Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi © 1998 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 -Turkey/Denizli

Kirlian Fotoğrafçılığı -AURA Fotoğrafçılığı

  

Kirlian fotoğrafçılığı, yüksek voltajlı, yüksek frekanslı, düşük amperli elektrik alanına dayalı aygıtlarla canlı nesnelerden yayılan birtakım biyolojik ışınımları fotoğrafik olarak saptamayı amaçlayan elektrografik fotoğrafçılık tekniğine verilen addır.

Kirlian'ın keşfi

Bu fotoğrafçılık tekniğinin adına “kirlian” adının verilmesinin nedeni, bu teknikte kullanılan aygıtın ilk kez Rus mühendis Semyon Davidovich Kirlian (1898-1980) ve eşi Valentina Khrisanova Kirlian tarafından geliştirilmiş olmasıdır. Semyon Kirlian’ın paranormal fenomenlere ilgi duyması ünlü bilim adamı Nikola Tesla ile tanışmasından sonra başlamıştır. 1939'da bir fotoğraf filmini tab ederken fotoğraf tepsisinin üzerinde bulunan cisme elektrik yükü verildiğinde tepside bir resmin oluştuğunu kazara gözlemleyen Semyon Kirlian ve eşi aynı yıl geliştirdikleri bir aygıtla, sözkonusu ışınımların daha çok canlı bedenlerden yayıldıklarını saptamışlar ve çektikleri çeşitli organların fotoğraflarında, bu organlardan salınan renkli ışımaları görüntülü hale getirmeyi başarmışlardır. Bedenden yayılan ışınımın çeşitli renkler halinde fotoğrafı çekilebilen kısmına “korona” (Latince’de “taç”) adı verilmiştir. Bu teknikteki temel yöntem, koronayı görünür hale getirebilmek için yüksek gerilimli elektrik alanının kullanılmasıdır.

                 

Sovyetler Birliği dönemindeki çalışmalar

1939'dan sonra Kirlian'ın buluşu daha önceleri "elektrografi", "elektrofotoğrafi" adlarıyla bilinen tekniğin yeniden tanınmasını sağladı. Fikrin temeli (ki kuru fotoğraf kopyalamayı mümkün kılmıştır) 1777 kadar erken bir zamanda George Christoph Lichtenberg tarafından atılmıştır. Bu alanda daha sonra çalışmalarda bulunan, aralarında Nikola Tesla'nında olduğu bilimadamları 19-20'nci yüzyıllarda bu etkiyi daha derinlemesine incelemişlerdir. Ama Kirlian, bu araştırmayı seleflerinden daha ileriye götürmüştür. O dönemdeki bilim adamlarından bazıları kirlian fotoğrafçılığında sözkonusu olan güce “kirlian enerjisi” adını, bazı Rus ve Çekoslavakya bilim adamları (Dr. Zdenek Rejdak) ise “biyoenerji” adını vermiştir. Fakat 1940’lı ve 1950’li yıllarda Sovyetler Birliği’nde aura’ya veya enerji-beden’le ilgili verilerin yeterli olmayışından dolayı, kirlian cihazı ününe ancak 1960’larda, yine Sovyet bilim adamlarının çalışmalarıyla kavuşmuştur. Kirlian fotoğrafçılığı yöntemi Kazakistan devlet üniversitesi’nce 1968’de yayımlanan “Kirlian Etkisi’nin Biyolojik Mahiyeti” adlı çalışmayla bilim dünyasına sunulmuştur. Bu çalışmaların Batı’ya tanıtılması ya da bu konunun Batı’da popüler hale gelmesi ise Sheila Ostrander ve Lynn Schroeder adlı araştırmacı yazarların 1978’de yayımladıkları kitapla gerçekleşmiştir.

 

Kirlian'ın keşfinin spiritüel sonuçları


Sözkonusu fotoğrafların yaşayan her şeyin muhtevasında "yaşam gücü" bulunduğunun ya da "aura"nın varlığının fiziksel kanıtı olduğunu belirten Kirlian, böylece, kendi metodu ile, öteden beri okültistlerin ve teozofların varlığını ileri sürdükleri, canlı bedenlerini sarmalayan, nadir vakalar haricinde gözle görülemez olan aura’nın varlığını kanıtlamış olduğunu iddia etmiştir. Kirlian fotoğrafçılığının ünlü olduğu yönlerden biri de insan vücudundaki akupunktur noktalarını işaret edebilmesidir. Bu iddiayı doğrulamak için yapılan deneylerden en ilginci, bir bitki yaprağının bir kısmı kesilse de, kirlian fotoğraflarında yaprak sanki kesilmemiş gibi, yaprağın bir bütün halinde ışınımının devam etmiş olmasıdır. Bu da, Semyon Kirlian’a göre fotoğraflardaki ışınım görüntülerinin önceden bilinen fiziksel etkenlerden kaynaklanmadığını ortaya koyan açık bir kanıttır.


     

Kirlian aygıtı

Kirlian fotoğrafçılığında kullanılan aygıtlar, en basit şekliyle, izole edilmiş bir kutu içerisinde bulunan, bir sıkma plakasıyla, fotoğraf camıyla veya bir optik aletle irtibatlandırılmış bir yüksek frekans kıvılcım üretecinden oluşur. Bir kamera gerektirmeyen aygıt, elektrik akımlarıyla saniyede 75.000-200.000 elektrik salınımı yapabilen jeneratörler gerektirir. Bu jeneratörler de çeşitli optik aletlere ve mikroskoplara bağlanabilir. Kirlian fotoğrafçılığı alanında çalışma yapan araştırmacılar, koronanın canlının heyecan ve sağlık durumlarına bağlı olarak renk ve ışıma değişiklikleri gösterdiğini belirtmişlerdir. Kirlian fotoğrafçılığı yöntemini Ruslar 1970’li yıllardan itibaren birçok hastanede hastalıkları teşhis amacıyla kullanmaktadırlar.

Kirlian fotoğrafçılığı ve benzeri çeşitli tekniklerle organlardan ve canlılardan yayılan eflüvleri gösteren fotoğraflara metapsişikte eflüvyoğrafi (effluviographie) adı verilir.

ASTRAL
“Rüyaların Diyarı“


” Biliyorsun, şu anda rüya görüyorsun !
Ama..Ama ben uyanığım! Seni görüyorum.
Bedeninin dışındasın, bu bilinçli bir rüya.
Senin rüyana girdim. Aynı rüyayı görüyoruz. “

Astral, rüyalar alemi, eterik maddenin bir üstü. Olmayan ülkenin sınırları. Eski çağlardan beri uyuyan insanların, bedenlerinden ayrılıp gezdikleri ve geri geldikleri düşünülürdü. Günümüzde modern bilim uykunun kademeleri olduğunu ve bu kademelerin uyku boyunca birbirlerine geçtiğini keşfetti.

Beynin yaydığı dalgalar, bilinçli halle uyku halinde alfa, beta gibi farklı dalgaboylarında seyrediyor. Özellikle beyin REM (Rapid Eye Movement / Hızlı Göz Hareketleri) sırasında saniyelerle ölçülebilecek kadar küçük bir zaman aralığında hızlı göz hareketleriyle düşlerini görüyor.

Düşlerimizi kimilerimiz anımsıyor, kimilerimizse hiç rüya görmediğini düşünüyor. Buna karşın herkesin REM uykusuna daldığını ve bu uyku sırasında aniden uyandırılan insanların uykuda beklenen dinlenmeyi sağlayamadığı deneylerle ispatlanıyor. Öyle ki uzun süre REM uykusu olmadan yaşamak biçimi ciddi hayati sorunlar yaşatıyor.

Leonardo da Vinci çok az uyurmuş. Gün içinde kısa kestirmeler uzanıp dinlerinken çalışmaya devam ederek yüzlerce projesini aralıksız yapabilmiştir. Uykusuzluğu bu kadar sistematik ele alıp disiplinli bir tarzla zamanı üretime dönüştürmüştür. Ya da REM uykusunun sürekli yaratıcılığını icatlarına taşımıştır.

Bu anlattıklarımızın çoğunu duyduk ya da okuyoruz. Ama bir de işin tuhaf kısmı var. Aklı başında incelememiz, heyecanlanmadan irdelememiz gereken veriler var. Rüya görmeyi bir kez daha incelemeliyiz.

BDA (Beden Dışı Aktivitiler) ve ÖYD (Ölüme Yakın Deneyimler) diye nitelendirebileceğimiz vakalar bu başlıkları oluşturuyor.

Kişi kaza geçiriyor ve ameliyata alınınca beden dışında uçtuğunu görüyor. Hastane dışında konuşan akrabalarını görüp cümlelerini duyuyor. Bir savaş sırasında ölümle karşılaşan bir asker ansızın kendini bedeninin dışında buluyor ve yaklaşan düşman askerlerini görüp kaçıyor.

Bir sürü örnek vaka. Elbetteki hepsi için bilimsel veya mantıksal bir açıklama belki de bir bahane bulunabilir. Ancak gelin biraz hayallere dalalım, mistiklerin sözleriyle astral alemi tanıyalım.

“Uykuda şu dört element çarmıhından kurtulurum;
Şu daracık yerden can yaylasına sıçrarım.” Mevlana, Mesnevi VI/222

“Gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi
Gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni” / Nesimi

“Çocukluğum boyunca rüyalarımda başka kentlere gittiğimi gördüm.
Bu, gençliğime kadar sürdü.” Nikola Tesla

Astral madde nedir? Klasik Hint ruhsal bakış açısında ve Neospritüalizm’de üst üste bedenler ve dünyalar bulunur. Bir sıvının içinde erimiş gaz gibi aynı mekanda farklı titreşimlerde bir çok katman halinde dünyalar ve bedenler vardır. Fizik beden, eterik beden, aura, astral beden ve ruhsal beden olarak anlatılır bu katmanlar.

Her beden farklı bir algı, farklı bir düzlem demektir. İnsan bilinci ve farkındalığı eş zamanlı olarak bunlarda bulunur. Tıpkı şu an bilinçaltınızın kalp atışınızdan tutunda şeker düzeyinize ve gelen milyonlarca algı bombardımanından sadece gerekli olanları arkaplanda yönetmesi gibi. Bilinç bir sürgü gibi bu varoluş düzlemlerine kayabilir.

Garip olan şu ki bilincimiz rüyaları hatırlayamaz. Kısa kısa ve kuralları anlaşılmaz bir rüyalar dizisi beynin anladığı ilişkiler ve olaylar dizisine dönüştürülür. Bu çok ilginç bir deneyimdir. Bir bilgisayara taşınabilir bir hafızayla bilgi getirip onun hafızasına aktarmak gibidir.

Ama biz böyle düşünmeyiz. Psikoloji bilinçaltından yüzeye çıkan id bilincinin kimlikle örtüştüğünü ve kendi dili olan bilinçaltından örülü rüyaların anlaşılmaz bir örgüsü olduğunu öngörür. Düşler gün içindeki hayallerin, bastırılmış arzuların kendimizi içine düşerken bulduğumuz dünyasıdır. Fakat bilinçli görülen düşler?

Diyelim ki bir uyku laboratuvarındasınız. REM uykunuz başladığında beyin dalgalarınızı izleyen bir cihaz, ufak bir elektrik akımı vererek beynimize şu anda rüya görüyorsun mesajı gönderse ne olur?

Bu aklımıza bir Elm sokağı kabusunda uyanmak ve Freddy ile köşe kapmaca oynamayı getirebilir(!) Ancak deneyimleyenler genellikle tam bilinçli rüya görmenin son derece beyaz ışıklı ve boş bir mekanda bulunmak anlamına gelebildiğini ve akıldan geçen hayallerin görsel imgelere dönüştüğünü söylüyor.

Şu anda gözünüzün önüne bir elma getirin. Kırmızı, olgun, nefis bir elma. O elmayı zihin alanınızda canlandırmanız gibi birşeydir bu.

“Mevlana çocukluğunda bir gün ağabeyi ve Belh’in ileri gelen ailelerinin çocuklarıyla toprak damlar üzerinde oynuyormuş. Bu sırada bir çocuk, küçük Celâleddin’e: — Gel bu damdan öteki dama atlayalım… demiş. Celâleddin gülümseyerek: — Hayır, bu iş, kedi ve köpeklerin kolayca yapabileceği bir iştir. Eğer gücünüz yetiyorsa, böyle damdan dama değil, geliniz göklere uçalım, âlemleri seyredelim… diye cevap vermiş. Derler ki, küçük Mevlâna bu sözleri söyledikten sonra bir anda göğe sıçramış, çocuklar korkudan çığlığı basmışlar.”

Astral bir zamanlar dünyaya daha mı yakındı? Kadim uygarlıkların, ismini dahi duymadığımız uygarlıkların insanları beyinlerinde rüya bilincini canlı tutarak, gündelik yaşamda kullanıyorlar mıydı? Bu uyanıklık bilinci ya da REM uykusunun bir türü gündelik bilinci kaplamış mıydı?

“Dev piramitler, tapınaklar o yüzlerce ton ağırlığındaki binlerce taşın kölelerce taşınması ile mi oluşmuş? Komik bir hayal bu. Bu gün bile o imkanları kullanıp modern hesaplamalarla yapamayız. Belki de Stonehange, Aztek, Mısır piramitleri astral birer projeksiyonla inşa edildi. O zamanlar dünya bir billur gibi eterik maddeydi. İnsanlar için astral ve dünya birdi. Büyük bir rüyaydı yaşam. Sonra katılaşan benliklerle düşünceler beraberinde dünyalarını da aşağı çekti. Altın Çağ yerini Kali Yuga’ya Demir Çağ’a bıraktı. İnsan düştü. Dünyası düştü. Süptil yüksek madde katı maddeye dönüştü. Adem ve Havva cennetten kovuldu.
Adem’in çocuklarına o dünyadan sadece düşler kaldı.

Piramitlerde bulunan özel inisiyasyon odaları, rüya lahitleri, Aztek tapınaklarındaki uygulamalar kabuslardan çıkmış oymalar, freskler, Tibet’te kendini bir inziva hücresine kapatan ve astral seyahatla oradan çıkana kadar sabreden keşişler, çilehanelerde günler süren konsantrasyonlar ve yalnızlık. Avusturya yerlilerinin düş görme ustaları olduğu hatta başkalarının düşlerine de girebildikleri iddia edilir.
Bir an için tüm bu hikayelerin doğru olduğunu kabul edelim. İnsanın ikiz, duble bir rüya bedeninin olduğunu ve onunla gezebildiğini vs.
Bunun gerçekleşebilmesi için farklı bir evren modeline ihtiyacımız var. Newton evreninden, Einstein evrenine geçiş nasıl bir devrimse, yeni bir anlayışsa, farkındalıkla şekillenen evren modeline, diğer deyişle çok katmanlı bilinç-madde evren modeline geçişte devrimdir.

Bu evren modelinde, ortak bilinç alanları, birbirine etki eden farkındalık alanları ve aynı şeyi düşünerek sürekli stabil halde tutabilen maddelerden bahsetmeli. Her noktaya eşit uzaklıkta bulunan bir öznel noktanın matematiksel modelini de içermeli bu yeni evren.

Enerjisel anlamda bir üst katman kabul edilen astrali deneyimsel yakalamaktan başka şans yoktur mistiklere göre. Her çeşit ussal yaklaşım sadece faraziye olarak kalacaktır. Deneysel çalışmak isteyen uyku ve insan araştırmacılarını geceleri kararlı ve disiplinli bir çalışma bekliyor.

Astral projeksiyon yeni bir dünyanın kapılarını açabilir mi? Kimileri zihinde başlayan ve biten bir macera diyecektir bu oluşuma. Kimileri ise dünyamızı yaratan asıl model dünyanın astral olduğunu iddia edecektir.

Sonsöz: Astral, canlı, enerjik, zeki madde. Bilince tepki veren madde. Bizim dünyamızın en üstün canlı ve akıllı maddeleri olan organik dizilimler, et, kan, sinir, selüloz vs. nasıl düşünceye veya iradeye tepki veriyorsa tamamı böyle kaliteli, sübtil maddeden örülü alem.

“Ellerini görmelisin, rüya görmek
ellerini görmeyi başarmakla başlar.” Carlos Castenada

“Sana domuzların uykusunu değil,
gerçek uykuyu öğreteceğim dedi bilge kadın” Swami Rama

“Dün gece bir başka zamanda - bir başka yerde -
bir başka bedende uyandım.” M.S. 2150 / THEA ALEXANDER

“Gün boyunca farkında olan düzenli zihin
gece boyunca düş görmeyecektir.” Krishnamurti

 

PARAPSİKOLOJİK FENOMENLER ÜSTÜNE BİLİMSEL VE FELSEFÎ BİR SORUŞTURMA

Şahin EFİL

Bilindiği üzere, beden dışı deneyimler, yakın ölüm tecrübeleri, lüsid rüyalar ve daha pek çok psişik ve parapsikolojik olaylar, kadim dönemlerden beri hemen her yaş ve meslekten insanın ilgi odağı olagelmiştir. Bu tip psişik ve olağan dışı tecrübî olaylar hakkında yapılan araştırmalar çok da yeni değildir; önde gelen birçok bilim adamı, filozof ve psikoloğun önderliğinde çalışmalar yapılmış, bu konudaki mevcut bilgiler toplanmak suretiyle bilimsel olarak değerlendirilmeye çalışılmıştır.[1] Bugün de bu çalışmalar, çok daha kapsamlı ve sistematik bir biçimde sürdürülmektedir.[2] Bu konularda birbirinden farklı bir çok görüş ileri sürülmüş ve açıklamalarda bulunulmuştur; onları bütünüyle burada inceleme ve haklarında kesin şeyler söyleme imkânımız yoktur.[3] Bununla birlikte, biz bu makalede beden dışı deneyimler, ölüme yakın tecrübeler ve lüsid rüyalarla ilgili ardı arkası kesilmeyen ve çok farklı açıklama biçimleri bir yana, onların bir başka boyutuna, bir bakıma bilimsel gelişmelerin ışığında bu tecrübelerin yeni açıklama biçimlerine dikkat çekecek ve bu noktada genel bir değerlendirme yapacağız. Sözün özü, bu çalışma modern bilimde Paralel Evrenler hipotezi ile söz konusu tecrübeler arasındaki ilişkiyi konu edinmekte ve onları tartışmakta; bunlar arasındaki benzerlik ve uyuma dikkat çekmektedir. Bu ilişkinin ortaya konabilmesi için, her şeyden önce, ilişkiye konu olan şeylerin kısa da olsa vuzuha kavuşması kaçınılmaz gözükmektedir.


1. Paralel Evrenler Yorumu


Bilindiği üzere, “yeni fizik” ya da diğer adıyla “modern fizik” denildiğinde, ilk akla gelen şey, hiç kuşkusuz ki, genel görelik ile kuantum teorileridir. Bu nedenle, modern bilimin temel paradigmalarının büyük ölçüde bu iki teoriye dayandığı söylenilebilir.[4] Elektron, proton, nötron ve kuvark gibi atom-altı parçacıkları kendine konu edinen kuantum teorisi,[5] 20. yüzyılın en büyük ve en başarılı teorilerinden birisi olarak kabul edilmektedir.[6] Kuantum kozmolojisinin önemli yorumlarından ve açıklamalarından birisi olarak görülen “paralel evrenler” (Parallel Universes) hipotezi, ilk kez Amerikalı fizikçi Hugh Everett tarafından önerilmiştir.[7] Bu tez, sonraki yıllarda daha fazla ilgi toplamış ve birçok bilim adamı tarafından çeşitli yorum ve katkılarla geliştirilerek savunulmuştur.[8] 


Hiç şüphesiz paralel evrenler hipotezi, kuantum mekaniğinin ilginç, çok popüler ve bilimsel platformlarda çok tartışılan yorumlarından birisidir. Bu hipotezde birbirinden bağımsız ve farklı, hiçbir şekilde birbiriyle etkileşime girmeyen, çok sayıda evrenin varlığı savunulmaktadır. İçinde yaşadığımız evren de onlardan birisidir.[9] Konuyla doğrudan ilgilenen fizikçilerden Wolf, paralel evreni şu şekilde tanımlamaktadır: “Tıpkı evrenimiz gibi, paralel evren de maddeyi, galaksileri, yıldızları, gezegenleri ve yaşam süren varlıkları içine alan bir uzay ve zaman bölgesidir. Daha doğrusu, denilebilir ki, paralel evren, içinde yaşadığımız evrenin bir benzeri ve kopyasıdır.”[10] Bu yaklaşımı benimseyen bilim adamları, paralel evrenlerin ontolojik olarak içinde yaşadığımız evren kadar gerçek ve sahici olduğunu düşünmekte ve bunu hararetle savunmaktadırlar.[11] 


Kuantum mekaniğinin önemli sonuçlarından birisi de gözlemcinin fiziksel sistemi etkilemesidir; yani insanın niyeti ve gözlemleme faaliyeti, evrenin yapısını etkilemektedir.

Evrene atomik düzeyde bakıldığında, gerçeklik bir ölçüde onu nasıl gözlemlediğimize ve neyi görmek istediğimize bağlı olarak değişmektedir. Bu nedenle, atomik düzeydeki cisimlerin tek başına gözlemciden bağımsız olarak varlığını düşünmek mümkün değildir. Sözün özü, gözlemcinin bilinci gözlemlediği olguları etkilemektedir; bu etki, birçok bilim adamına göre paralel evrenlerin varlığını dikkate almadan objektif olarak anlaşılamaz.[12] İnsan bilincinin olguları nasıl etkilediği meselesine biraz daha yakından bakmak, konunun daha anlaşılabilir kılınması için gerekli gözükmektedir.  Fizikçi Jack Sarfatti’ye göre, gözlemci fikri, bir çok olguyu açıklayabilir. Örneğin, bir sıvı veya gazdaki parçacıklar durmadan ileri geri hareket ederler, ona göre parçacıkların bir oraya bir buraya çarpmasının asıl nedeni, katılımcıların zihnî faaliyetleridir.[13] Teorik fizikçi Roger Penrose, insan bilincinin nesneleri nasıl etkilediğini kuantum mekaniğinin çok evrenler yorumu çerçevesinde şöyle açıklamaktadır: “Her bir gözlemcinin bilinç durumu ‘ikiye ayrılır’ kabul edildiğine göre her bir gözlemci iki kez varolacak, her varoluşunda farklı deneyimler edinecektir, (yani, bir bilinç durumu ölü kediyi, ötekisi ise, canlı kediyi görecektir). Gerçekten, yalnızca gözlemci değil, içinde yaşadığı tüm evren, dünyayı her ‘ölçmesinde’, iki (veya daha fazla) parçaya ayrılır. Böyle bir parçalanma, yalnız gözlemcilerin ‘ölçümleri’ nedeniyle değil, genelde kuantum olaylarının makroskopik büyümesi nedeniyle, tekrar tekrar oluşur ve bu şekilde oluşan evren ‘dalları’ çılgınca dal budak salmaya başlar”.[14] Kuantum mekaniği, bilim tarihinde “çift yarık deneyi” olarak bilinen deneyde fotonun dalga mı yoksa parçacık mı olduğunu belirleyen şeyin gözlemcinin bilinci olduğunu söyler. Yine, bu teoriye göre, “Shrödinger’in kedisi” adı verilen düşünce deneyinde, kedinin ölü mü yoksa diri mi olduğunu belirleyen şey, insanın zihnidir.[15] Dolayısıyla bir olgunun potansiyel durumdan aktüel hale gelmesi ve gerçekleşmesi, katılımcının varlığı ile mümkün olmaktadır.[16] Buna göre, sistemin fiziksel özelliklerinde herhangi bir değişim olmamaktadır, değişim sadece bu özelliklerin potansiyellik ve aktüelliğinde ortaya çıkmaktadır.[17] Bu durum, çift yarık deneyi ile Shrödinger’in kedisi deneyinde daha somut ve anlaşılabilir bir biçimde gözlemlenebilmektedir.


Modern bilim, klâsik bilimde olduğu gibi insanı gözlemlediği olgulardan ve bunların bir hasılası olan evrenden bağımsız ve ayrı olarak değil, tam tersine onlarla bir bütünlük oluşturacak şekilde düşünmektedir.[18] Paralel evrenler yorumunda da, aynı şeyler geçerlidir; yani insan evrenin veya evrenlerin bir parçası durumundadır ve o, evrenin varlığına katılmaktadır. Dolayısıyla modern bilim, gözlemciyi ve tabiî ki, onun zihnini ve niyetini ön plâna çıkarmış olmaktadır. Bunun bizi ilettiği sonuç ise, insan bilincine (zihin) olağanüstü bir güç atfedilmesi ve bu yetinin olabildiğince öne çıkarılmış olmasıdır. Demek ki, gerçekliğin, evrenin veya evrenlerin mahiyetinin anlaşılmasında ve yorumlanmasında, zihin ya da bilinç faktörü çok önemli bir rol oynamaktadır.[19]


Kuantum fiziği, öyle görünüyor ki, mikro-âlemden makro-âleme kadar pek çok şeyi etkilemiş ve betimlemiş; mekanik ve determinist bilim anlayışına büyük bir darbe vurmuş; hemen her alanda, bilim tarihinin bilinen akışını tersine çevirebilecek köklü bir değişim ve dönüşüm başlatmıştır. Takdir edilmelidir ki, bu etki ve değişimden başta, yakın ölüm tecrübeleri olmak üzere birçok parapsikolojik olay da doğal olarak nasibini almak durumundadır. Çünkü bir felsefeci “... bilim adamının vardığı sonuçlara hiçbir zaman kayıtsız kalamaz. Gerçek bir filozof, bilimsel sonuçlara rağmen değil, bilimsel sonuçlara göre felsefe yapacaktır... O halde, filozof için bilim adamının vardığı sonuçlar büyük bir önem taşır”.[20] Dolayısıyla bir din felsefecisinin ya da filozofun bütün bu olup bitenler karşısında kayıtsız kalmak yerine; mevcut bilgileri, güncelleştirmek, tartışmak, bilimsel gelişmelerin ışığında yeniden değerlendirmek ve bunlardan tutarlı, şümullü ve rasyonel sonuçlar çıkarmak en önemli ve belki de en öncelikli görevidir, diye düşünüyoruz. İşte bütün bu açıklamalar, bize parapsikolojik olayları modern bilimin ışığında yeniden ele alma, bilimle parapsikolojik olaylar arasındaki olası ilişkileri inceleme ve değerlendirme fırsatı vermektedir. Sözü edilen ilişkiler, elbette ki, genel psikoloji ve onun bir alt dalı olan din psikolojisi açısından da ele alınabilir. Ancak burada parapsikolojik olaylar bir din felsefesi fenomeni olarak ele alınacaktır.

[1] John Hick, Philosophy of Religion, Prentice-Hall , New Jersey , 1965, s. 127.
[2] Bkz. Michael Talbot, Holografik Evren, (Çev. Güray Tekçe), Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1997.
[3] Mehmet Aydın, Din Felsefesi, Selçuk Yayınları, Ankara, 1992, s. 242.
[4] Paul Davies, “The New physics: a synthesis”, The New Physics, (Ed. Paul Davies), Cambridge University Press, Cambridge , 1989, s. 1 vd.
[5] Michio Kaku, “What Happened Before the Big Bang”, Astronomy, vol. 24, no. 5, May, 1996, s. 36.
[6] Kuantum teorisi, hakkında geniş bilgi için Werner Heisenberg, Fizik ve Felsefe, (Çev. Necibe Çakıroğlu), İstanbul Teknik Üniversitesi Matbaası, 1972, s. 8 vd.
[7] Fred Alan Wolf, The Parallel Universes, Touchstone Book, New York, 1990, s. 33.
[8] Çağdaş kuantum fizikçilerinden biri olan David Deutsch, felsefî ve fiziksel bir eser olan The Fabric of Reality’de (London: Penguin Books, 1997) paralel evrenler fikrini savunmaktadır. Bu yaklaşımı The Parallel Universes adlı eserinde savunan fizikçilerden birisi de Fred Alan Wolf’tur.
[9] Wolf, a.g.e., s. 33; Deutsch, a.g.e., s. 18, 44, 54.
[10] Wolf, a.g.e., s. 20-1.
[11] John Leslie, Universes, Routledge, London and New York, 1989, s. 6 vd; Alastair I Rae, Quantum physics: illusion or reality?, Cambridge University Press, Cambridge and New, York 1986, s. 75-83; Diğer taraftan, paralel evrenler yorumuna, birçok bilim adamı karşı çıkmış ve eleştirmiştir. Eleştiriler için bkz. Cafer Sadık Yaran, “Bilimsel Nesnellik ve Teistik İnanç”, Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 10, Samsun, 1998, s. 135 vd; Roger Penrose, Fiziğin Gizemi: Kralın Yeni Usu-II, (Çev. Tekin Dereli), Tübitak Popüler Bilim Kitapları, İstanbul, 1999, s. 180 vd.
[12] Wolf, a.g.e., s. 21-2, 32; Penrose, a.g.e., s. 181.
[13] Michael Talbot, Mistik Düşünce ve Yeni Fizik, (Çev. Sabahattin Kurtay), İnsan Yay., İstanbul, 1995, s. 43.
[14] Penrose, a.g.e., s. 181; Gözlemcinin nesneleri etkilemesi meselesi, başta John A. Wheeler olmak üzere pek çok bilim adamı tarafından dile getirilen bir husustur. Örneğin, James Jeans, Michael Talbot ve Eugene Wigner, bu fizikçilerden bazılarıdır. Bkz. Talbot, a.g.e., 38 vd.)
[15] Çift yarık deneyi hakkında geniş bilgi için bkz. Rae, a.g.e., 3-9; Krş. Stephen W. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, (Çev. Sabit Say, Murat Uraz), Milliyet Yay., İstanbul, 1991, s. 68 vd; Shrödinger’in kedisi deneyinin mahiyeti hakkında geniş bilgi için bkz. Rae, a.g.e., s. 9 vd.
[16] Katılımcı ilke hakkında geniş bilgi için bkz. Barrow , John. D., Tipler, Frank, The anthropic Cosm logical Princible, Oxford University Press, New York, 1986, s. 458-71; Gözlemci ve katılımcının mahiyeti, olguları etkilemesi gibi konular hakkında geniş bilgi için bkz. Talbot, a.g.e., s. 25-45.
[17] M. Said, Kurşunoğlu, İnsan-Evren İlişkisi ve Antropik İlke, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Basılmamış Doktora Tezi), Samsun, 2002, s. 156.
[18] Heisenberg, a.g.e., s. 25.
[19] Paralel evrenler fikrinin hangi bilimsel gerekçelere dayanarak ileri sürüldüğü ve savunulduğu konusunda bir fikir edinmek için kuantum teorisinin ortaya konulmasında, anlaşılmasında ve açıklanmasında son derece önemli bir rol oynamış olan çift yarık deneyine bir göz atmak yeterlidir. Ayrıca bu deney, insan bilincinin mikro-kozmosu nasıl etkilediğini göstermesi bakımından da oldukça önemlidir. Bkz. Hawking, a.g.e., s. 68 vd.
[20] Mehmet Aydın, Kant’ta ve Çağdaş İngiliz Felsefesinde Tanrı-Ahlak İlişkisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1991, s. 13.

PSİŞİK YETENEKLERİ GELİŞTİRME TEKNİĞİ

Eugen Casland

DIŞ âlemden gelen bilgiler bize duyular kanalı ile gelir. Fakat bu çok sınırlıdır. Bir kimseyi işitebilmemiz, onun etrafında mevcut olan şartlarla mümkündür. Görmek de böyledir. Çeşitli topluluklarda kelimeler vasıtasıyla insanlarla fikir alışverişinde bulunabiliriz. Bu bakımdan çoğunlukla düşüncelerimiz irademize bağlı olarak ve olmayarak ihanete uğrarlar. Bununla birlikte, bazı ölçüler dahilinde duyularımız genişlik kazanabiliyor. Mikroskop, teleskop, telefon, faks gibi aletler duyularımızın içinde bulundukları yetersizlikten kısmen kurtarmaktadır.
Öte yandan bilim, sayısız titreşimlerin mevcut olduğunu bize şöyle böyle anlatmaktadır. İşittiğimiz seslerin frekansı 32 - 33.000 hertz frekanslı seslerdir. Gözümüz de 450 trilyon kırmızı ışık ile 750 trilyon mor ışık arasında hareket eder. İmajinasyon ısı ile elektrik titreşimleri arasında bir yere sahiptir. Bu yüzden onun fizik tesirleri pek fark edilmiyor. Şüphesiz ki bilimde birçok eksiklikler mevcuttur.
Bu eksiklikler, kâinata yayılmış gerçek titreşimlerle ilgili değildir. Bilimin ağır ilerleyişi, bizim için bilinmez olan seyyal dünyaları tanımamıza bir engel teşkil etmektedir. Araştırmalarımızı genişletmek için şu andaki algılarımızı yeteri derecede temizlemeliyiz. Yeni duyumlar kazanmalıyız. Şuur sahasını genişletmeliyiz. Bu mesele, eski veya şimdi yazılmış olsun, anlatılan normalüstü olayların varlığı kabul edilirse, durugörü, telepati, telekinezi, ipnotizma gibi medyomsal olaylarda ortaya konmuştur.
Nedense, bu olaylar akademik bilim tarafından pek itibar görmemiştir.
Bu yüzden de resmî öğrenime dahil olmamıştır. Bilginler tarafından bütünüyle incelenmemiştir. Bu, iki sebepten ileri gelir: 1. Bu olaylar üzerinde yapılan gözlemler, karmakarışık ve bozucu karakterde ortaya çıkmış, bir türlü hüküm altına alınamayan bir kendiliğindenliğin (ve değişkenliğin) bulunmasından ileri gelmiştir. 2. Nihayet profesyonel medyomların bilimsel olmaktan ziyade kazanç hırsı ve şöhret budalalığı yaparak birtakım sahte melekeleri ortaya koydukları da bilinmektedir.
Bu yanlış düşünceler, genellikle psişizm hakkında insanların kabul ettikleri peşin fikirler üzerine dayanır. Psişik olayların değeri hakkında bir aydınlığa kavuşmak istenirse, bütün dinsel ve felsefe ile ilgili her şeyi bir tarafa itmek ve olumlu bir tarzda yeni bilimsel usullerle incelemek gerekir. Bilim en azından aşağıdaki süreçleri gerektirir:
1. Gözlem, olayların aydınlığa çıkarılması.
2. Tecrübe, yani her yönü ile incelenmeye izin veren değişik şartlar içindeki aynı olayların meydana çıkması.
3. Ölçü vasıtalarının mevcut olması.
4. Herkesçe gerçekleştirilebilecek olan kanunların ortaya çıkması.
5. Sadece olayları açıklamaya yarayan değil, aynı zamanda yeni olayları da görünür hâle getiren verimli hipotezler kurup, halka sunmak gerekir.

İMAJİNASYON

Bu çeşitli şartları yerine getirebilmek için önce psişik olayları incelemeyi öğrenmek gerekir. Bu incelemeler daha önce vardı. Örneğin, ilkel duygu tarafından meydana getirilen psişik olaylar, güçlükle işitilen bir ses, çok zayıf bir ışık, psikofizik ismi verilen bir ilim tarafından inceleniyordu. Bir kısım psişik kanunları bu bilime borçluyuz. Özellikle uyartıcı duyular konusunu toparladı ve hafızanın çalışış şeklini açıklığa kavuşturdu. Kısaca bir kısım psişik problemleri ciddî bir şekilde araştırdı ve açıkladı.
Şimdi biz bu bilimden sadece imajinasyon konusunu inceliyoruz. İmajinasyonun önemi, yüksek ruhsal yetenekleri tohum hâlinde içermesinden ileri geliyor. İmajinasyon prensiplerinin birisi üzerine dayandığımız vakit, durugörü, geçmiş ve geleceğe ait vizyonlar, görülmeyen âlemin (spatyom) derece derece anlaşılması için her insanın kullanabileceği bir metot bulmamız mümkündür. Manyetik, ipnotik bir etki olmadan yani süjeyi uyutmadan, normal şuuru ortadan kaldırmadan çok kısa zamanda elde edilen bazı psişik yetenekler vardır ki, ilk tezahürlerini hemen gösterirler ve derece derece gelişirler. Bunun nasıl mümkün olduğunu anlamak için, imajinasyon olayını incelememiz gerekmektedir.

İMAJ NEDİR?

İmajinasyon, imajların içsel olarak anlaşılması tarzında ifade edilebilir. O hâlde ‘imaj’ nedir? İmaj gerek bir şey (obje) veya şeyler (objeler) topluluğu, gerekse birleşik yahut birleşik olmayan niteliklere sahip bir sahne tarafından meydana getirilmiş bir izlenimdir. Diğer bir deyişle bu tamamlayıcı bir duyu grubu hatırasıdır. Genel olarak imaj kelimesi görme duyusuna tatbik edilir. Sanki ona aitmiş gibidir. Ama, diğer duyular için de imajları göz önüne almak şarttır. Yani tat, dokunma, koku, işitme imajları da olabilir. Genel olarak imajların dışardan görülebilir hiçbir iz bırakmadan beynimizin içinden geçebileceklerine inanıyoruz. Bunun aksi daha gösterilmemiştir. Biz en kolay imajları bile (meselâ ‘O’ harfini) kendi kendimize bir harekette bulunmadan canlandıramayız. Bu, şu demektir: Bütün içsel vizyonlara ve rüyetlere bir enerji yayını eşlik eder. Ve sonuç, titreşim tarzında belirsiz bir yayılışla kendini gösterir. Düşünce Şekilleri isimli kitabında Annie Besant ve Leadbater içsel vizyonlardan bahsederek her düşünceye ait, fizikî gözlerimizle göremediğimiz fakat durugörürler tarafından görülebilen bir tür renkli akışkan kümenin uzay içine fırlatıldığını anlatırlar. Bu küme, belirgin ve açık olmadığı zaman düşünce belirsiz bir şekil arz eder. Aksi hâlde açık seçik bir durumdadır. Bundan başka düşünceye eşlik eden yayının cinsine bağlı nüanslar ışıklı durumlar ve BERRAKLIKLA İLGİLİ bir renklenme de tezahür eder. Bu akışkan yumak belli bir yöne fırlatılabilir. Ve belli bir kimseye ulaşabilir. Ya da belirli bir amacı olmadan uzay içinde yayılır. Ve sonunda kendisi ile ilgili bulunan diğer bir yumakla birleşir.
Her şahsın bir aurası vardır. Birçok ışık çizgisi ve renklere sahiptir. Auranın iç çevresi, düşüncenin çalışma şekli ile bağlantılıdır. Ve onun tesiri altındadır.
Aura, sakin bir ruh hâli içinde bulunduğumuz zaman ince ve zayıftır. Aksi hâlde aynı aura, ruhumuz şiddetli titreşimlerle dolu bulunduğu zaman girdap tarzında hızla hareket eden, uzağa fırlatılmış akışkan yumaklar meydana getirir. Bu yumaklar, onları yayan kimselerce hiçbir zaman bir kayıp değildir.
Ve onlar her zaman hayatın herhangi bir anında bir izlenim hâlinde bulunabilir. Böylece yansıtılan imajlar, belirsiz bir yayılmaya sahiptir. Ve bu hadiseden dolayı her varlığa ulaşırlar. Bir alıcı bulsun veya bulmasın...


Fakat titreşim durumu imajın titreşimleriyle uyuşuyorsa zar zor anlaşılabilir. Böyle bir durum sohbetler ve iş sırasında ortaya çıkabilir. Bu türlü olaylar telepati ve fikir iletimleri ismi altında izah edilir.


Birçok deneycilerin çalışmaları bize şunu göstermiştir:
Sonuç olarak bizden dışarıya fırlatılan veya bize gelen bütün imajlar belirsiz bir hız içinde imaj nakleden bir akım üretirler. İmajın şekil bulmasından hemen sonra yayılan dalgaların varlığı tespit edilmiştir. Hassas kimseler ışıklı bir küme yahut akışkan bir akımın yayıldığını fark ederler. Gözlemciler, bazı şartlar altında, düşünce şekli (form panse) yaratan bir kimse ile uzakta bulunan yabancı diğer bir kimsenin arasında bir ilişkinin bulunduğunu da ortaya koymuşlardır. Bunu şu şekilde ifade edebiliriz: Akımın sebep ve neticesi olan imajlar (yani bazı psikomanyetik imajlar) olaya uygun düzenlemelerle bu akımları idare etmeye, kullanmaya ve normalüstü psişik olayları uyarmaya imkân tanırlar.


Biliyoruz ki beyin, alıcı verici telsiz cihazı gibi çalışır. Bu bakımdan kendiliğinden imajlar, hafızadan gelmez. Bizim iç algılamamızın, hatıralarımızla şekil bulduğu doğrudur. Fakat bunlar pekâlâ dış ortamın tahriki ile meydana çıkmış, görülen veya görülmeyen, bilinen veya bilinmeyen sebeplerden ileri gelmiş, kısmen meçhul şartlar içinde yerine getirilen izlenimlerin sonucu olabilir. Beyin kapalı bir devrede elektriksel bir akım içinde bulunabileceği gibi, açık bir devre olarak da çalışabilir.
Bu nokta çok önemlidir. Zira normalüstü melekelerin mümkün oluşunu bu nokta sağlar.


Bazı uyaranlar veya enerji türleri, uygun şiddet ve zıtlıklar şeklinde, bizzat kendimizdeki duyumsal şuur hâlimizi harekete geçirirler. Bu duyum, bir defa hissedildikten sonra hiçbir zaman tamamen silinmez. Duyumlar, bazı şartlar dahilinde araya başka uyaranlar karışmadan tekrar ortaya çıkabilirler. Ama zayıf durumda bulunabilirler. Buna hatırlama diyoruz. Bir eşya, bir varlık, belli bir sahne, bir duygusal yığılma dahi aynı ‘yeniden doğuş’ sürecine dahildir.


‘Yığılma’ hazırlığı açık ve seçik bir imajı meydana getirir. Bu duyularımızın hepsi, toplamı bizde sabitleşir. Ve böylece şuuraltı ismini verdiğimiz bir nevi toplanma meydana gelir.
Fakat izlenimlerimiz bazı ölçüler dahilinde diğer kimselerin izlenimleri ile birleşir. Bundan da şuuraltımızda bulunan hatıralarımız arasında, başka bir şahsiyetin şuuraltında bulunan imajların var olduğu sonucu çıkar. Bu imajlar kendi aralarında (alâka kanununa göre) birleşirler. Ve rastgele başka kimselerin şuuraltında, imajları çekip almaya izin veren birtakım yönetici bağlar meydana getirirler; o hâlde bu imaj deposu sıkı sıkıya kapalı değildir. Şayet kendimize ait olan bir imajın içine kolayca girersek, bazı hâllerde alışveriş kapısını kapatabilir ve yanımızdaki başka bir kimsenin imaj deposuna dalabiliriz. Sonra bu dalma işini gitgide arttırır ve nihayet bizi çeken şuuraltını ziyarete muvaffak oluruz. (Kendi imajımıza dalabilmemiz, bizim zihnimizde canlanan bir sahneye konsantre olmamız demektir.) Bu konsantrasyon ile biz, dışardan gelecek (rastgele) imaj akımlarını önlüyoruz demektir. Konsantre olduğumuz imajı faal hâle geçirip (meselâ donuk bir sahneyi canlandırmak), ilgi kurmak istediğimiz kimsenin imajını kendi imaj sahnemize aktarırız.
Bu, telkin ile olur. (Meselâ, bir sahne yaratıyorsun, telkini; bu, medyoma yarattırılan bir imajdır. Bu durumda bir irtibat kurmak istediğimiz zaman, medyomun, o şahsın imajını o odada görmesini isteriz. Buradan da medyom asıl varlıkla  irtibata geçer.)
Alıcı ve verici fazla işlemekte ise de iki ayrı imaj sınıfını belirtmek gerekir:
A) Yayımlanan imajlar
B) Alınan imajlar

İmaj kombinasyonları ile belirli bir hâle gelmiş bulunan ve psişik bir olay olan imajinasyonda iki tür vardır:
1) Aktif imajinasyon
2) Pasif imajinasyon

 

PSİŞİK YETENEKLERİ GELİŞTİRME II.

 

AKTİF İMAJİNASYON

İç tasarımları (zihnî tasavvurları) istekle görünür hâle getiren ve bir amaca göre birleştiren bir melekedir. Bunlar roman, hikâye ve piyesleri yaratmakta rol oynarlar. Hayatın her safhasında mevcuttur. İmajinasyon olaylarının anlaşılması, yaratıcılık ve ‘ruh’un tekâmülünde vazgeçilmez bir kaynaktır. Akıl yürütmenin, fikirlerin ve bir yığın zihinsel olayların temelidir. Eğer onların kanunlarını biliyor ve de tatbik edebiliyorsak, hekim ve ilâç kullanmadan hastalarımızı iyi eder, varlığımızı değiştirir ve kaderimizi gerçekleştirebiliriz. Aktif imajinasyon bütün dünyayı kapsar.

PASİF İMAJİNASYON

Bu konu, diğer bir âlemi teşkil eder ki, biz bununla meşgul olacağız. Pasif imajinasyon, imajinasyonun bazı elemanlarını kullanmak suretiyle normalüstü yeteneklerin ortaya çıkmasını sağlayabilir. Pasif imajinasyon, imajların kendiliğinden meydana gelmesidir. Önce doğal bağlar ile kendiliğinden meydana gelebilir (imaj çağrışımı). Çünki her imaj, kendisi ile zaman ve  mekân içinde ilgili olan diğer birtakım imajları görünür hâle getirmek eğilimindedir. Meselâ hiçbir iradî çaba gösterilmese, bahçedeki çimenlik, yan tarafta bir bank olduğu fikrini uyandırır. Böylece, imajlar birbirine yakın olanları uyandırır. Şiddet ve bağlantılar sebebiyle gruplanırlar. Ve eğer hiçbir objektif olay girmez ise, bütün şuur sahasını kucaklayan, birbiriyle az çok ilgili sahneleri oluştururlar. Bu durum, asıl prensibi pasif bir imajinasyon oyunu olan rüya gibidir.


İmajların kendiliğinden meydana gelmesinin başka bir sebebi, telepati yoluyladır. Bazı psişik şartlarda imaj, bize tesir eden yabancı bir kimseden yayılır. O anda o imaj, kendi imajlarımızla karışır. Ve iki şuuraltı arasında kendiliğinden bir bağ yaratır. Bu sebeple bazı aşklar, önseziler, çevrenin idraki, durugörü, fikir aktarımları ve diğer normalüstü olaylar ortaya çıkmaktadır. Bu ilk bilgilerle, normalüstü yeteneğin gelişmesine izin veren prensibi anlayabiliriz:


1.
) Düşünce sakin olmalıdır. İmajı soyutlayabilecek tarzda aktif imajinasyonun faaliyetine engel olmalıdır. Yani aktif imajinasyon bir imajı devamlı olarak işler, onu türlü şekillere sokar. Halbuki imajı soyutlayarak onu sabit, hareketsiz, aynı şekilde tutabiliriz. İmajı bozacak hiçbir tesir ona ulaşmamaktadır.


2
.) Şuuraltını avlamak için bu imajların şiddetini arttırmak gerekir.


3
.) Uygun olan çağrışımı yaratarak imajı yönlendirmek gereklidir. Bu çağrışımın (fikir ya da imaj)  yapısı imajın ilk istikametine bağlı olan yeni bir saha içine, şuura çekip getiren akımlara sebep olur. Sonuç olarak, mümkün olan istikamet tarzları ve idrak çeşitleri ortaya çıkar, yeni yetenekler oluşur. Olup biten şeyler sanki sapma ve dönme derecesine göre yalnız bir tek anahtarla açılabilen, çeşitli kilitleri olan bir kapıyla kapatılmış bir dünyaya giriştir. Kapı, şahsî fikirlerle yüklü beyindir (medyomun beynidir). Anahtar somut (objektif eşya) kelimelerle uygun bir tarzda yönetilen bir imajdır. Prensip gayet basittir ve hemen hemen hiç yanılmaz. Akıl, genellikle, zekâmızın çalışışında mevcut bulunan bir karışıklık ve dağınıklık içindedir. Aktif imajinasyon ile pasif imajinasyon oyunundan zevk duymak bizi şaşkın hâle getirir. Fikirlerimizin keşmekeşliği, niteliği anlaşılmamış olan titreşimleri terk etmez. Ve ince titreşimler rastgele şuur sahamıza nüfuz eder. Beynimiz tıka basa dolu bir ambar gibidir. Öyle bir ambar ki baca deliği eşyalarla tıkanmıştır. Dışarıyı görmek ne mümkün. Bütün mesele bu karışıklığı düzenlemek, ışığın gireceği baca yolunu açmak ve buradan çıkacak olanlara yardım maksadıyla diğerlerini kenara çekmektir.

TATBİKAT ARAÇLARI

Orta seviyeden kültürlü kadın veya erkek bir kimseyi süje olarak alalım. Bunlar sonra tasfiye olacaklar ve neticede en iyileri kalacaktır. Süje ne kadar kaba ise (hassasiyet bakımından) gelişme o derecede güç olacaktır. Başarıya ulaşmak için imajinasyon kabiliyeti orta derecede olanlar da yeterlidir. Yeter ki, kendini tamamıyla dünya işlerine vermemiş, hayatın küçük taraflarıyla dolmamış, şahsî çıkarlarına bağlanmamış olsun... Şüphesiz ayrıca süjenin hasta ve şiddetli heyecanlara uğramamış olması, şoklar geçirmemiş olması gereklidir. Yani muhtelif manevî şoklar zamanla şuur sahasından şuuraltına kaydırılarak, görünür bir rahatlık ve denge sağlanabilir. Fakat bu çalışmalarda şuuraltı faaliyet açığa çıktığı için şokla ilgili heyecanlar, tıkanıklıklar, marazî hâller nüksedebilir.


Önce süjede sükûnet hâli doğması gereklidir. Bunun için loş bir oda ve bir yardımcı ile tecrübeye girişilir. Yardımcı, odanın bir köşesinde sükûnet hâlinde zihnen pasif durumda  oturmalıdır. Süje rahatça oturmalı, ışık gözlerine düşmemeli (gözler rahat şekilde bağlanabilir ya da ışığa bir perde veya paravana ile engel olunur).


O andaki zihinsel meşguliyetlerini bertaraf etmek için süjeye zıt imajlar vasıtasıyla yardım edilir. (Yani zihnî sükûnete götürecek imajlar verilir. Meselâ, sakin bir deniz manzarası, ıssız bir çöl manzarası, mavi bir gökyüzü, sükûnet verici bir kır manzarası vs.) Bu imajlar süjenin zihnindeki karışık imajları, günlük endişeleri dağıtmaya yeter.


Sonra bütün düşüncelerden ayrılması ve celse içinde sadece en yüksek ruhî bir yükseliş imkânı araması rica edilir. (Yani süjede manevî bir incelik, hassasiyet, manevî alemlere doğru bir çekilme duygusu ihtiyacı ortaya çıkartılır. Hikmetli birkaç cümle, dua vs. kullanılabilir.) Sükûnet elde edildikten sonra açık seçik ve somut bir imaj uyandırmaya elverişli bir kelime söylenir: vazo, bardak yumurta, kaşık, portakal gibi... (Söylenen kelime mümkün olduğu kadar çok kolaylıkla ve zihni dağıtmadan göz önüne getirilebilmelidir, basit olmalıdır.)
Süjeden, kelime işittikten sonra göreceği ve hissedeceği duyguları anlatması (görünür hâle getirmesi), açıklaması istenir. Üç durum ortaya çıkabilir:

1. Hiçbir izlenim meydana çıkmaz.
2. Ne olduğu anlaşılmayan bir hatıra ortaya çıkabilir.
3. Bilinmeyen bir imaj ortaya çıkar.

İzlenim yokluğu, açıkça süjenin endişelerinden kurtulamadığını veya şuurdışı bir meşguliyeti bulunduğunu gösterir. Söylenen kelime, gerçekte, şuuraltında titreşimler ortaya çıkaran bir titreşim dalgasıdır. Eğer şuuraltı nötr hâlde kalmışsa hemen hemen hiçbir şey meydana gelmez. Çünki şuuraltına nüfuz edilememiştir. Süje duvarla kapalıdır. Ve kelime bir engele çarpan top gibi geri dönmüştür. Böyle bir durumda, birbirinden farklı bir dizi kelime söyleyerek (ki bu, süjeyi içine alan ön düşünceleri ortadan kaldırmak içindir), eğer bu yeterli değilse, alışılmış bir eşyanın (olayın) hatırasını hatırlatarak o meşguliyetten kurtarılır. Alışılmış bir eşya veya olayın hatırlatılmasıyla yarı hatırlama hâli uyandırılır. Böylece ikinci hâle geçirilir. Eğer bu usul yeterli olmazsa süjeyi küçük bir sahne veya manzara gibi temsilî bir hâli düzenlemeye çeken, onu  zorlayan yaratıcı imajinasyondan istifade edilir. Başta da söylediğimiz gibi süje biraz imajinatif karakterde olmalıdır. Yani süjede tecrübeyi kolaylaştıracak sahneleri telkinle tahayyül ettirmek mümkün olmalıdır, meselâ ‘Ben sizi  falan yerde görüyorum’ gibi... Sonuç gözükmekte gecikmez. Ön meşguliyet böylece mağlûp edilmiş ve iç imajların meydana çıkması mümkün olmuştur.

Çeviren: Üstad Ergün Arıkdal

PSİŞİK YETENEK ve RUHSALLIĞI BÜTÜNLEŞTİRMEK

David FONTANA

Felsefe doktorası olan Prof. David Fontana, psişik araştırmaya yönelik sürekli aktif ilgisiyle birlikte, doğu ve batının ruhsal geleneklerinde geniş uygulamalı deneyime sahip bir psikologtur. (Society for Pscyhical Research’ün eski başkanıdır.) Bu geniş sahalarda, bazıları klâsik olarak kabul edilen birçok kitabın da yazarıdır. Bu makale, 23 Mart 1999’da verdiği bir konferansa dayanarak hazırlanmıştır.

RUHSALLIK ve PSİŞİK YETENEKLER

RUHSAL gelişim kendisiyle birlikte psişik ihsanları getirebilmesine rağmen, ruhsallık ve psişik yetenekler aynı şey değillerdir. Budizm ve Hinduizm gibi doğulu ruhsal geleneklerde ruhsal kapasiteler derinleştiğinde zihnin bazı maddesel sınırlamaları aşmaya başladığı ve diğerlerinin zihinleriyle telepatik iletişim içine girebilir hâle geldiği ve böylece durugörü ve psikokinezi gibi (topluca siddhiler denilen) yetenekler tezahür ettirdiği söylenmektedir. Bununla birlikte bu gelenekler, siddhilerin sadece ruhsal büyümenin bir çeşit önemsiz belirtileri oldukları ve asla kişisel çıkar sağlamak için kullanılmamaları ve kendi içlerinde bir son olarak görülmemeleri gerektiği konusunda bizleri uyarmaktadırlar, aksini yapmak benliği güçlendirir ve kişiyi gerçek ruhsal ilerleme yolundan saptırır. İnsan, başkalarına hizmet ederken kullandığında bile, benliği şişiren duygulardan kaçınmalıdır. Siddhiler bize emanet edilmiş hediyelerdir, kişisel servetimiz değillerdir.


Bir Yoginin Otobiyografisi’nde (Bu kitabın özeti Mucizeler adıyla RM Yayınları arasında yer almaktadır), meşhur guru Paramhansa Yogananda

kendi kişisel siddhi deneyimlerinin sayısız örneklerini verir ve kitaplarından bir diğerinde, Man’s Eternal Quest’de (İnsanın Ebedi Arayışı), onların gelişimine eşlik eden ruhsal disiplinlerin derinliğine yönelik bir anlayış sunar. Bununla birlikte siddhilerin en eğlendirici örneklerinden biri, Ram Dass’ın kendisiyle birkaç yıl geçirdiği bir diğer saygın öğretmen Neem Baba’nın hayatında görülmüştür. Bir zamanlar Hindistan’daki trenlerde kutsal adamların parasız yolculuk yapmalarına izin veriliyordu ama bazı sebeplerden dolayı bu ayrıcalığa son verme kararı alındı. Neem Baba yeni politikanın ilk kurbanlarından biriydi ve biletsiz olduğu keşfedildiğinde, Karolli istasyonunda uygun bir şekilde trenden indirilmişti. Biletçi diğer yolcuların protestolarına aldırmadan düdüğünü çaldı ve sürücü treni çalıştırmak istedi; ama nafile, tekrar tekrar denedi ama hiçbir şey olmadı. Bu sırada Neem Baba plâtformun üzerinde gülümseyerek bekliyordu. Sonunda, trene geri gelmesi için yalvarmaya başladılar. O, yalvarışları nazikçe dinledi, trene tırmandı tahmin edeceğiniz gibi motor, bir motorun davranması gerektiği gibi davrandı ve tren istasyondan ayrıldı.
Tesadüf mü? Sürücünün bir numarası mı? Hindistan’ın kutsal adamlarını ve kadınlarını çevrelediği söylenen siddhilerin diğer birçok örneklerini deneyimleyenler, bunun Neem Baba’nın işi olduğundan hiç şüphe etmediler ve o zamandan sonra da o hep Neem Karolli Baba diye bilindi.

PSİŞİK YETENEKLER ve RUHSALLIK

Sürecin zıt istikamette güçlüce çalıştığı, yani psişik yeteneklerin gelişiminin ruhsal ilerlemeye götürdüğü yönünde hiç delil yoktur. Bazı vakalarda böyle olabilir ama bu kuraldır anlamına gelmez. Geçmişin bazı en ünlü psişikleri, kesinlikle ruhsal olmayan numaralara kalkışmışlardır. Eusapia Palladino her bakımdan çok güçlü bir fizik medyomdu ve tarihte en geniş olarak incelenen psişiklerden biriydi; yine de onun fenomenlerinin çoğu gerçek olmasına rağmen, diğerlerinin açıkça hileli olduğu yönünde neredeyse oybirliği vardır. O celselerdeki haziruna “Beni izleyin, yoksa hile yaparım.” diye öğüt vermiş, kusurlarından dolayı rehberi John King’i suçlamıştır. Bazı rehberlerin karakterleri gerçekten belirli oranda istenmeyen özellikler taşısa da (John King hayattayken adı çıkmış bir korsan olduğunu iddia etmekteydi), Palladino ile uzun süre çalışan Hereward Carrington, onun yaptığı hilelerin kendi egosuna bağlı olduğu görüşündedir. Carrington, Eusapia Palladino and Her Phenomena (Eusapia Palladino ve Fenomenleri) adlı eserinde “Ona bunu yapmaması için yalvardık.” diye yazmıştır, ama bir toplantıda, bir saat veya hemen sonrasında bir sonuç üretilmediyse, medyom “genellikle kaba ve açık türden” hile yapmaya başvurmuştu.


Elbette ki, fizik medyomlar toplantılarda hile yaparken yakalandıklarında Palladino’nun iddia ettiği gibi, transtayken rehberleri tarafından böyle yapmaya itilmiş olabilirler, ama eğer öyleyse bu sadece onların rehberlerinin dürüstlüğüne değil, rehberlerin kendi medyomlarının ünleriyle ilgili kaygılarına da gölge düşürür. Her halükârda, rapor edilen bir diğer güçlü fizik medyom olan, ama bu vakada kıskançlık günahına yenik düşen Agnes Guppy’nin davranışı için rehberleri suçlamak çok zor olurdu. Daha genç ve daha çekici arkadaş medyom Florence Cook’un başarısıyla yüzleştiğinde (Cook, Sir William Crookes tarafından gerçekten araştırılmış ve ismi telâffuz edilmiştir), Agnes Guppy çözümün, iki suç ortağının Cook’un yüzüne asit fırlatmaları olduğunu düşünmüştür. Neyse ki suç ortakları bunu reddetmişlerdir ama bu hikâye Bayan Guppy’nin şöhretini yerle bir etmişti.

RUHSAL ve PSİŞİK YETENEKLER ARASINDAKİ BAĞLANTI

Bununla birlikte, psişik yeteneklerin ruhsal gelişime sevk etmedeki başarısızlığına rağmen, sürecin bunun aksine çalışabildiği gerçeği, bu ikisi arasında bir bağlantı olması gerektiğini gösterir. Bu bağlantıyı keşfetmeye nasıl başlayabiliriz? Yunanistan’da Delf tapınağının Apollo sunağının üzerinde -dünyadaki en büyülü yerlerden biridir-, “Kendini Bil” öğüdü vardır. Apollo sunağı; Piton’un, yani ilâhlarla iletişim kurduğuna inanılan bir rahibenin -biz ona muhtemelen bir trans medyomu diyecektik- eviydi. Kendisine Atina’daki en bilge adamın kim olduğu sorulduğunda, “Hiçbir şey bilmediğini bilecek kadar bilge olan tek adam Sokrat’tır.” diye cevap vermiştir. Yani bizim bu keşfe başlama noktamız; Sokrat ile birlikte, sadece dışsal dünya değil ama kendi zihnimiz hakkında da ne kadar az bildiğimizi kabul etmektir. Bu bizi, “Kendi zihnimin yapısı nedir?”, “Ben neyim?”, “Ben kimim?” gibi varlıksal soruları sormaya götürür. Bazıları -örneğin Darwinciler- bu soruları, bizim şans eseri yaratılan biyolojik tesadüfler olduğumuzu, anlamı ve amacı olmayan başıboş bir evrende yaşadığımızı söyleyerek cevaplayacaklardır. Diğerleri bu cevabı kabul etmenin, anlamsızca yaşamak ve ümitsizce ölmek demek olduğunu kabul edecektir. Onlar bize, modern bilimin bütün gücüne ve bütün keşiflerine rağmen zihin hakkında fazla bir şey söyleyemeyeceğini ve ruh veya Tanrı’nın hiç olmadığını -Yüksek Şuur veya hangi terimi kullanmayı tercih ederseniz- kategorik olarak kesinlikle ifade edemeyeceğini hatırlatmaya devam edeceklerdir. Modern bilim psişik ihsanların olmadığını kategorik olarak ifade edemez ve bundan dolayı en materyalist bilim adamları bile böyle meselelerde agnostisizmin -belirsizliğin bir kabulünün- ötesine geçemezler.


Delilleri inceleyenler, insan yaşamında bir ruhsal boyutun mevcudiyetini ve psişik yeteneklerin mevcudiyetini desteklemek için çok miktarda şeyin mevcut olduğunun farkına varırlar. Bununla birlikte, bu boyutun ve bu yeteneklerin yapısına ve anlamına ilişkin daha derin sorular, bir anlamda fiziksel bilimlerin nüfuz sahasının ötesinde yatar. Bilim, bütün şüphe edilmez güçlerine rağmen, bizim sınırlı bir uygunluk alanı dediğimiz şeye sahiptir. Bu alanın ötesinde, onun hitap edemediği sorular vardır; sadece varoluşun temel anlamı ve benliğin tabiatıyla ilgili sorular değil, ama diğerkâmlık gibi insan vasıfları ve bir Bach veya Mozart veya bir Michael Angelo gibiler tarafından tezahür ettirilen yüce yaratıcı yeteneklerle ilgili sorular. Böyle sorular aslında ruhsal sorulardır ve onlar bilimin usulüyle dışarıya, maddesel dünyaya bakarak değil, ama aziz ve mistiğin usulüyle bir kişinin içine bakarak cevaplanırlar.


Zen Budizmi bunu yapmanın bir yolunu, koan kullanımı sayesinde öğretir. Koan hiçbir mantıklı cevabın olmadığı bir sorudur. O bize sık sık o kadar paradoksal bir şey sorar ki, bizim ilk tepkimiz onu gülünç bularak bertaraf etmek olur. En iyi bilinen örneklerinden biri şudur: “Bir elle alkışlamanın sesi nedir?” Gerçekten de bir paradoks. Tanımlamada, alkışlama iki eli içerir. Ama Zen Budist öğretmeniniz size, yargılamadan ve ummadan sadece oturmanızı ve soru üzerine meditasyon yapmanızı söyleyecektir. Bir öğretmenin bana öğrettiği gibi, “Kendine cevabı sorma, sadece koanı sor.” Koan üzerine meditasyon yaptığınızda, “cevap, sessizlik olmalı” gibi düşünceler kendiliğinden yükselmeye başlar, ama cevabı öğretmeninize verdiğiniz her seferinde o başını sallar ve size gitmenizi ve meditasyonunuza devam etmenizi söyler.


Koanın amaçlarından biri sizi, mantıklı zihnin, hayatımızda çoğu zaman kullandığımız zihnin, daha fazla gidemeyeceği bir noktaya getirmektir. “Eller” ve “alkışlama” maddesel dünyaya aittir. Maddesel dünya bizim tarafımızdan, hepsinin anlamlarını ayrılıktan aldıkları ayrı nesneler ve kavramlardan meydana gelmiş biçimde anlaşılır. Sol el, sağ elden ayrıdır -onun karşıtı-; alkış sesi, sessizlikten ayrıdır -onun karşıtıdır-. Bundan dolayı, mantıksal olarak tek elle alkışlayamayız. Ama koan bu karşıtlıklarla düşünmeyi keser. Eğer kişi onunla çalışmaya devam ederse, orada ayrılık hissiyatının bir yanılgı olduğunun farkındalığı an”den gelir. Hiçbir şey, ister bir nesne veya bir kavram olsun, diğer bütün şeylerden izole edilmiş olarak var olamaz. Her şey, hem canlı hem cansız, aslında temelde yatan bir birliğin, bütün varoluşun esası olan bir birliğin tezahürüdür. Ve farkındalığın bu anında, koanın kendini çözdüğü söylenir, bu, onun sizi daha derin bir anlayış seviyesine götürmesidir. Ve koan kendisini çözerken, aynı zamanda -en azından kısmen- elbette ki niha” koan olan “Ben kimim?” sorusunu ve “Onu nasıl bilebilirim?” “Kendi yüzümü nasıl görebilirim?” “Ben hem soru hem de cevap nasıl olabilirim?” gibi her noktası bir elle alkışlamak kadar paradoksal olan sorulardan birini de çözer.


Elbette ki, bu şekilde kelimelere döküldüğünde, onun sadece bir entelektüel egzersiz hâline dönüşmesi riski ortaya çıkar ve eğer sadece entelektüel cevaplar sunduysanız iyi bir Zen öğretmeni meditasyon yaptığınız şeye iki kat hızlı geri gönderecektir. Öğretmen, sizin bu birliği gerçekten deneyimlediğinizi görmek isteyecektir. Bunu yaptığınızda, cevabınız herhangi bir önceden belirlenmiş formül yerine sizin dönüşmüş olduğunuz kişi içinde görünür olacaktır. Ama “Bunun, ruhsallık ve psişik yetenekler arasındaki bağlantıyla ne ilgisi var?” diye düşünebilirsiniz. Her bakımdan ilgili. Eğer her birimiz kendi mevcudiyetimiz içinde kilitlenmiş olmaktan daha çok temelde yatan bir birliğin ifadeleriysek, o zaman bu birlikle (ruhsal gelişim deneyimi yoluyla) temasa geçmek veya diğerlerinin zihinleriyle (psişik yetenekler yoluyla) temasa geçmek fikri bir çeşit anlam kazanmaya başlar. Sadece bu da değil, bu fikir yaşanmış bir imkân hâline gelir. Zihinlerimiz ve arkadaşımız olan diğer varlıkların zihinleri; oldukları gibi, yani tek şuurun görünümleri olarak tanınırlar ve bundan dolayı psişik deneyimlere engel olan kendimiz ve diğerleri arasındaki bariyerler kaybolur. Bundan dolayı ruhsal inançlar, hem bizim dışsal dünyayla hem de kendi varlığımızla daha derinden ilşikimizde etkileyici bir aksiyondur.

HER ŞEYİN BİRLİĞİ

Her şeyin birliğinin (sadece her şeyin karşılıklı bağımlılığı değil, ama gerçek birliğin) farkına varmanın diğer sonucu, bizim sadece ölümden sonra ödüllendirilme ümidinden dolayı değil, bu doğal yol olduğu için daha iyi bir hayat yaşamaya başlamamızdır. Eğer her şey aynı birliğin parçasıysa, o zaman diğerlerine veya çevreye zarar vermek, kendine zarar vermektir.


Budizm ve Jainizm gibi Doğu dinleri ahimsa, yani şiddetsizlik denilen bir ideale sahiptirler. Ahimsa kişiyi sadece diğerlerine gereksiz zarar vermekten sakındırmaz, aynı zamanda bize kendi varlığımızı saflaştırmada yardım eder. Bir sineği yakalamak ve dışarıya atmak yerine onu öldürmenin bile üzerimizde kabalaştırıcı bir etkisi vardır. Sineği dışarı atmak gerçekten mükemmel bir fiildir. Bizler mükemmel insan varlıkları değiliz ama mükemmel şeyler yapabiliriz. Düşüncesizce hayattan mahrum etmek yerine, küçük zararsız bir yaratığı dışarı koymak bir İsa veya bir Buda fiilidir. Yerimizde olsalar onların yapacağı şey, kesinlikle budur. Bundan dolayı ahimsa bize, insan faaliyetlerinde birlik hissiyatını ifade ettiğimizi veya Budizmde dendiği gibi Buda tabiatımızı ifade ettiğimizi öğretir.

İNANCIN ÖNEMİ

Ruhsal hayata inancın -veya imanın- yolda önemli bir erken adım olduğu söylenmiştir; doğrudur ve aynısının psişik yetenekler için de geçerli olduğu görünmektedir. Koyunların (psişik fenomenlere inananların) keçilerden (inanmayanlar) daha yüksek başarı elde ettikleri parapsikolojik araştırmada, iyi bilinen koyun/keçi etkisi; zihinlerin birbirleriyle doğrudan iletişim kurabileceklerine ikna olmalarının, kişinin psişik potansiyelinin en azından küçük bir bölümünün kilidini açmaya yeterli olduğunu öğrenmektedir. (The European Journal of Parapsychology, Cilt 13, 1997 psişik yeteneklerin ifade edilişini kolaylaştırdığı görülen zihnin çatısı hakkında daha fazlasını bilmek isteyenler için bir dizi ilginç makale içermektedir.)

 
Makro Felsefe ve Atlantis

Evrensel Bilgiye Açılan Kapılar      Makro Felsefe     Çetin BAL : M.S. 2150 Yorum    

 2150 A.D. (M.S.2150)     M.S. 2150

Ana Sayfa / Index / Roket bilimi / E-Mail / Kuantum Fizigi / Astronomy

                                       / Time Travel Technology /UFO Galerisi / UFO Technology/