| |
Zaman Yolculuğunu Araştırma
Merkezi © 1998 Cetin BAL - GSM:+90
05366063183 - Turkey / Denizli
DNA, paranormallik ve kurt deliği

Ezoterik ve spritüel öğretmenler asırlardır ‘’bizim bedenimizin lisan,
kelimeler ve düşüncelerle programlanabileceğini biliyorlardı.
İnsan DNA sı biyolojik bir internettir ve yapay olana kıyasla pek çok
üstünlüğü vardır. Rusya da ki bilimsel araştırmalar doğrudan veya dolaylı
olarak pek çok spritüel konuya açıklama getirmiştir. Bunların arasında
gelecekle ilgili bilgiler vermek, sezgiler, ilham, yakından, uzaktan ve ani
olarak yapılan şifacılık uygulamaları, kendi kendini tedavi, olumlu olma
teknikleri, özellikle spritüel guruların etrafındaki olağanüstü ışıklar/aura,
zihnin hava durumu üzerindeki etkileri ve benzeri konular vardır.
Buna ek olarak DNA yı kelimelerle etkileyip yeniden programlayabilecek yeni
bir ilacın bulunduğuna dair deliller de vardır. Bu ilaç kullanıldığı zaman
alışılmışın aksine değiştirilmesi gereken genleri kesip çıkartmaya gerek
yoktur
DNA;mızın ancak %10 u protein yapmakta kullanılır. Batıdaki araştırmacılar
işte DNAnın bu bölümüne konsantre olmuşlar ve incelemişlerdir. Geriye kalan
%90lık bölümü ise ;işe yaramaz diye nitelendirmişlerdir.
Buna karşılık Rus araştırmacılar tabiatın aptal olmadığından emindiler ve bu
yüzden lisan uzmanları ile genetik uzmanlarından DNA’nın ‘’işe yaramaz’’
olarak nitelendirilmiş %90 lık bölümünü keşfetmelerini istediler. Elde
edilen sonuçlar ise devrim yaratacak nitelikte idi!

Uzmanların bulgularına göre DNA’nın görevi sadece bizim bedenimizi inşa
etmek değildi aynı zamanda bilgilerin depolanmasını ve bilgi iletişimini de
yapıyordu. Rus lisan uzmanlarının bulgularına göre özellikle ‘’işe
yaramayan’’ %90 lık bölümdeki DNA’lar insanların konuştuğu bütün dillerle
aynı kurallara sahipti. Uzmanlar, syntax kurallarını (kelimelerin kalıpları
ve cümleleri oluşturmak için ne şekilde bir araya getirildiği), semantikleri
(lisan formları üzerinde yapılan anlam çalışmaları) ve temel gramer
kurallarını incelediler. Sonuçta bizim DNA’mızdaki alkalin maddesinin
belirli bir grameri ve aynen diğer lisanlarda olduğu gibi belirli kuralları
olduğunu tespit ettiler. Bu yüzden insanların konuştukları lisanlar
tesadüfen ortaya çıkmamıştır; lisanlar bizim DNA’mızın bir yansımasıdır.
Buna ek olarak Rus biyofizikçi ve moleküler biyolog Pjotr Garjajev ve
meslektaşları DNA’nın titreşimsel bir davranışı olduğunu da tespit ettiler.
Bunun özeti şuydu ‘’Yaşayan kromozomlar aynen endojen (içsel) lazer
radyasyonu kullanan holografik bir bilgisayar gibi çalışır.’’
Bu söylemi şu deneyle açıkladılar :- Bilim adamları, örneğin, ses gibi
belirli frekans desenlerini (patterns) lazere benzer bir ışına modüle
ettiler (modulate:kiplemek ) ettiler ve bu da DNA frekansını dolayısıyla da
genetik bilginin kendisini etkiledi. DNA-alkaline çiftlerinin ve insanların
konuştuğu lisanların daha önce açıklandığı gibi yapısı aynı olduğundan
ayrıca bir kod çözümlemesi yapmaya da gerek yoktu. Bu işlemde insanların
konuştuğu lisanının kelime ve cümleleri rahatlıkla kullanılabilir ve yapılan
deneyde bunu ispatlamaktadır.
Şayet, uygun ses frekansları kullanılırsa canlı bir dokuda yaşayan DNA
maddesi her zaman için lisanla etkilenen (modüle edilen) lazer ışınlarına ve hatta radyo
dalgalarına reaksiyon gösterecektir. Bu prensipte bilimsel olarak olumluluk,
onay belirten sözlerin, hipnozun ve benzeri şeylerin insanlarda ve onların
bedenlerinde neden çok güçlü etkileri olduğunu izah etmektedir. Bizim
DNA’mızın lisana reaksiyon göstermesi çok doğal ve normaldir.
Batılı araştırmacılar DNA strandlerinden (iplik-zincir) teker teker genleri
kesip çıkartırlar ve başka yerlere yerleştirirler, buna karşın Rus
araştırmacılar ise hücre metabolizmasını değişken radyo ve frekans dalgaları
ile etkileyen cihazları büyük bir zevkle geliştirmişler ve genetik
bozuklukları bu şekilde tamir yoluna gitmişlerdir.
Öyle ki daha da ileri giderek belirli bir DNA dan bilgi desenlerini
yakalayarak başka birine aktarmışlar ve bu şekilde hücreleri başka bir
genome için yeniden programlamışlardır. Böylece kurbağa embriyonlarını
başarıyla salamender (bir tür sürüngen) embriyonlarına dönüştürmüşler ve
bunu da sadece DNA bilgi desenlerini aktarma yoluyla yapmışlardır. Bu
yöntemle bilginin tümü herhangi bir yan etki veya uyumsuzluk olmadan
nakledilebilmiştir. Hâlbuki, tek başına bir gen kesilip çıkartıldığında
veyahut yeni bir yere nakledildiğinde yan etkiler ve uyumsuzluklar
olabiliyordu. Bu inanılmaz ve dünyayı değiştirecek bir devrim gibidir.
Genleri kesip çıkartmak yerine sadece titreşim, ses frekansları ve lisan
kullanılarak sonuca varılmıştır.
Bu deney, dalga genetiğinin muazzam gücüne işaret eder. Dalga genetiğinin
organizmaların oluşmasında alkaline sekanslarının (Adenin-timin-guanin-sitozin
bazlarının oluşturduğu bilgi bankası) biyokimyasal işlemlerinden daha etkili
olduğu kesindir.
Asırlardır ezoterik ve spiritüel öğreticiler bizim bedenimizin lisan,
kelimeler ve düşüncelerle programlanabildiğini bilirler. Şimdi ise bu gerçek
bilimsel olarak da ispat edilmiştir.
Ancak bunun gerçekleştirlebilmesi için doğru frekansın kullanılması
gereklidir, işte bu nedenle herkes bu işi aynı güçte başaramayabilir. DNA
ile ilgili şuurlu bir iletişim sağlayabilmek için kişinin önce kendi içsel
prosesleri ve gelişimi üzerinde çalışması gereklidir.
Rus araştırmacılar bu faktörlere bağımlı olmayan, ancak SÜREKLİ
işlevselliğini koruyacak bir metot üzerinde çalışmaktadırlar, burada en
temel şart doğru frekansın kullanılmasıdır. Kişinin şuuru/farkındalığı ne
kadar gelişmişse herhangi bir araca olan gereksinimi de o derecede azalır ve
kişi kendi başına sonuç alabilir. Eninde sonunda bilim bu fikirlere
gülmekten vazgeçecek ve sonuçları teyit ederek izah edecektir. Ama, her şey
bununla bitmiyor!
Bunlara ilaveten Rus bilim adamları DNA’nın bir vakumda (boşlukta) rahatsız
edici özellikler gösterdiğini ve manyetize solucan/kurt delikleri ürettiğini
tespit etmişlerdir. Bu kurt delikleri yanmış yıldızların kara deliklerde
bıraktıkları ve Einstein-Rosen Köprüleri olarak anılan kurt
deliklerinin mikroskobik benzerleridir.
Evrende bu delikler uzay ve zamanın dışında tümüyle farklı alanlar arasında
bilgi akışını sağlayan tünellerdir. DNA bu bilgi parçacıklarını yakalar ve
bizim şuurumuza nakleder. Bu tür hiper-iletişimin (telepati, channeling) en
etkili yaşandığı zaman istirahat halidir.
Stres, kaygılar, korkular veya hiperaktif bir zekâ başarılı bir hiper
iletişimi engeller veya gelen bilginin tamamen bozulmasına veya işe yaramaz
bir şekle dönüşmesine sebep olur. Böceklerin yaşamının organize ve düzenli
bir şekilde akışı bunun en güzel ispatıdır. Modern insan ise bunu daha
sübtil (latif) seviyelerde ‘’altıncı his’’ olarak bilir. Bizlerde yeniden bu
yeteneği kazanabiliriz.
Doğadaki örneklere baktığımızda kraliçe karınca kolonisinden ayrı kalınca
gerideki işçi karıncalar mevcut plana göre hızla çalışırlar. Fakat, kraliçe
ölürse koloni içindeki bütün çalışma durur. Karıncaların hiçbirisi ne
yapacağını bilemez. Bu da açıkça gösteriyor ki kraliçe karınca uzakta bile
olsa elemanlarına grup şuuru aracıyla çalışma planlarını aktarabilmektedir.
Bu işlem kraliçe sağ olduğu sürece ne kadar uzakta olursa olsun devam eder.
İnsanlarda ise hiper-iletişim en çok kişi kendi veri tabanından farklı bir
bilgiye rastlandığı zaman ortaya çıkar. Böyle bir hiper iletişim ilham veya
sezgi veya trans halinde yaşanır. Örneğin, İtalyan kompozitör Giuseppe
Tartini bir gece yatağının yanında şeytanın oturup violensel çaldığı bir
rüya görür. (Besteci bu rüyayı 1765 yılında görmüştür. Kendi ifadesine göre
bu müzik o zamana kadar duyduğu hiçbir şey benzemiyordu, son derece akıllı,
akıcı ve heyecan verici idi) Aynı gecenin sabahında Tartini çalınan parçayı
hafızasından aynen notaya dökmüş ve bu esere ‘’Şeytanın Heyecanı Sonatı’’
ismini vermiştir.
--------------------
Yıllar boyunca 42 yaşında bir erkek hastabakıcı ise rüyasında bir çeşit
bilgi CD-Rom’una takılı olduğunu ve kendisine hayal edebileceğiniz bütün
konularla ilgi bilgi ulaştırıldığını görüp durdu. İşin ilginç tarafı sabah
uyanınca rüyasında gelen bu bilgilerin tümünü de hatırlayabiliyordu.
Rüyalarında öylesine bir bilgi seli vardı ki sanki bir gecede bütün bir
ansiklopedi kendisine iletiliyordu. Ayrıca, gelen bilgilerin çoğu o zamana
kadar kendi edinmiş olduğu kişisel bilgilerinden çok farklı idi. Öyle ki,
hakkında hiçbir şey bilmediği teknik konuların detayları bile ona
ulaşıyordu. İşte, bu örnekte görüldüğü gibi hiper iletişim olduğu zaman hem
DNA da hem de insanda olağan üstü algılamalar olabilir.
Rus bilim adamları DNA örneklerini lazer ışını ile aydınlattıkları zaman
ekranda belirli bir dalga formu oluştu. DNA örnekleri geri çekildiğinde ise
dalga formu kaybolmadı ve olduğu gibi kaldı. Aynı olay daha pek çok
kontrollü deney de görülmüştür. Geriye çekilen ve enerji alanı kendi başına
kalmış DNA örneğinden aynı dalga formu gelmeye devam etmiştir.
Bu etkiye hayalet DNA etkisi denmektedir. Uzay ve zamanın dışından gelen
enerji DNA’nın geri çekilmesine rağmen harekete geçirilmiş kurt
deliklerinden akmaya devam etmektedir. Bu tip yan etkiler çoğunlukla
insanlar arasındaki hiper-iletişimde görülür ve çoğu kez ilgili kişilerin
etrafında izah edilemeyen bir elektro manyetik alan tespit edilir.
Böylesi durumlarda CD çalar ve benzeri elektronik cihazlar etkilenir ve
saatlerce çalışmayabilirler. Bu elektromanyetik alan yavaşça yok olduğunda
ise cihazlar tekrardan normal fonksiyonlarını yapmaya başlarlar. Pek çok
şifacı ve medyum bu olaya yaptıkları işlerden dolayı tanık olmuşlardır. .
Enerji ve atmosfer ne kadar iyi ise kayıt cihazları içinde durum o kadar
rahatsız edicidir. Tam bu dakikada cihazların çalışması durur. Çoğu kez
ertesi gün sabah her şey normale döner.
Belki de pek çok kişinin bu konuya inanması için bu yazılanları okumaları
yeterli olacaktır. Bu kişiler daha fazla detaylı teknik bilgiye belki de
anlayamayacakları için ihtiyaç duymayacaklardır. Bu da onların hiper
iletişimde çok başarılı olduklarını gösterir. Alman yazarlar Grazyna Gosar
ve Franz Bludorf ‘’Vernetzte Intelligenz’’ isimli kitaplarında bu
bağlantıları çok açık ve net bir biçimde anlatmaktadırlar.
Yazarlar, ayrıca bazı kaynaklara dayanarak verdikleri bilgilerde ilk
çağlarda insanların aynen hayvanlar gibi çok kuvvetli bir şekilde grup
şuuruna bağlı olduklarını ve sürekli grup halinde, toplu olarak hareket
ettiklerini belirtirler. Birimselliğimizi geliştirmek ve uygulayabilmek
uğruna biz insanlar hiper iletişimi tümüyle unutmuş bulunuyoruz.
Ancak, şimdilerde artık birimsel şuur seviyemiz oldukça dengeli bir hale
geldiği için bizler yeni bir grup şuurunu yaratabiliriz. Kısacası bütün
bilgilere DNA’mız vasıtasıyla başkaları tarafından zorlanmadan veya uzaktan
kumanda edilmeden ulaşabiliriz. Şimdi artık biliyoruz ki interneti
kullanırken bizim DNA mız bu iletişim ağına bilgi yükleyebilir veya bu ağdan
bilgi alabilir ve de bu ağı paylaşan diğer kişilerle temas kurabilir.
Uzaktan şifa vermek, telepati veya birinin durumunu ‘’uzaktan hissetme’’
olaylar bu şekilde izah edilebilir. Örneğin, bazı hayvanlar sahipleri uzakta
iken onların ne zaman eve dönmeyi planladıklarını hissedebilirler.
Bütün bunlar grup şuuru ve hiper iletişim kavramları ile açıklanabilir.
Hiçbir dönemde kollektif şuur bireylerde belirli bir kişilik olmadan
kullanılamaz, aksi halde bizler tekrar kolayca yönlendirilen ilkel sürü
içgüdüsüne geri dönebiliriz. Yeni milenyumda hiper iletişimin anlamı
kesinlikle çok farklıdır.
Araştırmacıların düşüncesine göre şimdi tamamen bireysellikle yoğrulmuş
insanlar tekrardan grup şuurunu kazanırlarsa o zaman onlar sanki tanrısal
bir yaratıcı güce sahip olacaklar ve dünya üzerinde değişiklikler ve yeniden
şekillendirmeler yapabileceklerdir. Ve şimdi insanlık böyle yeni bir çeşit
kollektif şuura doğru yol almaktadır.
Çocukların %50 sinde okula başladıktan hemen sonra sorunlar görülmektedir,
çünkü sistem herkesi bir araya yığarak bu kişilerden uyumlu olmalarını
istemektedir. Ancak, bugünkü çocuklarda o kadar güçlü bir bireysel kişilik
vardır ki kendilerinden istenen bu uyumu red etmektedirler ve çevreye tuhaf
gelen davranışlarından vazgeçmemek için direnmektedirler. Aynı zamanda gün
geçtikçe daha fazla sezgileri açık bebek doğmaktadır. Bu çocukların içinde
bir şey sürekli olarak yukarıda bahsettiğimiz yeni grup şuuruna yönelmek
için çabalamaktadır ve artık bu baskılanamaz bir hale gelmiştir.
Örneğin, kural olarak tek bir kişinin hava durumunu etkilemesi zordur, bu
ancak grup şuuru (kolektif düşünce, kolektif şuur) ile mümkün olabilir (bu
nosyon bazı kabilelere hiç de yabancı değildir.) Hava durumu dünyanın
rezonans frekanslarından çok güçlü bir şekilde etkilenir (Schumann
frekansları). Ancak, bu frekansların aynısı beynimiz tarafından da üretilir,
dolayısıyla pek çok kişi bir araya gelip aynı konu üzerinde düşüncelerini
senkronize ederlerse veya bazı özel kişiler (spirituel öğreticiler)
düşüncelerini lazer ışını gibi yönlendirirlerse onların hava durumunu
etkilemeleri hiç de sürpriz olmaz.
Modern dünya medeniyeti şayet grup şuurunu geliştirebilirse ne çevresel
sorunlar ne de enerji kıtlığı ile karşılaşacaktır, çünkü birleşik bir
uygarlık olarak böylesine zihinsel güçleri kullanırsa doğal olarak kendi evi
olan gezegenin enerjisini de kontrol edebilecektir.
Çok sayıda insan, örneğin, barış fikri üzerinde konsantre olup düşünürlerse
o zaman dünyada var olan şiddet potansiyeli de yavaş yavaş kaybolur.
Açıkça görülüyor ki DNA aynı zamanda organik bir süper iletken olup normal
vücut ısısında çalışabilmektedir. Buna karşılık yapay iletkenler ancak -200
ve -140 santigrat derece gibi düşük ısılarda çalışabilmektedirler. Ayrıca,
bu süper iletkenler ışığı ve buna bağlı olarak bilgiyi
depolayabilmektedirler. İşte bu gerçek DNA’nın bilgiyi nasıl depoladığını
daha detaylı açıklamaktadır.
DNA ve kurt delikleri ile ilgili başka bir ilişki daha vardır. Normal olarak
bu süper kurt delikleri oldukça dengesizdir ve bir saniyenin dörtte biri
kadar bir süre korunabilmektedir. Belirli şartlarda ise dengeli kurt
delikleri kendilerini öylesine organize ederler ki belirgin vakum (boşluk)
alanları oluştururlar. Örneğin, böyle bir alanda yer çekimi elektriğe
dönüştürülebilir. Vakum alanları kendinden ışın veren iyonize gaz toplarıdır
ve içlerinde yüklü miktarda enerji barındırlar. Rusya da öyle bölgeler
vardır ki buralarda ışık saçan toplar oldukça sık görülür.
Bu topları gören insanların kafası karışır. İşte bu yüzden Ruslar bu konuda
etkin araştırmalar yapmışlar ve sonuçta yukarıda bahsedilen bazı keşiflere
ulaşmışlardır. Pek çok insan boşluk alanlarını gökteki parlak toplar olarak
bilir ve bunlara bakıp kendi kendilerine bunların ne olduğunu sorup
dururlar.
Ben bir seferinde böyle bir parlak top gördüm ve aklımdan şöyle bir düşünce
geçti ‘’Merhaba, sen yukarıdaki, şayet bir UFO isen üçgen şeklinde uç’’.
Bunun üzerine ışık topları hemen bir üçgen şeklini aldılar. Bazen de
gökyüzünde ki hareketleri buz hokeyi sopalarının vuruşunu andırır. Gökte
sessizce kayıp giderken sıfır hızdan inanılmaz yüksek hızlara ulaşırlar.
Bu vakum alanlarının sık görüldüğü bölgelerde Ruslar bu ışık toplarının
yerden gökyüzüne doğru yükseldiklerini tespit etmişler ve ayrıca bu ışık
toplarının düşünce gücü ile yönlendirilebildiklerini de bulmuşlardır.
Bu noktadan itibaren vakum alanlarının düşük frekanslı dalgalar yaydıkları
ve bunların aynı zamanda bizim beyinlerimizde de
üretildiğini tespit
etmişlerdir. İşte bu dalga benzerliği nedeni ile ışık topları bizim
düşüncelerimize karşılık vermektedirler. Tabii, buna karşılık toprak
seviyesinde gördüğünüz bir ışın topuna doğru heyecanla koşmak çok iyi bir
fikir olmayabilir, çünkü bu ışık toplarında genlerimizi dahi mutasyona
uğratabilecek güçte muazzam biyoenerji vardır.
Pek çok spritüel öğretici derin düşünce sırasında veya enerji çalışmalarında
böyle görülebilir ışık topları veya ışık sütunları üretebilirler. Bu
bilinçli olarak zevkli duyguları tetiklemek için yapılır ve hiçbir zararı
yoktur. Tabii bu iş aynı zamanda vakum alanının içindeki düzene, kaliteye ve
bu alanın kaynağına bağlıdır. Örneğin, genç bir İngiliz spritüel öğretici
olan Ananda’ da olduğu gibi önce hiçbir şey görülemez, ama oturup konuşurken
ve hiper iletişim sırasında bir fotoğraf çekilirse bu resimde sandalyenin
üzerinde öğreticinin yerinde sadece beyaz bir bulut görülür.
Dünyaya şifa vermek için ortaya konan projeler sırasında çekilen resimlerde
de böyle ışık etkileri görülür. Kısacası,
bu fenomen yer çekimi ve anti
yerçekimi kuvvetleri ile ilişkilidir ve kurt deliklerinin daha dengeli bir
formudur ve de bizim zamanımızın ve uzayımızın dışında ki enerjilerle hiper
iletişim halindedir. Böyle bir hiper iletişimi ve vakum alanlarını yaşayan
ve tecrübe eden eski nesiller önlerinde bir meleğin ortaya çıktığını
belirtmişlerdir. Sonuç olarak bizlerde hiper iletişim aracıyla hangi şuur
formlarına ulaşabileceğimizi bilemeyiz.
Her ne kadar bunların gerçek var oluşu ile ilgili olarak bilimsel bir ispat
yoksa da bu konuda tecrübeleri olan kişilerin hepsi de halüsinasyon
görmezler. Bizler bu araştırmalarla kendi gerçeğimizi anlamak yolunda dev
bir adım atmış bulunuyoruz. Bilim dünya üzerinde yer çekiminden kaynaklanan
anormalliklerin vakum alanları yaratılmasına katkıda bulunduklarını
söylemektedir. Yakın zamanlarda Roma’nın güneyinde Rocca di Papa bölgesinde
yer çekimi anomalilerine (aykırılık) rastlanmıştır.
DNA’daki Lisan
DNA’ları kesip çıkarmadan ve tek tek genleri değiştirmeden, DNA’nın sözlerle
ve frekanslarla etkilenebileceği ve tekrar programlanabileceği yeni bir tür
tıp için kanıt vardır. DNA’mızın sadece % 10’u proteinlerin inşası için
kullanılmaktadır. Batılı araştırmacıların ilgilendiği ve incelenip
kategorize edilen DNA’nın bu % 10’luk bölümüdür. Diğer % 90’ı süprüntü -
kalitesiz DNA- olarak düşünülür. Ancak Rus araştırmacılar, doğanın aptal
olmadığına inanıyorlar, süprüntü DNA’nın bu % 90’lık bölümünü keşfetmek için
dilbilimcilerin ve genetikçilerin yolculuğuna katılıyorlar.
Bu araştırmacıların sonuçları, buluşları ve yorumları devrimcidir! Onlara
göre, DNA’mız sadece bedenimizin inşası için sorumlu değildir, aynı zamanda
veri deposu olarak ve iletişimde hizmet görür. Rus dilbilimciler özellikle
görünür olarak yararsız olan % 902da, genetik kodun tüm insan lisanlarında
olduğu gibi aynı kuralları izlediğini keşfettiler. Bu noktaya kadar, onlar
syntax (sözdizimi) kurallarını (cümle ve sözcük öbeği oluşturmak için
sözcüklerin birleştirildiği yol), anlambilim (semantikler) (lisan
şekillerindeki anlam çalışması) ve gramerin temel kurallarını
karşılaştırdılar. DNA’mızın alkalinlerinin (alkali olan, baz; asit karşıtı)
düzenli bir gramer izlediğini ve bizim lisanlarımız gibi kurallar kurulmuş
olduğunu keşfettiler.
İnsan lisanları tesadüfî olarak ortaya çıkmamış, onlar bizim doğal
DNA’larımızın bir yansıması. Rus biyofizikçi ve moleküler biyolog Pjotr
Garjajev ve arkadaşları ayrıca DNA’nın titreşimsel davranışını keşfettiler.
…Alt başlık şöyle: Yaşayan kromozomlar, içinden büyüyen DNA lazer
radyasyonunu kullanan solitonic - holografik bilgisayarlar gibi fonksiyon
görüyorlar. Bu şu anlama geliyor, örneğin, kromozomlar bir lazer ışını
üzerine belli frekans modelleri modüle etmeyi yönetiyorlar ve bununla DNA
frekansını etkiliyorlar ve böylece genetik bilginin kendisini etkiliyorlar.
DNA - alkalin çiftlerinin temel yapısı ve lisana benzer yapıda olduğundan
DNA’nın şifresinin çözülmesi gerekli değildir. Kişi basitçe insan lisanının
sözcüklerini ve cümlelerini kullanır! Bu deneysel olarak kanıtlanmıştır!
Yaşayan DNA maddesi yaşayan dokuda, vitroda değil, (Vitro= bir önsöz, camsı
yapıda olan bir minerali gösterir) eğer uygun frekanslar kullanılmış ise,
lisanla - modüle edilmiş lazer ışınlarına ve hatta radyo dalgalarına daima
reaksiyon gösterir. Bu, onaylamaların, otojen eğitimin, hipnozun ve bunun
gibi tekniklerin neden insanlarda ve onların bedenlerinde böyle güçlü
etkiler yapabildiğini bilimsel olarak açıklar. DNA’mızın lisana reaksiyon
göstermesi tamamen normal ve doğaldır.
Batılı araştırmacılar DNA ipliklerinden tek tek genleri kesip onları başka
yerlere yerleştirirken, Ruslar uygun modüle edilmiş radyo ve ışık
frekansları vasıtasıyla hücresel metabolizmayı etkileyebilecek ve böylece
genetik hataları tamir edebilecek cihazlar üzerinde büyük bir hevesle
çalışıyorlar. Garjajev’ in araştırma grubu örneğin x - ışınları tarafından
hasar görmüş kromozomların bu yöntemle tamir edilebileceğini kanıtlamayı
başardı. Onlar özel bir DNA’daki bilgi modellerini zapt ettiler ve onu başka
şeye geçirdiler (ilettiler), böylece hücreleri başka bir genom’a tekrar
programladılar. Onlar başarılı şekilde dönüştüler, örneğin kurbağa
embriyoları, DNA bilgi modellerini basitçe ileterek (geçirerek) semender
(kertenkele) embriyolarına dönüştü! Bu yolla, tüm bilgi DNA’dan genler
kesilip tekrar eklendiğinde karşılaşılabilecek yan etkiler ve uyumsuzluklar
olmadan iletilebilir. Bu, inanılmaz, dünya - değiştiren bir devrim ve
sansasyondur. Bunun hepsi, kesip çıkarma işlemi yerine lisan ve titreşimle
uygulanır! Bu deney dalga genetiğinin yoğun gücünü gösterir, bunun
organizmaların oluşumunda alkalin zincirlerinin biyokimyasal proseslerinden
daha büyük etkisi vardır. Ezoterik ve spiritüel öğretmenler bedenimizin
lisan, sözcükler ve düşünce ile programlanabileceğini yüzyıllardır
bilmekteler. Bu şimdi bilimsel olarak kanıtlanmış ve açıklanmıştır
‘’DNA’nın sözlerle ve frekanslarla etkilenebileceği ve tekrar
programlanabileceği yeni bir tür tıp için kanıt vardır.’’
‘’DNA - alkalin çiftlerinin temel yapısı ve lisana benzer yapıda olduğundan
DNA’nın şifresinin çözülmesi gerekli değildir. Kişi basitçe insan lisanının
sözcüklerini ve cümlelerini kullanır! Bu deneysel olarak kanıtlanmıştır !’’
‘’DNA’mızın lisana reaksiyon göstermesi tamamen normal ve doğaldır.’’
… ‘’örneğin kurbağa embriyoları, DNA bilgi modellerini basitçe ileterek
(geçirerek) semender (kertenkele) embriyolarına dönüştü!... Bunun hepsi,
kesip çıkarma işlemi yerine lisan ve titreşimle uygulanır !’’
Hiçbir
yazı/ resim izinsiz olarak kullanılamaz!! Telif hakları uyarınca
bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla siteden
alıntı yapılabilir.
© 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkiye/Denizli
Ana Sayfa /
Index
/
Roket bilimi /
E-Mail /Quantum Teleportation-2
Time Travel Technology /UFO
Galerisi / UFO Technology/
Kuantum Teleportation /
Kuantum Fizigi
/Uçaklar(Aeroplane)
New World Order(Macro Philosophy)
/Astronomy
|
|