| |
:: Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi © 1998 Cetin
BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkey / Denizli ::
Kuantum Fiziği, Görelilik,
Biyogenetik ve Doğanın Diyalektik Anlayışı -I
ÖNSÖZ
Sunduğumuz, bir yılı aşan, büyük bir
bölümü bitmekle birlikte henüz bütünüyle tamamlanmamış, içinde bulunulan
koşullar engellemezse sürmekte ve tamamlanacak olan bir çalışmadır.
Nedensellik ilkesinin reddi ve onun üzerinden tarihsel materyalizmin
yadsınmasına karşı, düşünülmüş kısa bir yanıt olarak başlamış bir
çalışmanın, kaçınılmaz ve zorunlu olarak oylumlanmasıyla ortaya çıktı.
Diyalektik ve tarihsel materyalizme
karşı yöneltilen saldırı, bir tarih yorumu ve yöntem tartışmasının çok
ötesinde işçi sınıfını ve diğer emekçileri, umutsuz ve geleceksiz
bırakmanın, emperyalist-kapitalizmin neo-liberalizmine, bugüne-kaosa ve
köleliğe teslimiyet dışında bir alternatif bırakmamanın ideolojik-teorik
silahı idi. Bu açıdan, konumuz isabetli bir seçim, okun hedefe gönderilmesi
olmakla birlikte, ancak daha geniş bir ele alışın içerisinde anlaşılabilir,
yerli yerine oturabilirdi.
Kapsam genişliği olan her bilimsel
teorik çalışmada olduğu gibi, bu çalışma da kendi mecrasını yaratarak aktı.
Konunun içerisine girildikçe, fiziğe (ve diğer doğa bilimlerine) uzaklık
gibi bir engel, çalışma koşullarımızdan kaynaklı güçlükler ve zamanın ağır
baskısı bulunmasına karşın konuyu kollarına doğru açımlamak, sonuna kadar
gidip dibinde ne olduğunu görmek, kaynağa inmek zorunluydu. Konunun, felsefi
ya da tarihsel düzeyden kendi başına ele alınışının yetersizlikleri
görülünce bağıntıları kurmak için derinleşmek, kuantum fiziği ve diğer doğa
bilimlerini de kapsayan daha bütünsel bir ele alış gerekliliği oluştu.
Konuyla ilgili çalışmalarda sınırlı ve tek yanlı yaklaşımların yeterlilikten
uzaklıklarını, bilgi eksikliklerini, daha ötesi bakış açısı ve yöntemden
kaynaklanan yanlışlıklarını gördükçe başka türlü de olamazdı.
Bilimsel teorik bir çalışmada,
çeşitli yönleriyle ele alınan bir konu, birçok yönden başka konularla
-farklı dallarla- bağıntılandırmayı, içsel ve dışsal bağıntıların karşılıklı
etkileşimleriyle ve bütünsel bir kuruluşunu, dolayısıyla diyalektiğin
uygulanmasını gerektirir. Bir bilim yöntemi olarak da, materyalist
diyalektiğin uygulanması, eskisine, bilimsel çalışmanın daha genel
bağıntılar içerisinde kaldığı ve çeşitli bilim dalları arasındaki
bağıntıların bugünkü kadar bilinip kurulamadığı önceki dönemlere göre, önem
ve gerekliliği kat be kat artan bir zorunluluk olmuştur.
Öte yandan, yeni bir tarihsel
sıçramanın koşulları oluşurken, onun belirti ve göstergelerinden birisi,
doğabilimleri, tarih, felsefe, siyaset ve sanatın, iç içe ve birbirini
izleyen bir gelişim içerisinde oluşudur. Dönemlerin nesnel koşulları
içerisinde onların da köklerini ve dayanaklarını bulabileceğimiz bu
yoğunlaşma ve iç içe geçiş, aynı zamanda tarihsel bir değişikliğin
önkoşullarının öznel hazırlığını ve onun belirimlerini ortaya çıkartır.
Değişik alanlarda örneklerini bildiğimiz, etkin bir rol oynayan tarihsel
kişiliklerin de, bu dönemlerin içerisinde çok yönlü bir gelişim göstererek
ortaya çıktıklarını, kişiliklerini ve gelişimlerini bu ihtiyaçlara yanıt
verme yönünde oluşturduklarını görürüz. (Marx, Engels, Lenin, ilkçağ
düşünürleri, Leonardo da Vinci, I. Newton, Aydınlanma Çağı düşünürleri,
Kant, Hegel, hemen hepsi felsefeyle ilgilenen kuantum fizikçileri…)
Belirtilenler, günümüzde önderleşme
iddiasındaki bir partinin zorunluluğu olarak ortaya çıkmaktadır. Devrimci
sosyalist siyaset, her dönem gelişkin bir teorik altyapıya gereksinme duyar.
Bugün ise, devrimci sosyalist siyasetin daralan zemininin aşılmasında bir
perspektif genişlemesine ve bunu sağlayacak çok yönlü ve bütünsel bir teorik
altyapı gelişimine ihtiyaç, fazlasıyla bulunmaktadır. Bir program
çekiciliğine ulaşmanın ve sınıf mücadelesine etkin siyasal müdahalenin bir
koşulu olarak görülmelidir.
Bu çalışmayı, geleceğin bugündeki
yaratıcılarına, kanını damla damla akıtan, süreklileşmiş bir devrimci
gelişme ve dönüşüm çabası içerisinde olanlara, derin kopuşun ve özün
taşıyıcısı yeraltı devrimcilerine armağan ediyoruz.
12 Kasım 2000
Geleceği Yeniden
Düşünmek
Geleceği Yeniden Düşünmek, burjuva
futuristlerin en tanınmışlarının görüşlerinin toplandığı bir kitap. Alvin ve
Heidi Toffler, John Naisbitit, Lester Thurow, Michael Hammer, Stephan Govey,
Charles Handey gibi uluslararası tekellere iş danışmanlığı, öğretim
üyelikleri ünvanlarına sahip kitaplarıyla ünlü kapitalizmin gurularının
görüşlerinin yer aldığı bu kitap, kendi içerisinde bir düşünce dinamizmi
taşıyor. Kapitalist üretim teknolojilerindeki gelişmeler, küreselleşme ve
rekabet koşulları içerisindeki şirketlerin yönetimlerinin eski biçimlerinde
köklü değişiklikler yapılarak yeniden yapılandırılması “Geleceği Yeniden
Düşünmek”te ele alınan konuların başında geliyor. Şirket hiyerarşileri ve
genel olarak iş yönetimi konularında, ‘80′li yıllarda parlak bir propaganda
ile uygulamaya sokulan “insan kaynakları yönetimi”ndeki kaçınılmaz
başarısızlığı, nitelikli işgücünün kullanımında bizzat sistemin oluşturduğu
engeli görüyoruz söylenenlerde. Burjuva futuristler, bu tıkanmayı kapitalizm
içerisinde, yeni bir yönetimsel çerçeve oluşturarak ve emeğin derinleşen
yabancılaşmasına karşı palyatif çözümler üreterek çözme çabası
içerisindeler. Rekabet ve pazarlar sorunu da kitabın başlıca konularından
biri olmakla birlikte, kitapta ele alınan tek tek şu ya da bu konunun
ötesinde, kapitalist emperyalist sistemin bugün geldiği düzeyden, karşı
karşıya olduğu sorunlardan, çıkmazlardan hareketle sistem için bir 21.
yüzyıl paradigması oluşturması. Kitabın asıl önemi de buradan geliyor.
Yazarlar bir paradigmadan yola çıkarak çeşitli konulara ilişkin görüş ileri
sürüp önerilerde bulunuyorlar. Kitapta, kapitalist emperyalist sistemin
ekonomiden aile yapısına dek tüm kurumlarıyla karşı karşıya olduğu
sorunların ve tıkanmaların açık bir konuluşunu görüyoruz. Kuşkusuz, yazarlar
bunu, sistemi dinamize edecek çıkış yolları bulmak, küresel düzeyde
derinlemesine ve genişlemesine hakimiyet kurmuş emperyalist kapitalizmin 21.
yüzyılda da hakimiyetini sürdürmek için yapıyorlar. Bu bizim ayıyı ininde
görmemizi de sağlıyor ve biraz dikkatlice bakıldığında, tarihsel olarak
sonuna yaklaşan bir sistemin çelişkilerini, sorun ve çıkmazlarını görüyoruz
bu tabloda. Fütüristler tarafından önerilen, sistem içi onu yeniden
yapılandırma çözümleri, bir uzatma devresi olmaktan öteye geçemeyecek ve
daha boyutlu çelişki ve çözümsüzlüklerin temellerini de atıyor. Sorunların
oluşturduğu tablo, kapitalizm içi çözüm arayışlarının -en gelişkin
kapitalist ülkeler dahil, hatta sorunları olgunlaşmış haliyle görüyoruz bu
ülkelerde- sınırlılığını, üretici güçlerin ulaştığı gelişme düzeyinde,
çözümün farklı bir yerde bulunduğunu da gösteriyor. Üretici güçlerin
ulaştığı gelişme düzeyi, üretim ilişkilerinde de bir değişikliği, sosyalist
üretim ilişkilerine geçişi dayatmaktadır. Bunu, kapitalist emperyalizmin
iktisadi koşulları ve onun üzerinde yükselen tüm üst yapısı söylemektedir;
hem de gurularının ağzından. Bağlanabilecek bir dış etkenin olmadığı,
dolayısıyla, sistem adına böylesi mazeretlerin üretilemeyeceği tarihsel
koşullar içerisinde ortaya çıkmaktadır bu tablo.
Bu noktaya sonra döneceğiz. Kapitalizmin
kronikleşen krizleri; üretim teknolojilerindeki gelişme ve “küreselleşme”nin
sağladığı dinamikler üzerinden yeniden yapılanma. Günümüz emperyalist
kapitalizminin ekonomiden politikaya tüm süreçlerine damgasını vuran bu iki
temel unsur, bu kitapta da genel olarak yapılageldiği gibi, ilki (krizler)
ikincisinin içerisine saklanarak ele alınıyor. Sistem açısından sorunun
köklülüğünü, çözüm arayışlarındaki radikallikte görmek olanaklı. Hemen tüm
alanlara damgasını vuracak bir düşünce sistematiği değişikliği yaratma
arayışı, her türlü girişimin temeline yerleştirilmiş durumda. Dolayısıyla ve
kaçınılmaz olarak, felsefi düşünüşte bir değişiklik ve bu alandaki
arayışlar, kurumsal yapıların yeni bir bakış açısı oluşturulması ile öne
çıkıyor. Bu kapitalist iş yönetiminden küresel rekabette ayakta kalabilmeye,
eğitim sisteminden aile yapısına, dinsel inancın yenilenmesine, siyasetten
hukuğa kurumsal sarsıntı ve çöküşün yaşandığı her alana taşınmaya
çalışılıyor. Mevcut kaossal durumun felsefi düzeyden dekadans bir
realizasyonu -adeta çöplerden oluşmuş bir tablonun pastoral bir resim gibi
gözbağcılık yapılarak sunulması- olan postmodernizm ile, doğabilimsel
gelişmeleri “belirsizliği” pragmatize etmekte ve yeni bir düşünce
sistematiği oluşturmakta kullanıp yeni bir dinamizm yaratmaya çalışan,
kuantum fiziği ve biyogenetikteki kimi bulguları felsefi düzeyde bu amaçla
yorumlayan görüşler. Felsefeden edebiyata, reklamlara, günlük yaşamın
hücrelerine kadar indirilerek, farkında olalım ya da olmayalım, hakim
kılındığını görmek mümkündür. Burjuva felsefesinin günümüzdeki temel
biçimlenişleri arasında farklılıklar olmakla birlikte, kaos görecelikle,
kesinsizlik ve belirsizliği realize etmekte ortaktırlar. Postmodernizm
önceki felsefelerden ve doğabilimlerindeki gelişmelerden kendisine, güya
bilimsel dayanak oluşturmaya çalışmaktadır.
Sistemin yeniden yapılandırılması için
düşünce sistematiğinin yenilenmesinde temel alınan, başta kuantum fiziksel
bulgular olmak üzere doğabilimsel gelişmelerin idealistçe ve bugün çok
ihtiyaç duyduğu imancılığa da yeni bir temel yaratılarak, yorumlanmasıdır.
Felsefedeki mücadelenin, 21. yüzyıl paradigmaları, 21. yüzyılın kapitalizmin
mi sosyalizmin mi olacağının, bir diğer deyişle kimin kazanacağının
görülmesindeki önemi, bu söylediklerimizden anlaşılır. Stratejik bir zaferin
hazırlanması, tüm teorik çalışmamızın temeline yerleştirmemiz gereken de bu
olmaktadır. En küçük bir şüphe duymadan, doğabilimsel en yeni bulgular ve
toplumsal süreçlerin gelişimi üzerinden söyleyebiliriz ki, bilimsel
sosyalizmin felsefi görüşü, diyalektik ve tarihsel materyalizm, gelişmeleri
açıklama, çözümleyebilme ve dönüştürme yeteneğine sahip olan tek felsefedir;
onun dışındaki tüm felsefeler doğabilimsel ve toplumsal süreçlerdeki
gelişmeler karşısında derin bir idealizm, metafiziksellik, mistisizmle
çözümsüzlük krizleri içerisinde boğulurken, onları açıklama ve dönüştürmeyle
birlikte, maddenin yapısı ve maddesel süreçlerin -ve toplumsal süreçlerin-
yeni bilgileriyle kendisini geliştirme yeteneği de gösteren, bu özelliğiyle
geleceği kucaklayan felsefedir diyalektik ve tarihsel materyalizm.
Şimdi sözü burjuvazinin gelecek
görüşçülerine verelim. Onların görüşlerinin kendi ağızlarından aktarılması,
emperyalist burjuvazinin yönelimlerinin, oluşturulmak istenen düşünsel
perspektifin bizim açımızdan da daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Ayrıca
tüm idealist spekülasyonlara karşı, felsefenin kendi başına var olmadığını,
burjuvazinin ekonomik toplumsal koşullarının bir ürünü ve bu koşullar
üzerinde etkide bulunacak bir ürünü -altyapının bir ürünü, aynı zamanda onun
üzerinde etken olacak bir ürünü- olduğunu da göreceğiz. Aktaracağımız ilk
görüşler Geleceği Yeniden Düşünmek isimli kitaba bir önsöz yazmış olan
“Şok”, “Üçüncü Dalga” gibi kitaplarıyla tanınan Alvin ve Heidi Toffler’den
olacak. Alvin ve Heidi Toffler, ‘ikinci dalga’ olarak tanımladıkları
‘endüstri devrimi’ döneminin düşünsel yaklaşımını şu şekilde tanımlıyorlar:
“Düz mantık anlayışı ve denge
varsayımlarına ve ölçüme dayanan hakim yönetim paradigması batı ekonomisinin
mekanistik varsayımlarına ve bu varsayımlar da, Newtoncu fiziğe paralellik
göstermekteydi. Bu çok seviyeli paralellik -yönetim ‘biliminin’ ekonomi
‘bilimiyle’ ve bu ikisinin de, fizik diye bilinenle uyumlu oldukları inancı-
endüstriyel yönetim paradigmasını ikna edici kılıyordu.”
Yazarlar bu yönetim paradigmasının
terkedilmesi ve yeni gelişen ‘üçüncü dalga’ya (Bilgi devrimi) uygun yeni bir
paradigmanın geliştirilmesi gerektiğini belirterek, revaçta olan
‘kutucukların dışına çıkarak düşünmek’in anahtar sözcük haline geldiğini
söylüyorlar.
Geleceği Yeniden Düşünmek kitabında çok
sayıda futuristin görüşlerini derleyen Rowan Gibson ise ‘İşi Yeniden
Düşünmek’ başlıklı makalesinde, geniş bir otobanda ilerler gibi giden
eskinin dev şirketlerinin geçilişini, Fortune 500 listesinde oluşmakta olan
değişimi özetlemekle işe başlıyor. Emperyalist güçler arasındaki rekabet ve
gelecekte kimin hakim olacağının belirsizliğine işaret ettikten sonra “Saygı
duyuyor ve geleceğimizi emanet ediyorduk” dediği “devlet, hukuk, eğitim
sistemi, kilise, aile kuruluşları”na artık “hayır” denildiğini, bunların
“gücü kurumdan bireye devreden yeni teknolojilerin ve ideolojilerin yol
açtığı erozyona uğradıkları”nı söyleyip devamla:
“Ya kapitalizm? İlerlemeye ve refaha
giden -ya da o zamanlar gittiğini düşündüğü- o dev yol? Günümüzde,
kapitalizmin bizi nereye götürdüğünü soran pek çok ses var. Ya da oraya
gitmek için neden yarıştığımızı. Ve bu yarışın yaşamlarımıza, toplumlarımıza
ve çevremize ne yaptığını. İnsanı huzursuz eden sorular. Ve insanı huzursuz
eden bir çağ.”
“Günümüzde geleceğe baktığımızda, ne
nereye gittiğimizden emin olabiliyoruz, ne de oraya nasıl ulaşacağımızdan.
Artık önümüzde ufka doğru uzanan uzun ve düz bir yol yok…”
“Yolun sonunun ardında ne var?
Powershift adlı kitabında A. Toffler, terra incognita diyor -yarının
bilinmeyen manzarası- ileriye baktığımızda, kaostan ve belirsizlikten oluşan
bir dünya görüyoruz…”
“Bilim adamlarının kaosun kıyısı -eski
düzenin en sonunda yerini yeni düzene bıraktığı vahşi bir geçiş dönemi-
adını verdikleri şeye doğru ilerlemeye başlamamızla birlikte kesinliğin
yerini, endüstriyel toplumlarımızın başlarının belada olduğu duygusu alıyor.
Ama yine de olağanüstü bir macera ve fırsat duygusu da var.”
Newton fiziğinden felsefeye aktarılan
“süredurumsal ilke”, mekaniksel etki-tepki ve buna göre oluşan basit
neden/sonuç bağıntılandırmasının emperyalist kapitalist ekonominin yeni
sorunlarını çözmekteki yetersizliği ve yeni koşullara uygun bir felsefeye
duyulan gereksinme, özellikle eski düşünüşten bir kopuşun gerekliliği açıkça
ve çarpıcı sözlerle ifade ediliyor. Makalenin ‘Yol Burada Bitiyor’ başlıklı
bölümünden;
“… Çoğumuz hala, şu anın çizgisel bir
uzantısı, ufka uzanan düz ve uzun bir yolmuş gibi davranıyoruz.”
“Geleceğe dair bu yanlış tutum,
kültürümüzde kök salmış olan tahmin edilebilirlik ve kontrol kavramlarına
dayanıyor… Dünyamızın yüzyıllardır, değişimi çizgisel, sürekli ve bir ölçüde
tahmin edilebilir olarak gören Newtoncu gerçeklik algısına göre
şekillendirildiğini söylüyorlar. Burada A, B’ye, B, C’ye, C de D’ye yol
açıyor.”
“Kaos kuramı bize, bunun tam tersinin
geçerli olduğunu söylüyor. M. Crichton’un Jurassic Park’ta dediği gibi:
‘Kaos kuramı, fizikten kurguya her şeyde inandığımız düz mantığın aslında
mevcut olmadığını öğretiyor. Bu anlayış, dünyayı görmenin yapay bir yöntemi.
Gerçek yaşam, bir kolyeye takılmış boncuklar gibi, arka arkaya gerçekleşen,
birbirleriyle bağıntılı çizgisel bir olaylar dizisi değil. Yaşam aslında,
bir olayın kendisinden sonraki olayları bütünüyle tahmin edilebilir
kılmıyor; tersine, yok edici bir biçimde değiştirilebilen bir karşılaşmalar
dizisi bu.’”
“Dünya, karmaşıklılığı ve karşılıklı
bağımlılığı arttıkça çizgisellikten, süreklilikten ve tahmin
edilebilirlikten çıkıyor. Dolayısıyla gelecek geçmişe benzemiyor. Ve hiç de
beklediğimiz gibi olmuyor. A’nın E’ye, ardından K’ye ve birdenbire, Z’ye yol
açabileceğini görüyoruz. Bunu fark ettiğimizde, şirketlerimizde,
toplumlarımızda ve kişisel yaşamlarımızda geleceğe bakmak için yeni bir
yönteme ihtiyaç duyuyoruz.”
Geleceği düşünmek, eski zihniyeti yani
geleceği bir ölçüde kontrol edebileceğimiz, düzenleyebileceğimiz ve tahmin
edebileceğimiz düşüncesini süreksiz değişime dayalı yeni bir zihniyete
dönüştürmeyi amaçlıyor. Yoldan sapmayı norm olarak kabul etmeyi savunuyor.
“Gelecek, geçmişin devamı olmayacak.
Gelecek, süreksizlikler dizisi olacak. Ve biz ancak süreksizliği kabul edip
bu konuda bir şeyler yaparsak, yirmibirinci yüzyılda başarıya ulaşma ve
ayakta kalma şansı yaratmış olacağız.”
İngiltere’nin en önemli iş felsefecisi
olduğu söylenen Charles Handy de “Karmaşık bir çağda yaşıyoruz” diye
başladığı yazısında, yedi yıl içerisinde Fortune 500 listesindeki
şirketlerden üçte birinin ortalarda görülmediğini, hukuk, politik yapılar ve
monarşinin sorgulandığını söyleyerek durumu ‘kaos’ olarak niteleyip bunu
doğadaki kaos ile karşılaştırıyor. “Paradoksları anlamayı ve kabullenmeyi”
önererek, “Paradokslarla birlikte yaşamayı ve paradoksalı yönetmeyi
öğrenebiliriz” demektedir. Yazısının ‘Kesinliğin Ötesi’ başlıklı bölümünde
ise söyledikleri şunlar:
“Heisenberg’in belirsizlik ilkesindeki
gibi siz de, toplam tahminler yapabilirsiniz. Söz gelimi her şeyi bir araya
getirerek, piyasalarda belli davranışların oluşacağını söyleyebilirsiniz.
Ama toplamı oluşturan küçük atomlara baktığınızda, hızlarını ve yönlerini
ölçmekten öteye gidemezsiniz. Kesin bir doğrulukla saptamanız ya da tam
olarak nerede bulunduklarını tanımlamanız mümkün değildir. Kısacası,
dünyanın ve iş dünyasının nereye gittiğine dair belli bir görüş oluşturmak
mümkün belki, ama iki ya da üç yıldan daha uzakta olan o gelecekte sizin
nerede bulunacağınızı kesinlikle tahmin etmek pek olası değil.”
“Yine de eyleme geçmek zorundasınız.
Zaman zaman, on yıllık kararlar almak durumunda kalabilirsiniz ve bu
kararları tersine çevirmeye ya da hatalı olmaları durumunda tamamen
vazgeçmeye hazırlıklı olmalısınız. Kısacası şu anda bambaşka bir dünyada
yaşıyoruz. Kaosla ve belirsizlikle birlikte yaşamayı, bunlara alışmayı ve
olanaksız bir kesinliği aramamayı öğrenmeliyiz.”
‘Stephen Covey’ ise ‘İlkelere Öncelik
Vermek’ başlıklı yazısında kuruluşların yönetim düşüncesinin
değiştirilmesinden söz ediyor. “Sorun liderlerin çoğunun kuruluşu makine
gibi görmeleri… Ama kuruluş mekanik değil organiktir” dedikten sonra bu
görüşünü doğabilimsel düzeyden temellendirmeye girişiyor.
“Kuruluşa mekanik değil, tarımsal
paradigmayla bakmayı öğrenmeliyiz. Tıpkı, tıbbın mekanikten organiğe -beden,
zihin ve ruhun ayrılamaz şekilde birbirlerine bağlı oldukları ve bizim,
bedenin parçalarıyla oynayan bir grup mekanisyenler olmadığımız bilincine-
kayması gibi. Aynı şey yeni fizikte de oluyor. Yeni fizik, -Newton’un saat
paradigması gibi- mekanik kavramlardan belirsizlik ilkesine, kaos kuramına
karmaşıklık kuramına geçti. Ve bu, dünyaya bakış şeklimizi değiştirdi. Şimdi
de kuruluşlara gelen bu paradigma kaymasının, yönetimin ve liderliğin
geleceğini değiştireceğine inanıyorum.”
Dünya kapitalizminin içerisinde
bulunduğu durumun dünya burjuvazisinin en ünlü guruları tarafından bu
resmedilişi, ‘90′ların başında neoliberal propagandaların peşine takılmış,
kapitalist emperyalizmin üstünlüğüne övgüler düzen oportünist liberallerin
teslimiyet tablolarından daha gerçekçidir. Kapitalizmin içerisinde bulunduğu
koşullara kuşkusuz kapitalizmin içerisinde ve onun çıkarına bir çözüm arayan
bu ideologların söyledikleriyle birlikte söylemedikleriyle de çizdikleri
“radikal” bir tablodur bu. Kapitalizmin ekonomik koşulları, üretim
örgütlenmesi, iş yönetimi, pazar sorunlarında yoğunlaşmakla birlikte, bizzat
yazarların ifade ettikleri görüşlerle, sorunların bunlarla sınırlı olmadığı,
sistemin sosyal, kültürel ve siyasal yapısının bütününü ilgilendiren bir
sorunlar yumaklaşmasının varlığı görülmektedir ve çözüm için, felsefi
düzeyden başlayan bir perspektif değişikliği öngörülmektedir.
Burjuva fütürologları bu noktaya getiren
ne olmuştur?
“Tarihin sonu”ndan
geleceğin belirsizliğine
Üretim araçlarında; bilgisayarlar, robot
kullanımı, lazer, iletişim teknolojilerinde sağlanan gelişme, yeni
malzemeler üretimi, biogenetik ve uzaydaki açılımlar, bu gelişmelerin önceki
teknolojiler üzerindeki etkileri, üretim ve pazar olanaklarının
derinlemesine ve genişlemesine büyümesi, revizyonist sistemin çöküşüyle elde
edilen tarihsel siyasal zafer ile birleştiriliyor, şampanyalar bunun için
patlatılıyordu. Zafer, bilgisayarlar, cep telefonları, internet, kredi
kartları, genetik bulgular, Mc Donalds, CNN, Hollywood üzerinden
laboratuarlardan çıkartılıp popülerleştiriliyor, küreselleşmenin yaşama
şekli olarak sunuluyordu. Bunlar, emperyalizm çağında kapitalizmin üretici
güçleri geliştirme yeteneğini göstermekteydi; aynı zamanda bu gelişmelerin
sonucu olan revizyonist sistemin çökmesiyle birlikte başlıca propaganda
malzemesi ve kapitalizmin geleceği için güven kaynağı, istikrarlılığın ve
üstünlüğünün sembolleriydiler.
İşte, on yıl kadar önce, ‘90′ların
başlarında içilen şampanyaların sarhoşluğunda F. Fukuyama, burjuvazinin
hislerine tercüman olup liberal kapitalizmi ebedi düzen ilan ederek,
“tarihin sonu”nun geldiğini söyledi. Üretim teknolojilerindeki gelişme,
üretim ve pazar olanaklarının genişlemesi ve revizyonist sistemin çöküşü ve
bir bütün olarak dünyada devrimci dalgadaki düşüşün ardından söylenen bu
zafer şarkısı, aradan birkaç yıl dahi geçmeden ünlü vecizenin sahibi de
içlerinde olmak üzere, terkedildi. Vitrinleri dolduran tablolar değişmişti.
Siyahın kullanıldığı pastel renkli resimler çiziliyordu artık. Belirsizlik,
kaos ve geleceği görememe tüm görüşlerin merkezine yerleşti.
Bu gelişmeler, burjuvazinin düşünce
sistemlerini de etkileyip belirlemekte, onları yeni arayışların içerisine
itmektedir. Bir zamanlar “en son kesin sistem” olarak tamınlanan Newton
fiziğinden felsefeye aktarılmış deterministik ilkeler, bu ilkeler üzerinde
yükselen burjuvazinin yükseliş ve istikrarlı gelişim döneminde sıkıca
sahiplendiği, aslında nedensellik bağıntılarının mekanik bir kuruluşunun
ifadesi olan lineer (doğrusal) gelişim çizgisi, rasyonalist, pozitivist
felsefeler terkediliyor; kesinsizlik, belirlenemezcilik, görecelilik,
olasılıkçılık, imancılık, irrasyonalizm, her türlü kuralsızlaştırıcı felsefi
görüş yerlerini alıyordu.
Burjuvazinin üçyüz yıllık ekonomik,
sosyal, siyasal, kültürel paradigmaları derin yara almış, çözülmekte,
kimileri görece ayakta durur durumda olsalar da kimileri de bir değişim
zorunluluğunu dayatmaktadır; kimisi de artık sistem için paylatif çözümlerle
yetinilemeyeceğini göstermektedir. Bu açıdan sistemin daha temel, daha
köklü, daha eskiye dayalı egemenlik güvenceleriyle sınırlı olmayan, ikinci
emperyalist paylaşım savaşı sonrasında geliştirilen “kitle tüketimi”,
“popüler kültür”ün hakim kılınması, borsa ve faiz gelirlerinden pay alan
“orta sınıf” ve görece geniş bir “yüksek ücretliler grubu”, “sosyal devlet”
politikaları gibi egemenliği pekiştiren politikaları da cazibe kaybına
uğramıştır ya da eskisi gibi uygulanabilme koşulları bulunmamaktadır.
Emperyalist kapitalizmin sağladığı
üstünlük ve propaganda makinelerinin durmaksızın sergiledikleri görkemli
görüntülere karşın kapitalist dünyada işler yolunda gitmemektedir! Sınıfsal,
ulusal ve demokratik kurtuluşçu her düzeydeki toplumsal muhalefet güçleri
geri düzeylere itilmişler, ekonomide, siyasette, kültürde, her alanda
emperyalist küreselleşmenin yeniden yapılandırma politikaları doğrultusunda
en elverişli koşullar ele geçirilmiştir. Emperyalist burjuvazinin -çeşitli
ülke burjuvaları ve tekelleri arasında kimi farklı yaklaşımlar, hamle
farkları ve çelişkiler olmakla birlikte- genel ve ortak politika düzeyinde
olan “yeniden yapılanma” politikaları, karşı direnç ve iç çelişkilerden
kaynaklı frenleyici etmenler olmakla birlikte, stratejik düzeyde
uygulanmaktadır. Dünya kapitalizminin, Kolombiya dışında hiçbir boyutlu ve
doğrudan bir devrimci tehditle karşı karşıya olmadığı, işçi sınıfının ve
sosyalizmin baskısını üzerinde hissetmediği, pek çok şeyi planladığı gibi
geliştirmekte fazlasıyla avantajlı olduğu bir dönemden geçilmektedir, buna
karşın; sistemin ideologlarının azımsanmayacak bir kesimini, geleceğin
belirsizliği üzerine kaygıya düşüren, işlerin yolunda gitmediğinin
belirtileri, bu yöndeki olgular çoğalmaktadır.
Bu noktada, sistemin küreselleşmeci
ideologlarının, yeni dünya düzeni savunucularının propaganda ettikleri gibi,
bu sorunlar, sağlıklı bir bünyenin kendisini daha üst bir düzeyde yeniden
örgütlerken karşı karşıya olduğu sorunlar, bunların çözümünde karşılaşılan
güçlükler olarak görülebilir mi? Kimi fütüristlerin de sorunları tanımlarken
gösterdikleri -bizim neoliberalizmin peşine takılmış oportünistlerin,
kuyrukta sürüklenmekten dolayı asla göremeyecekleri- “radikalizm”in de
nedenlerinden birisi budur. Kabaca, yukardan bir bakışla söylenecek olursa,
yeni üretim teknolojilerinin ve yeni üretim dallarının ortaya çıkışı, eski
üretim dalları ve bir bütün olarak üretim koşulları üzerindeki etkileri,
bunların gerekli kıldığı üretim ve iş örgütlenmesindeki değişiklikler;
tekellerin ulusal ve uluslararası düzeyde sermaye birikimini ve pazarları
garanti altına alacak yeni örgütlenme modelleri geliştirmeleri; üretim
teknolojilerindeki gelişmelerin işgücü yapı ve bileşiminde ortaya çıkarttığı
değişikliklerden -daha nitelikli bir işgücünün ortaya çıkışı, öte yandan
vasıfsız işgücündeki artıştan, kitleselleşen işsizlik olgusundan-
deregülasyon politikalarını derinleştirerek, iki yönden de yüksek artı değer
elde etmek için yararlanma, meta üretim ve dolaşımını, pazar hakimiyetini
dünya ölçeğinde, farklı ortam ve koşullara, değişikliklere uyum göstererek
güvence altına alabilme; dünya kapitalist emperyalist ekonomisinin bugün
geldiği düzeye ve onun ihtiyaçlarına uygun, ekonomide olduğu gibi, siyasi
yapılarda, kültürde, yaşama şekillerinde gerekli olan değişikliklerin
gerçekleştirilebilmesi, yerel ve bölgesel düzeyde tıkayıcı, engelleyici
nitelikteki çelişki ve sorunları çözebilme ya da uyum gösterebilme
yeteneğinin kazanılması vb. tüm bunlar, alışılagelmiş, istikrarlı gelişim
dönemlerinin düşünce ve davranış biçimlerinden farklı bir hareket tarzını,
onun düşünüş şeklini gerektirmektedir. “Farklı açılardan bakabilme”,
“kutuların dışına çıkarak düşünme”, Newton fiziğinde süredurumsal ilke
olarak tanımlanan, bir sistemin bugünkü hareket tarzını, durumunu biliyorsak
onun ilerki bir durumunu da bilebiliriz, biçimindeki görüşün terkedilmesi
gerektiği türden -yeni eğitim sistemlerine de yerleştirmeye başlanan-
görüşlerin ileri sürülmesinin bir nedeni “yeniden yapılanma”ya uygun bir
düşünsel temel yaratma ihtiyacıdır.
Perdelenmek istenen
sosyalizmin kaçınılmazlığıdır
Eğer sorun, dünya kapitalist
ekonomisinin, üretim teknoloilerindeki gelişmeler, yeni üretim dallarının
ortaya çıkışı, bunların öncekiler üzerindeki etkileri, üretim ve iş
örgütlenmesinin yeni biçimleri, pazarın dünya ölçeğinde derinlemesine ve
genişlemesine büyütülmesi vb. aslında sistemin karşı karşıya olduğu sorun ve
tıkanıklıkların belli düzeyde ve bir dönem için çözümünü de geliştirebilecek
olan sorunlardan ibaret olsaydı, ne sistem ideologlarının kapitalizmin
geleceğinden kaygı duymaları gerekirdi, ne de alışılagelmiş düşünce
sistematiğinden bütünüyle farklı bir düşünce sistematiğine geçilmesi
gerektiği yönünde görüşler ileri sürülürdü.
Nitekim ilk dönem alınan yenilgiler,
revizyonist sistemin çökmesi ile birlikte derinleşen tasfiyecilikle,
oportünist liberaller, gelişmeleri bu gözle, emperyalist burjuvazinin
gözlerine taktığı gözlüklerden bakarak değerlendirdiler. Bu bir mağazanın
mallarını vitrine konan mallara bakarak değerlendirmekti ki, ‘90′ların
başlarındaki parlak neon ışıkları da kaybolunca böylesi değerlendirmeler
oportünist liberallerce de geriye itilip, kapitalizmin düzeltilmesi gereken
-tabii reformlar yoluyla- “kötülükleri”nin varlığından daha çok söz edilir
olmaya başlandı.
Belirtilen tüm gelişmeler, emperyalizm
çağı kapitalizmi, çürüyen kapitalizm zemininde gerçekleşmektedir: Daha sık
aralıklarla gerçekleşen krizler, kar oranlarındaki düşüş eğilimi, azami
karın korunması, çok daha büyük sermayelere duyulan ihtiyaçla birlikte
sermaye birikim artışının, genişletilmiş yeniden üretimin güvence altına
alınabilmesi, emperyalist rekabet, sermaye ihracı ve pazar hakimiyeti
mücadeleleri, sistemin içsel sorun ve çelişkilerindeki büyüme. Zenginliğin
ve yoksulluğun uçlardaki birikimi, sınıfsal çelişkilerin siyasal düzeyde
yeniden keskinleşeceği bir döneme doğru girilmekte oluşu gibi. Emperyalizm
aşamasındaki kapitalizmin koşulları içerisinde sağlanan her gelişme, bir
dönem için bu gelişimin sağladığı olanaklar ve avantajlar öne bile çıksa,
yeni istikrarsızlık unsurları da ekleyerek, krizleri ve kaosu
derinleştirmekte, sistemin temel çelişkileri keskinleşmektedir.
Kapitalist emperyalist sistemin içsel
çelişkilerindeki derinleşmeyle, sistemin çözemeyeceği çelişkiler olarak daha
belirgin bir şekilde açığa çıkmaya başlamaları, sosyalizmin önkoşullarının
olgunlaşmasıdır. Kapitalist emperyalizm, üretici güçleri geliştirmektedir
fakat, üretici güçlerin bu gelişiminden emekçi sınıfların yararlanabilmesi,
küçük kırıntılar dışında olanaklı olmadığı gibi, üretici güçlerin çok daha
hızlı ve toplumsal ihtiyaçlara uygun gelişiminin önünde de olanaklı olmasına
karşın engel olan mevcut üretim ilişkileridir. Tekellerin çok daha büyük
sermayelere gereksinme duymaları, bunun kendileri için varolma yokolma
sorunu haline geliyor oluşu, azami karın korunması, kapitalist sömürünün her
düzeyde ve binbir çeşit yöntemle şiddetlendirilmesini, zenginliğin ve
yoksulluğun uçlardaki birikimini artırmaktadır. Bu tekellerin aşırı
üretimine her seferinde büyüyen, kronikleşen, nihai bir çözüm
yaratılamayacak bir pazar ve pazarlara hakimiyet sorunlarını da eklediği
gibi, zenginlik ve yoksulluğun uçlardaki birikiminin oluşturduğu kutuplaşma,
sistemin tüm egemenlik ve kontrol mekanizmalarının dışına doğru çıkan sosyal
patlama öğelerini de biriktirmekte ve yoğunlaştırmaktadır. Emperyalizmin
“Üçüncü Yol” vb. görüşleri savunan kimi ideologlarınca, sistem dışılaşmayı
önleyecek bir bölüşüm düzenlenmesinin gerekli olduğu, patlamanın ancak bu
şekilde önlenebileceği doğrultusundaki görüş ve önerilerinin çıkış noktası
da budur.
Üretici güçlerdeki gelişmelerin bugünkü
düzeyi, üretimin ve emeğin dünya ölçeğindeki yoğunlaşma ve toplumsallaşması,
öte yandan mülkiyetin çok az sayıda elde toplanması, -tekellerin
hakimiyetinin ulaştığı düzey- üretim ilişkilerinde bir değişimin
gerekliliğini, onun zorunlu hale geldiğini göstermektedir. Bu kendisini en
açık ve yoğunlaşmış olarak, sonuçlarıyla birlikte çelişkilerin sınıfsal
toplumsal düzeyde keskinleştiği evrelerde ortaya koyuyor. Emperyalistler
arası çelişkiler, sınıfsal, ulusal ve demokratik nitelikteki çelişkiler,
çelişkilerin ancak devrim yoluyla çözümüyle üretici güçlerin daha ileri
düzeyde ve engellerinden kurtulmuş olarak gelişiminin önünü açabilir. Sistem
içerisindeki en ileri reformlar dahi yüzeysel, sorunları çözmekten çok
hafifletmeyi sağlayan fakat onların temeldeki varlığını ortadan kaldırmayan
özelliktedirler, bu haliyle de, devrimci çözümün gerekliliğini daha da açık
ve zorunlu hale getirirler.
Kaos, belirsizlik ve gelecek kaygısı
üzerine yapılan tespitlerin ve burjuvaziye bu koşullar içerisinde hareket
yeteneği kazandıracak yeni yol ve yöntem arayışlarının nedeni sadece yeniden
yapılanmanın sorunlarının çözümü değildir; sistemi ona da zorlayan,
krizlerdeki kronikleşme ve tarihsel sonuna doğru ilerleyen bir sistemin
yapısal çelişkilerinin daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor oluşu da,
temelde yatan etkenler olarak yer alıyor. Sistemin temeldeki krizsel
birikimleri, sadece ekonomik düzeyde değildir, devlet, eğitim, aile, hukuk,
din gibi, sistemin varoluş koşulu haline getirmiş olduğu temel kurumsal
yapıların yaşamakta olduğu sarsıntı ve çözülmede de bunları görmek
mümkündür. Sistemin uluslararası kapitalist birlik oluşumlarına uygun
ulusal, kültürel, dinsel yapıları çözme yönündeki hareketi ile eski
biçimlerin doğurduğu karşı hareket ve sistemdeki çürümenin bir yansıması
olarak ortaya çıkan tam bir ikiyüzlülüğe dönüşme eğilimindeki aile ve dinsel
yapılardaki çözülme ve bireyin artan yabancılaşması, siyasi, hukuksal,
kültürel yapılardaki dejenerasyon ve alternatif çözüm gerekliliği iç içe
geçerek ve çatışma halinde siyasal, sosyal, kültürel kriz öğeleri
olmaktadır.
Üretici güçlerin asli unsuru olan insan;
işçinin, üretim sürecindeki, daha ötesi toplumsal ilişkiler bütünü
içerisindeki konumu, üretim örgütlenmesi ve iş yönetiminin kilit ve kritik
bir sorunu olarak çıkmaktadır kapitalistlerin önüne. Üretim
teknolojilerindeki gelişime bağlı olarak ortaya çıkan nitelikli yeni
işgücünün, üretim içerisinde etkin kullanımının, diğer deyişle daha fazla
artık değer elde edebilmenin, sadece göreli ücret fazlalığına bağlı
motivasyonlarla sağlanamayacağının görülmesi “insan kaynakları yönetimi”nin
başlıca sorununu “amaç”landırma haline getirmiştir.(*)
Gelişkin teknoloji ve nitel üretkenliğe
-ürün kalitesine- karşılık gelen iş gücünün, eski yöntemlerle
sömürülemeyeceği ve üretimde istenilen sonuçlara ulaşılamayacağının
görülmesi üretim ve iş örgütlenmesinde yeni yöntemler, sistem arayışına
sokmaktadır kapitalistleri. İş yönetimi üzerine odaklanılmıştır; “insan
kaynakları yönetimi”nin geri motivasyon ögeleri işlevsizleşmektedir. Üretim
ve iş örgütlenme süreçlerine getirilen “hisse dağıtımı”, “grup işbirliği”,
“sinerji”, “ağ demokrasisi” gibi yöntem ve biçimler, sistemin en gelişkin
örgütlenmesinin biçimleri olarak dahi yapay ve geçici, kalıcı ve köklü bir
çözüm üretmekten uzak, bunun için farklı bir çözümü işaret eden
niteliktedirler. Kilit noktalardaki nitelikli iş gücünün üretim süreci
içerisindeki konumu itibariyle değerlendirildiğinde, üretim sürecine daha
bütünsel bakabilen, yetkin, inisiyatifli bireyleri (nitelikli işçileri)
gerektiren bir sistemin varlığı, öte yandan bu sistemlerin, bireylerin tek
başlarına hakim olabilecekleri düzeyleri aşmış, onun ötesinde bir yapıda
oluşları. Üretim örgütlenmesinde karmaşık sistemlerin ilişkisel bütünlüğü,
ancak kolektifin içerisinde yer alan gelişkin bireylerin, toplumsallaşmış
bireylerin başarıya ulaşabileceği bir düzeyi göstermektedir. Parasal
motivasyon unsurlarının yetersizliği ortaya çıktıkça “grup işbirliği”,
“sinerji”, “ağ demokrasisi” gibi yöntemlerle işçinin üretim süreciyle
bütünleşmesini sağlama çabaları, kolektif bir işlevlilik ve amaç yaratma
üzerine girişimler, gelip geçicilikten öteye gidemez ve sonuçsuz kalmaya
mahkumdur. Modern teknoloji, üretkenlik ile yaratıcılığı birleştiren
nitelikte yeni bir işgücü yapısı ortaya çıkarmaktadır. Eski fabrika düzeni
hiyerarşisinden farklı, daha süreçsel, inisiyatifli ve birikimini
tamamlayan, kendi sözleriyle “paylaşılan yaratıcı süreçten türeyen ayrıntılı
ve kendiliğinden ilişkiler.” İş örgütlenme modeli, tekelci kapitalist özel
mülkiyetin ve tüm toplumsal ilişkilerin metalaştırılmasının duvarına çarpar,
kolektivize olmuş yaratıcı emeğin bireysel amaçlarla üretiminin sınırlarını
açığa çıkartır. Mülkiyetin özel kapitalist niteliği, işgücünün meta oluşu ve
metanın fetişleştirilmesi, kapitalist üretim ve toplumsal ilişkilerin
bütününün ortaya çıkartıp derinleştirdiği yabancılaşma, bireyselleştirme,
yaşamların hücreleştirilmesi, bir bütün olarak kolektif bilinç ve toplumsal
ilişkilere karşıt olan kapitalizm koşulları, toplumsal bir amaç ve kolektif
davranış yaratmanın önünde engeldir. Kolektivizm, ideolojik bir temele
dayanıyorsa, temelinde özel mülkiyet değil toplumsal mülkiyet varsa,
gelişkin bir amaç birliği ve onu karşılayan ortak davranış çizgisi olur.
Modern teknoloji ve en ileri işgücü
yapısı içerisinde ortaya çıkan bu sorun, ilk bakışta iş yönetiminin bir
sorunu gibi görünmekle birlikte, üretici güçlerin ileri gelişme düzeyine
karşın, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin
derinleşmesinin bir göstergesi ve sonucudur.
Üretim teknolojileri gelişmekte, yeni
üretim dalları ortaya çıkmakta, halihazırda varolan üretim dallarında yeni
teknolojiler uygulanmakta, üretim ve iş örgütlenmesi bu gelişmelere uygun
yeniden biçimlendirilmektedir. Bu gelişmeler, sistemin temel çelişkisini,
üretici güçlerin gelişimi ile mevcut üretim ilişkileri (mülk edinmenin özel
kapitalist şekli) arasındaki çelişkiyi derinleştirmektedir. Kapitalist
üretim ilişkileri, bilim ve teknolojide sağlanan gelişmelerin sonucu olarak,
üretici güçlerin genel hareketine uymamakta, giderek artan, boyutlanan bir
engel oluşturmaktadır. Üretim toplumsallaşmaktadır; emek süreçleri, iş
bölümü uluslararası düzeylerde bir gelişim göstermektedir. Öte yandan
tekelleşme ve mülkiyetin (özel) giderek daha az sayıda elde toplanmasıyla
genişletilmiş yeniden üretim, daha büyük sermaye birikiminin zorunluluğu,
pazar sorununun büyümesi, daha geniş çaplı kriz öğelerini de biriktirmekte
ve krizlere yol açmaktadır. Zenginliğin bir uçtaki birikiminin, diğer
zorunlu sonucu, yoksulluğun öbür uçtaki birikimidir.
Kapitalist üretim koşullarının toplam
bir sonucu olarak ortaya çıkan bu durum, toplumsal koşullarda, üstyapıda
değişiklikleri zorunlu kıldığı gibi bunlar aynı zamanda, sistemin temel
çelişkisinin derinleşmesine bağlı olarak toplumsal, siyasal, kültürel kriz
unsurları olarak ortaya çıkmaktadır. Sistemin, sistem içerisinde eğitim,
din, aile, hukuk, siyasal, kültürel yapılarda yeniden yapılanma kapsamı
içerisinde değişiklik arayış ve girişimleriyle birlikte (ki bunlar sistemin
üst yapısını yeniden realize etmenin yol ve yöntemleridir), bunların
yüzeyselliğini, daha temel, daha köklü, devrime bağlı değişikliklerin
gerekliliğini de daha açık bir şekilde ortaya çıkartmaktadırlar.
Emperyalizm-çürüyen kapitalizm zemininin ortaya çıkmasıdır bu. Çürüme,
sadece mali sermaye asalaklığındaki artış olarak değil, toplumsal ilişkiler
bütününde, egemenlik ve sömürünün boyutlanmasına bağlı bir derinleşme,
yabancılaşmanın toplumsal, siyasal, kültürel dokuların bütününe egemen
olması biçimiyle ortaya çıkmaktadır. Sistemin belli başlı üstyapı
kurumlarında ortaya çıkan krizin, sistem için geçici ve yanılsama yaratıcı
çözümlerini atlayarak söyleyecek olursak, açığa çıkarttığı budur.
Geleceği Yeniden Düşünmek isimli kitapta
üzerinde en çok durulan konulardan birisi, iş yönetimi, üretim süreci
içerisindeki işçinin konumunun tanımıdır. Günümüzün küreselleşmeci
kapitalizmi üretim teknolojilerindeki gelişimi ve bunun sisteme sağladığı
yeni açılım olanaklarını bolca propaganda ediyor. Üretim araçlarında bir
bütün olarak üretici güçlerde bir gelişim sağlanıyor ancak, bu gelişimin
üretim ve iş örgütlenmesinde ortaya çıkarttığı sorunların sistem için
çözümlerinin nasıl güçleştiği, sistemin yapısal bir sorununun tam da bu
noktada nasıl kendisini gösterdiği, ancak sistem dışı -devrimci çözümlerle-
bir çözümün geliştirilmesiyle bunun aşılabileceğini gösteren kritik bir
zaafın varlığı tam da bu noktada daha açık bir şekilde görülüyor.
Görelilik kuramının, kesinsizlik ve
belirsizlik ilkesinin yeniden keşfi, kaos kuramlarına sarılış, burjuvazinin
yeniden yapılanma sürecinde eski düşünüş tarzının ve eski yapıların
aşılması, tümüyle onlardan kurtulmuş yeni bir arayışın içerisine girilmesi
ve bu süreçte her olasılığa hazır olma yaklaşımından kaynaklandığı
söylenebilir mi? Yeniden yapılanmanın ve örtük bir şekilde kabul edilen
krizlerin yarattığı istikrarsızlıklara, değişken koşullara uyum sağlama
arayışı olmakla birlikte burjuvazinin, görelilik, kesinsizlik ve
belirsizlik, kaos kuramlarından çıkarsanmış görüşlere itibar etmesinin
nedenleri bunlarla sınırlı görülemez. Bu kuramlardan çıkarsanan görüşlerle
yadsınan ve yerlerine konulmak istenen bunların ötesindedir.
Burjuva fütüristler, kapitalist
emperyalizmin içsel süreçlerinden, sistemin temel çelişkisinden
uzaklaştırılmış, birbiriyle bağlantısızlandırılan, kopuk, özellikle de daha
temeldeki nedenlerden uzak tutulan bir yorum geliştirmektedirler. Tespitler
yüzeysel, birbirlerinden kopartılmış, daha temel, köksel nedenlerden,
kapitalizmin iktisadi mekanizmalarının işleyişinden, bunların doğurduğu
sınıfsal çelişkilerden ve onların da kaçınılmaz kıldığı çözümlerden
uzaklaştırılmıştır. Krizler, olgu düzeyinde küçültülerek, örtülerek
kabullenilmektedir; fakat, krizlerin, Marks’ın Kapital’in III. cildinde
hiçbir bilim adamınca da yadsınamayacak şekilde açıkladığı, kapitalizmin
iktisadi mekanizmalarının, içsel çelişkilerinin krizleri kaçınılmaz
kıldığını, geciktirme, yayma, üretici güçlerin gelişiminin sağladığı yeni
olanaklar, siyasal müdahale ve kriz yönetimi ne olursa olsun, devrim
alternatifi dışında bir çözümünün olamayacağını örtbas etmektedirler.
Zenginlik ve yoksulluğun iki uçtaki birikimi, nedenleri
belirsizleştirilerek, BM, DB raporlarına varıncaya dek tespit edilmekte,
yoksulluğun azaltılması için “daha adil bir bölüşümün gerekliliği” üzerine
açıklamalar yapılmaktadır. Fakat bunun kapitalist özel mülkiyet, tekelleşme,
sermaye birikim süreçleriyle olan bağları, “kötülüğün kaynakları” ise
gizlenmektedir. Bunların, kapitalist emperyalizmin ekonomik tarihsel
gelişiminde neye karşılık geldiği, doğurduğu toplumsal sorunlar, sınıfsal
çelişkilerdeki keskinleşme ve bunun nasıl bir tarihsel toplumsal gelişime
yol açacağı vb. kapatılmaktadır. Emperyalizm çağı kapitalizminin,
gelişiminin ve çürümesinin ileri bir aşamasında ortaya çıkan sorunlar,
kapitalizmin bağrında var olan ve onun bu en yüksek ve son aşamasında
kökleşmiş ve derinleşmiş olan çelişkiler olarak, içsel bağları ve
nedensellik ilişkileriyle değil, bundan uzaklaştırılarak, kaotik bir
felsefenin görüş açısından, sistemin yarattığı kaos realize edilerek
alınmaktadır.
Belirsizlik ve kaos kuramlarına
sarılınılarak, kesinsizlik, görecelilik, içsel bağların kopartılması ile
sorunlar birbirinden ayrılarak, temel çelişkilerinden uzaklaştırılarak
realize edilmek istenen sadece bugünkü haliyle kapitalizm değildir;
emperyalist kapitalizmin sorun ve çelişkilerinin yüzeyselleştirilerek
kapitalizmin kabulünün sağlanması, çözüm gücünü kaybetmediğinin gösterilmesi
amaçlardan ancak biri, ya da parçası olarak sayılabilir. Kapitalizmi
ebedileştirmek, mutlaklaştırmak çabası, önceki ve sonraki süreçler
arasındaki bağlantının, nedensellik bağıntılarının kopartılarak, sistemin
bağrındaki çelişkilerin kaçınılmaz sonuçlarının perdelenmek istenmesi, tüm
bu sözde bilimsel felsefi teorilerin gelip dayandıkları ve gizledikleri amaç
budur. Tarihsel bir zorunluluk olarak sosyalizmin kaçınılmazlığı,
kapitalizmin içsel çelişkilerinden doğmaktadır. Emperyalizm, kapitalizmin en
yüksek aşaması olduğu gibi en son aşamasıdır da. En yüksek aşamasındaki
kapitalizm, ekonomik ve toplumsal koşullarının olgunlaşmasıyla, çelişkilerin
keskinleşmesiyle, sosyalizmin ön koşullarını ortaya çıkartır. Sosyalizmin
arifesidir.
Sosyalizmin kaçınılmazlığı, perdelenmek
istenilen budur. Tarihin ileriye doğru gelişiminde kendi yokluğunu gören bir
sınıfın nafile çabasını liberal kapitalizmin ebediliğini ilan eden “tarihin
sonu” tezi olsun, “tarihselcilik” eleştirileri olsun, postmodernistlerin
tarihi döngüsel bir harekete indirgeme çabaları olsun, burjuva felsefesi
alanında tüm çaba, birleşme noktası, tarihin ileriye doğru hareketini
durdurmak, bugünde dondurmaktan ibarettir. Diğer deyişle, işçi sınıfını,
emekçi insanlığı geleceksiz, umutsuz bugüne mahkum ve köle olarak
bırakmaktır. Ekonomik toplumsal gelişimin temelindeki zorunluluk bağları,
çelişkileri oluşturan nedenler ve onların çözümüyle oluşan gelişme, bu
gelişmeyi sağlayan, önceki ve sonraki olaylar arasındaki bağıntılar,
niceliksel ve niteliksel değişim ve dönüşümler, bunlar ortadan
kaldırıldığında geriye, belirsizlik, birbirleriyle ilintisiz olaylar,
rastgelelik, saçmalıklar dizisi kalır. Burjuvazi, bunun için belirsizlik ve
kaos teorilerine sarılmaktadır. Görecelilik, belirsizlik ve kaos kuramlarına
sarılarak ve tarihsel hareketi kısa kesme ve bugünde dondurma çabalarıyla
burjuvazi, kendisinin ve sisteminin -kapitalizmin- geleceksizliğini itiraf
ve ilan etmektedir.
Burjuva felsefesinde
geri sıçrama:
Bilinemezcilik,
kesinliksizcilik, görececilik, belirlenemezcilik, olasılıkçılık,
irrasyonalizm, mistisizm
Burjuvazinin felsefi yönelimlerinin, felsefenin
kendi başına, salt düşünsel süreçlerin ürünü olduğu iddialarına karşılık,
onun ekonomik koşullarından, sınıfsal ve toplumsal durumundan bağımsız bir
gelişimi olamaz. Günümüz kapitalist emperyalist sisteminin karşı karşıya
olduğu ekonomik toplumsal sorunların çözümünde felsefe düzeyinden bir
arayışa girilmesi, bizzat felsefenin bağımlı olduğu koşulları ortaya koyduğu
gibi, ortaya çıkan felsefi görüşlerin de bu koşullara ait olduğunu, onlarca
belirlendiğini gösterir.(*)
Günümüz burjuva felsefeleri de,
burjuvazinin bugünkü ihtiyaçlarına yanıt verme temelinde ve burjuvazinin
tarihsel koşullarına uygun bir evrimleşme göstererek şekillenmektedirler.
Aydınlanma Çağı felsefeleri,
Rönesans’tan başlayarak yeni gelişen burjuvazinin bir sınıf ideolojisi
oluşturma yönündeki girişiminin önemli bir parçasını oluşturur. Burjuva
felsefesinin asıl gelişimi ve kendisini olgunlaştırdığı dönem, 19.
yüzyıldır. Rasyonalizm, Kant felsefesi ve öncelleri ve türevleriyle
pozitivizm. Rasyonalizme göre doğrunun kaynağı akıldır; pozitivizme göre
bilginin kaynağı deneydir. Akıl ve deney ön plana çıkartılarak metafiziğe
bir darbe indirilmekte, mistik tanrı düşüncesi geriye itilmektedir. Bireysel
akıl, evrensel akıl olarak genelleştirilip siyasal, hukuksal bir temel
oluşturularak feodal krallıkları devirmiş burjuvazinin iktidarı
meşrulaştırılmaktadır. Rasyonalizm ve pozitivizmle burjuvazi, endüstriyel
üretim sürecine de uygun ve ona süreklilik kazandıracak bir felsefeye de
sahip olmaktadır.
Bilimlerde büyük bir ilerlemenin olduğu
19. yüzyılda, bu gelişmelere ihtiyacı olan burjuvazi onları alıp üretim
süreçlerine hemen (teknik koşullarını oluşturabildiğinde) uyguluyordu.
Ortaçağ felsefelerinin derin metafizikselliğinden kopuşla birlikte hemen her
şeyin aklın yargısından geçirilmesi, gözlem ve deneysel kesinleştirme,
eleştirellik, burjuva felsefesine damgasını vurmaktaydı. Ve bu yeni
felsefeler gelişen üretim ilişkilerinin henüz üretici güçlerin gelişimi
üzerinde frenleyici, engelleyici bir baskı oluşturmadığı, eşitlik, özgürlük,
kardeşlik temalarıyla kendi sınıfsal egemenlik ve çıkarlarını tüm toplumun
ortak çıkarları gibi gösteren, krallıklar yerine parlamentolu genel oya
dayalı rejimler koyan burjuvazinin, o dönemki ekonomik toplumsal koşullarına
uygundu.
İnsanın doğa üzerindeki hakimiyetinin
gelişimine, insan toplumlarının tarihsel evrimi içerisinde sağlanan büyük
ilerlemelere karşın, nesnel dünyanın bilinebilirliği konusunda, burjuva
felsefeleri; hep bir bilinemezlik alanını açık tuttu. “Kendinde Şey”in ancak
“görüngülerini” bilebiliriz, onun altında yatan gerçekleri ise bilemeyiz.
Kant felsefesinin bu görüşü, izleyen çeşitli felsefi akımlarca da yorum
farklılıkları olsa da temel idealist yaklaşım korunarak sürdürüldü.
Pozitivist felsefe için söyleyecek olursak, nesnel dünyanın dışımızdaki
varlığının açık materyalist bir kavranışı ve kabulü olmayınca, duyuma ve
deneye dayalı bir olgu kabulünün ötesine geçilmiyor, dolayısıyla maddenin
özsel yapısının bilinemezliği üzerine idealist görüş korunuyordu. En iyi
haliyle dahi bu, dinsel idealizme, imancılığa da kapıyı açmaktaydı. Maddenin
özsel yapısının bilinemeyeceği üzerine pozitivist görüş, bütüncül (holistik)
bir kavrayışın ancak metafiziksel düzeyden olabileceği yönündeki görüşlere
alan açıyordu. (Lenin’in Rus Amprio-kritikleriyle fideizm -imancılık-
arasındaki -keza Berkeley’ci idealizmle- bağı kuruşu.)
Emperyalizm çağı burjuva felsefeleri,
nesnel gerçeklikten, maddenin ve dünyanın bilinebilirliğinden giderek daha
uzaklaşan, daha derin bir kopuş içerisine girdiler. Bu, postmodern söylemde
“Nesnel gerçeklik diye bir şey yoktur” düzeyine ulaşmışsa ve mistisizme
geniş bir alan açılıyorsa, onları önceleyen burjuva felsefesinin bilimsellik
iddası taşıyan yeni pozitivizm (mantıksal olguculuk vd.), eleştirel usçuluk,
pragmatizm gibi felsefelere, onlardaki gelişime bakmak gerekir ki bu aşırı
öznel idealist, metafizik derin çukura nasıl inildiği ve onun niye kabul
görebildiği anlaşılsın.
Nesnel gerçekliğin bilgisini duyuma
bağlı, gözlem ve deneyle sınırlandıran ve onun tasviri ile yetinen, özün
bilinemezliğini ileri süren pozitivist görüş kendi içerisinde ayrışmalarla
birlikte geriye doğru kırılmaktadır. Burjuva felsefesinde belirlenebilirlik
(determinizm), kestirebilirlik yerini kesinsizliğe, belirlenemezliğe,
olasılıkçılığa, bilinemezciliğe bırakmaktadır. Felsefi, ekonomik, toplumsal,
siyasal, kültürel teorilere damgasını vuran, hakim olan bunlardır. Modern
fizikteki Einstein’in görelilik kuramı ve kuantum fiziğinin kesinsizlik ve
belirsizlik ilkesi ve yapılan diğer çıkarsamalar doğadaki gelişme ve
olayların kaos kavramıyla açıklanması göreceliliğin, belirlenemezciliğin
rastgeleliğin ve olasılıkçılığın felsefi düşünce sistemlerinin temellerine
yerleştirilmesinde doğabilimsel dayanakları olarak ileri sürülmüştür.
Bilgi süreçlerinde fiziğin mekaniksel
olduğu ve doğabilimlerinde hızlı gelişmelerin olduğu dönemde, gözlem ve
deney yoluyla gerçekleştirme ile ulaşılan kesinleştirme, neden sonuç
bağıntılarının doğrusal kuruluşu ve mutlak kesinlikçi sonuçlara ulaşılmasına
götürüyordu. Duyumcu deneyci yaklaşım mikrofizikte alışılagelmiş deneysel
yöntemlerle görgül sonuçlara ulaşamadı. Elde edilen kuantum fiziksel kimi
bulgular ve Einstein’ın görelilik kuramlarının zaman-uzay, madde-devinim
üzerine önceki bilgileri değiştirmesi felsefi düzeyde yansımasını buldu.
Burjuva felsefesinin bunları değerlendirişi yanlış bağıntılandırmalarla ve
genellemelerle subjektif idealizmin derinleştirilmesi, metafizik, mistik
görüşlere daha geniş alan açılması yönünde oldu.(*)
Sonraki dönemde geliştirilen felsefi
görüşlerde, mevcut felsefi düşüncelerde ortaya çıkan değişikliklerde, doğa
bilimlerindeki -özellikle fizikteki- gelişmelerden yapılan yanlış
çıkarsamaların, keza siyaset felsefeleri ve sosyoloji üzerinde, daha çok
toplumsal süreçlerdeki değişim ve büyük tarihsel olayların belirleyici
etkileri bulunmaktadır.
Özü de içeren bir bütüncül kavrayışın
ancak mistisizmle olabileceği, doğadaki gelişmelerin, keza tarihsel
toplumsal süreç ve olayların rastlantılara bağlı ve kaotik olduğu gibi öznel
idealist ve metafizik görüşler uçuşmaktadır. Bilgi süreçlerine, bilgi
kuramlarına ilişkin ileri sürülen görüşlerde de bu geriye gidişi görmek
olanaklıdır. Yeni pozitivizmin, mantıksal, matematiksel çeşitli formel
yöntemler geliştirilerek, bilime yöntemsel bir temel kazandırma, metafiziğe
karşı bir anlayış geliştirme iddiasına karşın, maddeye ve maddesel süreçlere
duyumcu ve görgül bir yaklaşım içerisinde oluşu ve diyalektik yönteme
uzaklığı onu, öznelci idealizmden kurtarmaz. Kaygan bir idealist zeminde
duran pozitivist “doğrulanabilirlik” ilkesinin karşısına Karl Popper’in
hipotetik, önsel bilgi tümevarımının reddi ve yanlışlama üzerine kurulu bir
bilgi yöntemi ile çıkması, dünyanın/evrenin bilinebilirliğinin karşısına,
bilinemezci, belirlenemezci görüşlerin derinleşmiş olarak çıkartılmasıdır.
Daha çıkış noktasından itibaren agnostik, kuşkucu ve belirlenemezci bir
yöntem ve bilgi kuramı ileri sürmektedir K. Popper. Bütün kuramların
varsayımsal olduğu görüşünü ileri sürmekte, tümevarımı reddetmekte
bilimsellik ölçütü olarak tekilleştirici, parçalara ayırıcı bir yöntemin
uygulanmasını önermektedir. Bunlar aynı zamanda onun, liberal burjuva
kalemler tarafından bugün baş tacı edilmesinin nedeni olan siyaset
felsefesinin de çıkış noktalarıdır. Tarihsel materyalizm karşıtlığı (’ekonomisicilik’,
‘tarihsicilik’, ‘eylemcilik’ eleştirileri), dünyayı değiştirmek için eylemli
müdahaleye, sınıflar ve sınıf mücadelesine karşı çıkışıyla, bireyler ve
bireysel hakların savunusu üzerinde yükselen bir demokrasi ve aktif
dönüştürücü bir mücadeleyi içermeyen, bunun reddedildiği bir demokrasi
mücadelesi anlayışının ifadesi olan ‘açık toplum’ görüşü, Nazizm karşıtlığı,
her türlü otoriterizm karşıtlığı -antikomünizm- gibi soslar dökülmüş olarak
liberalizm şampiyonları tarafından savunulmaktadır. Atomize bir siyasal
plüralizme, sivil toplumculuğa dayanak olmaktadır K. Popper’in görüşleri.
Nesnel gerçeklikten kopuş ve tek tek
bireylerin durumuna göre bir felsefe düşüncesi, bir diğer deyişle felsefede
subjektivizmin (öznelciliğin) doruklara tırmanmasının bir örneği
pragratizmdir. Emperyalizm çağının egemen sınıf bireyinin düşünce ve
davranışının felsefi ifadesidir pragmatizm. Tek ilkesi burjuva bireye
sağladığı yarardır. Bunun dışında hiçbir ilkeye bağlı olmayan, günübirlik
değişebilen bireyin çıkarlarına uygun olanı en kestirme yoldan ve hiçbir
kurala bağlı olmadan, hiçbir etiksel sorumluluk duymadan gerçekleştirme
özgürlüğü! Sadece burjuva bireylerin değil sınıf olarak burjuvazinin ve
emperyalist-kapitalist devletlerin, tekellerin ve hükümetlerin de her gün
uyguladıkları politikaların dayandığı felsefe! Aynı anda iki ayrı yerde
benzer konularda birbirine zıt iki görüşü rahatlıkla savunabilir, dün
savundukları bir görüşü, ertesi günü yalanlayabilirler!
Pragmatizm, nesnel gerçekliğe dayalı bir
“doğru”luk tanımaz; bireye sağladığı pratik yarara göre, bir doğru
anlayışına sahiptir. Ölçüt bu olunca, doğru, bireyin o anki hedeflerine ya
da değişen bireylere göre değişir. Tüm bunlar, her gün tanık olduğumuz
rekabet, soygun, rüşvet ve talanın acımasızca sürdürülmesinin felsefedeki
karşılıklarıdır. Her kapitalist soygun yaşamına bu düşüncelerle hazırlanır,
bundan dolayı büyük vurgunları, rüşvetleri açığa çıktığında dahi,
diğerlerinde sadece haset duyguları uyandırdığını bilir, meşru kabul
edilirler.
Nesnel gerçek yoktur savıyla çıkan,
kuralsızlığı teorize eden dekadans bir burjuva felsefesi olan
postmodernizmin onun büyük kardeşi olan post yapısalcı görüşler de olsa olsa
bu görecelikçi belirlenemezci felsefeleri izlediği söylenebilir. Kuşkusuz o,
onların ötesinde bir şeydir. Emperyalist küreselleşmenin ortaya çıkarttığı
kaosu ve kapitalizmdeki çürümeyi meşrulaştırmanın felsefesidir. “Yapı
çözümcü”dür; kesinlik arayışına, “bütünsel yapılara”, “büyük (üst)
anlatılara” karşı kuşkuculuktur. Modernizm eleştirileriyle burjuva
felsefesinin rasyonalist ve pozitivist geleneklerine ve tarihsel
materyalizme saldırmaktadır.
“Bir davranışa iyi ya da kötü
diyebileceğimiz nesnel bir ölçü yoktur.” “Nesnel gerçeklik diye bir şey
yoktur. Kavranamaz nesneler ve onu kavradığını sanan öznenin yanılsamaları
vardır. Aynı olmadığını bildiğimiz şeyler hakkında yorum üretmeyi
sürdürüyoruz. Yorumlarımız da zaten öznellik, yerellik taşır. Ortak değer
(ve) amaç olanaksızdır. Varoluşumuz rastlantısaldır.” “Gerçeklik
belirsizdir, belirsizlikle yaşamayı öğrenmeliyiz.” (Derrida)
Postmodernizmin ne olduğunun ve neyi
ifade ettiğinin çok özlü ve çok net bir anlatımı olan bu aktarmadaki
görüşlerin son cümlesi aslında postmodernizmin bir bugün tanımlaması ve
önermesidir. Son dönem burjuva felsefelerinde bugüne meşruiyet kazandırma
çabasının yanında gelecek belirsizliği baskın düşüncedir. Kesinliksizlikçi,
belirlenemezci, görecelikçi, olasılıkçı tüm kuramlarda, ton, vurgu ve nispi
yön farklarını atlayarak söylersek, her birindeki gelecek belirsizliğini
görmek olanaklıdır. Postmodernizm ve diğerlerinin saldırdığı, yadsıyarak
geldikleri görüş ve değerler de ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel
gelişmelerle yıkıma uğramakta, değişim zorunluluğunu dayatmakta ve
değişmektedir. Burada sorun bu gelişmelerin sınıflar açısından ne anlama
geldiği, bu değişimin insan toplumunun gelişimi içerisinde nereye
oturtulacağı ve müdahalenin nasıl yapılacağıdır. Postmodernizm de,
emperyalist kapitalizmdeki kürüselleşmenin ve kapitalist çürümenin ortaya
çıkarttığı kaosu, realize etmekte ve derinleştirmektedir. Köklerini daha
eskiyi dayandıran, ‘70′li yıllarda biçimlenen postmodernizm, aslında
kendisini bir sonraki evreye taşıyacak süreklileşmiş bir modernlik
arayışındadır. Yeni sağın ortaya çıkması, revizyonist Sovyetler Birliği’nin
dağılması, küresel siber-yüzey, biogenetik (insan genomu projesi), her şeyin
kuramı gibi, ekonomik, toplumsal, kültürel süreçlerde büyük değişiklikler,
alt üst oluşlara yol açan ve yol açacak olan gelişmelerden yaptığı
çıkarsamalar postmodernizmin varlık koşuludur. Tekno-bilimin gerçek ile
sanal ayrımını sildiği, anlaşılmaz hale getirdiği, neyin gerçek neyin
simülasyon olduğunun anlaşılmaz olduğu vb. konularda bazı postmodernist
kuramcıların parlak betimlemelerine karşın postmodernizmin kendisi nesnel
gerçeklikle ve insanın tarihsel varoluş koşulları ile tüm bağları yıkmıştır.
“Özcülük” eleştirisi, nesnel zaman ve mekan bağıntısını yok etmek saldırısı,
bunlardan daha açık bir gerçeklik katliamı olabilir mi? Enformasyon
teknolojileri, medya, bilgisayarlar, robotların egemenliği üzerine
geliştirilen teknolojik determinist görüşler, kaderci bir boyun eğişi,
üstelik insanlığın toplumsal bilgi hazinesini (”büyük anlatılar”), işçi
sınıfının kurtuluş ideolojisini ve emekçi insanlığın sınıf mücadelesi
yoluyla kaderini eline alma ve değiştirme iradesini, tarihsel materyalizmi
yadsıyarak köleliğini önermektedirler.
Teorik sistemlerin, “büyük anlatılar”ın
“mutlak”lığının, “aklın kesinliği”nin “farklılığa”, “çeşitliliğe”,
“bireyselliğe” “ötekine” olanak tanımadığı, bunların olması gerektiği
düşüncesiyle burjuva teorilere, asıl olarak materyalizme, Leninizme karşı
savaş açan postmodernizm vb. tarihsel koşullar itibariyle tam da
burjuvazinin, üretim teknolojilerindeki kimi değişikliklerin sonucu ve
kapitalist üretimin dünya ölçeğindeki örgütlenmesinin bir aracı olan
deregülasyon politikalarıyla koşutluk içerisinde hareket etmektedirler.
Sınıflar ve sınıflar mücadeleleri, proletaryanın kurtuluş ideolojisi, ulusal
özgürlük savaşımları, demokratik kurtuluşçu savaşımlar, sendikal
mücadelelere varıncaya kadar yadsınır ve paralize edilmeye çalışılırken,
Popperci liberalizm, postyapısalcı ve postmodernist görüşlerin bu red edişle
birlikte, farklılık, çeşitlilik, bireysellik, ötekinin hakları, bir tek
doğru olmayabileceği, kişiye göre değişen gerçeklik vb.ni ileri sürmeleri
sözde bireysel haklara dayalı, “sivil toplumcu” yerel inisiyatiflerle
yürütülen, değiştirici dönüştürücü bir müdahalenin olmadığı bayağı reformist
perakendeci bir demokrasi ve demokrasi mücadelesi anlayışı ileri sürmeleri,
bu sahte muhalefet ve değişim programları, kitleleri gittikçe daha az sayıda
elde toplanan tekelci oligarşik egemenliğe savunmasız teslim etmek demektir.
Geri sıçramanın
siyaset felsefelerine ve günlük yaşama indirilişi
Bilinegelen maddeyi atomaltında
göremediğimiz, madde imgesinin kaybolduğu, gerçekliğin göreceli olduğu, tek
bir gerçekliğin olmayabileceği, gerçekliğin kişiye -gözlemciye- göre
değiştiği, özün bilinemeyeceği, doğada ve toplumsal süreçlerde nedensellik
ve zorunluluğun değil rastlantı ve kaosun egemen olduğu, belirleme yapmanın,
kestirimde bulunmanın olanaklı olmadığı vb. görüşler atomaltındaki
taneciklerin yapı ve özelliklerinden, madde dalgası olarak değerlendirilmesi
gereken taneciklerin, dalga ve parçacık olarak hareket edebilme
özelliklerinden, parçacıkların konum ve hız, enerji ve zaman ikililerinin
aynı anda aynı kesinlikte ölçülemeyişleri -Heisenberg’in Kesinsizlik ve
Belirsizlik İlkesi-, bir taneciğin aynı anda iki ayrı yerde bulunabilme
özelliği, Görelilik Kuramı’nın madde, uzay, zaman devinim ilişkilerindeki
önceki mutlakçı görüşleri yıkmasından çıkarsanan görüşlerdir.
Bu felsefi çıkarsamalar, burjuvazinin
krizler, yeniden yapılanma, kapitalizmin gelecek belirsizliği süreçlerinde
bu koşullara uygun yeni bir düşünce ve davranış şekli yaratma, kadrolarını
buna göre biçimlendirme ve toplum düzeyinde koşullarını realize etmekte
kullanılmaktadır. Siyaset felsefelerini de, sosyolojik kuramlarını da
besleyen aynı kaynaktır. Bu sözde doğabilimsel referanslı ve bu şekilde
derinlik kazandığı iddiasını da taşıyan felsefi görüşler, her düzeydeki
bireysellik ve atomizasyonun ileri sürülmesinde, siyasal plüralizme
meşruiyet kazandırma çabasında çıkış noktası ve temel oluşturmaktadır.
“Ekonomisicilik” ve “tarihsicilik” eleştirileri, “büyük anlatılar döneminin
sona erdiği” vb. tarihsel materyalizm karşıtı, modern toplumun gelişme
yasalarının, sınıflar ve sınıf mücadeleleri ve çelişkilerin devrim yoluyla
çözümünün ve bunun nihai sonucunun -sosyalizmin kaçınılmazlığının- reddi
olan görüşler, öte yandan bu reddiyeyi tamamlayan her birisi
tarihselliğinden kopartılmış “bireysellik”, “farklılık”, “çeşitlilik”,
“öteki” üzerine geliştirilen liberal ve postmodern görüşler, sınıflar ve
sınıf mücadelelerine dayalı bir demokrasinin reddi; bunun yerine liberal
özgürlük ve bireysel hakların -toplumsal, sınıfsal hak ve özgürlükler
olmadan bireysel hak ve özgürlüklerin olamayacağı ve gelişemeyeceği gerçeği
örtbas edilerek sözde daha ileriymişçesine- geçirilmesi; bireysel, grupsal,
cemaatsel olan fakat kesinkes sınıfsal olmayan, olabildiğince siyasal da
olmayan yerel inisiyatiflere dayalı bir “sivil toplumcu” muhalefet olanağı,
liberal uzlaşı, aşırılıkların giderilmesi, en fazla bölüşümdeki aşırı
dengesizliklerin giderilmesi gibi konularda muhalefet edecek kapitalist
sistemin orta sınıf desteklerinin çok fazla erimemesi -nispi yüksek ücret,
faiz ve borsa gelirlerinden küçük pay alabilme olanağı- için reformist
muhalefet olanağı. Yeniden parlatılan K. Popper’ci “liberal özgürlük” ve
“açık toplum” safsatalarının da, “sınıf” kavramını tüzüğünden çıkartmış
“Üçüncü Yol” sosyal demokrasinin de üzerinde birleştiği demokrasinin
çerçevesi budur. “Alt kültür ve kimliklerin kabulü”, “öteki ve ötekinin
hakları” üzerine geliştirilen postmodern kavramı ve söylemler, emperyalist
küreselleşmenin kültür ve yaşama şekillerinde yarattığı alt üst oluşun ve
hakimiyetin, paradoksal bir denge oluşturularak sürdürülmesinden,
kandırmacadan başka bir anlam ifade etmemektedir. Hem Trabzonlu, hem
İstanbullu hem de dünya vatandaşı olabilir yerine göre! Fundamantalizmden
kurtarılmış bir islamiyet vd. cemaatte ya da bireysel dini yaşamda,
yerellikler ile küreselleşmenin tekno kültürel değerleri ve yaşama şekli
-TV’deki ixir reklamı- iç içe, yan yana olabilir. Bunların ortaya çıkarttığı
kozmopolitizme postmodernizmden yanıt bulur, rahatlar, olmazsa kuantum
fiziğinden “bilimsel” destek alır; elektronların “özgür” hareketinden farklı
davranış gösterebilmelerinden söz eder. Buna siber uzayın dayanılmaz
çekiciliği potansiyellerini ekler, tekno determinizm üzerinden dünya
vatandaşlığını -dolayısıyla “üst kültür”e tabiyeti- ilan eder.(*) Ulusal
kültür, yerel kimlik korunabilir ama yerel düzeyde kalmak, dil, kültür ve
gelenekler düzeyini aşmamak, örneğin, ezilen bir ulusun tam hak eşitliği ve
siyasal kendi kaderini tayin hakkını istememesi koşuluyla; bunlar
çoğaltılabilir. Burada tek bir koşul vardır, emperyalist ülke ve tekellerin,
ekonomide olduğu gibi siyasette, kültürde, yaşama şekillerinde ortaya
çıkarttığı çözme, tasfiye, karmaşa ve yeniden yapılanmanın bir biçimiyle -şu
ya da bu şekilde- realize edilmesi ve onun önünde engel oluşturmamak, kesin
egemenliğinin kabulü.
Doğabilimsel gelişmelere ilişkin yanlış
çıkarsamaların ve doğasal gelişmelerle toplumsal süreçlerin felsefi düzeyden
bire bir bağıntılandırılmasının yanlışlıklarını ayırarak da söylersek, bu
sonuçlamalar, bir bilim yöntemi ve felsefesi geliştirme iddiasında olan
pozitivizmin, hem bu düzeyde yöntemsel olarak, hem de tüm felsefesiyle
çöküşüdür. Ona karşı geliştirilen eleştirel usçu yanlışlanabilirlik vb.
görüşler, keza pozitivist duyumcu, deneyci yöntemin çöküşüyle bütüncül bir
kavrayışın ancak içgörü, sezgi, iman yoluyla olacağı görüşüyle ortaya çıkan
metafiziksel idealizm (doğa sezici, allegorik bir çelişki kavrayışıyla
ortaya çıkan taoculuk, budizm, tarikat felsefelerinde ifadesini bulan
imancılık) burjuva felsefesinin içerisine girdiği çöküş kulvarının
etaplarını ve çeşitlerini oluştururlar.
Burjuva felsefesinde renk ve ton
farklarının varlığıyla birlikte hakim çizgi, bilinemezcilik,
belirlenemezcilik, görecelikcilik, olasılıkçılık, imancılığa kapının ardına
kadar açılmasıdır. Burjuva felsefesi, kendi ilerici birikimini, tarihsel
mirasını dahi taşıyamamaktadır. Felsefedeki bu görüşler materyalist
felsefeye, diyalektik ve tarihsel materyalizme karşı bir saldırı, felsefi
revizyonizmin her düzeyde derinleştirilmesidir.
Doğabilimsel gelişmeler ve toplumsal
süreçlerin gelişim zenginliği, madde ve maddesel süreçlerin daha derin
kavranabilirliği, kendisi de zenginleşen ve güç kazanan diyalektiğin
bilgisiyle bu süreçlere açıklık kazandırmak dünyanın/evrenin maddesel
birliği ve bilinebilirliği üzerine materyalist görüşlerimizi güçlendirdiği
gibi, daha gelişkin bir diyalektik düşünce ve yönteme de ulaştırmaktadır
bizi.
Bugün atom ve atomaltı (çok büyük
ölçüde) bilinmektedir, parçacıklar, özellikleri, birbirleriyle olan
karşılıklı etkileşim ve dönüşümleri, madde ve enerji eşdeğerlilik bağıntısı,
etkileşim kuvvetleri, parçacıkları bir arada tutanın ne olduğu, atomun nasıl
kararlı bir yapıyı oluşturduğu, makro-obje ve süreçlerle mikro-obje ve
süreçler arasındaki nitel farkı ve geçiş bağıntısı -parçacıklardan atomlara,
atomlardan moleküler yapılara- vb. birçok şey daha bilinmektedir. Biyolojik,
antropolojik evrim ve hücre gelişimi üzerine kuramları evrimin
biyogenetiksel düzeyden gelişimine ilişkin bilimsel (genom) kuramlarla
birleştirmek, evrimin bu düzeyden açıklanması olanaklı hale gelmiştir. Alan
kuramı, madde ve enerjinin eşdeğerliğinin kuramsal açıklamaları metafiziksel
idealizme köklü bir darbe indirdiği gibi gerek kuantum fiziksel alanda
gerekse evrenbilim alanında daha ileri açılımlara zemin hazırlamıştır. Keza
kuantum fiziği alanındaki her yeni bulgu evrenbilim alanında da ön açıcı
olmaktadır. Bu alanda sağlanan gelişmelerin sıçramalı gelişmelere ön
açtığını söyleyebiliriz.
Marksist felsefe, mekanik belirlemecilik
(determinizm) ve pozitivist felsefelerle başından itibaren ve temellerinden
ayrılır. Marksist felsefenin onlarla aynı zemin üzerinde yükseldiği
iddiaları dayanaktan yoksundur, bu ancak metafiziksel idealist yönde
derinleşen burjuva felsefelerinin bir saldırısı olarak görülebilir. Bilimsel
sosyalizm felsefi görüşünü geliştirirken, idealist felsefelerle ayrımını
çizdiği gibi, vulger kaba materyalist görüşler (Fransız materyalizmi,
Feurbach materyalizmi) ile de ayrım çizgisini çekti. Doğabilimsel
gelişmeler, maddesel süreçler ve toplumsal gelişim süreçlerinin
değerlendirilişinde diyalektik ve tarihsellik vurgusunu öne çıkardı. Bu,
Marksist felsefeyi metafiziksel bir donmadan uzak tuttuğu gibi, gerek madde
ve maddesel süreçlerin, gerekse tarihsel-toplumsal süreçlerin
değerlendirilişinde yeni bulgular ortaya çıktığında, olay ve gelişmeler
olduğunda onların canlı ve etkin bir değerlendirilmesi gerçekleştirilebildi.
Sağlam bir materyalist temele sahip olan Marksist felsefeye diyalektiğin
kazandırdığı bir gelişim yeteneğidir bu ve onun hiç de az olmayan geri ve
vulgarize kavranılışı ve uygulanmasının ötesinde sahip olduğu nitelik ve
gelişim özelliğini karakterize etmektedir. Bugün de öyledir; doğabilimsel
düzeydeki sıçramalı gelişmeleri olsun, tarihsel toplumsal süreçlerdeki
gelişmeleri olsun, yorumlama, etkide bulunma ve dönüştürme iradesine sahip
olan tek felsefe diyalektik ve tarihsel materyalizmdir.
Felsefi düzlemde madde ve maddesel
süreçlere bilinemezci ve belirlenemezci yaklaşım, özcülük saldırısı,
nedensellik ve zorunluluğun yadsınması, sistemin daha temel, köksel
çelişkilerinin, bunların sosyal ve siyasal biçimlenişlerinin reddi, gözardı
ettirilmesi, karşı yöndeki, her düzeyde sınıfsal, toplumsal, siyasal
örgütlülüğün tasfiyesi, işçi sınıfının, ezilen dünya halklarının
kurtuluşları için savaşma, tarih yapma bilinç ve iradelerinin yok edilmek
istenmesidir. Tüm bu felsefi saldırıların, tarihi materyalizmi başlıca hedef
haline getirmeleri ayrıca üzerinde durmaya değer.
Niçin hedef tahtasına
materyalizm çakılıyor?
Bu, amaç ve hedefin ne olduğunun
anlaşılması ve açığa çıkartılması açısından önemlidir. Burada da tek tek
olayların özgün gelişim ve farklı etkileşimlerinin olduğu, keza farklı bakış
açılarının, farklı zamanlarda farklı sonuçlara ulaşacağı, bunun için
tarihsel bir kuramlaştırma ve belirlemenin yapılamayacağı, tarihsel
olayların rastlantının eseri olduğu vb. türden görüşler çıkış noktası ve
temel oluşturmaktadır. “Ekonomisicilik” tarihselci önyargıların yıkılmasının
gerekliliği biçimiyle tarihsel materyalizme yöneltilen saldırı, derin bir
öznelci idealist temele sahiptir; bu görüş açısıyla, önceki olaylar
biliniyorsa sonrakilerin de bilinebileceğine ilişkin mekanik nedensellik
bağıntılandırması tarihsel olay ve süreçlere de taşınarak bizim diyalektik
ve tarihi materyalist görüşümüzle aynılaştırılmak istenmektedir. Oysa
bilimsel sosyalizm, 2. Enternasyonal’in “üretici güçler teorisi”, Rusya’daki
“ekonomizm” gibi ekonomik determinist, kaba materyalist teorileri, tarihin
yazgısı yorumları olarak mahkum etmiştir. Tarihsel hareket düz bir çizgide
ilerlemez, doğrusal bir hareket değildir. Bu olsa olsa sistemini ebedi ve
sürekli yükseliş halinde gören burjuvazinin dünkü görüşüdür ve dün niçin bu
görüşü savunuyorduysa bugün niye savunmadığını, niçin tarihi döngüsel bir
harekete çevirmeye çalıştığını anlamak da mümkündür. Komünistler, tarihsel
gelişimi, doğrusal, düz bir çizgide yükselen bir hareket olarak görmedikleri
gibi, zorunlu duraksamalar, kaçınılmaz geriye gidişlerin de içerisinde yer
aldığı, salt niceliksel ilerlemelerden ibaret olmayan, niceliksel gelişim
olduğu gibi niteliksel sıçramalarla dönüşümün gerçekleştirildiği, en yakın
ifadesiyle helezonik bir hareket olarak görürler. Tarihsel süreçlerde
duraksamaya hatta gerilemeye yol açan, çelişki, karşı yönden gelen etkenler
bulunsa da, bir süreçte birbirleriyle etkileşim halinde birçok etken yer
alsa da temeldeki çelişkiler, özsel olan, eninde sonunda egemen olur ve
hükmünü yürütür. Tarihi rastlantılardan ibaret sayan ya da parçalara
ayrılmış bir tarih, tarihler olabileceğini ileri süren vb. öznelci idealist
tarih görüşleri altyapının belirleyiciliği, sınıflar ve sınıf mücadelelerine
dayalı bir tarih yorumuna karşı çıkmaktadırlar.
Marks, modern toplumun (kapitalizmin)
gelişme yasalarını ortaya koydu; kapitalizmde burjuvazi ve proletaryanın
karşıt sınıflar olarak varlığını, sınıflar arasındaki mücadelenin kaçınılmaz
olarak sosyalizme varacağını bilimsel olarak gösterdi. Bunu, kapitalizmdeki
üretici güçler ve üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin alacağı biçim ve
kazanacağı boyutlara, keskinleşmeye dayandırdı. Bugün küreselleşmeyle
birlikte kapitalist sömürünün şiddetlenmesi ve yoğunlaşması, Marks’ın
tahlillerini doğruluyor ve tekrar güncelleştiriyor. İsveçli fütürulog son
dönemde yaptığı en sarsıcı konuşmasına “Marks haklıydı” diye başlıyor.
Kapitalist birikimin mutlak genel yasası, zenginlik ve yoksulluğun uçlardaki
birikimi, emperyalist kapitalizmin küresel düzeydeki saldırısıyla, vahşet
düzeyinde bir artı değer sömürüsü ve birikmiş zenginliklerin yağmasıyla
gerçekleştirilen saldırıyla, doğrulanıyor.
Olayların gelişimine yön veren,
etkileyen pek çok etkileşim söz konusu olsa bile, tarihsel nedensellik ve
zorunluluk ilişkileri, sistemin bağrındaki çelişkilerden, uzlaşmaz
karşıtlıklardan doğmaktadır ve kapitalizmin yıkılmasının tarihsel
kaçınılmazlığı da bunların sonucudur.
Altyapının belirleyiciliği, tarihselci
önyargıların yıkılmasının gerektiği üzerine yöneltilen eleştiri ve
saldırılar, sadece geçmişe, düne dönük bir tarih yorumu farklılığı olarak
görülemez ve bu sınırlar içerisinde değerlendirilemez, aslolarak yapılan,
tarihin geleceğe doğru ilerleyişinin, sosyalizme, komünizme doğru olan
tarihsel gelişme zorunluluğunun karartılma çabasıdır.
Tarih boyunca her toplum biçimi yerini
bir başkasına, kendisinden sonra gelene bıraktığına göre kapitalizm niçin
ebedi olsun! Bu sonuca varmak için kaba bir tarih bilgisi dahi yeterlidir.
Kapitalizm yıkılacaktır ve sosyalizm kaçınılmazdır. Sosyalizmin
kaçınılmazlığı, bu tarihsel zorunluluk, kapitalizmin en temel, özsel
çelişkilerinden doğmaktadır ve emperyalizm çağında bu çelişkiler daha
belirginleşmiştir. Üretimdeki yoğunlaşma ve merkezileşme, emeğin
toplumsallaşması, kapitalist dünya ekonomisinde derinlemesine ve
genişlemesine hakimiyetinin boyutlanması, sosyalizmin ekonomik
önkoşullarındaki olgunlaşmayı gösterir. Üretici güçlerdeki devasa gelişmeye
karşın işsizlik, açlık, eğitim, sağlık, konut gibi konularda dahi dünya
emekçi nüfusunun ezici bir çoğunluğu için bir çözüm sağlanmamış ve bunlar en
temel ve yaşamsal ihtiyaçlar olmaya devam etmektedirler. Üretimin bugün
ulaştığı devasa düzey, varolan olanakların genişliği, sorunun önündeki
engelin bizzat kapitalist üretim koşulları olduğunu ve onun ortadan
kaldırılması gerektiğini göstermektedir. Kapitalist üretimdeki artış,
tekniğin gelişmesi ile kitlesel üretimin gerçekleştirilebilmesi, ürün
kalitesi ve çeşitliliğini geliştirme olanakları, ürünlerin daha geniş ve
yaygın ölçülerde pazara girişi, kitleler bunlara sahip olabildikleri ölçüde
kapitalizmin toplumsal düzeydeki hakimiyetini güçlendirmekle birlikte,
emekçi kitlelerin bunları alabilme gücünün sınırlılığı (ancak bazılarına ve
sınırlı ölçekte sahip olabilecekleri, pek çoğuna ise asla sahip
olamayacakları), 1 milyar insanın açlık ve yoksulluğun pençesinde kıvranıyor
oluşu, sefalet birikimindeki artış, burjuvazinin bu yolla sağladığı
hakimiyetin göreliliğini, geçiciliğini ve sınırlarını ortaya koyar. Kaldı ki
toplumsal ve bireysel ihtiyaçlar, tarihsel koşullarla görelidir, dönemlere
göre farklılık taşır; üretici güçlerin gelişmesi ve üretimdeki artış,
toplumun kültürel düzeyi, ihtiyaçların kapsam ve içeriğini değiştirir. Bugün
dünya sosyalist olsa mevcut üretici güçlerin gelişme düzeyi ile, 1 milyar
insanın açlığını hemen kesebilmek, işsizliği ortadan kaldırmak, çalışma
sürelerini 4 ile 6 saate indirebilmek, konut sorununu çok kısa sürede
çözebilmek, çocukların bakım ve eğitimi, yaşlıların bakımı gibi sorunları
sorun olmaktan çıkartmak hiç de zor değildir.
Çokça propaganda edildiği gibi,
kapitalizmde bireylerin kendilerini özgürce ve çok yönlü
geliştirebilecekleri koşullar bulunmakta mıdır? Bu ancak toplumun egemen
sınıfa mensup bireyleri ve sınıf atlama çabasında başarıya ulaşmış küçük bir
kesimi için söylenebilir. Toplumun ezici çoğunluğu, emekçi sınıfların
bireyleri için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar -medya miti haline
getirilen tekil birkaç örnek dışında- böylesi bir olanak yoktur. Eski kast
sistemi, kaba sınıf ayrımları modern kapitalizmde bulunmamaktadır! Ama
gelişkin teknolojinin bariyerleri çimento, kum ve çakıl ile yapılmıyor, daha
ince hatta lazerli güvenlik sistemleri gibi görünmez olanları dahi
bulunuyor. Burjuva eşitlik kapsamı içerisinden bakıldığında dahi derin bir
eşitsizliğin varolduğu, ne kadar perdelenmek istenirse istensin, açıklıkla
görülebilir. Emekçiler için bu noktada yanıltıcı olan, burjuvazinin
yarattığı yanılsama ile yanlış tahayyül kurmalarıdır.
Toplumun bütün bireylerinin, her
bakımdan çok yönlü ve özgürce kendilerini geliştirebilecekleri, bunu kendi
gelişimleri için olduğu gibi toplumsal gelişimin sağlanması ve ileriye
taşınması için de yapacakları, üretici ve yaratıcı etkinliği tarihin hiçbir
döneminde görülmemiş bir düzeye çıkartabilecek koşullar bulunmaktadır; onun
önündeki engel kapitalist üretim ilişkileridir. Emekçi insanlığın, insanlık
tarihinin, toplumların gelişim tarihinin başından bu yana en büyük sorunları
olagelmiş en temel yaşamsal ihtiyaçlarını karşılama zorunluluğundan
kurtularak gerçek etkinliklere geçebileceği koşulların yaratılması,
zorunluluk aleminden çıkılarak komünizmin özgürlük dünyasına geçilmesiyle
gerçekleşecektir.
*
“Kapitalizmin yüreğinde bir kanser var: Yüreği coşkulandıracak amacın
eksikliği. Bütün bunlar neden ve kimin için?”"Aslında bu konuda bazı
kaygılarım var, çünkü giderek daha çok sayıda insan gösteriyi sürdürmeyi,
söz gelimi çocuk yapmayı ya da kuruluşu ayakta tutmayı angarya olarak
görmeye başlıyor. Ve bu bile bir amaç olmaktan çıkıyor. Bunun yerini çoğu
insan için geçici, varoluşçu hatta bencil bir varlık alıyor ve yalnızca şu
anı yaşamaya çalışıyoruz. Artık pek fazla büyük amaç kalmadı… Rahat bencilce
bir yaşam yaşamanın tek anlamı haline geliyor.”"Ama giderek daha çok insanın
yaşamdan daha fazla anlam beklediğini seziyorum. Bu anlamı artık
politikacılardan beklemiyor ve yüzlerini başka kurumlara çeviriyorlar.”
“İyi elemanları elinde tutmak
isteyen kuruluşlar, amaç sunma sorumluluğunu üstlenmeliler. Yeteneği
elinizde tutmak istiyorsanız amaç yaratmak zorundasınız. Aksi takdirde,
benim yalnızca para kazanmak için ya da başka bir yerde kullanabileceğim
beceriler öğrettiğiniz için sizinle çalıştığım, yalnızca yararcı bir
ilişkiden fazlasını elde edemezsiniz. Bu durumda karşınıza son derece kısa
vadeli, son derece bencilce bir düşünüş çıkar.”
“Bence yaşamdaki en büyük ve en
doyurucu şey kişinin kendisinin ötesinde bir anlam. Yalnızca sizin için var
olan bir amaç kısa sürede yok olur.” (Geleceği Yeniden Düşünmek, sf. 27-28,
Charles Handy)
* Kuşkusuz
burada basit yansıma, mekanik bir neden-sonuç bağıntısından söz etmiyoruz.
Felsefi teorilerin kendi aralarındaki etkileşimi, üstyapının birbiriyle olan
etkileşimi de bulunmaktadır. Doğabilimsel gelişmelerin felsefe üzerinde
güçlü etkisi ve karşılıklı bağıntısı bulunmaktadır. Fakat aynı zamanda ne
kadar uzak ve ilintisizmiş gibi göründüğü ya da öyle gösterilmek istendiği
durumlarda içerisinde yer alınan ekonomik toplumsal koşullardan, her sınıfın
sınıfsal durumundan, yaşama şekillerinden ayrı bir felsefe de olamaz.
* *
Fizikçiler arasında, fiziğin ve felsefenin iç içe geçtiği büyük bir tartışma
sürecine girildi. Bölünme ve gruplaşmalar oldu. Pozitivist Kopenhag Okulu
(N. Bohr, M. Born vd.), subjektif idealist görüşleri derinleştirdi.
Heisenberg daha öteye giderek, “Madde kayboldu” görüşünü ileri sürüp
mistisizme yöneldi. M. Planc, Einstein, De Broglie ve birçok fizikçi, fizik
felsefesinde, materyalizm zemininde kararlı bir duruş gösterdiler. P.
Langevin, Vavilov diyalektik materyalizmin görüş açısını savundular.
* * “1960′ların
başlarında, Avrupa’daki pek çok genç insanın -genç İngiliz, Fransız ya da
Almanların- Avrupalı olduklarını söylemeye başladıklarını hatırlarsınız.
Anlaşılan o dönemde eğrinin çok ilerisindeydiler. Şimdi aynı şey Asya’da
oluyor. Genç insanlar Asyalı olduklarını söylüyorlar. Eskiden Avrupa ya da
ABD’ye giden genç bir Malezyalıya nereli olduğu sorulduğunda ‘Malezyalıyım’
derdi. Ama artık ‘Asyalıyım’ diyor.” (sf. 199)
* “New Age sloganı olan ‘Küresel düşün,
yerel davran’ artık tam tersine döndü. Çünkü dünya küreselleştikçe biz daha
kavimsel düşünmeye başlıyoruz. Bu söz artık ‘yerel’ daha doğrusu ‘kavimsel
düşün, küresel davran’.”
* “Ne kadar
evrenselleşirsek o kadar kavimci davranıyoruz. Diğerlerine bağımlı, ekonomik
açıdan bağımlı hale geldikçe, temel kimliğimizi oluşturan şeylere
tutunuyoruz. Çünkü dil, kültürel tarih gibi şeylerde ifade bulan kimliğimizi
yitirmeyi hiçbirimiz istemiyoruz.” (John Naisbitt, sf. 193)
* Aktardığımız
bölümler, ekonomik sosyal koşullarla felsefe ilişkisini, postmodern
kuralsızlaştırmaların, zaman, mekan, tarihsellik bağıntılarını neden yok
etmeye çalıştığını, çelişik öğeleri olağan bir durum olarak gösterme
çabasını, bir bütün olarak neye hizmet ettiğini göstermektedir.
DEVRİMCİ
PROLETARYA
SAYI:1 /NİSAN 2001
|
Marksizm ve modern bilim -1: Doğanın diyalektik
kavranışı – Berkay Özbek
|
|
Marks ve Engels bundan yüz elliden fazla yıl önce diyalektik-materyalist
öğretiyi oluştururken dönemin bilimsel gelişmelerinden oldukça etkilenmiş
ve faydalanmışlardı. Özellikle Darwin’in evrim teorisini ileri sürmesi ve
1859’da meşhur Türlerin Kökeni kitabını yayınlaması, hücrenin keşfi
ve fizikte enerjinin dönüşümüyle ilgili ulaşılan yeni bulgular Marks ve
Engels’e ilham veren bilimsel gelişmelerin başında geliyordu. Engels,
Doğanın Diyalektiği ve Anti-Dühring eserlerinde dönemin bilimsel
gelişmelerini diyalektik yöntemle incelemişti ve bu gelişmelerin
diyalektik-materyalist öğretiyle nasıl uyum içinde olduğunu gözler önüne
sermişti. Zaten bilimsel sosyalizm dediğimiz şey de bu öğretinin
toplum ve tarihe uygulanışından başka bir şey değildir. Yirminci yüzyılda
da birçok farklı bilim dalında Marks ve Engels’in öğretisini doğrulayan
gelişmeler yaşandı. Bunları birkaç başlık altında, ayrı yazılarda
inceleyeceğiz. Bu giriş niteliğindeki yazıda ise, Marksizm ile modern
bilim arasındaki ilişkinin ve bilimin geldiği son noktanın genel bir
çerçevesi çizilecek ve ana hatlarıyla diyalektik-materyalist öğreti
tanıtılacaktır.
Din ile bilim arasındaki savaşın tarihi antik dünyaya kadar uzanır.
İnsanoğlunun kendisini cehalet ve batıl inançlardan kurtarma yolundaki bu
savaşında birçok şehit de verilmiştir. On dördüncü yüzyılda başlayan
Rönesans, 1789 Fransız Devrimi ve son ikiyüz yılda bilimde
gerçekleşen muazzam ilerlemeler bu savaştan bilimin (aklın) galip
çıkmasını sağlamıştı. Ancak günümüzde kapitalist sistemin tarihsel
sınırlarına ulaşmasıyla birlikte, toplumda yaşanan bunalım ve çürümeyle
din kaybettiği mevzileri teker teker geri kazanmaya başlamıştır. Bu durum,
günümüz kapitalist toplumunun hemen her kesiminde karşımıza çıkan akıldışı
ve mistik fikirlere dönük eğilimde gözle görülür hale geliyor. Bu eğilime
karşı mücadele eden bilimadamlarından olan Paul Kurtz şöyle diyor: “Eğer
bilgi verirsek insanların (anormal savları) reddedeceklerini sandık. Sorun
bizim sandığımızdan çok daha ağır çıktı.” Toplumlar çıkmazlara geldiğinde
bu tarz eğilimler tarihin her döneminde artmıştır. Alternatif bir dünya
umudunun kalmadığını düşünen yığınlar gerçek dünyaya sırtlarını dönmeye
başlarlar.
Peki toplumun bu hale gelmesinde bilim insanlarının hiç kabahati yok mu?
Bu noktada bilimin sorumluluğunu Alan Woods, Marksist Felsefe ve Modern
Bilim adlı kitabında şöyle açıklıyor: “Teorileri eğitimli insanların
çoğunluğu için bile giderek anlaşılmaz hale geldikçe, bilimsel topluluğun
sahip olduğu saygınlık da o oranda arttı. Bununla birlikte bilimciler de,
tıpkı bizim gibi aynı dünyada yaşayan sıradan ölümlülerdi. Bu halleriyle
alındığında, kimi kez söz konusu olan çok muazzam maddi çıkarlar bir yana,
hakim fikirlerden, felsefelerden, politikadan ve önyargılardan
etkilenebilmektedir. Uzun zamandır bilimcilerin -özellikle teorik
fizikçilerin- zımni olarak, sıradan insanlığın üzerinde duran ve evrenin
sıradan ölümlülere yasaklanmış sırlarına vakıf özel türden insanlar
oldukları varsayılıyordu. Bu 20. yüzyıl miti, dünyanın uzaylı yabancılarca
her daim yok edilme tehdidi altında olduğunu anlatan eski bilimkurgu
filmlerince enikonu yayıldı (gerçekte insanlığın geleceğine yönelik tehdit
çok daha yakın bir kaynaktan gelir ya, bu başka bir hikâyedir). Her
seferinde son anda beyaz ceketli bir adam çıkagelir, kara tahtaya karmaşık
bir denklem yazar ve problem birdenbire çözülür” (Alan Woods ve Ted Grant,
Aklın İsyanı: Marksist Felsefe ve Modern Bilim s.19).
Bilim dünyasında son zamanlarda özellikle kuantum fiziğinin ve Einstein’ın
Görelilik Teorisi’nin öznel-idealist yorumlarından temel alan
mistik çıkarımlar çok popüler oldu. İşi madde diye bir şey yoktur, her şey
görelidir, hiçbir şey bilemeyiz ve hatta gerçek görelidire kadar götüren
bu yaklaşımlar kriz içerisindeki toplumsal yapıda malesef hatrı sayılır
bir karşılık buluyor. Secret vb. kitaplar ve What the Bleep Do
We Know? benzeri filmler bu çürümenin somut örnekleridir.
Diyalektik-materyalist öğretinin doğa anlayışı
Bütün felsefe tarihi iki ana kampa bölünmüş gibidir; materyalistler ve
idealistler. Modern bilimdeki akıldışı sapmaların çoğunluğu teorilerin
öznel-idealist yorumlarından kaynaklanır. İdealizm, evrenin özünün düşünce
(idea) olduğunu, maddenin yalnızca düşüncenin bir yansıması
olduğunu ve maddenin düşünceden bağımsız var olamayacağını savunur. Başka
bir deyişle idealizm maddi dünyanın, fiziksel dünya var olmadan önce var
olan İdeanın bir yansıması olduğu görüşünden hareket eder. Materyalizm ise
evrenin özünün madde olduğunu, madde olmaksızın düşüncenin var
olamaycağını ve maddenin düşünceden bağımsız birşekilde var olduğunu
savunur. Marksizmin materyalizm anlayışı diyalektiktir. Mekanik
materyalizm anlayışı ile karıştırılmamalıdır. Bu önemlidir çünkü
materyalizme saldırmak için genelde sanki tek materyalizm oymuş gibi
mekanikçi materyalizmin ilkeleri eleştirilir. Mekanikçiler doğanın bir
makine gibi değişmez ve sonsuz döngüsel bir yapıya sahip olduğunu, yalıtık
sistemlerin mümkün olduğunu söylerken, diyalektik materyalizm ise her
şeyin zorunlu ve karşılıklı bağlarla birbirine bağlı ve sürekli değişim
halinde olduğunu, yalıtık sistemlerin mümkün olmadığını savunur. Gene
mekanik doğa anlayışı hareketi maddeye dışardan aktarılan bir şey olarak
algılarken, diyalektik materyalizm hareketi maddenin varoluş tarzı olarak
tanımlar.
Maddenin varoluş tarzı, onun doğasından gelen niteliği olarak tasavvur
edilen en genel anlamda hareket, basit yer değiştirmeden düşünmeye kadar
evrende gerçekleşen tüm değişim ve süreçleri kavrar. Hareketin doğasının
incelenmesi için, elbette bu hareketin en aşağı, en basit biçimlerinden
başlamak ve bunları daha yüksek ve karmaşık biçimleri açıklamadan önce
kavramayı öğrenmek zorunludur (Engels, Doğanın Diyalektiği).
Diyalektik materyalizme göre madde enerjinin muazzam yoğun biçimde
lokalize olmasından başka bir şey değildir. Yine de enerji kelimesi,
Engels’in düşüncesine göre bütünüyle yeterli değildi. Onun itirazı şuydu:
“Bu da yine, «enerjiyi» adeta maddeye dışsal bir şey olarak, ona ithal
edilen bir şey olarak göstermektedir. Ama her durumda «kuvvet» ifadesine
tercih edilmelidir.” Gerçek ilişki, madde ve enerjinin bir ve aynı şey
olduğunu gösteren, Einstein’ın madde ve enerjinin denkliği teorisiyle (E=m.c2)
ortaya konulmuştur.
Diyalektik yöntemi, 3 temel ilkesi çerçevesinde kavramak gerekir;
1) Niceliğin niteliğe dönüşmesi ve tersi yasası;
2) Karşıtların birliği ve karşılıklı iç içe geçmesi yasası, ve
3) Yadsımanın yadsınması yasası.
Nicelik ve nitelik
Doğada ve toplumda her şey evrensel bir değişim ve sürekli bir gelişme
halindedir. Gerçeği görünüşlerinden birine indirmek, süreci sürecin bir
anı olarak görmek diyalektiğe aykırıdır. Değişimler bir yerde gelip
“nitel” olur. Böylesi bir değişim küçük nicel değişikliklerle hazırlanır.
Toplumda bir nitel değişiklik olan devrim, zorunlu bir evrimin ürünüdür.
Evrime inanmamak ne kadar diyalektiğe aykırı ise devrime inanmamak da
öyledir. Nitel bir değişime yol açmak için güçsüz olan tek tek küçük
değişiklikler, belirli bir noktada tam da bunu yaparlar. Bu, niceliğin
niteliğe dönüştüğünü gösteren çelişkidir. Niceliğin niteliğe dönüşmesinin
doğada sayısız örneği mevcuttur:
Kum tepesi
Kum taneleri küçük bir piramit oluşturana kadar, bir süre için yalnızca
üst üste yığılırlar. Bu noktaya bir kez ulaşıldığında, ilâve her tane, ya
yığının üstünde bir oturma yeri buluyor ya da diğer tanelerin bir çığ
biçiminde düşmesine sebebiyet verecek şekilde yığının bir yanına doğru
dengesini yitiriyor. Diğer tanelerin nasıl denge bulduğuna bağlı olarak,
çığ çok küçük bir çığ da olabilir, kendisiyle beraber çok sayıda taneyi
sürükleyen yıkıcı bir çığ da olabilir. Kum yığını bu kritik noktaya
ulaştığında, tek bir tane bile tüm çevresini dramatik bir biçimde
etkilemeye muktedir hale gelir. Görünüşte önemsiz olan bu örnek,
depremlerden evrime, borsa krizlerinden savaşlara, geniş bir uygulama
alanıyla birlikte mükemmel bir “kaos kıyısı modeli” sunar (Alan Woods ve
Ted Grant, Marksist Felsefe ve Modern Bilim).
Hal değişimleri
Suyun kaynaması da niceliğin niteliğe dönüşümüne güzel bir örnektir.
Sıcaklık kaynama noktasına yaklaşsa da, ısıdaki artış su moleküllerinin
derhal birbirlerinden kopup ayrılmalarına sebep olmaz. Kaynama noktasına
erişene kadar su hacmini korur ve moleküller arasındaki çekim ve hava
basıncı nedeniyle su olarak kalır. Ne var ki, sıcaklık arttıkça
moleküllerin hareket enerjileri artar. Atomlar arasındaki boşluk, çekim
kuvvetinin molekülleri bir arada tutmakta yetersiz kaldığı noktaya kadar
kademeli olarak artar. Tam 100°C’de, ısıdaki herhangi bir artış,
moleküllerin buhar oluşturarak birbirlerinden kopmalarına sebep olur.
Nicelik niteliğe dönüşmüş olur. Buharlaşma her sıcaklıkta olur ancak
kaynama buharlaşmanın en hızlı olduğu andır ve saf bir sıvı kaynama
noktası denilen sıcaklığın üstünde sıvı halde bulunamaz.
Tersten bakıldığında ise su 100°C’den 0°C’ye soğutulurken, kademeli olarak
pelte ve jel kıvamından geçip, sonra katı hale varmaz. Isı çekildikçe,
atomların hareketi, 0°C’de moleküllerin belirli bir kalıba –buz-
hapsolduğu kritik noktaya ulaşıncaya kadar kademe kademe yavaşlar. Katı
ile sıvı arasındaki fark herkes tarafından kolayca anlaşılır. Su, yıkama
ve susuzluğu giderme gibi belirli amaçlar için kullanılabilirken buz
kullanılamaz. Gene moleküllerin niceliğindeki değişimler nitel bir sıçrama
yapmış ve su artık tamamen farklı özellikler sergileyen buza dönüşmüştür.
Periyodik tablo
Lise kimya derslerinde öğretilen ve Rus kimyacı Mendeleyev tarafından
oluşturulan periyodik tablo da yine niceliğin niteliğe dönüşümünün
örneklerini içerir. Elementlerin kimyasal özellikleri atom ağırlıklarının
periyodik bir fonksiyonudur. Yani elementlerin niteliği atom ağırlıkları
(nicelikleri) tarafından belirlenir. Mendeleyev periyodik tabloyu ilk
oluşturduğunda tabloda boşluklar olduğunu fark etti ve bu boşluklarda
keşfedilmesi gereken elementler olduğunu ileri sürdü. Hatta bu bilinmeyen
elementlerden birisinin kimyasal özelliklerini tarif etti. Alüminyumun
yanında yer alması nedeniyle bu elementi eka-alüminyum olarak adlandırdı
ve yaklaşık atom ağırlığını açıkladı. Birkaç yıl sonra bu element
keşfedildi (galyum) ve Mendeleyev’in öngörüleri yalnızca küçük sapmalarla
doğru çıktı. Aynı şekilde Mendeleyev’in öngördüğü diğer elementlerde
bulundu; Ekaslikon-Germanyum, Ekaboron-Skandiyum, Ekamanganez-Teknesyum.
Gerçekten bu öngörülerin ufak sapmalarla doğru çıkması gerçekten çok
çarpıcıdır.
Kimyadan bir örnek daha vererek nicelik ve nitelik kısmına son verelim.
Aristo’nun temellerini attığı biçimsel mantığın indirgemeci yaklaşımı, bir
bütünün sadece onu oluşturan parçaların toplamından ibaret olduğunu ileri
sürer. Bir dönem bilimciler bu biçimsel mantığın sonucu olarak
bileşiklerin, kendilerini oluşturan elementlerin özelliklerini aynen
taşıdıklarına ve bileşiği oluşturan elementlerin de kendi özelliklerini
kaybetmediklerini savundular. Ancak bileşiklerin birçok özellikleri bu
şekilde veya ağırlıklarıyla (nicelikleriyle) belirlenemiyordu. Gerçekte,
bileşiklerin kimyasal özelliklerinin çoğu kendilerini oluşturan
elementlerin özelliklerinden ciddi ölçüde farklılaşmaktadır. Yani bütünün
kendisiyle parçalar arasındaki diyalektik ilişkidir esas olan. Bu
diyalektik ilişki birey ve toplum arasında da geçerlidir. Her birey, kendi
fiziksel ve çevresel gelişiminin bir ürünüdür. Yine de bireylerin karmaşık
etkileşimlerinin toplamı, ki toplumu oluşturur, nitel olarak farklıdır. Bu
durumların her birinde bütün, parçaların toplamından büyüktür ve farklı
yasalara uyar.
Karşıtların birliği ve karşılıklı iç içe geçişi
Değişime götüren çelişmelerin mücadelesidir. Bu çelişmeler içseldir,
yeniliğe yol açar ve bir bütünün içinde başka çelişmelerle bir arada
bulunur. Kapitalist toplumda burjuvazi ile proletaryanın çelişmesi ve
burjuvazinin kendi içerisindeki çelişmeleri gibi. Aynı zamanda her şey
kendi karşıtlarına dönüşür. Negatif yüklü elektronlar pozitif yüklü
pozitronlara dönüşürler. Bir protonla birleşen elektron, beklenebileceği
gibi yok olmaz, nötr yüklü yeni bir parçacık olan nötronu üretir. Her
parçacığın bir anti-parçacığa sahip olması (elektron ve pozitron, proton
ve anti-proton, vb.) örneğinde olduğu gibi, karşıtlık olgusu
fizikte mevcuttur. Ancak bunlar pozitif ve negatif elektrik yükleri
dışında tamamen özdeş taneciklerdir.
Karşıt eğilimler, uzun süre boyunca rahatsız bir denge durumunda
varolabilirler, ta ki bir değişiklik, hatta en küçüğünden bir nicel
değişiklik, dengeyi yıkana ve nitel bir dönüşüme yol açabilen kritik bir
durumu doğurana kadar.Bu durum kaos biliminde kaos eşiği olarak
tanımlanırken Leninizmde devrimci durum olarak tanımlanır. İşte
tarihte büyük insan dediğimiz kimseler bu kaos eşiği noktasında
devreye girerler. Nicel değişimlerin birikimi sonucunda eşiğe gelindiğinde
nitel bir değişime sıçrama yapma noktasında kritik bir rol oynarlar.
Bu yasayı da gene bilimdeki karşılığına bir örnek vererek sonlandıralım:
İnsanların mutlak ve değişmez karşıtlar olarak gördüğü bazı şeyler vardır.
Örneğin, aşırı bağdaşmazlık kavramını anlatmak istediğimizde “karşıt
kutuplar” terimini kullanırız: kuzey ve güney mutlak olarak sabitlenmiş ve
karşıt olgular olarak görülürler. Gemiciler bin yıldan fazladır
kaderlerini, onlara bilinmeyen denizlerde kılavuzluk eden ve her zaman
kuzey kutbu denen esrarlı şeyi gösteren pusulaya teslim etmektedirler.
Oysa daha yakından bir analiz, kuzey kutbunun ne sabit ne de kararlı
olduğunu göstermektedir. Dünya, kendi merkezinde, yer eksenine paralel
olarak uzanan adeta dev bir mıknatıs varmışçasına güçlü bir manyetik
alanla (jeosantrik bir eksen dipolü) sarılmıştır. Bu, dünyanın merkezinin
esasen demirden oluşan metalik bileşimiyle ilişkilidir. Güneş sisteminin
oluşumundan bu yana geçen 4,6 milyar yılda, dünyadaki kayalar defalarca
oluştular ve yeniden oluştular. Ve sadece kayalar değil, her şey.
Ayrıntılı ölçümler ve araştırmalar manyetik kutupların konumunun, şüpheye
yer bırakmayacak şekilde sürekli olarak kaydığını artık kanıtlamış
bulunmaktadır. Şu anda, kutuplar çok yavaş hareket etmektedirler: milyon
yılda 0,3 derece. Bu olgu, dünyanın içinde, atmosferde ve güneşin manyetik
alanında gerçekleşen karmaşık süreçlerin bir yansımasıdır. Kayma o kadar
küçüktür ki, yüzyıllar boyunca tespit edilemeden kalmıştır. Ne var ki,
görünürde algılanamayacak bu değişim süreci bile, ani ve göze batan bir
sıçramaya yol açmaktadır: kuzey güney olmakta ve güney de kuzey
olmaktadır. Kutupların yerindeki değişmeye, bizzat manyetik alanın
gücündeki dalgalanmalar eşlik etmektedir. Manyetik alanın zayıflamasıyla
karakterize olan bu tedrici süreç, ani bir sıçramayla zirveye ulaşır.
Kutuplar kelimenin tam anlamıyla karşıtına dönüşerek yer değiştirirler.
Bundan sonra, alan toparlanmaya başlar ve yeniden güç kazanır (Alan Woods
ve Ted Grant, Marksist Felsefe ve Modern Bilim).
Yadsımanın yadsınması
Yadsıma aynı anda hem yadsımak hem de muhafaza etmek anlamına
gelir. Bu konuda meşhur tohum örneği verilir. Aynı tohum eğer kendi haline
bırakılırsa ve şartlar da elverişliyse filizlenir. Böylece o, bir tohum
olarak kendisini yadsımıştır ve bir bitki olmaya doğru gelişmektedir, daha
sonraki bir aşamada yeni tohumlar vererek ölecektir. İlk bakışta bu durum
mekanik materyalist anlayışa uygun olarak bir başlangıç noktasına dönüş
gibi görünebilir. Ancak aynı kalıtsal özelliklere sahip tohumlar
çeşitlenerek kuşaktan kuşağa yeni türler oluştururlar. Bahçıvanlar bazı
ırkların seçici döllemeyle yapay olarak üretilebileceğini de bilirler. Bu
durum köpek üreticiliğinde de mevcuttur. Örneğin doberman cinsi köpekler
yapay seleksiyon yoluyla birçok ırktan köpeğin çaprazlanmasıyla
Louis Dobermann tarafından üretilmişlerdir. İşte bu Darwin’e, tüm doğada
kendiliğinden gerçekleşen ve tüm bitki ve hayvanların gelişimini anlamada
anahtar olan doğal seleksiyon süreci için önemli bir ipucu
vermiştir.
Aynı şey elektron bir protonla birleştiği zaman da geçerlidir. Elektron
kaybolur ve protonun enerji düzeyinde ve yükünde bir sıçrama olur. Proton
öncekiyle aynı protondur, ama yeni bir enerji düzeyinde ve yüktedir. O
şimdi elektriksel olarak nötrdür ve bir nötron olmuştur. Diyalektik olarak
söylersek, aynı anda hem yadsınmış hem de korunmuştur. Ortadan
kaybolmuştur ama yok olmamıştır. Yeni bir parçacığa girmiş ve kendisini
bir enerji ve yük değişimi olarak ifade etmiştir.
Aslında diyalektik yöntemin temelleri antik-Yunanda mevcuttur. Uzun bir
süre unutulduktan sonra Hegel tarafından hatırlanmış ve Mantık Bilimi
eseriyle geliştirilmiş, Marks ve Engels ile en son seviyesine ulaşmış ve
materyalist bir temele oturtulmuştur. Antik-Yunanlılar özellikle tartışma
diyalektiğini çok iyi biliyorlardı. Düzgün yürüyen bir tartışmada, bir
fikir ileri sürülür (Tez) ve onu yadsıyan karşıt görüşle karşılanır
(Antitez). En sonunda, ilgili konuyu tüm bakış açılarından
araştıran ve tüm gizli çelişkileri açığa çıkaran kapsamlı bir tartışma
sürecinden geçerek bir sonuca (Sentez) varırız. Bir fikir birliğine
varabiliriz ya da varamayız ama tam da tartışma süreci sayesinde bilgimizi
ve kavrayışımızı derinleştirmiş ve tüm tartışmayı farklı bir düzeye
yükseltmiş oluruz. Örnek vermek gerekirse:
Simyacılar bir elementi diğerine dönüştürmenin mümkün olduğu önermesinden
yola çıktılar. Yüzyıllar boyunca, baz metali (kurşun) altına çevirmelerini
sağlayacağına inandıkları “filozof taşını” keşfetmeye çalıştılar. O
zamanın fiili teknik düzeyi düşünüldüğünde simyacılar imkânsızın peşinde
koşuyorlardı. Sonunda elementleri dönüştürmenin imkânsız olduğu sonucuna
vardılar. 1919’da İngiliz bilimci Rutherford, azot çekirdeklerinin alfa
parçacıklarıyla bombardımanını içeren bir deney yaptı. Bu, atom
çekirdeğinin ilk kez yarılmasına yol açtı. Rutherford böyle yapmakla, bir
elementi (azot) başka bir elemente (oksijen) dönüştürmeyi başardı.
Simyacıların yüzyıllık arayışları çözülmüştü ama onların hiçbir şekilde
önceden göremeyeceği bir tarzda.
Şimdi bu sürece daha yakından bakalım. Tezle başlıyoruz: a) elementlerin
dönüştürülmesi; bu daha sonra kendi antiteziyle yadsınmaktadır, b)
elementlerin dönüştürülmesinin olanaksızlığı; bu da, sırası geldiğinde
ikinci bir yadsımayla tersine çevrilir, c) elementlerin dönüştürülmesi.
Burada üç şeye dikkat etmeliyiz. İlkin, her yadsıma kesin bir ilerleme,
gerçekte ileri doğru nitel bir sıçrama demektir. İkinci olarak, birbirinin
ardı sıra gelen her ilerleme, hem önceki aşamayı yadsır, ona karşı tepki
verir, öte yandan da onda yararlı ve gerekli olan her şeyi muhafaza eder.
Nihayet, son aşama -yadsımanın yadsınması- hiçbir şekilde başlangıç
fikrine bir geri dönüşü değil (burada simya), eski biçimlerin nitel olarak
daha yüksek bir düzeyde yeniden ortaya çıkmasını ifade eder (Alan Woods ve
Ted Grant, Marksist Felsefe ve Modern Bilim).
Bilim ve felsefe arasındaki diyalektik ilişki
Yazının son bölümünde Marksizm ile modern bilim arasındaki ve genel olarak
bilim ile felsefe arasındaki ilişkiyi incelerken düşülmemesi gereken
hataları vurgulama gereği hissettim.
Marks ve Engels dönemlerinin bilimsel gelişmelerinden beslenmişlerdi.
Marks’ın yaşamının son dönemlerini matematik alanında da incelemeler
yaparak geçirdiği, Engels’in uzun yıllar boyunca bilimsel gelişmeleri
yakından takip ettiği biliniyor. Ancak onlar bilimi felsefeye tabi kılmaya
çalışmamışlardır. Felsefenin bilimden beslendiği gibi bilim de felsefeden
beslenebilir. Ancak nihai olan bilimsel bilgidir.
Alan Woods, pek çok alıntı yaptığım Marksist Felsefe ve Modern Bilim
kitabında Stephen Hawking ve daha birçok bilim insanını bilimi,
deney-gözlemden kopararak salt spekülasyon ve mistikifasyona
dayandırdıkları gerekçesiyle sert birşekilde eleştiriyor. Bu durumundan
kurtulmak için teorik fiziğin felsefeyi temel alması gerektiğini
savunuyor. Woods’un eleştirilerinde ciddi haklılık payı bulunmakla
birlikte, bu noktada bilimi felsefeye tabi kılmamaya özen göstermek hayati
önem taşıyor. Yani diğer bir adı düşünce bilimi olan felsefeden
haraket ederek, maddi dünyanın işleyiş yasalarını keşfetmeye
çalışan bir bilim dalının çerçevesini çizmeye çalışırsak (bilim ve felsefe
arasında diyalektik bir ilişki doğal olmasına karşın) idealizmin sularına
yelken açmaya başlarız.
Bir bilimsel teori diyalektik materyalizmle (veya herhangi bir dünya
görüşü ile) çelişebilir. Yapılması gereken Engels ve Marks’ın her zaman
yaptıkları gibi dünya görüşümüzü (diyalektiğin bir gereği olarak) bilimsel
gelişmeler ışığında geliştirmektir. Bu tabii ki bilimsel teorilerin mistik
yorumlarına karşı mücadele etmemek anlamına gelmez.
Diğer sık düşülen bir hata da doğanın veya toplumun işleyiş yasalarını
keşfetmek isterken sürecin veya olayın karmaşık, çok değişkenli yapısını
yeterince hesaba katmayarak şablonculuğun ağına düşmektir. Evet doğanın ve
toplumların öngörüyü mümkün kılan birtakım işleyiş yasaları vardır. Fakat
aslında “yasalar” dediğimiz şeyler modellemelerdir ve hiçbir model
kusursuz değildir. Her model birgün kendisini de kapsayacak yeni bir
modelleme tarafından yadsınacaktır.
Örneğin, bu yazıda verdiğimiz suyun kaynaması örneğinde aslında daha
birçok bahsi geçmeyen değişken mevcuttur. Buhar basıncı, açık hava
basıncı, rakım ve hatta sıvının saflığı. Üstelik bu değişkenler
birbirileriyle de etkileşim halindedir. Gerçek hayatta bir suyun içerisine
en ufak bir toz zerresi düşse dahi o artık saf bir madde değildir.
Su deniz seviyesinden yükseklere çıkıldıkça 100°C’den daha düşük
sıcaklıklarda kaynar, saflığı azaldıkça 100°C’den daha yüksek
sıcaklıklarda kaynar. Tabii diğer değişkenlerin sabit olduğunu
varsayarsak!
Görüldüğü gibi çok basit görünen bir süreç dahi gerçekte karmaşık bir
değişkenler yumağı barındırıyor olabilir. Gerçeğe en çok yaklaşan
modellemeyi yapabilmenin anahtarı ise indirgemeciliğe düşmeden, bütünün
parçaların toplamından ibaret olmadığını unutmadan mümkün olduğu kadar
fazla değişkeni hesaba katmaktır. Zira gerçekte mekanik determinizmin
iddia ettiği gibi yalıtık olaylar yoktur.
Son tahlilde bu ve benzeri çalışmaların amacı Marksizm’in bilimden üstün
olduğunu, bilimsel gelişmelerin önünde gittiğini ispatlamak olmamalıdır.
Amaç, bir yandan Marksist öğretinin doğadaki karşılıklarını inceleyerek
Marksizm’i daha iyi kavramak ve güzelliklerini bir kez daha keşfetmek, bir
yandan da yeni bilimsel gelişmeler ışığında ufkumuzu genişletmek
olmalıdır. Bundan kazanan Marksizm olacaktır. Yoksa kimse merak etmesin;
kapitalizmin çürümüşlüğünü, burjuvazinin sömürüsünü hiçbir bilimsel teori
aklayamaz!
Kaynaklar:
Alan Woods & Ted Grant, Aklın İsyanı: Marksist Felsefe ve Modern Bilim
F.Engels, Doğanın Diyalektiği
F.Engels, Anti-Dühring
David Bohm, Causality and Chance in Modern Physics
Hiçbir
yazı/ resim izinsiz olarak kullanılamaz!! Telif hakları uyarınca
bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla siteden
alıntı yapılabilir.
© 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkiye/Denizli
Ana Sayfa /
Index
/
Roket bilimi /
E-Mail /
Rölativite Dosyası
Time Travel Technology / UFO
Galerisi / UFO Technology/
Kuantum Teleportation /
Kuantum Fizigi
/ Uçaklar(Aeroplane)
New World Order(Macro Philosophy) /
Astronomy
|
|