ANDROMEDA Takımyıldızı’yla Temas -1. Bölüm
Değerli okurlarımız; bu satırlarla birlikte, yeni bir dizi temas bilgisini
sizlerle paylaşmaya başlıyoruz:
Uzay araçlarıyla Dünya’mızı ziyaret
eden varlık gruplarından biri 1972 yılı’nda bir üniversite profesörü,
immünoloji araştırmacısı ve Meksika Atom Enerjisi Komisyonu’nun önde gelen
üyesi olan Meksikalı bilim adamı Dr. R.N. Hernandez’le temas kurdular.
Temasçı, genç bir kadın
görünümündeydi, kadın,
Andromeda Takım yıldızı’ndaki INXTRIA
gezegeninden geldiğini söylüyordu. Bu varlık, profesörle çok önemli
bilimsel ve sosyolojik sorunları tartıştı ve ona son derece önemli
bilgiler verdi, profesörü uzay gemisine götürerek Dünya’mızla ilgili çok
ilginç şeyler gösterdi. Profesör, kendisini sabırla ve metodik olarak DD
bilimler konusunda eğiten bu kadını zaman içinde çok iyi tanıdı. Kadın,
profesörü bir kaç kez, gemisiyle başka dünya dışı varlıkların da katıldığı
yolculuklara götürdü.
Ona, kendimize ve gezegenimize neler
yaptığımızı gösterdi. Eğer kısa zaman zarfında kontrol altına alamazsak,
bu yaptıklarımızla insane, neslinin evrimini, hatta insanoğlunun kendisini
yok etmek üzereydi.
Bu özet yazı dizisi niteliğindeki
bilgiler, başlangıcından profesörün ortadan “kaybolduğu” 1984 yılına dek
yapılan temasları içermektedir. Bu özet bilgiler, yüzlerce sayfa günlük
notlardan, stereo ile kaydedilmiş konuşmalardan, temaslardan oluşmaktadır.
Bu bilgilerin kaynağı olan LYA adlı
varlığı, profesörün kendi betimlemelerinden aktaralım:
“Dünya dışından gelen, güzel, zeki ve
soylu bir kadın olan LYA; yaşamıma hiç beklemediğim bir zamanda karıştı.
LYA yaşamıma öylesine ansızın girdi ki, onun varlığını ve öğretilerini
açıklamaya başlayabilmem için aradan birkaç yıl geçmesi gerekti. LYA’yı
ilk gördüğüm zaman,, doğrusu çok etkilenmiş olduğumu söylemeden
edemeyeceğim: Hafif doğulu özellikleri taşıyan, beyaz tenli, ince yapılı
,hemen hemen 30 yaşlarında gözüken bir kadındı. Daha sonraki
görüşmelerimizden birinde asıl yaşının (dünya zamanıyla) 900 olduğunu
söyleyen LYA’nın üzerinde o ilk görüşmemizde plastikle kaplanmış hissi
veren bir kumaştan yapılmış siyah bir bluz ve pantolon vardı. Bir an için
gözlerimiz karşılaştığında, bedenimden bir titreme geçtiğini hissettim.
Genç kadının, çekici olduğu kadar, gizemli görüntüsü gözümün önünden
gitmiyordu. Yeniden ona doğru baktığımda, yerinde olmadığını hayretle
gördüm…”
Prof.Hernandez’in LYA ile ilk birkaç
karşılaşmasında onun hakkında edindiği izlenimlerini sizlere bu şekilde
aktardıktan sonra, ilk görüşmelerindeki konuşmalarına da yer yer kulak
verelim: (Karşılıklı, selamlaşma ifadelerinden sonra…)
LYA(L): Profesör, ben buraya sizi
aramaya geldim ve amacım sizi bulmak olduğu için, sizinle karşılaşmaya
çalıştım.
Prof.(P): Beni mi görmeye geldiniz?
L: evet, öyle. Adım LYA. Görevim;
gerek dünya, gerekse evrenin başka yerlerindeki akıllı canlıları, bu
canlıların gezegenleriyle ilişkilerini, oralara uymululuk dercelerini ve
tekamülleri sırasında geçirdikleri biyolojik ve sosyal aşamaları
incelemektir. Dünyadan binlerce ışık yılı uzakta bulunan başka bir
gezegenden geliyorum ve bir araştırma grubuna dahilim.
P: İnanamıyorum buna! Gördüğüm
kadarıyla, İspanyolca’yı böylesine kusursuzca konuşabiliyorsunuz.
L: Bizim dünyamızda bir dili öğrenmek
çok az zaman alır. Kendimizi bilgiye adarız. Çok kısa bir sürede bir
gezegeni her yönüyle tanıyabiliriz. Dünyanızı ve dünyalıları tanımayı
olabildiğince gizlilik içinde sürdürmeye çalışıyoruz; çünkü, Dünyada
bulunuşumuz birçoklarını korkutuyor, hatta dehşete düşürüyor. Onlar bize;
kutsal / göksel varlıklar gözüyle bakıyorlar. Oysaki biz, bazı
farklılıklar dışında tıpkı sizler gibiyiz. Yaşamı severiz ama akıllı
varlıkların yanlış yollardan gitmesini, hepimize ait olan evrene karşı
yanlış kabul ediyoruz. Bizim işimiz; gezegeninizdeki ve başka
gezegenlerdeki yaşamı analiz etmek ve sizin gibi kısa ömürlü varlıkların
ölüm karşısındaki davranışlarını incelemektir.
P: Bunun için mi geldiniz? Belkide
sizler yeni bir dinin temsilcilerisiniz…Doğrusu, bunun kurbanı olarak
seçildiğimi düşününce, pek de müteşekkir olmak gelmiyor içimden.
L: Hayır Profesör, öyle düşünmeyin:
Siz nasıl, bir aşı bulmak için hücresel tepkimeleri inceliyorsanız; bizler
de inceleme ve gözlem yapıyoruz. Biz, birçok ırkı zarara uğratabilecek
bazı benzer faktörleri yok edebilmek amacıyla incelemeler yapıyoruz.
Evrenlerin dört bir yanına dağılmış olan ırkların çoğu, antigenlerin yok
edilmesini ya bilmiyorlar ya da unutmuşlar.
P: Nasıl oluyor da, ölümsüz ırklar
bulunabiliyor. Örneğin, siz kaç yaşınızdasınız?
L:Yaşlılığın neden olduğu hücresel
bozulma insanda sürekli bir endişe yaratıyor. Varlığının sona ereceği
korkusu, bireyin ölüm korkusunun nedenidir. Evrende birçok ırk ömrünü
uzatmanın yolunu bilir. Bizim dünyada bir sır olmaktan çıkan bu konu,
sizler için hala bir bilinmeyendir. Oysaki uzun ömürlülük; artık bir sır
olmak bir yana, evrensel bir bilgidir. Benim yaşıma gelince; kendi
ırkımdan birçoklarına oranla genç sayılırım; sizin biribinizle yaklaşık
900 yaşımda olduğumu söyleyebilirim.
P: Dünyamıza yönelik incleme
gözlemleri sürdüren tek ırk sizinki mi?
L: Gezegeninizi ziyaret eden tek
varlık grubunun biz olmdığımızı söyleyebilirim. Bu etkinliklerde (size
yönelik olarak) bulunan pek çok uygarlık var ve hepsi de dünyanızın seçkin
bir yer olduğu konusunda hemfikir.
Bir defasında Prof. Hernandez, son
dersinden çıkmış (evine dönmek üzere) arabasının yanına geldiği zaman
içeride, sessiz sakin oturan LYA ile karşılaştı. Bu karşılaşma, profesörün
(LYA’yla birlikte) dünyanın yakın çevresindeki ilk uzay yolculuğunun ilk
adımıydı. Bu ilk uzay uçuşu için LYA’nın profesörü ikna etmesi kolay
olmadı. Gittikçe koyulaşan akşamın karanlığı içinde (ve LYA’nın
yönlendirmesi doğrultusunda) ana yoldan yan yollara, oradan da açık
arazinin gözden ırak bir köşesine doğru yöneldiler. Arabayı uygun bir yere
çekipte, 5-10 adım daha zifir karanlıkta ilerledikten sonra, hemen
karşılarında beliren, yaklaşık 3 metre çapında yuvarlak bir objenin önünde
durdular.
LYA cebinden küçük bir sigara kutusu
büyüklüğünde metal bir alet çıkardı ve bu aletin üzerindeki bir butona
bastığı zaman, karşılarında sessiz sakin duran yuvarlak objenin altından
küçük bir merdiven aşağı doğru uzanmaya başladı. Sadece iki kişi
taşıyabilecek küçük bir uzay aracıydı bu. Bu araçla LYA ve profesör dünya
atmosferinin üst tabakalarına doğru yükselirlerken, profesörün giderek
küçülen dünyayı şaşkın bakışlarla izleyişi sırasında, LYA anlatması
gerekenleri seslendirmeye başlamıştı bile:
LYA: Işık kırıcıyı iyice ayarlayarak
atmosferin şu taraflarına bakın; orada pembe renkli bir hale göreceksiniz:
Genişleyen bir kuşak gibidir orası. Önce leylak rengi ve sonra kırmızı
geliyor, sonra da mavi. Kırıcı cihaz kuşağı oluşturan kimyasal bileşim
maddelerinin analizini yapıyor. Şu küçük mavi butona basarsanız, kuşakta
bulunan elementleri görebilir; hatta ince ayar ile, atomların sesini bile
duyabiliriz. Atomların birbirini sıyırırken çıkardıkları sestir bu. Ne
denli hafif olursa olsun, alıcı tarafından işitilebilir. Bir atomun,
ötekisi ile sürtünmesi, ufacık bir patlama oluşturur.
P: Niye oluyor bu?
L: Son yıllarda Dünya atmosferinin
özellikleri öylesine değişti ki, uzmanlar bu değişiklikleri açıklayabilmek
için artık uluslararası düzeyde teoriler kurmak ve araştırmalarda bulunmak
zorundadır. Değişikliklerin başlangıç noktasını bulabilmek için yeni
parametreler geliştirmek zorunda kaldılar. Hemen hemen tüm ülkelerde iklim
değişti. Afet şeklindeki yağmurlar akarsuları taşırdı; göller ve barajlar
sular altında kaldı. Bu değişiklik aynı zamanda Dünyayı soğuttu, sıcaklık
kontrol edilemeyecek şekilde iniş çıkış göstermeye başladı. İşte dünyanın
ısısıyla ilgili bu iklim değişikliğinin nedenini görüyorsunuz. Kuşak,
soğudukça keskinleşiyor; güneş ışığı bu gazlara işledikçe
yoğunlaşıyorlar.
Dünyayı saran bu kuşağa dikkatle
bakın. Bu kuşağı oluşturan nedenlerden biri nükleer denemelerdir. Bu
denemeler, güneş ışınlarına karşı koruyucu bir kalkan oluşturan ozon
tabakasını etkisiz hale getirdiler. Bunun sonucu olarak, atmosferde büyük
oranda bir iyonlaşma eksiği belirdi. Bu da gaz moleküllerinin ultraviyole
ışınları tarafından aktifleştirilmesine neden oluyor. Kasırgalar ve
siklonlar bu şekilde oluşuyor. Sıksık yağmayan yerelerde bile, kar yağışı
hem küçük hem de büyük şehirleri vuruyor. Dünyanızda çok belirgin iklim
değişiklikleri artarak devam edecek.
Bunun sonucu olarak büyük bir
olasılıkla, çorak yerler değişecek ve bu bölgelerde yeni bir bitki örtüsü
oluşacak. Başka bir sonuç da; güneş ışınlarının artık yeryüzüne doğrudan
düştükleri için, kuzey ve güney kutuplarında yoğunlaşarak, buzulların
erimesine neden olmaları. Bu da sel baskınlarını tetikleyecektir. Aşağıya
bakın, şimdi üzerinden geçmekte olduğumuz Sibirya’nın Kansk kenti, geçmiş
yıllarda ve yılın bu aylarında termometre –60 derece C gösterirdi; şimdi
ise sadece –40 derece C gösteriyor.
Görüyorsunuz, burada da besbelli ki
iklim değişmeye başlamış. Önceleri buzlarla kaplı yörelerde şimdi, bitki
örtüsü belirmeye başlıyor. Dünyada havada ve sularda değişiklik oluşturan
güneş ışınları, bitki örtüsünü (ve hatta hayvanları bile) değişime
uğratıyor. Bunun ardından da doğal afetler kaçınılmaz oluyor.
Organizmaların molekülleri uyarılıyor ve bu organizmalar olayların daha
sıklıkla oluştuğu ortamlara yöneliyorlar. Güneş ışınları bir enerji
türüdür; hem de eğer ozon tarafından sağlanan doğal süzme olmazsa, her tip
molekül üzerinde doğrudan etkili olabilen bir enerjidir o… Bu ışınların
bir özelliği de, büyüme hızını arttırıcı etkiye sahib olmaları: Sinekler,
arılar ve böceklerin çoğu organik değişim ve dönüşüm süreci içinde
bulunuyor. Dünya beşeri de benzer bir değişimden geçiyor; bu değişim,
organik olduğu kadar ruhsal da..!
P: Az önce, ‘kırıcı’dan geçirerek
izlediğimiz (atmosferdeki o) kuşak, biz dünyalılar için bir tehlike
oluşturuyor mu?
L: Evet, genellikle; bu kuşağın
bileşim maddeleri katı minerallerdir. Bunlar, füzyon yapan gazlardan
oluşurlar. Bu gazlar, zamanla ilk şekillerine dönüşmek ister ve
kristalleşirler. Ancak, eski hallerine dönemeyip, başka metallerle alaşım
oluşturmalarına bağlı olarak, tamamen farklı yeni gazlara dönüşürler.
Böylece de, bir metale bir başkasının eklenmesiyle kuşak giderek
yoğunlaşmaktadır. Bu gidişle, yoğunluğu arttıkça, çekim gücü de
artacaktır. İşte bu gidişle, güneş ışınlarını süzmek bir yana, onları daha
da yoğunlaştırmaktadır. Dünyada nükleer denemeler hemen durdurulmaz ve
sürerse, gezegeni çeviren bu ‘çember’ çok geçmeden kapanacaktır; o, zaten
şimdiden bitkilerinizi kirletiyor, dünyalıların (hayvanlar da dahil)
metabolizmanızı hızlandırıyor…
P: Bu kuşak (ya da çember) dünyanın
bir nükleer yan ürünü mü?
L: Evet, ayrıca; nükleer artıklara ek
olarak, öteki bozulma ürünleri olan başka organik artıklar da var!
Örneğin, şehirlerdeki hava kirliliği gibi. Unutmayın ki gazlar,
ısıtıldıkça yükselir. Dünyalılar nükleer denemeleri durdursalar bile, bu
kuşağın tamamıyla dağılıp yok olması 40-60 yıllık bir süre gerektirir.
Benzer şekilde, en eski uydularınız bile, ancak 2070’li yıllardan sonra
tehlikesiz hale getirilebilecektir.
P: Siz olsanız, bu sorunu nasıl
çözerdiniz?
L: Bizim, uzaydaki artıkları toplamak
için çok duyarlı bir sistemimiz bulunmaktadır. Bu, sürekli yapılması
gereken bir temizliktir. Öyle yapılmazsa, tepemizde muazzam miktarda
artıklar birikir. Biz bu gibi kirlilik yapan birikimlere meydan vermeden,
yokederiz onları. Dünyalılar bunu şimdiye kadar yapamadıkları için,
gezegenin çevresindeki kuşak, her türden cismi kendisine çeken (ve bu
nedenle de giderek büyümekte olan) bir mıknatısa dönüşmüştür. Bu
birikintiler gaz da olabilir, organik maddeler de, hatta mineraller de…Bir
zaman sonra, bunların ortadan kaldırılması olanaksız hale gelecek. Ancak,
güçlü bir etki giderici ile, tehlike olasılığını en aza
indirgeyebilirsiniz.
Karşılaşmalarının birinde, LYA;
Profesöre, “Kendi kendini yok eden büyük bir ırktan geliyorsunuz.” demiş
ve uzayın derinliklerinde bir noktayı parmağıyla işaret ederek,
açıklamalarını (özetle) şöyle sürdürmüştü: Atalarınız, çok zaman önce,
yine bu galaksi içinde bulunan çok örnekli bir dünyada yaşarlardı. Bu
insanlar hemen hemen kusursuzdu: Spiritüel olarak üstün, ruhsal olarak ise
sakin, spiritüel değerlere yatkın ve soyluydular.
O zamanlar atalarınızın bilim adamları
sınırsız bilgiye sahipti ve Evrenin sırlarının bir bölümünü çözmüş
durumdaydılar. Ama bir zaman sonra, kendini beğenmişlik ve güç kazanma
isteğiyle, Evren’i zaptetmeye heveslendiler; çevrelerinde bulunan komşu
kolonilerden üstün olmak istiyorlardı. ‘Sen-ben çatışması’na girince,
herşey güçleşti ve böylece düşüş başlamış oldu. Bu şekilde ortaya çıkan
sürtüşme ve çatışmalarda kullanılan silahlar insan ırkına büyük zararlar
verdi: Sağ kalanların çocuklarında akıl bozuklukları başgösterdi, bedensel
ve ruhsal dengeleri bozuldu, hatta DNA’larının önemli ölçüde mutasyona
uğradığı anlaşıldı. Atalarınızdan oluşan o ırk; bulundukları yerde
kalarak, o zararlı radyoaktif ışınlara hedef olmayı sürdürselerdi, birkaç
kuşak sonra tamamen yok olacaklardı.
Ölümlerin de giderek hızlanması
üzerine, kendilerinden üstün bir uygarlığın yardımını kabul etmeye karar
verdiler. Başlarına gelen bu evrensel ya da kozmik felaketten sonra da,
sahib oldukları sonsuz hırs, güçlü olma arzusu ve bunlara benzer ilkel
duygular onların zihinlerinin derinliklerinde bir yerlerde çakılı
kalmıştı. İşte çok çok eski atalarınız, böyle bir geçmişleri ve
DNA’larının uğradığı olumsuz değişiklik yüzünden; sınırlı bir düşünme
yeteneğine sahiptiler. Örneğin, bu nedenden dolayı; şimdiki dünyanızda
atom enerjisini keşfettiğinizde, atomun sadece yokedici gücünü
görebildiniz, yaşamın kaynağını değil. Çünkü, tedavi edilmeyen yoketme
hastalığı size atalarınızdan miras kaldı.
P: O üstün varlıklar, dejenere olmuş
bir ırkı niçin kurtarmayı önerdiler.
L: Evrendeki tüm ırkların bildiği ve
de uymak zorunda oldukları bir yasadır bu. Bu yasanın ve kavramın esası
yaşama ve evrensel notalara uyarak titreşme hakkıdır. Bu nedenle o zamanki
atalarınıza yardım elimizi uzattık. Gereksinenlere yardım etmekten
kaçınırsak, kendi uygarlığımızı küçük düşürürüz. Bu tutum, bir bilgi
uygulamasıdır.
Tüm ırkların müşterek mirası bilgidir;
sürprizlerle dolu bir kutuda yaşarmış gibi, hergün büyüleyici ve yeni
birşey keşfetmektir, sonsuza dek… İşte bu cümleden olmak üzere,
varlığınızın başlangıcında maruz kaldığınız kimyasal değişikliklerin
araştırılması sürüyor.
Bu araştırmaların amacı, şiddete olan
eğiliminizin nedenini bulmak. Dünya insanı içindeki canavarı, atalarından
kalıtımla alıyor ve ölüm de ona bir engel oluşturmuyor. Bu canavarın,
dünyalıların varlığında öylesine güçlü bir yeri var ki; haset, kıskançlık
ve nefret de ondan doğuyor. Bizler bu konuda sizlere ne kadar yardım etsek
de, çocuklarınız bu kalıtımsal kusurla doğuyor. Irkınızın, varolmaya karşı
olan korkunç isteği, onu korkuları ile savaşmaya itiyor. Dünya insanı,
DNA’sının uğradığı zararı ortadan kaldıracak ve ona eski kusursuzluğunu
geri verebilecek ‘panzehiri’ buluncaya dek, neslini sürdürmeye
çalışacaktır. Aksi taktirde, ister kabul edin ister etmeyin; dünya insanı,
yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan bir ırktır.
P: Dünyayı kurtarmaya gelecekler mi?
L: Evet, üstün uygarlıkların en büyük
sorumluluğu böyle ırkları kurtarmaktır. Eğer yapınızdaki bazı şeyler, geri
döndürülmesine olanak bulunmayacak şekilde mutasyona uğramamışsa,
iyileşebilmeniz daha kolay olacaktır. Eğer başarabilirseniz, yeniden yeşil
tarlalarda ve mavi gökler altında, sadece biriniz değil hepiniz kurtulur
ve ışığa kavuştuğunuzu görebilirsiniz.
Prof. Hernandez’le olan başka bir
görüşmesinde LYA; dünyanın da içinde bulunduğu güneş sisteminde çok eski
zamanlarda vukubulmuş bir çarpışmadan söz açarak şunları söylemişti:
“Sizin güneş sisteminizde bulunan tüm gezegenlerin katıldığı bir çarpışma…
Bunun üzerine, gezegenleri tekrar eski yerlerine döndürmeyi amaçlayan, hem
çok duyarlı, hem de çok büyük boyutta bir operasyon başlatıldı.
Gezegenlerin bazılarının etrafı çevrildi ve enerji enjekte edildi. Bazı
gezegenlerin yörüngelerinde tek bir uydusu vardı. Dünyanızın ise,
başlangıçta hiç uygusu yoktu. Bu çarpışmanın sonunda, sistem bir gün
hareketsiz kaldı, bunun sonucunda tüm gezegen ispazmozlarla titremeye
başladı, kutuplardaki manyetik alanlar sürekli olarak değişikliğe
uğradılar.
Dünya kendini dağıtıyordu; yörüngesini
değiştirerek, daha yoğun bir yörüngeye geçti. O zamana kadar büyük bir
kütle oluşturan karalar parçalanarak kıtaları ve adaları oluşturdu. Bazı
karalar, bir daha görünmemek üzere sulara gömüldü.
Gezegen, üzerinde yaşam bulunmasına
olanak vermeyecek kadar karmaşık bir hal aldı. Gezegen, enerjisinin büyük
bir kısmını, belirsiz yörüngesine doğru boşaltıyordu ki bu enerji türleri
yaşam için tehlikeliydi. Tüm bunlar olup biterken, üstün ırklar dünyanın
durumunu son derece dikkatli bir şekilde izliyorlar ve onu yeniden
canlandırmanın yollarını arıyorlardı. O sıralarda yapılan gezegenlerarası
bir toplantıda, sistemin başka çarpışmalara da sahne olabileceği; hatta
bunların, sizin şimdi Pleiades dediğiniz bölgeye kadar sıçrayabileceği
ortaya çıktı. Önce, enerji yoğunlaştırıcı projektörler aracılığıyla, çok
yavaş ve dikkatli bir şekilde yörünge düzeltildi. Eğer bu işlem, belli bir
hızın üstünde yapılsaydı; gezegen, içten ve dıştan enerji şokuna
uğrayacaktı. Bunu farkettikleri zaman, yörüngede düzeltici işlevi görecek
bir uydu bulunmasının uygun olacağını düşündüler. Böylece AY, o konuma
getirildi. İlerlemiş bir uygarlık için bunu başarmak zor değildir. O
sıralarda, henüz gelişmekte olan benimki gibi uygarlıklar için ise çok
şaşırtıcıydı.
Bu operasyonu başaran o zamanların
üstün uygarlıkları, henüz kendi düzeylerine erişmemiş bulunan başka
gezegenlerdeki toplumların da, gerektiğinde kendilerini yardıma
çağırabileceklerini bilmeleri için, hepsinin çok önemsediği bir anlaşma
gereğince, yapılan operasyonun tüm aşamalarını ve prosedürlerini Evrensel
Arşivler’e kaydettiler. Sizin bilim adamlarınız Phobos ve Deimos
uydularının farklı enerji yaydıklarını keşfedecekler. Bu farklı enerjinin
nedeni; solar kıyametten önce, belli bir noktaya doğru hareket ederken,
karşılaştıkları darbe yüzünden şimdi, tam karşıtı bir noktaya doğru
hareket etmeleridir. O noktadaki hareketi düzeltememişlerdi ama, aynı
dengeyi koruyabilmek için, Mars’ın çevresine iki yeni uydu koyarak
yörüngenin şaşmazlığını sağlayabildiler.
![]()
P: Yani, şimdi siz bana; bazı
uyduların ve AY’ın yapay olduklarını mı söylüyorsunuz?
L: Sadece bazı uydular değil, bazı
yıldız kümeleri bile tam anlamıyla yapaydır. Örneğin, sönmesi halinde,
kendisinden ısı alan iki gezegendeki yaşamı sona erdirebilecek bir
yıldızı, yeniden canlandırmayı başardılar. O yıldız, çok uzun süreden beri
olmasa da, bazı türlerin yaşamlarını südürmelerine yeterliydi ve bu yüzden
de gözden çıkarılamazdı. Bu bağlamda yapılan hesaplamalar ve büyük
miktarda enerji toplayıp, sisteme verilmesi, size olanaksız görünen
yöntemlerle yapıldı. En ileri teknolojiyle toplanarak yoğunlaştırılan bir
desimetreküplük bir enerji miktarının; örneğin, sizin güneşinize verilmesi
halinde, daha yüzmilyonlarca yıl işlev görmesini sağlayacağını söylesem,
bu sizi şaşırtır herhalde.
P: Bu mümkün mü?
L: Oksijen de çok yoğun bir duruma
geçirilebilir. Öyleki, oksijen kıtlığı çekilen bir gezegende, şöyle bir
uygulama yapılabilir: Katı titanyumdan saydam kubbeler yapılır, bunlara
kristalleşmiş oksijen emdirilir, daha sonra bunlar bir oksijen enjetörüne
takılarak kullanılabilir. Bu yöntemle, gezegenin belli bir yerinde yeterli
miktarda oksijen depolanabilir. Üstün uygarlıklar bilim alanında o kadar
ileridir ki, bizim yaptığımız gibi, kubbelerin altında oksijen
depolamaları gerekmez; çünkü, onlar tüm bir gezegeni, neye gereksinim
duyuyorlarsa, ona uygun olarak değiştirebilirler. Bunu yapmak için,
moleküllerin ana enerjileri hakkında bilgi sahibi olmak gerekir.
P: Bana bir sır vereceğinizi
söylemiştiniz.
L: Evet, doğru; size bir konudan
sözedeceğim: Siz bunu ‘elektronik klon yöntemi’ olarak bilirsiniz. Bizim
dünyamızda ise buna, ‘kış uykusuna yatmış hücre’ olarak tercüme
edilebilecek bir isim veriliyor. Klon yöntemi, yok olmaya yüztutmuş bazı
uygarlıkları korumak için düşünülmüştür. Bunun için, önce; yaşayan
hücreler ayrılır ve dondurulur. İşte bundan dolayı ‘kış uykusuna yatırmak’
deyimi kullanılır. Uzayda, çeşitli nedenlerle, yeterince çoğalmamış ırklar
vardır. Dünyanız da, bir zamanlar, şimdi yok olmuş bulunan bir takım
ırkların cennetiydi. O zaman, üstün ırklar bunların bazılarını kurtarmaya
karar verdiler. Gezegeniniz, bir parça olsun, yaşamaya uygun koşullara
kavuşunca, pek çok dünya dışı varlık buraya sanki aktı. Bunlardan ilk
gelenler ‘Nordic Irk’ olmuştu. Bunlar oldukça uzun boylu insanlardı.
Ancak, yaşayabilmeleri için, kendilerine en uygun iklim koşulları
gerekiyordu. Bazı ırklar için çöl iklimi uygundu, bazıları için ise soğuk
iklimler..Böylece; beyazlar, siyahlar, kırmızılar ve sarı ırklar sırayla
geldiler.
2. Bölüm
Uzay araçlarıyla Dünya’mızı ziyaret eden varlık gruplarından biri 1972
yılı’nda bir üniversite profesörü, immünoloji araştırmacısı ve Meksika
Atom Enerjisi Komisyonu’nun önde gelen üyesi olan Meksikalı bilim adamı
Dr. R.N. Hernandez’le temas kurdular. LYA adlı temasçı kadın, Andromeda
Takım yıldızı’ndaki INXTRIA gezegeninden geldiğini söylüyordu. Bu varlık,
profesörle çok önemli bilimsel ve sosyolojik sorunları tartıştı ve ona son
derece önemli bilgiler verdi, profesörü uzay gemisine götürerek
Dünya’mızla ilgili çok ilginç şeyler gösterdi.
Bu özet yazı dizisi niteliğindeki
bilgiler, başlangıcından profesörün ortadan “kaybolduğu” 1984 yılına dek
yapılan temasları içermektedir. Bu özet bilgiler, yüzlerce sayfa günlük
notlardan, stereo ile kaydedilmiş konuşmalardan oluşmaktadır.
Değerli okurlarımız; geçen ay
başladığımız bu yazı dizimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.
P: Onlar geldiğinde, dünyada
yaşayanlar varmıydı?
L: Evet, Mısırlılar; şimdiki Nil
Vadisi boyunca yerleşik durumdaydılar. Yeni gelenler kendi kendilerine
yeterli olmayı öğrenmek zorunda kaldı. Her ırk birbirinden farklıdır; onun
için de metabolizmalarını iyi bilmeleri gerekir. Japonlar ve Çinliler,
giderek siyah ırklarınkinden farklı özellikler kazandılar. Başlangıçta,
herşey çok iyi gidiyordu; fakat başarıyla başlanan bu proje, bir süre
sonra sorunlar yaratmaya başladı. Daha sonra, sayıca çoğalan insanlar
güçlendiler ve herhangi bir yeryüzü parçasının işgal edilmesi savaş nedeni
olmaya başladı. Üstün uygarlıklar, savaşmayı en çok sevenlerin, sonunda
gezegenin hakimi olacaklarını tahmin etmişlerdi, nitekim öyle de oldu.
Dünya bir kez, çeşitli insanların kaynaştığı bir gezegen olunca, toplumsal
içerikli sorunlar baş göstermeye başladı. Hep karmaşa içinde
görünüyorlardı. Gezegeninizdeki birçok büyük adam, barışın ancak bir
ütopya olabileceğine inanarak öldü. Bu büyük adamlar ilk klon (kış
uykusuna yatırılmış) hücreleri taşıyorlardı. İleri uygarlıklar, her gruba
bu hücreleri aşılamaya başladılar, böylece dünya insanında yaşamı sürdürme
bilincinin uyanacağını umuyorlardı…
P: Siz bu, ‘klon yöntemi’ denen şeyi
nasıl keşfettiniz?
L: Galaksilerarası toplumda ne zaman
önemli, bilge ya da cesur bir kişi ölüm tehlikesiyle karşılaşsa, ona
gelirler ve hücrelerinden birini kullanırlar; böylece, her türlü
zayıflığın giderildiği yeni bir varlık meydana getirirler.
P: Bunu niçin yapıyorlar?
L: Kuşkusuz, bilgisini saklayabilmek
ve koruyabilmek için.
P: Bunu başarabildiler mi?
L: Şimdi evet, ama ilk başlarda ancak
bir melez elde edebilmişlerdi. ‘Melez’ diye adlandırıyorum; çünkü, onun
hücreleri artık bir daha klon görevi yapamıyordu.
P: Peki, yaşamın amacı nedir, LYA?
L: Manyetik enerji olan kendisinin,
antitezini açıklamakta karşılaştığımız karışıklığı yenmektir. Bu savaş,
bireyin içindedir. Yanlışları ve kusurları düzeltmek, meziyetler yaratmak
için yapılır bu savaş… Yaşam, az önce de belirttiğim gibi, ilke olarak
elektromanyetik bir anımsama fazıdır. Yani, siz doğduğunuzda; herşeyi
yoğunlaştırılmış bir biçimde belleğinize yerleştirilmiş olarak
doğuyorsunuz. Yaşamınızı dengeli bir biçimde sürdürebilmek için mücadele
veriyorsunuz. Zekanızı öyle bir düzeye yükseltmelisiniz ki; belleğiniz,
varolabileceğiniz süreyi uzatmaya yardımcı olsun. Bu da bazı duygulara ve
özelliklere karşı savaşmakla olanaklı hale gelir. Böylece, içinizde gerçek
bir savaş başlar.
P: Buna ‘pozitifizm’ diyebiliriz
belki?
L: Hayır, daha sakin bir ruh halidir.
Buna eriştiğinizde, kendinizde ilginç fenomenler keşfedeceksiniz. Gerçek
huzura erişmiş bir insan, huzursuz bir insana göre farklı bir enerji
alanına sahiptir. Bazıları, içlerinde büyüyen bu canavarın kendilerine
hükmetmesine izin verirler, bazıları teslim olur ve mahvolurlar, bazıları
ise karşı çıkar ve kazanırlar. Üstün uygarlıklar tarafından kurtarılmaya
layık görülmeniz, bu konuda sergileyeceğiniz başarılara bağlıdır.
“Bana bazı kehanetlerden
sözedecektiniz…” diyerek, değiştirdi konuyu profesör.
L: Kehanetlerden hoşlanır mısınız?
P: Evet.
L: İşte bu da gezegeninizde
yaşayanların ortak bir özelliği. Gelecekte olup bitecekleri öğrenmek
istiyorlar. Bu arzu sizin beyninizde programlanmıştır. Çünkü, Dünya insanı
eskiden, şimdiye göre çok daha ileriyi görme yeteneğine sahipti. Bu
özelliği yeniden kazanmanız; ancak, karşılıklı sevgi ve yardımlaşma
dengesini kurarak mümkündür.
P: Ne söylemeye çalışıyorsunuz?
L: Öğrenmeyi; ancak, kendinizi tümüyle
yok etmezseniz başaracaksınız.
P: Nasıl ?
L: Bakın, sizin ölçünüzle 2015
yılında, sesten enerji elde etmeyi başaracaksınız. Ses size, ummadığınız
ölçüde
güç kazandırabilir. Ancak, sözkonusu
olan, ayarlanmış ses titreşimleridir. Bu titreşim bir keman, gitar flüt ya
da orgun akordu gibi olmalıdır. Titreşimsel müzik ile müthiş şeyler
yapılabilir. Bizim dünyamızda müzik, çevrede ne türde bir enerji
bulunuyorsa, bunun aktifleştirilmesi için varolan bir hazinedir. Daha da
ilginci; ses enerjisi, bedenleri ve kadavraları saklamak için kullanılır.
Ses ile, iklimi kontrol etmek de olanaklıdır. Ancak, yanlışlık yapmamak
için çok dikkatli bir biçimde, tek bir titreşimden ibaret ve yeterince
ince olan bir ses kullanılmalıdır. Ses, içinde oturanlara hiç bir zarar
vermeksizin, konutların ısıtılmasında da kullanılır. Ses aynı zamanda
yenilmez bir silahtır. Çünkü yeterince yüksek ve tiz sesler depreme neden
olabilmektedir.
P: Depremlerin sebebi nedir? Yer
hareketlerine bir çözüm bulabildiniz mi?
L: Dünyadaki kara kütlesi parçalanıp,
yeni kıtalar oluşunca, bu kıtalar dağıldı ve sizin deyiminizle, yanlış
kutuplar oluştu. Biz buna ‘enerji kaybı’ diyoruz. Yerin bileşim maddeleri
arasındaki denge, metaller arasındaki dengeye de aynen yansıdı: Cıva,
demir, uranyum, petrol vb. gibi… Aynı durum beşer bünyesindeki
minerallerde de geçerlidir. Bunlar dağılırsa, yer küre doğal enerji
absorbe edemez. Bazı gezegenler, büyük felaketleri ve can kaybını önlemek
için oldukça basit bir formül buldular. Belirli kalınlıktaki çok büyük
iğneler hazırladılar.
Bu iğnelerin bileşim maddeleri
şunlardı: Bildiğiniz tüm mineraller, ayrıca oksijen, hidrojen, bakır,
minerallerin sürtünmesi sırasında açığa çıkan enerjiden kaynaklanan bir
madde, bir de sizin bilmediğiniz ve bizim ‘tuxuin’ dediğimiz bir madde. Bu
iğneler sismik hareketleri nötralize etmekte kullanıldı. Eğer bu
‘hareketi’ nötralize edebilirseniz, yer hareketlerini de önlemiş
olursunuz. Yukarıda bileşim maddeleri verilen büyük iğneler, bir depremden
önce ortaya çıkan enerjinin kullanılabilir hale dönüşmesini sağlar.
Böylece, bir taşla iki kuş vurulmuş olur. Yani, hem sismik hareketler en
aza indirgenir, hem de enerjinin büyük bir miktarı yoğunlaştırılır. Enerji
dalgaları yüksek ‘teluric’ yerlere yerleştirilmiş iğnelerin çekim ve
absorbsiyonu yolu ile toplanır.
P: İşinizi seviyor musunuz?
L: İş mi? Gezegenimizde bizler,
yıldızlar bilgisini incelemek üzere yetiştiriliriz ve en büyük aşkı
bilgiye karşı duyarız. Parolamız, ‘BİLMEK’tir. Zihinlerimiz bilgiyi kabul
edecek şekilde donatılmıştır ve toplumumuzun kaderi budur. Bilgi edinerek,
sayısız avantajlar kazanırız.
P: Bizim sistemimizi de incelediniz
mi?
L: Evet, güneş sisteminizi ilk
incelediğimizde, 16 gezegen saymıştık. Ama daha fazla sayı da
olabileceğini tahmin ettik; çünkü, ortalama bir yıldız yörüngesinde
yaklaşık 32 gezegen bulundurur. Bunlardan sadece ilk 10 ya da 12 tanesi
yörüngedeki fazlarına göre, yıldızdan enerji alabilir. Bu enerji, o
gezegeni kendi enerji rehberi içinde çevreler.
P: Enerji rehberi nedir?
L: Yıldızın, gezegenlerine hareket
vermek için yayınladığı enerjidir.
P: Anlamadım.
L: Açıklayayım: Enerji enerjiyi çeker;
çünkü, aynı özellikleri taşırlar. Eğer güneş, enerjisini ısı şeklinde
yayınlamışsa, bu enerji aynı şekilde yıldıza geri döner. Bu, gezegenlere
rehberlik yapan bir alışveriştir. Güneş, tüm gezegenleri güçlü bir şekilde
çeker. Bu çekim gücü olmasaydı hareket edemezlerdi.
P: Bizim gezegenimiz, güneşte meydana
gelen değişikliklere karşı koyuyor mu?
L: Evet, eğer güneş enerjisi azalırsa
ya da artarsa, dünyanız buna karşı koyar. Bir gezegen için enerjinin
yoğunluğu ve dalgalanması da önemli faktörlerdir. Sıcaklık ve basınç,
varoluşu ya da varoluştan sapmaları tayin eden en önemli faktörlerdir.
Bunların değişmesi, sözkonusu gezegenedeki yaşamı da değiştirir.
P: Bizim dünyamızda henüz canlılar
yaşamazken de onu biliyor muydunuz?
L: Dünyanız yaratıldığından bu yana,
yüzlerce dairesel devre boyunca yörüngesinde kaldı; bu süreç içinde bir
noktada biz sizlerin kozmik bağlantınız olmaya başladık. Atalarınız bizim
varlığımızdan haberdardılar. İçlerinden bazıları, klon yöntemi ile üstün
uygarlıklarda yaşayabilme olanağı bile bulmuşlardı.
P: Eski insanlar Dünyada atom hakkında
bilgi sahibi miydiler?
L: Evet, ama; onu olur olmaz şekilde
kullanmamak için önlem almışlardı. Ancak, her zaman olduğu gibi, şimdi
toplumunuzda da bulunanlara benzer bazıları, onu sorumsuzca kullandılar.
Şimdi, elinizi alıcıya koyun ve isterseniz, dünyadaki güçlerden herhangi
birinin silah deposunu görün.
P: Elimi alıcıya yerleştirdim ve
termonükleer silah depolarını, beni aptallaştıran bir açıklıkla gördüm.
L: Bunlara ‘füze’ diyorsunuz. Eğer,
tüm bu enerjiyi yoğunlaştırıp, bir damlasını bir uçak motoru içine
koyabilseydiniz, bu; o uçak motorunu 100 yıl kadar yere inmeden
çalıştırmaya yeterdi. Siz atomu öylesine keyfi ve sorumsuz şekilde kontrol
ediyorsunuz ki, gelişmiş toplumlarınızdakilerin de çok iyi bildiği gibi,
insan günlerini, bir hata yapılmaması umuduna sığınarak geçiriyor.
P: Sizin bir atomik nötralizatörünüz
var, değil mi?
L: Evet ama, bizim onu; toplumların
silahlarına karşı kullanmamız yasaktır. Denizlerdeki atomik çarpışmaları,
sırf denizledeki bitki örtüsü ve deniz hayvanlarını kurtarabilmek için
nötralize ettik. Bunu biliyorsunuz. Ama bunu her zaman yapamayız. Bunu,
yaşama duyduğumuz saygıdan dolayı yapıyoruz. Bu, ilerlemiş tüm ana
uygarlıkların, tüm gezegen ve toplumlara verdiği bir garantidir. Ama siz
bana, eski toplumların atomu kullanmayı bilip bilmediklerini sormuştunuz,
değil mi?
P: Evet.
L: Pekala; piramitler, aslında
göründükleri gibi değildirler. Bunların aslında ne oldukları ve niçin inşa
edildikleri, dışlarından belli olmaz. Piramitler bir, eşkenar dörtgen
prizma oluştururlar. Piramidin tam ortası toprak düzeyinde ve alt kısmı
toprak altındadır. Piramitle ilgili birçok şey dış uzaydan gelen
varlıklarla bağlantılıdır. Bunun nedenini biliyor musunuz? Bu suretle,
öteki gezegenlerde de enerji birikimine ait bilgilerin varolduğu
gösterilmek istenmiştir. Piramitlerden birinin gövdesine yerleştirilmiş
olan bilgiler size, başka gezegenlerden gelen v ebilgi yaymakla
görevlendirilenlerin hangi yoldan geçtiklerini gösterecektir. Her bir
piramidin biçimi, uygarlığınızın bilgilerini ve ilerleme yolunu temsil
eder. Bunun için gezegenin her yanında çeşit çeşit piramitlerle
karşılaşırsınız…
P: Bugüne kadar ki yaşantım boyunca,
yaşam hakkında öğrendiklerimden çok daha fazlasını sizden öğrendim ki
bunlar benim için esin kaynağı oldu. Şimdi, izin verirseniz, öğrenmek
istiyorum: Dünyayı bekeleyen daha büyük tehlikeler mi var? Gezegendeki
yaşamın tehlikede olmasının nedeni, insanın…
L: Yaşam değil, profesör… İnsanın
kendisi, politik, sosyal ve ekonomik yazgısınn nedenidir..Bakın, güneş
nasıl da ağır ağır batıyor. Bunu aldırmazlıkla gözlersiniz. Çünkü, nasıl
olsa her defasında, ufkun altından dolanıp, geri geleceğine eminsinizdir.
Güneş, galaksi içindeki yolunu sürdürecek ve Herkül Burcu’na doğru
ilelerken, çekim gücünün alanında bulunan gezegenlerini de birlikte
sürükleyecek.
Oysa yaşam böyle değildir. Geçen gün
bir daha geri gelmez. Ancak, olgunluğa, elden ayaktan düşmeye yaklaşınca,
atalet yüzünden bedeniniz bozulmaya başlayınca, dakikaların bir daha geri
gelmeyeceğini idrak eder ve tek bir ‘AN’ı bile yitirmek istemezsiniz.
Değerli okurlarımız, UFO’lar ve
dolayısıyla ‘evrende zeki hayat’ konusuyla ilgilenen bizlerin en sık
karşılaştığımız sorulardan biri, “Madem ki, onlar bizden bu kadar ileri; o
halde, neden bize açıkça (aleni bir şekilde) yardım etmiyorlar?” Bu klasik
soruyu, görüşmelerinden birinde Prof. Hernanez’de LYA’ya sormaktan kendini
alamıyor.
Bakın, dünya dışı varlık LYA bu soruyu
nasıl yanıtlıyor:
L: Dünyanız bizi endişelendiriliyor.
Dünyayı güç duruma düşürenlerin eline geçmemesi gereken, teknik gelişmeler
oluyor. Neden bir şeyler yapmadığımızı hep merak edersiniz. Bu, dünyanızı
bir savaş alanına çevirmek olur. Unutmayın ki, saldırı geçiştirildikten
sonra; artık, sizin anladığınız insanlık kalmaz. Gezegeniniz melezleşir.
Gezegeninizin ne kadar güzel ve ne çeşitli canlı türleriyle dolu olduğunu
bilen herkes, bunların yok olmasını önlemek için, elinden geleni yapıyor.
Bazı ülkelerde, tanınmış ve etkili kişilerle defalarca konuştuk. Belki
şaşıracaksınız ama; bu dünyalıların birçoğu, profesörü ve birçok başka
yetkilisi bize inanmadı. Böylesine katı ön yargıları var. Reddedilemeyecek
kanıtlar sunduk onlara; fotoğraflar, formüller gösterdik, hiçbir
dünyalının bilemeyeceği şeylerden sözettik. Ben, doğrudan doğruya kendim
sokaktaki adamla konuştum. Aynen, sizinle olduğu gibi; onları da başından
itibaren gemimize çağırdık, hatta ana gemiye götürdük. Bazılarına dünyada
bulunmayan metallerden örnekler bile verdik.
P: Sonuçta ne elde ettiniz?
L: Genelde, bağlantı kurduğumuz
dünyalıların akıllarını kaçırdıkları sanıldı. Dünyanızda bilimsel olarak
açıklanmasında güçlük çekilen kanıtlar, genellikle saklandı ya da
yokedildi. Genellikle açıklayamadıkları kanıtları kimseye göstermediler.
Unutmayın ki, gezegeninizi, sizin deyimlerinizle; sosyolojik, arkeolojik,
egzobiyolojik ve kozmobiyolojik açılardan incelediğimiz gibi, canlıların
kökenlerini de inceledik. Yani, sizinle görüşmelerim; hep, önceki
deneyimlerime dayanmaktadır.
P: Peki, dünya dışı varlıklardan
haberdar olunduğu hakkında inandırıcı kanıtlar var mı?
L: Evet, birçok kanıt var: Rusya’dan
bir örnek vereyim…Dünya dışı bir gemi, rotasından çıkmıştı ve Sibirya’nın
çok yakınlarında bir yerde bulunduğunu farketti. Çok büyük bir enerji
türbülansı, enerji absorblama gücünü yitirmesine neden olmuştu. Geminin
sorumlusu olan kaptan yere inme kararı verdi. Bir dağ kulubesine yakın bir
yere inmişlerdi. Gemide, meteoritlerin tahribettiği bir gezegenden
kurtardıkları iki dünya dışı varlık bulunuyordu. Kurtulma olanaklarının
çok az olduğunu saptayınca, kaptan onları indikleri yerde bırakmaya karar
verdi. İki kişiydiler; onları, ana bileşim maddesi katı oksijen olan,
şeffaf bir küreye yerleştirdiler. Gemi ayrıldı. Kaptan Sibirya’nın soğuk
ikliminin bu varlıkların kurtulmasına yardımcı olacağına inanıyordu. Eğer
onları kaptan kendi gezegenine götürebilseydi, onlara daha çok yardım
edebileceklerdi fakat geminin yeniden enerji yüklenmesi belirsiz bir zaman
alabilirdi. Oysa ki, o varlıkların yitirecek hiç zamanları yoktu. O gece
bazı çiftçilere haber verildi ve bu dünya dışı varlıklar büyük bir
gizlilik içinde oradan götürüldü.
P: Ne zaman olmuştu bu?
L: 1973 yılında.
P: İkisi de öldü mü?
L: Evet. O zaman Ruslar, yalnız
olmadıklarını ve er ya da geç başka kanıtların da gönderileceğini
anladılar. Bu olaya karışanlar, olayı çok gizli tutmaya karar verdiler. O
zamandan itibaren, bu garip varlıkların nereden geldiklerini araştırmak
üzere daha geniş çapta incelemeler yapılmaya başlandı. ABD’de de, uzayda
dünyalılar dışındaki yaşamın incelenmesinde çok ileri adımlar atıldı.
Onlar inceleme ve araştırmada daha ileriler.
P: Bunları bana hiç anlatmasaydınız
daha iyi olmaz mıydı? Neden ben?
L: Profesör, bunları tek bilen siz
değilsiniz ki. Sandığınızdan çok daha fazla sayıda dünyalı bunları
biliyor. Hayır profesör; sizi eziyet etmek gibi bir düşünceyle seçmiş
değiliz. Kendi kendinizle barış içinde ve dingin bir kişiliğiniz var, ama
kuşkusuz en önemli faktör, sizin üniversitede profesör olmanızdır.
Sonunda, kuşkuculuğunuzdan kendinizi sıyırabildiğinizde, eğer isterseniz
bu konuda birşeyler yapabilirsiniz. Dünyanızın, yalnızca sizler için
değil, galaksilerarası topluluk için de ne denli önemli olduğunu
biliyorsunuz. Dünya insanını kurtarmak; onu, içinde yaşadığı bu çalkantılı
dünyadan kurtarmak ve olası tehlikelerden uzaklaştırmak kaçınılmaz bir
zorunluluktur.
P: İnsanlığı sona erdirecek silahların
neler olduğunu biliyor musunuz?
L: Size şunu söyleyebilirim: Sizin
için şimdilik en tehlikeli silah, dünyalıların birbirine duydukları
nefrettir. Bu, ruhunuzu yavaş yavaş tahribediyor. Toplumsal dertlerinizin
çoğunu yaratan bu nefrettir. Ama, siz bana öteki türdeki silahları
sordunuz, onları da söyleyeyim: Kimyasal silahlar… Dünyanızdaki iki süper
güç, şimdiye dek görülmemiş bir şekilde kimyasal silah satıp duruyor.
Sanki, dünyanız kendi kendini yoketmek için büyük bir telaş içinde… Bu
kimyasallar canlıların sinir sistemlerini yok edebileceği gibi, bitkisel
gıdalarınızı da berbat edecek etkiye sahiptir. Nehirleriniz kimyasal
silahlarla zehir akıntısı haline gelebilir ve bunu kimin yaptığı da çoğu
kez bulunamaz. Dejenere olmanın daha kötü bir şeklinin de; DNA’larınızdaki
asal partiküllere yapılan saldırı olduğunu anlayacaksınız. Bu, hepinizi,
‘mutasyona uğramış bir ırk’ durumuna düşürebilir. Dünyanızda kimyasal
maddelerin rastgele kullanılışı, şimdiden deri hücrelerinizde bozulmalara
neden oluyor.
Benzer şekilde, sadece kan
dolaşımınızı yer yer etkilemekle kalmıyor; kalp krizlerine ve beyin
kanamalarına da neden oluyor. Sessiz sedasız ve sinsi bir şekilde etki
yapmaları ve tanı konulmalarının güç oluşu nedeniyle, yakında kimyasal
silahlar öncelik kazanacak.
P: Bunlar yakında mı gerçekleşecek?
L: Zamanınızın sizin için çok değerli
olduğu izlenimini edinmiştim. Ama sanırım, zamana yeterince değer
vermiyorsunuz. ‘Yakında’ sözcüğü sizin için ne anlam taşıyor? Bu
anlattıklarım sizin dünyanızda şu anda olup durmakta zaten.
Kimyasal silahları 2. Dünya Savaş’nda
zaten kullandınız; ancak, şimdikiler daha da gelişmiş! Dünya beşeri, yazık
ki, kendi kavgacı karakterinden ve bunun, dünya beşeriyetini nerelere
götürmekte olduğundan habersiz görünüyor. Bu ve benzeri silahlar, sadece
onlara hedef olma şanssızlığına uğrayanlara değil, henüz doğmamış
kuşaklara da ölüm getiriyor. Yalnızca saldırıya uğrayanlar değil, bu
silahlarla temas eden saldırganlar da yok olacak. Bu silahları
geliştirenler, hem saldırganı hem de kurbanını aynı acıları çekmeye mahkum
ediyorlar.
P: LYA, nasıl oluyor da beni hep beklenmedik yerlerde buluyorsunuz?
L:
Oldukça kolay, profesör. Size daha önce de, yayınladığınız enerjinin,
başkalarınınkinden farklı olduğunu söylemiştim. Herkesin yayınladığı
enerji, elindeki çizgiler kadar, başkalarınınkinden farklıdır.
P: LYA, niçin ortaya çıkıp, dünya
halklarıyla doğrudan doğruya kendiniz konuşmuyorsunuz? Örneğin, televizyon
ile bunu yapabilirsiniz.
L: İnanmazlar, profesör: Görünüşümüz
sizinkine çok benziyor. Bizim genetik kodumuz, uzun yıllar yaşamamız
dışında, sizinkiyle aynı. Sizin DNA’nız dejenere oluyor ve sağlıklı
hücreler üretmeyi durduruyor. Yine de kimyasal açıdan, aramızda fazla bir
fark yok. Ancak, biz organlarımızı tam anlamıyla kontrol edebiliriz. Bizim
DNA’mız, hücrelerimizin ilerlemesini durdurmak şöyle dursun, onları
sakinleştirici ve ileri yaşlara varmalarını kolaylaştırıcı etkiler yapar.
Bunu size daha öncede açıkladım; çünkü, atalarınız da aynı mekanizmaya
sahiptiler. Neyse…Pleiades’ten gelen varlıklarla bağlantı kurmuş, Billy
Meier adlı birini tanıyorum. Gemilerinin fotoğrafını çekmesine ve filme
almasına izin vermişlerdi. Hatta, gemilerinin yapıldığı metalin bir
örneğini ona vermişlerdi. Bu, kendi kendini onaran türde bir metaldi.
Sizin hücrelerinize benzer; ancak, kimyasal-minerolojik bir yapısı vardı.
P: Sonra ne oldu?
L: Önce, hiç kimse ona inanmadı.
Ancak, kendisine verilen metal örneğini göstermeyi teklif ettiğinde, işler
değişti. Hakkında araştırma yapıldı. Defalarca, uzun uzun sorguya çekildi,
yalancılıkla suçlandı. Bilim adamları bile, onu kuşkuyla karşıladı. Bu kez
dünya dışı varlıklar, tıpkı Billy’e yaptıkları gibi, bir Rus’a da örnekler
verdiler. Bu Rus’un sorgulamalarının ardından öldüğü açıklandı. Billy
olayında, ben de gözlemci olarak bu görüşmeler hakkında bilgi sahibiydim.
Yani kısacası, sizin önerdiğiniz gibi; açıkça ortaya çıkıp, dünya
halklarına görünmenin de yararı olmamaktadır.
(Başka bir görüşmelerinde, LYA ve
Prof. Hernandez arasında şöyle bir diyalog geçmişti.):
L: Dünyanızda oluşan atmosferik
olayların, uzaydan geldiğini biliyorsunuz. Sayısız iklim değişiklikleri,
orada başlar. Bunlar, aslında büyük olayların sonuçlarıdır. Bu olayların
bazıları doğal, bazıları da yapaydır. Uzay birçok sürprize gebedir. Buraya
ilk geldiğimizde (LYA’nın uygarlığı), takvimleriniz 1249 yılını
gösteriyordu. O yıllarda gezegeniniz şimdikinden çok farklıydı. Bizler,
geminin mürettebatı olarak, dünyalıların silahlarının ilkelliğine çok
şaşmıştık…
P: Ya şimdi, yolculuğunuzun amacı
sadece inceleme yapmak mı?
L: Tam öyle olduğu söylenemez.
Nedenini ve ne olduğunu daha sonra öğreneceksiniz. Bu zaman süresinde,
birçok ziyarette bulunduk; her 20 yılda bir, en az bir kez geliyorduk.
İklim değişikliklerinin, dünyalıların davranış şekillerini çok
etkilediğini farkettik. Gezegeniniz, Samanyolu olarak adlandırdığınız
grupta bulunuyor ve oldukça kararsız bir durumu var. Bu küçücük dünyada
çok çeşitli iklimler var. Bunun nedeni de, güneş sisteminizdeki
değişiklikler. Bu değişiklikleri inceleyerek analiz ettiğimizde, uzayın
sürprizleriyle karşılaştık. Kozmik bulutlar, ya da bizim verdiğimiz ad ile
‘aralıklı radyoaktif bulutlar’a çok sık rastlanıyordu; hemen her adımda
bunlarla karşılaşıyorduk. Bu bulutları insan gözü göremez; ancak bizim
alıcılarımız onların yerlerini saptar ve biz de onlardan kaçarız. Uzayda
yolumuzu çizmek için özel alıcılar kullanırız. Onlardan kendimizi korumak
için, bir bölmede bulunan ve ana bileşim maddesi çok yüksek yoğunlukta
oksijen olan bir nötralleştiriciyi uzaya salarız, olur biter… ama bu
bulutlar sizin ve dünyanız için zararlıdır: Radyo dalgalarında
değişikliğe, elektrik ve hava akımlarında bozukluğa ve enerji dalga
boylarını değiştirerek, karışıklığa neden olur. Ama en büyük zararı beyin
nöronlarınızadır…
P: Bulutlar nereden geliyor?
L: Bu bulutların kaynakları
çeşitlidir; ayrıca, değişik kimyasal bileşim maddelerine, gazlara
sahiptirler ve çoğu kez, gazlar arasındaki füzyon olayından dolayı daha da
değişirler. Az oranda bulunmalarının zararı yoktur ama yüksek oranda çok
tehlikeli olurlar. Bilim adamlarınız, nükleer denemeler yapmak için çok
kötü bir zaman seçtiler; çünkü, atomun açığa çıkan enerjisi, bu bulutları
bir mıknatıs gibi çeker, böylece dünyanın çevresini sarar ve stratosfere
yapışırlar. Bazen de, dünyanın çevresinde, saydam halkalar halinde
yörüngede döner dururlar. 1220-1300 yılları arasında bu bulutlar
stratosferde, kendilerine bir destek bulamayıp, o zamanlar atmosferinizde
bulunan yüksek orandaki oksijen tarafından uzaklaştırılıyorlardı. Bugün,
kimyasal ve nükleer silahlarınız öyle çoğaldı ki, artık; bulutları, dünya
çevresinden uzaklaştırmamız çok güç. Bu gazları oluşturan bazı maddeler
çok patlayıcıdır. Bilim adamlarınız bu fenomeni bilmiyor. Bu gazlar çok
tehlikelidir.
P: Bu anlattıklarınızın fotonlarla
ilişkili bir yanı var mıdır?
L: Benim geldiğim sistemde, sizin
‘foton’ diye adlandırabileceğiniz bir kuşak vardır. Bu foton kuşağı
Pleiades’de de bulunur. Bu kuşak aracılığıyla, onlarla bizim aramızda
bilimsel görüş alışverişi yapılır. Bir organizma fotonlarla temas
ettiğinde, esaslı bir değişime uğrar; hemen organik bozulma başlar. İşte,
aynen, hücrede olduğu gibi; bir nebulada da atomların birikmesi sonucunda
aşırı yüklenirse, patlama olur ve bulutlar evrenin her yanını sarar. Çok
ağır oldukları için, hareketleri de çok yavaştır. Çok uzağa gidemezler ama
yine de uzayda çok büyük uzaklıkları ağır ağır da olsa katederler.
Bunların bazıları da, değişik zamanlarda Dünyanıza da gelmiştir. O
zamanlar foton, ilkel düzeyde biliniyordu, birikim ve uzaklık hesapları
yapılamıyordu ve hiçbir önlem de alınmıyordu. Şimdi siz de, bunca
teknolojik ilerlemenize karşın, gerekli bilgilerden yoksun olduğunuz için,
hala da hazır sayılmazsınız. Uzayınızı, dışarıdan gelecek tehlikeleri
düşünmeden, yararsız çöplerle dolduruyorsunuz…
P: ‘Foton Kuşağı’ konusunu biraz daha
açarmısın, LYA?
L: Bundan binlerce yıl önce, foton
kuşağı; bizim sisetemimize tehlikeli olabilecek kadar yaklaştığında,
atalarımız bunun zararlarının nasıl
giderilebileceğini bilmiyordu. Bu kuşak tarafından çevrelenmiş bazı
dünyalar, üzerlerindeki canlılarla birlikte yokoldular. Daha önceleri de,
üzerinde canlılar bulunan dünyalar, fotonların geçişinden sonra, tüm
hayatiyetlerini yitirerek, kısırlaştılar. Bu yüzden, bazı uygarlıklar
kurtarılarak, başka yaşanabilir dünyalara yerleştirildiler. Ama bunlar
gerçekleşmeden önce, atalarımız bu konuda bilgiden yoksun oldukları için,
neler olup bittiğini bir türlü anlayamamışlardı. Foton Kuşağı, başka
galaksilerdeki başka bulutların oluşturduğu tehlikeler kadar büyük olmasa
da, evrenlerde varolduğunu bildiğimiz tehlikelerin en büyüklerinden
biridir. O, yalnızca canlı hücrelerin enerjilerini emer.
P: Buna benzer olan öteki tehlikeler
nelerdir?
L: Başka enerji tipleri ise; uzayda,
seyrek olarak rastladıkları gazlarla beslenirler. Bazıları ise, kendileri
soğuk ve karanlık olmalarına karşın, ışıkla beslenirler. Bunlar genellikle
saydam maddesel oluşumlardır; o kadar ki, zararsız sanılırlar. Onları
hissedebilirsiniz ama göremezsiniz. Ne yazık ki, bazı sistemler şimdi
sizinki de dahil, bir foton kuşağına yaklaşıyorlar. Henüz ona tehlikeli
yakınlıkta değilsiniz ama şimdiden önlem alsanız iyi olur… bu tehlike,
sadece dünyanızı değil, tüm güneş sisteminizi tehdit ediyor. Onun etkileri
milyonlarca kilometre uzaklıktan bile duyulabilir. Buna ek olarak,
gezegeninizin çevresindeki manyetik kuşak da geleceğiniz için en büyük
tehlikelerden birini oluşturmaktadır: Ondört bin yıl kadar önce Dünyanız
foton kuşağının içinden geçmişti. Uğranılan felaket büyüktü, fazla umut
kalmamıştı; ancak, sürüngenler önceki kadar zarar görmediler. Çünkü, etki
çok hafifti; yine de elementler açığa çıktı ve Dünya yörüngesel uyumunu
yitirdi. Ancak, o zamanlar Dünya üzerinde şimdiki kadar çok insan yoktu.
P: İnsanlara ne oldu?
L: (41 bin yıl önceki olayda) Dünya,
daha Foton Kuşağına girmeden bile, okyanuslar büyük devinimlerle karıştı,
kara kütleleri yerinden oynamıştı. Hayvanlar, molekülleri uyarıldığı için
çok telefata uğradılar. İleri bir uygarlık, dünyayı gözleyerek bu
tehlikeyi beklerken, bir yandan da okyanusun dibinde çok büyük bir fanus
oluşturdu. Bildiğiniz gibi, hidrojen ve oksijen (ve dolayısıyla su) her
türlü radyoaktiviteyi defeder. O ileri uygarlığın ileri gelenleri bunu
biliyordu. O zamanki dünya nüfusu çok olmamasına rağmen, oluşturulan
fanusun kapasitesi herkesi almaya yeterli değildi; bir seçim yaparak,
koşullara uygun kişileri aşağı indirdiler. Antigenlerin etkisinin
yaratacağı zarardan kaçınabilmek için, en az 10 yıl okyanusun
derinliklerinde kalmaları gerektiğini hesaplamışlardı. Benim dünyamın
bilimadamları da yardım için Dünya’ya gelmişti. Bizimkilerden bazları
fanusu incelemek üzere aşağıya indi. İncelemeleri sonunda, bazı hayvanları
seçtiler. Fanusun çok kalabalık olmaması için, memeli hayvanların çoğunun
salgı bezleri durduruldu; bizim yöntemlerimizle yapıldığında, bunun
hayvana hiç bir zararı olmamaktadır. Çünkü, türün devamı istendiğinde,
salgı bezleri yeniden çalıştırılabiliyordu. Eğer bilim adamlarınız bunu
bilseydi, doğum kontrolü için o kadar çok kimyasal madde kullanmazdınız.
L: Zamanınızdan binlerce yıl önce,
şimdiki kıtalarınızın tümü tek bir kara parçası oluşturuyordu. Bunun
üzerinde yaşayan uluslarda birbirine oldukça yakındılar. Ancak, bir gece,
deniz, sizin ‘Atlantis’ dediğiniz kenti yutuverdi. Sulara bir gecede
gömülen Atlantisliler oldukça bilgiliydi ama daha çok bilgilenerek Dünyaya
ve hatta galaksinin bu köşesine egemen olmak gibi bir hırsları vardı.
Atlantisliler köken olarak, güneş sisteminin, sizin Maldek dediğiniz
üçüncü gezegeninden gelmişlerdi. Bugün orası ‘asteroid’ kuşağı olarak
bilinir.
O zamanlar Dünya, güneş sisteminin 4.cü
gezegeniydi. Bu göçmen bilim adamları, bir kez Dünya’ya yerleşince;
insanın kökenini araştırmaya başladılar. Bunun için, insan ve hayvan
genleri arasında korkunç ve canavarca mütasyonlar ortaya çıkardılar,
sadece genetik değil, klon yöntemini geliştirmek için de deneyler
yaptılar. Bu deneylerde kullanılan insanların çocukları genetik mutasyona
uğramış olarak doğdular; böylece, kendi kendilerine, tüm ulusu yok eden ve
kontrol edilemeyen salgın hastalıklar türetmiş oldular. O zamanlarının
büyük astronomi bilginleri, güneş sisteminizdeki her cismin hareketini tam
olarak biliyorlardı. Antimadde silahını da kusursuz hale getirdiklerinde,
bu silah yardımıyla, uzaysal objelerin yerelerini / yörüngelerini
değiştirebilecek bir yol da keşfettiler. Yıldızlar, çok çok uzaklardan
bile, uzay gemilerinin güç kaynağını oluşturabilecek bir enerji
yayınlarlar. Atlantisliler elde ettikleri bunca güce karşın, bununla da
yetinmeyerek; Maldek bilim adamlarının elde ettiğinden daha fazla güç
kazanmak istediler. Bu hırsla, insanın ruhuna ve gezegenlerin,
güneşlerin/yıldızların hareketini düzenleyen dinamiklere hükmetmek
istediler. Bu hırsla geliştirdikleri bir silah, bir antinükleer reaktöre
ve anti enerjiye sahipti.
Böylece, aynı zamanda hem molekül
parçalayıcı, hem manyetik denge bozucu, hem de güç nötralleştirici ve her
çeşit enerjiye karşı alıcı gibi kullanılabiliyordu. Onunla, yaşamı ve
hareketeleri kontrol edebiliyorlardı. Bu silaha ‘antimadde’ diye bir ad
takmışlardı. Antimadde silahıyla, canlının psişik varlığını da darmadağın
edebiliyorlardı. Bu silah Maldekliler’in elinde yoktu ve endişelerini
yenemeyerek Dünya’ya geldiler; Atlantisliler’i bu projelerinden
vazgeçirmeye çalıştılar ve barış içinde yaşamayı önerdiler. Atlantisliler,
bu silahın onlara, gezegenlerarası bilim adamları arasında büyük bir güç
ve ayrıcalık kazandırdığının farkına varmışlardı. Atlantisliler’in sürekli
karşı koymaları üzerine; Dünyanın dengesini tehlikeye atma pahasına,
silahı kendileri etkisiz hale getirmeye karar verdiler. Bu şekilde Maldek
ile Dünya arasında bir yıl kadar süren savaşlar başladı. Maldekliler’e
bazı ileri uygarlıkların güçleri de yardım ediyordu ve Atlantisliler’in
durumu giderek güçleşmeye başlayınca Antimadde silahlarını kullanmaya
karar verdiler. Maldek gezegeninin manyetik alanını kaybetmesine ve
yakınındaki Mars’a çarpmasına neden olacak şekilde ayarladıkları
silahlarını çalıştırdılar.
Yörüngesinden çıkan Maldek çok enerji
yitirdi. Bu enerji kaybından sonra Maldekli bilim adamları Dünyalıların
saldırganlığını ve gücünü oluşturan silahı yoketmeye kesin olarak karar
verdiler ve bir gece Atlantis’e yönelttikleri güçlü bir ışın ile kıtayı
ikiye böldüler. O gece Atlantis sulara gömülmüştü. Gezegenin çeşitli
yerlerinde büyük su baskınları, tufanlar görüldü. Dünyanın manyetik kutbu
kayboldu; o zamandan beri de, olması gereken yerde değildir. Yekpare olan
o kara kütlesi parçalara ayrılarak, iki büyük parça halinde iki yana
(doğuya ve batıya) doğru hareket etmeye başladı. Bugün bile karalar,
hareketlerini sürdürüyor; bu hareketlilik, o gece sulara gömülmüş bazı
kara parçalarının yeniden su yüzüne çıkmasına neden olacak. Maldek ise,
bir süre daha yörüngesel enerjisini yitirmeyi sürdürdü. Bu süre içinde
Maldekliler, kendilerine sığınma hakkı tanıyan gezegenlere göçettiler.
Sonunda Maldek gezegeni; Mars ve Jüpiter ve hatta Dünyanızla da
çarpışmasını gerektiren bir yörüngeye girdi. Bu arada, adıgeçen yakın
gezegenlere sürekli olarak göktaşları yağdırıyordu.
P: Bu çarpışmada, Atlantisliler’in o
silahına ne oldu?
L: Evet, o kokunç silahda Atlantis’le
birlikte sulara gömüldü ve halen; Florida açıklarında, Bimini dediğiniz
adacıklar arasına rastlayan bölgede, denizin dibine gömülmüş büyük
piramidin içinde duruyor.
P: Hala okyanusun dibinde mi yani?
L: Evet, profesör; Yıldızlararası
topluluk, şimdi eskisinden daha da endişeli. Çünkü, artık zayıflamış
olmasına rağmen, eğer güneş ışınları tarafından aktive edilirse,
Dünyanızda manyetik değişikliklere ve molekül bozulmalarına neden
olabilir. Zaten, halen; durduğu yerde de bu korkuç silah korkunç
etkilerini değişik şekillerde, hem de sık sık sergiliyor. Bu da bilim
adamlarınızın dikkatini, o bölgede olup bitenlere çekiyor: O bölgede
pusulalar, iletişim ve deniz trafiği sık sık aksıyor. Silah, okyanusun
derinliklerinde ve dev bir piramidin içinde bulunmasına rağmen; hala,
güneş enerjisi tarafından uyarılıp, aktive edildiği zaman, yaşam enerjisi
algıladığında, enerji vorteksini (girdabını) harekete geçirmektedir.
Ayrıca, çevresinde tepkime ile çalışan
herhangi bir alet algıladığında, antimolekül alanının uyarıldığı kesindir.
Kısacası, hala kullanılır durumda ve çok tehlikelidir. Sizin ona erişmeniz
olanaksızdır; çünkü, gücü karşısında hemen yok olursunuz. Aslında onu ele
geçirmek isteyen birçok yıldız toplumu var; ancak, Dünyanıza gelip
araştırma ve analizler yaparak silahın yerini bulmaları ve onu oradan
çıkarmaları için gereken izin, üstün uygarlıklar tarafından onlara
verilmiyor. Ne onlar, ne de siz, antienerjiyi ve antimaddeyi kontrol
altında tutacak ve onu etkisizleştirebilecek bilgiye sahipsiniz. Bu bilgi
sadece üstün uygarlıklarda var.
P: Bunu siz başarabilir misiniz, LYA?
L: Tabii, profesör; unutmayın ki, biz
bir bilim ve keşif grubuyuz. Ancak, bu, dünyanızı antimadde güçlerine
maruz bırakır. Biz ise yaşama saygıyı esas alırız. Sadece maddesel değil,
ruhsal ve enerjisel yaşama da… Bizim ilkemiz, canlı türlerini yaşatmaya ve
geliştirmeye çalışmaktır.
P: Biz bir gün bu silahı kontrol
etmeyi başarabilecek miyiz?
L: Bu koşullar altında, hayır. Şu
andaki bilgileriniz, daha uzayda yolunuzu bulmak için gerekli olan hiper-uzay
ilkelerini bile anlamaya yeterli değildir. Uzayın ve onun derinliklerinin
içerdiği bilgileri anlamak için, milyonlarca saatlik uzay araştırmalarında
bulunmanız gerekiyor. Tüm bunlardan dolayı ve kısacası; bu silahı,
beşeriyetin korkunç genetik zararlara uğramayacak bir biçimde kontrol
ederek yüzeye çıkaracak yeterli bilgiye henüz sahip değilsiniz. Onu, bir
şekilde yüzeye çıkarsanız, yüzlerce km. uzaklıklarda bulunan kentler bile
bir anda yok olabilir ve dünyanızın manyetik alanı kuvvetli bir değişime
uğrar. Daha önce de belirttiğim gibi, birçok kozmik uygarlık onun yerini
biliyor ve yakında siz de öğreneceksiniz; bilim adamlarınız onun bulunduğu
yere gitmeye çalışacak. Ama içlerinden hiç biri, bu silahın aslında ne
olduğunu ve nereden kaynaklandığını bilmiyor. Bu, uzaya yöneltilmiş
antimanyetik alandan geçen birçok gemi rotasını şaşırıyor; bu da birçok
kazaya yol açıyor.
P: LYA, gerçekten de ABD’li bilim
adamları bu silahı farkettiler mi?
L: Tabii, söylediğim gibi, birçok
bilimadamı bu bölgede olup bitenlerden endişe duyuyor. Dünyanızın, orada
ne olduğunu öğrenmeye hakkı olduğunu biliyoruz; ancak, bu silahın
varlığını öğrenmeden önce, toplumunuzun daha barışsever olması gerektiğine
de inanıyoruz. Öyle ki, barış içinde yaşama ve bu silahı asla başka bir
uygarlığa karşı kullanmama fikrini kabul etsinler. Ama zaman çok azaldı.
Hatta şimdiden, yeterli zaman olmadığını söyleyebiliriz.
Geri ırklar; bu isyancı, hırslı ve
ihtiyatsız toplumlar, onu ne pahasına olursa olsun alırlar. Bugün
Dünyadaki kuşaklar daha saldırgan karşılaşmalara doğru ilerliyorlar. Bizim
Dünyamızda ve birçok başka Dünyada ise, çocuklar canlı olmanın bilincine
varacak şekilde eğitiliyorlar, zekalarını bu yönde geliştiriyorlar; çünkü,
birgün gezegen onların olacak. Biraz daha büyüdüklerinde de en yüksek
nitelikleri, erdemleri kazanmak ve daha üst zeka düzeylerine erişmek için
çalışırlar. Ama, ne yazık ki, sizin gezegeninizin çocukları, bugünden
yarına şiddet içinde yaşıyorlar. Tüm o iletişim araçlarınız onlara, bir
ülkenin ötekisiyle savaştığını gösteriyor. Çocuklarınız, bu savaşların
niye yapıldığını bile bilmiyor. Bu olayların sürekliliği, onları da
saldırganlığa itiyor. Yaşama saygı göstermiyorsunuz; sevginiz ise,
koşullara göre değişiyor hemen. Oysa, sevgi; insanlara saygı duyabilmek
için gelişmesi gereken bir duygudur ve insan saygısının başlangıcıdır.
Böyle insani değerler artık yok ve çocuklara gösterilen dünya ise; şiddet,
nefret, kin, hırs ve cehaletle dolu. Birbiriyle uyuşamayan güçlü ve mağrur
toplumlar, barışın ancak savaşla elde edilebileceğini göstermeye
çalışıyor. Dejenere olmuş bir dünyada böylesine aykırı koşullardan başka
ne gelişebilir ki !
L: Şu anda elde ettiğiniz şeylerin
tadını çıkaracak kadar bile uzun yaşamanın sırrını keşfetmediğiniz halde;
gezegenin gücünü elde etmeye çalışıyorsunuz. Çünkü, çok küçük hedeflere
sahipsiniz. Size, uygarlığınızı tehdit eden bu tehlikeleri anlatmamak,
susmak, size ihanet olurdu profesör; bu, geçmişinizden size kalan, ancak
bilemediğiniz korkunç bir miras…
Ne yazık ki başka bir miras da, bu
denli kısa yaşamanıza neden olan, genetik bozulmadır. Göreviniz, profesör;
beşeri zihinlere, bilgi tohumları ekmektir. Bunu yaparsanız, bu tohumlar,
en azından bazı zihinlerde yeşerecektir. Dünya insanı, çevresindeki tüm
yaşam türlerine saygı duymayı öğreneceği bilimsel ve etik düzeye
erişinceye dek, dünyanızda barış öncelik olmalıdır.
Hiçbir
yazı/ resim izinsiz olarak kullanılamaz!! Telif hakları uyarınca
bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla siteden
alıntı yapılabilir.
© 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkiye/Denizli Ana Sayfa / Index / Roket bilimi / E-Mail / Rölativite Dosyası Time Travel Technology / UFO Galerisi / UFO Technology/
|