Ortalama diyoruz, çünkü istatistiksel açıdan kesin veriler değil, ancak ortalama değerler elde edilebilir. Lord Rayleigh (1842-1919)ve Sir James Jeans(1877-1946)gazların kinetik kuramına başarıyla uygulanan istatistiksel modeli, iç duvarları kusursuz ayna olan kutuda hapsedilmiş "ışık" dalgalarına uygulamaya çalıştılar. Ama burada temel bir zorlukla karşılaştılar. Bir gaz kabındaki molekül sayısı çoktu; ama "sonlu" ydu,oysa ışığın hapsolduğu ideal bir ayna cidarlı kutuda farklı titreşim tiplerinin sayısı "sonsuz"du. İşi basitleştirmek için “Jean Küpü”nün yalnızca sağ ve sol iç duvarları arasında gidip gelen dalgaları düşünelim. Bu dalgalar, duvarlarda zamanla genliğin kaybolacağını söyleyen sınır koşullarına uymalıdır... Bunu üç boyutta düşündüğümüzde "sonsuzluk" sayısının daha da artacağı açıktır. Titreşim modu (düğüm noktası) sayısı sonsuz, ama enerji sonlu. Yani titreşim modu başına düşen enerji = E/ sonsuz = tanımsız. Bu, kuşkusuz saçma bir sonuçtur. Yani açıkça, klasik kuram, artık cisimlerin doğasına ilişkin bilgilerimizle çelişmekteydi. Atomik ölçekte,maddenin davranışını açıklamak için klasik fiziğin uygulama denemeleri tamamen başarısız oldu. Siyah cisim ışıması,fotoelektrik olay ve bir gaz deşarjında atomların yaydığı keskin çizgiler klasik fizik çerçevesinde anlaşılamadı. George Gamow 'un dediği gibi:" Bir kuram, cisimlerin doğası ile ilgili bilgilerimizle çeliştiği zaman, cisimlerin yapısı değil kuram yanlış olmalıdır". Doğaya yeni bir bakış açısıyla bakmak gerekiyordu. Bu devrim, 1900 ile 1930 arasında gerçekleşti. Kuantum Mekaniği denen bu yeni yaklaşım atom,molekül ve çekirdeklerin davranışını başarıyla açıkladı.
Elementlerin Parmak İzi : Atomların Tayf Çizgileri Kuantum kuramının ilginç,gizemli,şaşırtıcı sağ duyuya aykırı dünyasında yeterince donanımlı dolaşabilmek için atomlardan yayılan ışık hakkındaki bilgilerimizin gelişimine kısaca göz atmalıyız. Bir ışımanın, içerdiği farklı frekanslı(farklı dalga boylu) bileşenlerine ayrılmasına tayf (spektrum) denir.
Belirli bir sıcaklıktaki tüm cisimler, dalga boylarının sürekli bir dağılımı ile karakterize edilen termik ışınım yayınlar. Dağılımın şekli cismin özelliklerine ve sıcaklığa bağlıdır. Kızgın katıların yaydığı ışınlar bir prizmadan geçirilirse,bütün frekansların yan yana bulunduğu kesiksiz (sürekli) tayf elde edilir. Yani arada karanlık çizgiler olmaksızın tüm renkler birbirini izler. Elektrik ampulü ve mum ışığı kesiksiz tayf oluşturur. Bir gaz ya da buharın yaydığı ışık ise iki tür olabilir: Gaz molekülleri (iki ya da daha çok atomlu moleküller) şeritli (bantlı) tayf verir; gaz atomları ve bir atomlu iyonlar ise çizgili (hatlı) tayf verir. . Verilen bir çizgi spekturumunda dalga boyları,ışığı yayan elementin karakteristiğidir. Yani her element,tıpkı bir insandaki parmak izi gibi,kendine özgü bir tayf oluşturur. En basit çizgi spektrumu, atom halindeki hidrojende gözlenmiştir. İki element aynı çizgi tayfında yayınlamadıkları için bu olay bize bir örnekteki elementleri tanımak için pratik ve duyarlı bir teknik sunar(spektral analiz). Helyum, talyum ve indiyum elementleri, bu yöntemle bulunmuştur. Bilim adamları, 1860'tan 1885'e kadar spektroskopik ölçümleri kullanarak önemli veriler topladılar. İsviçreli bir öğretmen olan Johann Jacob Balmer (1825-1898) 1885'te hidrojenin dört görünür yayınlama çizgisinin (kırmızı, yeşil,mavi ve mor) dalga boylarını doğru olarak öngören bir formül türetti. Balmer' in keşfinden sonra hidrojenin diğer tayf çizgileri de bulundu. Bu tayflara bulucularının onuruna Lyman(1874-1954), Paschen (1865-1947)ve Brackett (1896-..)serileri denir. Atomların yaydığı ve soğurduğu karakteristik tayf çizgilerinin anlamı klasik fiziğin açıklayamadığı bir olaydı. Her elementin belirli dalga boyunda tayf çizgileri yayınlamasını nasıl açıklamalıyız? Ayrıca her elementin yalnızca yayınladığı dalga boylarını soğurmasını nasıl açıklayacaktık?Bu soruların açıklamasını Bohr yaptı. Bohr, Planck'ın kuantum kuramını, Einstein'in ışığın foton kuramını ve Rutherford'un atom modelini birleştirdi.
1913'te Danimarkalı fizikçi
Niels Bohr (1885-1962), hidrojen atomunun tayf çizgilerini kuantum
kuramına dayanarak açıkladı. Buna göre çekirdek çevresindeki elektron, her
enerjiyi değil, ancak belirli enerjileri alabiliyordu. En düşük enerjili
durumdaki atoma temel durumdaki atom,enerji
verilmiş atomlara da uyarılmış atom denir. Elektron yüksek enerjili
durumdan daha düşük enerjili duruma sıçrayarak düşer,bu sırada ışık yayınlanır.
Bohr modeli hidrojen atomunun yanı sıra bir elektronlu helyum(+1 yüklü helyum
iyonu) ve lityum iyonu (+2 yüklü lityum iyonu) tayf çizgilerini başarıyla
açıkladı. Bununla birlikte,kuram çok elektronlu atom ve iyonların karmaşık tayf
çizgilerini açıklamakta yetersiz kaldı.(
Atom Kuramları -
Modelleri ) -
Atom Modelleri-2 -
SoğukFüzyondan Sonra Akustik Füzyon Maddenin aslı nedir? (PDF dosyası) Sicim kuramı-Yerçekimi-karadelikler (PDF dosyası) Boşluğun Yeni Hakimi : Beşinci Kuvvet ... Kuantumu anlamaya çalışmak üzerine denemeler (1) Düzensizliğin Düzeni ve Kuantum Bilinç by Kenan Keskin Kütleçekim Enerjisinin "Ağırlığı" Einstein'ı Doğruluyor Classical Mechanics, Relativity, and Time Çetin BAL:Quantum gravity and Wormhole Motor Mathematics of the Alcubierre drive In physics, a wormhole is a hypothetical topological..... Quantum field theory (QFT) is the application of quantum mechanics to fields. Kuantum Köpüğü ve Kuantum gravitasyon (Quantum Foam and Loop Quantum Gravity)
Anımsayacağınız gibi, Albert Einstein,1905 yılında ışığın bir parçacık olduğu kuramını geliştirmişti. Bu fikir, ışığın bir elektromanyetik dalga olduğu gerçeğinin karşısında yer almıştı. 1909 yılı gibi erken bir zamanda o, gelecekteki ışık kuramının, ışığın parçacık ve dalga kuramlarını kaynaştıracağını söylemişti;ama bu yönde çok az gelişme olmuştu. Göründüğü kadarıyla ışığın ya parçacık ya da dalga olması gerekiyordu. Bir sonraki adımı, entellektüelce ilgilerin kendisini fiziğin ön saflarına sürüklemiş olduğu bir Fransız prensi olan Louis Victor de Broglie(1892-1987) attı. O benzetmeler yaparak, o kadar açıkça bir dalga olduğu görülen ışık bazen bir parçacık gibi- foton- davranabiliyor ise, o zaman, açıkça bir parçacık olan elektron da bazen bir dalga gibi davranabilir diye düşündü. Bu önemli fikirler, Broglie’nin elektronun dalga boyunu çıkardığı 1923 yılında yayımlanan iki yazısında anlatılıyordu. Parçacıkların Dalga ÖzelliğiEinstein, ışığın dalga özelliğinin yanı sıra, ışığın frekansına bağlı olarak parçacık(enerji paketçiği) özelliği gösterdiğini açıklamıştı. Buna göre fotonun bir momentumu da tanımlanabilirdi. Momentum, parçacığın kütlesi ile hızının çarpımına eşittir. Bu kavram,tanecik ya da parçacıklara ilişkindir. Fotonun momentumu, mc, ışığın dalga boyuyla ters orantılıdır: mc =h/dalga boyu. Louis de Broglie:
1923'te Broglie, elektronlar da gerçek dalgalar gibi kırınım gösterebiliyorsa, kendi düşüncesinin denel olarak doğrulanabileceğini belirtti. Bir okyanus dalgasının kıyıya çarpması gibi,bir engel etrafında dalgaların kırınımı,keskin gölgeler veren bir parçacık ışınının tersine,bir engel arkasında bükülüşünü gösterir. Ses, bir dalgadır,bu nedenle köşelerden geçen sesleri işitiriz,ses köşeler etrafında ‘bükülür.’ Bu yazılar, Broglie’nin doktora tezleri oldu. Onları inceleyen Fransız bilimci Paul Langevin, bu tezlerin birer kopyasını Einstein’e gönderdi. Einstein, bu fikirlere çok önem verdi ve diğer fizikçilerin dikkatini Broglie’nin yeni fikirlerine çekmek için çok çalıştı.Onun kullandığı matematik, son derece basitti. Planck eşitliği ile Einstein eşitliğini birleştirdi. Dalga boyu=h/mv idi. Elektronların dalga doğasını keşfettiği için 1929'da Nobel ödülünü aldı."Kuantum kuramının temel düşüncesinin,ayrık bir enerji miktarını,ona belirli bir frekans bağlamadan düşünmenin olanaksız görülmesidir" demiştir. De Brogile'ye göre elektronlar hem tanecik hem de dalga olarak ikili bir doğaya sahiptiler. Her elektrona,ona uzayda yol gösteren veya "yörünge çizen",bir dalga (bir elektromanyetik dalga değil!) eşlik ediyordu. Bu savının kaynağını 1929 Nobel ödül alış konuşmasında şöyle açıkladı: "Bir yanda, bir ışık taneciğinin enerjisi f frekansını içeren E=hf eşitliğiyle belirlendiği için, ışığın kuantum kuramı tahmin edici bir şekilde göz önüne alınamaz. Şimdi salt bir tanecik kuramı bir frekansı belirlemek için bize hiçbir olanak vermez. yalnız bir sebepten dolayı, ışık halinde, bir tanecik ve aynı anda periyodiklik düşüncesini işe sokmaya mecburuz. Diğer yanda, atomda elektronların kararlı hareketinin belirlenmesi tam sayıları işe sokar ve bu noktaya kadar fizikte tam sayıları işe sokan yalnız girişim ve titreşimin normal kipleri olaylarıdır. bu gerçek bana elektronların sadece tanecik olarak göz önüne alınamayacağını, fakat onlara periyodikliğin de eklenmesi gerektiği fikrini öne sürdürdü." Elektronun Dalga Özelliği :Davisson-Germer Deneyi 1927'de ABD'den C.Davisson ve L.H. Germer ile İngiltere'den George Paget Thomson ( J.J. Thomson'un oğlu) elektronun,tıpkı x- ışınları gibi, kristalde kırınıma uğradığını gösterdiler ve elektronların dalga boylarını ölçmeyi başardılar. Onların önemli buluşu, Louis de Broglie'nin önerdiği madde dalgalarının ilk denel doğrulanması oldu. Davisson-Germer deneyinin amacı, De Broglie'nin önerisini doğrulamak değildi. Bilimde çok sık görüldüğü gibi onların buluşu, tesadüfen (rastlantı sonucu) yapıldı. Deney, düşük enerjili (yaklaşık 54 eV) elektronların boşlukta, nikel (Ni) bir hedeften saçılmasıyla ilgiliydi. Bir deney süresince nikel yüzey, vakum sisteminde kaza ile meydana gelen bir kırık yüzünden oksitlendi. Oksit tabakasını yok etmek için nikel hedef bir hidrojen buharı içinde ısıtıldıktan sonra yapılan deneyler,saçılan elektronların belli özel açılarda yoğun olarak en büyük ve en küçük şiddet sergilediklerini gösterdi. Sonuçta deneyciler,ısıtma sonucu nikelin büyük kristal bölgeleri oluşturduğunu,bu kristal bölgelerinde düzgün aralıklı atom düzlemlerinin elektron madde dalgaları için,birer kırınım ağı gibi işlev yaptıklarını anladılar. Bundan kısa süre sonra Davisson ve Germer tek-kristal hedeflerden saçılan elektronlar üzerinde daha yoğun kırınım ölçümleri yaptılar Sonuç olarak onların bulguları elektronların dalga doğasını ve De Broglie bağıntısını doğrulamış oldular. Aynı yıl içinde İskoçya'lı G.P.Thomson da çok ince altın plakadan elektronlar geçirerek elektron girişim desenleri gözledi. Girişim desenleri helyum atomları, hidrojen atomları ve nötronlar için de gözlendi. Böylece madde dalgalarının evrensel doğası değişik yollarla ortaya konmuş oldu.
Bir kere daha soralım: Işık bir parçacık akını mıdır yoksa bir dalga mıdır? Yanıt, her ikisidir. Hem böyle,hem öyle... Maddenin dalga ve ışığın hem dalga hem parçacık özelliği göstermesi, bu ikili doğayı anlama problemi kavram olarak çok zordur. Çünkü bu iki model birbirine tümüyle zıt görünür. Bu problem daha önce, ışığa uygulanırken tartışıldı. Niles Bohr, tamamlayıcılık ilkesiyle bu problemi çözmeye yardım etti. Bu ilkeye göre,madde ve ışınımın dalga yahut parçacık modelleri birbirini tamamlar hiçbir model ayrı ayrı madde ve ışınımı tam olarak tasvir etmek için kullanılamaz. Tam olarak anlama ancak, iki modelin birbirini tamamlayıcı bir biçimde birleştirilmesiyle sağlanır. Peki tanecikler dalga özelliği gösterdiğine göre bunu gündelik yaşamda niçin gözlemlemiyoruz? Belki "benim dalgam nerede,onu görebilir miyim" diye soruyorsunuz. Bunun yanıtı maddelerdeki dalga boyunun çok çok büyük olmasıdır. Örneğin saniyede 27 m hızla giden bir beysbol topunun (0.145 g) dalga boyu 1034 metredir. Broglie’nin elektron dalgaları tezini duyan fizikçilerden biri de Avusturyalı Erwin Schrödinger idi. Schrödinger, dalga fikrinin önemi üzerinde düşündü ve elektron, bir hidrojen atomunun bir kısmı ise uyması gerekeceği kuralları belirleyen bir denklem geliştirdi. Bu denklemi kullanarak, hidrojenin ışık tayfını çıkardı-bu yıllarca önce Bohr’un bulduğu ile aynı idi. Elektronun bir dalga olduğu şeklindeki ilginç düşünce niceliksel olarak gösterilmişti. Schrodinger’in yazısı Ocak 1926'da yayımlandı. Bu yazı, atomun yeni mekaniğini formüle etmenin bir başka yoluydu, tümüyle genel bir yol olan dalga mekaniğinin temelini atmış oldu. “Schrödinger denklemi”, her tür kuantum problemine uygulandı. Bir dizi deney, Schrödinger’in ve Broglie’nin elektronların kırımın gösterdikleri öngörüsünü destekledi-söz konusu olan dalgaların gerçek dalgalar olduğu konusunda hiç şüphe yoktu. Fakat ne dalgaları? Broglie-Schrödinger dalgalarının yorumu sorunu yeni dalga mekaniğinin merkezi sorunu oldu. Bu dalgaların nasıl yorumlanacağı konusuna döneceğim,önce dalga özelliğini destekleyen bir örnek de Ernst Ruska (1906-1988)'nın keşfettiği Elektron Mikroskobu'dur.
Girişim ve kırınım olayları sadece dalga yorumunda mevcuttur. Hangi model doğrudur? Işık bir dalga mıdır,yoksa bir parçacık mıdır? Bu soruya yanıt,gözlenmekte olan özel olaya bağlıdır. Bazı deneyler, foton kavramı temeline dayalı olarak daha iyi açıklanabilir, bazıları ise dalga modeliyle daha iyi açıklanabilir: Sonuç olarak,her iki modeli de göz önüne almak ve ışığın gerçek doğasının tekil klasik görüntü içinde betimlenemediğini kabul etmek zorundayız. Bununla birlikte, bir metalden foto elektronlar çıkarabilen aynı ışık demetinin bir ağ tarafından kırınıma uğratılabileceğini de anlamak zorundasınız. Başka bir deyişle,ışığın foton ve dalga kuramı birbirinin tamamlayıcısıdır.
Fotonların elektromanyetik dalgalarla nasıl uygunluk gösterdikleri belki aşağıdaki şekilde anlaşılabilir. Uzun dalga boyu radyo dalgalarının tanecik özelliği göstermediklerinden kuşkulanabiliriz. Örneğin 2.5 MHz frekanslı radyo dalgalarını göz önüne alalım Bu frekansa sahip bir fotonun enerjisi çok küçüktür. Çok duyarlı bir radyo alıcısı,gözlenebilir bir işaret oluşturmak için bu fotonlardan 10 milyar tane kadar foton ister. Bu kadar çok sayıda foton ortalama olarak,sürekli bir dalga gibi görülecektir. Her saniye sayaca ulaşan bu kadar çok sayıda fotonla sayaç sinyalinde herhangi bir tanecikli yapının ortaya çıkması beklenemez. Yani antenlere çarpan fotonlar tek tek gözlenemez.
Peki daha yüksek frekanslara yani kısa dalga boylarına gidildiğinde ne olup biter? Görünür bölgede ışığın hem foton,hem de dalga özelliklerini gözlemek olasıdır. Daha önce belirttiğimiz gibi ışık demeti girişim olayları gösterir ve aynı zamanda foto elektronlar üretebilir. Foto elektronlar, Einstein'in foton kavramını kullanarak en iyi şekilde anlaşılabilir. Daha yüksek frekanslarda ve onlara karşılık gelen daha kısa dalga boylarında fotonun enerjisi ve momentumu artar. Dolaysıyla ışığın foton(tanecik) doğası dalga doğasından daha açık olarak ortaya çıkar. Örneğin,bir x-ışını fotonunun soğurulması bir tek olay olarak kolayca gözlenebilir. Bununla birlikte,dalga boyu küçüldükçe girişim ve kırınım gibi dalga olaylarının gözlenmesi daha güç olur. Gama ışınlarında olduğu gibi çok yüksek frekanslı ışınımların dalga doğasını ortaya çıkarmak çok sayıda dolaylı yöntem gerektirir. Elektromanyetik ışınımın tüm biçimleri iki görüş noktasından anlatılabilir. Bir uçta, elektromanyetik dalgalar çok sayıda fotonun oluşturduğu ayrıntılı girişim desenleri tasvir ederler. Diğer uçta,çok kısa dalga boylu oldukça yüksek enerjili fotonlarla uğraşıldığı zaman foton tasviri doğal olmaktadır. O halde ışık ikili bir doğaya sahiptir: ışık, hem foton hem de dalga özellikleri gösterir. 1952 yazında, Kopenhag' da atom fiziğinin eski dostları bir kongrede bir araya geldi. WERNER KARL HEİSENBERG(1901-1976) :
Heisenberg, Niels Bohr ve Wolfgang Pauli ile aralarında geçen bir konuşmayı anlatır : "Üçümüz, bir kış bahçesinde oturduk ve kuantum teorisinin tamamıyla anlaşılıp anlaşılmadığı ve bizim ona burada 25 yıl önce vermiş olduğumuz yorumun fizikte genel geçer bir düşünce olarak kabul görmediği konularında konuştuk". Bohr şöyle dedi: "Bir süre önce yine burada,Kopenhag'da özellikle olguculuk yanlılarının katılmış olduğu bir felsefe konferansı vardı. Burada Viyana okulunun üyeleri büyük rol oynadılar. Bu filozofların önünde kuantum kuramının yorumunu yapmaya çalıştım. Konferansı verdikten sonra karşıt hiçbir düşünceyle ve zor herhangi bir soruyla karşılaşmadım. Ama bunun benim için korkunç olduğunu itiraf etmeliyim. Çünkü bir insan kuantum kuramından ürkmezse,onu anlaması da olanaksızdır. Belki de o kadar kötü bir konferans verdim ki kimse neden söz ettiğimi anlamadı." ATOM, FİSYON, ZİNCİRLEME TEPKİME (REAKSİYON) NEDİR?
J.Robert Oppenheimer : 1904 new york doğumlu, alman asıllı amerikalı ünlü fizikci. ABD harward üniversitesindeki ögreniminden sonra, ingiltere ve almanya'da da fizik eğitimi görmüş. 2. dünya savaşında New mexico santa fe los alamos laboratuvarının direktörlüğünü yapmış ve atom bombasının yapılışına büyük katkıları olmuştur.
J.Robert Oppenheimer & The Atomic Bomb
Bir elementin kimyasal özelliklerini
taşıyan en küçük parçasına atom denilmektedir. Evrende bilinen bütün maddeler
(kozmik madde, yüksek enerjili madde ve anti madde hariç), pozitif yüklü bir
çekirdek ve etrafında dönen negatif yüklü elektronlardan oluşan yaklaşık
100 farklı atomdan meydana gelmektedirler. Atomun çekirdeği ise nükleon olarak
adlandırılan ve yaklaşık elektronlara göre 2000 kat daha ağır olan, artı yüklü
proton ve yüksüz
nötronlardan oluşmaktadır. Dolayısıyla bu üç parçacık, etrafımızdaki sonsuz
çeşitlilikteki maddenin temel yapı taşlarıdır. Şu andaki bilgilerimiza göre
elektronlar, kendilerini oluşturan alt parçacıklar olmadığından temel parçacık
olarak kabul edilirler, nükleonlar ise, elektronun "-1" yüklü olduğu
varsayıldığında, "+2/3" veya "-1/3" elektrik yükünde olan quark adı
verilen üç alt parçacıklardan oluşmuşlardır.
Molekül :
Doğada atomlar genellikle
yörüngelerinde bulunan elektronları paylaşarak daha kararlı enerji seviyelerinde
bulunmak amacıyla başka atomlarla birlikte bulunurlar. Atomların bir araya
gelmesi ile moleküller oluşur. Bir elementte aynı cins atomlar tek olarak veya
moleküller halinde biraradadır.
Kimyasal Tepkime :
İki veya daha fazla sayıda madde
biraraya geldiğinde, moleküllerdeki atomların aralarında yeniden düzenlenmesine
kimyasal tepkime denir. Bu sırada elektronların paylaşılması da değişir.
Kimyasal tepkimelerin bir özelliği, ilgili atomların çekirdeklerinde bulunan
parçacık sayısının tepkime sırasında değişmemesidir.
Çekirdek Tepkimesi :
Kimyasal reaksiyonların aksine atomların çekirdeklerinde bulunan parçacıların
kendi aralarında oluşan veya dışardan gelen bir etki sonucunda değişimleri
sonucunda çekirdek tepkimeleri oluşur. Çekirdek tepkimesi sonucunda eğer proton
sayısı değişiyor ise farklı bir elemente ait bir atom oluşmuş olur.
Fisyon (Çekirdek Parçalanması) :
Bir nötronun, uranyum gibi ağır bir element atomunun çekirdeğine çarparak
yutulması, bunun sonucunda bu atomun kararsız hale gelerek daha küçük iki ayrı
çekirdeğe bölünmesi reaksiyonudur. Dolayısıyla Fisyon, bir çekirdek
tepkimesidir. Parçalanma sonucunda ortaya çıkan atomlara fisyon ürünleri denir.
Bunların bazıları radyoaktiftir. Bir nötron yutulması ile başlayan fisyon
tepkimesi sonucunda, büyük miktarda enerji ile birlikte, birden fazla nötron
ortaya çıkar. Çekirdek tepkimeleri sonucunda açığa çıkan enerjiler, kimyasal
tepkimelere göre yaklaşık milyon kat düzeyinde daha fazladır.
Zincirleme Reaksiyon :
Fisyon sonucunda ortaya çıkan nötronların, ortamda bulunan diğer fisyon
yapabilen atomların çekirdekleri tarafından yutularak, onları da aynı reaksiyona
sokması ve bunun ardışık olarak tekrarlanmasıdır. Kontrolsuz bir zincirleme
reaksiyon, çok çok kısa bir süre içinde çok büyük bir enerjinin ortaya çıkmasına
neden olur; atom bombasının patlaması bu şekildedir. Nükleer santrallarda ise
zincirleme reaksiyon kontrollu bir şekilde yapılır. Bu kontrolun kaybedilerek
nükleer yakıtın bir bomba haline dönüşmesi fiziksel olarak olanaksızdır.
"Bir hidrojen bombasının kullanılıp kullanılmayacağına karar vermek bilim adamının sorumluluğu değildir. Bu sorumluluk Amerikan halkına ve onların seçilmiş temsilcilerine aittir." (J. Robert Oppenheimer, atom bombasının yaratıcılarından) EINSTEIN VE ATOM BOMBASI
Atom Çekirdeğinin Keşfi
Bir kurşun blok üzerine açılan ince bin delik üzerine yerleştirilen radyum parçasından elde edilen α ışını demeti altın levha üzerine düşürülmüştür. Altın yaprağı geçen ışınımlar O noktası etrafında birlikte dönebilen bir flüoresans levha ve mikroskop yardımıyla gözlenmiştir. 6.10-5 cm kalınlığındaki altın levha havayı geçirmemektedir. α ışınlarının hava molekülleri içindeki etkisini önlemek içinde sistem vakumlanmıştır.
Bu deneyde Rutherford’un çıkardığı sonuç şudur: Atomların kütleleri son derece küçük boyutlu çekirdeklerde toplanmıştır. Elektriksel boşama olaylarında elektronlar atomdan kopartılarak pozitif iyonlar oluştuğuna göre; elektronlar atomun dış kısmını meydana getirirler. Elektronların atomun dış kısmına tutunabilmeleri için de çekirdeğin pozitif yüklü olması gerekir. Dolayısıyla çekirdeğin bu pozitif yükü onu kuşatan elektronların toplam negatif yüküne eşittir. Elektronlara etki eden Coulomb kuvveti ile evrensel çekim kuvvetinin matematiksel ifadeleri birbirine benzediğine göre çekirdek yada etrafındaki güneş sistemine benzemelidir. Bu düşünceye göre elektronlar çekirdeğin etrafında dönmektedirler. α ışınlarının büyük bir kesiri yaklaşık 2000 atom kalınlığındaki bir altın levhayı geçtiğine göre çekirdeğin çapı atomun çapı yanında çok küçüktür. Güneş ve yıldızlar arasında olduğu gibi çekirdek ve elektronlar arasında büyük bir boşluk vardır. Bu sebeple bir α parçacığının dorudan doğruya çekirdeğe çarpma ihtimali çok azdır. Buna karşın elektronlara çarpma ihtimali daha büyüktür.Ancak elektronların kütlesi α parçacıklarının kütlesinden çok küçük olduğundan böyle bir çarpışmada α parçacıklarının doğrultusu ve hızı değişmez. Fakat elektronları yörüngelerinden çıkartabilirler. Çekirdek ve α ışınlarının her ikisi de (+) oldukları için α ışınları çekirdek tarafından itilir. Bir α taneciği çekirdeğe ne kadar çok yaklaşırsa doğrultusu o kadar değişir. İşte saçılmanın sebebi budur. ELEKTRONLARIN BİR BAŞKA FONKSİYONU: RENKLER
Işık Nedir? Işık elektromanyetik bir dalgadır. Işık, elektrik ve manyetik dalga vektörlerinin birbirini 90 derecelik dik açıda keserek titreşen ve uzayda yol alan bir dalgadır. Frekansı tanımlarken bazen ''f '' yada ''V '' sembolleri kullanılabiliyor.
Peki, yeryüzünü renkli kılan nedir? Dünyamızı olağanüstü güzel kılan renkler nasıl oluşmaktadır? Maddenin yapısında bulunan, birazdan göreceğimiz özellikler bizim maddeyi renkli olarak algılamamıza yol açarlar. Evet; renkler, elektronların atom içindeki bazı hareketlerinin bir fonksiyonu olarak oluşur. 'Elektronların hareketiyle renklerin ne ilgisi olabilir?' diye düşünebilirsiniz. Bu ilişkiyi hemen kısaca açıklayalım. Elektronlar sadece belirli yörüngelerde dönerler. Bu yörüngelerin 7 tane olduğundan az önce bahsetmiştik. Her bir yörünge belirli bir enerji seviyesine sahiptir. Sözkonusu bu enerji seviyesi yörüngenin çekirdekten olan uzaklığına bağlı olarak değişir. Bir yörünge çekirdeğe ne kadar yakınsa elektronun enerjisi o kadar az, çekirdeğe ne kadar uzaksa enerjisi o kadar yüksek olur. Elektronların yörüngelerinin her birinin altında da "alt yörüngeler" vardır. Elektronlar, bulundukları yörüngenin "alt yörüngeleri" arasında seyahatler yaparlar. Nasıl mı? Elektronlar bulundukları alt yörüngeden bir başka yüksek enerjili alt yörüngeye atlarlar. Bir üst enerji seviyesinde boş bir yer olduğunda elektron birdenbire ortadan kaybolur ve şaşırtıcı bir şekilde o üst enerji seviyesinde tekrar ortaya çıkar. Ancak elektron bunu yaparken dışardan çok önemli bir destek alır: Enerji. Elektron bulunduğu yörüngeden daha yüksek enerjili alt yörüngeye sıçrarken bu iki enerji seviyesinin arasındaki fark kadar dışardan enerji almak zorundadır. Üst enerji seviyesinin gerektirdiği enerji seviyesine ulaşmadan elektron bu yörüngeye sıçrayamaz. Elektronun dışardan temin ettiği enerji "Foton"dur. Çetin BAL: Atom içi çekirdek düzeyindeki kaynaşmalar gama ışınlarının yayılımına neden olmaktadır. Ama çekirdek çevresinde yer alan elektronların kaynaşmaları çekirdekten uzaklaşıldıkça frekansı ( enerjisi) daha düşük elektromanyetik ışınımların yayılımına neden olmaktadır.
Foton, en basit anlatımıyla "ışık parçacığı"dır. Evrendeki yıldızların hepsi birer foton kaynağıdır, Dünyamız içinse en önemli kaynak elbette ki Güneş'tir. Fotonlar Güneş'ten saniyede 300.000 km. hızla tüm uzaya dağılmaktadırlar. Peki ışık ile az önce bahsettiğimiz elektronların hareketleri arasında nasıl bir bağlantı var, hemen açıklayalım.
Bir cismin rengi, gerçekte o cisimden yansıyarak gözümüze ulaşan ışıkların bir karışımıdır. Genellikle kendi ışık yaymayan ve güneşten aldığı ışığı yansıtan bir cismin rengi, hem aldığı ışığa hem de bu ışık üzerinde yaptığı değişikliğe bağlıdır. Beyaz ışıkla aydınlatılan cisim "kırmızı" görünüyorsa güneş ışığındaki karışımın büyük bölümünü soğuruyor ve yalnız kırmızıyı yansıtıyor demektir. Burada "soğurmak"tan kastedilen şudur:
Yukarıda da belirttiğimiz gibi atomdaki her bir yörüngenin altında bir de alt yörüngeler vardır ve elektronlar bu alt yörüngeler arasında seyahat yaparlar. Herbir alt yörüngenin bir enerji seviyesi vardır ve elektron bulunduğu alt yörüngenin enerji seviyesi kadar enerji taşımaktadır. Yörüngeler çekirdekten uzaklaştıkça enerjileri de artar. Elektron, bulunduğu alt yörüngeden yukarıda başka bir alt yörüngede, 1 elektronluk boş yer olduğunda bir anda yok olur. Ve üst enerji seviyeli alt yörüngede ortaya çıkar. Yalnız elektronun bu hareketi yapabilmesi için enerjisini geçiş yaptığı alt yörüngenin gerektirdiği enerjiye çıkartmalıdır. Elektron, enerjisini arttırmalıdır ve bunu da foton soğurarak (yutarak) yapar. Evet, elektron tıpatıp bu iki alt yörünge arasındaki enerji farkı kadar enerjiye sahip ışık parçacığı olan fotonu soğurur. Daha sonra da tekrar eski yörüngesine geri döner. Bu hareket sürekli devam eder....
Güneşten çok çeşitli enerji seviyelerinde fotonlar gelmektedir. Ancak, bu fotonlar arasındaki görünür ışık, çok dar bir alanı kaplamaktadır. Güneşten gelen ışık parçacıkları maddeye çarptığında, işte ışığın bir kısmı yukarıda anlattığımız şekilde madde tarafından soğurulur, soğurulmayan diğer kısım ise maddeye çarpıp dışarı geri yansır. Nihayet, cisimden yansıyan ışık gözümüzün retinasına çarpar. Retinaya çarpan bu ışık işareti sinir akışına dönüşür ve beynimize kadar ulaşıp görüntüyü oluşturur. Durumu birkaç örnekle daha anlaşılır hale getirebiliriz: Bir Morpho Kelebeğini (Sarı Kelebek) ele alalım. Kelebekte pterin adı verilen pigmentler, sarı hariç bütün güneş ışığını soğurmaktadırlar. Kelebeğe çarpıp, kelebekteki pigment molekülünün elektronları tarafından soğurulmadan dışarı yansıtılan ışık parçacıkları, sahip oldukları enerji sarıya denk geldiği için beynimiz tarafından sarı renk olarak algılanmaktadır. Cismin rengi, ışık kaynağından gelen ışığın özelliğine ve sözkonusu cismin bu ışığın ne kadarını dışarı yansıttığına bağlıdır. Örneğin bir elbisenin rengi, güneş ışığında veya bir mağazada bakıldığında aynı değildir. Bir cisim şayet beynimiz tarafından siyah olarak algılanıyorsa, güneşten gelen bütün ışığı soğuruyor ve dışarı hiç ışık yansıtmıyor demektir. Aynı şekilde eğer cisim güneşten gelen ışığın tümünü birden yansıtıyor ve hiç ışık soğurmuyorsa beynimiz tarafından beyaz olarak algılanmaktadır. Bu durumda üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken noktalar şunlardır: 1-Cismin rengi, ışık kaynağından gelen ışığın özelliklerine bağlıdır. 2-Cismin rengi, kendi yapısındaki moleküllerin elektronlarının hareketine, bu elektronların hangi ışığı soğurup hangisini soğurmayacağına bağlıdır. 3-Cismin rengi, retinaya çarpan fotonu beynimizin nasıl algılayacağına bağlıdır. Bu şartlar altında, gördüğümüzün cismin gerçek hali olduğunu asla söyleyemeyiz. Cismin rengi kesinlikle görecelidir ve gördüğümüz rengin hangi aşamadaki halinin gerçek olduğundan emin olamayız. Bu noktada bir kere daha durup bir düşünelim. Gözle görülemeyecek kadar küçük bir madde olan atomun çekirdeğinin etrafında inanılmaz bir süratle dönen elektronlar, mevcut yörüngelerinden bir anda kaybolup alt-yörünge adı verilen bir başka mekana geçiyorlar. Bu geçiş için alt-yörüngede boş bir yerin olması da şart. Bu esnada ihtiyaç duydukları enerjiyi foton soğurarak temin ediyorlar. Sonra asıl yörüngelerine geri dönüyorlar. Bu hareket esnasında insan gözünün algılayabileceği renkler oluşuyor. Üstelik sayıları trilyonlarla ifade edilebilecek kadar çok atom, üstelik her saniye hiç durmadan bunu yapıyorlar. Bizler de hiç kesintisiz bir "görüntü" elde ediyoruz.
''Yüklü bir parçacığın titreşimi elektromanyetik dalgalar üretir. Peki ama ışık tam olarak nedir? Dalgamı parçacık mı?'' 1- SWF Flash Dosyası- EM dalga oluşumu
Bu müthiş mekanizma, insan yapısı hiçbir makinenin işleyişine benzetilemez. Örneğin bir saat tek başına çok karmaşık bir mekanizmadır, ve saatin doğru olarak çalışabilmesi için tüm parçalarının (çarklar, dişliler, vidalar, somunlar, vs.) doğru yerlerde, doğru biçimde bulunması şarttır. Bu mekanizmada en küçük bir aksama, saatin işleyişine zarar verir. Fakat atomun yapısını ve elektronların yukarıda anlattığımız mekanizmasını, işleyişini düşününce, bir saatin yapısı çok hafif kalıyor. SWF Flash Dosyası- EM dalga spektrumu SWF Flash Dosyası- EM dalga analizi Dediğimiz gibi bu mekanizma hiçbir insani sistemle kıyaslanamayacak kadar karmaşık, mükemmel ve organize. Peki son derece sistematik biçimde işleyen, hiç aksamadan devam eden böyle bir sistem kendi kendine, tesadüfler sonucunda meydana çıkabilir mi? Ya da şöyle soralım: Issız bir çölde ilerlerken yerde işleyen bir saat görseniz, bunun toz, toprak, kum ve taşlardan şans eseri oluştuğunu düşünür müsünüz? Bunu hiç kimse düşünmez, çünkü saatteki tasarım ve akıl her yönüyle gözler önündedir. Oysa bir atomdaki tasarım ve akıl, yukarıda da söylediğimiz gibi insan yapısı herhangi bir mekanizmayla kıyaslanmayacak kadar üstündür. Bu aklın sahibi de evrene ait bilinmeyen bir zekadır. En çok aranan tanecik KUARK!
Kısa Alıntı: H.Hüseyin Korkmaz
Alışılagelmiş bir ifade ile,
maddenin en küçük ve en temel yapı taşı atomdur. Etimiz, kemiğimiz, gıdalarımız,
toprak, su hep atomlardan meydana gelmiştir. Cenab-ı
Hakk'ın bir kudret ve ilim harikası olan bu temel
zerre, o kadar küçüktür ki, çıplak gözle görülmesi şurda
dursun, ancak bir santimetrenin yüz milyonda biri (10"-8) yarıçapındadır.
Ortasında yer alan çekirdeğinin yarıçapı ise, bunun ancak
yüzbinde biri kadardır. Yani atom bir büyük stadyum ise, çekirdeği bunun
ortasındaki minik bir böcek gibidir. Çekirdeğin etrafında dolaşan elektronlar
ise, saniyede bin ile 150 bin km arasında değişen şaşırtıcı bir hıza sahiptir.
Canlı ve cansız bütün varlıklar, işte bu binbir
marifetle donatılmış zerrelerden yapılmıştır. Zerrelerin kendi aralarında
meydana getirilen düzen ve faaliyetler manzumesi ise, akıllara durgunluk verecek
kadar muhteşemdir. Atomun çekirdeğini iki temel tanecik olan proton ve nötron meydana getirir. Protonun ve nötronun kütleleri milyar kere milyarların ancak milyonda 1,6'sı gram kadardır. (l,673xl0-24 gr.) Elektronun kütlesi ise, protonunkinin ancak 1836'da biri kadardır.
Nötron yüksüzdür. Proton
pozitif (+), elektron ise negatif (-) yüke sahiptir. Pratik olarak sonsuz sayıda
diyebileceğimiz bu çok küçük tanecikler âlemine böyle hassas ölçüleri, standart
büyüklükleri ve elektrik yüklerini veren Zât, elbette ki onları da bir iş ile
istihdam etmektedir.
İlim adamları; atomlar
konusunda son yıllarda standart bir model oluşturdular. Bu modele göre bütün
tanecikler âleminin kaynağı, daha küçük birkaç temel taneciğe dayanmaktadır. Bu
temel tanecikler içinde üç çift kuark da
bulunmaktadır. Üst ve alt kuarklar, proton ve
nötronları meydana getirmek için birleşmektedirler. "Cazibe" ve
"yabancı" kuark türleri ise husûsi tanecikleri
meydana getirmektedirler. Bunlar, hızlandıncılar ve
yüksek enerjili kozmik ışınlarla techiz
edilmişlerdir.
İlim adamları 1977 yılında
beşinci kuark türünü keşfederek buna da "dip
kuark" adını verdiler. Ancak, o zamandan beri
bunun eşi olan ve şimdiye kadar keşfedilenlerin en zirvesinde bulunan tanecik
henüz aranmaktadır. Teorikçilerin "baş kuark"
dedikleri bu tanecik şayet bulunmazsa, standart model âdeta temelsiz bir bina
gibi çökecektir. Bu sebeple yüzlerce araştırmacı, bir gölgeden daha
mücerred, buna mukabil bir atomdan daha ağır ve
bölünmezlik sınırına gelmiş görünen böyle bir taneciğin peşindedir. Amerika
Harvard Üniversitesi'nden teorikçi S. Glashow: "Bu
baş tanecik lalettayin bir kuark değildir. O en
önemli ve keşfedilmesi mutlu edici bir taneciktir, bulunduğu zaman bayram
edeceğiz" demektedir.
Etrafımız sadece madde ile
değil, mânâ ve metafizik varlıklarla yoğrulmuştur. [Çetin BAL: Bilimsel ve dini
yada metafizik bir bağlamda modern biliminde şimdilerde kabüllendiği
yaşamın farklı boyutsal fazları olabileceği gerçeği göz ardı edilmemektedir.]
Maddeninde bir çok latif halleri mevcuttur. Buna en güzel misallerden
biri, bu baş kuarktır. 1992 Ekim'inde
Fermilab Çarpıştırıcı Dedektörü
vasıtasıyla baş kuarkın, tıpkı hortlayan bir ruh
gibi maddeleştiğine ve sonra da yok olduğuna dair tezler ileri sürüldü. Bu
hâdise kasım ayındaki konferansta rapor edildikten sonra, ilim adamları artık
daha başka konuşmaya başladılar.
İşin garip tarafı, bu hayalet
taneciğin, herhangi bilinen bir tanecikten daha ağır oluşudur. Fizikçi
Alvin Tollestrup onun,
bir gümüş atomu kadar ağır olduğunu iddia etmektedir. Halbuki atom ağırlığı 108
olan bir gümüş atomu, yüzlerce üst ve alt kuarklarından
meydana gelmiştir. Araştırmacılar baş kuarkın tam
ağırlığını bulmaya çalışmaktadırlar. Baş kuarkın
ürkütücü ağırlığı bulunursa, bu İlâhî mekanizmanın ne olduğu hususunda da önemli
bilgiler elde edilebilecektir.
Michigan Üniversitesi'nden
teorikçi Gordon Kane,
baş kuarkların Büyük Patlama'dan sonra, bir
saniyenin trilyonda biri kadar bir süre (1/1212) içindeki radyasyondan çıktığını
tespit etmiştir. Fakat kâinat bu başlangıç anında genişleyip soğurken, baş
kuarklar yok oldular. Onların bu çok kısa ömürleri,
fizikçilerin çözmeye çalıştıkları şu temel soruyu ortada bıraktı: Foton gibi
bazı taneciklerin hiç kütleleri yokken, bazı tanecikleri böyle ağır yapan sebep
nedir?
Baş
kuarkı bulmak, Nobel mükafatı kazandıracak bir keşiftir. Bu konuda âdeta
rekabete dönüşen araştırmalar çeşitli tartışmalara da sebep olmaktadır. Bu
araştırmalar için geliştirilen ve şimdi 3,5 apartman yüksekliğinde, 4000 ton
ağırlığındaki cihaz, çelik ve elektronik aletlerden meydana gelmiştir. Bunun içi
boş merkezindeki protonlar ve antiprotonlar, ışık
hızına yakın bir süratle hızlandırılırlar. Böylece bu tanecikler birbirlerini
parçalarlar. Açığa çıkan enerji, kısa hayatlı, parıldayan tanecik sağanağı
meydana getirir. Dedektörle kaydedilen bu âni, zail
olucu parıldamalardan fizikçiler, taneciklerin hüviyetlerini tespite
çalışmaktadırlar. Harvard Üniversitesi'nde bir ilim tarihçisi olan Peter Galison, baş kuarkın keşfinin yavaş yavaş olacağına inanmakta ve şöyle demektedir: "Çevresini genişletecek inanç dairesi ile, deney işbirliğine başlamalı ve daire giderek bütün fizik cemiyetini içine almalıdır." Bu araştırmalar ne kadar sürer, kimse tahmin edemez. Fakat, hemen her ciddi gayretin sonunda muhakkak ki bu araştırmalar da bir gün netice verecektir. Işık Nedir? Dalga mı Parçacık mı? What is the light?
Işığın Girişimi - dalga parçaçık ikilemi - Çekirdeğin Özellikleri | Çekirdek Tepkimeleri Atom | Kuramları Kuantum fiziği ile ilgili çalışmalar ve ilkeleri
Atom altı dünyası... Kısa Alıntı: Rasih Çağla
İzafîlik, hiç şüphesiz
fizikteki yeni anlayışın yol açtığı en dikkat çekici fikirdir. Bundan daha da
dikkat çekici olanı, eşyanın 'yapı taşları' hakkında yeniden düşünmemizi
gerektiren teorilerdir.
Bilindiği gibi Aristo'dan
sonra yüzyıllarca, dünyanın toprak, ateş, su ve havadan meydana geldiği kabûl
ediliyordu. Bu klasik anlayışın yanısıra 'atom'dan
da bahsediliyordu ve 'atom', asırlar boyunca maddenin bölünemez en küçük
parçası olarak kabul edilmişti.
Bu asrın başında atomun iç
yapısı gün yüzüne çıkmaya başladı. Aynen güneş sistemini andıran bu yapının
merkezinde çekirdek bulunuyordu. Çekirdeği saran elektronlar, ilk bakışta
güneşin çevresinde dönen gezegenler gibi görünüyordu. Manzara buydu; fakat,
artan inceleme ve tetkikler, elektronun, katı olmayan bir çekirdek etrafında
dalgalanan bir enerji bulutu olarak anlaşılmasına yol açtı.
Çekirdek, başlangıçta daha
küçük İki parçadan oluşuyor gibiydi; protonlar ve nötronlar. Bunlar mıydı
gerçekten madde dünyasının en küçük birimleri?
1964'te fizikçi
Murray Gell-Man
ve George Zweig, proton ve nötronların daha küçük
parçacıklardan oluştuğuna dair deliller ileri sürdüler ve bu deliller, sonraki
araştırmalarla daha da güçlendi. Gell-Man,
şimdilik bu en küçük parçacıklara 'kuark'
adını verdi.
Einstein'in
kâinat görüşü ne kadar dikkat çekiciyse, kuarkların
minyatür dünyası da o kadar dikkat çekicidir. Kuarkları
görmek esasen mümkün değildir; bu, onların çok küçük olmalarından değil, elle
tutulamayışlarından, tam olarak tespit edilememelerindendir. Maddenin temel yapı
taşları olarak görünseler de, kendi başlarına bağımsız varlıkları yok
kuarkların. İğne örgüsü bir fanila veya bir kumaş
parçasındaki tek tek ilmiklere benzetebilirsiniz
kuarkları. Onları tek tek
göremezsiniz; varlıklarını ancak bütün içinde farkedersiniz.
| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||