| |
:: Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi © 1998 Cetin
BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkey / Denizli ::
Kuantum Fiziği, Görelilik, Biyogenetik ve Doğanın
Diyalektik Anlayışı - V
Biyoloji-Genetik / Felsefe / Fizik
Kuantum kuramları, fiziksel ve matematiksel düzeyde maddesel süreçlerin
bütünlüğünü gösteriyor
Makromaddeler ve mikromaddeler, maddenin niteliksel olarak birbirlerinden
farklı, aralarında içsel bağ bulunan iki ayrı düzeyini oluşturmaktadırlar.
Maddenin bu iki ayrı düzeyi arasında birinden diğerine dönüşümü sağlayan
içsel bağlar bulunmasına karşın ****fiziksel bir ayrım yapılarak,
anlaşılması olanaklı olmayan, gizlerle dolu bir kuantum dünyası
resmedilmektedir. Gerek deneysel gerekse teorik fizik çalışmalarının ileri
sonuçlarını bilen, bu çalışmalara katılan pek çok bilim adamını bile
şaşırtabilmekte, bazıları da şarlatanca bir eklektisizm sergileyerek ortak
olabilmektedirler çizilen bu resme. Kuşkusuz maddeye ilişkin görüşlerinde
her zaman bir öz bilinemezciliğini korumuş pozitivizmin düşünce
sistematiğinin belirleyiciliği vardır bu yaklaşımlarda. Her birini fiziğin
devrimcileri olarak selamladığımız kuantum fiziğinin ilk kurucularının bir
bölümünde de (Kopenhag Okulu) görmekteyiz bu çelişkili ve zıt yaklaşımları.
Üstelik geliştirdikleri fiziksel kuramlar, maddeye ilişkin bilgimizi
derinleştirip maddenin iki ayrı düzeyi arasındaki içsel bağı kurmamızı
olanaklı kılarken.
Başlangıçtan bu yana kuantum fiziği kapsamı içerisinde yürütülen çalışmalar
ve ulaşılan kuramsal sonuçlar, mikromaddelerin hareket özellikleriyle
birlikte kavranılmasını sağladığı gibi maddenin çeşitli düzeyleri arasındaki
bağların kurulmasına açıklık kazandırmıştır. Atomun bölünebilirliği ve
birbirine dönüşebilen ve birbirleriyle etkileşim halindeki sayısız
parçacıktan oluştuğu üzerine, maddeye ilişkin derinleşen bilgimiz, aynı
zamanda parçacıklardan başlayarak maddenin daha üst formlarına geçiş ve bu
geçişin nasıl gerçekleştiğine ilişkin bilgimizin derinlik kazanmasıyla
taçlanmaktadır. Geçmişte atomlarla moleküler yapıların nasıl oluştuğunu
biliyorduk, bugün ise atomun içsel yapısını, bu yapıyı oluşturan hemen tüm
parçacıklar ve aralarındaki etkileşim, bağlantı ve dönüşümlerle bilmekteyiz.
Maddeye ilişkin bilgimizdeki bu derinleşme, önümüze evreni çözümlemekte de
yeni ufuklar açmaktadır.
İdealist felsefenin en mistik sonuçlamalara dek götürdüğü maddenin özünün
bilinemeyeceğine ilişkin öz düşünce atomun parçalarını oluşturan
taneciklerin özellikleriyle birlikte bilinmesiyle, materyalizm tarafından
kesin bir yenilgiye uğratılmaktadır.
Mikromaddeler, ancak diyalektik bir yaklaşımla çözümlenip materyalizmle
açıklanabilir. Kuantum fiziğinin kurucuları da (bazıları için -N.Bohr, W.
Heisenberg, M. Born gibi- felsefi düzeyde ters sonuçlar dahi çıkarsalar)
mikromaddelere ilişkin kuramsal çalışmalarında bunu yapmışlardır. Etki
kuantumu, Karşılıklılık İlkesi, Kuantum Mekaniği, Dalga Mekaniği, Olasılık
Hesapları kuantum teorisinin bu belli başlı kuramları, mikromaddelere
bilimsel bir açıklık kazandırdığı gibi, onların makromaddelerle olan
bağlantılarını da bize vermektedir. Bilim düzeyinde klasik fizikle kuantum
fiziği arasında kurulan bağ, maddenin iki ayrı düzeyi arasındaki içsel bağın
gösterimidir. Kuantum kuramının gelişimi içerisinde bunları görelim.
Planck Değişmezi ve Etki Kuantumu, makromaddelerle mikromaddeler arasında
bir bağıntı kurmakta, maddenin iki ayrı düzeyi arasındaki ayrım ve geçiş
noktasını ifade etmektedir. Klasik fizikteki ışığın dalga kuramı ve
“enerjinin eşit dağılımı ilkesi”ne göre frekansın sürekli artması ile siyah
cismin ışınımının şiddeti de yükselmeliydi. Bilinen enerjinin kesintisiz
olarak alınıp verildiği idi. Isı alanında yapılan deneyimlerde farklı bir
sonuçla karşılaşıldı. Siyah cismin ışınımında yüksek frekanslarda, ışık
şiddetinin bir maksimumdan geçtikten sonra frekans artmaya devam ederken,
hızla düştüğü görüldü.
“Maddenin ışınım salması ve soğurması üzerine, ışınım salma ve soğurmada bir
denge durumunun tanımlanması olan siyah ışınımın spektral dağılımı tam
olarak açıklığa kavuşturulmak istenirken beklenmedik bir sonuçla
karşılaşıldı. Rayleigh yasası, spektral yoğunluğun frekansla birlikte
tekdüze bir artışını öngörüyordu. Deney ise, spektral yoğunluğun, belli bir
frekansta maksimuma eriştikten sonra, ardından, frekans artmakta iken
spektral yoğunluğun belgisizce azalmakta olduğunu gösteriyordu. Planck bu
yeni duruma yol açanın yüksek frekanslı maddesel salıngaçlar ile denge
ışınımı arasındaki değiş tokuşların özgüllüğü olduğunu belirledi. ‘Ve madde
ancak frekansla orantılı olan, sonlu çokluklarla ışıyan bir enerji
salabilir. Orantılılık katsayısı da genelgeçer bir değişmezdir. (Planck
Değişmezi -nba)’ sonucuna vardı.” (Yeni Fizik Kuantumları, sf. 95)
Planck yüksek frekanslarda da geçerli kabul edilen enerjinin kesintisiz
alınıp verildiği görüşünü bırakarak büyüklüğü E=hv olan ve kuanta denilen
kesintili miktarlarda alınıp verildiği görüşünü ileri sürdü.(*)
Maddenin atomik bir yapıda olduğu bilinmekteydi. Atomların iç yapısı ise
bilinmiyordu. Planck’ın bu buluşuyla birlikte atomu oluşturan
mikromaddelerin parçacık yapı ve özelliklerinin öğrenilmesine, onları
inceleyen kuantum fiziğine de girilmiş oldu.
Mikromaddelerde makromaddelerde karşılaşmadığımız, makromadde alanında
gözlenmeyen türden sonuçlarla karşılaşıyoruz. Maddenin bir düzeyinden bir
başka düzeyine geçişi, niteliksel farklılaşmanın niceliksel geçiş noktasını
enerjinin kesintisiz alınıp verilmesinin frekans artışıyla aynı doğrultudaki
artışından kesintili miktarlarda alıp vermeye geçiş oluşturmaktadır. Etki
kuantumu, maddenin iki ayrı düzeyi arasındaki farkı (siyah ışınım deneyimi,
niteliksel bir fark oluşumuna geçişi gösteriyor) ve ikisi arasındaki geçiş
bağıntısını anlamamızı sağlamaktadır.
Klasik fiziğin elektromanyetik kuramına göre, yüksek frekanslarda enerjinin
kesintisiz alınıp verildiği görüşünü mikromaddelerde geçersizleştirip
fizikçileri büyük bir şaşkınlığa uğratan enerjinin kuanta denilen kesintili
nicelikler halinde alınıp verildiğinin gözlenmesi, fizikçiler bundan ne
kadar büyük şaşkınlık duyarlarsa duysunlar, doğanın çok yalın bir
gerçekliğidir. Öyle ki doğanın bu yalın gerçekliği olmasaydı atom kararlı
bir yapı oluşturamaz, sürekli yüksek hızlardaki elektron enerjisini
kaybederek çekirdeğin üstüne düşerdi. İşte burada, enerjinin kesintili
nicelikler halinde alınıp verilmesinde atomun istikrarlı bir yapı
oluşturmasındaki nedenselliği buluruz. Bir diğer deyişle maddenin bir üst
formundan bir alt formuna geçilirken nedensellik ortadan kalkmamakta, tam
tersine frekanstaki artış durumuna göre enerjide kesintisiz artış durumundan
enerjinin kesintili nicelikler halinde alınıp verilmesine geçiş, maddenin bu
düzeyde istikrarlı bir yapı oluşturabilmesinin koşulu/nedeni olmaktadır.
Doğanın bu yalın gerçekliğini tartışmalar içerisinde bilimsel materyalist
çizgide kararlı bir duruş gösteren dönemin önde gelen atom fizikçilerinden
Paul Langevin’in anlatımıyla görelim:
“Oysa başka yönlerden; ışık, elektrik ve manyetizm olgularının birliğinin
hayranlık veren basitlikte bir açıklamasını veren Maxwell ve Lorentz’in
elektromanyetik teorisinin bu alandaki uygulaması, öze ilişkin güçlüklere
yol açıyor. Her şeyden önce, bu teoriye göre hızlanmaya bağlı olan
elektriklenmiş bir parçacık ışık yaymak zorundadır; dolayısıyla da
enerjisinin bir bölümünü kaybetmesi gerekir. Fakat, çekirdek etrafında dönen
elektron sürekli olarak hızlanmaktadır, böylece onun sürekli olarak
enerjisini kaybetmesi gerekir: Bunun sonucu olarak yörüngesinin (elektronun
yörüngesi) bütün enerjisini kaybedene kadar durmaksızın çekirdeğe yaklaşması
gerekir, bu durumda o, atomun varlığına son vererek çekirdeğin üzerine
düşer. Ve sayılar bize, bunun bir saniyenin küçük bir bölümünün işi
olacağını gösteriyor. Bu esnada biz biliyoruz ki; hidrojen atomu
istikrarlıdır ve muhtemelen milyarlarca yıl boyunca bu istikrar sürmektedir.
“Öte yandan, bu teori bize çekirdek çevresindeki dönüşü boyunca elektron
tarafından yayılan ışımanın frekansının saniyedeki dönüş sayısına eşit
olması gerektiğini de gösteriyor. Bu durumda, elektron enerjisini kaybederek
çekirdeğe yaklaştığı ölçüde bu ışınım sürekli biçimde frekans değiştirmek
zorunda kalırdı: Dolayısıyla da atom belirlenmiş renkte bir ışık yaymaz,
tersine yayılan ışığın rengi sürekli biçimde değişirdi: Bu kesintisiz bir
tayf olurdu.
“Böylece gezegensel atom sistemine uygulanan elektromanyetik teori, bizi
deneyle kaba çelişki içindeki sonuca götürür: Her şeyden önce atom
istikrarlı olmazdı; o, ışınımla enerjisini çabucak kaybederdi; öte yandan,
bu ışınım kesintisiz bir tayfa sahip olurdu. Oysa hidrojen dahil bütün
atomların kesintili-aralıklı tayf yaydıkları iyi bilinmektedir.”
Maddenin üst formlarına ilişkin klasik fiziğin bilgisi ile çelişki olarak
ortaya felsefi düzeyde çıkan maddenin bilinebilirliğinden uzaklaşarak
bilinemeyeceği yönünde agnostisizme köprü kurulan doğanın bu yalın
gerçekliğinin nedeni nedir? Planck Sabitinden yola çıkarak N. Bohr bunu
açıklamıştır. P. Langevin’in anlatımıyla devam edelim:
“Bu güçlüklere Bohr tarafından önerilen çözüm 1900′den beri Planck’la
birlikte kabul edilen olguya, ışık taneciklerinin varlığı konusundaki
desteğe dayanır, buna göre; tanecikler bitmeden atom ışınım yayamaz, madde
ışık yayamaz: Eğer, ‘v’ bu ışığın frakansı ise, yayılan ışık enerjisi
‘hv’nin tam bir katına eşittir -çok küçük evrensel bir değişmez olan ‘h’,
ünlü Planck Sabitesidir. Elektromanyetik teorinin devamlılıktan başka bir
şey tanımadığı bir yerde, Bohr, devamsızlığı işin içine sokmak gerektiğini
kabul etti, bütünüyle klasik mekaniği terk etmeksizin, mümkün olan
hareketlerin devamlılık serisi arasında bir seçim yapmak gerektiğiydi ki, o
elektron için, süreklerin her biri atomun bir istikrar durumuna uygun
gelmekte olan bir devamsızlık serisinden başka bir şey elde edilemeyeceğini
öngörür: Bunu biz bugün bu hareketleri nicemselleştirme/sayılabilir özellik
kazandırma olarak adlandırıyoruz. Bu istikrar durumlarının her biri, bir
atomik tayfın değişik ışıklarının değişik frekanslarını, bunların
farklılıklarını göstermek için tayf ölçümcülerini işin içine katmak zorunda
oldukları dönemlerin birine uygun gelmek zorundaydı. Bu durumda Bohr, bir
istikrar durumundan bir diğerine geçme esnası dışında, ki bu durumda da
yayılan ve emilen enerjinin sayısal değeri, başta ve sonda atomun iki
durumdaki enerjileri arasındaki farka eşit olan- atomun, ışık yayamaz veya
ememez olduğunu kabul eder: Bu ışınıma uygun gelen ışık frekansının tayf
ölçümü açısından atomun iki durumunu birleştiren dönemlerin farkına eşit
olması olgusuna uygun gelir…
“Bu durumda, Bohr’un anlayışları, elektromanyetik teorisiyle çelişki
halindeydi, çünkü bu anlayışlar; bu özel hareketlerin ışınımsız
izlenebileceğini ve karanlık (veya önemsiz olaylar) dışındaki koşullarda
elektronların, -ister ışık taneciği yayarak daha yüksek bir enerji
durumundan daha düşük bir enerji durumuna geçiş gerçekleşsin, ister tersine
bir ışık taneciğini emerek daha düşük bir enerji durumundan daha yüksek bir
enerji durumuna geçiş gerçekleşiyor olsun- sayıyla ifade edilebilir bir
hareketten bir diğerine geçebildiğini kabul ediyordu. Fakat hidrojen atomu
olayındaki Bohr’un dikkate değer başarısı önünde fizikçiler bu çelişkiyi
geçtiler. Bu, atomiçi alanda açıkça yetersiz olan elektromanyetik ve
mekaniği eski kavramlarından gerçeğe daha uygun yeni kavramlara yararlı bir
geçiş oldu…
“Böylece deneyin tersine, eski anlayış içinde atomun boyutlarının tamamen
belirsiz olduğunu gördük. ‘h’ hareket taneciğinin işe sokulması, atom
boyutlarını kesinleştirdi: Bunları (atomun boyutlarını) belirleyen ‘h’nın
büyüklüğüdür.”(*) (Paul Langevin’in 1939′da yayımlanan Modern Fizik ve
Determinizm makalesinin çevirisi, Evrensel Kültür Dergisi, sayı 101, Mayıs
2000)
Etki kuantumunun varlığı klasik fiziğin yaklaşımlarından farklı bir
yaklaşımı gerektirmektedir aynı zamanda. Maddenin iki ayrı düzeyi arasındaki
fark bilindikten sonra, bu dikkate alınarak, bağlantı kurulabilir. Kuantum
fiziği alanında yapılacak bütün işlemlerde etki kuantumunun varlığı dikkate
alınmak zorundadır. Diğer bir deyişle, kuantum alanda yapılacak hesaplamalar
etki kuantumu işe karışmadan yapılamaz. Kuantaların bulunması ve Etki
Kuantumu işe sokularak maddenin iki ayrı düzeyi arasında kurulan bağla,
fiziksel ve matematiksel düzeyde de -klasik mekanik, kuantik mekanik- bağ
kurularak sonuçlamalara gitmek olanaklı hale gelmiştir. N. Bohr tarafından
ileri sürülen Karşılama İlkesi maddenin iki ayrı düzeyi, makromaddelerle,
mikromaddeler arasındaki bağlantının kurulmasıdır. Karşılıklılık ilkesi
izlenerek, etki kuantumu ihmal edilebilir büyük sayılarda klasik fizikle
yaklaştırımlı sonuçlara ulaşılır. Keza Heisenberg’in geliştirdiği
Matrisler/Kuantum Mekanik olsun, Schrödinger’in Dalga Mekaniği olsun kurulan
bu bağlantı üzerinden geliştirilmişlerdir.
Biri diğerinin üst formu olan maddenin iki ayrı düzeyi arasındaki bağıntıyı
bize en iyi anlatacak olan Karşılama ilkesi’dir. N. Bohr tarafından ileri
sürülen teoriye göre, klasik elektromanyetizmin formülleri ile kuantik
olaylar arasında bir karşılıklılık kurularak büyük ölçekli olaylarda
yaklaştırımlı doğru sonuçlara ulaşılmaktadır. İzlenen yöntemde maddenin iki
ayrı düzeyi arasındaki bağıntı oluşturan noktalardan hareket edilmektedir.
“Bir yandan klasik elektromanyetizmin yasalarına bağlı olan yapıntı
atomlardan bir küme, öte yandan da kuantumlaşmış gerçek atomlardan bir küme
göz önünde tutulacak ve iki kümenin her birince salınan ışınların
frekansları, yeğinlikleri ve kutuplanmaları arasında bir bağıntı kurulmaya
çalışılacaktır, öyle ki birinci dizgenin spektral salınımlarının çok iyi
bilinen ve klasik elektromanyetik yöntemle yapılmış olan hesabı, ikincinin
spektral salınımları üstüne, eşleyişle gerçek salınımlar üstüne bilgi
verecektir.” (Yeni Fizik Kuantumları, De Broglie, sf. 136)
Geçerli bağıntı, yüksek kuantik sayıların devreye girdiği kuantik büyük
ölçekli olaylar üzerinde kurulmaktadır. Kuantik büyük sayılar alanındaki
kuantik kuram ile klasik kuramın öngörüleri çok yaklaştırımlı olarak
doğrulanmaktadır. Karşılaştırmalı bağıntının nasıl kurulduğunun daha iyi
anlaşılması için;
“Klasik atom içinde elektron sürekli olarak bir dizi frekans salar, bunlar,
zaten elektron deviniminin üst-uyumlu ayrışmasıyla belirlenmiş olan, belli
bir temel frekans sayısının üst-uyumlularıdırlar. Kuantik atomda ise duraklı
devimin durumundaki elektron ışınım salmaz, ama frekansı Bohr kurallarıyla
iyice belirlenmiş ışımalara yol açabilecek geçişlere yatkındır. Böylece
anlaşılmaktadır ki, klasik kuramda yapıntısal atomda öngörülmüş olan her
frekansa, aynı frekansın salınımına yol açan kuantumlaşmış atomun belli bir
geçişi karşılık olmaktadır. Bu yüzden kuantik büyük sayılar alanında klasik
işleyiş tarzına göre salınan frekanslar ile kuantumlaşmış elektronun bir
geçişe uğrayarak salabildiği frekanslar arasında tam bir örtüşme vardır.
Ancak her klasik atom, adı geçen frekanslardan her birini eş zamanlı ve
sürekli olarak saldıkları halde kuantumlanmış atomlar bunlardan ancak bir
tanesini, bireysel edim yoluyla salabilir. Ama salınımların işleyiş tarzları
arasındaki bu derin ayrım, toplam sonucun aynı olmasına bir engel
oluşturmaz. Düşünme yoluyla karşılaştırdığımız iki atom kümesi (kuantik
büyük sayılar alanında) aynı spektrum çizgilerini salarlar.” (Yeni Fizik
Kuantumları, sf. 37)
Klasik atomla kuantumlanmış atom arasındaki karşılıklılık bağıntısı,
ışınımların frekansları, yeğinlikleri ve kutuplanmaları üzerinden
kurulmaktadır. Maddenin birbirinden farklı iki ayrı düzeyi olmasına karşın
aralarındaki maddesel bağı oluşturan ögelerin varlığının oluşturduğu
bağıntı, iki düzey arasında yaklaştırımlı sonuçlara ulaşmamıza olanak
sağlamaktadır.
Kuantum mekanik, Heisenberg tarafından geliştirildi. Kuantum mekanik,
deneysel veriler kullanılarak geliştirilen matematiksel bir kuramdır.
Elektronların devinim çoklukları ve koordinatları cebirsel kurallara uygun
sayı tabloları olan matrislerle bulunmaktadır. Hesaplama yönteminde
karşılıklılık ilkesi izlenmekte, değiştirimli bir çarpım işlemine girme
özelliği olmayan sayılar kullanılmakta ve etki kuantumu işin içine
katılmaktadır. Parçacıkların duraklı durumları, duraklı durumlar arasındaki
geçişler, bu geçişlerle ilintili ışınım özellikleri çizgiler ve sütunlar
halinde matrislerle gösterilmektedir. Bir sistemin başlangıç ve son
hallerini gösteren yatay ve dikey durumundaki çizelgelerle, momentumuna
bağlı olarak denge durumundaki bir konum bulunabilmektedir. Matrislerle,
kuantumlanmış atomun, birim zamanda belli bir kuantik geçişe uğramak için
sahip olduğu olasılık hesaplanmaktadır. Parçacıkların duraklı durumları,
duraklı durumlar arasındaki geçişler, bu geçişlerle ilintili ışınımlar gibi
kuantum hal özelliklerinin belirli koordinatlar içerisinde
değerlendirilmesiyle gerçekleşmektedir bu. Tanımlanan özellikler arasında
kurulan nedensellik bağıntısı, cebirsel bir sayı tablosu ile ifade
edilmektedir.(*)
Kuantum kuramının temel taşlarından Dalga Mekaniği Schrödinger’in
bulgusudur. Schrödinger’in dalga denklemi, bir atomik sistemin koordinatları
ve zamanı üzerinde bazı Y fonksiyonlarının belirlenmesini sağlar. Bir dalga
fonksiyonunun mutlak değerinin karesi, incelenen sistemin koordinatlarının
olasılık dağılım fonksiyonu olarak değerlendirilir. Dalga denklemi ikinci
dereceden bir diferansiyel denklemdir, klasik mekanikteki dalga denklemi ile
benzerlik taşır. De Broglie’den aktarırsak;
“İlkin ele alınan problemde, klasik mekanikte parçacığın koordinatlarına
bağlı olarak enerji değerini ve onun devinim çokluğunun bileşenlerini
verecek olan deyim oluşturulur, sonra da mekanikte Hamilton Fonksiyonu adı
verilen bu deneyimde, devinim çokluğunun dikey bileşenlerinden her biri
yerine Planck (h) değişmeziyle orantılı bir değişmezle çarpılmış olan bir
koordinata göre türev simgesi konur. Böylece Hamilton Fonksiyonu bir işlem
ya da operatör simgesine dönüştürülür ve buna da Hamilton Operatörü adı
verilir.
İmdi, bu operatörü (her zaman Yunan alfabesinde (psi) harfiyle gösterilen)
dizgenin dalga fonksiyonuna uygulamak ve elde edilen sonucu az önce adı
geçen değişmez ile çarpılan zamana göre dalga fonksiyonunun türevine eşit
kılmak yeterlidir, bu yolla elde edilmiş olan denklem parçacığın dalga(lar)
denklemi olarak kabul edillir, çünkü geometrik optik yaklaştırımında bu
denklem, klasik mekanikte üzerinde durulan denklemde yazılacağı biçimiyle
Jacobi Denklemine indirgenir.” (Yeni Fizik Kuantumları, sf. 153-154)
Etki Kuantumunu önemsiz sayabileceğimiz büyük ölçekli olaylarda kuantik
kuramın formülleriyle klasik mekaniğin formüllerinin yaklaştırımlı sonuçlara
ulaşılacağını gördük. Bu makromaddelerle, mikromaddeleri birbirinden apayrı,
aralarında hiçbir bağ bulunmayan, mikromaddeleri tümüyle anlaşılmaz ve
gizlerle örülü bir yapıda gösteren ****fiziksel görüşlerin yanıltıcılığını
göstermektedir. Etki kuantumunu önemsiz sayabileceğimiz atomik büyük ölçekli
olaylar, klasik mekaniğin formüllerini uyguladığımız makromaddelere en yakın
durumu ifade etmektedir. Dolayısıyla maddenin iki ayrı düzeyi arasındaki
bağın daha kolay kurulabilmesini de olanaklı kılmaktadır bu durum. Konuyla
ilgili son örneğimizi de Heisenberg’in Kesinsizlik Bağıntısıyla
ilişkilendirerek verelim.
“Varsayalım ki, büyük ölçekteki bir parçacığın devinimini, örneğin manyetik
alandaki bir elektronun devinimini inceleyeceğiz. Bu devinimi klasik mekanik
görüşleri yardımıyla sağınlıkla betimleyebileceğimizi biliriz. Peki ama
kesinsizlik bağıntılarıyla bu nasıl bağdaşır? Açıklamanın çıkış noktası şu
saptamadır: Bu makroskopik deneyimin koşulları altında bizim doğrudan
doğruya ölçebildiğimiz en küçük uzaklık bile incelenen parçacığa eşlik eden
dalgaların dalga boyundan çok daha büyüktür. Dolayısıyla boyutları bizim
doğrudan doğruya ölçebildiklerimizin daha altında olan ve bununla birlikte
birbirine çok yakın dalga boyları olan dalgaların oluşturduğu bir dalga
öbeği varolabilir. Öyleyse belgin ve iyi yapılmış bir ölçüm deneyi
Heisenberg bağıntılarıyla bir çelişkiye düşmeksizin, ölçüm sonrası
parçacığın durumunu bir dalga öbeği ile gösterme olanağını sağlar. Bu öbek
bizim için pratik olarak noktasal ve pratik olarak tek-renkli olduğundan,
parçacığa makroskopik ölçümlerin belginliği basamağında iyice belirli bir
konum ve hız verebiliriz. Ayrıca dalga mekaniğinin daha başlangıcında elde
edilmiş olan bir temel sonuç da bize öğretmiştir ki, bir Y dalga(lar) öbeği
her an klasik mekaniğin eşlik edilen parçacığın donatmış olduğu hız ile yer
değiştirmektedir. Öyleyse yarı-noktasal dalgalardan oluşan öbeğimizde tıpkı
klasik parçacık gibi yer değiştirecek ve girişim(ler) ilkesine göre, gerçek
parçacık her zaman dalga öbeği içinde bulunmak zorunda olduğundan gerçek
parçacık da sanki klasik mekanik yasalarına uyuyormuş gibi görülecektir. Bu
örnekle de kolayca anlaşılacağı gibi, kuantik kesinsizlikleri gözleyen şey,
makroskopik ölçümlerimizdeki belginsizliktir.
“Demek ki anladığımıza göre, yeni mekanik ile eskisi arasındaki birleşme
(bağlantı)de ciddiye alınacak bir güçlük yoktur. Kuantik fizik binası sanki
klasik fizik çevresine kurulmuş ve daha geniş bir yapı içinde onu kuşatmış
gibi görünmektedir. Böylece bilim tarihi boyunca hep olduğu gibi burada da
ilerleme, yine ardışık yaklaştırımlarla gerçekleşmiş bulunmaktadır.” (Yeni
Fizik Kuantumları, sf. 192)
De Broglie’den son cümleleri özellikle aktardık, birbirini izleyen bilimsel
kuramlar arasında kurulan bağıntı ve bilimlerin gelişimi üzerine
gerçekleştirilen çıkarsamalar, bilgi teorik açıdan önemlidir. Bilimlerin
gelişiminde önceki kuramla sonraki kuramlar arasındaki sınırlandırıcı ve
kapsayıcı bağı, göreli ve mutlak’ın diyalektik ilişkilendirmesiyle
kurmaktadır De Broglie.
Nedensellik
İstatistiksel Mekanik, Kuantum istatiksel
Mikromaddelerin bulunduğu atomaltı nedensellik bağları daha karmaşık
ilişkilerin içerisinden geçilerek kurulur. Sistemlerin iç yapılarının daha
basit değişimlerin daha uzun sürelerde gerçekleştiği göreli olarak daha
durağan dış etkileşimlerin daha sınırlı olduğu durumlarda neden ve sonuç
bağıntısının daha kolay ve daha kesin belirlenebilmesi olanaklıdır. İçsel
yapı özellikleri, dış etkileşimler nedeniyle karmaşık ilişki biçimlerine
sahip sürekli ve anlık değişim gösterebilen, maddedeki sonsuz değişimi
yansıtan sistemlerde ise nedensellik bağıntısı ve zorunluluğun belirimi,
tekil durumlar üzerinden değil, birçok ve bir dizi karşılıklı etkileşimle
kendisini gösterir, zorunluluk da bu ilişkilerin içerisinden beliririr ve
sonucu olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla bu karmaşıkığı çözümleyecek
fiziksel/matematiksel sistemlere ihtiyaç vardır.
Birinci haller için geçerli olan dinamiksel yasalardır. Bir sistemin iç
unsurları az ve daha belirgin, dış etkilere de nispeten kapalıysa, düzenli
nedensel bağıntılar kurulabilir. Dolayısıyla bir sistemin belirli bir
durumundan hareketle ilerki bir durumuna ilişkin kesin sonuçlamalara ulaşmak
da olanaklıdır. Belirleyen etmenler, sınırlı ve kararlı yapıda oldukları
için bunlarda bir değişim, sapma olmadıkça doğru sonuçlara ulaşılacaktır.
Gezegenlerin hareketleri, birbirlerine karşı durumları bu şekilde
belirlenir.
İstatistiksel yasalar ise karmaşık yapıda ve dış etkileşimlere daha açık
sistem ve süreçler için geçerlidir. Bir sistemdeki verili bir duruma
bağıntılı olarak onun ilerki durumunu belirli bir olasılık düzeyinde
belirler. Olasılık derecesinin belirlenmesinde nedensellik bağı yine
geçerlidir ve nedensellik bağıntıları olmadan belirli bir olasılık
derecesinde bir belirlemenin yapılabilmesi de olanaklı olamaz. Bir sistemin
içerisinde çok sayıda unsur bulunması ve bu unsurların etkileşimlerle
değişebilirlik durumlarına bağlı olarak gerçekleşebilirlik olanaklarının
belirlenmesi istatistiksel yasaların nesnel dayanağını oluşturur.
Bu sistemler, dış etkileşimlere daha açık yapıdadırlar. Aslında madde ve
hareketin varoluş biçimleri açısından, maddenin sonsuz değişim özelliği ve
diğer maddelerle sürekli bir karşılıklı etkileşim içerisinde bulunması ile
gerçekliğe daha uygun olan da budur. Dinamiksel kanunlar, dışsal etkiler ve
bir sistemin içsel yapısındaki unsurların onun yapısında bir değişiklik
yaratmayacak (daha doğrusu oluşacak değişikliğin kısa sürelerde olmayacak ve
pek bir etkide bulunmayacak ihmal edilebilir düzeyde) durumlar için
geçerlidir. Bu açıdan dinamiksel kanunlarla, ele aldığımız sistemlerin
durumlarının mutlak bir kesinlik düzeyinde değil ihmal edilebilir, önemsiz
sayılabilecek bir yaklaşıklık içerisinde belirleme yapılabilir.
Belirterek geçersek, nedensellik bağıntıları dinamiksel kanunlarda olduğu
gibi istatistiksel kanunlar için de geçerlidir. Bundan dolayı bazı
genellemeler yapılıp formüller ortaya çıkartılabilmekte diğer fizik
yasalarıyla ilişki halinde bilimsel sonuçlamalara ulaşılabilmektedir.
İstatistiksel kanunlardaki nedensellik bağıntılarını önce istatistiksel
mekanik düzeyinde göstereceğiz. Daha sonra da ondan da farklı olarak ele
alınması gereken kuantum istatistik kapsamı içerisinde. Bu ise nedenselliği
mekaniksel bir düzeye indiren Laplace’çı ****fiziksel determinizmden
bütünüyle farklı, felsefi düzeyde ancak diyalektikle anlaşılabilir, bir
fiziksel/matematiksel yöntemin uygulanmasıdır.
Örneğimiz, dinamikteki kesin yasalarla belirleme yapmanın olanaklı olmadığı
gaz durumundaki nesneler. Bu durumda geçerli sonuçlamalara gitmemizi
sağlayacak olan istatistiksel mekaniktir. Aktarımlarımızı hazırlanmış
örnekler olduğundan Louis De Broglie’nin yeni Fizik Kuantumları isimli
kitabından yapacağız.
“Tüm maddesel nesneleri atomlardan oluşmuş sayan görüş benimsendiğinde, gaz
durumundaki nesnelerde atomların, zamanın büyük bir kesiminde, karşılıklı
etkileşime girmeyecek bir tarzda birbirinden yeterince ortalama bir
uzaklıkta bulunduklarını düşünmek gerekecektir. Arada bir son derece kısa
bir süre içinde, bir atom bir etkiye uğrayacak derecede, gerek gazın bir
başka atomuna, gerekse gazın içinde bulunduğu kabın çeperine yakınlaştığı
olur: O zaman, onun bir başka atoma ya da çepere çarpma yapmış olduğu
söylenir. Birbirini izleyen iki çarpma arasında, duyulur hiçbir kuvvetin
etkisi altında bulunmaksızın atom serbestçe yer değiştirir; adi koşullar
altında tüm gazlarda, bir atomun her saniye yapmış olduğu çarpmaların toplam
süresinin, serbest dolaşımların toplam süresi karşısında son derece küçük
olduğu kolayca görülür; hem de saniyedeki çarpma sayısının çok büyük
olmasına karşın bu böyledir. Eğer klasik mekanik yasalarının atomlara
uygulanabileceği kabul edilirse, bu atomlar iki çarpma arasında düzgün ve
doğrusal bir devinim göstermek zorunda olur ve oluşma tarzlarına göre,
farklı sonuçlar veren çarpmalarda, enerji ve devinim çokluğu korunumunu
karşılamak durumunda olurlar. Yine eğer, çarpmaların etkisini öngörebilmek
amacıyla, atomların en azından sert, esnek kürelere benzetilebileceği kabul
edilirse, bir gazın göstereceği tüm evrim, ilkece, klasik mekaniğin
denklemleri yardımıyla bütünüyle hesaplanabilecektir. Ancak sert ve esnek
küreciklere benzetilebilen atomlardan ve moleküllerden oluşan bir gaz
tasarımı, güzel sunulmuş, ilkece kesin bir çözüme elverişli bir problem ise,
bu öylesine karışık bir problemdir ki, kesin ve ayrıntılı çözümü her türlü
olanağın dışındadır, bunun ne demeye geldiğini anlatabilmek için, adi
koşullar altında santimetre küp başına yaklaşık (1019) çarpma yapmış
olduğunu ve bu atomlardan her birinin saniyede 1010 çarpma ile
karşılaştığını belirtelim yeter. Demek ki problem pek çözülebilecek cinsten
görünmüyor. Ama şu işe bakın ki, gazları yöneten yasalar da inadına
basittir… Ne var ki, bu basit yasaların bulgulanmasına yol açan da yine son
çözümlemede, bu tasarımın son derece karışık olmasıdır. Bir gazın
molekülleri arasında kendini gösteren dinamik süreçlerin olağanüstü yüksek
sayıda olması dolayısıyla, bu süreçlerin bütünlüğü olasılıklar hesabı
yardımıyla incelenebilir ve çok büyük sağınlıkta ve çoğun büyük bir sadelik
içinde, ortalama yasalar elde edilebilir. Bu yasalara göre herhangi bir
sapma gözlenebilmesi son derece olasızlık taşır; çünkü bu yasaların ortalama
sonuçlarını dile getirdikleri temel süreçler, olağanüstü yüksek
sayıdadırlar.” (Yeni Fizik Kuantumları, sf. 58-59)
Nedensellik objeiktif karakterlidir. Maddenin özelliklerinden çıkış
almaktadır. Örneğimizdeki gaz durumundaki nesneler, onları katı maddelerden
de ayıran özellikleriyle ve hareket özellikleriyle birlikte tanımlanıyor.
Gaz durumundaki nesnelerde atomların daha hareketli oluşları, serbestçe yer
değiştirme özellikleri hareket halindeyken zamanın büyük bir bölümünde
karşılıklı etikleşime girmeyecek şekilde bir ortalama uzaklıkta bulunmaları
gibi gazlara özgü özellikler, sonuca ulaşmamızı sağlayacak nedensel
bağıntının maddedeki çıkış noktalarıdır. Gazlardaki bu özelliklerden
hareketle atomların her saniyedeki çarpma sayısının çok büyük olmasına
karşın, serbest dolaşımların toplam süresi karşısında çok küçük olduğu
sonucuna ulaşırız ki, ulaştığımız bu sonuç bize bir nedensellik bağıntısı ve
hesap yapabilme olanağını verir. Ardısıra da klasik mekanik yasalarından
yararlanarak bu hesaplamayı yapmanın neden olanaklı olmadığını ve neden
istatistiksel mekaniği kullanmamız gerektiğini -santimetre küp başına 1019
gibi çok yüksek sayıda çarpma yapılıyor oluşu- görüyoruz. Bunda da bir
nedensellik bağıntısı bulunmaktadır.
Gazların kinetik kuramının geliştirilmesiyle istatistiksel mekaniğin
uygulanabilmesinin nedensel bağıntılarını mekaniğin genel yasalarından çıkış
alarak kurmamız olanaklı hale gelmiştir.
“Gazların kinetik kuramının büyük başarılarından biri, entropi kavramının
yorumu olmuştur. Bir gazın atomlarının birbirine çarpmalarının ve bu
çarpmalarla bir denge durumunun kurulmasının çözümlemesini yaparak, Boltzman,
denge durumunun kurulmasının maksimumuna varıncaya değin, çarpmalar sonucu
durmadan artan bir büyüklüğü belirleyebilmiştir. Bu büyüklük elbette entropi
ile bir tutulacaktır. Boltzman da bunun gaz kütlesinin anlık durumunun
olasılığının logaritmasına eşit olduğunu göstermiştir… Yalıtık bir dizgede
entropinin durmadan artarak ilerlediğini belirten Clasius teoremi de öyleyse
şu anlama gelir: yalıtık bir dizge, her zaman kendiliğinden en olası
durumlar doğrultusunda evrimleşir. Entropinin bu güzel yorumu, atomik
kuramını tutanların gözünde büyük bir başarı oluşturur. Enerjetistler
entropi ilkesini açıklanamayan denel bir olgu olarak kabul etmek
zorunluluğunu duyarlarken gazların kinetik kuramı, düzensiz devinim
durumundaki çok büyük sayıdaki atomların istatistiksel evrimini göz önünde
tutarak onu bir çırpıda kavrayabilmiştir.” (sf. 59-60)
İstatiksel mekanikte, mekaniğin genel yasaları ve olasılık hesaplarının
ilkelerine dayanılmaktadır. Az sayıda olmayan kitlesel, daha önemlisi
hareket halinde ve değişken durumlar içerisinde gerçekleşen bağıntılar,
madde ve hareket özelliklerine bağlı genellemeler ve bunların bazılarının
yasalar düzeyine çıkartılmaları hem istatiksel hesaplamalar yapmamızı
gerekli ve olanaklı kılıyor, hem de bu uygulamaya bilimsel değerini veren
nedenselik bağının unsurlarını oluşturmaktadırlar. Örneğimizde, olasılıkları
ve bunların olanaklılık durumlarını görüyoruz.
Kuantum istatistik
Klasik mekanikte bir sistemin parçalarıyla ilintili konumu ve başlangıç
anındaki devinim durumu bilindiğinde onun ilerki durumunu da öngörebiliriz.
Klasik teorik fizik başlangıç anındaki konum, hız gibi verilere dayanarak
süreçsel hesaplama yapma olanağını sağlayan diferansiyel ve kısmi türevli
denklemlerle sistemin ilerdeki durumuna ilişkin kesin belirlemeler yapmayı
mümkün kılıyor. Özellikle gök mekaniğinde bu hesaplama yöntemleriyle önemli
başarılar elde edildi. Verdiğimiz gazlar örneğinde olduğu gibi tekil
olaylar, davranışlar arasında bir eşgüdümsüzlüğün bulunduğu ve çok yüksek
sayılarda gerçekleşen bundan dolayı daha bütünsel, kitlesel
değerlendirilmesi gereken olasılıklar hesabının ve istatistiksel yöntemlerin
uygulandığı durumlarda da öngörülebilir kesinliklere ulaşılabiliyor. Fakat
her iki durumda da, kuantik fizik alanındaki kesinsizliği bambaşka bir durum
olarak göstermek çabasında olanların ifade ettiği tarzda bir mutlak
belirlenim yok. Göksel mekanikte Newton’un gerçekleştirdiği hesaplamalar
yaklaşıktı. Bu, Einstein’in Genel Görelilik kuramıyla ortaya koyduğu kütle
çekim etkisinin varlığıyla anlaşılacaktı. Kütle çekim etkisinin azaldığı
yerlerde hesaplamalar arasındaki fark da küçülüyor. Ayrıca makromaddelerde
makro büyüklükler söz konusu olduğundan küçük farklılıklar ihmal edilebilir,
önemsiz düzeylerdedir. Keza istatistiksel mekanikte de, bütün durumlarda
kesin sonuçlamalara gitmek, mutlak bir belirlenimcilik yoktur.
Makromaddelerde ve makro ölçeklerde iç ve dış etkenlerin daha az sayıda
oldukları ve etkilerini daha uzun süreçlerde gösteren kesin belirleme
yapmaya elverişli kılan diğer bazı durumlarda daha kesin sonuçlamalara
gitmek olanaklı olmakla birlikte bunlarda da kesinlikler yaklaşık, göreli
fakat ihmal edilebilir düzeylerde, önemsizdirler.
Klasik mekanik ve istatistiksel mekanik üzerine mutlakçı abartılı çarpıtmayı
belirttikten sonra kuantum istatistiğe, farkın nerede oluştuğuna
geçebiliriz.
“Kuantum fiziğinde belirlenimciliğin ortadan çekilip yok olması ya da en
azından gevşemesi (tavsaması), bir karşılık dengeleme olarak, olasılık
yasalarının ortaya çıkışıyla sonuçlanmıştır. Ancak, olasılıkların bu ortaya
çıkışının, söz gelimi istatistiksel mekanikte taşıdığı anlamdan çok farklı
bir anlamı vardır. Olasılıkların dışa vurduğu klasik kuramlarda elemanter
olayların kesin yasalarla yönetildikleri varsayılırdı ve olasılıklar, toplu
olayların betimlenmesinde çok büyük sayıdaki elemanter olayla ilintili
istatistikle birlikte işe karıştırılırdı. Kuantum fiziğinde ise tersine,
olasılıklar elemanter olayların betimlenmesine doğrudan doğruya
karışmaktadırlar.” (Yeni Fizik Kuantumları, sf. 193)
Kuantum teorisinde olasılıklar doğrusal olmayan yapıdadırlar. Etki
kuantumunun zorunlu olarak işe karışmasıyla istatistiksel mekanikten
ayrılırlar. Bu farkın matematiksel olarak neyi gerektirdiğine geçmeden önce
anlamı üzerinde biraz daha duralım.
“Bir soy gazın (gaz parfait) durumunu ele alarak ve dalga mekaniğinin
sağlamış olduğu tasarımları kullanarak, bu konularda bir fikir vermeye
çalışacağız. Bir soy gazda atomların, çarpmalar dışında, düzgün ve doğrusal
devinim durumları olur. Klasik istatistiksel mekanikte bu devinim durumları
sürekli bir dizi oluşturur; çünkü, hızını tüm değerleri ve tüm yönelişleri
eşit derecede olanak içindedir. Boltzmann ve Gibbs yöntemleri, özünde, belli
bir enerji için, devinim durumları arasındaki atomların olabilir dağılımını
sayıp dökmekte ve en olası genel dağılımı aramaktan ibarettir. Dalga
mekaniğiyle birlikte bir atomun devinimine bir dalga yayılımı eşlik
ettirilerek, etki kuantumunun varlığı işin içine karıştırıldığında, durum
değişikliğe uğramıştır; çünkü, gaz değişmeyen bir kap içinde kapalı
olduğundan yalnızca kabın boyutları üzerinde çınlanım durumundaki duraklı
dalgalar olanaklıdır fizik bakımından (yeni mekanikteki kuantumlanma
görüşüne göre). Öyleyse bu duraklı durumların sayısını bulmak, sonra da
belli bir toplam enerji için, bu durumlar arasındaki atomların olabilir
dağılımlarını değerlendirmek gerekir. Makroskopik boyutlardaki bir kap için
pratik olarak gerçekleşebilir tek durum da budur; duraklı durumlar Planck
Değişmezinin küçüklüğü dolayısıyla, kesikli ama son derece sıkı bir
sıra(lama) oluştururlar. Öyleyse, pratikte, sanki dizi sürekliymiş gibi;
dolayısıyla, istatistiksel mekaniği de geçerliymiş gibi görülebilecektir…
“Ne var ki, istatistiksel mekaniğin kuantik biçimini tam olarak
geliştirebilmek için, kuantik olarak olabilir çeşitli durumlar arasında ele
alınan dizgenin atomlarının ya da öbür öğelerinin çeşitli dağılımlarının
sayısını bulmak gerekecektir; bu sorun ortaya konunca da, bundan önceki
paragrafta öne sürülmüş olan görüşlerin burada çok büyük bir rol
oynayabileceği anlaşılacaktır. İlkin, daha önce görmüş olduğumuz gibi, aynı
yapıdaki parçacıkların özdeşliği, bu parçacıklardan ikisinin aralarında
yer-değiştirimi yoluyla ayrımlaşan iki dağılımı bizi özdeş saymaya
zorlaycaktır. Yalnızca özgül olarak kuantik olmadığı için daha önce eski
istatistiksel mekanikte de kullanılmış olabilecek, dağılımların bu yeni
sayım yolu, Boltzmann-Gibbs istatiğinden ilkece çok değişik sonuçlara yol
açabilecektir şimdiden. Dahası: Dağılımlarımızın sayımını yaparken,
öğelerimizin Pauli ilkelerine uyduklarını ya da uymadıklarını göz önünde
tutmak gerekecektir.”(*) (Yeni Fizik Kuantumları, sf. 234-235)
Kuantum teorisinde olasılığın doğrusal olmayan yapısını, dolayısıyla klasik
istatistik ile kuantum istatistik arasındaki farkın ne olduğunu anlamamızı
kolaylaştıracak bir başka örnek üzerinde duralım. Bu kez aktaracağımız
kaynak Heinz R. Pagels’in Kozmik Kod (Doğanın Dili/Kuantum Fiziği) isimli
kitabıdır.
“Örneğin bir kişinin bir ön ve arka kapısı bulunan evinde olduğunu düşünün.
Eğer bu kişinin sabah evinden ön kapıdan çıkıp markete gitme olasılığı p1 ve
bu olayla aynı anda olmayacak bir olay olan arka kapıdan çıkıp markete gitme
olasılığı p2 ise, o takdirde sabah markete gitmesinin toplam olasılığı
p=p1+p2 olur. Olasılıklar basitçe toplanır. Bu olasılıkların basit toplamı
-hemen hemen ortada olan durum-kuantum teorisinde geçerli değildir. Kuantum
teorisinde olasılıklar klasik benzerliğe sahip değildir, çünkü basitçe
doğrusal olarak eklenebilir değildirler; doğrusal değildirler…
“Okyanusun dalgalarına bakın, tek tek dalgaların tam birbirlerinden geçerek
hareket ediyor göründüklerini farkedersiniz. Dalgaların yükseklikleri
basitçe eklenerek toplam yüksekliği verirler. Eğer bir dalga bir noktada
zirvede ise ve bir başkası aynı noktada en alçak yerinde ise, iki dalganın
toplamı sıfır olur. Bu, toplam yüksekliği elde etmek için tek tek dalga
yüksekliklerini ekleme ilkesi, üt üste koyma ilkesi olarak adlandırılır. Ve
bu ilke kuantum teorisinin kalbinde yer alır.
“Alışılmış dalgalar gibi kuantum teorisindeki olasılık dalgaları da, üst
üste koyma ilkesine uyarlar -uzayın bir bölgesinde iki olasılık dalgası
varsa, bu dalgaların yükseklikleri basitçe eklenerek toplam yüksekliği
verirler. Ancak Born’un yorumunun bir başka yönü daha vardı. Bir parçacığı
uzayda bir noktada bulma olasılığını o noktadaki dalganın yüksekliği değil,
dalganın yoğunluğu verir- bu da dalga yüksekliğinin karesidir, o noktadaki
yüksekliğin kendisiyle çarpılmasıyla elde edilir. Herhangi bir pozitif ya da
negatif sayıyı kendisiyle çarparsanız sonuç her zaman pozitif bir sayıdır.
Bu nedenle bir dalganın yoğunluğu her zaman pozitif bir niceliktir ve Born
bunu bir parçacığı bulma olasılığı olarak tanımlamıştır. Dalga yükseklikleri
üst üste koyma ilkesine göre eklendiği, fakat bir parçacığı bulma
olasılığını dalga yüksekliğinin karesi -onun yoğunluğu- verdiği için,
kuantum teorisinde olasılıklar eklenebilir değildir ve burada, klasik
fizikte karşılaşınların tersine kuantum olasılıklarının doğrusal olmayan bir
yönü ortaya çıkar.
“Örneğin, bir kutuda bir elektronumuz -evdeki bir kişi gibi- ve kutunun
üstünde de birbirine yakın iki delik -evdeki kapılar gibi- bulunduğunu
varsayalım. Bir deliği kapatırsanız, elektronun kutudan çıkması ve kutuun
dışında bir noktada bulunması olasılığı p1 olur ve diğer deliği kapatırsanız
elektronu aynı noktada bulma olasılığı p2′dir. Fakat iki deliği de
kapatırsanız elektronu kutunun dışında bu noktada bulma olasılığı p, kişinin
evden çıkışında olduğu gibi p1+p2 değildir. Bu tuhaf davranışın nedeni üst
üste koyma ilkesinin, elektronun her delikten gelmesi ile ilgili olasılık
dalgalarının birbirine yapıcı ya da yıkıcı şekilde karışmasıdır. Bu yüzden,
toplam olasılığı veren toplam yoğunluk, tek tek her bir dalganın
yoğunluğundan daha büyük ya da daha küçük olabilir.” (sf. 137-39)
Birleştirimli kuramlar; maddesel bir noktanın olanaklı devinimlerinin
belirlenebilirliği
Kuantum fiziğinden çıkartılan felsefi sonuçlarda, idealist görüş,
parçacıkların davranışlarını rastgeleliklere bağlayıp olasılıkları da
belirsizlik yönünde yorumlamaktadır. “Kuantum belirsizliği”, “kuantum
tekinsizliği” gibi fiziksel kavramlaştırmalar, aynı zamanda felsefenin,
belirlenemezcilik, bilinemezcilik gibi idealistik kavramları olarak
kullanılmaktadır. Birincisi, elbette rastgelelikler değil ölçüm sorununda da
karşımıza çıkan kendisi de bir başka zorunluluğun ürünü olan rastlantının
rolünün doğru (diyalektik hareketin bütünlüğünün bir unsuru) olarak
değerlendirilmeyişi, ikincisi, olasılıkların, parçacıkların içsel yapı ve
hareket özelliklerine bağlı olan çeşitli olanakların gerçekleşebilirlik
durumlarıyla değerlendirilmeyişi -ki bu farklı olasılık düzeylerini de
ortaya çıkartır- kuantum fiziğinden idealist, en mistik görüşlere kadar
savrulabilen sonuçlara gidilmesini açıklamaktadır. Oysa mikromaddelerin yapı
ve hareket özellikleri, materyalizmi güçlendirdiği gibi sadece en temel
yasalarının genel sonuçlamalar düzeyinden uygulanmasının ötesinde,
diyalektik ilkelerin birbirleriyle ilişkili derin bir diyalektik
uygulamasına olanak vermekte, diyalektik kategorilerin doğadan bulunup
çıkartılması yönündeki materyalist öğretiyi doğrulayıp güçlendirmektedir.
Olasılıklar, çeşitli olanaklı durumları içerisinde barındırırlar. Bu
olanaklı durumların gerçekleşebilirlik düzeyleri, olasılıkları farklıdır.
Kuantik istatistik kuram, olasılıkların, değişkenlikleri ve farklı düzeyleri
içerisinde barındıran çeşitliliği ve çokluğundan dolayı, istatistiksel
düzeyde değerlendirilmesidir. Bu gerçekleştirilirken ilk gözlemin
verilerinden hareket edilir; olasılıklara objektif karakter veren
parçacıkların yapı ve hareket özellikleri, karşılıklı etkileşimleri,
olasılıkların gerçekleşebilirlik düzeyleri (olanaklılık) durumları bağıntılı
olarak ele alınır. Gerçekleşebilirlik düzeyleri farklı da olsa, içlerinden
birisinin gerçekleşmesiyle diğerleri gerçekleşmese de olasılıkların tamamı,
objektif karakterlidir. Gerçekleşme (fiilileşme), olanaklılık durumuna ve
dışsal bir etki olarak beliren kendisi de bir başka zorunluluğun ürünü olan
rastlantıya bağlıdır. Dolayısıyla fiilileşme durumunu sğlayan nedensel
bağıntı parçacıktaki çeşitli olasılıkların içerisindeki olanaklılık
durumundan ve dışsal etkileşime girişinden doğmaktadır. Gerçekleşmeme
durumları için de karşı yönden söylersek; olanaklılık durumunun azlığı ya da
dışsal bir etkileşime giremeyiş…
Kuantum istatistiksel hesaplamalar, soyut matematiksel formüllerin öylesine
yukarıdan indirilmesiyle değil objektif karakterli olan parçacıkların
özellik ve hareketlerinin, etkileşimlerinin bilinmesiyle; henüz
gerçekleşmemiş fakat gerçekleşebilirlik durumuna sahip olanaklı durumların
dışsal etkileşimle birlikte, bunların fiziğin temel yasaları ve matematiksel
formüllerle birlikte ele alınışıyla yapılır. İstatistiksel mekanikten farklı
olarak kuantik istatistiksel hesaplamalarda, etki kuantumunun işin içine
katılması, elektron ya da fotonlara ilişkin olasılık hesapları
gerçekleştirilirken, elektronlarda Pauli Dışlama İlkesine uyan Fermi/Dirac
istatistiğinin, fotonlarda ise Bose-Einstein istatistiğinin kullanılması,
kuantum istatikselde, özgül yönler de dahil mikromaddelerin/parçacıkların
özelliklerinin oluşturduğu verilerin kullanıldığını, özgül hareketsel
biçimlerin farklı etkileşimlerinin göz önünde tutulduğunu gösterir.
Olanaklılık, parçacıklara ait nesnel özelliklerde içerilidir. Nesneye
ilişkin bu özellikler, olasılıkların rastgeleliğini yadsır, olasılıkların
içerisinde belirlenebilirliği olanaklı kılan özellikler olarak bulunur.
Dolayısıyla, bu saydıklarımız, parçacıkların konum, hız; enerji, zaman gibi
eşleşik ikili değerlerinin birlikte aynı kesinlikte ölçülememesinden,
kesinsizlikten belirsizliğe ve bilinemezciliğe doğru geliştirilen görüşlerle
tümüyle karşıt yöndedir.
Bilindiği gibi, tanecikler hem parçacık, hem de dalga olarak hareket
etmektedirler. Eğer bunlardan sadece biri olarak, parçacık ya da dalga
olarak hareket etselerdi ölçüm kesinsizliği sorunu yaşanmayacaktı.
Parçacığın aynı şeyin iki ayrı görünümü olan, maddesel nokta ve dalgasal
hareketine bağlı olarak, konum, hız; enerji, zaman ikili eşleşik
değerlerinin belirlenebilmesinde olasılık hesaplamalarına gidilir. Olasılık
hesaplamaları, maddenin objektif özelliklerinden, olanaklı durumlardan
hareket edilerek gerçekleştirilir. Olasılıkçı kuram, parçacıkların temel ve
birbirlerinden farklı özellikleri, hız, dalgasal yayılım özellikleri gibi
pek çok etkenin karşılıklı etkileşim durumlarını irdeleyerek sonuçlamalara
gider. Matematiksel düzeyde bunlara karşılık düşen, her biri farklı bir
yönün çözümünü içeren birleştirimli kuramlar uygulanır.
Çözümsel mekaniğin kapsamı içerisinde uygulanan birleştirimli kuramlara
göre, her noktada konumu saptanabilen parametreleri belli bir sistemde o
sistemin devinim denklemleri yazılabilmektedir. Bu denklemler, hızla devinim
çoklukları, enerji durumları, zamana göre konum parametrelerini çeşitli
ilişkilendirmelerle çözmektedir. Bunlardan Jacobi Kuramı, belli bir alandaki
maddesel bir noktanın olanaklı devinimlerini belirlemeye uygundur; eski
mekanikten dalga mekaniğine geçişte kullanılmıştır. Bir kuvvet alanı
içerisinden hesaplamanın nasıl yapıldığını De Broglie’den alıntılayarak
aktaralım:
“Bu kuvvet alanındaki maddesel bir noktanın olanaklı yörüngelerinin kümesi,
6 parametreye bağlı olur; çünkü bu yörüngelerde her biri, maddesel noktanın
başlangıçtaki konumuyla, başlangıçtaki hızına bağlıdır. Öte yandan bu,
yörüngeler yalnız üç parametre ile bağımlı olan aileler olarak
sınıflandırılabilir; çünkü bir ve aynı yörüngeler, belli bir yüzey(ler)
ailesinin dikey eğrileri gibi görülebilir. Eğer şimdi bu yüzey ailelerinden
biri belirlenebilirse dikey eğrilerin tümü, maddesel noktanın olanaklı
yörüngeleri gibi görülür ve Jacobi Kuramı az önce değindiğimiz yüzey
ailelerini; Jacobi denklemleri adı verilen birinci basamaktan ve ikinci
dereceden kısmi türevleri olan belli bir denklemden kalkılarak, belirlemeyi
açık ve kesin olarak öğretir. Bu denklemi kurmak için, enerjiye Hamilton’un
getirmiş olduğu anlatımdan, eşdeyişle maddesel noktanın her konaktaki
enerjisinin, o konaktaki devinim çokluğunun ve koordinatlarını oluşturan
bileşenlerinin değerlerine bağlı olarak anlatımdan yola çıkılır.
“Böylece anlaşılıyor ki Jacobi kuramından yararlanılarak, her biri bir üç
katlı sonsuzluğu içeren ve yine her biri bir dikey yüzeyler familyasına
karşılık olan, maddesel noktanın familyalar durumundaki altı katlı
sonsuzluğu sınıflandırılabilir.” (Yeni Fizik Kuantumları, sf. 34)
“Jacobi kuramıyla birbiriyle bütünleşip öbekleşen yörünge familyaları,
olanaklı yörüngelerden başka bir şey değildir ve her durumda, aralarından
yalnız bir teki fiilen gerçekleşir. Demek ki yörünge familyalarının daha çok
soyut bir anlamı olacaktır; çünkü, onlar bir olanaklar kümesini temsil eder
ve bunların da yalnız bir tanesi en çok gerçekleşebilir. Bununla birlikte,
Jacobi kuramınca ele alınan yörünge kümelerine somut bir anlam verme yolu
elde bulunabilecektir yine: Bu da, birbiriyle özdeş ve birbiri üzerinde
etkimeyen, sonsuz sayıda maddesel noktaktanın elimizde bulunduğunu düşünme
yoludur. Böylece maddesel noktaların, bu yola somut bir biçimde gerçekleşmiş
bulunacağı çeşitli yörünge familyaları gösterdikleri varsayılabilecektir.” (age,
sf. 35)
Görüldüğü gibi, birleştirimli matematiksel denklemlerle olasılıklarda
belirsizlik yönünde değil olanaklı devinimlerinin belirlenmesi yönünde
ilerlenmektedir. Birleştirimli kuramın uygulamadaki hareket noktaları,
parçacığa ilişkin objektif özellikler (hızla devinim çokluğu, enerji
durumları, zaman gibi) arasındaki karşılıklı etkiye bağlı
ilişkilendirmelerdir. Nedensellik bağıntısı da, mikromaddeye ilişkin
objektif nitelikli özelliklere dayalı karşılıklı etkiden doğmaktadır.
Olasılıkların varlığı, çok yönlü etkileşime bağlı değişken durumların ortaya
çıkabilmesindendir, nedensellik bağını ortadan kaldırmaz. Olanaklı
devinimler içerisinde yalnız bir tanesi fiilen gerçekleşebileceğine göre,
niye onun gerçekleştiğinin nedensel bir bağı olacağı gibi, diğerlerinin niye
gerçekleşmediğinin (gerçekleşmeme, onların önceki koşullarda olasılık
durumlarını ortadan kaldırmaz) de bir nedensellik bağı vardır.
Şimdi parçacığın olanaklı devinimlerinin “toplu görünüm uzayı” denilen soyut
bir geometrik uzay tasarım içerisinde bir “temsilci nokta” üzerinden
belirleniminin nasıl gerçekleştirildiğini görelim. Zamanın akışı içerisinde
sistemin evrimi, “temsilci nokta”nın yer değiştirmesiyle gösterilerek,
sorun, bu “nokta”nın devinim ve yörüngesinin hesaplanacağı mekaniksel bir
problem düzeyine indirilmektedir.
“Ancak, devinim denklemlerinin bu daha soyut denklemleri için dizgenin yeni
bir geometrik tasarımını kabul etmekte yarar görüyoruz. Tüm kurucu
parçacıkların her anda tutmuş olduğu yeri göz önüne alarak, dizgeyi üç
boyutlu fiziksel uzayı içinde tasarımlayacak yerde; düşünce yoluyla, tüm
parçacıkların koordinatlarını birleştirerek, var olan parçacık sayısının üç
katı boyutu olan, soyut bir uzay oluşturabiliriz. (Bu boyut sayısı aslında
azaltılabilir de; eğer parçacığın devinim serbestisini engelleyen bağıntılar
olursa.) Toplu görünüm uzayı denilen bu soyut uzayda, dizgenin her durumu
bir nokta ile gösterilir; bu noktanın koordinatlarının tümü dizgedeki
parçacıkların tüm koordinatlarına eşittir. Öyleyse zamanın akışı içinde
dizgenin evrimi, toplu görünüm uzayında temsilci olan bu noktanın yer
değiştirmesiyle gösterilmiş olacaktır. O zaman, mekaniksel bütün problem, bu
temsilci noktanın devinimini ve yörüngesini hesaplamaktan ibaret olacaktır;
böylece klasik mekaniğin sağlamış olduğu denklemlerin tümü, bu noktanın
devinim denklemleri sayılabilir. Bunun için, üç boyutlu fiziksel uzaydaki
birçok noktanın devinimlerinin incelenmesi, soyut toplu görünüm uzayındaki
tek bir noktanın incelenmesi demektir. Bu durumda mekaniksel belirlenimcilik
de şöyle anlatılır: Eğer toplu görünüm uzayındaki başlangıç hızı ve konumu
bilinirse, temsilci noktanın devinimi bütünüyle saptanabilir.” (age, sf.
220)
Birleştirimli kuramların uygulanmasıyla olasılıkların belirlenemezliği değil
belirlenebilirliğini görmekteyiz. Doğrudan bir gözlem ve deneyime bağlı
sonuçlamalar olmadığı biçiminde fenomenolojik yaklaşım temelinde gelebilecek
itirazlara karşı, matematiksel soyutlamanın, mikromaddelerin gözlem ve
deneyime bağlı olarak da bilinen objektif özelliklerine dayanılarak
gerçekleştirildiğini bir kez daha belirtelim. Kaldı ki, günümüzde bilgisayar
simülasyonu yoluyla deneyim yapabilmek, konuya yabancı olanlar için çok
karmaşık görülebilecek “toplu görünüm uzayı” gibi soyut tasarımların
canlandırılabilmesi, sistemin hareket halindeki durumlarının (her bir
anının) hesaplanabilmesi oldukça kolaylaşmıştır.
İkiz Foton Deneyimi
Bir kuantum hal özelliği olan bir parçacığın aynı anda iki ayrı yerde
bulunabilmesi, klasik hal içerisinde düşündüğümüzde -tek bir bilardo topunun
iki ayrı yerde bulunması vb.- mümkün olmadığından gizlerle örülü bir dünyada
büyülü bir davranış gibi gösterilmektedir. İnsanlar ilk çağda kimi doğa
olaylarını açıklayamadıklarında nasıl tanrısal güçler vehmedip onlara
sığınmışlarsa, kuantum halleri de gizlerle örülü büyülü bir dünyanın
“anlaşılmaz” özellikleri olarak sunulmaktadır. Tabii ki, en mistik dinsel
idealist yorumlarla açıkça ya da bilimlerin gelişme düzeyi tümüyle
yadsınamadığından utangaç bir materyalizmle üstü örtülerek yapılmaktadır bu.
Bir parçacığın aynı anda iki ayrı yerde bulunabilme durumu bir kuantum hal
özelliğidir; tek bir parçacık ikizleşmekte, aynı özellikleri göstermektedir.
Bunun nasıl gerçekleştiğini deneyim örnekleriyle göstereceğiz. Parçacığın bu
kuantum durumuna ****fizik bir anlam yüklenip, ‘madde kayboldu’ düşüncesini
güçlendirmek için kullanıldığı için öncelikle belirteceğimiz, parçacık bu
kuantum durumundayken enerji korunmaktadır. İkincisi, fotonların
ikizleşmesini olanaklı kılan, parçacığın dalgasal harekette bulunabilme
özelliğidir. Üçüncüsü, deneyim içerisinde de görüleceği gibi bu bir dış
etkene bağlı olarak gerçekleşmektedir. Dördüncüsü, anlaşılması olanaklı
olmayan bir dünyanın kuantum gizlerinden birisi olarak sunulan bu örnek
üzerinden, gerçekleştirilen yeni deneylerle, tek bir parçacıkta sorun
oluşturan iki ayrı değerin birlikte ölçülebilmesinde, ayrışan parçacığın her
birisinin benzer davranışlar göstermesinden yararlanılarak belirlenebilme
olanağı doğmuştur.
Fiziğin tartışılan tüm konularına bilinebilirlik perspektifinden yaklaşan ve
bu yönde açıklayan Roger Penrose’nin Fiziğin Gizemi (Oxford Üniversitesi
Yayınları) isimli kitabından bir bölüm aktaralım:
“Bir momentum durumunu bir parçacığın varoluşunun ‘gerçekliği’ olarak kabul
etmek zor olabilir ama parçacığın bir çift ince uzun yarıktan geçer geçmez
oluşan iki sivri tepeden durumunu ‘gerçek’ olarak kabul etmek belki de daha
zordur. Dikey yönde y dalga fonksiyonunun biçimi, üst yarıkta sivrilen bir
yt dalga fonksiyonu ile alt yarıkta sivrilen yb’nin toplamı olacaktır.
y(x) = yt(x) + yb(x).
Eğer y’nin parçacığın durumunun ‘gerçekliği’ni temsil ettiğini varsayarsak,
parçacığın aynı anda gerçekten iki yerde ‘varolduğunu’ kabul etmeliyiz! Bu
görüşe göre parçacık, her iki yarıktan da aynı anda gerçekten geçmiştir.”
(sf. 127)
Aktarmamıza devam etmeden önce şunu belirtelim: Deneyde kullandığımız foton,
parçacık hareket özelliğinin bir sonucu olarak her iki yarıktan
geçebilmektedir. Bu geçiş daha az enerjili iki fotona ayrılarak
gerçekleşmektedir. Korunum yasası geçerlidir. Foton taneciğinin iki ayrı
yerde bulanabilmesini anlamamızı kolaylaştıracak bir başka deneyimle
aktarmamıza devam edelim.
“Yarıkların, bir fotonun her ikisinden aynı anda geçmesini sağlayacak kadar
yakın olmaları gerekmez. Yarıklar birbirinden ne kadar uzak olursa olsun bir
kuantum parçacığının ‘aynı anda iki yerde’ bulunabildiğini anlamak için, iki
yarık deneyinden biraz farklı tasarımlanmış bir deney ortamı düşündüm. Daha
önce olduğu gibi, tek tek foton yollayan monokromatik bir ışık kaynağımız
olsun; fakat ışığı bu kez bir çift ince uzun yarıktan geçirmek yerine, ışık
demetini 45° açıyla konumlanmış yarı saydam bir aynadan yansıtalım. (Yarı
saydam ayna, üzerine düşen ışığın tam yarısını geçirirken diğer yarısını
yansıtan bir aynadır) ışığın aynaya düşmesiyle fotonun dalga fonksiyonu
ikiye ayrılarak, bir bölümü yan tarafa yansıtılır ve geriye kalan bölümü
fotonun geliş yönünde ilerlemeye devam eder. Dalga fonksiyonu tıpkı iki
yarık deneyinde olduğu gibi yine iki sivri tepe kazanmıştır. Fakat şimdi bu
iki tepe noktası birbirinden çok daha geniş bir mesafeyle ayrılmış olup
tepelerden birisi yansıtılan fotonu, diğeri ise iletilen fotonu tanımlar.
Üstelik zaman ilerledikçe, bu sivri tepeler arasındaki uzaklık da artar ve
sonsuza gider. Dalga fonksiyonunun iki bölümünün uzaya kaçtığını ve bütün
bir yıl beklediğimizi varsayın. Bu durumda, fotonun dalga fonksiyonunun iki
tepe noktası arasında bir ışık yılı mesafe bulunacaktır. Nasıl oluyorsa,
foton kendini birbirinden bir ışık yılından daha uzak iki yerde ayrı anda
buluyor!
“… Ne kadar uzun yol almış olursa olsun foton demetinin iki bölümünün geriye
yansımaları olasılığı ve böylece birbirleriyle karşılaşarak, iki seçeneğe
ait olasılıkların içermediği girişim etkilerini yaratmaları olasılığı
vardır. Işık demetinin her bir bölümünün, ışık demetlerini tekrar başlangıç
noktasında biraraya getirecek şekilde konumlanmış, tam yansıtıcı birer
aynayla karşılaştıklarını düşünün. Karşılaşma noktasına başka bir yarı
saydam ayna yerleştirelim ve bu aynayı bir öncekiyle aynı açıda
konumladığımızı varsayalım. Işık doğruları üstüne iki fotosel yerleştirirsek
ne gözleriz: Fotonun bir yolu izleme olasılığı % 50, öteki yolu izleme
olasılığı % 50 olsaydı dedektörlerden birinin fotonu kaydetme olasılığı % 50
diğer dedektörün kaydetme olasılığı % 50 olurdu. Ancak bu hiç de böyle
olmuyor. İzlenebilecek iki yol tamamıyla aynı uzunlukta iseler fotonun ilk
hareket yönü doğrultusundaki A dedektörüne ulaşma olasılığı % 100, diğer B
dedektörüne ulaşma olasılığı % 0 olur -ve kuşkusuz foton A dedektörüne
çarpacaktır!” (Bunu, iki yarık deneyi için biraz önce verdiğimiz sarmal
tarifinden yararlanarak anlayabiliriz.)
“Işık yılıyla ölçülen uzaklıklara dayalı böyle bir deney kuşkusuz
yapılmamıştır. Ama varsayılan sonuçtan hiç de ciddi şekilde kuşku
duyulmamaktadır. (Geleneksel kuantum fizikçilerine göre!) Birkaç metrelik
uzaklıklara dayalı benzer deneyler yapılmıştır ve sonuçlar kuantum
mekaniksel öngörülerle gerçekten tam bir uyum içerisindedir. (bkz, Wheeler,
1983) Fotonun yarı yansıtıcı bir aynayla ilk ve son karşılaşması arasında
fotonun varoluşunun ‘gerçekliği’ hakkında böyle bir deney bize ne bildirir?
Fotonun, bir anlamda, aynı anda her iki yolu gerçekten izlemiş olması
kaçınılmaz görünüyor! Çünkü fotonun izlediği iki yoldan birine soğurucu bir
ekran yerleştirilse A veya B noktalarına ulaşılması olasılığı eşit olur;
fakat her iki yol açık olduğu (ve eşit uzunlukta olduğu) takdirde yalnız A
noktasına ulaşılabilir! Her iki yol açıksa foton, B’ye ulaşmasına izin
verilmediğini bir şekilde ‘bilir’; demek ki her iki yolun varolduğunu
aslında bilmektedir.”
Güçlüklerine karşın, konunun anlaşılabilmesi için zorunlu olarak uzun
aktarımlar yapmamız gerekiyor. Bilindiği gibi Heisenberg Belirsizliği
ilkesi, parçacığın konum ve momentum durumlarının birlikte kesin olarak
belirlenemeyeceğini söylemektedir. Aktarageldiğimiz deneyim ise konum
durumlarından momentum durumlarını, momentum durumlarından konum durumlarını
oluşturmamızı sağlamaktadır. Devam edelim:
“‘Aynı anda belirli iki yerde birden olabilmesi’ özelliğinin fotonun
durumunu tam olarak tanımlamak için yeterli olmadığını biliyoruz: Örneğin yt
+ yb durumunu, yt - yb durumundan (veya yt + iyb durumundan
ayırdedebilmeliyiz; burada yt ve yb fotonun (sırasıyla geçen ve ‘yansıyan’
olmak üzere) izlediği yollardan her birindeki konumunu gösterir. Ancak böyle
bir ayrım varsa, yarı saydam son aynaya ulaştığında fotonun A noktasına mı
yoksa B nostasına mı (veya bir ara olasılıkla A’ya mı veya B’ye mi) ulaştığı
kesinlik kazanır.
“Kuantum gerçekliğinin bu şaşırtıcı özelliği, yani bir parçacığın, ‘farklı’
durumlarda ‘aynı anda iki yerde bulunabilmesi’ özelliği, kuantum durumlarını
kompleks katsayılarla çarpıp toplayarak yeni kuantum durumları elde
edebilmemiz olgusundan kaynaklanır. Kuantum mekaniğinin genel ve önemli bir
özelliğini oluşturan bu kuantum durumlarının toplanabilmesi özelliği,
kuantum birleştirimi olarak anılır ve konum durumlarından momentum durumları
oluşturmamızı veya tersine momentum durumlarından konum durumları
oluşturmamızı sağlar. Bu örneklerde sonsuz sayıda farklı durumların, yani
tüm farklı konum kiplerinin veya tüm farklı momentum kiplerinin kuantum
birleştirimi söz konusudur. Fakat, daha önce gördüğümüz gibi, çizgisel
kuantum birleştirimi, sadece iki duruma uygulandığında bile sonuç oldukça
şaşırtıcıdır. Kurallara göre, birbirinden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar
herhangi iki durum, herhangi bir kompleks çizgisel birleştirimle biraraya
getirilebilir.” (Fiziğin Gizemi, sf.131-132)
Verilen örnek, bir parçacığın aynı anda iki ayrı yerde bulunabilme
özelliğinden hareket edilerek “kuantum birleştirimi” ile konum durumlarından
momentum durumlarına ya da momentum durumlarından konum durumlarına
ulaşılabileceğini söylemektedir. Şimdi Heisenberg Belirsizlik İlkesine yine
birlikte aynı kesinlikte ölçülemeyen enerji, zaman ikilisinin bu kuantum hal
özelliğinden (bir parçacığın aynı anda iki ayrı yerde bulunabilme
durumundan) yararlanılarak belirlenebilmesine ilişkin başka bir deneyi
aktaralım. Aktaracağımız deney EPR Paradoksu (Einstein/Podolsky/Rosen) adı
verilen, teknik bakımdan o günün koşullarında gerçekleştirilebilmesi
olanaklı olmayan bir deneyimin başarılmasıdır.
Einstein ve arkadaşları kuantum teorisinin Kopenhag yorumuna (dünyanın
nesnelliği için gerçekten gözlenmesi gerekir) karşıydılar. Einstein, “Bu
nedenle, kuantum mekanizmasının, tanımının … ilerideki bir tarihte daha tam
ve doğrudan bir tanım ile değiştirecek olan, gerçekliğin tam olmayan ve
dolaylı bir tanımı olarak değerlendirilmesinin zorunlu olduğuna inanmaya
meyilliyim” görüşündeydi. Einstein ve arkadaşları bu düşünceyle, mevcut
şekliyle kuantum teorisinin eksikliğini gösterecek bir düşünce deneyi ileri
sürdüler. Amaçlanan özel görelilik ilkesini (yerel nedenselliği) göz önünde
tutarak, Heisenberg Belirsizlik İlkesince olanaksız olan tek bir parçacığın
konum ve momentumunun belirsizlik olmadan belirlenebilmesinin olanaklı
olduğunun gösterilmesi idi; ya yerel nedensellik ilkesi ihlal edilecek ya da
kuantum teorisinin mevcut haliyle eksik olduğu kabul edilecekti. EPR düşünce
deneyimi ile sorun paradoksal bir biçimde ortaya konuluyordu. O günün teknik
imkanları ile böyle bir deney gerçekleştirilemediği gibi tersi oldu, kuantum
teorisinin tamlığı yönündeki görüşler güçlendi. Aktaracağımız İsviçreli
fizikçiler tarafından iki yıl önce gerçekleştirilen deney, Einstein,
Podolsky ve Rosen tarafından düşünülen deneydir. Bu tür bir deneyin
gerçekleştirilmesi dahi, tartışmaların yoğunlaştığı 1920-30′lara göre
kuantum fiziği araştırmalarında tıkanma noktalarından birini oluşturan deney
ve ölçüm araç ve olanaklarında sağlanan teknik gelişmeyi göstermektedir; ki,
uzun mesafelerde deneyim yapılabilmesi, yüksek hızlandırıcıların varlığı,
farklı deneyim koşulları içerisinden bakabilme, sonuçları
değerlendirebilmekte ufuk açıcı olmaktadır. Şimdi İsviçreli fizikçilerin
gerçekleştirdiği deneyimle ilgili çeviri yazıdan bazı bölümleri özetleyerek
aktaralım:
“Foton deneyimi, Cenevre’de ve ondan 7.3 km uzaklıktaki Bernex ve 4.5 km
uzaklıktaki Bellevue kentleri arasında 1997 Temmuzunda gerçekleştiriliyor.
Söz konusu deney, birbirlerinden uzak olan iki fotonun, ‘bir iletişim’
halinde olduklarını göstermek amacıyla yapılmıştı. Deneyde aynı kaynaktan,
lazerle uyarılmış bir KNb03 kristalinden çıkıp iki farklı yöne giden iki
foton gözlemlendi. Fotonların her biri bir optik lif içine alınarak yarı
yansıtıcı bir aynaya ulaştırıldı. Bu ayna, adından da anlaşılacağı üzere bir
fotonu bazen geçirir (bu durumda, bir dedektör, foton geçtiğini haber
verir), bazen de yansıtır (bu durumda foton hareket yönünü değiştirir).
“Yarı yansıtıcı bir aynaya gelen bir fotonun aynadan geçmesi ya da yansıması
tümüyle rastlantıya bağlıdır. Çok sayıda deney yapılarak bunların
istatistikleri dikkate alınırsa şu görülür: Aynadan geçen ve yansıyan
fotonların sayıları eşittir; bir başka deyişle ayna kaç foton geçirmişse o
kadar fotonu da yansıtmıştır. Sağduyu bize şunu söyler: Davranışları tümüyle
rastlantıya bağlı olması gereken iki fotondan her birinin, diğeri gibi
davranması için hiçbir ‘mantıksal’ neden yoktur. İşte bu deneyi inanılmaz
yapan şey de budur. İsviçreli fizikçiler kesin olarak şu gözlemi
yapmışlardır: Aralarında 10 km uzaklık olan iki foton, ayna karşısında ve
her seferinde birbirleriyle aynı davranışı göstermiştir; fotonlardan biri
yarı yansıtıcı bir aynadan geçmişse, ondan 10 km. uzaktaki öteki foton da
aynı anda yarı yansıtıcı bir aynadan geçmiştir. Biri yansıdıysa, aynı anda
öteki de yansımıştır. Sanki her biri diğerinin ne yaptığını bilmektedir.
Sanki fotonlar arasında telepati vardır.
“Daha da garip olan şey şudur: Özel görelilik kuramına göre, hiçbir sinyal
ışıktan daha hızlı (>300000 km/sn) gidemez; oysa aralarında 10 km olan iki
foton aynı anda (arada zaman geçmeden) aynı davranışı göstermektedir!”
(Bilim Teknik, sayı 365, sf. 46)
Heisenberg Belirsizlik ilkesine göre ikiz fotondan birisinin enerjisi tam
olarak ölçülürse fotonun kaynağından çıkış anını kesin olarak bilemeyiz.
Buna karşı farklı yönlere gönderilen iki foton bağlantılı olduğundan,
değişkenleri arasındaki bağıntı (korelasyon) tam olarak bilinmektedir.
Dolayısıyla, ikinci fotonun kaynağını ne zaman terkettiği (emisyon anı)
ölçülebildiğinden, birinci fotonun kaynağından ayrılma anını da bulabiliriz.
Sonuç olarak birinci fotonun hem enerjisini, hem kaynağından ayrılış anını
kesin olarak bilebiliriz.
Tekrar hatırlatmak gerekirse İsviçre deneyinde değişkenleri bağlantılı iki
foton oluşturulup her biri bir yöne gönderiliyor ve aralarında 10 km uzaklık
bulunuyor. Kimi fizikçilerce çift foton deneyiminde belirsizlik ilkesine
göre ölçümün yapılamayacağı ileri sürülse de, bu görüşün savunucuları ya
özel görelilik yasasının geçersizliğini, ikiz fotonlar arasında ışık
hızından daha büyük bir hızla iletişimin varlığını kanıtlamak
durumundadırlar ya da belirsizlik ilkesinin güçlü bir darbe aldığını -ikili
ölçümün bu şekilde gerçekleşebildiğini- kabul etmek zorundadırlar.
Fotonların dalga fonksiyonlarının -çift yarık deneyiminde olduğu gibi-
genişleyebilme özelliği bilinmektedir. Bir fotonun enerji düzeyi, dalga
yüksekliği ve dalga boyu düşünüldüğünde etkileşim sınırlı olabilir ve yerel
nedensellik bağı içerisinde yakın mesafede ikiz fotonlar arasında bir
etkileşim olsa bile uzak mesafeler için bu olanaksızdır. Yerel nedensellik
ilkesine göre, 10 km uzaklıkta gerçekleşen bir olayın burayı (buradaki bir
nesneyi) aynı anda etkilemesi olanaklı değildir. Biz uzakta gerçekleşen bir
olayın bilgisine olayın gerçekleşmesinden sonra -diyelim ki 1 saniye sonra
bir arkadaşımızın bizi aramasıyla- ulaşabiliriz. TV’lerde ses iletim
süresini haber programlarında spikerle muhabir arasındaki konuşmaların
başlangıcında görebiliyoruz. TV yayınları elektromanyetik dalgayla
iletilmektedir ve gerçekleşen canlı yayınlarda görüntü bu dalgaların hız
süreleriyle bize ulaşmaktadır. Söz konusu olan ışık hızıdır ve en hızlı
iletim ancak ışık hızıyla gerçekleşebilir. Özel görelilik yasasına göre ışık
hızından daha büyük bir hız olmadığına göre “yarı yansıtıcı bir aynadan
geçen fotonlardan biri yansıdıysa aynı anda bir başka yarıyansıtıcı aynadan
geçen öteki fotonun da yansıması”nı fizikdışı ‘telepatik’ bir ilişkiye
bağlamak yerine iki fotonun aynı özelliklere sahip olmaları ve deneyim
koşullarının benzerliğiyle açıklamak gerekir.(*)
İki foton arasında uzak bir mesafe bulunduğundan birinde gerçekleştirilen
ölçümün diğerini etkilemesi olamaz. Dolayısıyla, değişkenleri bağlantılı iki
fotondan her birisinde bir değeri ölçmek, olanaklıdır. Atomaltında
parçacıkların dalga ve parçacık özelliğinden kaynaklı ölçüm sorunu, bir
başka kuantum hal, fotonların -aynı anda iki ayrı yerde bulunabilme-
özelliğinden yararlanarak aşılmaktadır. Ve bu matematiksel olasılık
hesapları üzerinden de değil deney üzerinden gerçekleşebilir.
A. Einstein ve arkadaşları tarafından EPR Paradoksu, fizik yasaları temeli
üzerinden ileri sürülmüş fakat o günün koşullarında olanaklı olmadığından
bir deneyim olarak gerçekleştirilememişti. Kuantum teorisinin eksik olduğu
ve ’saklı değişkenlerin varlığı’ biçiminde ileri sürülen EPR Paradoksu, bu
kanıtlanamayınca kuantum teorisinin tamlığı yönündeki görüşleri güçlendiren
tersine bir sonuca yol açmıştı. Tartışmayı böylesi bir ikilem içerisine
sıkışmaktan çıkartarak değerlendirirsek Einstein ve arkadaşlarının
öngördükleri deney gerçekleşmiştir.
Uzak mesafelerde de aynı davranışarı gösteren ikiz fotonların, bu
davranışlarını, aynı özelliklere sahip olmaları dolayısıyla aynı
etki/tepkiyi göstermelerini başka türlü, nasıl açıklayabiliriz? Bu ışık
hızını aşan bir hızda aralarında bir etkileşimin varlığı durumunda olabilir.
Bu ise ışık hızını aşan bir hızın bir şekilde olabileceğini gösterir fakat
özel görelilik kuramının yerel nedensellik ilkesini -uzaktan etki
olamayacağı, kuvvetin bir alandan diğerine geçerek iletileceğini- ortadan
kaldırmaz. Ayrı yönlere giden ikiz fotonların ışığınkini aşan bir hızdaki
dalga boyunda bir tür etkileşim içerisinde bulunması olacaktır ki, bu da
telepatik bir etki değil, alansal olarak ilerleyen fiziksel bir etkidir.
İkiz fotonların aynı davranışı göstermelerinin nasıl ve neden olduğunu henüz
bilimsel olarak açıklanabilmiş değildir. Eğer bu ışık hızını aşan bir hıza
bağlı olarak oluşan bir etkileşim ise, görelilik kuramını, -doğadaki en
yüksek hızın ışık hızı olduğu yönüyle- sınırlandırır, perspektifi genişletip
kurama yeni öğelerin eklenmesini gerektirir. Fakat bu farklı bir hareketsel
özellikle de olsa alansal etkiyi ortadan kaldırmayacağı gibi, bu etki
maddeseldir.
Bugünkü bilgi ile değerlendirecek olursak, ikiz fotonlar, aynı davranışı
göstermekte fakat bilgi iletimi olmamaktadır. Dolayısıyla, nedensellik ve
özel görelilik yasası ihal edilmiyor.
Sonuç olarak ikiz fotonlar ister aynı özelliklere sahip olmalarından dolayı,
ister aralarında ışık hızını aşan bir hızda etkileşimin varlığından dolayı
aynı davranışı gösteriyor olsunlar, bu telepatik bir yolla değil madde ve
onun hareketsel özelliklerinin sonucu olarak gerçekleşmektedir. ****fiziksel
değil, fizikseldir. Mistik bir idealizmin zaferi, materyalizmin
çürütülmesinin kanıtı olarak gösterilemez.
Lazerler
Eğer fotonlar, ne yapacakları belli olmayan, rastgeleliklere bağlı bir
hareket düzensizliğine sahip iseler, yüksek bir ışık şiddeti yoğunluğu,
parlaklık ve kararlılığa sahip lazerleri yapmak nasıl olanaklı olacaktı?
Lazerlerin yapılabilmesi fotonların ve diğer parçacıkların da özelliklerinin
bilinmesi sonucu olmuştur. Fotonlar ve (diğer bozonlar da) sınırsız sayıda
parçacık tek bir kuantum durumunda bulunabilir. Optik lazerler, fotonların
belirli şartlar altında tek bir durumda bulunabilme özelliklerinden
yararlanılarak gerçekleştirilmektedir.(*) Sıradan bir ışıkta, odadaki
ampulden yayılan ışıkta geniş yoğunluk dalgalanımlarının sonucu olarak foton
demetleşmesi, fotonların gruplar oluşturdukları görülür. Basit anlatımla bu
kaynaktan ışığın dağınık çıkmasıdır. Işığın kaynaktan çıkışında genliğin
mükemmel düzeyde kararlı kılınmasıyla foton demetleşmesi mümkün
olmamaktadır. Lazerler, birbiriyle ilintisiz fotonlar üretmektedirler ve
fotonlar lazeri, bölük bölük dizilmiş askerler gibi terketmektedirler.
Kaynaktan çıkan ışığın genliğinin mükemmel derecede kararlı kılınmasını
kavramamızı da kolaylaştıracak bir örnek üzerinden inceleyelim.
Aktaracağımız bölüm, Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü’nden Tuğrul
Hakimoğlu’nun Bilim Teknik’te yayınlanan ‘Klasik ve Kuantum’ başlıklı
yazısındandır.
“Hepimiz denize taş atma oyununu severek oynamışızdır. Oynarken belki de
çoğumuz burada işlemekte olduğumuz temel kavramlar ile ilgili bir deney
yapmakta olduğunun farkına varmaz. Durgun ve derin bir suya atılan taş
düzgün yayılan dairesel halkalar oluşturur. Eğer su yüzeyine aynı anda iki
taş atılmışsa bu iki kaynaktan yayılan dalgalar yüzeyde birleşerek ilginç
desenler oluşturur. Bu desenler iki dalganın farklı noktalardan
kaynaklanmasının etkisi ile meydana gelen faz farkından oluşur. Demek bu
örnekte de gördüğümüz gibi faz, girişimi oluşturan bir etkendir. Bu yazıda
elektromanyetik dalgaların foton dediğimiz parçacıklardan oluştuğunu
öğrendik. Fotonlar kuantum mekaniğinin kuralları çerçevesinde oluşturdukları
dalganın enerji ve momentumunu taşır. Yukarıdaki atlet örneğinde olduğu gibi
fotonları birbiri peşisıra belli bir periyotta koşan parçacıklar gibi
görebiliriz. Yalnız burada dikkatli olmamız gerekmektedir. Çünkü fotonlar
boşlukta sabit bir hızda hareket eder. Bu nedenle atlet örneğini fotonlara
uygulamak söz konusu olduğu zaman foton hızından değil foton enerjisinden
bahsedeceğiz. Klasik bir elektromanyetik dalgada ideal halde sonsuz parçacık
bulunması gerekir. Bilinen gerçekler söz konusu olduğu zaman ise, sonsuz,
matematiksel bir sınırdır. Örneğin 100 W gücünde bir oda lambası bir
saniyede yaklaşık 1025 (yani on milyar kere bir milyar kere bir milyon)
foton saçar. Bir lazerin çalışma prensibi ise kuantum mekaniğinin ilkelerine
uygundur. Buna rağmen lazerde oluşan ışık klasik elektromanyetik dalgaya en
çok benzeyen ışıktır. Örneğin 10 W gücünde bir Argon lazeri 1.6 x10-15
saniyelik bir periyodda mavi-yeşil bir ışık oluşturur. Bu kısa zaman
aralığında yaklaşık bir milyon foton yayar. Buna rağmen lazerin bir oda
lambasından farklı olmasını sağlayan faza ilişkin bir özellik vardır. Şimdi
bunu anlamaya çalışalım.
“Alice bir gün Harikalar Diyarı’nda iken üzüntüsünden gözyaşlarını tutamaz
ve çok ağlar. Sonunda Alice ve Harikalar Diyarı’nın sevimli yaratıkları
dengelerini koruyamayıp bu havuza düşerler. Canlarını kurtarıp havuzdan
çıktıklarında ise hepsi sırılsıklam olmuştur. Alice kuruyabilmek için
herkesin katıldığı bir yarış düzenler. Yarışın kuralları hemen hemen yok
gibidir. Herkes istediği zaman koşmaya başlar, istediği hızda koşar ve
istediği gibi yarışı bırakır. Bir iki tur sonra kimin ne konumda olduğu
belirsiz hale gelmiştir. Böylece kimin önce başladığı ve kimin önce
bitirdiği konusunda kimse anlaşamaz ve herkes bir ödül alır. Bir oda
lambasından çıkan değişik enerjili fotonlar da Alice ve arkadaşlarının
yarışına benzer şekilde hareket eder. Bu nedenle fotonlar arasındaki faz
farkı bir değişmez olmaktan çıkar ve tamamen istatistiksel davranır. Fazın
aldığı değerler 0 ile 360 derece arasına yayılmış geniş bir olasılık
fonksiyonu ile gösterilir. Şimdi aynı olasılık dağılımının bir lazerde nasıl
olduğunu görelim. Önce lazerin yarattığı foton sayısının çok az olduğunu
düşünelim. Bu bizi klasik dalga kavramından uzaklaştırıp olaya kuantum
mekaniksel olarak bakmamıza yardımcı olur. Bir lazerden çıkan fotonların
arasındaki faz farkı yarış pistinde eşit hızlarda dönen atletlerin
aralarındaki uzaklık gibi çok duyarlı bir biçimde belirlenebilmektedir.
Şimdi diyelim ki belirli bir sayıda fotondan oluşmuş gruplar belli bir
enerjide yayımlansın. Tüm gruplar arasındaki faz farkları eşit hızda koşan
atletlerin durumunda olduğu gibi sabit olacaktır. Lazeri oda lambasından
ayıran en önemli özellik ise bu faz farkındaki belirsizliğin yok denecek
kadar az olmasıdır. Fotonların bu davranışına kolektif durum diyoruz.
Lazerin güçlü bir kaynak olabilmesi bu kolektif durum sayesinde mümkün
olabilmektedir. Bu kolektif durumun sonucu ortaya çıkan faz olasılıkları
belli bir ortalama değer etrafında dar bir alana dağılmıştır. Bu olasılık
dağılımı tutarlı dağılım dediğimiz olasılık dağılımına karşı gelir. Bu, oda
lambası örneğinde karşımıza çıkan kaotik dağılımın tam tersi bir durumdur.
“Kuantum mekaniğindeki belirsizlik ilkesinin doğal sonucu olarak faz
ölçümündeki belirsizlik ile foton sayısı ölçümündeki belirsizlik ters
orantılıdır. Klasik düşünüş biçimimiz ile bu belirsizlik ilkesinin
anlaşılması mümkün değildir. Buna rağmen basit bir örnek, faz-foton sayısı
belirsizlik ilkesini anlamamıza yardımcı olacaktır. Diyelim ki 2. gruplarda
bulunan foton sayılarını ölçmek istiyoruz. Bunu yapabilmek için ilk grup ile
ilgili ölçümleri ikinci foton grubu gelmeye başlamadan bitirmek zorudayız.
Bu deneyin sonucu olarak faz farkı hakkındaki bilgimiz fazın değerini tam
olarak belirlemeye yetmez. Çünkü fazı gruplar arasında tanımlamıştık. Foton
sayısının ne kadar kesin ölçmek istersek faz da ortalama değerinden o kadar
sapmış gibi davranır. Şimdi ise fazı doğru olarak ölçmeye çalışalım. Bunu
sağlayabilmek için deney aralığını uzun tutarak fazla sayıda foton
gruplarının dedektörümüze gelmesini sağlamalıyız. Bu sefer kaybettiğmiz
bilgi her foton grubunda kaç foton olduğudur. Demek ki fazı ne kadar iyi
ölçmeye çalışırsak foton sayısında o kadar sapma gözlenmektedir. Böylece faz
farkı ve foton sayısındaki ölçümler birbiri ile ters orantılı belirsizlikler
vermektedir. Bu olay konjuge değişkenlerinin tipik özelliklerinden biridir.
“Kuantum mekaniğinin 1900′lü yılların başlarından bugüne kadar süren
eriminde fazı kuantum mekaniksel olarak yorumlama çabası matematiksel olarak
henüz tam başarılamamıştır. Buna rağmen kuantum faz konusunda bilinenler
özellikle kuantum optik kapsamındaki birçok konuda gelişmelere olanak
sağlamıştır. Bunların arasında lineer (doğrusal) olmayan optik sistemler,
tek atomlu lazer ile yapılan ölçümler, zayıf genlikli elektromanyetik
dalgalarda polarizason olayının anlaşılması, faz ilişkinlikleri, fazdaki
kuantum gürültünün saptanması, oyuk elektrodinamiği vb. birçok konuyu
sayabiliriz.” (Bilim Teknik, sayı 331, ‘95 Haziran)
Kuantum bilgisayarları
Klasik madde imgesiyle çelişen özelliklere sahip olduklarından ****fiziksel
sonuçlamalar yönünde üzerlerinde en çok spekülasyon yürütülen parçacıklar,
ışık kuantaları olan fotonlardır. Bilindiği gibi, fotonlar kütlesiz (kütlesi
sıfır kabul edilen) enerji durumundaki parçacıklardır. Işık kuantalarıdır,
dolayısıyla ışık hızında yol almaktadırlar, elektromanyetik etkileşimi
sağlayan alan parçacıklarıdır. Fotonların aynı anda iki ayrı yerde
bulunabilme özelliği vardır.
Fotonların bu özelliklerinden hareketle mikromaddelerin “var olma, olmama”
durumu üzerine spekülasyon konusu yapıldığı gibi “nerede olduğu ve ne
yapacağı belli olmayan” biçiminde de kafa karışıklığı yaratılıp
bilinemezcilik körüklenmektedir. Günümüzde çok gelişkin gözlem ve deneyim
aletlerinin varlığı nedeniyle gözlem ve deneyim olanakları artmıştır. Bir
foton taneciğinin iki ayrı yerde bulunabilmesi, bu cihazlar aracılığıyla
kaydedilip fotoğraflanabilmektedir, parçacıklar deneyim yoluyla
ayrıştırılabilmektedir. Taneciklerin yapı ve özellikleri öğrenildikçe -lazer
örneğinde de gösterdiğimiz gibi- üretim alanında değerlendirilmektedir.
Kuantum bilgisayarlarının üretilmesi amacıyla gerçekleştirilen çalışmalarda,
kuantum taneciklerinin özelliklerinden yararlanılması hedeflenmektedir.
Kuantum taneciklerinin iki ayrı yerde bulunabilme özelliği başarıldığında,
halihazırdaki bilgisayarlara göre çok daha gelişkin bilgisayarların
yapılabilmesi olanaklı hale gelecektir. “Kuantum gizi”, “kuantum
tekinsizliği” olarak tanımlanıp, anlaşılmaz ve yanına yaklaşılmaz gösterilen
bir tanecik özelliğinin bilinmesiyle üretim alanında yeni gelişmelerin önünü
açacak şekilde kullanılabileceğini gösteren bir örnektir bu.
Kuantum bilgisayarlarının yapılması hedefiyle Malvern Savunma Geliştirme ve
Araştırma Ajansı tarafından yürütülen çalışmalarda ilk kez üç foton taneciği
birbirine bağımlı bir bütün haline getirildi. Birbirlerine dolaşmış haldeki
fotonlardan bir tanesini diğerlerini etkilemeden rahatsız etmek olanaksız.
Kuantum bilgisayarlarında da yararlanılmak istenilen de dolaşık taneciklerin
bu özgün birbirlerini etkileme özellikleri.
Kuantum tanecikleri çok küçüktürler ve kuantum mekaniğinin yasalarının
etkisi altındadırlar. Bir kuantum taneciği aynı anda iki durumda, hem
masanın üstünde, hem rafta bulunabilme ayrıcalığına sahiptirler. Ancak
bizler böyle bir taneciği hiçbir zaman aynı anda iki yerde göremeyiz. Salt
bakışımız, taneciği toplanarak tek bir yerde olmaya zorlar. Dolayısıyla da
bizler şu ya da bu durumu görürüz. Üst üste binmeler, sırtımızı döndüğümüz
anda söz konusu olur. Dolayısıyla, taneciğin, gözlendiği sıra hangi konumu
benimseyeceğinden hiçbir zaman emin olamayıp, yalnızca bir ya da diğerini
seçme olasılığından söz edebiliriz. Fizikçilerin taneciklerin bu yapısından
bilgisayarlarda yararlanma olasılığından söz etmeye başlamaları oldukça
yenidir ve on yıldan beri çalışmalar sürmektedir. Bilgi-işlem bilginin
yönlendirilmesini kapsar ve bilgi yalnızca, 1 ve 0′lar dizileri halinde
betimlenen ikili kodlar yani bitler (bayt-byte) halinde saklanır. Normal bir
bilgisayar bu tür bir bilgiyi manyetik olarak, bir doğrultuyu ya da diğerine
işaret eden bir dizi ya da küçük mıknatıslar halinde saklar ve ikili
verileri, elektrik vuruşları dizilimi halinde yönlendirir. Veri akışının
herhangi bir noktasındaki bir vuruş 1′i betimlerken, vuruş olmaması 0′ı
betimler.
Dolayısıyla, prensip olarak bilgi bileşenleri iki durumdan bir tanesi
halinde varolan herhangi bir sistem içinde saklanabilir. İşte kuantum
tanecikleri buna benzerler. Bir ışık fotonu, iki doğrultudan bir tanesine
kutuplanabilir. Fotonu iki ucu sabit dalgalanan bir halata benzeyen bir
elektromanyetik dalga olarak düşünürsek, kutuplanma halatın dalgalandığı
düzlemdir. Kutuplanmış ışıkta, tüm fotonlar aynı düzlemde dalgalanırlar. Bir
doğrultuda kutuplanan fotonlar 1 ve diğer doğrultuda kutuplanan fotonlar 0
olarak kabul edildiğinde, bilgi kutuplanma düzlemini değiştirmek yoluyla bir
ışık huzmesi içinde kodlanabilir. Tek bir bilgi biti kodlayabilen foton gibi
bir kuantum sistemine kubit adı verilir.
Normal bilgisayarlar işlevliyken niçin kuantum bilgisayarları yapılmaya
çalışılıyor? Bu sorunun yanıtında kuantum tanecik özellikleri bilindikçe
ondan yararlanma yönünde nasıl ilerlenildiğini görüyoruz. Bu bilgileri
aktardığımız Cumhuriyet Bilim Teknik Eki’ndeki (14.01.’99) Nature News
Service’ten çeviri yazıdan devam edelim.
“Normal klasik bilgisayarlar iş görür haldeyken bir kuantum bilgisayarı için
çabalamanın nedeni, kuantum taneciklerinin üst üste binmiş durumlar halinde
bulunabilme özelliğinin, bilgiyi tümüyle farklı biçimde işleyebilme
olanağını vermesidir. Klasik bilgisayarlara ek bir bit sağlandığında, her
bit için iki farklı durum söz konusu olur ve kapsayabileceği ve
işleyebileceği bilgi miktarı bit sayısına yani bilgisayarın boyutuna doğru
orantılı olarak artar. Ancak, üst üste binişlerin oluşturulması, kuantum
bilgisayarının ulaşabileceği durum sayısının çok daha hızlı artacağı
anlamına gelir. Nitekim durum sayısı kubit sayısına üstel orantılı olarak
artar. Yalnızca 32 kubitlik bir kuantum bilgisayarında, kullanılabilen dört
milyardan fazla durum bulunur.
“Bu özellik kuantum bilgisayarlarını, her açıdan son derece kullanışlı hale
sokmaktadır. Ancak bir kuantum bilgisayarının işlevli olabilmesi için, bu
kubitlerin birbirleriyle ilişki içinde coherent, eşevreli olmaları
gereklidir. İşte burada dolanma devreye girer. Bir çift bu tür kuantum
taneciğinde, bir tanesiyle bir ölçüm yaparken onu belli bir durum seçmeye
zorladığımızda, diğeri de otomatik olarak durumunu seçer. Taneciklerin
dolaşık çiftler halinde hazırlanması, uzun süredir bilimin tanıdığı bir
olgudur. Halihazırda bir atom birbirinden farklı kutuplara sahip iki foton
yayabilir. Bu iki foton bir gözlem tarafından bozulmadıkça, üst üste binmiş
dolaşık bir durumda bulunurlar. Burada sorun, fotonların üçlü değil de çift
halde olmasıdır. Çok bitli bir kuantum bilgisayarı için ise, bu dolaşıma
birçok kubiti katmanın yolunu bulmak gerekir. İşte J. Rarity ve P. R.
Tapster’in başardığı budur.” (Cumhuriyet Bilim Teknik, sayı 657, 23 Ekim
‘99)
Önceki bilgilerimizden farklı bir durumla karşı karşıya kalındığında farklı
bir açıdan bakmak gerekebilir. Doğa bilimsel süreçlerde de, ekonomik
toplumsal süreçlerde de sorunun önümüze bu şekilde çıktığı, yeni bir
perspektif geliştirilerek aşıldığı evreler olmuştur. Yeter ki bu yeni duruma
gizil bazı güçler vehmedilmesin, bilinemezcilik yüklenmesin. Olgu
tanındıkça, bilinmeye başlandıkça o çözümlenmeye de başlanmıştır, ya eski
perspektiflerimizi genişleterek ya da yeni bir perspektife sıçrayarak onu
çözeceğiz, çözebiliriz. Kuantum fiziğinin “en büyülü” “en anlaşılmaz” olduğu
söylenen ikiz fotonların özelliklerinin bilinmesiyle ondan nasıl
yararlanılabildiğinin örneği de bunu gösteriyor.
* * E kuantum enerjisi, h Planck Sabiti (değişmezi), v ışığın frekansını
göstermektedir.
* * Paul Langevin’in kuantum kuramının gelişimini kısaca özetleyip
değerlendirdikten sonra söylediği şu sözler, sadece fiziğin kuramsal
gelişimi açısından değil bigi teorisi açısından da önemlidir. Gerçeğin
sürekli değiştiği hiçbir zaman gerçekliğin tam bilgisine ulaşılamayacağı
biçimindeki agnostik görüşlere karşı fiziğin kuramsal bilgisinin, sonraki
bilgimizin önceki bilgimizi sınırlandırarak ve daha tam bilgiye doğru
geliştiğini söylemektedir P. Langevin.
* “… Klasik mekanik ve kuantum mekaniği arasında kesin bir çelişki olduğuna
inanmamak gerekir. Klasik mekanik, kuantum mekaniğinin, Planck Sabitesinin
ihmal edilebileceği özel bir halidir. Klasik mekanik, kuantum mekaniğinin
daha derin bir bilgi sağladığı gerçeğin sınırlı belli bir bilgisidir. Biz
hiçbir şekilde klasik mekaniğin ‘yanlış’ olduğunu keşfetmedik. Biz, onun
hangi sınırlar içinde geçerli olduğunu ve bu sınırları aşma aracını
keşfettik.” (age, sf.16)
* * Heisenberg bu görüşlerini geliştirirken, ancak gözlenebilir öğelere ait
hesaplamaların yapılması gerektiği düşüncesindeydi ve matematiksel
biçimciliği uyguluyordu. Gerçekliği gözlenebilir olandan ibaret gören bu
fenemolojik yaklaşım tıkanınca onun ****fiziksel savruluşunu açıklar.
* * Elektronlar, aynı yükle yüklü olup (negatif) birbirlerini dışlarlar;
Pauli ilkesine uymaktadırlar. Fotonlar ise, yüksüzdürler, herhangi bir
sayıda foton aynı durumda bulunabilir. İstatistiksel hesaplamalarda birinci
durumlar için Pauli ilkesine içeren Fermi-Dirac istatistiği, ikinci durumda
Bose-Einstein istatistiği kullanılır.
* * Sadece ‘telepati’ sözcüğü alınıp savunduklarının karşıtı görüşler ifade
edilirken kullanıldığı için A. Einstein’ın bu konuda söylediklerini
aktaralım: “Tanrının kartlarına bakmak zor görünüyor. Fakat bir an için onun
zar attığına ve ‘telepatik’ araçlardan yararlandığına (şimdiki kuantum
teorisi, onun bunu yaptığını ileri sürüyor) inanamam.”
* * Pauli Dışlama İlkesince açıklandığı gibi kütlesiz nötrino, elektron ve
diğer temel parçacıklarda bu olanaklı değildir.
Hiçbir
yazı/ resim izinsiz olarak kullanılamaz!! Telif hakları uyarınca
bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla siteden
alıntı yapılabilir.
© 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkiye/Denizli
Ana Sayfa /
Index
/
Roket bilimi /
E-Mail /
Rölativite Dosyası
Time Travel Technology / UFO
Galerisi / UFO Technology/
Kuantum Teleportation /
Kuantum Fizigi
/ Uçaklar(Aeroplane)
New World Order(Macro Philosophy) /
Astronomy
|
|