Elektromanyetik dalgaların oluşumunu Maxwell dört yasa ile
açıklamıştır.
James Clark Maxwell 19. yy da yaşamış İskoçyalı bir bilim
insanıdır. Maxwell elektrik ve manyetizma ile ilgili bilinenleri tek
teoride birleştirmiş ve bu teorisini dört denklem ile açıklamıştır.
Maxwell ayrıca, elektromanyetizmanın doğasının dalgalı yapısının
varlığını önceden tahmin etmek için bu dört bağıntıyı kullanmıştır.
Biz burada bağıntıları vermeden yorumları üzerinde duracağız.
Maxwell in bu katkılardan dolayı, bağıntılar genellikle başkaları
tarafından geliştirilmiş olsa da, bu bağıntı grubuna Maxwell in ismi
verilmiş ve Maxwell denklemleri olarak literatüre geçmiştir.
Esas olarak, elektriksel kuvvetle, manyetik kuvveti tek bir
elektromanyetik kuvvete indirgemiş ve birbirinden farklı kuvvetler ya
da alanların birbiriyle simetrik olarak ilişkili olduğu
gösterilmiştir. Bu simetri bağıntıları geliştirilmiş matematiksel
formüllerden anlaşılmaktadır.
Durgun Yüklerle İlgili Gauss Yasası
Gauss yasası olarak da bilinen ilk denklemin anlamı elektrik alanın
skaler kaynağının elektrik yükleri olmasıdır. Elektrik alan noktasal
yüklerde sonlanır. Herhangi bir kapalı yüzeydeki elektrik alanın
akışı o yüzeyin içindeki toplam yükle doğru orantılıdır.
Diğer bir ifade ile elektrik alan, elektrik yükleri tarafından
oluşturulur.
Hareketli Yüklerle İlgili Gauss Yasası
İkinci denkleme göre manyetik alanın skaler kaynağı yani manyetik
yük yoktur. Manyetik alan daima kendi üzerinde sonlanır. Bu nedenle
herhangi bir kapalı yüzeydeki manyetik alanın akışı sıfırdır.
Değişken Manyetik Alanlarla İlgili Faraday Yasası
Üçüncü denklem, değişen bir manyetik alan etrafında oluşan elektrik
alanı inceler. Bu durum Faraday yasası olarak da bilinir.
Manyetik Dolanımla İlgili Ampere Yasası
Değişen bir elektrik alan manyetik alan oluşturur. Dördüncü
denklem bu durumu ifade eder. Bu denklemler tüm klasik elektromanyetik
etkileşimleri açıklar.
Maxwell denklemleri elektromanyetik dalgaların yapısının
anlaşılmasına ve bu dalgaların ivmeli hareket eden yükler tarafından
salındığının anlaşılmasına büyük katkısı olmuştur.
Zamana göre değişen bir manyetik alan zamana bağlı elektrik alan
üretir.
Zamana göre değişen bir elektrik alan zamana bağlı bir manyetik
alan üretir.
İlk ifade değişen manyetik akının bir İletken telde gerilimi
indüklediğini veya uzayda bir elektrik alan oluşturduğunu söyler,
ikinci ifade, değişen elektrik alanın değişen bir manyetik alan
oluşturduğunu vurgular. Bu simetri elektromanyetik dalgaların
analizinde önemlidir.
Temel olarak elektromanyetik dalgalar ivmeli hareket eden elektrik
yükleri tarafından üretilir. Buna basit harmonik hareket yapan bir
elektronun titreşimini örnek olarak verebiliriz. Bu elektronlar bir
radyo vericisindeki birçok elektrondan biri olabilir. Buradaki her
bir elektrik yükü 106 Hz frekansla titreşir. Böyle bir
elektron hareket ettiğinde, elektron ivmelenir ve elektromanyetik
dalga yayar.
Herhangi bir noktada meydana gelen manyetik alan değişimi hemen bir
elektrik alan değişimine, elektrik alan değişimi de bir manyetik alan
değişimine sebep olur.
Bu iki alanın değişim vektörleri birbirlerine diktir. Bir noktada
enerji harcanarak periyodik bir alan değişimi meydana getirilirse, bu
enerji ışık hızıyla, aynı periyotlu elektrik ve manyetik alan
dalgaları olarak uzaya yayılır. Bu olaya elektromanyetik
dalgaların ışıması denir.
Elektrik alan vektörü E, manyetik alan vektörü B ye diktir ve her
biri zamanla sinizoidal olarak değişir. E ve B ikisi birlikte aynı
fazdadır ve dalganın ilerleme yönüne diktir. Bundan dolayı
elektromanyetik dalgalar enine dalgalardır.
Elektrik alan ile manyetik alan arasında,
E = c.B bağıntısı vardır. E/B oranı
sabit ve ışık hızına (c) eşittir.
Elektromanyetik Dalgaların Hızı
Mekanik dalgalar çeşitli büyüklükteki hızlarla hareket edebilirler.
Ancak elektromanyetik dalgalar boşlukta sadece ışık hızı ile
yayılırlar. Işığın hızı saniyede 300.000 kilometredir. Bu hızın
büyüklüğünü anlamak için şöyle bir modelleme yapalım.
Dünyanın çevresinin uzunluğu 40.000 km’dir. Buna göre ışık bir
saniyede Dünyanın çevresini 7,5 defa dolanabilir. Bu nedenle,
elektromanyetik dalgaların kullanıldığı cep telefonu ile Dünyanın
öbür ucundaki bir yakınımızla görüşmemiz fark edemeyeceğimiz kadar
küçük bir zaman farkıyla gerçekleşir.
Elektromanyetik Dalga Çeşitleri
Elektromanyetik dalgaların frekans ve dalga boyu değerleri farklı
da olsa bu değerlerin çarpımı daima ışık hızına eşittir. Dalga boyu
farklı elektromanyetik dalgalar farklı özellikler gösterir. Çok
çeşitli kullanım alanları olan bu elektromanyetik dalgalara örnek
olarak aşağıdaki ışınlar verilebilir.
Radyo dalgaları
Televizyon dalgaları
Mikrodalgalar,
Kızılötesi dalgalar,
Radar dalgalan,
Görülebilir ışık dalgaları,
Ultra-viole ışınları,
X ışınları
Gamma ışınları
Elektromanyetik dalgaların, dalga boylarının büyüklüğüne göre
sıralandığı cetvele elektromanyetik spektrum denir.
Şimdi bu dalga çeşitleri hakkında bilgi verelim.
Elektromanyetik dalgaların özellikleri:
Yüklerin ivmeli hareketlerinden meydana gelirler. Dolayısıyla
bir elektromanyetik dalgayı oluşturmak için enerji harcanması
gereklidir.
Elektrik ve manyetik alanlar birbirini doğurarak ışık hızıyla
yayılır. Dolayısıyla bütün elektromanyetik dalgalar ışık hızıyla
yayılır.
Işığın da bir elektromanyetik dalga olduğu hatırlanırsa,
elektromanyetik dalgalar yansımaya ve kırılmaya uğrar.
Yüklü parçacık olmadıkları için elektrik ve manyetik alanda
sapmazlar.
Enerji taşırlar ve elektromanyetik dalgayı soğuran cisimler
ısınır.
Fotonlardan meydana gelmişlerdir.
Hızları ortamdan etkilenir.
Elektrik ve manyetik alan bileşenleri aynı fazdadır.
Radyo Dalgaları
Radyo dalgaları, iletken anten üzerinde ivmelendirilen yükler
tarafından meydana getirilir. Dalga boyu en büyük olan
elektromanyetik dalgalardır. Dalga boyu 30 cm den daha büyük olan tüm
elektromanyetik dalgalar radyo dalgaları olarak adlandırılır.
Elektromanyetik spektrumdaki en geniş aralığa radyo dalgaları
sahiptir. Radyo istasyonları sesi elektrik akımına çevirirler. Bu
elektrik akımı elektromanyetik dalgalar üretir. Büyük antenlerle her
yöne yayılması sağlanan elektromanyetik dalgalar radyolarımız
tarafından alınarak tekrar sese dönüştürülür.
Günümüzde en çok FM adı verilen radyo dalgaları kullanılmaktadır.
FM radyo dalgalarına göre daha uzaklara gidebilir. FM dalgaları
elektriksel gürültülerden daha az etkilenmesi nedeniyle
radyolarımızdan alınan ses daha kalitelidir. Radyo dalgalarının
taşıdıkları enerji çok küçük olduğundan canlı sağlığı üzerinde
herhangi bir zararı yoktur.
Televizyon Dalgaları
Televizyon sinyallerinin iletiminde kullanılan elektromanyetik
dalgalar da radyo dalgalarıdır. Televizyon yayını yapan istasyonlar,
FM kısa dalgalar ile sesleri, daha uzun radyo dalgaları ile de
görüntüleri iletirler. Günümüzde çok daha geniş bir alana televizyon
yayını yapabilmek için yapay uydular kullanılmaktadır.
Yapay uydular dünya yüzeyinden belirli bir yükseklikte ve sürekli
aynı nokta üzerinde olacak şekilde belirlenmiş yörüngede hareket
ederler. Merkez istasyondan uyduya ulaştırılan televizyon dalgaları
uydudan geniş bir alana yansıtılır. Yeryüzünde uygun alıcıya sahip
olanlar bu yayınları izleyebilirler.
Mikro Dalgalar
Mikrodalgalar uzun mesafeli bilgi aktarımında kullanılabilen
elektromanyetik dalgalardır. Mikrodalgalar yağmur, kar, sis ve kirli
havanın içinden geçebilir. Bu yüzden iletişimde kullanılırlar.
Denizcilerin kullandığı telsizler ile haberleşme, mikrodalgalarla
sağlanır. Mikrodalgalar metal yüzeylerden yansır. Bu özelliklerinden
faydalanılarak radarlar yapılmıştır. Radarlardan istifade edilerek
trafikte hareket halindeki araçların hız kontrolü ve uçakların iniş,
kalkış ve rotalarının takip edilmesi mümkün olur.
Mikrodalga fırınlarda yiyecekler çok daha kısa sürede ısıtılabilir.
Mikrodalga fırınlarda, Magnetron adı verilen cihaz ile mikrodalgalar
üretir. Bu dalgalar, yiyeceklerin yapısındaki su moleküllerini
titreştirerek kinetik enerjilerini artırır. Su moleküllerinin kinetik
enerjilerindeki bu artış, yiyeceğe aktarılarak hızlı bir ısınma
sağlanır.
Mikrodalgalar cam ve kâğıttan kolayca geçebilirler. Bu nedenle
yiyecekler cam veya kâğıt kap içinde mikrodalga fırına
yerleştirilmelidir.
Metallerin mikrodalgaları yansıtması nedeniyle metal kaplar
kullanılmamalıdır. Mikrodalgaların, canlıların sağlığı üzerinde
olumsuz etkileri vardır.
Kızıl Ötesi Işınlar
Kızılötesi dalgalar, dalga boyları 700 nm (nanometre = metrenin 1
milyarda biri) ile 1 mm arasında olan elektromanyetik dalgalardır. Tüm
sıcak cisimlerin yaydığı gözle görülemeyen elektromanyetik
dalgalardır. Bitkiler, hayvanlar, eşyalar ve vücudumuz kızılötesi
ışınlar yayar. Gece görüş kamerası da denilen termal kameralar, sıcak
cisimlerden gelen bu dalgaları algılayarak görünür ışığa çevirir ve
karanlık ortamlarda dahi görebilmemizi sağlar.
Canlı dokuların aşırı kızılötesi ışına maruz kalması, yanmalarına
neden olabilir. Tıpta tümörlerin aranmasında kullanılır. Endüstride
bilinmeyen maddelerin hangi madde olduğunun anlaşılmasında kullanılır.
Bir madde kızılötesi ışınlarına maruz kalırsa, madde içindeki atomlar
titreşmeye başlar. Maddedeki her bir bileşiğin titreşimleri bir
spektrum meydana getirir. Her bileşiğin kendine has parmak izi gibi
bir kızılötesi spektrumu vardır. Petroldeki bileşiklerden birçoğu bu
metotla belirlenir.
Görülebilir Işık Dalgaları
Dalga boyu 400 nm ile 700 nm arasında olan elektromanyetik
dalgalar görülebilir ışık dalgalarıdır. Görülebilir ışık dalgaları,
elektromanyetik spektrumunun çok küçük bir bölümünü oluşturur.
Güneşten Dünyaya ulaşan enerjinin bir kısmı görünür ışık olarak
gelir. İnsan gözü ışığı farklı renklerde algılar. Bunun nedeni farklı
dalga boylarındaki ışığın gözde oluşturduğu farklı şiddetteki
uyarılardır. En uzun dalga boylu görünür ışık ışını kırmızı renkte
görülür. En kısa dalga boylu görünür ışık ışını mor renkte görülür.
Diğer renklerdeki dalgaların dalga boyları kırmızı ve mor renkli
ışınların dalga boylarının arasında bir değere sahiptir.
Görülebilir ışıkların renk sıralaması kırmızı, turuncu, sarı,
yeşil, mavi, lacivert ve mordur.
Morötesi Işınlar
Güneş kaynaklı olan ultraviole ışınlarının dalga boyları 60 nm ile
400 nm arasındadır. Ultraviole ışınlarının canlılar üzerinde hem
yararlı hem de zararlı etkileri vardır. Kemik gelişimi için çok önemli
olan D vitamininin vücutta kullanılabilir hâle gelmesi için vücudun
Güneşten gelen ultraviole ışınlara ihtiyacı vardır. Vücut bu ışınlara
fazla maruz kaldığında ise yanıklara, kırışıklıklara ve ilerleyen
safhalarda cilt kanserine neden olabilir. Ayrıca morötesi ışınlar
elektrik arklarından ve gaz boşalmalarından meydana gelir.
Bu nedenle Güneşte kalınan süre kontrol altında tutulmalıdır.
Güneşin tam tepede olduğu yaz günlerinde mümkünse dışarı çıkmamalı
veya uygun giysilerle çıkılmalıdır.
Ultraviole ışınları mikropları öldürür. Bu sebeple, hastanelerin
ameliyat odalarında mikropları yok etmek için ultraviole lambaları
kullanılır.
X Işınları
Dalga boyu 0,001 nm ile 60 nm arasında olan elektromanyetik
dalgalar X ışını olarak adlandırılır. Elektronların metal hedeflere
çarptırılması sonucu metaller X ışını yayar. X ışınları birçok
maddeden geçebilir. Maddeler X ışınlarını farklı miktarlarda soğurur.
Örneğin kemik dokusunda daha fazla, et dokusunda daha az soğurulur.
Bu nedenle tıptaki bir kol olarak gelişen röntgen uzmanlığı çok
dikkatli çalışır.
X ışını cihazları hava alanları gibi yerlerde güvenlik amaçlı
olarak valizleri açmadan içlerinin kontrol edilmesinde de kullanılır.
X ışınları kurşundan geçemez. X ışınlarından korunmanın gerektiği
durumlarda kurşundan yapılmış malzemeler kullanılır.
Gamma Işınları
Dalga boyu 0,1 nm den daha küçük olan elektromanyetik dalgalardır.
Birçok maddenin içine kolayca nüfuz edebilir. Gamma ışınları tıpta
kanserli hücrelerin yok edilmesinde kullanılmaktadır. Gamma ışınları
kullanılarak yiyeceklerdeki zararlı bakteriler yok edilir. Gamma
ışınlarına maruz kalan yiyecekler bu ışınları üzerlerinde tutmaz. Bu
nedenle gamma ışınından geçirilmiş yiyeceklerin yenilmesinde bir
sakınca yoktur.
Cep Telefonunun Çalışma Prensibi
Cep telefonu ile konuşurken belki de ışıkla bir alakasının
olmadığını düşünürsünüz. Fakat cep telefonlarında ışık teknolojisi
yani elektromanyetik dalgalar kullanılır. Öğrendiğimiz gibi
elektromanyetik dalgaların birçok çeşidi vardır. Radyo ve mikro
dalgalar bu çeşittendir. Cep telefonları mikro dalgaları kullanarak
sinyal gönderir.
Cep telefonlarına, elektromanyetik dalga yayan, bir çeşit
taşınabilir radyo verici ve alıcısı gözüyle bakılabilir. Cep
telefonları yan yana dursalar bile hiçbir zaman birbirleriyle doğrudan
iletişim kuramazlar. Bunların arasındaki iletişim, genellikle yüksek
yerlere (ev çatılarına, direklere vb.) yerleştirilmiş ve adına
baz istasyonları denen, sistemler aracılığıyla yapılıyor.
Cep telefonu kullanan kişilerin sayısı çoğaldıkça zorunlu olarak
baz istasyonları sayısı da çoğalmakladır. Bir kenti ve hatta bir
ülkeyi kapsayan baz istasyonları, bal peteğine benzetilebilecek birçok
hücrenin merkezlerine yerleştirilmiş, alıcı ve verici antenli
sistemlerden oluşmaktadır.
Böyle bir sisteme hücresel iletişim sistemi
deniyor. Baz istasyonu konuşmayı, sabit bir kablo üzerinden ya da
yönlendirilmiş elektromanyetik dalga demeti halinde Mobil Anahtarlama
Merkezlerine ulaştırır ve konuşma, oradan cep telefon sistem
sunucusunun ana bilgisayarına iletilir.
Bu bilgisayar, tüm cep telefonlarının nerede olduklarını
bildiğinden konuşmayı, alıcı cep telefonun bulunduğu en uygun baz
istasyonuna yollar ve oradan da alcının cep telefonuna ulaşır ve
karşılıklı konuşmalar aynı yoldan gidip gelir.
Radyo nasıl çalışır? (Sesin aktarımı)
Radyoların yayınları alması ve bu yayınların duyulabilir sesler
haline gelmesi nasıl mümkün olabilmektedir? Seslerin radyolarda
duyulabilir hale gelme serüveni, sesin yayınlanması ve bu yayınların
alınması olarak iki aşamada ele alınabilir.
Seslerin yayınlanması
Bu aşama radyo istasyonunda başlar. Konuşmacıların ses dalgaları
mikrofonlar tarafından alınarak elektrik sinyallerine dönüştürülür.
Audio sinyali de denilen bu sinyaller vericilerde özel frekanslı ve
taşıyıcı elektro manyetik dalgalar ile birleştirilerek büyük verici
antenler ile her yöne yayınlanır.
Yayınların alınması
Radyolarımızın antenleri, istasyondan gelen elektromanyetik
dalgaları alır. Radyonun frekans ayar düğmesi, istediğimiz
frekanstaki dalgayı seçerek almamızı sağlar. Antenin aldığı dalgadaki
taşıyıcı dalga ve elektrik sinyalleri birbirinden ayrıştırılır.
Hoparlöre gelen elektrik sinyalleri ses dalgalarına dönüşerek
kulağımıza ulaşmış olur.
Televizyon nasıl çalışır? (Görüntü aktarımı)
Elektromanyetik dalgalar ile sesler taşınabildiği gibi görüntüler
de taşınabilmektedir. Televizyonda görüntüleri nasıl
seyredebildiğimizi yine iki aşamada inceleyebiliriz.
Görüntülerin yayınlanması
Televizyon istasyonlarında çekim yapan kameralarda görüntüler
elektrik sinyallerine dönüştürülür. Video sinyalleri de denilen bu
sinyaller ve ses sinyalleri, özel frekanslı elektromanyetik dalgalar
ile birleştirilerek verici antenler ile her yönde yayınlanır. Ancak
bu dalgaların alınması radyo dalgalarının alınması kadar kolay
değildir.
Yeryüzü şekilleri, televizyon yayınlarının alınmasını olumsuz
etkiler. Bu etkilerin azaltılması için günümüzde kablolu anten
sistemleri ve uydu sistemleri kullanılmaktadır.
Görüntülerin alınması
Televizyonlarda bulunan frekans ayarı ile alınmak istenen yayın
seçilir. Televizyonlarda hem görüntü hem de ses alıcıları vardır.
Bu alıcılar ses ve görüntü sinyallerini elektromanyetik dalgalardan
ayırırlar. Ses sinyalleri radyoda olduğu gibi hoparlörlerde sese
dönüşür. Görüntü alıcıları da görüntüleri ekrana aktararak
görüntülerin oluşmasını sağlar.
Elektromanyetik Dalgalarda Doppler Olayı
Bir kaynaktan yayılan ses dalgalarının frekansı gözlemcinin
hareket durumuna göre daha büyük ya da daha küçük algılanır. Bu durum Doppler olayı adı altında daha önce incelenmişti. Doppler olayı
elektromanyetik dalgalar için de uygulanabilir. Ancak ses dalgaları
ve elektromanyetik dalgalar için Doppler olayı uygulamasının iki
temel farkına dikkat edilmelidir.
Bunlardan birincisi ses dalgalarının yayılmak için maddesel
bir ortama ihtiyaç duyması, elektromanyetik dalgaların ise boşlukta da
yayılabilmesidir.
İkincisi ise ses dalgalarının hızı farklı gözlemciler
tarafından farklı algılanabilirken ışık hızı ile hareket eden
elektromanyetik dalgaların hızı gözlemcilerin hareketinden
bağımsızdır. Gözlemcinin hareket durumu ne olursa olsun
elektromanyetik dalgaları ışık hızında gözlemlerler. Bu nedenle
elektromanyetik dalgaların Doppler etkisi kaynak ve gözlemcinin
birbirine göre bağıl hızına bağlıdır.
Bu durumda gözlenen frekans aşağıda verilen formül ile bulunur:
fg = fk.(1 ± Vb/c)
Formülde fg gözlenen frekans, fk kaynağın
frekansı, vb kaynağın ve gözlemcinin birbirine göre (bağıl)
hızı, c ise ışığın boşluktaki hızıdır.
Formülde verilen ± için, gözlemci kaynağa yaklaşıyorsa (+),
uzaklaşıyorsa (-) seçilir.
Elektromanyetik Dalgaların Polarize Edilmesi
Elektromanyetik dalgaların enine dalga olma özelliğinin en açık
sonucu polarize edilebilmeleridir. Normal ışık demeti, ışık
kaynağında, atom ve moleküllerdeki elektronların titreşimlerinden
kaynaklanan elektromanyetik dalgalardan oluşur.
Elektronların titreşim yönü, oluşan elektromanyetik dalganın
elektrik alan vektörlerinin yönünü belirler. Bir elektromanyetik
dalgadaki elektrik alan vektörlerinin titreşim yönü, polarizasyon yönü
olarak tanımlanır. Atom içindeki titreşimler her yönde
olabileceğinden, oluşan elektromanyetik dalga da, her yönde elektrik
ve manyetik alan içerir, işte böyle ışığa polarize olmamış
ışık denir.
Güneş ışığı veya günlük hayatta kullandığımız ışık kaynaklarının
çoğu, polarize olmamış ışık yayar. Polarize olmamış böyle bir
elektromanyetik dalganın elektrik alan vektörlerinin, bazı metotlarla,
sadece bir doğrultu üzerinde kalması sağlanabilir. Bu şekilde,
elektrik alan vektörleri tek doğrultu üzerine indirgenmiş
elektromanyetik dalgaya, lineer polarize edilmiş veya kısaca
polarize edilmiş elektromanyetik dalga denir.
Işığı polarize eden maddelere polarizör denir.
Polarizörden geçen dalgalar polarize ekseni yönünde polarize edilmiş
olur. Polarize edilen ışık, bir başka polarizörden geçirilerek
polarize ekseni değiştirilebilir. Polarize edilmiş dalgayı tekrar
polarize eden ikinci polarizöre analizör denir.
Polarizör ile analizörün polarize eksenleri arasındaki açı, 0° den
90° ye artarken, geçen elektromanyetik dalga miktarı azalır. 90°
durumundaki analizörün arka tarafına elektromanyetik dalga geçmez.
Bir noktada oluşan manyetik alan değişimi bir
elektrik alan değişimine sebep olduğu gibi; elektrik alan değişimi de
bir manyetik alan değişimine neden olur. Bu alanların değişim
vektörleri birbirine dik olacak şekildedir, Elektrik ve
manyetik alandaki değişme periyodik ise uzayın her tarafına
elektromanyetik dalgalar yayılır.
Elektromanyetik dalgaların oluşumu için yüklü
parçacıkların hareket etmeleri gerekir. Örneğin, duran yüklü cismin
etrafinda sadece elektrik alan oluşur. Sabit hızla
giden yüklü cismin etrafında ise hem elektrik hem de manyetik alan
oluşur. Ancak elektromanyetik dalga oluşmaz.
Elektrik ve manyetik alan arasında;
ilişkisi vardır.
Elektromanyetik Dalganın yayılma yönü aşağıdaki gibi sağ el kuralı ile
bulunur.
Class
Freq-
uency
Wave-
length
Energy
Ionizing
radiation
γ
Gamma rays
300 EHz
1 pm
1.24 MeV
30 EHz
10 pm
124 keV
HX
Hard X-rays
3 EHz
100 pm
12.4 keV
SX
Soft X-rays
300 PHz
1 nm
1.24 keV
30 PHz
10 nm
124 eV
EUV
Extreme
ultraviolet
3 PHz
100 nm
12.4 eV
NUV
Near
ultraviolet
Visible
300 THz
1 μm
1.24 eV
NIR
Near infrared
30 THz
10 μm
124 meV
MIR
Mid infrared
3 THz
100 μm
12.4 meV
FIR
Far infrared
300 GHz
1 mm
1.24 meV
Micro-
waves
and
radio
waves
EHF
Extremely high
frequency
30 GHz
1 cm
124 μeV
SHF
Super high
frequency
3 GHz
1 dm
12.4 μeV
UHF
Ultra high
frequency
300 MHz
1 m
1.24 μeV
VHF
Very high
frequency
30 MHz
10 m
124 neV
HF
High
frequency
3 MHz
100 m
12.4 neV
MF
Medium
frequency
300 kHz
1 km
1.24 neV
LF
Low
frequency
30 kHz
10 km
124 peV
VLF
Very low
frequency
3 kHz
100 km
12.4 peV
ULF
Ultra low frequency
300 Hz
1 Mm
1.24 peV
SLF
Super low
frequency
30 Hz
10 Mm
124 feV
ELF
Extremely low
frequency
3 Hz
100 Mm
12.4 feV
Elektromanyetik Spektrum
Elektromanyetik Dalgaların Enerji ve dalgaboylarına göre yerini ifade
eder. Aşağıdaki resimde Elektromanyetik spektrum
görülmektedir.
Radyo
Dalgaları
İletken anten üzerinde yüklerin ivmelendirilmesi ile oluşturulurlar.
İyonosfer tabakası tarafindan yansıtılırIar. Tuğla ve betondan
rahatlıkla geçerler. Dalga boyIarı 0,3 m – 1 km arasındadır.
Mikrodalgalar
Mikrodalga fırınlar ve bazı elektronik aygıtlar tarafından
üretilirler. Dalga boyları 0,3 m – 1 mm arasındadır. Atom ve
moleküllerin incelenmesinde, uçakların iniş ve kalkışlarında
kullanılan radar sisteminde mikrodalgalardan yararlanılır.
Kızıl Ötesi Işınlar
Sıcak cisimler tarafından yayılırlar. Dalga boylan
arasındadır. Sağlam ve hastalıklı uzuvların yaydığı kızılötesi
ışınlar farklı olduğu için tıpta hastalıklı uzuvların teshisi için
kullanılır.
Görünür Işık
İnsan gözünün algıladığı ışıktır. Dalga boyları
arasındadır. Bunlar çok sıcak cisimlerden yayılır. (Kırmızı, sarı,
yesil, mavi, mor gibi)
Mor Ötesi Işınlar
Bunların kaynağı genelde güneştir. Dalga boyları
arasındadır. Yeryüzüne az miktarda ulasırlar. Güneş çarpmasının nedeni
bu ışınlardır.
X Işınları
Yüksek hızlı elektronların metal bir hedefe çarptırılıp durdurulması
ile ortaya çıkarlar. Şekildeki düzenekte de gösterildiği gibi katottan
hızlandırılan elektronların anota çarparak durması sonucu oluşurlar.
Gama Işınları
Doğal ve yapay radyoaktif maddelerin çekirdek reaksiyonları sonucu
oluşurlar. Gama ışınlarının taşıdığı enerji fazla olduğu için canlılar
üzerinde zararlı etkileri vardır. Dalga boyları
arasındadır.
Elektromanyetik Dalgaların Özellikleri
– Yüklü cisimlerin ivmeli hareketleri sonucu oluşurlar.
– Kendini oluşturan, elektrik ve manyetik alanları birbirine diktir.
– Işık hızıyla yayılırlar.
– Yüksüzdürler.
– Yüksüz olduklarından elektrik ve manyetik alandan etkilenmezler.
– Enerjileri
formülü ile hesaplanır.
– Hızları farklı ortamlara geçtiklerinde değişir.
– Soğurulabilirler; soğuran cisimler ısınır.
– Enine Dalgalardır.
– Kendini oluşturan elektrik ve manyetik alanları aynı fazdadır.
– E = B.c dir. (c; ışık hızıdır.)
– Yansıma, kırılma, kırınım ve girişim yapabilirler.
– Boşlukta yayılabilirler.
– Polarize edilebilirler.
Işık ve ses dalgaları arasındaki belirgin farklar:
Işık dalgaları doğrusal yayılır. Ses dalgaları küresel yayılır.
Işık dalgaları boşlukta yayılır. Ses dalgaları boşlukta yayılamaz.
ELEKTROMANYETİK DALGALAR
Daha önceki yıllarda
yay dalgaları, su dalgaları ve ses dalgalarını
öğrendik. Bu dalgaların en temel özelliği
mekanik dalga oluşlarıdır. Yayılması için maddesel bir ortam
zorunludur.
Bu bölümde elektromanyetik dalgaları öğreneceğiz. Elektromanyetik
dalgaların yayılması için mekanik dalgalarda olduğu gibi maddesel bir
ortamın olması zorunlu değildir. Elektromanyetik dalgalar havada ve
suda yayılabildikleri gibi boşlukta da yayılabilirler.
Boşlukta yayılabilmesiyle mekanik dalgalardan ayrılan elektromanyetik
dalgaların mekanik dalgalarla birçok ortak özelliği vardır. Uygun
koşullar sağlandığında elektromanyetik dalgalar mekanik dalgalar gibi;
kırınım, girişim ve polarizasyon gibi birçok özellik gösterirler. Aynı
zamanda,
elektromanyetik dalgalar, hem dalga hem de tanecik gibi davranırlar.
*Işık,
bir elektromanyetik dalgadır.
Daha önceki bölümde
ışığın tanecikli yapısını inceledik. O halde ışık hem tanecik, hem de
dalga gibi davranır.
----->
Elektromanyetik Dalgaların oluşumu ve yayılması
Elektrik yükleri ve
elektrik yüklerinin hareketi, elektrik ve manyetik alanları oluşturur.
(Tüm elektrik ve manyetik alanlar elektrik yüklerinden
kaynaklanır.) Elektrik ve manyetik alanlar ise
elektromanyetik dalgaları
oluşturur.
*Hareketsiz duran bir elektrik yükü
çevresinde sadece elektrik alan oluşturur.
*Sabit hızla hareket eden elektrik yükü
ise çevresinde hem elektrik alan hem de manyetik alan oluşturur.
Görüldüğü gibi elektromanyetik dalgaların kaynağı
elektrik yükleridir.
Elektrik yükü hareketiz ise yalnızca ()
elektrik alanı vardır.
Elektrik yükü
sabit
hızıyla hareket ederse hem
,
he de
alanı
vardır.
Elektrik yükleri, her iki durumda da (durgun ya da hareketli) elektrik
alan yaratabilirler. Durgun yük etrafında bir elektrik alan
oluştuğunda; durgun yükü hareket ettirirsek, yük etrafında değişken
elektrik alanlar elde ederiz.
Bir atomda elektrik alanını
değiştirmek için yüklü cisimlere ivmeli hareket yaptırmak gerekir.
Bu olayı manyetik alan açısından incelersek; öncelikle durgun yük
etrafında manyetik alan oluşmaz. Yük duruyorsa elektrik ve manyetik
alan durur. Yalnızca hareketli yük etrafında manyetik alan oluşur.
Fakat burada önemli olan hareketli yükün sabit hızla hareket
etmesidir.
Hareketli yük sabit hızla hareket ettiği zaman bir akım
oluşur. Böylece hareketli yükün etrafında bir manyetik alan meydana
gelir.
Sabit hızla hareket eden
yüklerin oluşturduğu elektrik ve manyetik alanların etkisi yükler
çevresinde son derece sınırlıdır.
Sabit hızla hareket eden
yükler elektromanyetik ışıma yaparlar fakat bu ışıma çok zayıftır,
fazla uzağa yayılmadan söner. Yükün, sabit hızla hareketi sırasında
yer değiştirme ışık hızıyla gerçekleşir.
Elektromanyetik
dalgalar, birbirine dik konumlu manyetik ve elektriksel
alanların oluşturduğu dalgalardır.
Elektromanyetik dalgalar
enerji taşırlar ve uzayda yayılırken yollarının üzerindeki cisimlere
enerji aktarırlar.
Bütün elektromanyetik
dalgalar, bir doğru boyunca aynı hızda (ışık hızıyla) hareket ederler.
Eğer elektrik yüklerine
ivmeli bir hareket yaptırılırsa ortaya çıkan sonuç; uzayda sonsuza
kadar yayılan ve birbirlerini dönüşümlü olarak yaratan elektrik ve
manyetik alanlar değişimidir.
Bu durum ilk kez 1864 yılında İngiliz fizikçi James Clerk Maxwell
tarafından ortaya konmuştur.
Maxwell bu değişimlerin ışık hızıyla yayıldığını ve elektrik alan ile
manyetik alanların sürekli birbirlerine dik olduğunu keşfetti.
İşte bu yayılan alan değişimlerine
elektromanyetik dalga denir.
Maxwell bu
aşamada ışığın bir elektromanyetik dalga olabileceğini ileri sürerek
elektromanyetizmanın temel ilkeleri olan Maxwell
denklemlerini keşfetti.
Maxwell
denklemlerinden çıkan elektromanyetik dalga hızı;
Bu sonuç, ışık hızına tam olarak eşit çıkarak, elektrik ve
manyetizmayı optikle birleştirmiştir. Aynı zamanda radyo dalgalarının
keşfedilmesini sağlamıştır.
Maxwell bu araştırmaları deneysel olarak destekleyememiştir. 1888’de
Alman fizikçi Heinrich Hertz, elektromanyetik dalgaların varlığını
basit bir deneyle kanıtlamıştır.
----->
Elektromanyetik Dalgaların Özellikleri
1)Enine
dalgalardır ve boşlukta ışık hızı (c) ile ilerler. (c =
3.108 m/s)
Titreşim doğrultusu (noktanın titreşim
yönü) ile yayılma doğrultusu (dalganın hareket yönü) birbirine dik
olan dalgalardır. Işık dalgaları, su dalgaları, elektromanyetik
dalgalar ve yay dalgaları enine dalgalardır.
2)
Parçacık ve yük taşıyamazlar.
3)
Enerji ve momentum taşırlar.
4)İvmeli
hareket eden yükler yoluyla yayılırlar.
Elektromanyetik dalganın oluşması için;
değişken elektrik ve manyetik alanlar elde edilmelidir. Yani, alan
şiddetlerindeki artış ve azalış birbirine takip etmeli ve bu olay
periyodik olarak sürmelidir. O halde elektromanyetik dalgayı üretecek
yük, sabit hızla değil, değişken hızla (ivmeli hızla) hareket
etmelidir.
5)
Yüksüz oldukları için elektrik ve manyetik alanda sapmazlar.
6) Elektrik alan ve
manyetik alan aynı fazdadır.
Elektromanyetik dalgaları oluşturan
elektrik alan ve manyetik alan birlikte artıp birlikte azalır. Yani
aynı anda maksimum aynı anda minimum olurlar.
7)Bütün ışık
olaylarını gerçekleştirirler.
Yansıma, kırılma, kırınım ve girişim gibi.
8)
Madde tarafından soğurulurlar.
9) Belli bir
ortamda ilerleyen elektromanyetik dalganın ilerleme hızı, n ortamın
kırılma indisi olmak üzere;
10)
Boşlukta ilerleyen elektromanyetik dalgaların frekansı ve dalga boyu
arasında;
11) Elektromanyetik
dalgayı oluşturan elektrik alan ()
ve manyetik alan ()
değerlerinin büyüklükleri oranı her an ışık hızına (c) eşittir.
12)
Elektromanyetik dalgalar üst üste binme ilkesine uyarlar.
13)
Elektromanyetik dalgalar polarizasyon özelliğine sahiptir.
NOTLAR
1)
Elektromanyetik dalgayı oluşturan elektrik ve manyetik alanlar
birbirlerine dik olarak değişir. Hız ise, bu iki alana da diktir.
2)Girişim,
kırınım ve kutuplanma olayları ışığın dalga karakteri ile açıklanır.
Girişim ve kırınım, hem enine hem de boyuna dalgalar için geçerlidir.
Ancak kutuplanma sadece enine dalgalara özgü bir özelliktir. Bu
nedenle ışık dalgalarında kutuplanma gözlenir.
3)Titreşim
doğrultusu (noktanın titreşim yönü) ile yayılma doğrultusu (dalganın
hareket yönü) aynı ve ters yönlü yani paralel olan dalgalar boyuna
dalgalardır. (Ses dalgaları …)
4)Dalganın yayılma yönü;
Şekildeki gibi sağ elin parmaklarını
den
ye
doğru kıvırırken yana açılan baş parmağın yönü dalgaların yayılm
Elektromanyetik Dalga Nedir?
Elektromanyetik nedir? Elektromanyetizması bulunan veya bununla ilgisi olan.
Elektromanyetik bir fizik terimidir. Kökeni Fransızcadır. Kimya’ daki anlamı ise: Elektrik ve
mıknatıslık olaylarının her ikisiyle de ilgili olan. İngilizce elektromanyetik: Elektromagnetic.
1865 yılında İngiliz fizikçi James Maxwell, seslerin havadan uzak
mesafelere ışık hızına yakın bir hızda (saniyede 300.000 km)
gitmesini sağlayacak elektromanyetik dalgaların diğer adıyla radyo
dalgalarını keşfetmişti. Alman bilim adamı Hertz ise Maxwell’in bu
tezini geliştirdi ve deneyler ile ispatladı.
Elektromanyetik Dalga
Elektromanyetik dalgalar, birlikte değişen ve birbirine dik
düzlemdeki elektrik ve manyetik alanlardan meydana gelir. Uzayda değişen
elektrik alanlar, manyetik alanları meydana getirir. Bir ortamdaki elektrik
alanını değiştirmek için yüklü cisimleri ivmeli olarak hareket ettirmek
gerekir. Bundan dolayı ivmeli hareket eden yükler elektromanyetik dalga
yayarlar. Elektrik alan (E) ve manyetik alan (H) bileşenleri olmak üzere
elektromanyetik dalganın iki bileşeni vardır. Bu iki bileşen birbirine
dik, elektromanyetik dalganın yayılma yönü ise her ikisine de diktir.
Elektrik alan, birim yüke etki eden kuvvet olarak bilinir. Bu
kuvvetin yönü, artı yükten eksi yüke doğrudur. Elektrik alanlar yönlü
oklarla gösterilir. Bir başka anlatımla elektrik alan çizgileri
yüksek potansiyelden düşük potansiyele doğrudur. Manyetik alan ise bir
noktada v hızıyla hareket eden q yükünde F kuvvetini meydana getiren alan vektörüdür. Aşağıdaki şeklimizde x doğrultusunda ilerleyen bir elektromanyetik dalganın 1 boyutlu görünümü görülmektedir.
Elektromanyetik Dalganın yayılma yönü sağ el kuralı ile bulunur.
Sinüzoidal dalganın herhangi bir noktasından başlamak üzere yine aynı noktaya varıncaya kadar geçen süreye “periyot (T)” denir. Birim zamandaki (1 sn.) periyot sayısına ise “frekans (f)” denir. f= 1/T”dir. Frekans birimi Hertz (Hz)”dir.
Elektromanyetik dalgalar ışık hızı (c= 300.000 km/sn. = 161.800
NM/sn.) ile yayılır. Bir elektromanyetik dalganın bir periyodunda kat
edilen yol, dalga boyunu (λ) verir.
Birimi metredir (m). c = λ .f ve λ = c/f “ dir.
Düşük frekanslı elektromanyetik dalgalar, uzun dalga boyuna sahip iken
kısa dalga boylu elektromanyetik dalgalar ise büyük frekanslıdır.
Elektromanyetik dalgalar; dalga boyları, frekansları ve taşıdıkları
enerjiye göre gruplandırılır. Buna göre elektromanyetik dalga
spektrumunda sıralama radyo dalgalarından başlar ve gama dalgalarında
biter. Aşağıdaki resimde elektromanyetik
spektrum görülmektedir.
NOT: Lamda (λ) ışığın dalga boyu gösterim simgesi.
Elektromanyetik Dalga Spektrumu
Elektromanyetik Dalgaların Üretilmesi
Elektromanyetik dalgaların dalga boylarına bağlı olarak
elektromanyetik dalga üretecinin yapısı da değişir. Aşağıdaki
şekilde kısa dalga yayın yapan elektromanyetik dalga üreteci ω=1/√LC frekansı ile titreşen LC
devresini kapsamaktadır. Bu sistemdeki yük ve akımlar rezonans frekansında
salınır. Elektromanyetik enerji, titreşim periyodunun yarısında yüklerin
kondansatör de elektrik enerjisi depolanması, diğer yarısında ise akımların
bobinde manyetik enerji depolanması şeklinde depolanır. LC salınıcısındaki anten ω (omega) frekanslı salınımlar şeklinde rezonansa gelir. Çevreye elektromanyetik dalga şeklinde enerji yayılır. Yani LC salınım devresi ve anten sistemi, bir enerji dönüşümü meydana getirir.
Elektromanyetik Dalga Üreteci
Elektrik dipol antenin iki kolunun uçları arasında elektrik
yüklerinin salınım hareketini yapar. Aşağıdaki şekilde dipol
antenin uçları arasındaki yüklerin salınımı sonucu yayınlanan
elektromanyetik alan çizgilerinin yayılımı görülmektedir. Elektrik ve
manyetik alan çizgileri, dipol antenin ekseni civarında dönel şekiller
meydana getirerek antenden c ışık hızıyla uzaklaşır.
Alan Çizgilerinin Yayılımı
A pair of metal rods connected to a battery. (a) When
the switch is open and no current exists, the electric and magnetic fields are
both zero. (b) Immediately after the switch is closed, the rods are being
charged (so a current exists). Because the current is changing, the rods
generate changing electric and magnetic fields. (c) When the rods are fully
charged, the current is zero, the electric field is a maximum, and the magnetic
field is zero.
Radyo Frekans Kategorileri
SHF ve UHF frekansları genel olarak radar sistemlerinde kullanılan frekanslardır.
Elektromanyetik Dalga Çeşitleri
Elektromanyetik dalgalar dalga boylarına göre gruplandırılır. Dalga
boyu iki tepe noktası arasındaki uzaklığa verilen isimdir.
Elektromanyetik dalga çeşitleri;
Radyo Dalgaları
İletken anten üzerinde yüklerin ivmelendirilmesi ile meydana
gelirler. İyonosfer tabakası tarafından yansıtılırlar. Tuğla ve betondan
rahatlıkla geçerler.
TV ve radyo yayın sistemlerinde kullanılan bu dalgalar, titreşen
devrelerin bulunduğu elektronik cihazlar tarafından üretilir. Radyo
Frekans Kategorileri: SHF ve UHF frekansları
genel olarak radar sistemlerinde kullanılan frekanslardır.
Sadece radyo sinyallerini değil, cep telefonu ve TV sinyallerini de
taşırlar. Dalga boyları 0,3 m – 1 km arasındadır. Frekansları birkaç
Kilo Hertz ile birkaç Hertz arasında değişir.
Mikrodalgalar
Mikrodalga: Dalga boyları 0,1- 100 cm ve frekansları 0,3-300 Giga
hertz (GHz) olan elektromanyetik dalgalardır. Mikrodalga fırınlar ve
bazı elektronik cihazlar tarafından üretilirler. Atom ve moleküllerin
incelenmesinde, uçakların iniş ve kalkışlarında kullanılan radar
sisteminde mikrodalgalardan faydalanılır. Ayrıca televizyon
yayınları, radyo, uydu veya uzak telefon haberleşmeleri,
telgraf, astronomi, bilgisayarda data transferi gibi iletişim
amaçlar için kullanılır. Toz, ışık ve yağmurun içinden kolay bir
şekilde geçebiliği için uzaydan dünyayı görüntüleme amaçlı olarakta
kullanılır. Mikrodalga fırınlarda da aynı tip ışınlar bulunmaktadır.
Mikrodalgaların etkisine en duyarlı organlar gözler ve testislerdir.
Infrared Dalgalar
Bütün cisimler, düşük yüzeysel sıcaklık değerine sahip olan diğer
cisimlere infrared ışın yayar. Infrared ışınlar 1mm ile 750 nanometre
arasında dalga boyuna sahiptir. Sıcaklığın artması, enerjinin ve
frekansının artmasına sebep olur. İleri derecede sıcaklık
arttırımına bağlı olarak emisyon enerjileri infrared bölümünden görünür
ışık bölümüne, hatta düşük ultraviyole spektrum bölgelerine
kayabilmektedir. Bu durum demir çelik endüstrisinde görülen bir durumdur
ve meydana gelen beyaz sıcaklık; kırmızı sıcaklıktan daha fazla
sıcaktır. Gece görüş gözlüklerinde, Tv’lerin uzaktan kumandalarında
da kullanılır.
Görünür Işık
Dalga boyları 4⋅10–7m–7⋅10–7m arasındadır. İnsan gözünün
algıladığı ışıktır. Bunlar çok sıcak cisimlerden yayılır. (Kırmızı,
sarı, yesil, mavi, mor gibi)
Mor Ötesi Işınlar
Bunların kaynağı genelde güneştir. Dalga
boyları 4⋅10–7m–6⋅10–10m arasındadır. Yeryüzüne az miktarda
ulaşırlar. Güneş çarpmasının sebebi bu ışınlardır.
Kızıl Ötesi Işınlar
Dalga boylan 1mm–7⋅10–7m arasındadır. Sıcak cisimler
tarafından yayılırlar. Elektromanyetik dalgaların görebildiğimiz
tek çeşididir. Farklı renklerde kendini gösterir. Bu renkler, mavi, mor,
yeşil, turuncu, sarı ve kırmızıdır. Dalga boyu kırmızıdan mora doğru
azalma gösterir. Bütün bu renkler bir araya geldiği zaman dalga
boylarının toplamı görünür ışık meydana getirir. Lazer
ışınları, söz konusu ışınların belirli odaklamalarıyla elde edilir.
Endüstride, benzeri alanlarda ve tedavi amaçlı olarak kullanılır. Tedavi
amaçlı sağlam ve hastalıklı uzuvların yaydığı kızılötesi ışınlar
farklı olduğu için tıpta hastalıklı uzuvların teşhisi için kullanılır.
Ultraviyole Işınları
Ultraviyole ışınları göz ile görülmez. 10 ile 380 nanometre
aralığında dalga boylarına sahiptirler. Ultraviyole ışınlarının ana
kaynağı güneştir. Elektrik arkları, kaynak arkları ve güneş lambası
olarak bilinen ultraviyole lambaları ultraviyole ışın kaynaklarıdır.
Güneşten dünyaya ulaşan ışın miktarı;
Koruyucu ozon tabakasına
Bulut durumuna
Mevsime
Günün saatine
Enleme
Deniz seviyesinden yükseklik gibi durumlara bağlıdır.
Ultraviyole ışınları, su kar veya kumdan yansıyarak etkili olabilir.
Bu gibi durumlarda kar veya güneş körlüğü denilen durumlar ortaya çıkar.
Ultraviyole lambalarının maddelerden geçebilmesi zordur. Bu sebeple
kolay engellenebilen bir ışındır. Normal pencere camları yüksek
frekanslı ışınların büyük bölümünü engeller. Açık renkli elbiselerde
aynı etkiyi yapar. Cilde zararlı olduğu gibi güneş yanığı ve cilt
kanserine neden olurlar.
X Işınları
Yüksek hızlı elektronların metal bir hedefe çarptırılıp
durdurulması ile ortaya çıkarlar. Katottan hızlandırılan elektronların
anota çarparak durması sonucu meydana gelirler.
Yüksek enerjili ve çok küçük dalga boylu dalgalardır. Elektron tüpleri üzerinde çalışırken Wilhelm Röntgen tarafından tesadüfen
bulunmuştur. 10 nanometre ile 10 pikometre arasında dalga boyuna
sahiptirler. Tıp alanında görüntüleme de kullanılır.
Gama Işınları
Doğal ve yapay radyoaktif maddelerin çekirdek reaksiyonları sonucu
meydana gelirler. Gama ışınlarının taşıdığı enerji fazla olduğundan
canlılar üzerinde zararlı etkileri vardır. Dalga
boyları 10–10m–10–14m arasındadır. Çok yüksek
enerji ve çok daha küçük dalga boyuna sahiptirler. Atomların
parçalanması ve bozunması sonucu açığa çıkarlar. Dalgaboyları 10
pikometreden küçüktür. Tıp alanında kanser tedavisi için
kullanılır. Bu ışınlar doğru kullanılmalıdır aksi taktirde yarar
yerine zarar verebilirler.
Elektromanyetik indüksiyon: (fizik) Bir
manyetik akı içinde, alan çizgilerini kesecek şekilde hareket eden
iletkenin uçlarında gerilim farkı meydana gelmesi. Bu gerilim farkı,
hareketin hızına, yönü ise manyetik alanın konumuna bağlıdır.
Elektromanyetik teori:(fizik) Işığın elektrik ve manyetik alanların birlikte yayılması ile meydana gelen bir olay olduğunu savunan kuram.
Elektromanyetik kuvvet: Elektrik yüklü bir parçacığın manyetik alandan geçerken üzerine etki eden kuvvettir.
Elektromanyetik kütle:(fizik) yüklü bir parçacığın toplam eylemsizliğinin, elektrik yükünden ileri gelen bölümü.
Elektromanyetik Dalgaların Özellikleri
Yüklü cisimlerin ivmeli hareketleri sonucu meydana gelirler.
Kendini meydana getiren, elektrik ve manyetik alanları birbirine diktir.
Işık hızıyla yayılırlar.
Yüksüzdürler.
Yüksüz oldukları için elektrik ve manyetik alandan etkilenmezler.
Enerjileri E=h⋅ν formülü ile hesaplanır.
Hızları farklı ortamlara geçtiklerinde değişir.
Soğurulabilirler; soğuran cisimler ısınır.
Enine dalgalardır.
Kendini meydana getiren elektrik ve manyetik alanları aynı fazdadır.
E = B.c dir. (c; ışık hızıdır.)
Yansıma, kırılma, kırınım ve girişim yapabilirler.
Boşlukta yayılabilirler.
Polarize edilebilirler.
Radyo Astronomlar ve Radyo Teleskolar
Peki üzerinde çalıştığımız bu sinyaller de neyin nesi?
Durağan elektrik yükleri bir elektrik alan üretirler(örneğin
elektronlar). Hareket eden bir elektron ise hem elektrik alan hem de
manyetik alan üretir ve bu alanda düzenli olarak yinelenen değişimler
elektromanyetik ışınımı oluştururlar. İşte biz de bu ışınımların büyük
dalga boyuna sahip olan kısmını yani “radyo dalgalarını” radyo
teleskoplarımızla gözlemliyoruz…
Gözlemlediğimiz radyo dalgalarını oluşturan ışınımlar bir çok
farklı etki sonucu ortaya çıkabilir. Oluşan ışıma türlerini;
gibi bir kaç sınıfta inceleyebiliriz. Bunlardan kimisi, hızı ışık
hızına göre küçük olan parçacıkların manyetik alan içinde hareket
etmelerinden dolayı oluşurken kimisi de mutlak sıfırın üzerindeki tüm
cisimlerin elektromanyetik dalga yayması ilkesine dayanır. İlkeye göre
sıcaklığı mutlak sıfırın(0 Kelvin) üzerinde olan bir cisim “ısısal
çalkantı” durumundadır, bu nedenle de cisimdeki yüklü parçacıkların
ivmelenmesine ve ışınım salmasına neden olur.
Uzayda gaz bulutlarından tutun Güneş’e kadar bir çok cisim radyo
ışınımı yapar. Bunlar gözlemlenebilirlik derecelerine ve çeşitlerine
göre sınıflandırılmışlardır. Örneğin tek yıldızlar, yıldız kümeleri,
kuasarlar vb. “ayrık kaynaklar”dır. Fakat gözlemlenebilirlik
derecelerine göre bunlar da kendi içlerinde nokta kaynaklar, sınırlı
kaynaklar ve genişleyen kaynaklar olarak ayrılmıştır…Mesela “nokta
kaynaklar” çok çok küçük açılar altında gözlenebilmektedirler.
....Burada VLA ile alınan Jüpiter görüntüsü hiç de gezegensel diske
benzemiyor değil mi? Görüntüyü, büyük bir kısmı Jüpiter’in manyetik
alanında bulunan elektronlar tarafından yapılan “Synchrotron Işınımı”
oluşturmaktadır.
Elektromanyetik Dalga Hakkında Bilgi
Elektromanyetik dalga terimi, elektronik radyasyonun (EMR) uzayda
aldığı yolu tanımlar. Birkaç metreden, atom yarıçapının büyüklüğüne
kadar değişen dalga boyuna göre farklılık gösteren birçok EMR formu
bulunmaktadır. Bunlar azalan dalga boyuna göre şöyledir: radyo
dalgaları, mikrodalgalar, kızılötesi, görünür ışık, ultraviyole, x
ışınları ve gama ışınları. Elektromanyetik dalgaların bilimde ve
günlükhayatımızda sayısız uygulamaları bulunmaktadır.
Işık
Birçok bakımdan elektromanyetik dalgaların davranışları suyun
üzerindeki küçük dalgacıklar veya sesin havada gösterdiği davranışlala
benzerlikler taşımaktadır. Örneğin eğer delikli bir bariyerin
arkasından ışık bir ekrana yansıtılırsa, ekranda karanlık ve aydınlık
şeritlerin oluştuğu görülecektir. Buna girişim deseni denir. Bu desen
ışığın dalga özelliğine sahip olduğunu göstermektedir.
Dalga boyu ve Frekans
Aynı okyanus dalgası gibi elektromanyetik bir dalganın da tepe ve
çukur noktaları bulunur. Dalga boyu denilen kavram bu çukur veya tepe
noktaları arasındaki uzaklığın adıdır. Bunun yanında EMR, birim
zamanda geçen tepe noktasını belirten frekans terimi ile de
tanımlanır. Her tür dalga çeşidi eşit hızla hareket eder: ışık hızı.
Ancak frekans tamamen dalga boyuna bağlıdır. Kısa dalga boyuna sahip
dalgalar yüksek frekansa sahipken, uzun dalga boyuna sahip dalgalar da
daha düşük frekanslı olurlar.
Enerji
Kısa dalga boyu veya yüksek frekanslı elektromanyetik dalgalar, uzun
dalga boyuna yani düşük frekansa sahip dalgalardan daha fazla enerjiye
sahiptirler. Elektromanyetik dalga tarafından taşınan enerji, maddeyi
nasıl etkileyeceğini belirler. Düşük enerjili radyo dalgaları atomları
kibarca huzursuz ederken, yüksek enerjili mikrodalgalar daha
kuvvetlice yer değişmelerine neden olarak maddenin ısınmasına neden
olur. Diğerleri ile karşılaştırıldığında x ve gama ışınları adeta
atomları yumruklamaktadır. Bunlar kimyasal bağları koparabilir,
atomun elektronlarını uzaklaştırabilir ve iyon oluşturabilir. Bu
nedenle bunlar iyonlaştırıcı radyasyon olarak ifade edilirler.
Kullanımı
Modern teknolojinin çok büyük bir kısmı elektromanyetik dalgalara
dayalıdır. Radyo, televizyon, cep telefonları ve internet, radyo
dalgalarının havada, uzayda veya optik kablolar üzerinde
transmisyonuna dayanmaktadır. DVD’lerin kaydedilmesi ve oynatılmasında
lazerler, CD’lerde ışık kullanılmaktadır. X-ışını cihazları özellikle
tıp ve havaalanlarının olmazsa olmazıdır. Bilimde, evrenin şu ana dek
geçirdiği evrelerin bilgisini büyük oranda uzak yıldız ve
galaksilerden gelen ışığın, radyo dalgalarının ve x ışınlarının
analizlerine borçluyuz.
Zararları
Radyo dalgaları gibi düşük enerjili elektromanyetik dalgaların çok
zararlı olmadıkları düşünülmektedir. Ancak enerji miktarı arttıkça
işler biraz değişmektedir. X ışını ve gama ışını gibi iyonlaştırıcı
radyasyon yaşayan hücrelere zarar verebilir ve hatta öldürebilir.
Bununla birlikte DNA yapısında değişiklik yaratarak kansere yol
açabilir. Hastaların tanı amaçlı maruz kaldıkları x ışınları
önemsenmeyecek düzeyde olsa da işi röntgen çekmek olan kişiler, bu
ışınlara her gün maruz kaldıkları için, bu ışınlar onlar için çok
tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle x ışınlarını geçirmeme
özelliği olan özel kurşun aparatlar ile çalışmaları gerekir. Bunların
dışında her gün maruz kaldığımız güneş ışığı gibi morötesi ışınların
aşırısı cilt kanseri gibi sorunlar doğurabilir. Bunu engellemek için
özel cilt kremleri kullanılmalıdır.
Elektromanyetik dalgalar birlikte değişen ve
birbirine dik düzlemdeki elektrik ve manyetik alanlardan oluşur.
Uzayda değişen elektrik alanlar manyetik alanları oluşturur. Bu
değişim sinüzodial (sinüs fonksiyonunun şekli) bir eğri şeklindedir.
Bir ortamda elektrik alanı değiştirmek için yüklü cisimleri ivmeli
hareket ettirmek gerekir. Dolayısıyla ivmeli hareket eden yükler
elektromanyetik dalga yayar.
Maxwell Denklemleri
James Clerk Maxwell elektromanyetik dalgaları matematiksel
olarak incelemek için bazı fiziksel büyüklükler
kullanmıştır. Bu büyüklükler manyetik dolanım, elektriksel dolanım,
manyetik akı, elektriksel akı, vb. dir. Bu büyüklüklerden bazılarını
Lise2 konularından biliyorsunuz. İlkdefa göreceğiniz büyüklükler
aşağıda tanımlanmıştır.
Manyetik Dolanım (DB): Düz bir telden geçen
akım veya değişken bir elektrik alan etrafında birim kuzey kutbunun
bir tur dönmesi için oluşan manyetik alana karşı yapılan iş.
Elektriksel Dolanım (DE): Değişen bir
manyetik alan etrafında birim yükü bir tur döndürmek için elektrik
alana karşı yapılan iş.
Elektromagnetik ışınım -siyah cisim ışınımı-
radyo dalgaları-gama ışınları-X ışınları
Işık, radyo dalgalan ve X ışınları, birbirleriyle bağlantısız gibi
görünmelerine karşın, aynı ışınımın, yani elektromagnetik ışınımın
değişik türleridir. Gerçekte bunlar, bir elektrik yükü giderek hız
kazandığında ortaya çıkan, ENERJİ dalgalarıdır.
Bir elektrostatik yük, sözgelimi ELEKTRON gibi yüklü bir tanecik,
kuvvet çizileriyle çevrilidir. Kuvvet çizgileri, elektronun yanına
benzeri bir yük getirildiğinde, bu yükün hareket edeceği doğrultuyu da
gösterir. Yüklü tanecik aşağı yukarı hareket ettirilirse, yolun uç
noktalarında hızı, önce azalır sonra yeniden artar. İşte bu
ivmelenmeler, kuvvet çizgilerinde elektrik yükünden dışarı doğru
yayılma oluşturur. Hareket eden bir elektrik yükü, magnetik alan
ortaya çıkarır (Bk. elektromagnetizma). İvmeli elektrik yükü de, gene
dışa doğru yayılan bir magnetik alan oluşturur. Bu alanın kuvvet
çizgileri, elektrik alanının kuvvet çizgilerine diktir. Yayılmaların
dışa doğru hareket hızları, elektrik yükünü çevreleyen maddenin
cinsine bağlıdır.
Bu tür elektromagnetik uyarımların varlığını ve hızlarını ilk olarak
James Clerk MAXWELL hesaplamıştır. Maxwell, hızlarının aynı olması
nedeniyle, ışığın da bir elektromagnetik ışınım olacağını ileri sürdü.
Maxwell'in zamanında, söz konusu dalgaların, «ESÎR
Frekans ve dalgaboyu:
Sürekli bir elektromagnetik ışınım elde etmek için, yüklü bir
taneciğin sürekli olarak aşağı yukarı titreşmesi gerekir.
Bir saniyede yükün yapmış olduğu titreşim
sayısına, oluşan dalganın «frekansı» denir.
Elektromagnetik ışınımlar birbirlerinden, dalga-boylarına (dalganın
iki tepe noktası arasındaki uzaklık) göre de ayrılır. Her dalga
hareketi için, «dalga hızı = frekans x dalgaboyu ».
Daha önce de belirtildiği gibi, elektromagnetik dalgalar,
değişik ortamlarda, değişik hızlarla yayılırlar. Dolayısıyla, içinden
geçtikleri ortama bağlı olarak, dalgaboyları da değişir. Oysa,
frekansları hep aynı kalır. Herhangi bir ışınımın dalgaboyu denilince,
onun vakum içindeki dalgaboyu akla gelmelidir. Sözgelimi, bir sodyum
lambasından çıkan sarı ışığın, vakum içindeki dalgaboyu 589,3
nanometredir (1 nanometre, 1 metrenin milyarda biridir ve nm olarak
gösterilir. Dalgaboyları aynı zamanda, angström birimleriyle de
gösterilebilir; buna göre 589,3 nm = 5893 angström'dür). Bu dalgaboyu
değeri, havada 589,1 nm'ye, cam içinde de 388,6 nm'ye düşer.
En uzun radyo dalgası, 10 000 m'den büyüktür. Buna karşılık, en kısa
dalga (gama ışını), bir atomun çapından daha küçüktür (0,001 nm
kadar). Düşük frekanslarda dalgaboyları uzun, yüksek frekanslarda
dalgaboyları kısadır.
Radyo dalgaları:
Uzunluğu 1 mm'den daha büyük olan elektromagnetik dalgalara, «radyo
dalgaları» denir. Radyo vericileri, elektrik akımının hızla
kesilip verilmesi ilkesine göre çalışır. Devre açılınca, bir
elektromagnetik ışınım sinyali, yani kuvvet çizgilerinde bir yayılma
oluşur. Devre büyük bir frekansla açılıp kapanırsa, aynı frekansta
elektromagnetik ışınım da ortaya çıkacaktır. Bu, ilke olarak radyo
vericisinin çalışma yöntemidir: Elektronlar, yayılan dalgaboyuna
yetecek bir enerjiyle, verici ANTEN üstünde, seçilen frekansta
yayılmaya zorlanır. En yüksek vericinin elde edilmesi için, antenin
boyu, yayımlanan dalgaboyu kadar uzun olmalıdır.
Akımı oluşturan elektronlar, akım değişmeleri sırasında hızlanır ve
elektrik alanı, verici antene paralel olan elektromagnetik ışınımı
ortaya çıkarır. Verici anten düşey doğrultudaysa, dalgalar ancak düşey
bir antenle alınabilir; bu durumda ışınımın düşey olarak
polarılmasından söz edilir. Benzer biçimde, yatay bir antenin ışınımı,
gene yatay bir anten tarafından algılanabilir (elektromagnetik
ışınımın her türünde, çok yararlı özellikleri bulunan POLARILMA etkisi
sağlanabilir).
Elektromagnetik ışınım, alıcı antende elektrik akımı doğurur. Bu akım
alıcıda yükseltilir.
Elektronik olarak elde edilebilecek en yüksek
frekans, 300 000 000 000 Hz dolayındadır. Bu değer, 1 mm' lik
bir dalgaboyuna karşılıktır. «Radyo dalgası». Bir katıyı oluşturan
moleküllerin doğal titreşimleri kullanılarak, daha yüksek frekanslar
elde edilebilir. Bu moleküller elektron içerdiklerinden, titreşim
sırasında elektromagnetik ışınım oluştururlar. Katı cisim ne kadar
sıcaksa, molekül titreşimi de o kadar artar ve ışıyan dalgaların
frekansı aynı oranda yükselir. Bu biçimde oluşan ışınım, genellikle
polarılmamıştır; çünkü elektronların çeşitli yönlerde polarılması,
birbirlerini yok etmelerine yolaçar.
Siyah cisim ışınımı:
Değişmez sıcaklıkta tutulan bir cisimden çıkan ışınımlar bile, aynı
dalgaboyunda değildir. Yayılan dalganın enerjisinin frekansa bağlı
değişimi, değişik sıcaklıktaki cisimler için çizelgede gösterilmiştir.
Bu, bir siyah cismin kuramsal davranışına bağlı olarak hesaplanmış,
kuramsal bir eğridir. Siyah cisim, üstüne düşen bütün ışınımları yutar
ve daha sonra bunları değişik dalgaboylarında salar. Kapalı bir fırına
yerleştirilen bütün cisimler, buna benzer bir özellik gösterir. Güneş
sıcaklığında bir kütle, enerjisinin büyük bölümünü, 520 nm düzeyindeki
dalgaboylarında salar. 520 nm, yeşil rengin dalgaboyudur. Oda
sıcaklığındaki bir cismin yaydığı ışınım çok azdır (10 000 nm) ve
tayfın görülebilen bölgesinin dışında, (kızılaltı) kalır. Kızılaltı
ışınım, elektromagnetik tayfda görünen bölge ile radyo bölgesi
arasında yeralır.Dalgaboyu 1 mm'den küçük olan radyo dalgalarına,
«mikrodalga Bu ışınımın radyo ışınımından ayrıldığı nokta, radyo
dalgalarının elektronik olarak, kızılaltı ışınımın ise ısıl olarak
oluşmasındadır.
Kızılaltı ışınım genellikle «ısıl ışınım Kızılaltı ışınım, radyo
dalgası alıcısıyla algılanamaz. BOLOMETRE ve bazı elektronik
aygıtlarla ölçülebilir. Bolometre, aldığı toplam ışınımın şiddetini
ölçer.
Işık:
Görünen ışığın dalgaboyu, kızılaltı ışığın dalgaboyundan daha kısadır:
390-750 nm. Göz, farklı dalgaboylarını, farklı renkler olarak algılar.
680 nm kırmızı, 560 nm sarı, 500 nm yeşil, 420 nm mavi, 400 nm mor
olarak görünür. Işık gözle, fotoğraf kağıdıyla ya da FOTOSEL'le
algılanabilir.
Söz konusu organ ve aygıtların, neden kızılaltı ışınları
algılamadığını anlamak için, elektromagnetik ışınımın kesiksiz bir
enerji akımı olmadığını bilmek gerekir.Kızılaltı ışınımda enerji,
kuvantumlar (ya da fotonlar) adı verilen enerji paketçikleri biçiminde
verilir. Her kuvantumun enerjisi, ışınımın frekansına bağlıdır: Enerji
(jul olarak) = 66 x 10-3!- x frekans (Hz olarak). Oysa, sözgelimi 100
watt'lık bir ampul, saniyede 100 jullük bir enerji yayar (yüksek
frekanslarda, yüksek enerjili fotonlar bulunmaktadır).
Görünen ışık frekansmdaki fotonun enerjisi, yalnızca 4 x 10-" juldür.
Ama bu değer, bazı kimyasal tepkimeleri başlatmaya yeterlidir.
Sözgelimi, gözde*ki sinir hücresini uyararak, beyne sinyal
ulaştırılabilir ya da fotoğraf FİLM'indeki gümüş bileşimini, gümüş
metaline dönüştürerek, görüntünün belirmesini sağlayabilir.
Fotoğraf makinası POZOMETRE'si ve benzeri aygıtlar, buluculardaki
elektronların enerjisini yükselten ışık kuvantumlarınm enerjisiyle
çalışır. Değişiklikler bir göstergede belirtilir. TV kameralarımla ve
FOTOÇOĞALTICI TÜP'te ise, bunun tersi görülür. Katottan gelen( ışın,
elektronları ayırarak serbest duruma getirir. Bunlar da, elektrostatik
bir alanda hızlandırılarak, yükseltilebilen bir akıma dönüştürülürler.
Morötesi:
Dalgaboyu 390 nm ile 1 nm arasında değişen ışınımlara, morötesi ışık
denir. Bu ışınım, aşırı derecede ısınmış kütlelerden yayılır. Ne var
ki, gerekli sıcaklık, bilinen bütün maddelerin kaynama noktasının
üstündedir; bu yüzden morötesi ışın, ancak çok sıcak yıldızlar
tarafından üretilebilir.
Dünya'da ise, morötesi ışınım değişik biçimde oluşturulur. Molekül
ve atomlardaki elektronların, belirli enerji düzeyleri vardır. Bunlar,
bir enerji düzeyinden ötekine geçirildiklerinde, fazla enerjiyi elektromagnetik ışınım halinde salarlar. Elektromagnetik ışınım,
atomdaki enerji değişmelerine göre, belirli frekanslarda ortaya çıkar.
Atomların çoğu, sözgelimi cıva, tayfın morötesi bölgesinde frekanslar
oluşturur (güneş banyosu için kullanılan MORÖTESİ LAMBASl'nda cıva
vardır).
Bu yolla, atomların aynı zamanda gözle görülebilen dalgaboylarında da
ışınım yapmaları sağlanabilir. Sokak lambalarının sarı ışık vermesinin
nedeni, sodyum atomundaki enerji değişmesinin yaydığı dalgaboyunun,
sarı ışığınkine eşdeğer olmasıdır.
X ışınları:
Bir elektron demetinin hızı apansızın yavaşlatılarak, daha da yüksek
frekanslar elde edilebilir. Özel aygıtlarda elektron akımı, metal bir
anoda çarptırılarak apansızın durdurulabilir. Elektronların hareket
hızına bağlı olarak çıkan ışınımın dalgaboyu, 10 nm ile 0,001 nm
arasında değişir. İşte bu ışınlara, «X ışınları X ışınları, fotoğraf
kağıdını kolayca etkilerler. Hastanelerdeki röntgen aygıtlarında
sıradan fotoğraf filmleri kullanılır. Eğer resim gerekmiyorsa, TANECİK
BULUCU'ları da kullanılabilir. Bunların birçok türü (GEİGER SAYACI
gibi) vardır, ama tümünün ilkesi aynıdır.
Gama ışınları:
Atom çekirdeğindeki doğal olaylar, daha da kısa dalgaboyları
oluşturur. Tıpkı elektronda olduğu gibi, çekirdek içindeki protonun da
enerji düzeyi değişebilir. Ne var ki, bu durumda, yayılan frekans çok
yüksek, dalgaboyu da 0,01 nm'den kısadır. Bu dalgalara «gama ışını».
denir. Elektromagnetik ışınımın, tayfın iki ucu arasında önemli
değişiklikler göstermesine ve bunların oluşturulup algılanmasının
değişik aygıtlarla gerçekleşmesine karşın, olay temelde aynıdır:
Elektrik yüklü taneciklerin hızlandırılmasıyla elektrik ve magnetik
alanlarda oluşan uyarımlar sonucu ortaya çıkar.
Işığın gerçek kimliğini açıklıyoruz.
Yüksek Fizik Öğretmeni Müberra Altın
Işık dalgadır dedik, sonra taneciktir. En son dalga tanecik
dualitesini kabul etmek zorunda kaldık. Bilim o kadar geniş bir
yelpaze ki bilim adamları her konuda araştırma yapmaya devam
ediyorlardı. Bulunan bilgiler paylaşılıyordu. Önemli olan bilginin
bulunması değil yorumlanmasıydı. Bu konuda Einstein'in başarısı su
götürmez bir gerçektir. Dönemin genç bilim adamlarının tüm deney
sonuçlarını başarılı bir şekilde yorumlamıştır. Çağımızda bu görev
Stephen Hawking tarafından yürütülmektedir. Her dönemde böyle bir
insana ihtiyaç var. Amper elektrikle uğraşıyordu. Bir telden elektrik
akımı geçirildiğinde yanındaki pusulada sapma gözlemledi ve telin
etrafında manyetik alan oluştuğunu keşfetti. Amper bu manyetik alanın
durgun yük etrafında değil akan yük yani ivmeli hareket eden yük
etrafında oluştuğunu bulmuştu. Faraday ise magnetik alanla
uğraşıyordu. Düzgün bir manyetik alan içerisine tel bir halka
konulduğunda üstelik halka hiçbir üretece bağlı değilken yalnızca
manyetik alanın değiştirilmesiyle ampermetrede sapma gözlemlemişti. Bu
da değişen manyetik alanın elektrik akımı oluşturduğunu gösteriyordu.
Her yük etrafında elektrik alan var oğluna göre olayı şöyle de
tanımlayabiliriz. Değişen manyetik alanlar elektrik alanları doğurur.
Bilim adamları için elektrik, manyetizma ve optik birbirinden bağımsız
bilim dalları iken bir sihirli dokunuşla bu üç alanı birbirbirine
bağlayan ve böylece fizikteki en büyük birleştirmeyi gerçekleştiren
James Clerk Maxwell sahneye çıktı. Maxwell elektrik akımının hızını
hesapladı ve ışık hızına eşit olduğunu gördü. Üstelik ışığın dalga ve
tanecik modelleriyle açıklanabilen her türlü davranışı ışığın
elektromanyetik dalga oluşuyla da açıklanabiliyordu.
Aslında dalga-tanecik dualitesine göre çok daha doyurucu ve ikna edici
bir şekilde açıklıyordu. Maxwell ışığın elektromanyetik dalga olduğunu
matematiksel olarak ispatladı. Ona göre elektrik alan ile manyetik
alan birbirlerine dik olacak şekilde V hızıyla hareket eden bir
elektromanyetik dalgadır. Bu sayede çok uzaklara rahatlıkla seyahat
edebilir. Üstelik emd ın yayılması için ortama ihtiyaç yoktur yani
uzayı doldurduğu varsayılan esir maddesine de böylece ihtiyaç kalmamış
olur. Üstelik elektrik ve manyetik alanlar aynı fazlıdır. Yük
taşımazlar. Birbirlerinden etkilenmezler. Ama enerji taşırlar. Yani
sözün özü ışık için geçerli olan bütün optik olaylar, elektromanyetik
dalgalar için de geçerlidir. IŞIK ELEKTROMAGNETİK DALGADIR? Işığın
karakterini çözdük rahatladık ancak şimdi yeni sorular bizleri
bekliyor.Bilimi seviyorum .Boşuna mı demişler merak varsa bilim de var
diye..Nedir bu elektromanyetik dalga ?Daha önce gördük mü?Günlük
hayatımızda var mı ? Bunlarla hiç karşılaştık mı ya da maruz kaldık
mı? Şimdi bu sorulara cevap arayalım. Aslında bunlar ışık nedir?
Sorusu kadar zor ve karmaşık değil.Sadece elektromanyetik spektrumu
görmek bile bunu anlamak için yeterli aslında.
Spektrum Hertz in laboratuarda yaptığı deneyler sonucunda bulduğu ve
bu yolla Maxwell in teorik çalışmalarını deneysel olarak ispat etmeyi
başardığı Radyo dalgalarıyla başlıyor.İşte herkes tarafından bilinen
radyo dalgaları elektromanyetik dalga ailesinin bir üyesidir. Hertz bu
dalgaların çok uzaklara gönderilebileceğini keşfetmiş hatta 1901 2 de
Atlas okyanusunu aşan sinyallerle İngiltere'den New foundland' a Mors
alfabesinin ' s ' harfini göndermeyi başarmıştır.Yani şimdilerde her
saniye bir frekans değiştirip dinlediğimiz radyo istasyonlarının
ortaya çıkışı Hertz sayesindedir.Radyo dj'lerinin sesleri ve tabiî ki
müzik yayınları Dj'in bulunduğu yerden yayınlana radyo dalgalarına
yüklenerek bulunduğumuz yerde frekansını ayarladığımız radyo alıcısı
tarafından yakalanarak kulağımıza ulaşıyor.
Sonra mikro dalgalar geliyor Hani şu kısa sürede yemeği pişiren veya
ısıtan fırınlarda kullanılan elektromanyetik dalgalar.Daha birçok
kullanım alanı var tabiî ki bunları da incelemeyi ileriki sayılara
bırakacağız.Sonrasında Kızıl ötesi ışınlar ençok uzaktan kumandalar ve
cep telefonlarından hatırlarız.Görünür bölge zaten adı üzerinde bizim
gözümüzdeki hücreler tarafından algılanabilen ve spektrumda çooook
küçük bir yer kaplayan kırmızıdan mor renge kadar olan kısım.Mordan
sonra ne geleceğini tahmin etmek zor değil.Mor ötesi ışını..
Aslında güneşten her saniye üzerimize yağan ozon tabakasının tuttuğunu
bildiğimiz ultraviyole ışınlarıda diyebiliriz. Kanser uyarılarını
hatırlayalım tabi. Hemen ardından X ışınları gelir ki diğer adı
Keşfeden kişinin adıyla da anılan Röntgen ışınları..Röntgeni hastaneye
hayatından en az bir kez giden herkes bilir .Yada çevresindeki bir
kişinin röntgen filmini görmüştür.Spektrumun son ışınımı gama
ışınımıdır ki bu adı genellikle Atom bombasının geçtiği cümlelerde
duyarız.Elektromanyetik dalgalar görüldüğü gibi hayatımızın her
yerinde bizimle.
Bir ortamda bütün e.m.d. aynı hızla
yayılır, aynı doğaya sahiptir, ancak
kaynakları farklıdır: Radyo dalgaları ve
mikrodalgalar, iletkenler içinde hareket eden elektronlardan;
kızılötesi ışıma, sıcak cisimlerden; morötesi, elektrik arkları ve gaz
boşalmalarından; X ışınları, elektronların bir
hedefe çarpmasından; gama ışınlan ise
radyoaktif atomların çekirdeklerinden doğarlar. (Elektromagnetik
spektrum çizgileri şekli için
bölüm sonuna bakınız.)
►Radyo istasyonlarında, yükler verici
anten içinde belli bir frekansla hareket ettirilirler. Oluşan elektrik
alanları da bu titreşim frekansına uyar.
Verici antenden yayılan dalgalar, alıcı antendeki yükleri de aynı frekansta
titreştirir. Radyo alıcısı içindeki titreşim devresinin rezonans frekansı,
vericinin frekansına eşitlenebildiğinde yayın net dinlenir, verici frekansı,
alıcının rezonans frekansına eşit olunca alıcı devre maksimum soğurma yapar,
bu nedenle yayın net alınır.
2) Elektrik ve magnetik alan
değişimleri eşzamanlıdır, aynı zamanda ve aynı yerde maksimum veya
minimum değer alırlar (aynı fazdadırlar).
3) E⊥B⊥ v dir; e.m.d. enine
dalgalardır.
4) Yayılma hızları, yayıldıkları
ortamın elektrik ve magnetik özelliklerine bağlıdır, alan
değişimlerinin genliğine bağlı değildir.
5) Yalıtkan ortamlardan geçer,
iletkenler tarafından yansıtılır ve soğrulurlar. e.m.d. soğuran
iletkenler üzerinde, aynı frekanslı indüksiyon akımları oluşur.
6) Kırılma, kırınım ve girişim
yaparlar.
Depiction of the electromagnetic force (or electromagnetic wave), created by
the movement of an electron e- , between a oppositely charged poles of
conducting plates, showing an electric field E moving or oscillating
perpendicular to a magnetic field B, with a characteristic wavelength of λ (lambda),
described as being comprised of photons, symbol γ (gamma), "on mass-shell"
Electromagnetic waves radiation process.
Magnetic Dipole Radiation From A Sinusoidally Varying Dipole--The Near/Transition
Zone
The field lines of a magnetic dipole for the case where the dipole varies
sinusoidally in time by 10% in amplitude (20% peak to peak). That is, the
dipole is always oriented along the vertical axis, and its dipole moment
varies in time in a manner proportional to (1.0 + 0.1 sin(2 Pi t/T) ).
The animation runs over one period of the oscillation. The radiation terms
begin to dominate at about cT. Well inside that distance, the field is quasi-static.
The motion of the field lines is given by the ExB drift motion, which is
also the direction (but not the magnitude!) of the Poynting flux. By looking
at the motion of the field lines one can see that the energy flow in the
quasi-static region is first away from and then toward the origin, as energy
is first put into and recovered from the magnetic field. However, in the
radiation zone, the energy flow (and field line motion) is consistently away
from the origin, representing the irreversible energy loss to radiation.
Two dimensional Slice... please run animation in Loop to show the full
process.
Three Dimensional View (one electric field line view)... please run
animation in Loop to show the full process.
A 3D representation of this same radiation, but choosing only one field line
per loop and replicating it every 15 degrees in azimuth, to give a field for
the 3D structure of the field. In general this may be split into many
individual photon "zones" depending on geometry of the antenna.
Three Dimensional View ( Sited inside a room to give some perspective ...
actual frequency. 70 MHz Dipole Radiation, shown to show physical scale
relative to desks)... ... please run animation in Loop to show the full
process.
Diagram of the electric fields (blue)
and magnetic fields (red)
radiated by a dipole antenna (black rods) during transmission.
Electric field (broken lines) and magnetic field around an antenna. The
electric vector E and magnetic vector H are in time phase but are 90° apart
in space. The direction of travel (propagation) is indicated by T. Electric
and magnetic fields exist in planes other than the two planes shown.
An electromagnetic field (also EMF or EM field) is a physical
field produced by electrically charged objects. It affects the
behavior of charged objects in the vicinity of the field. The
electromagnetic field extends indefinitely throughout space and
describes theelectromagnetic interaction. It is one of the four
fundamental forces of nature (the others are gravitation, weak
interaction and strong interaction).
The field can be viewed as the combination of an electric field
and a magnetic field. The electric field is produced by stationary
charges, and the magnetic field by moving charges (currents); these
two are often described as the sources of the field. The way in which
charges and currents interact with the electromagnetic field is
described by Maxwell's equations and the Lorentz force law.
From a classical perspective in the history of electromagnetism,
the electromagnetic field can be regarded as a smooth, continuous
field, propagated in a wavelike manner; whereas from the perspective
of quantum field theory, the field is seen as quantized, being
composed of individual particles.
The toroidal dipole moment is associated with the circulating
magnetic field M accompanied by electric poloidal current distribution.
How do electromagnetic
waves travel through a vacuum?
Electromagnetic Wave Parameters
Parameters that describe electromagnetic waves include frequency,
wavelength and period. Frequency is cycles per second (Hertz),
wavelength is distance traveled to complete 1 cycle and period is time
to complete 1 cycle. The higher the frequency, the shorter the
wavelength.
- Sine Wave Parameters
f = c / L
T = 1 / f
L = c / f = c T
f = frequency
L = Wavelength
T = period (time to complete 1 cycle)
c = speed of light
Physicists detect radio waves from a single electron
By Adrian ChoApr. 21, 2015
Physicists have long known that charged particles like electrons will spiral
in a magnetic field and give off radiation. But nobody had ever detected the
radio waves emanating from a single whirling electron—until now. The
striking new technique researchers used to do it might someday help particle
physicists answer a question that has vexed them for decades: How much does
a ghostly particle called the neutrino weigh?
"This is a great achievement on its own, and we're really looking forward to
seeing this technology develop over time," says Guido Drexlin, an
astroparticle physicist at the Karlsruhe Institute of Technology in Germany
who was not involved in the work.
To understand the experiment, suppose an electron flies horizontally through
a vertical magnetic field. It will experience a sideways force that is
proportional to both its velocity and the strength of the field. That
constant sideways shove will cause the electron to run in circles (see
diagram). But that turning will also cause the electron to radiate
electromagnetic waves, much as a wet dishcloth will fling off drops of water
if you whirl it above your head. Of course, the radiation will sap the
electron's energy, so that it will gradually spiral inward.
This effect has been understood for a century. It's used to generate x-ray
beams by sending electrons racing around circular particle accelerators
known as synchrotrons. Such radiation also emanates from swirling particles
in interstellar space. Now, 27 physicists with Project 8, an experiment
based at the University of Washington, Seattle, have detected radiation from
a single electron. "I thought surely somebody must have done this," says
Brent VanDevender, a nuclear physicist and team member from Pacific
Northwest National Laboratory in Richland, Washington. "I looked and looked
and looked in the literature and couldn't find anything."
To detect the millionth-of-a-nanowatt signal, the Project 8 team needed a
source of electrons with a definite energy, a means of collecting the
radiation, and ultrasensitive amplifiers to sense the signal. To get the
electrons, they started with beads coated with the metal rubidium-83, which
undergoes radioactive decay to produce krypton-83 gas. Researchers trapped
the gas in a finger-sized cell. Each agitated krypton nucleus then underwent
an internal restructuring that caused the atom to kick out an electron with
a specific energy.
The electron would circle in the field provided by a superconducting magnet
and radiate. Crucially, the cell in which it orbited was a "wave guide," a
kind of pipeline designed to carry electromagnetic waves in the right
frequency range—25 gigahertz to 27 gigahertz—to a chain of low-noise
amplifiers. The team was able to track radiation from a single electron for
several milliseconds—long enough to see its frequency gradually increase as
the electron spiraled inward, as the researchers report this week in
Physical Review Letters.
Particle physicists have long been able to measure the energies of single
electrons, say by watching them crash into crystals that give off light in
proportion to the electron’s energy. But those techniques generally absorb
the electron, VanDevender notes. The new method opens the way to measuring
the energy of an electron "nondestructively" without absorbing it.
The Project 8 team hopes to use the technique to measure the mass of the
still-mysterious particles known as neutrinos, VanDevender says. They plan
to study the tritium nucleus, which contains one proton and two neutrons. It
undergoes a process called beta decay, in which one neutron turns into a
proton while spitting out a neutrino and an electron. The nearly
undetectable neutrino and the electron will share the energy released in the
decay, with the split varying randomly from one decay to the next. By
measuring the maximum energy of the electrons, researchers can deduce the
minimum energy of the neutrinos, and hence the neutrino's mass.
Physicists know that the neutrino mass must be least 50 milli-electron volts
(meV), or about 1/10,000,000 the mass of an electron. That's because
neutrinos come in three different types, or flavors, depending on how
they're generated, and different flavors can morph into one another. Such "neutrino
oscillations" are possible only if the different flavors have different
masses. At the same time, studies of the evolution of the universe suggest
that neutrinos have a mass less than 230 meV. But so far—in spite of decades
of effort—direct beta-decay measurements show only that neutrinos weigh less
than 2000 meV.
In the immediate future, however, physicists with the Karlsruhe Tritium
Neutrino Experiment (KATRIN) plan to make the tritium measurements 10 times
more sensitive using more conventional techniques. They should start taking
data next year, says Drexlin, co-spokesperson for the KATRIN team. "I don't
see [Project 8] as competition to KATRIN but as more of a future possibility
to go beyond it," Drexlin says. Still, he notes, many members of the Project
8 team are also members of the KATRIN team, and it's possible that in the
future the two techniques might be combined.
İvmesi olan her yüklü parçacık ta ışık yayacağından...
Elektron ışın kaynağı... yüksek vakum altında ivmelendirilmiş ve
yoğunlaştırılmış elektron ışınları elektron tabancasından çok yüksek hızla
yönlendirilen elektronların kinetik enerjilerinden yararlanmak...?
Burada manyetik ve
elektrostatik odaklayıcı mercekler, tarafından büzülen elektron akışı,
kuvvetli bir elektriksel alan içinde katottan anoda doğru çok yüksek hızla
gider, iş parçasına çarptıklarında sahip oldukları kinetik enerjiyi
bir şekilde kullanmak mümkün..
Dairesel hızlandırıcılarda manyetik
alanlar elektronları hızlandırmaz.Sadece elektronları dairesel bir yörüngede
tutmak için eğri bir kavite yaratırlar.
Radyasyon Nedir?
Radyasyon, ingilizce “radiation” kelimesinin türkçeleşmiş halidir. Işıma
anlamına gelir. Aslında radyasyon dediğimiz şey bir elektromanyetik
dalgadır. Işık gibi. Gözle görebildiğimiz ışıklar da birer elektromanyetik
dalgadırlar. Yani yanan bir lambanın radyasyon yaydığını söylemek fiziksel
olarak yanlış değildir. Kırmızı ışık ile mavi ışık arasında frekans ve
enerji farkı vardır. Mavi ışık, kırmızıya göre daha yüksek frekansa ve daha
yüksek enerjiye sahiptir. Çok yüksek enerji ve frekansa sahip
elektromanyetik dalgalar halk arasında radyasyon olarak tabir edilen
ışıklardır. Nükleer atıklar etrafa bu ışıklardan yayarlar ve bu ışıklar
çarptıkları malzemeleri ısıtır ve ya çarptıkları organizmaların ölmelerini
sağlar.
Doğada bulunan her element aslında biz görmesek de ışıma yapar ve ışık
soğururlar. Eğer atom yörüngesinde dolanan bir elektron etraftan bir ışık
soğurursa bir üst enerji düzeyine geçer. Bu ışığın enerjisi elektrona
aktarılmış olur. Elektron daha çok hızlanır ve ivme kazanır. Çok fazla
yüksek enerjili ışık soğuran bir atom daha fazla titremeye ve elektronlarını
tutamamaya başlar. Belli bir süre sonra bu malzeme ısınır ve ya üzerinde bir
elektrik akımı oluşur. Tam tersi bir durumda yani bir elektron bir alt
enerji seviyesine geçtiğinde o kaybettiği enerji kadar etrafa bir ışık
yayar. Aslında radyoaktif elementlerden yayılan ışıklar da benzer
sebeplerdendir.
Evreni bir arada tutan hissedilir 3 kuvvetten bahsedebiliriz. Birincisi,
Gravity Kuvvet olarak adlandırılan kütle çekim kuvvetidir. İkincisi
elektromanyetik kuvvet olarak adlandırdığımız ve elektronların etkileşimini
sağlayan kuvvettir. Üçüncü kuvvet ise nükleer kuvvet olarak adlandırılır. Bu
kuvvet ise atom çekirdeğini bir arada tutan kuvvettir. Bu üç kuvvet
arasındaki en güçlü kuvvet nükleer kuvvettir. Fizik hakkında hiç bilginiz
olmasa bile en azından nükleer bombaların ne derece yıkama yol açabileceği
hakkında az buçuk bilginizin olduğunu tahmin ediyorum. Bir elektronu bir üst
seviyesine geçirebilecek elektromanyetik kuvvetin sağladığı enerji bir kaç
elektron volt olarak ifade edilirken bir atom çekirdeğinin nötron ve
protonlarına ayrılmasını sağlayabilecek nükleer kuvvet, mega elektron
voltlar ile ifade edilir. Yani milyonlarca kat fazlasından bahsediyoruz.
Bunun anlamı bir kilogram nükleer reaktörden mega joule düzeyinde enerji
elde edebilirsiniz demektir.
Peki bu enerjiyi nasıl sağlayabilir ve nasıl kullanabiliriz? Aslında bunun
iki yolu vardır. Ya atom çekirdeğini bazı kimyasal yollar ile parçalar ve
etrafa yaydığı ışığın enerjisini ve fırlayan parçaların hareket enerjisini
kullanırsınız(Fission) ya da parçalanmış çekirdeğin birleşmesine izin verip
çarpışma sonucunda açığa çıkan enerjiyi kullanırsınız(fision). Radyo aktif
olmayan bir elementin çekirdeğini parçalamak için çok yüksek bir enerji
gerekir. Bu enerjiye sahip bir gamma ışınını, bu malzeme üzerine tutarsanız,
bu elementin atomları bu ışını abzorbe ederek çekirdeğini parçalar.
Çekirdeğin bu parçalanan kısmı ise atom merkezinden fırlar. Radyo aktif
elementler için ise bu olay çok daha kolaydır. Çünkü bu elementler için
çekirdeğin parçalanması kendiliğinden olur. Bu olaya bozunma diyoruz. Radyo
aktif elementlerin Alfa, beta ve gamma bozunmaları yani atom çekirdeklerinin
kendiliğinden parçalanması sonucundan etrafa yayılan alfa, beta ve gamma
ışınımları(elektromanyetik dalgaları) çok yüksek enerjiye ve frekansa sahip
ışıklardır. Uranyum atomundan parçalanıp fırlayan nötronlar ise başka
uranyum atomlarına çarparak onlarında parçalanmasına ve parçalanan
kısımlarının fırlamasına sebep olur. Bu hareket enerjisi malzemenin ciddi
şekilde ısınmasına yol açar. Nükleer reaktörler ise bu ısınmayı kullanırlar.
Bir reaktör, temelde sadece su ısıtıcısı olarak kullanılır. Isınan suyun
buharı ise tribünleri döndürür ve elektrik üretilmiş olur. Reaktör içindeki
uranyum yakıt çubukları, aynı kızaran boru ısıtıcılar gibidir ve fisyon
olayından kaynaklanan parçalar onları ciddi manada ısıtırken etraftaki suyun
da kaynamasını sağlar. Grafit çubuklar ise olayı kontrol eden çubuklardır ve
radyo aktif bozunmalar sonucu ortaya çıkan nötron parçacıklarını yutar ve
ısıyı düşürür. Bu sayede reaktör gücü kontrol edilebilir.
Tabi bu olay sırasında çekirdekten yayılan yüksek enerjili gamma ışıkları
halk arasında asıl radyasyon olarak tabir edilen ışıklardır. Reaktör
içerisindeki radyo aktif yakıt, parçalanırken bu ışığı yaydığı için
reaktörün etrafı bu ışığı geçirmeyecek çok kalın kurşun bir kapla kaplanır.
Reaktörün ısısının kontrol edilemeyip patlaması sonucunda bu ışığı yayan
belki trilyonlarca atom etrafa saçılır. Bu atomlar, kara, deniz ve hava
yoluyla dünyanın bir çok yerine taşınabilirler. Bu yüzden radyasyon
bulaşıcıdır. Ellerinde radyo aktif olarak halen bu ışıkları yayan atomlar
bulunan biriyle el sıkıştığınızda bu atomların bir kaçı sizin elinize de
geçebilir. Elinize geçen bu atomlar ise yaydığı ışıklar sayesinde sizin
vücudunuza zarar verir tabii ki.
İvmelendirilen elektronun kinetik enerjisi ne kadar yüksekse elektrondan
salınan elektromanyetik dalganın frekansıda (enerjisi) o kadar yüksektir.
Bir yıldırım çakması esnasında bir elektron yükü boşalımı (elektrik
arkı) esnasında yada evde lambaları (flüoresan lamba) açarken
çevreye bir radyo dalgası (em dalga) yayılıyor.
yüksek enerji fiziği deneyleri...
MADDEYİ AYDINLATAN YENİ BİR IŞIN Bilim ve Teknik
1983 Temmuz Sayı:188
Sinkrotron dairesel hızlandırıcısı atomlardan aldığı elektronları
dairesel bir yörünge üzerinde ışık hızına yakın bir hıza çıkaran ve bu
yörünge içinde saatlerce tutabilen bir düzenektir Elektronlar, dairesel
yörünge üzerinde dönerlerken parlak bir ışıma yaparlar. Sinkrotron (elektron
hızlandırıcı) ışığı veya sinkrotron ışınımı (synchrotron radiation) olarak
bilinen bu ışın, görülmemiş parlaklıktadır ve bölünemeyen maddenin en ince
yapısının anlaşılmasına olanak sağlayacaktır.
Elemanter parçacıkların evreni üzerinde araştırmalar yapan araştırmacılar,
çalışmaları sırasında tamamen bir rastlantı sonucu olarak bu ışınla İlk kez
karşılaştılar. Hayret içinde kalan fizikçiler heyecenla bu ışınım üzerinde
ciddi çalışmalara giriştiler. Ancak. ışınımı elde etmek İçin güçlü bir
sinkrotron (elektron hızlandırıcısı) gereksinimi, kaçınılmazdı. Sinkrotronun
görevi, oluşturacağı elektron demetini, atomun yapısı içindeki bir deney
parçacığının içine ışık hızına yakın bir hızla yönelterek, parçacığın
incelenmesine olanak sağlamaktı.
Bu ışınımın bazı özellikleri hemen fark edildi. Birincisi, bu ışın daha
parlaktı ve laserler hariç, yapay kaynaklı diğer ışınlardan daha iyi
odaklanıyordu. İkincisi, daha önce mümkün olmayan, elektromanyetik tayfın
bir ucundan diğer ucuna (ultra-viyoleden - X ışınına) kadar olan ışınları
verecek şekilde ayarlanabilmesiydi.
Laser ışını sınırlı
frekanslarda olabilirken, elektron hızlandırıcı ışını, elektromanyetik
tayfın bütün frekans değerlerini' alabilen ışınlardır. Hızlandırıcıda
elektronların hızları değiştirilerek, istenen en şiddetli ışınımın bulunduğu
tayf bölgesi elde edilebilir.
Klasik elektrodinamik yasalarına göre ivmelenen yüklü bir
parçacık elektromanyetik dalgalar biçiminde radyasyon enerjisi yayınlar.
Yüklü bir parçacık ivmelendiği anda ışınım yaparak
enerjisinin bir kısmını radyoaktif ışınım (elektromanyetik dalga)
olarak yayınlar.
ivmelenen yükler ışıma yapar, dairesel
haraket de ivmeli bir hareket olduğu için, elektron bu ışımayla
enerji yayacaktır.
Elektromanyetik teoriye göre açıklanacak olursa,
ivmelenen yükler ışıma yapar, dairesel hareket de ivmeli bir hareket
olduğu için, elektron bu ışımayla enerji yayacaktır.
DOĞRUSAL İVMELENME : Doğrusal ivmelenme boyunca yayınlanan elektromanyetik
enerji ihmal edilebilecek kadar azdır.
DAİRESEL İVMELENME: Dairesel bir yörüngede ışık hızıyla hareket eden bir
parçacığın yayınladığı güç ne olur? Düşük parçacık enerjilerinde bu
radyasyon ihmal edilebilir. Ancak elektronların enerjileri birkaç MeV’ u
bulduğunda oldukça önemlidir. Bu, dairesel elektron hızlandırıcılar,
sinkrotronlar, geliştirilinceye kadar enerji kaybının neden deneysel olarak
gözlenemediğini de açıklamaktadır. Sinkrotron radyasyonun enerjiye bağlı
olarak yayınlanması dairesel elektron hızlandırıcıların geliştirilmesini
önemli derecede etkilemektedir.
Elektromanyetik Dalga Nedir?
Elektromanyetik dalgalar uzayda yol alabilen bir titreşim türüdür.
Elektromanyetik ismi, dalgaların elektrik alan ve manyetik alan
birleşiminden oluşmasından gelir. Elektromanyetik dalgaların buluşu ve temel
çalışmaları James Clark Maxwell ve Heinrick Hertz tarafından yapılmıştır.
Bir elektromanyetik dalga, birbirine dik açılarda, aynı frekanstaki elektrik
ve manyetik alanın oluşturduğu bir bütündür.
Elektromanyetik Dalga Çeşitleri
E.M dalgalar dalgaboylarına göre sınıflandırılır. Dalga boyu iki tepe
noktası arasındaki mesafeye verilen isimdir.
Elektromanyetik dalga çeşitleri:
Radyo Dalgaları: Sadece radyo sinyallerini değil, TV ve cep telefonu
sinyallerini de taşırlar. Dalgaboyları birkaç milimetre ile yüzlerce
kilometreye kadar değişebilir. Frekansları birkaç Kilo Hertz ile birkaç
Hertz arasında değişir.
Mikro Dalgalar: Yemek pişirmekte de kullanılan bu dalgalar evlerde
yemek yapımında çok kullanılan bir kavramdır. Ayrıca telefon ve bilgisayarda
data transferi gibi iletişim amaçlı olarak da kullanılır. Işık, toz ve
yağmurun içinden kolaylıkla geçebiliği için uzaydan dünyayı görüntüleme
amaçlı da kullanılır.
Infrared Işınlar: Infrared ışınlar 1mm ile 750 nanometre arasında dalga
boyuna sahiptir. Tv'lerin uzaktan kumandalarında, ayrıca gece görüş
gözlüklerinde kullanılır.
Görünür Işık: Elektromanyetik dalgaların görebildiğimiz tek türüdür.
Çeşitli renklerde kendini gösterir. Bu renkler, mor, mavi, yeşil, sarı,
turuncu ve kırmızıdır. Dalgaboyu kırmızıdan mora doğru azalma gösterir. Tüm
bu renkler bir araya geldiğinde dalga boylarının toplamı görünür ışığı
oluşturur.
Ultraviyole Işınları: Ultraviyole ışınları insan gözüyle görülmez. 10
ile 380 nanometre aralığında dalga boylarına sahiptirler. Cilde zararlı
olup, güneş yanığı ve cilt kanserine sebep olurlar.
X- Işınları: Yüksek enerjili ve çok küçük dalga boylu dalgalardır.
Elektron tüpleri üzerinde çalışırken Wilhelm Rontgen tarafından tesadüf
eseri bulunmuştur. 10 nanometre ile 10 pikometre arasında dalga boyuna
sahiptirler. Tibbi alanda görüntüleme yapmak için kullanılır.
Gama Işınları: Çok yüksek enerji ve çok daha küçük dalga boyuna
sahiptirler. Atomların parçalanması ve bozunması sonucu açığa çıkarlar.
Dalgaboyları 10 pikometreden küçüktür. Tıpta kanser tedavisinde kullanılır.
Görüldüğü gibi E.M dalgaların özellikleri yemek pişirmeden tıpa kadar
çeşitli alanlarda onlardan faydalanmamızı sağlar. Fakat doğru olmayan
kullanımlarında tümör gibi oluşumlara sebep olabilir.
Radyoaktivite
Nedir?
Radyoaktiflik(radyoaktivite) kararsız atom çekirdeklerinin atom
altı parçacık yayımlama eğilimidir. Radyoaktiflik, uranyum gibi ağır
elementelerde görülür. Fransız bilimci Henri Becquerel'in, uranyum
tuzunun yayımladığı parçacıkların karanlıkta fotografik bir levhada
çizdiği karalamaları gözlemlemesi sebebiyle onun şerefine SI birim
sisteminde radyoaktivite birimi Becquerel olarak adlandırılmıştır.
Kararsız atom çekirdeği rastgele biçimde bozunarak kararlı bir
çekirdeğe dönüşür. Ağır elementlerin kararsız çekirdeklerinin bu
bozunması radyoaktivite olarak bilinir. Bozunma işlemi sonucunda
çeşitli parçacıklar ve enerji yayımlanır. Kararsız bir atomun
çekirdeği kararlı olmak için bozunmaya uğrar. Bu bozunma sonucunda
radyasyon enerjisi yayımlanır. Nükleer fisyon da radyoaktivite
yaratır. Fisyon, gelişigüzel veya enerji üreten nükleer reaktörlerde
kontrollü olarak ağır çekirdeklerin çatlaması olayıdır. Daha kararlı
atomlar oluşturmak için bozunan ve enerji yayan atom çekirdeğine
radyoaktif element denir.
Uranyum, plütonyum ve toryum gibi radyoaktif elementler aynı zamanda
karbon, bizmut ve stronsiyum gibi elementlerin izotopudurlar.
Radyoaktiflik gelişigüzel bir olaydır ve radyoaktif bir elementin atom
çekirdeklerinin yarı ağırlığa düşmesi için geçen süreye bu elementin
yarı-ömrü denir.
Radyoaktif Bozunumlar Üç tür doğal
radyoaktivite vardır: Alfa,
beta ve gama ışıması. Alfa ışıması sonucu, pozitif yüklü
parçacıklar yayımlanır. Bu parçacıklara helyum çekirdeği denir çünkü 4
birim kütleye ve 2 birim pozitif yüke sahiptirler. Radyoaktif bir
çekirdek alfa parçacığı yayımladığında çekirdeğin kütle numarası 4
birim, atom numarası 2 birim azalır.
Radyoaktif çekirdekten
beta ışını yayımlanması sonucu elementin atom numarası 1 birim
artar. Fakat bu elementin kütle numarası değişmez. Beta ışıması
elektron yayımlanarak oluşur. Sonuç olarak beta parçacığı aslında 1
elektrondur.
Gama ışınları kısa dalga boylu ve yüksek enerjili fotonlardır. Bir
atom çekirdeğinden yayımlanan gama ışınları atom numarasını veya atom
kütlesini değiştirmez. Gama ışıması genelde alfa ve beta ışımalarına
eşlik eder. Gama ışınımıyla, kararsız olan çekirdek daha düşük ve
kararlı bir enerji seviyesine iner.
Radyoaktivite Uygulamaları
Radyoizotoplar tıbbi izlemede kullanılır. Bunlar radyoaktif elementler
olup kimyasal bir reaksiyonda izledikleri yollar takip edilebilir. Bu
elementler tıbbi alanda, bitki ve hayvan araştırmalarında kullanılır.
Örneğin, İodin-131 radyoizotopu troid bezlerinin çalışma şeklini
tespit etmede kullanılır.
Nükleer santraller enerji üretmek için uranyum atomunu kullanır.
Fisyon işlemi sırasında açığa çıkan ısı ile su buharlaştırılır ve bu
yolla elektrik tribünleri döndürülerek elektrik üretilir.
Radyoaktiflik, gıda ürünleri ve sağlık materyallerini sterilize etmede
de kullanılır. Yoğun radyasyona tutulan bu ürünler ve materyallerin
taşıdığı zararlı mikroorganizmalar yok edilir.
Daha başka birçok faydaları olan radyoaktif reaksiyonlar kontrollü
kullanıldığı sürece insanlığa faydalı olmuştur. Kontrolsüz
kullanıldığında ise büyük felaketlere yol açabileceği bilinen bir
gerçektir.
Yük Işınımı ( Radiating
Charge)
This is not how real electrons radiate.
Bir elektrik yükünün ivmeli hareketi sonucu nasıl elektromanyetik dalga
oluştuğunu ve yayıldığını inceleyiniz.
İvmeli hareket eden yükün (elektron) çevresinde oluşan elektromanyetik
dalgalar.
LC Rezonans devresi... Osilatör
LC circuit: Oscillations
Wireless power transmission
Inductance
Oscillations in an LC Circuit
Consider an LC circuit like this:
This is a idealized situation -- there is no resistance.
This is very similar to a mass-and-spring simple harmonic
oscillator with no fricition.
For the spring-and-mass simple harmonic oscillator, we talked a lot
about the energy changing from PE to KE and back and forth. For an
LC circuit, the energy changes from being stored in the electric
field between the plates of the capacitor to being stored in the
magnetic field of the inductor.
The "natural frequency" or the "resonant
frequency" of an LC circuit is
Remember, this is the angular frequency and
is measured in radians per second and isrelated to the [ordinary]
frequency which is measured in Hz or sec - 1 or [cycles]
per second by
Basic LC Oscillator Tank Circuit
An Electric Pendulum
- Resonance
Capacitors
store energy in the form of an electric field, and electrically
manifest that stored energy as a potential: static voltage.
Inductors store energy in the form of a magnetic field, and
electrically manifest that stored energy as a kinetic motion of
electrons:
current. Capacitors and inductors are flip-sides of the
same reactive coin, storing and releasing energy in complementary
modes. When these two types of reactive components are directly
connected together, their complementary tendencies to store energy
will produce an unusual result.
If either the capacitor or inductor starts out in a charged state,
the two components will exchange energy between them, back and forth,
creating their own AC voltage and current cycles. If we assume that
both components are subjected to a sudden application of voltage (say,
from a momentarily connected battery), the capacitor will very quickly
charge and the inductor will oppose change in current, leaving the
capacitor in the charged state and the inductor in the discharged
state: (Figure
below)
Capacitor charged: voltage at (+) peak, inductor discharged: zero
current.
The capacitor will begin to discharge, its voltage decreasing.
Meanwhile, the inductor will begin to build up a “charge” in the form
of a magnetic field as current increases in the circuit: (Figure
below)
Capacitor discharging: voltage decreasing, Inductor charging:
current increasing.
The inductor, still charging, will keep electrons flowing in the
circuit until the capacitor has been completely discharged, leaving
zero voltage across it: (Figure
below)
Capacitor fully discharged: zero voltage, inductor fully charged:
maximum current.
The inductor will maintain current flow even with no voltage
applied. In fact, it will generate a voltage (like a battery) in order
to keep current in the same direction. The capacitor, being the
recipient of this current, will begin to accumulate a charge in the
opposite polarity as before: (Figure
below)
Capacitor charging: voltage increasing (in opposite polarity),
inductor discharging: current decreasing.
When the inductor is finally depleted of its energy reserve and the
electrons come to a halt, the capacitor will have reached full (voltage)
charge in the opposite polarity as when it started: (Figure
below)
Capacitor fully charged: voltage at (-) peak, inductor fully
discharged: zero current.
Now we’re at a condition very similar to where we started: the
capacitor at full charge and zero current in the circuit. The
capacitor, as before, will begin to discharge through the inductor,
causing an increase in current (in the opposite direction as before)
and a decrease in voltage as it depletes its own energy reserve: (Figure
below)
Capacitor discharging: voltage decreasing, inductor charging:
current increasing.
Eventually the capacitor will discharge to zero volts, leaving the
inductor fully charged with full current through it: (Figure
below)
Capacitor fully discharged: zero voltage, inductor fully charged:
current at (-) peak.
The inductor, desiring to maintain current in the same direction,
will act like a source again, generating a voltage like a battery to
continue the flow. In doing so, the capacitor will begin to charge up
and the current will decrease in magnitude: (Figure
below)
Capacitor charging: voltage increasing, inductor discharging:
current decreasing.
Eventually the capacitor will become fully charged again as the
inductor expends all of its energy reserves trying to maintain current.
The voltage will once again be at its positive peak and the current at
zero. This completes one full cycle of the energy exchange between the
capacitor and inductor: (Figure
below)
Capacitor fully charged: voltage at (+) peak, inductor fully
discharged: zero current.
This oscillation will continue with steadily decreasing amplitude
due to power losses from stray resistances in the circuit, until the
process stops altogether. Overall, this behavior is akin to that of a
pendulum: as the pendulum mass swings back and forth, there is a
transformation of energy taking place from kinetic (motion) to
potential (height), in a similar fashion to the way energy is
transferred in the capacitor/inductor circuit back and forth in the
alternating forms of current (kinetic motion of electrons) and voltage
(potential electric energy).
At the peak height of each swing of a pendulum, the mass briefly
stops and switches directions. It is at this point that potential
energy (height) is at a maximum and kinetic energy (motion) is at zero.
As the mass swings back the other way, it passes quickly through a
point where the string is pointed straight down. At this point,
potential energy (height) is at zero and kinetic energy (motion) is at
maximum. Like the circuit, a pendulum’s back-and-forth oscillation
will continue with a steadily dampened amplitude, the result of air
friction (resistance) dissipating energy. Also like the circuit, the
pendulum’s position and velocity measurements trace two sine waves (90
degrees out of phase) over time: (Figure
below)
Pendelum transfers energy between kinetic and potential energy as
it swings low to high.
In physics, this kind of natural sine-wave oscillation for a
mechanical system is called Simple Harmonic Motion (often
abbreviated as “SHM”). The same underlying principles govern both the
oscillation of a capacitor/inductor circuit and the action of a
pendulum, hence the similarity in effect. It is an interesting
property of any pendulum that its periodic time is governed by the
length of the string holding the mass, and not the weight of the mass
itself. That is why a pendulum will keep swinging at the same
frequency as the oscillations decrease in amplitude. The oscillation
rate is independent of the amount of energy stored in it.
The same is true for the capacitor/inductor circuit. The rate of
oscillation is strictly dependent on the sizes of the capacitor and
inductor, not on the amount of voltage (or current) at each respective
peak in the waves. The ability for such a circuit to
store energy in the form of oscillating voltage and current has
earned it the name tank circuit. Its property of maintaining a
single, natural frequency regardless of how much or little energy is
actually being stored in it gives it special significance in electric
circuit design.
However, this tendency to oscillate, or resonate, at a
particular frequency is not limited to circuits exclusively designed
for that purpose. In fact, nearly any AC circuit with a combination of
capacitance and inductance (commonly called an “LC circuit”) will tend
to manifest unusual effects when the AC power source frequency
approaches that natural frequency. This is true regardless of the
circuit’s intended purpose.
If the power supply frequency for a circuit exactly matches the
natural frequency of the circuit’s LC combination, the circuit is said
to be in a state of resonance. The unusual effects will reach
maximum in this condition of resonance. For this reason, we need to be
able to predict what the resonant frequency will be for various
combinations of L and C, and be aware of what the effects of resonance
are.
REVIEW:
A capacitor and inductor directly connected together form
something called a tank circuit, which oscillates (or
resonates) at one particular frequency. At that frequency,
energy is alternately shuffled between the capacitor and the
inductor in the form of alternating voltage and current 90 degrees
out of phase with each other.
When the power supply frequency for an AC circuit exactly
matches that circuit’s natural oscillation frequency as set by the L
and C components, a condition of resonance will have been
reached.
It's hard to grasp the idea that
electric circuits can resonate because we can't see it happening.
Still, it's one of the most useful and common forms of
resonance.
Resonance can occur in something
called an RLC circuit. The letters stand for the different parts of
the circuit. R is for resistor. These are devices which convert
electrical energy into thermal energy. In other words, they remove
energy from the circuit and convert it to heat. L stands for inductor.
(How they came up with L for inductor is hard to understand.)
Inductance in electric circuits is like mass or inertia in mechanical
systems. It doesn't do much until you try to make a change. In
mechanics the change is a change in velocity. In an electric circuit
it is a change in
current. When this happens inductance resists the change. C is
for capacitors which are devices that store electrical energy in much
the same way that springs store mechanical energy.
An inductor
concentrates and stores magnetic energy, while a capacitor
concentrates charge and thereby stores electric energy.
Of course, the first step in
understanding resonance in any system is to find the system's natural
frequency. Here the inductor (L) and the capacitor (C) are the key
components. The resistor tends to damp oscillations because it removes
energy from the circuit. For convenience, we'll temporarily ignore it,
but remember, like friction in mechanical systems, resistance in
circuits is impossible to eliminate.
Figure 1: Switch
position for charging the capacitor
Figure 2: Switch
position for making the circuit oscillate
We can make a circuit oscillate at its
natural frequency by first storing electrical energy or, in other
words, charging its capacitor as shown in Figure 1. When this is
accomplished the switch is thrown to the position shown in Figure 2.
At time = 0 all of the
electrical energy is stored in the capacitor and the current is
zero (see Figure 3). Notice that the top plate of the capacitor is
charged positively and the bottom negatively. We can't see the
electrons' oscillation in the circuit but we can measure it using
an ammeter and plot the
current versus time to picture what the oscillation is like.
Note that T on our graph is the time it takes to complete one
oscillation.
Figure
3: Beginning of oscillation
Current flows in a
clockwise direction (see Figure 4). The energy flows from the
capacitor into the inductor. At first it may seem strange that the
inductor contains energy but this is similar to the kinetic energy
contained in a moving mass.
Figure
4: time = 1/4T
Eventually the energy
flows back into the capacitor, but note, the polarity of the
capacitor is now reversed. In other words, the bottom plate now
has the positive charge and the top plate the negative charge (see
Figure 5).
Figure
5: time = 1/2T
The current now
reverses itself and the energy flows out of the capacitor back
into the inductor (see Figure 6). Finally the energy fully returns
to its starting point ready to begin the cycle all over again as
shown in Figure 3.
Figure
6: time = 3/4T
The frequency of the oscillation can be
approximated as follows:
f
=
1
2p(LC)0.5
Where:
f = frequency
L = Inductance
C = Capacitance
Figure 7:
Resonating circuit
In real-world LC circuits there's
always some resistance which causes the amplitude of the current to
grow smaller with each cycle. After a few cycles the current
diminishes to zero. This is called a "damped sinusoidal" waveform.
How fast the current damps to zero depends on the resistance in the
circuit. However, the resistance does not alter the frequency of the
sinusoidal wave. If the resistance is
high enough, the current will not oscillate at all.
Obviously, where there's a natural
frequency there's a way to excite a
resonance. We do this by hooking an alternating current (AC)
power supply up to the circuit as shown in Figure 7. The term
alternating means that the output of the power supply oscillates at a
particular frequency. If the frequency of the AC power supply and the
circuit it's connected to are the same, then resonance occurs. In this
case we measure the amplitude or size of the oscillation by measuring
current.
Note in figure 7 that we have put a
resistor back in the circuit. If there is no resistor in the circuit
the current's amplitude will increase until the circuit burns up.
Increasing resistance tends to decrease the maximum size of the
current's amplitude but it does not change the resonant frequency.
As a rule of thumb, a circuit will not
oscillate unless the resistance (R) is low enough to meet the
following condition:
R
=
2(L/C)0.5
Resonance in circuits might be just a
curiosity except for its usefulness in transmitting and receiving
wireless communications including radio, television, and cell phones.
Transmitters used for sending signals are typically circuits designed
to resonate at a specific frequency called the carrier frequency. The
transmitter is then connected to an antenna which radiates
electromagnetic waves at the carrier frequency.
An antenna on the other end receives
the signal and feeds it to yet another circuit also designed to
resonate at the carrier frequency. Obviously, the antenna receives
many signals at various frequencies not to mention background noise.
The resonating circuit essentially selects the correct frequency from
among all the unwanted ones.
With an amplitude modulated (AM) radio
the amplitude of the carrier frequency is modified so that it contains
the sounds picked up by a microphone. This is the simplest form of
radio transmission but is very susceptible to noise and interference.
Frequency modulated or FM radio solves
many of the problems of AM radio but at the price of higher complexity
in the system. In an FM system sounds are electronically transformed
into small changes in the carrier frequency. The piece of equipment
which performs the transformation is called a modulator and is used
with the transmitter. In addition, a demodulator has to be added to
the receiver to convert the signal back into a form which can be
played on a speaker.
References:
Physics for Scientists and
Engineers 4th Edition Volume 2, Raymond A. Serway, Saunders
College Publishing, p.949
R DİRENÇ
- L BOBİN ve
C KONDANSATÖR
Electromagnetic Oscillating Circuit
This simulation deals with an electromagnetic oscillating circuit,
consisting of a capacitor (center) and an inductor (i.e. a coil, on
the right). As soon as you have pressed the "Reset" button, the plates
of the capacitor will be charged, namely the upper plate positively
and the lower plate negatively. After clicking on the "Start" button
with the mouse, the switch will be brought to its other position so
that the oscillation will begin. The same button makes it possible to
interrupt respectively resume the simulation. The animation will be 10
or 100 times slower than the real oscillation, depending on the
selected radio button. You can vary the values of the capacity (from
100 μF to 1000 μF), the coil's inductivity (from 1 H to 10 H) and
resistance (from 0 Ω to 1000 Ω) and the voltage of the battery by
using the four text fields.
The electric field of the capacitor (red) and the magnetic field of
the inductor (blue) are indicated by field lines in the circuit
diagram. The density of these field lines shows the strength of the
corresponding field. In addition, you can see the charge signs of the
two capacitor plates and arrows for the (conventional) current
direction.
At the left bottom a digital clock indicates the time since the begin
of the oscillation; under there you can read the oscillation period.
At the right bottom one of two diagrams is to be seen, depending on
the selected radio button in the lower part of the control panel:
1. A diagram which shows as voltage U (blue) and amperage I (red) vary
in time.
2. A bar graph which describes the transformations of energy.
[ Elektromanyetik Osilasyon Devresi
Bu simülasyon, bir kapasitor veya bobinden oluşan elektromanyetik bir
osilasyon devresi ile ilgilidir. "Reset" tuşuna basar basmaz,
kapasitör plakaları üst plaka (+), alt plaka (−) olacak şekilde şarj
olacaktır. "Start" düğmesine basarak, anahtar diğer pozisyonuna
getirilerek osilasyon başlatılır. "Pause/Resume" düğmesi simülasyona
ara verdirir. Animasyon gerçek osilasyondan 10-100 kat daha yavaş
olacaktır (seçime bağlı olarak). Kapasiteyi 100 μF tan 1000 μF'a,
endüktansı 1 H'den 10 H'ye ve direnci 0 Ω'dan 1000 Ω'a
değiştirebilirsiniz.
Devre diyagramında, kapasitörün (kırmızı) elektrik alanı ve endüktörün
(mavi) manyetik alanı, alan çizgileriyle gösterilmiştir. Bu alan
çizgilerinin yoğunluğu, temsili alan şiddetini gösterir. Ek olarak,
kapasitörün kutuplarını ve akımın yönünü değiştirebilirsiniz.
Sol altta, dijital saat osilasyonun başladığı andan itibaren zamanı
gösterir. Onun altında osilasyon periyodunu okuyabilirsiniz. Sağ altta
iki diyagramdan biri, kontrol panelinin alt kısmındaki butonlarla
seçilebilir:
1. Gerilim U (mavi) ve akım I (kırmızı) zamanla değişimi gösteren
diyagram.
2. Enerji dönüşümünü gösteren çubuk-grafiği. ]
Oscillator Basics
What you´ll learn in Module 1
Section 1.0 Oscillator Basics.
• Typical oscillator types & applications.
Section 1.1 Oscillator Operation.
• Parts of an oscillator.
• Positive feedback.
• Conditions for oscillation.
• Amplitude control.
Section 1.2 Oscillator Basics Quiz
• Test your knowledge of Oscillator basics
Introduction
These oscillator modules in Learnabout Electronics describe how
many commonly used oscillators work, using discrete components and
in integrated circuit form. Also learn how to build and test
oscillators circuits yourself.
What is an Oscillator
An oscillator provides a source of repetitive A.C. signal across
its output terminals without needing any input (except a D.C. supply).
The signal generated by the oscillator is usually of constant
amplitude.
The wave shape and amplitude are determined by the design of the
oscillator circuit and choice of component values.
The frequency of the output wave may be fixed or variable,
depending on the oscillator design.
Types of Oscillator
Fig. 1.0.1 Oscillator
(AC Source)
Circuit Symbol
Oscillators may be classified by the type of signal they produce.
SINE WAVE OSCILLATORS produce a sine wave
output.
RELAXATION OSCILLATORS and ASTABLE
MULTIVIBRATORS produce Square waves and rectangular
pulses.
SWEEP OSCILLATORS produce sawtooth waves.
Sine wave oscillators can also be classified by frequency, or the
type of frequency control they use. RF (radio frequency) oscillators
working at frequencies above about 30 to 50kHz use LC (inductors and
capacitors) or Crystals to control their frequency. These may also
be classified as HF, VHF, and UHF oscillators, depending on their
frequency.
LF (low frequency) oscillators are generally used for generating
frequencies below about 30kHz and are usually RC oscillators, as
they use resistors and capacitors to control their frequency.
Square wave oscillators such as relaxation and astable
oscillators may be used at any frequency from less than 1Hz up to
several GHz and are very often implemented in integrated circuit
form.
Sine Wave Oscillators.
Fig. 1.0.2 Frequency Control Networks
These circuits ideally produce a pure sine wave output having a
constant amplitude and stable frequency. The type of circuit used
depends on a number of factors, including the frequency required.
Designs based on LC resonant circuits or on crystal resonators are
used for ultrasonic and radio frequency applications, but at audio
and very low frequencies the physical size of the resonating
components, L and C would be too big to be practical.
For this reason a combination of R and C is used to a control
frequency. The circuit symbols used for these frequency control
networks are shown in Fig. 1.0.2
LC oscillators
Inductors and capacitors are combined in a resonating circuit
that produces a very good shape of sine wave and has quite good
frequency stability. That is, the frequency does not alter very much
for changes in the D.C. supply voltage or in ambient temperature,
but it is relatively simple, by using variable inductors or
capacitors, to make a variable frequency (tuneable) oscillator. LC
oscillators are extensively used in generating and receiving RF
signals where a variable frequency is required.
RC (or CR) oscillators
At low frequencies such as audio the values of L and C needed to
produce a resonating circuit would be too large and bulky to be
practical. Therefore resistors and capacitors are used in RC filter
type combinations to generate sine waves at these frequencies,
however it is more difficult to produce a pure sine wave shape using
R and C. These low frequency sine wave oscillators are used in many
audio applications and different designs are used having either a
fixed or variable frequency.
Crystal oscillators
At radio frequencies and higher, whenever a fixed frequency with
very high degree of frequency stability is needed, the component
that determines the frequency of oscillation is usually a quartz
crystal, which when subjected to an alternating voltage, vibrates at
a very precise frequency. The frequency depends on the physical
dimensions of the crystal, therefore once the crystal has been
manufactured to specific dimensions, the frequency of oscillation is
extremely accurate. Crystal oscillator designs can produce either
sine wave or square wave signals, and as well as being used to
generate very accurate frequency carrier waves in radio transmitters,
they also form the basis of the very accurate timing elements in
clocks, watches, and computer systems.
Relaxation oscillators
These oscillators work on a different principle to sine wave
oscillators. They produce a square wave or pulsed output and
generally use two amplifiers, and a frequency control network that
simply produces a timing delay between two actions. The two
amplifiers operate in switch mode, switching fully on or fully off
alternately, and as the time, during which the transistors are
actually switching, only lasts for a very small fraction of each
cycle of the wave, the rest of the cycle they "relax" while the
timing network produces the remainder of the wave. An alternative
name for this type of oscillator is an "astable multivibrator", this
name comes from the fact that they contain more than one oscillating
element. There are basically two oscillators, i.e. ''vibrators'',
each feeding part of its signal back to the other, and the output
changes from a high to a low state and back again continually, i.e.
it has no stable state, hence it is astable. Relaxation oscillators
can be built using several different designs and can work at many
different frequencies. Astables may typically be chosen for such
tasks as producing high frequency digital signals. They are also
used to produce the relatively low frequency on-off signals for
flashing lights.
Sweep oscillators
A sweep waveform is another name for a saw-tooth wave. This has a
linearly changing (e.g increasing) voltage for almost the whole of
one cycle followed by a fast return to the wave’s original value.
This wave shape is useful for changing (sweeping) the frequency of a
voltage-controlled oscillator, which is an oscillator that can have
its frequency varied over a set range by having a variable ‘sweep’
voltage applied to its control input. Sweep oscillators often
consist of a ramp generator that is basically a capacitor charged by
a constant value of current. Keeping the charging current constant
whilst the charging voltage increases, causes the capacitor to
charge in a linear fashion rather than its normal exponential curve.
At a given point the capacitor is rapidly discharged to return the
signal voltage to its original value. These two sections of a saw-tooth
wave cycle are called the sweep and the fly-back.
Answer [1]: First, let's look at the
straight wire antenna.
If the antenna is parallel to the oscillating E-vector, the
electric field exerts a force on the electrons in the wire causing
them to oscillate up and down in the antenna. So, an oscillating
current is produced in a circuit containg the antenna with the same
frequency as the electromagnetic wave. The amplitude of the current is
determined by the amplitide of the electric field.
In the case of a loop antenna, the situation is a little different.
In this case, it is the oscillating magnetic field that produces
the signal. If the (changing) magnetic field cuts through the loop
then, according to Faraday's Law, the changing flux induces an
oscillating emf (and hence current) in the loop. The frequency of the
current is the same as the frequency of the electromagnetic wave. The
amplitude, on the other hand, depends not only on the amplitude of the
magnetic field but also the frequency. The reason is the emf depends
on the rate of change of flux, i.e., dΦ/dt = d(BA)/dt, where Φ is the
flux, B is the magnetic field and A is the area of the loop. Since A
doesn't change, the emf depends on dB/dt, the rate of change of B.
But, for a sinusoidal variation
B = Bosin(ωt)
where ω is the angular frequency. So,
dB/dt = ωBocos(ωt)
i.e., its amplitude depends on ω. So, the amplitude of the induced
emf in the loop antenna depends on the frequency; in fact, it
increases with frequency.
Answer [2]: The loop that detects an
electromagnetic wave must be oriented so that the normal to the loop
is parallel to the magnetic field oscillation. The reason is because
as the wave passes the loop, the changing flux from the oscillating
magnetic field induces an emf - hence a current - in the loop (by
Faraday's Law). Since the wave is traveling in the x-direction and the
electric field oscillates in the y-direction, the magnetic field
oscillates in the z-direction. Thus, for optimum reception, the loop
should have its axis in the z-direction, i.e., it should lie in the
x-y plane.
This explains why when you rotate a portable radio set for a
particular station, the signal, i.e., the quality of the sound,
changes. The best reception occurs when the axis of the loop antenna
(inside the radio) is aligned at 90° to the direction to the station
and at 90° to the electric vector of the wave. Hence, you can find the
polarization of the radio signal.
Answer [3]: The answer is 2ω. To see why
that is, let the variation of the E vector be Eocos(ωt),
and the variation of the B vector be Bocos(ωt).
The Poynting vector is proportional to the cross product:
S ~ E × B
so the magnitude of the Poynting vector depends on cos2(ωt).
But there is a trignometric identity:
cos2(ωt) = (1/2)[1 + cos(2ωt)],
which means the frequency of oscillation of the Poynting vector is
2ω.
This is very similar to the "pulses" of power one gets from an a.c.
bulb, a topic we looked at in Chapter 29. For a typical household 60Hz
supply, the power (and intensity) "pulses" from a bulb have a
frequency of 2 × 60 = 120Hz.
(a) To produce the electric field direction shown, positive charges
have moved downward, i.e., the current is downward. This flow of
charge produces a magnetic field that, by the right hand rule, is out
of the page.
(b) To produce the electric field direction shown, positive charges
have moved upward, i.e., the current is upward. This flow of charge
produces a magnetic field that, by the right hand rule, is into the
page.
Thus, we see that as the electric field oscillates (up and down) it
is accompanied by a magnetic field that oscillates (in and out) at the
same frequency and in-phase with the electric field. In addition, the
directions of the electric and magnetic fields are orthogonal, i.e.,
at 90°. Note also that at any instant, the direction of the
cross product E × B is to the right, i.e., in the
direction of propagation of the electromagnetic wave.
Answer [5]: The reasoning goes something
like this ... when an electric charge oscillates (up and down, or side
to side) it produces (a) an electric field that oscillates, and (b) an
oscillating electrical current. Since an electrical current produces a
magnetic field, the oscillating current in turn produces a magnetic
field that is varying. But, that varying magnetic field produces an
emf and a current that also varies! And that varying current produces
a varying magetic field ... and so on! The result is a self-sustaining
electromagetic wave, that propagates (travels) at the speed of light.
If the speed of the wave was slower than c, the changing electric
field (and current) would produce a weaker magnetic field, which, in
turn, would produce a weaker current and electric field ... and the
wave would die out. But electromagnetic waves can travel in a vacuum
so where would the energy of the wave go? You see, the electric and
magnetic field both contain energy - they can do work - and that
energy has to go somewhere as the wave dies. Clearly, this is a
violation of the principle of conservation of energy.
If the speed of the wave was greater than c, the changing electric
field (and current) would produce a stronger magnetic field, which, in
turn, would produce a stronger current and electric field ... and the
wave would become an ever increasing combination of electric and
magnetic field strength. Where would this energy come from? It would
have to come from somwehere. So again, this is a violation of the
principle of conservation of energy.
James Clerk Maxwell (1831-1879) discovered that at only one speed
does an electromagnetic wave continue indefinitely with no gain nor no
loss of energy; the speed of light. In fact, Maxwell didn't ever
use the speed of light in his theory he actually discovered
it! So, it is the conservation of energy principle that determines the
speed of e-m waves - the speed of light - and requires it to be the
same value for all e-m waves.
Answer [6]: The answer is, of course,
both! All objects at a finite temperature give off e-m radiation. Bulb
(b) is giving off infra-red radiation by virtue of its temperature but
that radiation is not visible to the eye, i.e., it does not "glow" in
the dark. Bulb (a) is giving off visible light and infra-red radiation.
By using the proper sort of detector infra-red radiation can be "seen"
... an infra-red camera is one example, an infra-red gun-sight is
another. Both can be used to locate objects when there is no
illumination.
Answer [7]: The quick answer is no! In
order to produce electromagnetic radiation charges (or, more precisely,
charged particles) have to accelerate, i.e., change speed and/or
direction. So, a steady, direct electric current in a straight wire
does not produce electromagnetic radiation, only electric and magnetic
fields. However, charges moving up-and-down a wire or oscillating
around a circuit do produce electromagnetic radiation. Two examples
...
a dipole antenna like that shown below.
An oscillating flow of charges, produced by an oscillating
potential difference from a generator, moves up-and-down the wire.
Since the charges are accelerating - both their direction and speed
change periodically - they produce em radiation with the same
frequency as the oscillating current. Indeed, this is the basis
underlying the production of radio and TV signals. The em radiation
has energy, which comes from the generator.
a "synchrotron" like that shown below.
A synchrotron is simply an evacuated tube arranged in a circle
that has charges whizzing around inside it at speeds approaching the
speed of light. The charges - usually electrons, but sometimes
positrons - are made to travel in a circle by magnetic fields (in or
out of the page depending on the sign of the charge). Since the
charges are moving in a circle they are accelerating - the
centripetal acceleration, remember? - and so they produce em
radiation that spreads out in the forward direction. The energy of
the em radiation comes from the charged particles so the latter lose
energy. But, losing energy means they slow down and so the magnetic
force they experience is reduced. If the energy lost by the charged
particles is not replaced they would move out of the circular orbit
and strike the sides of the containing tube. To maintain the orbit (to
produce a useful em source), the charges are given a small energy "kick"
during each orbit by an electric field, to replace the energy lost
by producing em radiation.
Whew!
Answer [8]: The main reason is that only
a relatively small part of the electromagnetic spectrum can get
through the atmosphere to the earth's surface. The plot below shows
the percentage transmission through the atmosphere as a function of
wavelength.
Note that there are two major "windows" through which radio waves
and visible light can pass. At other wavelengths, the atmosphere is
opaque. So, AM radio signals (λ ~ 150 → 600m), some microwave signals
(λ ~ 5 × 10-2 → 10-4m), infra-red signals (λ ~ 5
× 10-4 → 10-6m), uv (λ ~ 5 × 10-7 →
10-9m), x-rays (λ ~ 10-8 → 10-12m)
and γ-rays (λ ~ 5 × 10-11 → ) cannot pass through the
atmosphere. However, some short wave radio signals (VHF and UHF, λ ~
100 → 10-4m), FM radio signals (λ ~ 5 → 1m) and visible
light (λ ~ 10-6 → ~4 × 10-7m) can pass through.
Therefore, the more sophisticated x-ray and γ-ray astronomies must be
carried out above the Earth's atmosphere. You can also see why only
certain wavelengths can be used to communicate with satellites and
space stations, etc!
The non-transmission of certain wavelengths is because they are
absorbed; the upper regions of the atmosphere absorb γ-rays, x-rays
and some radio waves, and a layer of ozone absorbs uv radiation. In
addition, water vapor and carbon dioxide - the "greenhouse gases" -
absorb infra-red radiation.
Note that although AM waves are not transmitted through the
atmosphere, they can be "reflected" back down to the Earth's surface.
That's why AM signals can be transmitted great distances around the
Earth; unlike FM signals, which because they travel through the
atmosphere, can only be transmitted from one place to another by "line
of sight".
Answer [9]: The quick answer is that it
can. It is the fact that:
a changing magnetic field → an electric field
and
a changing electric field → a magnetic field
on which Maxwell's Theory of Electromagnetism is based. It is this
duality that unifies electricity and magnetism. See also the answer to
question [5], above.
Answer [10]: Yes! The answer to the
previous question, [11], told us that
a changing magnetic field → an electric field.
So, we can produce an electric field in the absence of any
electrical charge! It is just these ideas that persuade us that
electric and magnetic fields are more "basic" than charges!
Answer [11]: You know me well enough to
guess that the answer is false! But why?
Actually, when the capacitor discharges there are two factors to
think of; (i) the current flow through the wire, and (ii) the decrease
in the electric field between the plates. Since the electric field is
changing, it also produces a magnetic field around itself ... see the
answer to question [9] ... just like a current would and, furthermore,
it is exactly equal and opposite to the magnetic field produced by the
current in the wire at all points! So, the compass needle will not
deflect.
To try to get more insight into this problem, consider the scenario
below, where a parallel plate capacitor (plates of radius R) is being
charged by a current.
We can use Ampère's Law to show that the magnetic field B
produced between the plates, i.e., for r < R, while the capacitor is
charging (and the electric field is building up) is:
B = (μo/2π)(r/R2)i
where i is the instantaneous current. So, the field is zero on the
axis between the plates but increases linearly from the axis. When r >
R, the field B is the same as though the wire were continuous
and the plates did not exist. Notice that the direction of the
magnetic field is the same between the plates when the electric field
is increasing as it is around the wires carrying the current. When the
capacitor is fully charged, i (and hence, B) → 0. If the capacitor is
discharged, the electric field is decreasing and the direction of the
magnetic field will be reversed.
Of course, there is no real current between the plates,
i.e., charges in motion. Maxwell called the current produced by the
changing electric field, a "displacement" current. Some years after
Maxwell proposed the displacement current the magnetic field was
detected.
Answer [12]: The direction of the E-vector
is reversed because there can be no component of the electric field in
(i.e., parallel to) the surface. Thus, at the reflecting
surface, Er = -Ei, where the
subscripts r and i refer to the reflected and incident waves,
respectively. So, there is no net electric field parallel to the
surface.
The direction of the electromagnetic wave is given by the Poynting
vector, S, where
S = E × B
Since the direction of the wave is reversed on reflection, Sr
= -Si. But, as we saw above, Er =
-Ei, so Br = Bi.
That means the resultant magnetic field vector is 2B at the
reflecting surface.
Yüklü bir parçacığın hareketi ve dalga salınımı ile ilgili
animasyon görüntülerinden alıntılar..
Soldan -------------> sağa doğru düzgün doğrusal
hareket eden yüklü parçacığın oluşturduğu alan çizgileri.
yerinde sabit duran (sürtünmesiz) yüklü parçacığın alan çizgileri merkezden
dışa doğru küresel sabit bir şekilde çevreye yayılır.
yukarı-aşağı doğru hızlı bir şekilde titreşen yükün yayınladığı
dalganın frekansıda artar.
Bir iletken boyunca yukarı ve aşağı hareket eden bir yükün meydana
getirdiği sinüsoidal dalgalar.
Bir halka (spiral) boyunca dairesel hareket eden yüklü parçacıktan
yayılan dalgalar.
bir daire boyunca halka içinde ivmeli hareket eden yükün şekilde
görüldüğü gibi hızı artınca yayılan dalganın frekansıda artar.
yükün bir halka içindeki dairesel hareketi sonucu çevreye sinüosidal
dalgalar yayılır. Buna elektromanyetik ışınım diyoruz. Burada
dikkati çeken bir şeyde FREKANSLA GENLİK arasındaki ilişkidir.
Dalganın genliği sıfır olursa frekansta sıfır olur. Fakat gerçekte bir ses
dalgası için bir deniz dalgası için sıfır değerden bahsedilebilir. Ama
bir ışık dalgasının frekansı ve genliği asla sıfır olmaz. Yada sıfır
kavramından kastedilen şeyi anlamak lazım... durgun
bir göl yüzeyini temsil eden yük çevresindeki durgun bir elektrik alandan
bahsedilebilir. Bu alan elektromanyetik alanın kaynağı niteliğinde bir
alan olarak görülebilir. Bence bir elektron yapısı ve alan çizgileri itibari
ile uzay/zamanın levhasal çizgilerine bağlı bir yapıdır. Bir elektron
titreştiğinde çevresindeki uzay zaman ağıda titreşir. Bu ışık hızında bir
dalgalanma oluşturur. Yerçekimi dalgaları bu uzay/zaman ağının
elektrik-manyetik vektörlerini tamamlayan bir üçüncü vektör boyutu olarak
görülebilir. Uzay/zaman ağı bir elektron çevresinde elektrik ve
manyetik çizgileri açığa çıkartacak şekilde uyarılabiliyor. Peki
elektromıknatıssal olarak bunu yapabildiğimize göre elektronlarla
elektrogravitik bir alan oluşturan bir bobin yapılabilir mi? Yerçekimi
dalgaları oluşturan bir bobin (güç bobini)!! Bir mıknatısın
alanı doğal bir manyetik alan oluşturuyor. Güneşin ve gezegenlerin kütleleri
doğal bir gravitasyon alanı oluşturuyorlar. Bir iletken telden geçen
elektrik akımı akıma dik bir açıda dairesel olarak manyetik bir alan
oluşturmaktadır biz buna elektromıknatıs etkisi diyoruz. Buna göre spiral
şekilde sarılmış bir iletkenden yayılan dalga sadece mıknatıstaki gibi
manyetik alan değildir. Bu elektromanyetik (elektrik alan +
manyetik alan) bir dalga olmalı. Bir daire boyunca ivmeli hareket eden
yükler (elektron) dairesel halka içinde (spiral bobin telleri içinde)
kendini tekrar eden sinüsoidal em dalgalar yayınlanmalı. Buna bir tür
sinkrotron ışıma diyebiliriz. Fakat bu ışıma bir elektromıknatıs çevresinde
çok zayıf olacaktır.
Bir doğru parçasını andıran düzgün doğrusal bir iletken içindeki
elektron akımları çevresinde manyetik alanlar açığa çıkacaktır.
Buna elektronun düzgün doğrusal hareketi diyoruz.
Bir yükün hızlıca hareket ederken aniden bir hedefe çarparak
durması sonucunda yaymış olduğu elektromanyetik dalga salınımı.
Bir yükün hızlıca hareket ederken aniden bir hedefe çarparak
durması sonucunda yaymış olduğu elektromanyetik dalga salınımı. Aniden
çarpma sonucunda elektrik alan çizgileri bir pals(sinyal) oluşturacak
şekilde salınan bir ip gibi dalgalanıyor. Tek bir dalga palsi / vuruşu
çevreye yayılıyor.
Gerçekte salınım yapan yüklü parçacık elektronlardır. Çoğu resimdeki
salınım yapan yükün + pozitif işaretli gösterilmesi tam olarak
doğru bir imajinasyon değildir. Artı (+) kutup demek elektron
yükü olarak daha az olan kutbu temsil eder. Elektron fazlalığı olan kutup
negatif (-) kutuptur. Elektronlar + dan -
ye doğru akarlar.
Symbol of electromagnetic oscillation process –
radio masts with radio waves.
Production and reception of radio waves
The current in the first wire is said to create a magnetic field
that acts on the current in the second wire. In a similar way, the
second wire also acts on the first. The attraction is mutual; the
first wire attracts the second with the same amount of force that the
second attracts the first. The amount of magnetic force a wire
experiences is proportional to the product of magnetic field strength
that the wire is subjected to, times the length of the wire, times the
amount of current (in amps) the wire is carrying . The direction of
the force is somewhat unexpected compared to the direction of the
magnetic field; it is at right angles both to the direction of the
magnetic field and the direction of the current (Fig. 3).
Fig 3 - The force that acts on a wire that is carrying current, due
to a uniform magnetic field that points toward the viewer.
Besides being influenced by a magnetic field, a wire that is
carrying a current also produces a magnetic field (however, the wire
does not experience any overall force due to its own self-generated
field). If the wire is long, the field strength is double at half the
distance from the wire and is four times as much at a quarter the
distance. The direction of the field is shown in Fig. 4.
Fig 4 - The magnetic field that a current-carrying wire creates.
A wire that carries one amp will have a magnetic field of 0.00002
Tesla, or 200 milligauss (mG), a distance of one cm away. At two cm
the field will be one half as much. Coils of wire that are carrying
current, and also bar magnets, produce the classic magnetic field
pattern shown in Fig. 5. (The bar is made of a material that needs "help"
from electric current, to achieve and sustain magnetization.)
Fig 5 - Magnetic fields produced by a bar magnet and an
electromagnet.
Nature of solenoid, toroid
The Dipole Antenna
This is nothing more than a straight piece wire. When voltage is applied to
the wire, current flows and the electrical charges pile up in either end. A balanced
set of positive and negative charges separated by some distance is called a dipole.
The dipole moment is equal to the charge times the distance by which it is separated.
Figure 1
When an alternating voltage is applied the antenna, dipole moment
oscillates up and down on the antenna, corresponding to the current.
The oscillating current creates oscillating electric (E) and magnetic
(H) fields which in turn generate more electric and magnetic fields.
Thus a outward propagating electromagnetic wave is created. The
electric field is oriented along the axis of the antenna and the
magnetic field is perpendicular to both the electric field and the
direction of propagation. The orientation of the fields is called the
polarization.
Figure 2
When the electromagnetic wave passes over a conducting material, it
will create an oscillating current in it. Therefore, the same design
(i.e. the dipole antenna) can be used to extract signals from the air
as current in a circuit. For a center-fed dipole antenna to work most
effectively, it should be exactly one-half wavelength long. Receiving
antennas which do not require high sensitivity need not follow this
rule. Transmitting antennas on the other generally do, except at very
low frequencies. When the antenna is placed in the ground, called a
ground-plane antenna, the optimum size is reduced by half again, due
to signal reflection at the ground plane. This appears to make an
image antenna of equal size below the ground which reduces the actual
antenna requirement. So for ground-plane antennas, the optimum size is
one-quarter wavelength.
MAXWELL’S WAVES DISCOVERED
In 1865 James Clerk Maxwell predicted the existence of electromagnetic
waves. He suggested that an accelerated charge would produce a non-uniformly
changing electric field that would in turn produce a changing magnetic
field. By Faraday’s Law, this non-uniformly changing magnetic field
would in turn produce a changing electric field and so on. He showed
mathematically that such fields would propagate through space as a
wave motion with a speed of 3 x 108 m/s. This speed agreed so closely
with values of the speed of light measured by Fizeau in 1849 and
Foucault in 1862 that Maxwell became convinced that light was a form
of electromagnetic wave.
Heinrich Hertz, a German physicist, achieved the first experimental
demonstration of electromagnetic waves in 1887. Hertz used an
induction coil to produce oscillating electric sparks between two
brass balls connected to two brass plates. The brass plates acted as
an aerial system. He used a small loop of wire with a tiny gap in it
as the receiver. See diagram below.
As sparks jumped across the gap between the balls, sparks were also
observed jumping the gap in the receiver. Hertz reasoned that the
spark discharge oscillating backwards and forwards between the brass
balls set up changing electric and magnetic fields that propagated as
an electromagnetic wave, as postulated by Maxwell. When these waves
arrived at the receiver, the changing electric field component caused
charges in the loop to oscillate, thus producing the spark across the
gap in the receiver.
Hertz carried out a thorough investigation of these waves and showed
that they did indeed possess properties similar to light – reflection,
refraction, interference, diffraction and polarisation. By setting up
an experiment in which he allowed the waves to reflect from a metal
sheet and interfere with themselves to produce standing waves, Hertz
was able to determine their wavelength. He calculated the frequency of
oscillation of the sparks in his transmitter from knowledge of the
parameters of the circuit. Then using
v = f l
he calculated the speed of the waves as 3 x 108 m/s, as predicted by
Maxwell. Thus, Hertz’s experiment confirmed Maxwell’s prediction of EM
waves and provided strong experimental support for the idea that light
was a form of transverse EM wave.
The waves produced by Hertz eventually became known as radio waves and
his research led to the development of radio communications. As Hertz
suspected it was indeed oscillating charges that produced the EM waves.
Today we know that radio waves are produced when an oscillating
voltage applied to an antenna causes free electrons to oscillate along
that antenna. This generates an EM wave that spreads out from the
transmitter at 3 x 108 m/s. When the EM wave strikes a receiving
antenna it forces charges in the antenna to oscillate at the frequency
of the wave. This oscillating electrical signal is then converted into
an audio-frequency signal by diodes in appropriately tuned electronic
circuits.
Applications of the production of EM waves by oscillating electric
charges in radio antennae started with the demonstration of “wireless”
telegraphy by Sir Oliver Lodge in 1894. Marconi accomplished the first
trans-Atlantic transmission in 1901. The invention of the triode valve
amplifier in 1906 enabled radio transmission of speech and music over
long distances. The invention of the transistor in 1948 eventually
resulted in further improvements in radio transmission and reception
and decrease in size of transmitters and receivers. Today, radio
communications networks, citizen-band radio, mobile phone networks and
television image transmission are examples of applications of EM wave
production. (This information in this last paragraph is no longer
required by the Syllabus.)
Radiation from an Antenna
Our discussion of electromagnetic waves in Chapter 32 has centered
mostly on plane waves, which propagate in a single direction. In any
plane perpendicular to the direction of propagation of the wave, the E
and B fields are uniform at any instant of time. Though easy to
describe, plane waves are by no means the simplest to produce
experimentally.
Any charge or current distribution that oscillates sinusoidally with
time, such as the oscillating point charge in Fig. T11.1, produces
sinusoidal electromagnetic waves, but in general there is no reason to
expect them to be plane waves. A device that uses an oscillating
distribution to produce electromagnetic radiation is called an antenna.
A simple example of an antenna is an oscillating electric dipole, a
pair of electric charges that vary sinusoidally with time such that at
any instant the two charges have equal magnitude but opposite sign.
One charge could be equal to Q sin vt and the other to −Q sin vt . An
oscillating dipole antenna can be constructed in various ways,
depending on frequency. One technique that works well for radio
frequencies is to connect two straight conductors to the terminals of
an ac source, as shown in Fig. T11.1.The radiation pattern from an
oscillating electric dipole is fairly complex, but at points far away
from the dipole (compared to its dimensions and the wavelength of the
radiation) it becomes fairly simple. We’ll confine our description to
this far region. A key feature of the radiation in the far region is
that it is not a plane wave, but a wave that travels out radially in
all directions from the source.
The wave fronts are not planes; in the far region they are
expanding concentric spheres centered at the source. Figure T11.2
shows an oscillating electric dipole aligned with the z-axis, with
maximum dipole moment p0. The E and B fields at a point described by
the spherical coordinates (r, u, f) have the directions shown in Fig.
T11.2a during half the cycle and the opposite direction during the
other half.
One distinctive feature of the oscillating-dipole fields given by Eqs.
(T11.1) is that their magnitudes are proportional to 1/r. This is in
contrast to the E field of a stationary point charge or the B field of
a point charge moving with constant velocity, both of which are
proportional of 1/r2.
In fact, the complete expressions for the E and B fields of an
oscillating dipole also include terms that are proportional to 1/r2;
we haven’t included these in Eqs. (T11.1), since our interest is in
the behavior of the fields in the far region, and the 1/r2 terms
become negligible at greater distances r from the dipole.
Figure T11.3 shows a cross section of the radiation pattern at one
instant. At each point, E is in the plane of the section and B is
perpendicular to that plane. The electric field lines form closed
loops, as is characteristic of induced electric fields; in the far
region the electric field is induced by the variation of B, and the
magnetic field is induced by the variation of E, forming a self-sustaining
wave. The field magnitudes are greatest in the directions
perpendicular to the dipole, where u = p/2; there is no radiation
along the axis of the dipole, where u = 0 or p.
We saw a similar result for a single oscillating electric charge in
Fig. T32.2. The key difference is that Fig. T11.3 shows only the
fields that are proportional to 1/r in the far region of an
oscillating electric dipole, while Fig. T32.2 shows the field in the
near region of a single oscillating charge; in this near region the
1/r2 terms must also be included.
At points very far from the oscillating dipole, E and B are
perpendicular to each other, and the direction of the Poynting vector
S ù (E ô B)/m0 is radially outward from the source. Because each field
magnitude is proportional to 1/r, the intensity I (the average value
of the magnitude of S) is proportional to 1/r2. The net average power
radiated by the oscillating dipole through a spherical surface of
radius r centered on the dipole is the integral of the intensity over
this surface. Since the area of this surface is proportional to r2,
the net average power is proportional to (1/r2)(r2) = 1; that is, the
power radiated by the dipole in all directions is independent of r.
This means that the radiated energy does not “get lost” as it
spreads outward but continues on to arbitrarily great distances from
the source.The intensity is also proportional to sin2 u, which
vanishes on the axis of the dipole (u = 0 or u = p). No energy is
radiated along the dipole axis.Oscillating magnetic dipoles also act
as radiation sources; an example is a circular loop antenna that uses
a sinusoidal current. At sufficiently high frequencies a magnetic
dipole antenna is more efficient at radiating energy than is an
electric dipole antenna of the same overall size.
Directivity, efficiency, and gain
True antenna performance can only be determined by measuring the
amount of energy that the antenna radiates into free space. This is
not an easy task given all of the variables associated with radiated
measurements. When the radiated power is measured around the antenna,
a shape emerges called the radiation pattern. This is the most direct
measurement of an antenna’s actual performance.
Figure : An example of Radiation Patterns.
Antenna radiation patterns can take on many interesting shapes,
particularly when presented graphically in their real-world
threedimensional state. The adjoining diagram shows shapes typical of
the most popular antenna types. For a dipole antenna, the pattern
looks like a doughnut. For a monopole antenna on a ground plane, cut
that doughnut in half along the edge and set it on the plane with the
antenna sticking up through the middle. The Yagi’s directivity can be
clearly seen, although that term and the value of these types of plots
will become even more apparent as directivity, efficiency and
gain are discussed.
Electromagnetic Radiation
In some respects, this page is an extension of the previous
discussion of electromagnetic energy, but now the focus is on the
specific issue of 'radiated' electromagnetic energy. As a starting
point, energy might be described as radiated once its propagation is
independent of the source - see EM propagation. However, in this
discussion, we shall try to derive an expression of the energy per
second or the power radiated by an accelerated charge, which
corresponds to Larmor’s formula, when relativistic factors
are ignored. This equation was first derived by J. J. Larmor, in
1897, and along with Maxwell’s equation and the Lorentz force equation,
might be thought to underpin the classical theory of light. However,
before tackling the derivation of this formula, we need to provide
some background to this particular discussion. It has been shown that
the wave equation, as presented in [1] below, is a solution of
Maxwell’s equations based on resolving either the 1st or 2nd
derivative with respect to time and space. In the generic form shown
below, (A) can be substituted to reflect either the strength of the
electric [E] or magnetic [B] fields in space [r] or time [t]:
[1]
As such, [1] might suggest that the amplitude of the electric [E]
and magnetic [B] fields must correspond to some form of acceleration
in time and space. If so, the charged particle, being the source of
both the electric and magnetic fields, might not only have to be
moving with a given velocity, but also subject to an acceleration in
order for an EM wave to be initially propagated. While we will proceed
based on this assumption, it is one that we may eventually have to
challenge.
It has been suggested that EM wave propagation might be predicated
on a charge particle being subject to acceleration. While the actual
mechanism of how a charged particle might be accelerated is not really
the subject of this discussion, it may be informative to provide some
sort of visualisation of how a charged particle may be caused to
oscillate up and down with simple harmonic motion (SHM) under
the influence of an alternating sinusoidal voltage [V]. In addition,
this approach may also allow us to draw some parallels with the
previous discussion of SHM in connection with mechanical waves and the
associated wave equation, which has a form very similar in nature to
[1].
The diagram right tries to illustrate the electric and magnetic
fields about a short vertical antenna driven by a sinusoidal current.
This concept seems to parallel the description of an electromagnetic
wave originating from an accelerated electric charge, at least, when
applying an alternating voltage that causes the charged electrons to
accelerate up and down within the dipole antenna. The acceleration of
the electrons associated with the up-down oscillation within the
antenna could then be considered to be acting as the source of an
electromagnetic wave, which radiates sideways out of the antenna at
the same frequency as the alternating voltage applied to it. In the
context of free space, the diagram only shows the upper half of the
electric (E) and magnetic (B) fields that extend symmetrically along
the whole length of the antenna. The magnetic field is circular about
the antenna, which has to also be perpendicular, at every point, to
the electric field, and proportional in intensity to the magnitude of
the electric field, as in a plane wave. The diagram also reflects
that the projection of the electric [E] and magnetic [B] fields that
only extend outwards in axial symmetry, i.e. the fields fall to zero
in the direction of the oscillating motion.
While there are still some open issues regarding how the energy
associated with the EM wave can be radiated into space by an
accelerated charge. Observation and experimentation has shown that a
static charge particle only has a spherical electric field [E], i.e.
there is no magnetic field associated with a charge particle at rest,
as illustrated on the left below. On the other hand, a charge particle
moving with velocity [v] will have both an electric [E] and magnetic
[B] field, as show on the right below, although it is said not to
radiate EM wave energy.
Therefore, we need to consider a mechanism that might help us
visualize how an accelerated charged particle might also generate an
EM wave that can radiate energy in the form of a self-propagating wave.
So let us start by considering a stationary charge at rest at time
[t=0], emanating electric field lines, as shown above on the left, but
which is then subject to an acceleration for a period [t], but viewed
at some later time [T], as reflected in the diagram below.
Outside of the sphere of radius [R=cT], the electric field lines
still point towards the original position of the charge, i.e. the
small grey shell, because the information about the acceleration has
not yet moved farther out than [R]. In contrast, inside of this sphere
the field lines point towards the location the charge had after the
acceleration, i.e. the small red sphere, although any subsequent drift
due the implied velocity after acceleration is being ignored within
this general presentation of the primary concept. Since the electric
field lines inside and outside the sphere of propagation have to be
connected, there must also be a small region of width [ct] in which
the electric field [E] has a non-radial component [ET] as
shown in the inset above. This process will assume a constant
acceleration [a], which can be defined by the simply relationship:
[2]
From the diagram above, it can be seen that it represents the
situation at the time [T], after the period of acceleration [t], which
defines the radius of the sphere [R=cT], where [c] again represents
the propagation speed of the electric field emanating from the charge
at the speed of light. However, it can also be seen that this
expanding sphere will have an implied thickness, which corresponds to
the period of acceleration [ct]. For the purposes of this derivation,
the focus is on just 1 electric field line and, at this stage; no
mention of the magnetic field need be introduced, although it will be
shown to be an equal component of the energy propagated by the
accelerated charge. So, returning the focus to the electric field line
shown within the expanded inset, we see that the electric field [E]
within the spherical shell region must have two components associated
with the radial [ER] and transverse [ET] vector
components of [E]. From the information shown in the diagram, we can
express the ratio of these two components as follows:
[3]
However, if we substitute [2] into [3], we get an expression that
includes the acceleration [a], which is an important focus of this
discussion:
[4]
We might realise that the radial component [ER] conforms
to an electric field as described by Coulomb’s law, which we have
already shown to be:
[5]
As such, we may now substitute [5] back into [4], while
highlighting the radius to be [r=R] and [T=R/c]:
[6]
Equations
[5] and [6] now appear to lead to some key insights about the relative
strengths of the electric field [E] component vectors, i.e. the radial
component [ER] is proportional to [1/R2], while
the transverse component [ET] is proportional to [1/R]. We
might also note that the strength of the transverse electric field [ET]
is directly proportional to the acceleration [a] of the charged
particle. However, the possibly bigger implication of the
proportionality shown in [5] and [6] is that as time passes, and the
radius [R] of the spherical shell increases, the transverse electric
field [ET] becomes much stronger than the radial electric
field [ER]. Ultimately, as [R] continues to increase, the
effects of the radial component [ER] becomes increasingly
small, such that it can be dropped all together. At which point, we
are left with only the transverse component [ET], which is
dependent on its angle of propagation away from the accelerating
charge, as illustrated right. When the angle [θ] is at right angles to
the accelerating charge, the transverse component [ET] will
be at a maximum, but when the angle [θ] is parallel to the
accelerating charge, the transverse component [ET] falls to
zero. Therefore, it suggests that there is no EM propagation along the
axis of charge motion, which reflects the axially symmetry of the EM
field shown in the earlier diagram connected with a dipole antenna. At
this point, we shall make a cross-reference to an earlier discussion
concerning the energy density [η] of an EM wave in terms of its
energy per unit volume:
[7]
Based on the equivalence between the electric field [E] and the
magnetic field [B] in [7a], we can relate the entire energy density
[η] in terms of just the electric field [E], which based on earlier
arguments reduces to [ET] as the radius [R] increases. As
such, we may now substitute [6] into [7]:
[8]
As such, this transverse electric field seems to correspond to a
pulse of radiation, which travels at the speed of light [c] and
carries energy away from the accelerating charge. At this point, we
might recognise from the diagrams that the total energy density must
be associated with the sum total of the transverse field energy
residing within the volume of a spherical shell of radius [R=cT] and
thickness [ct]. However, before we can use the result in [8], we need
to obtain an average energy density aggregated over all values of [θ].
While the actual distribution of energy is reflective of the axial
symmetry shown in the diagram above, we can calculate an equivalent
average of this energy, which allows the sine function to be
eliminated. We can proceed to do this by using the implicit symmetry
of sphere in Cartesian coordinates [x,y,z]:
[9]
In order to take advance of this symmetry, we simply have to
position our Cartesian coordinate system such that the origin of the
sphere aligns to the charge particle moving along the x-axis. Now we
can define the angle [θ] in terms of basic trigonometry and introduce
a standard trigonometric function:
[10]
However [9] also allows us to substitute for [x] in [10] such that
we get:
[11]
We are now in a position to express the total energy density for
all values of [θ] aggregated over the volume of the spherical shell,
which is the product of the surface area of the shell [4πR2]
multiply by its thickness [ct]
[12]
We can normalise [12] to unit time, which is essentially an
expression of the energy per second or the power radiated by an
accelerated charge, which is the common form of Larmor’s formula:
[13]
For clarity, we should remember that we have already accounted for
the magnetic field component of the accelerated charge in [7], which
highlights that both the electric and magnetic fields contribute to
Larmor’s formula based on the caveat that the velocity of the
accelerated charged particle is always much less that the speed of
light [c].
So have we explained all the open questions
within the constraints of classical electrodynamics?
Although the main discussion surrounding the last question will be
deferred to the summary, the animation above attempts to
provide some initial context to the remaining issues. We might imagine
that the animation represents a charged particle being switched up and
down in a very strong electric field, such that the shape being traced
out in time aligns to an approximate square wave. The ovals reference
lines drawn to the left and right of the charge correspond to a cross-section
through the doughnut toroid, as illustrated in the previous diagram.
Based on the criteria of the Larmor formula, when a charge is subject
to acceleration [a], i.e. during the transition positions, it radiates
power, as per [13], but reference to [8] also suggests that the energy
density [η] is also subject to the angle [θ] with respect to the axis
of charge motion. As such, the energy density is reflected by the
depth of the yellow shading, symmetrical about the axis of motion.
However, the intention of left-right sides of the animation is to be
somewhat illustrative of wave-particle duality in that the left
reflects the electric field lines, while the right reflects the
streams of photons being emitted by the charge. The field lines or
photon streams are shown at different angles, e.g. 0, 30 and 60
degrees, from the maximum, which is always perpendicular to the axis.
Finally, the oscillating red lines on left reflect the total electric
field [E=ER+ET] as a function of distance based
on [5] and [6]. So what you see is the effects of [ER]
reducing by [1/R2], while [ET] only reduces by
[1/R] and so quickly becomes the dominate field as the radius from the
charge increases. In this respect, the left-hand side of the animation
is broadly supportive of the basic assumptions that led to the Larmor
formula; although you might question the existence of [ET]
in the photon stream model.
What about the effects of maximum and minimum
acceleration?
Actually, an animation based on a square-wave is not best suited to
discuss this question, which is why the previous animation is replaced
in the summary discussion with a sine wave motion. However,
according [13], no power is radiated when [a=0], which corresponds to
a maximum velocity [v], and the magnetic field being a maximum. In
this context, the photon stream model might be thought to better
reflect this situation in the sense that there are no photons emitted
when [a=0]. While this overview of this subject is not in a position
to talk with any authority on the complexity of electromagnetism, it
is in its remit to highlight a number of issues that appear
questionable or confusing, which the reader may wish to research
further for themselves. Therefore, let us raise the question, which
many may assumed is already answered by classical electrodynamics:
You might rightly think that the derivation of Larmor’s formula has
already answered this question positively. In fact, we might cite
equation [13] as proof, which we arrived at by substituting the
expression for the transverse electric field into the general energy
density expression, as shown in [6] & [7]. As such, equation [8]
clearly suggests that the energy per unit volume is proportional to
the square of the acceleration [a] of the charge and the inverse
square of the radius [R]. In the final form of the Larmor formula, as
shown in [13], the inverse square dependency on the radius [R]
disappears because it aggregates the total power radiated to an
expanding spherical shell, which is itself proportional to the surface
area of a sphere, i.e. 4πR2. However, further consideration
of this result may be needed. For example,
A charged particle at rest on the Earth’s surface is also
subject to a gravitational acceleration of 9.81 m/s2.
However, direct observation from a collocated position on the
Earth’s surface would suggest that this apparently stationary
charged particle does not radiate energy.
A charge electron is required to lose energy when entering a
magnetic field, which is orientated normal to its trajectory and
would follow a circular path. However, this circular path is also
subject to a centripetal acceleration [a], which will require the
electron to radiate energy and, as a consequence, the electron would
actually follow a decaying spiral trajectory and slow as it loses
kinetic energy. This process is called ‘radiation damping’
and was cited in the context of the Bohr atomic model,
which led to the conclusion that electrons in atomic orbits do not
radiate energy.
Historically, X-rays were generated by firing electrons, at high
speed, into a metal target and it was initially believed that the
radiation was generated by the sudden deceleration of electrons as
they struck the metal target. However, at this time, the atomic
model was more of an amorphous sphere in which both the protons and
electrons were evenly distributed, which was only later revised by
Ernest Rutherford, in 1911, showing that most of the volume of an
atom is essentially empty. Today, the description of X-ray
generation is considered more in terms of an interaction between the
charge particle and the intense fields inside an atom.
There is an outstanding issue as to whether an electric [E]
field has an implicit propagation velocity [c] in respect to 'action-at-a-distance'.
If so, changes in the E-field strength must still propagate into the
surrounding space, even when subject to only constant velocity.
Many of the details for and against the
issues raised go beyond the scope of this discussion. Therefore, no
conclusion is being drawn at this stage as to whether, or not, it is
the acceleration of the charge that causes energy to be radiated.
It was also shown that a sine wave is a possible solution to [9] as
it will provide the constant acceleration required by a charge to
radiate. Equally, we might recognise that this solution aligns nicely
to the model of an oscillating dipole antenna being driven
by an alternating sine wave voltage. As such, the following animation
supports the classical image of an EM wave propagating outwards from a
source charge oscillating under acceleration in space.
However, we are now trying to decide whether this model is
realistic in the context of what must be the near chaotic random
motion of billions of charged particles at the surface of a star.
We're
ready to tackle electromagnetic radiation, the most important of the
four energy transport processes (it's the most important because it
can carry energy through empty space).
First we need to review a
couple of rules concerning static electricity and learn something
about electric field
arrows.
The static electricity rules are found at the top of p. 59 in
the photocopied ClassNotes
Two electrical charges with the same polarity push each other
apart. Opposite charges are attracted to each other.
Electric field arrows (or just the E field) show you the direction
and give you an idea of the strength of the electrical force that
would be exerted on a positive charge located at that point.
In this figure (p. 59 in the ClassNotes) a positive charge
has been placed at 3 locations around a center charge. The
electric field arrow shows the direction of the force that would
be exerted on each of the charges. The force arrow is shown in
blue.
The E field arrows tell you what will happen to a
+ charge. You can use the
arrows to determine what will happen to a
- charge also.
For a negative charge the force will point in a direction opposite
the E field arrow.
I tried a short "static electricity" demonstration that consisted
of blowing bubbles toward a Van de Graaff generator. The metal
ball at the top of the generator gets charged up with electricity
(I'm not sure what polarity it is but let's assume it is positive).
Some of that charge leaks off into the air. I thought that this
charge would stick to the bubbles floating by. Then since the
bubbles would have the same charge as the generator, the bubbles
would be pushed away from the generator. What happened instead
was that the bubbles seemed to be attracted to the dome of the
generator. After doing a little research (after trying the
demonstration in the MWF section last Friday) I found that the
people blowing the bubbles and the dome of the Van de Graaff were
oppositely charged.
Trying the demonstration with the bubble blowing tool connected to
the Van de Graaff generator seemed to work better. But it still
wasn't very impressive. Still after seeing my attempt at the
demonstration you'd be able to appreciate better
this video showing how the demonstration is supposed to work.
Here's a figure to test your understanding of electric field
arrows.
This figure wasn't shown in class.
The direction and strength of the E field near the ground
during fair weather and under a thunderstorm are shown. Show the
directions of the forces that would be exerted on the charges
shown in the figure. Click
here when you think you have the answer.
We're learning about E fields so that we can understand how
electromagnetic radiation can transport energy from one place to
another. You'll find most of the following on p. 60 in the
photocopied ClassNotes. What follows is a little more detailed
explanation than was shown in class.
We imagine turning on a source of EM radiation and then a
very short time later we take a snapshot. In that time the EM
radiation has traveled to the right (at the speed of light).
The EM radiation is a wavy pattern of electric and magnetic
field arrows. We'll ignore the magnetic field lines. The E
field lines sometimes point up, sometimes down. The pattern of
electric field arrows repeats itself.
Note the + charge
near the right side of the picture. At the time this picture
was taken the EM radiation exerts a fairly strong upward force
on the + charge (we use
the E field arrow at the location of the
+ charge to determine the
direction and strength of the force exerted on the
+ charge).
Textbooks often represent EM radiation with a wavy line
like shown above. They don't usually explain what the wavy line
represents.
The wavy line just connects the tips of a bunch of
electric field arrows.
This picture was taken a short time after the first
snapshot aftere the radiation had traveled a little further to
the right. The EM radiation now exerts a somewhat weaker
downward force on the +
charge.
The + charge is now
being pushed upward again. A movie of the
+ charge, rather than just
a series of snapshots, would show the charge bobbing up and down
much like a swimmer in the ocean would do as waves passed by.
The wavy pattern used to depict EM radiation can be
described spatially
in terms of its wavelength, the distance between identical
points on the pattern. By spatially we mean you look at
different parts of the radiation at one particular instant
frozen in time.
Or you can describe the radiation
temporally using
the frequency of oscillation (number of up and down cycles
completed by an oscillating charge per second). By temporally we
mean you look at one particular fixed point and look at how things
change with time.
EM radiation can be created when you cause a charge to move up
and down. If you move a charge up and down slowly (upper
left in the figure above) you would produce long wavelength
radiation that would propagate out to the right at the speed of
light. If you move the charge up and down more rapidly you produce
short wavelength radiation that propagates at the same speed.
Once the EM radiation encounters the charges at the right side
of the figure above the EM radiation causes those charges to
oscillate up and down. In the case of the long wavelength radiation
the charge at right oscillates slowly. This is low frequency and
low energy motion. The short wavelength causes the charge at right
to oscillate more rapidly - high frequency and high energy.
These three characteristics: long wavelength / low frequency /
low energy go together. So do short wavelength / high frequency /
high energy. Note that the two different types of radiation both
propagate at the same speed.
The following figure illustrates how energy can be
transported from one place to another (even through empty space) in
the form of electromagnetic (EM) radiation.
You add energy when you cause an electrical charge to move up
and down and create the EM radiation (top left).
In the middle figure, the EM radiation that is produced then
travels out to the right (it could be through empty space or through
something like the atmosphere).
Once the EM radiation encounters an electrical charge at
another location (bottom right), the energy reappears as the
radiation causes the charge to move. Energy has been transported
from left to right.
This is really just a partial list of some of the different
types of EM radiation. In the top list, shortwave length and high
energy forms of EM radiation are on the left (gamma rays and X-rays
for example). Microwaves and radiowaves are longer wavelength,
lower energy forms of EM radiation.
We will mostly be concerned with just ultraviolet light (UV),
visible light (VIS), and infrared light (IR). Note the micrometer (millionths
of a meter) units used for wavelength for these kinds of light.
The visible portion of the
spectrum falls between 0.4 and 0.7 micrometers. UV and IR
light are both invisible. All of the vivid colors shown above are
just EM radiation with slightly different wavelengths. When you see
all of these colors mixed together, you see white light.
Reason why "frequency" is proportional to energy in
waves.
(Fig.35) de Broglie relation.
According to de Broglie relation, the momentum ( p
= mv ) is expressed as ( p = h/λ ).
Here, p = momentum, m = mass, v = velocity, h = Planck constant, λ =
wavelength.
As shown on this site, total energy (= E ) of electromagnetic wave
is linearly proportional to frequency (= f )
through the relation of E = hf, which is confirmed in
photoelectric effects.
Surprisingly, in any other particles such as
electrons and protons, their frequency is
proportional to their total energy, if de
Broglie relation is satisfied ! Here we explain it.
Frequency is "proportional" to energy also in
electrons.
[ Besides light, an electron's energy is also proportional to its
frequency. ]
(Fig.36) Electron is slower ( v → 1/2 v ), its wavelength
becomes longer ( λ → 2λ ).
When an electron's velocty (= v ) becomes half (= 1/2 ), its total
( kinetic ) energy (= E ) becomes 1/4 of the original
value, because E is proportional to a square of
velocity ( E = 1/2 mv2 ).
According to de Broglie relation ( mv = h/λ ), the electron's
wavelength becomes twice ( λ → 2λ ), when the
velocity becomes half.
Considering wave relation ( v = fλ ), the electron's
frequency (= f ) becomes 1/4 of the original
value in this case.
As you see, also in electron's de Broglie wave, the
energy is proportional to frequency ( E/f = constant
) !
Also in proton, its energy is proportional to wave frequency.
[ When the momentums of "light" electron and "heavy" proton are
the same .. ]
(Fig.37) Momentum ( p = h/λ ) is constant.
Here we think about the case when the momentum (= p ) is
common in both of "light" electron and "heavy" proton.
So through de Broglie relation ( λ = h/p ), their wavelengths (= λ )
are the same, too.
Due to heavier mass ( Mp ) of proton,
the velocity (= V ) of proton becomes much lower than
that (= v ) of electron.
So the total kinetic energy ( E = 1/2 MpV2 ) of
proton is much smaller than electron (= 1/2 mv2
).
(Fig.38) Energy (= E ) is proportional to frequency (= f ) in
electron and proton.
Again, through the wave relation of v = fλ, we can find the
proton's frequency.
As shown in Fig.38, between proton and electron, the relation of
energy (= E ) proportional to frequency (= f )
holds true.
So not only in electromagnetic wave but also in electrons and
protons, the frequency has an important
meaning to determine their total energy.
(Fig.39) Total energy in electron and proton.
Using Fig.37, we find the proton's kinetic energy is much smaller
than electron due to its large mass, even when their momentums are the
same.
(Fig.40) Ratio of electron's to proton's masses.
Proton (= Mp ) is much heavier ( 1836 ×
) than electron's mass (= me ).
(Fig.41) Frequency = velocity / wavelength.
Through wave relation, we find the proton's frequency becomes much
smaller than electron.
( Here the wavelengths ( momentums ) of electron and proton are the
same. )
Light's frequency, energy and its speed (= c )
(Fig.42) Light's energy is proportional to its frequency, too.
It is known that light's energy is also proportional to its
frequency through the relation of E = hf.
The important point is that the speed of the light is always
constant "c", different from other particles.
This means there is NO concept such as "acceleration"
in light ( and neutrino ).
When electron's ( or proton's ) wavelength changes, both
of its velocity and momentum changes.
So the electron's frequency is inversely proportional to a
square of wavelength, as shown in Fig.36.
On the other hand, due to neglecting light speed
change, the light frequency is just inversely proportional to its
wavelength.
As you see, de Broglie wavelength ( λ = h/p ) expresses "contraction"
( or expansion ) of the field by the momentum (= impulse ),
compared to its equilibrium state, irrelevant to the
velocities of various particles.
Relation between electron's and emitted light's
frequencies.
(Fig.43)
Here we investigate the relation between electron's frequency (= fe
) and emitted light's frequency (= f ).
In Fig.43, total kinetic energy of electron (= 1/2mv2 ) is
equal to light's energy (= hf ) emitted from the
electron.
(Fig.44)
Using wave relation ( v = fλ ) and de Broglie relation ( λ=h/p ),
we find that the electron's ( de Broglie ) frequency
(= fe ) is two times bigger than the
emitted light frequency (= f ).
Average frequency of "damped" electron's oscillation is
equal to emitted light (= f ).
(Fig.45) Oscillating electron emits light and gradually loses
its energy.
In Fig.45, we think about the case in which oscillating electron
graduallyemits light and loses its kinetic
energy.
The initial electron's frequency is equivalent to 2 ×
f (= emitted light frequency ), as shown in Fig.44.
The more light the electron emits, it loses more energy, and its
oscillation becomes slower ( to be zero ).
It means the average electron's frequency becomes
half of the original value (= 1/2 × fe =
f ) .
As a result, we can prove there is an important
relation between electron's and emitted light frequencies. Planck
constant (= h ) connects light and electron.
Frequencies of two de Broglie waves and emitted light.
(Fig.46) Transition from excited ( n = 2, f=4 ) state to ground
state ( n =1, f = 2 ).
In Fig.46, the excited state of 2 × de Broglie wavelength
returns to ground state (= 1 × de Broglie wavelength ).
Accelerated by Coulomb force, the final frequency of
de Broglie wave of excited electron becomes
f = 4.
We can think the afterimage of stable ground state
de Broglie wave remains during excitation, and it is
supposed to be f = 2.
These two de Broglie frequencies before and after transition are
different, so they don't fit each
other.
The crash between these two de Broglie waves
causes swell with the frequency ( 4-2 = 2
), which is the difference between two states.
The excited de Broglie wave is attenuated, while
it emits light.
So the average frequency of emitted light becomes
half of 2 (= 1 ), as is explained in Fig.45.
Virial theorem → kinetic energy (= frequency ) is
absolute value of total energy.
(Fig.47) Transition from excited ( n = 2, f=2 ) state to
ground state ( n =1, f = 4 ).
In fact, according to Virial theorem, kinetic energy T is the
absolute value of total energy E ( T = |E| ).
As I said in Fig.36, electron's frequency (= f ) is
proportional to its kinetic energy.
So the electron frequency in the upper energy level is lower than
the lower level, like their kinetic energies. Also in this case, the
frequency difference becomes 4 - 2 = 2, like Fig.46.
So the difference in total energies is just
equal to the difference in kinetic
energies (= frequency ) in these bound state orbits, which can explain
photoelectric effect correctly in the realistic way.
A preliminary explanation of this secondary radiation was provided
by J.J. Thomson in his book Conduction of Electricity Through
Gases. If we suppose that an X-ray consists of a very short
electromagnetic wave pulse, then the electric field of that pulse will
cause electrons in the gas to oscillate. This oscillation, in turn,
causes the electrons to give off the secondary X-ray radiation:
The electric field produced must oscillate in the same direction
that the electron vibrates. If one does the math, it turns out that,
in a plane perpendicular to the direction of the primary X-ray, the
secondary X-rays are perfectly polarized!
The split-ring resonator is the fundamental building block of a
metamaterial achieving magnetic response at optical frequencies. Its
resonance properties are resembled by a LC-circuit.
One half of optics was missing
At optical frequencies, electromagnetic waves interact with an ordinary
optical material (e.g., glass) via the electronic polarizability of the
material. In contrast, the corresponding magnetizability is negligible for
frequencies above a few THz, or in other words, its magnetic permeability is
identical to unity (μ(ω)=1). Consequently, the optical properties of an
ordinary optical material are completely characterized by its electric
permittivity ε(ω) (or dielectric function). As a result, we can only
directly manipulate the electric component of light with an appropriate
optical device while we have no immediate handle on the corresponding
magnetic component. One half of optics has been missing.
THE ELECTROMAGNETIC SPECTRUM
There are four, and only four known forces in the universe (although the so-called
dark energy hints at another). These are, in order of strength, the nuclear
strong force, the electromagnetic force, the nuclear weak force and the
gravitational force. The two nuclear forces exert their influence over only
very very short (nuclear) distances, and apart from holding all matter
together do not directly influence us in everyday life. It is gravity and
particularly electromagnetism that are of direct concern to us in our daily
interactions.
Electromagnetic fields Gravity springs from the property of matter we call
mass, while electromagnetic effects derive from the property we call charge.
When a charge is stationary, it has around it an electrostatic field. If it
moves with a constant velocity it produces a magnetic field, and when it
accelerates or declerates it generates electromagnetic radiation.
Electromagnetic radiation is a coupled oscillation of electric and magnetic
fields that propagates through space with a velocity of about 3 x 108 metres
per second. The properties of this electromagnetic radiation vary markedly
depending on the frequency of the oscillation. This gives rise to what we
know as the electromagnetic spectrum.
The chart below shows the major divisions of the electromagnetic spectrum.
An electromagnetic wave may be characterised by its frequency f (the number
of times per second the signal undergoes a complete oscillation at a
specified point in space) or its wavelength λ (the distance between
successive extremal values of the wave at a specified time).
Elektrik Alan ve Manyetik Alan Nedir, Nasıl Oluşur ?
Elektromanyetik alanların insan sağlığına etkisi dediğimiz zaman radyasyon
tanımına değinmeden geçmek olmaz. Bunun için öncelikle radyasyon nedir ona
bakmak gereklidir.
Radyasyon sözcüğü, madde içine nüfuz edebilen ışınlar için kullanılır. Madde
içine nüfuz edip atomları iyonlaştırması ya da iyonlaştıramamasına göre iki
tip radyasyondan bahsedebiliriz:
► DC – 300 GHz arası iyonlaştırmayan Elektromanyetik Radyasyon,
► 300 GHz üstü iyonlaştıran Nükleer Radyasyon (nöron, proton, alfa…)
Biz burada iyonlaştıramayan (elektron koparamayan radyasyondan)
bahsedeceğiz.
Elektrik Alan
Elektrik Alan, bir elektrik yükünün başka bir elektrik yükü üzerinde
yarattığı çekme ya da itme kuvvet etkisini ifade eder. Her elektrik yükü bir
elektrik alana sahiptir. Yapılan testlerde, bir cihazın besleme gerilimini
yükselttiğimizde bunun sonucu olarak elektrik alanıda yükselir.
Elektrik Alan birimi [ V/m] dir. Birimden de anlaşıldığı gibi metre başına
düşen volt anlamı taşıdığını anlamak zor değildir.
Bu konuda çoğumuzun bilmediği aynı zamanda anlayamadığı bir durumdan da
bahsetmeden geçmek istemedim. Örneğin, evlerimizdeki TV’ ler stand-by
konumundayken, yani içinden akım geçerken bir elektrik alanı oluşturduğunu
bilmemiz gerekir. Hem sağlığımız hem de enerji enerji tasarrufu için
elektrikli araçlarımız stand-by konumunda bırakmamaya özen gösterelim.
Manyetik Alan
Manyetik Alanlara geldiğimizde ise yine manyetik etkininde ana kaynağının
elektrik yükleri olduğunu görüyoruz. Nasıl oluştuğuna gelince; elektrik
yüklerinin yer değiştirmesi sonucu oluştuğunu biliyoruz. Yani kısaca
elektrik akımın var olduğu heryerde manyetik alan mevcuttur. Birim olarak
genelde mikrotesla (µT) ve amper/metre [A/m] kullanılır.
Birimlerden de anlaşılacağı gibi akım arttıkça manyetik alanda artar.
Mesafenin artması ise hem elektrik alanın hem de manyetik alanın etkisini
azaltır.
Belki size ilginç gelebilir ama dünyamızın kendi kendine oluşturduğu bir
alanda mevcut:
► Normal havada statik (DC) elektrik alan değeri 120-150 V/m değerinde,
► Yağmurlu ve şimşekli havalarda bu değer 10000 V/m ‘ ye çıkabilir.
Yukarıda anlatmaya çalışılan, elektrik alan ve manyetik alanın birarada var
olması Elektromanyetik Alanları oluşturur. Yapılan incelemelerde ise
elektomanyetik alanda elektrik dalgaları ve manyetik dalgalar sürekli olarak
yer değiştirdiği gözlemlenmiştir. Elektromanyetik alanların en önemli
özellikleri ise frekans ve dalga uzunluğudur. Hepimizin de bildiği gibi
frekans yükseldikçe dalga boyu azalır ve buda alanda yayılan enerjinin
yüksek olduğunun işaretidir.
Radiation
Radiation is the process whereby
energy is emitted by one body, transmitted through a medium or through
space, and eventually absorbed by another body. The emitting and
absorbing bodies can be as small as individual atoms or even subatomic
particles like electrons.
Electromagnetic waves are the means
whereby the energy is transmitted. In other words, all radiation is
electromagnetic.
This means that the mode of
transmission of radiation involves oscillating electric and magnetic
fields which carry the energy similar to the way that vibrations on a
string carry energy along the string. Since the speed of transmission
of vibrational energy is constant for a given medium, and that value
is equal to the frequency of the vibrating wave times the wavelength (frequency
times wavelength = velocity), if you know the frequency one can solve
for the wavelength at that frequency, and vice versa.
The spectrum represents the range of
possible frequencies or wavelengths of the radiation. As the frequency
increases, the amount of energy carried by the wave also increases in
proportion to the frequency. Ionizing radiation is radiation which
carries sufficient energy to ionize atoms. In general terms,
frequencies from radio to the visible do not carry enough energy for
this, while ultraviolet, X-ray and Gamma ray radiation can ionize. As
noted previously, ionization energy varies with different elements and
molecules.
Radiation is emitted whenever a
charged particle undergoes acceleration. Remembering that a change of
direction is also an acceleration because the direction of the
velocity is changing, then every charged particle that experiences a
change of direction will emit radiation.
Schematic diagram of an electron’s
radiation under acceleration
Current theories explain this emission
in terms of the emission of a photon, or packet of energy. A photon
has no mass but carries the radiated energy in the form of
electromagnetic waves. A photon behaves both like a wave and like a
particle. Which mode is more significant will depend on the
circumstances.
To summarize:
Radiation is emitted by all charged particles undergoing
acceleration.
All radiation involves electromagnetic waves.
Radiation transmits energy.
The spectrum represents the range of possible frequencies or
wavelengths of the radiation.
Antenna theory
This section may serve to remind some
physicists of the simple concepts leading up to the transmission and
reception of electromagnetic radiation. Excuse me starting from
fundamentals.
Moving electrons.
Electrons are charged particles and so
can be moved by putting them in an electric field. If electrons are
moving at a constant velocity they constitute a constant electric
current and generate a constant magnetic field. This is a “Fact of
Nature”
A piece of wire can be considered as
containing a number of “free” electrons. Under the influence of a
small voltage which provides an electric field through the wire, the
electrons move and generate the circular lines of magnetic field. The
magnetic field lines push each other apart if they are going in
opposite directions.
Accelerating electrons
If electrons accelerate they
produce electromagnetic radiation (emr). This is most easily explained
by thinking of a piece of wire with a sinusoidal voltage generator in
the middle. The sinusoidal alternating voltage produces electric field
lines which spread out into space at the speed of light as the voltage
increases then momentarily freeze when maximum is reached. As the
voltage drops the field lines return, finally disappearing when the
voltage is zero. The voltage now starts to increase in the opposite
direction and the field lines spread out again, this time of the
opposite polarity.
Now think of the electrons in the wire.
The electrons are pumped up then down in synchronism with the
alternating voltage. Moving electrons upwards produces a clockwise
circular magnetic field which increases as the voltage increases,
expands into space, holds when the maximum is reached, collapses to
zero as the voltage drops, then expands out anticlockwise as the
electrons accelerate downwards. (Not shown in the above diagram.)
OK at low frequency. But now increase
the frequency. As before, the field lines expand out into space but
when the polarity between the ends of the wire change, all the
magnetic and electric fields (which are limited to the speed of light)
cannot “get back” before the alternating voltage has changed over and
new magnetic and electric field lines are produced in the opposite
directions. These newly generated emerging fields “push away” or repel
the inward falling field lines that have not returned “in time”. These
fields, finding themselves alone in space and being pushed away, “join
up” to form emr. These loops of electric and magnetic field, isolated
in space and propagating away from the source, are called
electromagnetic radiation (emr).
The critical factor in their formation
is the rate of change of the electric and magnetic fields. A
minimum is necessary in order to “launch” significant emr energy.
Either a low current and high frequency or low frequency and high
current can achieve this measurable minimum. In practical transmitters
the antenna current is limited so it is more profitable to operate at
high frequencies. In practice this limits the lowest transmitter
frequencies to around 10kHz.
Definition of electromagnetic radiation, emr
Emr is a changing electric field which
produces a changing magnetic field which produces a changing electric
field …Accelerating electrons are needed to “launch” emr but once
launched it is a strange self-supporting construction of electrostatic
and magnetic “field lines” which flies through space at the velocity
of light. One field “bootstraps” the other. No electrons needed!
Generating emr
Generating emr therefore means
accelerating charged particles (usually electrons) and there are
several ways of doing this.
The way that mostly interests us is
that already discussed above. A sine wave voltage source causes the
electrons in the antenna wire to move up and down. The emr produced is
at a single frequency and its amplitude, (defined in volts per meter),
depends on the amplitude of the accelerating voltage.
It will be seen later that the power
in emr depends only on its amplitude but its equivalent power
depends on its frequency as its Coupling Factor to matter ( Planck’s
constant) depends on its frequency.
Detecting emr
Emr is detected by the
way it interacts with charged particles, usually electrons because
they are light and plentiful. In order to get lots of electrons
together (being negatively charged they repel each other) we use those
found in a conductor (such as a piece of copper wire) where they are
loosely attached to copper atoms and their negative charges cancelled
by the positive nucleus of the copper atoms. These more-or-less “free
electrons” are forced to follow the voltage part of the incoming emr
and moving electrons constitute an electric current, which can be
amplified. The effect can be magnified by making the piece of wire
resonate at the emr frequency. The wire is now called an “antenna”.
If it is a half wavelength long, it is called a half-wave “dipole”.
Detector noise level
Not usually discussed in physics books
on QM but very important in engineering, is the amplitude of
emr. Emr cannot be reliably detected unless it can move an electron
significantly more than that electron’s random or thermal movement.
Engineers say the emr amplitude must be above the “noise level” or
signal to noise ratio (SNR >1)
Quantization of emr
As seen above, emr can be generated in
many different ways and its method of generation determines its
character. Emr generated by a continuous process, as by the sinusoidal
vibration of an electron in a radio antenna, or a laser, is a
continuous or “analog” signal. Attenuated by dispersion it can take
all amplitudes down tozero.
Such emr is not quantized – it is not in pulses or particles.
However in practice it usually appears quantized because of the
way it interacts with matter, which is quantized. For example,
if an atom is used as a detector, the electron can only take certain
definite orbits or energy states. A similar error would be made in the
laboratory if an analog voltage (which can have any value) were
measured with a digital voltmeter.
But emr which is generated by a
discontinuous process, as for instance when an atom drops down from a
high energy state to lower energy state, appears as a burst of emr –
whose frequency corresponds to the energy change (f = energy change/h,
where h is Planck’s constant.) But such emr is
still an analog pulse, like a radar pulse. And like a radar pulse it
will disperse with distance and its amplitude follow the inverse
square law. Emr, however it is generated, is a continuous wave or
“analog” signal. A further important comparison between an atom
used as a quantizer for emr and an Analog Digital Converter instrument
used to measure an analog voltage, is that the amplitude of the signal
being quantized in either case must be greater than the quantization
interval. For example, a digital voltmeter which digitizes to 1mV
resolution will not notice an analog voltage whose amplitude is <1mV.
We will see later that the size of the
quantized “bits” or “quanta”, are exceedingly small, as is to be
expected when they are determined by atomic energy levels.
In brief, non-quantized emr is
quantized by quantized matter.
Absorption of emr
If electrons are in some way hindered
in their movement (by being in soot, for instance), energy is absorbed.
The energy, which heats up the soot, is absorbed from the emr, which
is therefore weakened. In a radio antenna, where we want to extract
the maximum energy from the emr, we must connect it somehow to a load
and “match” this load to the source.
Alternatively,
the emr can be absorbed in a molecule and cause it to “rearrange”
itself. Subsequent chemical treatment reveals which atoms have
received emr over threshold and been rearranged. This it the principle
of photography and farming.
Attenuation of emr
I use this to mean some system which
inputs emr at one power level and outputs it at a lower power level.
There are several ways to construct an attenuator.
Attenuators use combinations of
absorbers and dispersers. Pure dispersion could be with a lossless
convex mirror or a concave lens. Pure absorption would be a lossy
plane mirror or an absorbing medium. A convenient example is a piece
of black overexposed photographic film.
Absorption is
easy to explain if emr is considered as a wave. Electrons in the
absorbing material behave as loaded dipole antennas. They vibrate in
sympathy but because they cannot move freely they reradiate less
energy than they receive. The surplus energy heats up the absorber.
Reflection vs. scattering of emr
If light is shone on a clean polished
surface it reflects geometrically. On a greasy or rough surface
it scatters randomly. Fundamentally this is because both
surfaces contain electrons which vibrate up and down sinusoidally,
following the voltage vector of the incident emr and reradiate it. The
polished surface has many nearby (within lambda/2) electrons which
also vibrate and reradiate. Their reradiated outputs are in phase and
so recreate and merely deflect the incident wavefront.
If all these electrons were in some
way slightly inhibited in their movements (like being tied to an
atom) so they reradiated less than they received, the reflection would
still be geometrically clean but weaker.
If
the other electrons were at random distances, there would be no
combination of their outputs, each would be a point source and the
incident wavefront would be scattered.
The key difference between reflecting
and scattering is the distance between the electrons. At a low
frequency a surface often reflects – at a higher frequency it usually
scatters.
Antenna theory
One of the important sections of this paper is to
convince you that the PE can be explained with the classical concepts
of emr as a wave.
There is a large
body of information on long-wave emr or radio waves.
I argue that
anything that is valid for radio waves must be valid for light waves
and ultimately X-rays. Studying the large structures (antennas) used
to launch and receive radio waves must surely give us an insight into
the behaviour of small structures (single moving electrons) used to
launch and receive light waves.
Transmitting or launching emr
The first and simplest way is where a sine wave
voltage source causes the electrons in the antenna wire to move up and
down. The emr produced is at a single frequency and its amplitude, in
volts per meter, depends on the amplitude of the accelerating voltage.
Receiving emr
Receiving emr is much more complicated.
By “receiving” is meant converting the (say 100MHz) emr wave signal
which is flying through space into a 100MHz sine-wave current in the
antenna load resistor and examining it to see if it is carrying any
signal. Like being switched off and on in the Morse code.
Now there are
many types of receiving antennas and they all have different
characteristics. The only one I am interested in here is the simplest
one, the “half-wave dipole”, as I think this one can be compared to
how free electrons behave in the photocathode of the photoelectric
effect. I will therefore describe it in detail.
Electromagnetic field of an accelerated charge
Let's start with the usual high-school description of an electric
field around an isolated electric charge. A positive charge produces a
field that points radially away from it, whose strength falls off as
the inverse square of distance. Pictorially this is shown by drawing "field
lines" originating at the source: the direction of the field is given
by the direction of the lines, and the strength of the field is given
by density of lines through a surface perpendicular to them. This
field is shown below.
Now consider a charge that is moving uniformly with constant
velocity. According to special relativity, an observer moving with the
same velocity should see just the electric field of a stationary
charge: the field should point radially away from the location of the
charge in that moving reference frame, with a strength (field line
density) that falls off as the inverse square of the distance measured
in that reference frame.
This means that in the "stationary" reference frame, the field
lines will still remain connected to and point radially from the
moving charge: effectively the change in reference frame transforms
the spray of field lines as if they were a physical object moving
along with the charge. This is shown below.
(This diagram assumes a charge moving at 0.5 times the speed of
light, and includes a slight horizontal "squeezing" of the field lines
due to relativistic length contraction. However, this squeezing is not
essential to any of the subsequent discussion of electromagnetic
radiation.)
Now what happens if a charge starts out at rest, and then is
suddenly accelerated to some constant velocity?
The field should initially be that of a stationary charge:
observers have no way of knowing that it will suddenly start moving.
Even after it starts moving, distant observers will take time to
realize this: information about the sudden change in motion cannot
reach them any faster than the maximum speed c allowed by
relativity. (This speed is commonly called "the speed of light",
though it is actually the maximum speed of light, or of any
other physical particle or wave.)
Meanwhile, once the charge reaches a uniform velocity, observers
close to it should simply see the ordinary field of a moving charge:
the fact that it used to be "stationary" is not permanently imprinted
on the charge. This leads to the following field:
Close in we have the field of a moving charge, and farther out we
have the field of a stationary charge. Between these two regions is a
spherical shell of stretched field lines connecting the two fields.
This shell carries the information about the charge's sudden surge of
acceleration: it expands at speed c, but has a constant
thickness equal to cΔt, where Δt is the duration
of the acceleration.
The stretched field lines in this shell are what we call
electromagnetic radiation. Two properties are immediately obvious
from the diagram:
The fields in electromagnetic radiation are not radial, but
transverse (i.e. perpendicular to the radius).
Far from the source, the field lines of the radiation are much
more tightly packed than the "backgound" of the stationary or
uniformly moving source.
To make that last point more quantitative, note that the field
lines of a stationary charge spread radially. At a distance r
from the source, a sphere with area 4πr² intersects all field
lines perpendicularly, so the field line density (field strength) goes
down as 1/r²:
where Q is the charge and 1/4π&epsilon0
is Coulomb's electric constant.
By contrast, in the radiation shell, the field lines are largely
transverse. A circular strip bounded by the inner and outer edges of
the shell will intersect some fraction of the field lines: as the
shell expands, the strip's radius increases but its width cΔt
does not, while it continues to cut across the same set of field lines.
The field line density (field strength) therefore goes down as 1/r.
Furthermore, it can readily be shown that the fraction of
field lines that pass through any given strip goes as v⊥/c,
where v⊥ is the charge's final
velocity component perpendicular to the strip, i.e. perpendicular to
the radial line. (This formula changes when one includes the
relativistic "squeezing" of the moving field, but is correct for
speeds much less than c.) Thus the transverse field in the
shell is:
where a⊥ is the component of the
charge's acceleration perpendicular to the radial line. So, far
from the originating sources, the radiative fields will be far
stronger than the stationary fields.
Fields of a Vibrating Electron
The detailed structure of an electron is unknown, but for our
purposes it doesn't matter; we can assume that our electron is a
little round ball with an electrical charge distributed uniformly over
its surface. We determine the fields by solving Maxwell's equations at
all distances from the electron, right down to its surface. This
analysis is not an exercise for the faint-hearted. We'll skip the
details and concentrate here on the results.
Fig 1 -- Always present around a charged particle, the coulomb
field plays a vital role in energy radiation.
The Coulomb Field
Grasping the electron in, say, a tiny pair of tweezers, let's start
by holding it still. After a while the only field present will be a
stationary electric field that points outward4
in all directions from the electron. The field lines take the form
illustrated in Fig 1 for both positive and negative charges. This is
called the coulomb field. It is always present, regardless of
whether the electron is in motion. We'll find later that the coulomb
field plays a vital role in the operation of antennas.
With vibratory motion, two new fields make their appearance.
The Magnetic Field
A moving electron constitutes a current, and a current is always
surrounded by a magnetic field. As if hitchhiking, point the
thumb of your right hand in the direction of the electron's motion;
then your curled fingers represent the circular lines of the magnetic
field around the electron. Point your thumb in the opposite direction
and you see that the magnetic field reverses, so a vibrating electron
gives rise to an alternating magnetic field. At the electron's surface,
the magnetic field is almost exactly in phase with the electron's
speed, but as we move away, the phase of the magnetic field begins to
lag. Out to a radius of 1/6 wavelength, the phase lag is small. Beyond
this radius, the lag starts to increase at a more rapid rate and soon
settles at 360 degrees per wavelength of distance.
Fig 2 -- The radiation field of an electron vibrating as 14.1 MHz.
Each broken line represents a wave crest.
The Dynamic Electric Field
The second new field is an electric field that results from the
electron's acceleration. Because of its dynamic origin -- in contrast
to the electrostatic nature of the coulomb field -- we'll call this
field the dynamic electric field. It's useful to regard the
dynamic electric field as the sum of two separate fields, one of which
is in phase with the magnetic field and the other 90 degrees out of
phase. We will call the in-phase component the radiation field
and the out-of-phase component the induction field. It is the
radiation field that carries energy from an antenna into the
surrounding universe.
Fig 2 shows an area the size of a football field in which a lone
electron, greatly magnified, is being vibrated at 14.1 MHz. The figure
is a snapshot of the electron's radiation field taken at an instant
when the electron is at the center of its travel and moving to the
right, as indicated by an arrow. The curved arrows show the direction
and strength of the radiation field. The dashed circles represent
spherical wavecrests on which the field is at a local maximum. As we
go outward from a wavecrest, the field decreases to zero, then
reverses and rises again to the next wavecrest. Like ripples in a
cosmic pond, these spherical waves are expanding outward at the speed
of fight, 300 million meters per second.
At any one point, the radiation and induction fields vary as sine-wave
functions of time. About 1/6 wavelength away from the electron (actually
1/[2p ] wavelength), in a direction at right angles to the line of
motion, the two fields are equal in amplitude. As we move farther away,
the induction field falls off so much more rapidly than the radiation
field that we soon have essentially nothing but the radiation field.
Inside a vacuum-dielectric coaxial transmission line carrying power in
one direction, the ratio of the electric to the magnetic field is
equal to 377 ohms. In our pure radiation field, which carries power in
the same manner even though there are no physical conductors present,
this ratio is likewise equal to 377 ohms-a value that is sometimes
called the characteristic impedance of space.
Fig 3 -- The electric field of an electron that was accelerated
recently. The resulting disturbance in the field is traveling
outward at the speed of light. The transverse component of the
disturbed field is the radiation field.
Why an Accelerating Electron Radiates
We've described the radiation field of a vibrating electron, but we
haven't yet explained why it happens. The answer is hidden in Fig 3A.
Suppose that, until a short while ago, an electron was held at rest
at point P in Fig 3A. It was then accelerated briefly to the right by
our tweezers and afterward was kept moving to the right at constant
speed. At the present time (which we'll call time zero), the electron
is passing point Q.
Fig 3A contains two circles. The larger circle (the outermost
broken fine) is centered at P and has radius equal to the distance
light would travel in the interval from the beginning of acceleration
until time zero. The smaller circle is centered at the spot occupied
by the electron at the end of acceleration; its radius is equal to the
distance light would travel between the end of acceleration and
time zero. As time marches on, the circles evidently grow at the speed
of light. The space between the circles is equal to the distance light
would travel during the period of acceleration. If the electron moves
slowly in comparison with light, as it does in an antenna, the
distance it covers during acceleration is small compared to the size
of the circles, so the circles are nearly concentric. For clarity we
have greatly exaggerated the distance PQ; it too would be very small
if drawn to scale. Now we can determine what the electric field must
look like at time zero.
Outside the larger circle, the field at time zero is a stationary
coulomb field centered on P, as if the electron had never started to
move.5
Inside the smaller circle, the field is a moving coulomb field
centered on the electron's present position, point Q. Between the
circles the field is intermediate between the fields in the other two
regions.
Now connect the field lines across the space between the circles
and erase the circles, making Fig 3B. You can see that the electron,
while accelerating, gave birth to an expanding electromagnetic
disturbance. In the disturbed region, as shown by the arrows, there is
a transverse field component -- the radiation field -- in addition to
the outward-pointing coulomb field.
The radiation field resulting from a vibrating electron, Fig
2, is simply a continuous series of such disturbances caused by
successive intervals of changing acceleration and deceleration.
How does the magnetic and electrical field propagate when a
charged particle oscillates?
I know when a particle oscillates at 5*10 power(14) per second generates
light, but if some how i stopped oscillating it after a fraction of 5*10
power(14) second how the electric and magnetic field changes around that
particle and how that field energy propagates in vacuum?
Consider a positive charge sitting
idle. It has an outward electric field configuration around it which
extends to infinity.
The charge is suddenly accelerated for a very short time interval
δt and after that the acceleration is
removed. So the charge then moves with a uniform speed for let's say
some time
t. The new position of charge is
depicted below.
(The origin of green lines show the new charge position and the
green lines show the new electric field configuration around the moved
charge)
The green field lines emerge from the charge when it is at it's new
position at time t . The outer circle is a circle of radius c(t+δt).
Outside the outer imaginary circle, the universe has no idea that the
charge has accelerated because the information about the acceleration
only travels at a finite speed which is
c. So the field configuration outside the
imaginary circle remains the way it was before the charge was
accelerated. These unchanged field lines are depicted by the light
black colored lines outside the bigger circle.Inside the inner circle
however, the field lines have already adjusted to the new position of
the charge.
The electric field lines cannot have a break, therefore field lines
must connect themselves through that middle region.
The blue lines are the connecting field lines which are like kinks.
These kinks are the propagating electric field lines as part of the
electromagnetic radiation produced by the accelerating charge. The
outer imaginary information sphere moves at the speed of light and
continues to tell the outside world about the charge acceleration.
That outward moving sphere is the direction of propagation of
electromagnetic radiation while the kinks also move with it which is
the propagating electric field.
Similarly a magnetic field perpendicular to the plane also propagates
as changing electric fields produce magnetic fields.
Maxwell's equations imply that all classical electromagnetic
radiation is ultimately generated by accelerating electrical charges.
This figure shows the electric fields
from an acclerated electron.
The antenna radiates because of the
back and forth oscillation of the electrons in the conductor. There is
an interesting explanation of radiation using the general theory of
relativity. According to general theory of relativity, nothing can
travel more than velocity of light including fields. which means that
fields cannot change instantly. It takes finite time for the field to
change. This is referred to as retarded potential.
Let us consider a dipole antenna. Electrons are accelerated and
decelerated inside the conductor due to the AC voltage applied across
the antenna.
The E-Field originates on positive charge and ends on negative charge
as shown in the above picture. As the charges move, field has to
change. Since the field cannot change instantly, the E-Field lines
have to bend little bit. After a while, the bent E-Field cuts off from
its source. Due to time varying nature of E-Field, time varying
magnetic field is produced which in turn generates time varying
electric field. Thus transverse electromagnetic wave is generated by
antenna.
It should be understood here that
1. Static charge can only produce electric field and no magnetic field
2. Charge moving at a constant speed can produce magnetic field and
electric field (Constant E, H field). Magnetic field is treated as
relativistic effect.
3. Only an accelerating charge can produce time varying electric field
which contributes to radiation
How do we achieve
temperatures of the order of hundred million degrees, required for
the operation of a fusion reactor? Easy, just switch on the
heating...
Lawson criterion, which expresses the constraints on plasma
parameters to produce energy from thermonuclear fusion, requires a
temperature of 10 to 20 keV . To achieve these very high temperatures (several hundred
million degrees), it is necessary to heat the plasma.
Ohmic operation
The
first natural heating mechanism is the Joule effect, associated with
the current flowing in the plasma, necessary to create thetokamak
magnetic configuration. Just as the filament of an
electric bulb heats up when a current passes through it, the plasma
will increase in temperature under the effect of strong current (in
Mega Amperes). Unfortunately, this effect, proportional to the plasma
resistance, which tends to collapse when the temperature increases,
saturates and only enables limited temperatures to be reached (around
10 million degrees). This "natural" heating operation is called ohmic
operation, in reference to the unit of measurement of electrical
resistance, the ohm.
Additional heating
To reach the required temperatures, we thus resort to additional
heating systems. These are classified into two main families :
heating by injection of highly energetic neutral particles, which consists of heating the plasma using the collisions
between the very energetic injected particles and the plasma
particles.
heating by radio-frequency waves, which consists of coupling
to the plasma with a wave at a frequency chosen, so as to be in
resonance with a category of particles in the plasma (i.e. at
the same frequency) and therefore caoable of communicating
energy to them, a bit like in a microwave oven which heats a
dish by shaking up its water molecules.
How do we heat a
plasma ? One solution is to inject a beam of very energetic
particles, which give their energy to the plasma through collision.
To
obtain high-energy particles the technique is to use intense
electrical fields to accelerate a beam of charged particles (deuterium
ions). However, these charged particles cannot enter the tokamak as
they are, since, if the magnetic configuration traps charged particles
inside the machine, it also prevents charged particles from the
outside from entering. We must thus neutralise the beam before
injecting it into the discharge, hence the name of neutral injector
given to the system. A neutral injector is therefore made up of three
main parts :
an
ion source
an
accelerator
a
neutraliser
To
deposit their energy in the plasma core, the beam particles must be
given a huge amount of energy. We can reach up to 100 keV with
positive deuterium ions, but beyond this limit, the neutralisation
stage gets very delicate, and negative deuterium ions must be used;
they are more difficult to create at the level of the ion source but
have a better neutralisation efficiency in order to reach the
necessary MeV for the next generation ITER machine.
The injectors working with positive ions on current machines (JET for
example) give huge powers to the plasma (20-30 MW), sufficient to
cross the threshold enabling access to enhanced confinement mode (H
mode). The tokamak Tore Supra is not fitted with neutral injection for
plasma heating, which is carried out by radio-frequency wave systems.
On the other hand, a neutral beam to be used for diagnostics ,
using the same basic principle but being less
powerful, is in the course of development.
The
Euratom-CEA Association has, in addition, several test benches
dedicated to neutral beam development for next generation machines,
particularly in the field of negative ions.
Heating and current
generation
Electromagnetic waves
are part of our everyday life, from the radio to the microwave
oven. On Tore Supra, a new kind of microwave oven heats up the
plasma...
Just
like in other fluids, like air or water,all kinds of waves can
propagate inside a plasma. This is a large field in plasma physics,
since there is a huge huge wealth of possibilities depending on the
nature of the wave (its frequency, polarisation ...) and on the plasma
properties (density, temperature,...). Waves are generally speaking
ranked by family according to frequency and propagationdirection
relative to the magnetic field (parallel or perpendicular). Depending
on the latter, the waves may either be propagative or evanescent, may
be reflected or change polarisation, may change amplitude in the
course of time or, quite the contrary, may transfer energy to the
plasma. It is the latter that interests us here, and it is this
property that we use to heat the plasma with electromagnetic waves
with specifically selected characteristics.
There are two main
mechanisms enabling plasma to gain energy from a wave: cyclotron
type absorption and Landau type absorption. In both cases, the
wave-particle interaction is resonant, i.e. they vibrate at the
same frequency.
In the case of cyclotron absorption,
one couples to the plasma a wave at a frequency resonating at the
rotation frequency of a species (ions or electrons) in their
trajectory around the magnetic field lines.
In the case of Landau absorption,
one couples to the plasma a wave in resonance with a population of
particles, in such a way that the wave and particle nearly have
the same velocity propagation. The situation is then more or less
comparable to that of a surfer, moving at the same speed as the
wave, and taking advantage of its speed.
In
addition to heating the plasma, waves also enable the generation of
current. Indeed, in the tokamak configuration, a current flowing in
the plasma is used to create the poloidal component of the confining
magnetic field. This current is itself induced by the transformer
effect in which the plasma is secondary, from a primary circuit that
only has a limited capacity. When the primary circuit has been
emptied, there is no more plasma current , and therefore no more
poloidal magnetic field, thus no more confinement: it is the end of
the discharge. On Tore Supra, whose toroidal magnetic field is
provided by superconducting magnets and is therefore permanent, this
is one of the main limitations of pulse duration (on the other
tokamaks, where the toroidal magnetic field is produced using
conventional copper magnets, the toroidal system is also a
limitation). We see therefore the interest in plasma current
generation by methods other than the transformer effect: this is
what we call non-inductive current generation. This is a field which
is very actively explored in Tore Supra, the tokamak specialised in
long duration pulses.
To get from the heating effect to the current generation effect, an
directionality effect has to be added to the wave spectrum, so that
it only comes to resonate with particles having a preferential
direction. A net impulse transfer is made in the toroidal direction,
thus generating a current (since there are "more" charges flowing in
one direction than the other in the toroidal direction; the outcome
is therefore a current).
NB : we can also achieve current generation using heating by
energetic particles injection,
by directing the beam properly to transmit impulsion to the plasma
particles in the toroidal direction.
Three major families of heating exist, classified according to their
range of frequency :
heating at the ion cyclotron frequency (FCI) : a few tens of
MegaHertz (MHz )
heating at the hybrid frequenciy : a few GigaHertz (GHz)
heating at the electron cyclotron frequency (FCE) : about hundred
GHz
Each type of heating has its own applications, and is capable of
providing different results (heating or current generation)
according to the way in which it is used.
In
any case, the wave is generated by different systems according to
frequency (tetrodes or diacrodes for ion cyclotron frequency,
klystrons for hybrid frequency, gyrotrons for electron cyclotron
frequency), then is propagated to the tokamak by carefully scaled
transmission lines (wave guides), and then is coupled to the plasma
by means of an antenna, placed inside the vacuum chamber. Apart from
the material problems posed by these sensitive electro-technical
systems, the difficulty consists in coupling the wave to the plasma,
involving complex physical processes and requiring proper control of
the plasma edge.
The ion cyclotron wave,
a versatile tool enabling access to the whole range of heating
scenarios.
This
heating system uses a fast wave which mainly propagates
perpendicularly to the magnetic field surfaces at a frequency near to
that of the gyration frequency of one of the ion populations (several
tens of MHz , corresponding to wavelengths of a few decimetres). The
gyration frequency depends on:
the
mass of the ion in question, which helps in being selective with the
ions that we want to excite,
but
also the magnetic field whose intensity drops from the inside to the
outside of the tokamak, enabling localisation of the place where we
want to place the energy by adjusting the wave frequency.
Unfortunately, resonant cyclotron absorption is not possible on a
plasma with a single ion component (screening effect). We then resort
to a so-called minority ion cyclotron heating scenario, which consists
in using a plasma with a majority of deuterium ions and a small
percentage of hydrogen ions. We then adjust the frequency on the
hydrogen, which has a lower mass than that of deuterium, and the wave
is to a great extent absorbed by the hydrogen ions, whose energy
increases by several hundred eV on each passage of their trajectory in the resonance zone. They
then transmit their energy to electrons by collision, which in turn
heat up the deuterium ions.
Several variations exist. We can choose to adjust the frequency to a
multiple of the ion cyclotron frequency, described as harmonic
cyclotron heating. In practice the second harmonic is used. When no
ion species is in the minority, we can also use a so-called ion-ion
hybrid resonance, where there is wave conversion to heat the electrons,
described as heating by conversion mode.
Here we see an FCI
antenna in the Tore Supra vacuum chamber (median part), surrounded
by two lateral protections sheltering it from the plasma. In close-up,
a picture of the basic protection component, capable of
withstanding the plasma heat load (several MW/m²). We also see the
water pipes cooling the whole structure and the cellular
protecting the inner vacuum vessel.
Finally, an infrared picture of the
antenna in operation, showing the moderate heating of the
protective lateral protections despite the plasma presence, thanks
to efficient cooling.
Coupling the wave to the plasma remains a delicate point. The system
must be finely adjusted to obtain the correct resonance. The antenna
is a bit like the resonant part in an RLC type electric circuit,
connecting the power source and the plasma. The plasma density in
front of the antenna is critical. If it is too low, the wave cannot
pass. The power is then reflected towards the transmitter instead of
being transmitted to the plasma, which could be harmful. A security
system surveys therefore the operation, and cuts the transmitter power
in case of improper coupling. Other complex systems have been
developed so that the antenna can adapt to small variations in density
(on account of fluctuations linked to turbulence or loss of plasma
control).
Hybrid frequency
heating: the champion of current generation
By
increasing the frequency, we reach the domain of the lower hybrid
frequency, which uses a so-called slow wave of few GHz (corresponding
to centimetre wavelengths, which thus are short compared to the plasma
dimensions. The first use of this wave was to get into the conditions
where the wave encounters the lower hybrid resonance in its journey
through the plasma. This hybrid heating has turned out to be rather
inefficient and is no longer used on present tokamaks.
On the other hand, the lower hybrid wave has a strong electric field
parallel to the magnetic field, making it a good candidate to
accelerate electrons in the toroidal direction by Landau absorption.
We therefore use it in current generation mode, by phasing between the
different waveguides going into the tokamak, so as to generate a wave
with a dissymmetrical toroidal spectrum. The wave couples to the
parallel movement of the electrons, more particularly of the very
energetic electrons naturally present in a very small amount in the
discharge. These supra-thermal electrons absorb it powerfully (so
powerfully that the wave sometimes has trouble reaching the plasma
core). The wave thus tends to develop this supra-thermal population :
watch out for damage to plasma facing components, if it is not properly controlled. In
addition, even if it is not absorbed too quickly, this type of wave
has difficulty in propagating within plasmas that are very dense and
hot. For these reasons, the hybrid wave is a good candidate for
current generation in the peripheral region of reactor type plasmas.
On the other hand, because of the direct and intense absorption by
electrons, current generation efficiency (i.e. the quantity of current
created per unit of power) of the hybrid wave is among the best.
We see here a hybrid
antenna (often called a grill) being handled before installation
in Tore Supra.
On Tore Supra, this heating system is
extensively used for the non-inductive generation of current in the
framework of the long duration discharge programme. It was with 2.3 MW
hybrid power injected for 2 minutes into the machine that Tore Supra
came to hold the world energy record of 280 MJ .As always, the crucial
point is to ensure proper coupling of the wave to the plasma. In
contrast to the FCI system, which needs operation above a critical density, the
hybrid system is more efficient in generating current at low density.
In addition, hybrid
heating is used to go into enhanced confinement mode, LHEP (or
Lower Hybrid Enhanced Performance) by shaping the current profile
j inside the plasma. The current generated by the hybrid (in green
here), located at half radius of the tokamak, comes in addition to
the normal current, going from the current profile in blue of the
L mode to that in red of the LHEP mode. The peak in current
provokes an effect on the transport of particles and energy, as is seen on the heat
transport coefficient ce,
which collapses in the plasma centre in LHEP mode (in red)
although it is relatively constant in L mode (in blue). This
corresponds to a transport barrier, and enhanced confinement.
The electron cyclotron
wave: a precision tool, putting power where we want it.
This
time we get to the scale of about hundred GHz for frequency,
corresponding to millimetre wavelengths. Two modes of propagation are
possible for this type of wave , which propagates perpendicularly to
the magnetic surfaces: the O mode, which has an electric field
parallel to the tokamak magnetic field, and the X mode, which has an
electric field perpendicular to the tokamak magnetic field.
As in the case of ion cyclotron heating, the interaction takes place
when the electron crosses a resonance layer, determined by the
frequency used, and depending on the magnetic field. We may also use
harmonic heating. The advantage of this type of heating is to produce
very local deposits, and we use it as a precision tool to go and take
energy to a well-targeted point of the plasma, which can have a
stabilising effect on instabilities. In addition, in contrast to the two others, this
mode of heating is less sensitive to edge conditions at the level of
the highly simplified antenna, making coupling easier in a wider range
of plasma parameters (the wave propagates even in a vacuum!). On the
other hand, the power generator used (gyrotron) is more delicate to
implement, above all on a long pulse, and Tore Supra is just starting
experimentation with a new system adapted to stable operating
conditions.
We see here an FCE
heating power generator, under laboratory test..
We
can also use this systemto generate current, but as the mechanism is
indirect, we cannot attain the efficiency attainable with the hybrid
system.
Not content with
holding the record for energy injected into a tokamak, Tore Supra
is a contender for the GigaJoule...
In
pursuit of the long pulse, programme, in 2000 Tore Supra started an
extension to its power injection system with the CIMES project( "Components
for Injection of Matter and Stable Energy") after upgrading its power
extraction system with the CIEL project ( "Components Internal and
Limiter"). The CIMES project, divided up into several phases, will
ultimately attain, towards the year 2010, nearly 20 MW dof power
coupled to the plasma in continuous operation (compared with tens of
MW over 30 secs possible today with the heating systems, but limited
to 10 secs by the capacities of heat extraction from plasma facing
components in the machine before the CIEL project). The project
includes, in addition, an improvement on the system of matter supply
with a new injector of deuterium pellets.
Beyond the current record of 280 MJ of energy injected into the plasma
held by Tore Supra (by coupling 2.3 MW of hybrid heating in addition
to ohmic heating for 120 secs), we are proposing to reach the stage of
1 GJ at the beginning of the century, then ultimately twenty or so GJ,
thus approaching the 200 GJ forecast for the machine of the next step
in ITER. Tore Supra offers here a unique opportunity to test out all
components of different heating systems (generators, transmission lines, antennae) on long
pulses, helping to guide our choice for the machines of the next
generation.
What are electric and magnetic fields ?
Power frequency (also referred to as extremely low frequency or ELF)
electric and magnetic fields are present everywhere that electricity
flows. All electrical wires – and the lighting, appliances and other
electrical devices they supply – are sources of electric and magnetic
fields. Although they are often referred to together as EMF, electric
fields and magnetic fields are actually distinct components of
electricity. Most of the interest regarding possible health effects is
related to magnetic fields. Usually, when the term EMF level is used,
it is the magnetic field strength that is being referred to or
measured.
X-rays, visible light, radio waves, microwaves and power frequency
EMF are all forms of electromagnetic energy making up an
electromagnetic spectrum.
As the Electromagnetic Spectrum chart1 below shows, one
property that distinguishes different forms of electromagnetic energy
is the frequency, measured in hertz (Hz). These frequencies are
plotted on the right side of the spectrum chart. At the lowest end is
static or direct current (DC) electricity with a frequency of 0 Hz. At
the upper end (above 1016 Hz – that is 10,000,000,000 MHz) it is
ionizing radiation produced by ultraviolet, X-ray and gamma ray
radiation.
The wavy line at the
right illustrates the concept that the higher the frequency, the more
rapidly the field varies. The fields do not vary at 0 Hz (direct
current) and vary trillions of times per second near the top of the
spectrum. Note that 104 means 10x10x10x10 or 10,000 Hz. 1 kilohertz (kHz)
= 1,000 Hz. 1 megahertz (MHz) = 1,000,000 Hz.
Power frequency EMF has a frequency of 60 Hz. It is at the lower
end of the spectrum near DC electricity and well below the microwave
or RF (radio frequency) radiation emitted by cellular phones and radio
broadcast transmitters. As noted on the chart, unlike X-rays and gamma
rays, power frequency EMFs have little energy and no ionizing or
thermal effects on the body.
Electric vs. Magnetic Fields
Electric fields are produced by voltage or electric charge. An
electric field is present, for example, when an appliance is plugged
into an outlet, even if it is not turned on. Electric fields are
measured in Volts per metre (V/m); the higher the voltage, the greater
the electric field.
Magnetic fields are created by the flow of current in a wire or an
appliance. As a result, they are only present in an appliance when it
is switched on. As the flow (current) increases, so does the strength
of the field.
In North America, magnetic fields in electrical wiring are most
commonly measured in milligauss or mG (one thousand milligauss equal 1
gauss). Elsewhere magnetic fields are measured in microtesla or μT (one
thousand μT equal 1 mT, one million μT equal 1 tesla). One μT equals
10 mG.
What is Electromagnetic Spectrum?
Electromagnetic radiation is made from two sorts of energy— electrical
and magnetic. As the radiation moves outward from its source, its
energy constantly changes from strong to weak and back again. The
changing energy sets up a pattern that scientists call waves.
What is wavelength?
Scientists can measure the distance between two points where the
magnetic energy or the electrical energy is strongest. This distance
is called the wavelength of the electromagnetic radiation and is
usually measured in meters or fractions of meters.
What is frequency?
Count how often a ball bounces against a wall and back in one
minute. You are measuring how often, or how frequently, the ball
bounces during a certain time. Scientists measure electromagnetic
radiation by counting the number of times magnetic energy and electric
energy change from strong to weak. The number of complete changes in
one second is called the frequency. We measure frequency in units
called hertz, or Hz.
Scientists draw pictures like this to help us understand
electromagnetic radiation, such as radio waves. The red waves show how
the strength of the magnetic field changes as a radio wave travels.
The frequency of the red waves is lower than the frequency of the blue
waves. This is because the wavelength of the red waves is longer.
The electromagnetic spectrum
Electromagnetic radiation travels out in every direction from the
point, or source, where it is generated. This radiation travels out
at an enormous speed—186,282 miles (299,792 kilometers) per second
in a vacuum. In other words, electromagnetic radiation would take
more than one second to reach the moon, which is about 239,000 miles
(384,473 kilometers) away from the earth.
The frequency of electromagnetic radiation can be as low as a few
hertz. Or it may be as high as thousands of billions of hertz.
Scientists call the whole range of different frequencies the
electromagnetic spectrum.
At one end of the electromagnetic spectrum are gamma rays, which
have the highest frequencies. At the other end of the spectrum are
radio waves, which have the lowest frequencies. In between are X
rays, ultraviolet waves, visible light, infrared radiation and
microwaves.
Scientists have developed appliances that use electromagnetic
radiation to help us in our daily life. These appliances include
X-ray machines, cameras, microwave ovens, television and radios.
X rays have very high energy and so pass easily through many
different materials. X rays are used to make X-ray photographs of
the bones inside our bodies.
Elektromanyetik dalgalar nasıl oluşur? Hertz'in deneyinde bir
indüksiyon bobininden gelen yüksek gerilim neticesinde artı ve eksi
iki uçlu iki metal uc arasında bir akım (elektrik) atlaması sonucunda
elektromanyetik dalgalar oluşturulmaktaydı. Bu doğru akımla çalışan bir
sistemdi. Temelde bir kondansatörden yük boşaltımı (kıvılcım atlaması)
esnasında iletken kutuplar arasında meydana gelen bu
elektrik atlamasının bir elektromanyetik dalga oluşturması esasına
dayanmaktaydı. Burada doğru akım devresini her açıp kapatmada bir kıvılcım
atlaması ve ona eşlik eden bir elektromanyetik radyo dalgası yayılımı
sözkonusu. Bu radyo dalgası yayılımı durgun göle bir taş atarak taşın
göle çarptığı noktada bir su dalgası oluşmasına benziyor. Fakat bu kendini
sürekli tekrar eden bir dalga değil. Tek atımlık, tek vuruşluk bir dalga!
Bu dalganın dalga boyu, amplütüdü(genliği) ve frekansı bu kıvılcımı
oluşturan elektrik gerilimine iletken içindeki elektronların iletken
içindeki kinetik enerjisine bağlı olarak değişir. Bu dalga yayılımı
ilke olarak düzgün doğrusal hareket eden yüklerin bir hedefe çarpıp
durması ve kinetik enerjilerini elektromanyetik dalga olarak salıvermeleri
şeklinde tarif edilebilir. Her kıvılcım ver elektrik arkında
çevre uzaya bir vuruşluk radyo dalgası yayılır.
Hertz'in vericisi bir anahtarlama sisteminden bir kıvılcım siperinden
birde yüksek voltaj üreten bir indüksiyon bobininden ibarettir. Devreyi her
kapatıp açmada çevreye elektromanyetik dalgalar yayılır. Biz buna
elektromanyetik ışıma diyoruz. Bu durgun bir göle taş atmak gibi! Yada bir
davula bir tokmakla vurmak gibidir. Oluşan dalganın boyu, gücü devrenin
yapısı ile ilgilidir. İlk deneysel amaçlı vericiler doğru akımla
çalışan bir elektrik arkı (kıvılcımı) üreteci gibiydi. Sipere giden
devre hattındaki anahtarı elle açıp kapatarak bir ark meydana
getiriliyordu. Anahtarlama ne kadar hızlı olursa dalgaların birim zaman
içindeki peş peşe oluşum hızlarıda artıyordu.Böylece yayılan dalganın
frekansıda artmış oluyordu.Frekansla birlikte dalgaların sürekliliği (devamlılığıda)
sağlanmış oluyordu. Hertz'in ilk deneysel radyo dalgası üreteci
(vericisi) elle (devreyi kapatıp açarak) iki siper arasında bir
kıvılcım meydana getiriyordu. Elle kıvılcım yaratmak yerine
anahtarlama elemanın yerine bir kondansatör konursa ve kıvılcım siperi
yerine bir bobin ve bağlı anten konursa sürekli bir
şekilde peşpeşe kesintisiz devam eden daha yüksek frekansta yayınlar ve
dalgalar oluşturmak mümkündü! Bu anlamda bir LC (bobin/kondansatör) devresi
sözkonusu olmakta. Biz buna sürekli dalgalar üreten bir osilatör devresi
diyoruz. Bu devre için belli bir tempoda bir davulu sürekli
tokmaklayarak sürekli ses dalgaları üretmek tanımını kullanabiliriz.
Bir LC devresinde tokmağın davula vurması kondansatörün deşarjını
simgelemektedir. Tokmağın tekrardan davula vurması için davuldan
uzaklaşması ise kondansatörün tekrardan şarj olma(dolma)
süresine karşılık gelmektedir. Bu sürenin kısalması osilatör devresinin
frekansının artması anlamına gelecektir. Yani davulun birim zaman
içindeki (saniye) tokmaklanma sayısının sartması diyebiliriz buna! Davula
bir saniyede bir tokmak indirmeyi 1 Hz olarak ifadeleyebiliriz.
Davula her vuruşunuz bir saykıl(bir sünüsoidal dalga) ile ifade edilebilir.
Bu işlem bir alternatörde bir tam dönüşü ifade eder. Kutup uçlarının -
den + ya + 'dan - ye dönmesi için geçen süreye biz bir saykıl
bir 1 Hz diyoruz. Bu durum bir doğru akım devresinde bataryanın kutup
uçların bir saniyede yer değiştirmesine karşılık gelir. Hertz'in ilk radyo
vericisindede anahtarın bir saniyedeki açılıp kapanma
sayısına karşılık gelir. Mesela alternatör (alternatif akım)
frekansının 50 Hz olması demek kutup uçlarının saniye 50 kez
yerdeğiştirmesi anlamına gelir. Hertz'in ilk radyo vericisinde bu işlem
saniyede 50 kez devre akımının (doğru akımın) kesilip açılmasına
karşılık gelir.
Burada elektromanyetik dalgalar ark yapan (ivmeli hareket eden)
elektronlardan ayrılarak uzayda salınmaya devam etmektedirler. Bir
nevi elektronları uzay/zaman ağının düğüm noktaları gibi görebiliriz. İvmeli
bir hareket bu düğüm noktalarında bir dalgalanmaya, titreşime sebep
olmaktadır. Bu dalga atımları bir engelle karşılaşmadıkları müddetçe
sonsuza doğru yol alıyorlar. Su dalgaları gibi, ses dalgaları gibi. Düz bir
çarşafı elle sallayıp dalgalandırmak gibi düşünebiliriz. Bir osilatör
devreside sürekli titreşen bir gitar teli gibi yada sürekli davula vuran bir
tokmak efekti gibi yada zil çanını sürekli titreten/döven tokmak efekti gibi
düşünülebilir.Yada parmaklarımızla suya devamlı dokunarak orada devamlı bir
dalga/titreşim oluşturmak gibi düşünülebilir. Durgun suya(göl yüzeyine)
peşpepe taş atarak dalgaları devamlı üretmek gibi düşünülebiliriz. Konuşarak
havayı titreştirmemizde benzer bir dalga efekti oluşturur.
Bir LC devresi belirli bir frekansta sürekli elektromanyetik
salınım üreten bir dalga üretecidir. Fakat osilatör çıkışından bir geri
besleme ile devrenin girişine enerji verilerek sistemin kendi
kendisini sönümlemesinin önüne geçilir. Kararlı bir genlikte salınım
üretilmesi sağlanmış olur. Batarya sadece sisteme (osilatöre) enerji
verir. Sistemde kendi içinde bu enerjiyi düzgün dağıtarak belli bir genlik
ve frekansta kararlı bir şekilde çalışmaya devam eder. Sonra bu
osilatör sistemine mikrofon dahil edilerek osilatörün genlik yada frekansına
etki edecek şekilde genlik yada frekans işaretlerini
değiştirerek ses frekansına göre bir modülasyon yaparak
verici sinyalini kodlar (değiştirir) /modüle eder yada
işaretler/biçimlendiririz diyebiliriz. Mikrofon yardımı ile ses
titreşimlerimize göre osilatörün çalışma frekansı yada genliği
üstünde düzenli değişimler meydana getirerek verici sinyalini ses
titreşimlerine göre biçimlendirmiş oluruz.
VERİCİ : Değişen Ses işareti (sinyali) [mikrofon ] ----->
Değişen Elektrik sinyali -------> Değişen [ osilatör
salınımı (genlik yada frekans) ] ---- > Değişen Elektromanyetik sinyal
ALICI: Değişen [ osilatör salınımı (genlik yada frekans) ]
LC devresi -----> Değişen Elektrik sinyali -------> Değişen
hoparlör zarı titreşimi -----> Ses titreşimi
Bir elektron değişmeyen bir hızda sabit doğrusal bir hareket
yaparsa çevresinde statik (durgun) bir manyetik alan oluşur. Eğer
elektron yerinde duruyorsa negatif yükü temsil eden bir stabil
(statik) yani durgun elektrik alanı ile çevrilidir.
Mıknatısın çevresindeki manyetik alan belli bir yere kadar uzanır ve
silikleşir.. biz buna statik manyetik alan diyoruz. Benzer şekilde bir
elektromıknatısın çevresindede statik bir manyetik alan oluşur. Bu yüzden
bir elektromıknatısa verilen doğru akım sabit hızlı ve sürekli bir
elektron akımı etkisi ile oluşan statik bir manyetik alan üretir.
Fakat spiral sarımlı bir iletkende elektronlar ivmeli bir hareket
yaparlar bu yüzden çok zayıfta olsa bir sinkrotron ışıma etkisi
araştırılabilir?
Temel ilke olarak bir elektron yükünün (şarjının) çevresinde spin (dönüş)
hareketinden dolayı durgun bir manyetik alan vardır. Birde statik elektrik
alan vardır. Statik elektrik ve manyetik alanlar bir arada bulunur. Yüklü
parçacık ivmeli hareket ettiğinde uzaya (çevreye) yayılan ve elektrondan
kopan/özgürleşen elektromanyetik salınım dalgaları meydana gelir. Bu bir
durgun göle taş atmak gibidir. Yada göl yüzeyinde duran bir topun
titreşim hareketi yaparak gölde dalgalar oluşturmasına benzetilebilir.Normal
şartlar altında topun elektrik yükünce ve stabil özelliklerinde göl
yüzeyinde bir kavis meydana getirir. Biz bu kavise statik manyetik
alanlar ve statik elektrik (elektrostatik) alanlar diyoruz. Elektrik
ve manyetik alanlar bir yüklü parçacık bünyesinde bütünleşik bir halde
bulunurlar. Birbirinden ayrı değildirler. Bir manyetik alan kaynak
olarak bir elektrik yüküne ihtiyaç duyar. Bir iletken boyunca akan bir
elektrik akımı çevresinde bir manyetik alan yaratır. Bir manyetik alana
maruz kalan diğer bir iletkendede bir elektrik akımı oluşur. Bu temel ilke
radyo vericilerininde ana çalışma ilkesidir.
SİKLOTRON
SİKLOTRON,
yüksek
enerjili parçacık demeti elde etmeye yarayan hızlandırıcı. Siklotron bir
daireyi tamamlayacak ve aralarında bir boşluk kalacak biçimde yetiştirilmiş,
D harfi biçiminde iki iletkenden oluşur. Ortadaki bir kaynaktan çıkan yüklü
parçacıklar (örneğin elektron), sabit bir manyetik alan içinde, giderek
büyüyen yarıçapla dairesel bir hareket yaparlar, yani bir spiral çizerler.
Bu, D harfi biçimindeki iletkenlere alternatif bir elektrik akımı
uygulanarak, parçacıkların her defasında aynı yönlü bir ivme kazanmalarıyla
sağlanır. Demet iletkenlerin dışına yaklaştığında yardımcı bir elektrik
alanı, demeti saptırarak küçük bir pencereden dışarı alır. Siklotronun
kuramsal temeli, şiddeti H olan, düzgün bir manyetik alana dik bir düzlemde,
kütlesi m ve yükü e olan bir parçacığın bir yarım daire çizmesi için geçen t
zamanının hızdan bağımsız olmasıdır (t=πm/eH). Yüksek hıza ulaşıldığında
parçacığın kütlesinde meydana gelen rölativistik (görelicil) artıştan ötürü,
siklotronla ulaşılabilecek enerji sınırlıdır ve en çok 25 mega (=milyon)
elektronvolt (MeV) kadardır.
Elektromagnetik Radyasyon (Işıma)
1. GÖRÜŞ ve PROJE KONUSU
İletişim ve haberleşme insanlığın gelişimi için her zaman önemli bir bileşen
olmuştur. Son yıllarda ise "iletişim ve haberleşme" olmakskzın bir hayat
düzenlenemez olmuştur. Genel olarak iletişim için kablolu iletişim araçları
kullanılmaktadır. Ancak, stasyoner olmayan cisimler için kablolu iletişim
imkansızdır. Bu yüzden kablosuz iletişim büyük önem taşımaktadır. Kablosuz
iletişim, bir vericinin anten vasıtasıyla havaya elektromanyetik dalgalar
yaymasıyla başlayıp, karşı taraftaki alıcı bir anteninde bu sinyalleri
algılayıp tekrar elektriksel işarete dönüştürülmesiyle son bulmaktadır.
Buradan da anlaşılmaktadır ki, kablosuz haberleşmede antenlerin rolü
büyüktür.
Kısa mesafelerde ve düşük frekanslarda kablolu iletim (transmisyon hattı)
daha pratiktir. Fakat mesafe arttıkça ve frekans yükseldikçe hem maliyet
artar hem de sinyal kayıpları oluşmaya başlar. Bu yüzden antenleri kullanmak
daha ucuz ve kullanışlıdır. Antenli haberleşmenin bir özelliği de, bir
vericiden yayımlanan sinyalin, sınırsız sayıda alıcısının olabilmesidir.
örnek olarak radyo, televizyon, uydu haberleşmesi, baz istasyonu v.s.
gösterilebilir.
Bu proje çalışmasında, deney amaçlı ve oldukça ilkel düzeyde yarım dalga
verici ve alıcı dipol antenlerin istenen kriterleri sağlayacak şekilde nasıl
tasarlanabileceği araştırıldı. Genel olarak, bu çalışmayı yeterli düzeyde
anlayabilmek için elektromanyetik(EM) dalgaların nasıl yayıldığını ve
transmisyon ortamları bilinmelidir. Bu konular çalışmamızda geniş kapsamda
anlatılmayacaktır.
Birinci bölümde, antenlerin çalışması genel olarak anlatılmış, anten
parametreleri ve anten çeşitleri hakkında bilgiler verilmiştir.
ikinci bölümde, yarım dalga dipolu ve yarım dalga dipol anteni tanıtılmış ve
anten parametrelerin formülleri tasarım bölümünde kullanılmak üzere
çıkartılmıştır.
onuncu bölümde, verici ve alıcı antenlerin tasarımları ikinci bölümde
bulunmuş olan parametre formülleri yardımıyla yapılmıştır. Anten tasarım
platformu olarak EZNEC 3.0 yazılımından yararlanılmıştır. EZNEC de bazı veri
girişleri ve bulunan veriler EKLER bölümünde sunulmuştur.
Dördüncü bölümde, tasarımı yapılan antenlerin gerekli malzemeleri alınarak
yapılan deney sonuçları sunulmuş ve çalışmanın teorik kısmı ile
karşılaştırılarak tartışılmıştır.
ANTENİN IŞIMASI
Antenden ışıma sonucu oluşan elektromanyetik alanların karşılıklı etkileşimi
ile besleme kaynağından çok uzaklara, minimum güç kaybıyla iletilmesine
olanak vermektedir. Elektromanyetik alanların etkileşimi zaman değişkenli
akım kaynağı ve gerilim kaynakları tarafından oluşturulur. Zamanla değişken
gerilim kaynağından yayılan dalgaları suya atılan bir taşın yaydığı
dalgalara benzetebiliriz. Gerilim kaynağından bu şekilde ileri geri salınım(osilasyon)
yaparak yayınım ilerler. Antenler anlatılan gerilim osilasyonu destekleyecek
şekilde tasarlanmalıdır.
Şekil 1'de gösterilen yayınım değişken gerilim kaynağının yönüne dik bir
şekilde gerçekleşir.
Burada z ekseni boyunca hareket eden yüklü tek bir parçacık göz önüne
alalım. A noktasında iken elektrostatik alan çizgileri yükten sonsuza kadar
gider ve yükle beraber radyal olarak hareket ederler. Şöyle ki, yarıçapı rA
olan radyal alan çizgileri yük A noktasında iken oluşur. Yarıçapı rB olan
radyal alan çizgileri de ?t ivmelenme periyodu sonucunda geldiği B
noktasında iken oluşur. Oluşan çemberler arasındaki uzaklık ışık hızında yol
oluşacaktır. ?r oldukça büyük iken ?z buna oranla çok çok küçük olacaktır.
Buradan da oluşan çemberleri eş eksenli(konsentrik) olarak kabul edebiliriz.
?r bölgesindeki elektrik alanlar ise yük yokluğunda da devam ederek
birbirine tamamlarlar. Bu bölge açıkça dağıtılmış alan yapısındadır. Dağılım
yükün ivmesinden kaynaklanır. Dağılımın sonsuza yayıldığı sürece varolan
ışıyan alan(Er) dışa doğru genişler ve dik bir bileşene(Et) sahiptir. Bu
örnek ışımanın bir dağılım olduğunu göstermektedir.
Şekil 2 ve 3 'deki transmisyon hattında görünen sıfır akım genliğine
sahip duran dalga diyagramı her yarım dalga hattın sonuna kadar sıfırlanır.
Şekil 3'de gösterildiği gibi hattın tellerinde akım ters yöndedir. Hat
boyunca bu akım ve gerilimlerden oluşan manyetik ve elektrik alanlar oluşur.
Bu alanların Şekil 4 'de gösterilmiştir. Elektrik alanı hattın tellerine
diktir. Manyetik alan ise tellerin etrafını sararacak şekilde oluşur.
Gerçekte transmisyon hattının genişliği dalga boyundan çok küçüktür.
Eğer transmisyon hattının genişliği Şekil 3 'deki gibi dalga boyuna göre
küçükse, hatlar arasındaki alanlar güçlenerek uzaya gider. Hat boyunca
teller üzerinde dik bir şekilde oluşan akımlar, dipol üzerinde sinüzoidal
şekil alırlar. Şekil 3 'de, hat sonundaki üzerindeki tepe akımı
gösterilmiştir. Zaman aktıkça hat üzerindeki gerilimin değeri değişecek,
akım osilasyonu oluşacak ve alanlar arasında etkileşim başlayarak hattan
yayınım oluşacaktır
şekil 2Akımları, gerilimleri ve alanları gösteren açık-devre
transmisyon borusu. Elektrik alan çizgilerle, manyetik alan ise oklarla
gösterilmiştir.
�ekil 3Transmisyon hattının sonlanmasıyla oluşan yarım-dalga
dipolündeki tepe akımı
Şekil 4Değişken zamanlar için osilasyon yapan dipolün elektrik
alanları.Osilasyon frekansı f, periyodu T ' dir. Osilasyon yapan bir
dipolün değişken kaynak geriliminden oluşan elektrik alanların zamana göre
şekilleri Şekil 4 'de gösterilmiştir. Bu şekiller bölünmüş kaynaklı
elektrostatik dipolünkiyle eşit ama zıt yönlüdür. Bu durumda yük dağılımı f
frekansında osilasyon yapar. Osilasyonun sonunda yük dağılımı arasından bir
akım akar. Buna ideal dipol denir.
Şekil 4'de t =0, t =T/4 ve t =T/2 periyodlardaki elektrik alan ve akım
yönleri karşılaştırılmıştır. t =0 anında dipolün üst ucuna doğru akım akar
ve dipolün üst ucu pozitif yükle yüklenir ve dipolün iki ucu arasında
elektrik alanı oluşur. Zamanla artan bu akım sayesinde elektrik alan
çizgileri büyür (Şekil 4a). t=T/4 zamanına gelindiğinde dipolün iki ucu
arasındaki gerilim farkı maksimum düzeye çıkmıştır ve elektrik alan
çizgileri en uzun halini alır (Şekil 4b). Diğer çeyrek periyoda geçildiğinde
dipoldeki akım tersine döner ve ters yönde elektrik alan oluşmaya başlar. Bu
süreç devam ederek elektrik alan değişimi ile antene uzak mesafelere radyal
yönde yayınım yapmasını sağlar.
Şekil 5EM dalga yayınımı Dipolde oluşan elektrik alanları
yön değiştirirken akımdan dolayı manyetik alan oluştururlar. Böylece
elektrik alandan manyetik alan dönüşüm gerçekleşir ve akımın sıfırlandığı
anda da elektrik alana geçiş olur. Bu döngü yayınım boyunca devam
eder.(Şekil5).
1.2- ANTEN PARAMETRELERİ
Uygulamada en sık kullanılan ve anten tasarımında büyük öneme sahip bazı
anten parametreleri:
-Işıma diyagramı(davranışı) (F( , )
-Polarizasyon
-Giriş empedansı (ZA)
-Demet genişliği
-Anten kazancı (G)
-Duran dalga oranı (SWR) -Yöneticilik (D)
olarak yazılabilir.
1.2.1- IŞIMA DİYAGRAMI
Antenin ışıma özelliklerinin bir fonksiyon olarak küresel koordinatlar
sisteminde r sabit olmak üzere ve düzleminde gösterilmesiyle oluşan
diyagrama ışıma diyagramı denir. Normalde ışıma diyagramı 3 boyutludur.
Fakat 3 boyutlu çizimlerde ve hesaplamalarda kullanılmaz. Pratik olması
dolayısıyla 2 boyutlu çizim kullanılmaktadır.
Diyagramlar polar eksenlerde çizilir ve ölçek olarak desibel kullanılır. İki
düzlemsel diyagram bir diyagram kesimi oluşturur. Bu diyagram kesimi de ya
sabit, değişken yada sabit, değişken olarak hesaplama yapılır.
Şekil 6Dipolden Işıma (a) Alan bileşenleri, (b) |E?| ışıma
diyagramı, (c)|H?| ışıma diyagramı, (d) 3D Işıma diyagramı
1.2.2- POLARİZASYON
Yayınım yapan dalganın elektrik alan doğrultusuna o dalganın
polarizasyonu denir. Yarım dalga dipolünün apsis vektörünün yönü
polarizasyonu ile aynıdır. Eğer bir dalganın polarizasyonu yani
elektrik alan vektörü yere dik ise buna dikey polarizasyon denir. Eğer
elektrik alan vektörü yere paralel ise buna yatay polarizasyon denir.
Genellikle çeyrek dalga antenlerde dikey polarizasyon vardır. İletimde
doğru polarizasyon çeşidi kullanılarak alıcı ve verici anten arasında
maksimum güç transferi yapılır. (Şekil 7) Şekil 7Polarizasyon çeşitleri
1.2.3- GİRİŞ EMPEDANSI
Antenin empedansı basitçe gerilimin akıma oranıdır. Fakat gerilim ve
akım yayınımın değişik bölümlerini de farklı değerler alırlar. Genel
amaç anten giriş empedansını transmisyon hattı empedansına
yaklaştırmaktır yada bu değerleri eşit tutmaktır. Böylece duran dalga
oranı(SWR) düşürülerek maksimum düzeyde güç transferi sağlanmaktadır.
1.2.4- DEMET GENİŞLİĞİ
Demet genişliği, yayınım doğrultusunda gücün 3dB 'ye düştüğü noktalar
arasındaki uzaklıklar olarak tanımlanır. Şekil 8 'de demet genişliği
hem lineer ölçekle hemde dB ölçekle gösterilmiştir.
Şekil 8Demet genişliğinin hesaplanması
Hem dikey hem de yatay yayınımda aynı yöntemle bulunur. Demet
genişliği kazancı tahmin etmekte kullanılır. Aynı zamanda yarım güç
kazancı sayesinde dalganın yöneticiliği de hesaplanabilir (Şekil8).
1.2.5- ANTEN KAZANCI
Yayınım her zaman antene göre aynı yönde ve güçte olamaz. Buna antenin
yöneticiliği denir. Antenin kazancı yöneticilikle ve ışıma diyagramı
ile ilişkilidir. Öyle ki antenin ışımasında bazı kulaklar diğer
kulaklara göre güç yoğunluğu daha fazladır. Bu sayede antenin
yöneticiliğini kullanarak istediğimiz kulaklara istediğimiz kadar güç
vererek yayınımı kontrol edebiliriz. Pratikte bir anteni test ederken
aynı uzunlukta ve aynı polarizasyonlu yarım dalga dipolu ile
karşılaştırırız. Yüksek frekanslarda, pratikte var olmayan isotropik
radiator den kazancı hesaplayabiliriz. Kazanç (isotropik radiator, dBi
)= Kazanç ( yarım dalga dipolü, dBi ) + 2.15dBi Aynı zamanda kazancı
demet genişliği sayesinde ve yatay ve dikey ışıma diyagramında
hesaplayabiliriz. (Şekil 9)
Şekil 9Demet genişliği ile kazanç hesaplanması
Şekil 10Kazanç-demet genişliği grafiği
1.2.6- DURAN DALGA ORANI (SWR)
Tam olarak 50 'luk empedans bir frekansta pratik olarak
oluşturulabilir. SWR, bir antenin empedansının 50 'luk geniş bantlı
antene göre oranıdır. Vericiden gönderilen güç kayıpsız olarak fazla
uzun süre yayınım yapamaz. Bu gücün bir bölümü antenden yansır ve
vericiye geri döner ve antende ileri ve geri güç gerilimin minimum ve
maksimuma ulaşmasını sağlar. Bu dalga oranı da anten seçiminde büyük
rol oynar. Bu oranın ölçülmesi hassas aletler vasıtasıyla yapılır.
1.2.7- YÖNETİCİLİK
Antenin konsantre enerjisinin belli bir ışıma yönünde toplanması
sonucu o yönde daha büyük ışıma yapmasıdır. Eğer anten %100 verimle
çalışıyorsa; güç kazancı, yöneticiliğe eşittir.
Antenden ışıyan güç,
şeklinde tanımlı bulunan Poynting vektörü gözönüne alınarak, ve ,
olduğundan,
olarak ifade edilebilir. Burada,
d(-omega-) : Işıma diyagramının açıklık açısıdır ve d(-omega-)=sin d d
şeklinde tanımlıdır.
Işıma alanların genliklerinin 1/r çarpanı içermesi nedeniyle ışıma
yoğunluğu;
yazılabilir.
İzotropik kaynağın ışıma yoğunluğu, teorik olarak tüm uzayda belli
bir değer alır ve oldukça kullanışlıdır, bu değer 'dir. Buna göre
antenden ışıyan güç,
şeklinde de ifade edilebilir.
İzotropik olmayan kaynakların tüm uzayda ışıma yoğunluğu sabit
değildir. Fakat izotropik kaynakla aynıymış gibi alınır. Bir antenin yöneticiliği; ışıma yoğunluğunun o noktadaki
ortalama ışıma oranı olarak tanımlanmaktadır ve
oranı ile belirlenmektedir. Diğer taraftan yöneticilik
olarak da ifade edilebilir.
Şekil 11(a) 'da , 'ye eşittir. Bu yüzden bu anten birim ışıma
yapmaktadır ve yöneticiliği,
D = 4(-omega-)/4(-omega-) =1
şeklinde bir olmaktadır.
Şekil 11(b) 'de ise
= D. =
P/4(-pi-)
şeklinde sabittir.
(a)
(b) Şekil 11 Anten yöneticiliği
Yön önemli olduğu
durumlarda güç: Yön
önemli olmadığı durumlarda güç: şeklinde
tanımlanabildiği göz önüne alınırsa, kazanç ile yöneticilik arasında
sadece güçte farklılık olduğu açıktır. Gelen gücü kayıpsız olarak
yansıtabilirse bir anten P= kabul edebiliriz bu gerçekte imkansızdır.
Anten üzerinde belli bir güç bir şekilde harcanır. Her antenin ışıma
verimliliği vardır.
1.2.8- ANTEN VERİMLİLİĞİ (Işıma Verimliliği)
Toplam ışıma gücünün, anten giriş gücüne oranındır.
Burada
olarak bulunur
1.3- ANTEN ÇEŞİTLERİ ve ANTENLERE GENEL BAKIŞ
Antenler genel olarak çok değişik kriterlere göre sınıflandırılabilir:
çalışma frekansı, elektriksel boyut, geometri, besleme şekli v.s.
şeklinde sıralanabilir. Burada uygulamada kullanılan belli başlı anten
çeşitleri kısaca anlatılmaktadır.
1.3.1- ELEKTRİKSEL KÜÇÜK ANTENLER
Antenin boyutu dalga boyundan küçük olan antenlerdir.Genel
özellikleri:
-Yöneticiliği çok küçüktür.
-Giriş direnci küçüktür.
-Giriş reaktansı büyüktür.
-Düşük ışıma verimine sahiptir . Şekil 12 Elektriksel küçük antenler
1.3.2- REZONANS ANTENLER
Bu antenler seçilmiş dar band frekanslarında çok iyi çalışırlar. Genel
özellikleri:
-Düşük güçte çalışırlar.
-Reel giriş empedansına sahiptirler.(Giriş reaktansı sıfırdır.)
-Dar band aralığında çalışırlar.(Rezonansa gelebilirler.)
. Şekil 13 Rezonanas antenler ,Yarım dalga dipolü,
Mikroşerit ve Yagi (sırasıyla)
Genellikle rezonans anten olarak yarım dalga dipolü ve çeyrek dalga
boylu monopoller kullanılır. Şekil 14 'de monopol ve dipol arasındaki
fark gösterilmiştir.
Şekil 14 Dipol ve monopol antenin ışıma diyagramları
1.3.3- GENİŞ BANDLI ANTENLER
Işıma davranışı, kazanç ve empedans geniş frekans aralıklarında
neredeyse sabit kalmakatadır. Ve anten üzerinde frekans değişikliğini
oluşturan tam ve yarım dalga boylu aktif bölgedeki sinyallerle
karakterize edilirler. Genel özellikleri:
-Sabit kazançlıdır.
-Reel giriş empedansına sahiptir.
-Geniş band aralığına çalışabilirler. Şekil 15 Geniş bandlı antenler
1.3.4-AÇIK DELİKLİ ANTENLER
Dalgaların akışını sağlayan fiziksel bir yapısı vardır. Genel
özellikleri:
-Yüksek kazanlıdır.
-Frekans artışıyla kazanç artar.
-Fazla geniş olamayan band genişliğine sahiptir. Şekil 16 Açık delikli antenler
Antenlerin kullanıldıkları frekanslar Tablo 1'de gösterilmiştir.
Anten
çeşidi
Kullanıldığı frekans
Elektriksel küçük antenler
300MHz
ve daha aşağı
Rezonans antenler
30MHz
-2 GHz
Geniş bandlı antenler
300MHz
-2 GHz
Açıklık antenleri
3GHz ve
daha yukarısı
Tablo 1 Anten çeşitlerinin kullanım frekans
aralıkları
2. BÖLÜM
2. İDEAL DİPOL ve DİPOL ANTENLER
2.1- İDEAL DİPOL,YARIM DALGA DİPOL ve KISA DİPOL ANTENLERİN
PARAMETRELERİ
2.1.1- IŞIMA DİYAGRAMI
Potansiyel manyetik vektör ifadesinde sınırlarımızı
olarak
alırsak ;
I(z)=
Uzak alanlarda R
alınabileceğinden.;
integral
ifadesi için:
şeklinde hesaplanabilir.
Küresel koordinatlarda
için
alınabilir.
ve
, olursa
Uzak alan düzlemsel dalga için
Boşluk için
ise
Normalize elektrik alanlarda ,
olarak
şeklinde
ifade edilir
Belirsiz değerler için limit alınırsa burada diyagram polar
koordinatlarda belirtilir.
2.1.2- GİRİŞ EMPEDANSI
Yakında komşu bir anten olamayan antenlerin giriş empedansı:
ZA = RA + jXA
RA: Giriş resistansı
XA: Giriş reaktansı olarak bilinir.
-Giriş Resistansı:
Giriş resistansı harcanan ve geri dönmeyen gücün bulunmasında bize
yardımcı olur. Antenin ohmik direncinden dolayı ısınması da söz
konusudur. Genel olarak antenlerde ışıma kaybına oranla ohmik kayıplar
küçüktür. Fakat kısa dipol antenlerde ohmik kayıplar önemli bir
düzeydedir. Bunun için harcanan ortalama güç akımın dağılımına bağlı
olarak:
Harcanan güç ikiye ayrılır:
=+
=Işıma direnci ve değeri:
Ohmik direncimiz de:
Işıyan gücümüz Poynting
vektöründen:,
Uzak noktada yüzeyimiz genellikle küreseldir. P gerçek değerlidir.
Çünkü güç yoğunluğumuz uzak alanlarda reel değerlidir:
Girişte akım maksimum
olduğu için
alınabilir. Rr de akımdan
dolayı oluşan ışıma direncine eşit alınırsa;
Ohm
(ideal dipol için)
Görüldüğü gibi ideal dipol
için delta z <<
olduğundan Rr çok küçük
değerlidir.
Düşük frekans dışında deri
kalınlığı
iletkenin
yarıçapından çok küçüktür. R ohmic değeri L uzunluklu anten için;
(yüzey
direnci )
yüzey
direnci de
alınır.
Çoğu anten için er %100 e
yakındır. Elektriksel küçük antenler bu
önemli dereceye geldiğinden
daha küçük olabilir.
Kısa dipollerde de z<<
olduğundan ideal dipole
benzetebiliriz ki ışıma davranışları da Sin şeklindedir. Sonuç olarak
benzer davranıştan dolayı yöneticilikte ideal dipol değeri ile aynı
olabilmektedir. (D=1.5) Akım dağılımlarına bakıldığında kısa dipolünki
üçgen şeklini almaktadır.
İdeal dipol alanın yarısı olduğundan karesi alınırsa, kısa dipol için
Ohmic direnç içinde:
=
buradan
Buradan da
için
e oranla daha küçüldüğü
söylenebilir. -Giriş Reaktansı:
Ra ışıyan gücü ifade ederken Xa mız yakın alanda biriken gücü ifade
eder. Bu devre teorisinde kompleks yük empedansına benzer. Kısa
dipolün Xa sı kapasitif özellik gösterir yaklaşık olarak:
dır.
Bu çok kısa dipoller için çok yüksek reaktans verir.Buradan toplam
giriş empedansı Rr+Rohmic=jXa dır.
2.1.3- YÖNETİCİLİK VE ANTEN KAZANCI
1. Bölümün 1.2.5 ve 1.2.7 başlıklarında formüller çıkartılmıştı.
Burada yine kısaca değinecek olursak yöneticilik ışıma yoğunluğunun,
ortalama ışıma yoğunluğuna oranıdır.
Genel olarak bu
antenlerin işlevi, yani işleyiş biçimi şöyle özetlenebilir.
1 - Verici antenler,
içlerinde salınan (diğer bir deyimle ivmeli hareket yapan)
elektronların çevreye etki (elektromanyetik dalga) yayınlamasını
sağlar. Bir verici antenin tasarımında ana amaç, belli bir gerilim ya
da akımla çevrede en büyük güçlü ve en büyük uzaklığa erişebilen bir
elektromanyetik dalga oluşturmaktır.
2 - Alıcı antenler,
üzerlerine gelen etkinin anten içindeki elektronları sallayabilmesini,
salındırabilmesini sağlar. Bir alıcı antenin tasarımındaki ana amaç
ise, belli bir elektromanyetik dalgadan en büyük genlikli gerilim ve
akım yaratabilmektir. Elektromanyetik dalgalar bölümündeki elektroskop
deneyini hatırlayalım.
Şekil 2-3-1 : Uzaktan elektron
kımıldatma
Bu deneyde elimizde
tuttuğumuz yüklü iletken çubuk aşağı-yukarı sallandığı zaman,
elektroskop çubuğundaki elektronlar da aşağı-yukarı salınıma
geçiyorlardı. Bu, şunu kanıtlar ki elimizdeki çubukta bir nevi verici
anten gibidir. Tek farkı ise verici antenlerin sabit olması ve sadece
içindeki elektronların hareket etmesidir. Elektroskop çubuğu ise bir
alıcı anten işlevi görmektedir. Verici anten uyarmakta, alıcı anten
ise uyarılmaktadır.
VERİCİ ANTENLER (uyarım)
Verici antenin yapılışı hareket eden elektronların çevreye etki
yaymasına yöneliktir. Yani bir verici antenin içindeki ivmeli elektron
hareketi çevreye elektromanyetik dalga yayınlar. Şimdi bunun nasıl
gerçekleştiğine bir göz atalım.
PARALEL SALINIM DEVRESİ : Bu bölümde bir kondansatör
(kapasite) ile bir bobinin (sargının) nasıl olup da elektron salınımı
yarattığını göreceğiz. Ancak önce kondansatör ve bobinin ne
olduklarına bakalım. Kondansatör ve bobinin özellikleri şunlardır;
1 - Bir kondansatör,
adından da anlaşılacağı gibi, içine elektron sığdırabilen, elektron
depo edebilen bir birimdir. Bir kondansatörün belli bir kapasitesi,
yani alış olanağı vardır. Bu özellik " C " (capacity) ile belirtilir.
Kondansatör iki adet levhadan oluşur. Bu iki levha birbirinden
yalıtılmıştır. Bir levhadan öteki levhaya elektron atlayamaz.
Eğer biz bir levhaya
elektron doldurursak ve diğer levhada da elektron bırakmazsak şöyle
bir durum ortaya çıkar. Bir levhada tıkabasa doluşmuş elektronlar,
öteki boş levhayı görünce oraya gitmek isterler. Böylece oraya doğru
çekilmiş olurlar. Ancak orada iletim olmadığı için gidemezler ve karşı
levhaya baka baka bekleşirler. İşte bu durum elektronların kendi
levhalarından ayrılıp kondansatör dışına çıkmalarını önler.
Kondansatör, bir levhası üzerinde elektronları barındırmış olmaktadır.
Kondansatörler herhangi bir elektronik devrede gerçekten bir bekleşme
yeri görevi üstlenirler. Bir yol üzerindeki bir otel veya han nasıl
belli bir süre barınma olanağı sağlıyorsa kondansatör de bunu yapar.
Bu durumu aşılmaz bir akarsuyun bir yakasından karşı yakasına geçmek
üzere bekleşen kişilerin durumuna da benzetebiliriz. Kısacası, bir
kondansatör, içindeki elektrik enerjisini yük olarak saklayabilir.
kondansatör (kapasite) adı da buradan gelmektedir.
2 - Bobine gelince, bobin
elektronların bekleşmesini değil tam aksine "
akmasını " sağlar. Yani eğer bobin telleri içinden elektronlar
akmaktaysa, bobin bu akımın sürmesini sağlar. Lenz yasasına
göre akımın artmasını, ya da azalmasını engellemeye çalışır.
Akımın varlığı sırasında bobinde bir manyetik enerji oluştuğundan, bu
durumu bobinin " Manyetik enerjiyi saklaması
" olarak özetleyebiliriz.
İsterseniz bir örnekle bu
duruma açıklık getirelim. Bir taşıt ile bir yolda gittiğimizi
düşünelim. Taşıtın belli bir hızda sürekli olarak gitmesi daha doğru
ve güvenli olduğundan tercih edilir. Fakat bu taşıtı sürerken bir
hızlı, bir yavaş şeklinde hareket edersek her şeyden önce bütün
trafiği altüst etmiş ve diğer taşıtları tehlikeye sokmuş oluruz. Demek
ki yolun koşulları bizim aracımızı değişmez bir hızda sürmemizi
gerektirmektedir. Diğer bir deyişle, yol bizim hız değiştirmemizi
engellemektedir. Akımın varlığı sırasında bobinde bir manyetik alan
oluştuğundan, biz bu durumu bobinin "
Manyetik enerjiyi saklaması " olarak
özetleyebiliriz. Sonuç olarak;
1
) Kondansatör, elektronların haraketsiz olarak korunduğu ve elektrik
enerjisinin saklandığı bir depodur. 2 )
Bobin, elektronların hareketinin korunduğu veya manyetik enerjinin
saklandığı bir yerdir.
Bu ilginç özelliklerin
kavranması ileride bize çok kolaylıklar sağlayacaktır. Hele bir
elektronik devrede küçük küçük elektronların böyle otellerden,
yollardan geçtiğini düşünebilmek daha da ilginç olacaktır. Şimdide
elektronik eğitiminde çok önemli olduğu görüşü savunulan bir deneyi
gerçekleştirelim ve açıklayalım. (Bu deneyin sürekli olarak her konuda
hatırlanması yararlıdır). Aşağıdaki şekilde birbirine paralel
bağlanmış bir kondansatör ile bir bobin ele alıyoruz.
Şekil 2-3-2 : Paralel salınım
devresinde elektronlar
1.
Görüntüde soldaki kondansatörün
üst levhasında elektron çokluğu, alt levhasında elektron azlığı
vardır. Elektronlar üst levhada bekleşmektedirler. Bu durumda levhalar
arasında çekme kuvvetleri (yani elektriksel alan) vardır.
Kondansatörde enerji, elektriksel enerji olarak depo edilmiştir,
biriktirilmiştir. Biliyoruz ki, gerçekte olanak bulurlarsa
elektronların amacı elektronsuz yerlere dağılmaktır. Onları
rahatlatacak olan budur. Tam bu sırada elektronların aklına, bobin
üzerinden geçip alt levhaya gidebilecekleri gelmektedir. Üst levhada
sıkışıp kalmaktansa her iki levhaya dengeli olarak dağılmak en
doğrusudur.
2.
Görüntüde elektronlar bu düşünüş doğrultusunda hareket etmeğe
başlarlar ve üst levhadan sağa doğru gidip bobin üzerinden geçerek alt
levhaya ulaşmaya çalışırlar. Bu esnada bobinde bir manyetik alan
doğar. Ancak sargı ilk anda akımın artmasını önlerken, daha sonra
akmakta olan elektronların azalmasını engellemeye çalışır, yani akımın
değişmez kalmasına uğraşır. Önce elektronların akımına karşı koyan
bobin bu kez de adeta " Mademki akıyorsunuz bari
hepiniz akın " der gibidir. Sonuç olarak, her iki levhada
dengelendikleri için alt levhaya akmak istemeyen elektronlar dahi
zorunlu olarak üst levhadan çekilip alt levhaya itelenirler. İşin en
ilginç yanı, üst levhada sıkışıklıktan bunalmış olan levhalar, bu kez
alt levhaya doluşmuşlardır. Bunu sağlayan da, bobinin akımı koruma
özelliğidir. Enerji akım süresince bobinde "
Manyetik Enerji " olarak
saklanmaktadır.
3.
Görüntüde bütün elektronlar bu kez
alt levhada sıkışmış durumdadırlar. Üst levhada elektronsuzluk, alt
levhada çok elektronluluk vardır. Durum 1. Görüntünün tam tersidir.
Enerji, kondansatörde " Elektriksel enerji
" olarak saklanmıştır. Elektronlar şaşırmış durumdadır. Levhalara eşit
dağılabilmek için yapacakları tek şey bıkmadan usanmadan bunu
yinelemekte ısrar etmeleridir. Bu kez de bir kısmı üst levhaya geri
dönmek isterler.
4.
Görüntüde zorunlu olarak bunu denemeye koyulurlar. Alt levhadan
sağa doğru hareket ederek bobin üzerinden üst levhaya akmaya
başlarlar. Kondansatördeki " Elektriksel enerji ", bobin üzerine "
Manyetik Enerji " olarak geçmiş durumdadır. Bobin içinde bir manyetik
alan doğmuştur. Bobin biraz önce yaptığının benzerini yapacak ve bütün
elektronları üst levhaya yollayacaktır. Doğaldır ki elektronların
düşünebilmesi olanaksızdır. Ancak elektronların eylemlerinin aynı bu
şekilde olduğuna gerçekten inanabilirsiniz.
Bu ilginç ve gerçekte çok
basit olan olay, yani elektronların bir aşağı, bir yukarı inip çıkmak
zorunda kalmaları, 20 yüzyılın teknolojik atılımını sağlayan bir
olaydır. Tüm radyo, televizyon, radar, bilgisayar devreleri bu ilke
ile çalışmaktadırlar.
KAPALI DEVRE VE AÇIK DEVRE Yukarıda incelediğimiz
paralel salınım devresinden çevreye ne bir elektriksel alan ne de
manyetik alan taşmamaktadır. Ancak transformatörlerden de bilindiği
gibi bobinin üzerine ikinci bir bobin sararsak birinci bobinden ikinci
bobine etki geçer. İki bobin arasındaki bu olaya "
kublaj " denir. İkinci bobini uzağa
götürürsek orada kublaj kalmaz. Dolayısıyla çevreye alan yaymayan
böyle bir devreye "
Kapalı Devre " denir.
Ancak bizim amacımız
çevreye dalga yaymak olduğuna göre, bu devreyi açmaya çalışalım, bir "
Açık Devre "
oluşturalım. Açık devre uzağa dalga yayan devre anlamına gelmektedir.
Devreyi kondansatör yanından açmak için kondansatör levhalarını
birbirinden uzaklaştırmak yeterlidir.
Devreyi bobin yanından
açmak için ise bobinin enine kesit alanını büyültürüz. Deneylerimizden
açıkca görülüyor ki, birinci durumda çevreye elektriksel alan,
ikincide ise manyetik alan yayılmıştır. Salınım durumunda her ikisi de
elektromanyetik dalga doğurabilirler. Bunlar birer verici antendir.
Birinci durumdaki anten " Dipol Anten ",
ikinci durumdaki anten ise " Kapalı Dipol Anten
" adını alır. Dipol anten bir elektriksel uyarım, kapalı dipol anten
ise manyetik uyarım yapmaktadır. Açıklamada kolaylık sağlamak amacıyla
bu şekilde tanımlanan bu antenlerin gerçekte her ikisinde de iki türlü
alan vardır.
Bu antenler temel anten
tipleridir. Günümüzde birinci türü " Çubuk Anten
", ikinci türü ise " Ferit Anten
" olarak kullanılmaktadır. Antenlerin birer salınım devresi olarak
olduğunu gördüğümüze göre, her antenin kendine göre bir salınım
frekansı vardır. Bundan dolayı değişik frekanslar için değişik antenler
kullanılır.
ALICI ANTENLER Alıcı antenler biçim
bakımından verici antenlere benzerler. Burada amaç, anten üzerindeki
elektronların gelen bir etkiden en çok etkilenebilmelerini
sağlamaktır. Bir transformatörün sekonder sargısında bu oluşmaktadır.
Transformatörün primer sargısı bir verici anten, sekonder sargısı da
bir alıcı antendir. Ancak burada verici anten bir kapalı devredir.
Alıcı antenler de "
Elektriksel uyarılmalı " (dipol, çubuk ve
tel antenler) ve " Manyetik uyarılmalı "
(Kapalı dipol ve ferit antenler) olarak ikiye ayrılabilirler. Bu
sınıflandırmaya göre transformatör sekonder sargısı bir "
Manyetik Uyarılmalı " antendir. Alıcı
antenler de birer paralel salınım devreleridir.
Anten Genel Bilgileri - 2 bölümünde hem verici ve hem de alıcı
olarak çalışabilen antenleri ele alacağız.
X IŞINLARI
Elektron atoma fırlatıldığında, çekirdeğin çekim gücü ile hareket yönünü ve
hızının büyüklüğünü değiştirir. Yani bir ivme kazanır.
İvmeli hareket eden yükler etrafa elektromanyetik dalga yayacağından,
etrafa X ışınları olarak tabir edilen dalga boylarında elektromanyetik dalga
yayılır.
ELEKTROMANYETİK DALGALAR
Elektromanyetik dalgalar ilk kez
James Clerk Maxwell tarafından keşfedilmiştir.
Elektromanyetik dalgaları anlayabilmemiz için öncelikle Maxwel'in
geliştirdiği matematiksel yöntemleri iyi anlamalıyız. Çünkü
Maxwell elektromanyetik dalgaları matematiksel yollarla bulmuştur.
Bu konunun iyi anlaşılması için, manyetizma, elektromanyetik
indüksiyon, manyetik akı gibi konuların iyi bilinmesi gerekir.
Maxwell
Denklemleri
James Clerk Maxwell
elektromanyetik dalgaları matematiksel olarak incelemek için bazı
fiziksel büyüklükler kullanmıştır. Bu büyüklükler manyetik
dolanım, elektriksel dolanım, manyetik akı, elektriksel akı, vb.
dir. Bu büyüklüklerden bazılarını Lise2 konularından biliyorsunuz.
İlkdefa göreceğiniz büyüklükler aşağıda tanımlanmıştır.
Elektriksel Dolanım (DE): Değişen bir
manyetik alan etrafında birim yükü bir tur döndürmek için elektrik
alana karşı yapılan iş.
Manyetik
Dolanım (DB):
Düz bir telden geçen akım veya değişken bir elektrik alan
etrafında birim kuzey kutbunun bir tur dönmesi sırasında manyetik
alana karşı yapılan iş.
ELEKRİKSEL DOLANIM
MANYETİK DOLANIM
Bu resimde çembersel bir halkanın içinden
geçen DEĞİŞKEN bir manyetik alan vardır. Bu manyetik alanın
değişmesi çemberin manyetik akısını değiştirir. Değişen
manyetik akı çemberden akım geçmesine neden olur.
(elektromanyetik indüksiyon Lise2 konusu). Çembersel telden
akım geçmesi demek, telin içinde elektrik alan oluşmasıyla
açıklanır. Demekki tel olmasa bile, değişen manyetik
alan etrafında elektrik alan çizgileri oluşur.
Elektriksel dolanım birim yükün bir tur dolanması için
elektriksel kuvvetlerin yaptığı iş olarak tanımlanır. Bu işi
hesaplamak için, iş formülünde
kuvvet yerine E, yol yerine 2π.r yazılırsa, DE=E.2π.r
bulunur. Aynı zamanda bu tanım indüksiyon emk tanımıdır.
İndüksiyon emk sı ise aşağdaki formülden bulunur.
İş formülünün W=F.x olduğunu hatırlarsak, i
akımı geçen düz bir tel etrafında birim kuzey kutbunu bir tur
döndürmek için yapılan işi hesaplarız. Bu da bize manyetik
dolanımı verir. DB=B.2π.r Çünkü
birim kuzey kutbuna uygulanan kuvvet manyetik alan demektir.
B=2Ki/r olacağından dolanım formulünde yerine
yazılırsa, DB=2Ki/r.2π.r =4πKi
bulunur.
Bu denklem akımın manyetik etkisi olarak
tanımığımız bir denklemle yakından ilgilidir. B=2K.i/d
Yani şunu söylüyoruz: Akım geçen bir telin
etrafında manyetik alan oluşur.
Bu formülden çıkan
değer aynı zamanda
elektrik dolanımı verir.
Eşdeğer
Akım
Şu ana kadar iki önemli denklem
elde ettik. Bunlar manyetik dolanım (DB)
ve elektriksel dolanımı (DE) veren
formüller. Bunları aşağıdaki gibi yazabiliriz.
Manyetik dolanımın formülünden
anlaşılacağı gibi, telden i büyüklüğünde bir akım geçtiğinde, bu
akımı μ0 ile çarpmamız yeterli oluyor. μ0
sayısı boşluğun manyetik geçirgenliğidir. μ0 aynı
zamanda 4π.K sayısına eşittir. (K sayısı manyetik alan
konularından hatırlayacağınız 10-7 sayısıdır.)
Eğer ortamda bir i akımı yoksa,
sanki akım varmış gibi bir etki yaratılıp, manyetik dolanım
hesaplanabilir mi? Bu sorunun yanıtı için elektrik konularından
hatırlayacağınız kondansatörleri inceleyelim. Kondansatör iki
paralel levhadan oluşur ve akım geçtiğinde yüklenmeye başlar.
Şekildeki kondansatör başlangıçta nötrken, üretece
bağlandığında, üreteçten akım geçer ve kondansatörün levhaları
yüklenmeye başlar. Levhalar yüklendikçe kondansatörün
levhaları arasındaki elektrik alan artar. Kondansatörle ilgili
bildiğimiz denklemleri kullanarak elektrik alanın şiddetini
veren formülü bulabiliriz.
Kondansatörün sığasını veren iki
formül vardır.
Kondansatörün levhaları arasında
hava olduğundan buradan elektrik akımı geçmez. Yani levhalar
arasından hiçbir zaman yük akışı olmaz. Fakat kondansatörün
levhaları artı eksi yüklenirken tellerden akım geçer. Kondansatör
tamamen dolduğunda ise tellerden geçen akım biter. Fakat hiçbir
durumda levhalar arsındaki boşluktan akım geçmez.
Tellerden akım geçmekteyken (dolma
aşamasında) levhalar arasında oluşan elektrik alan artar.
Dolayısıyla kondansatörün elektriksel akısı artar. Tellerden akım
geçmiyorken (kondansatör dolduktan sonra) elektrik alan sabit
kalır yani zamanla değişmez.
"O halde elektriksel
alan değişimi akım geçiyormuş etkisi yaratır. "
Bir ortamda elektriksel alan
değişiyorsa, sanki orada elektrik akımı varmış gibi olur.
Bu kuralı manyetik dolanımda
kullanalım. Bir telden akım geçtiğinde etrafında manyetik alan
oluşuyordu. Akım yerine elektriksel alan değişimini
koyabildiğimize göre, şunu söyleyebiliriz:
"Elektriksel alan
değişimi etrafında manyetik alan yaratır."
Maxwel'in kurallarını şöyle
özetleyebiliriz:
Değişen manyetik alanlar
etrafında elektrik alanları, değişen elektrik alanlarda etrafında
manyetik alanları oluşturur.
O halde bir ortamda değişen
elektrik alan oluşturursak bu etrafında değişen manyetik alan
oluşturacak, bu değişen manyetik alan da etrafında elektriksel
alan oluturacak, bu tekrar manyetik alan
......................................
Bu şekilde elektrik ve manyetik
alan değişimleri birbirini sürekli takip edecek. İşte elektro
manyetik dalga böyle birbirini destekleyen elektrik ve manyetik
alan değişimleridir.
Elektrik alan vektörlerinin değişimi
ile manyetik alan vektörlerinin değişimi sinüzodial eğri
biçimindedir. Yukarıdaki şeklin üzerine tıklayınız.
Yukarıdaki şekilde iki kondansatörün
uçlarındaki elektrik alan değiştirilerek etrafa
elektromanyetik dalga yayması görülüyor.
ELEKTROMANYETİK TAYF
Elektromanyetik tayf veya elektromanyetik spektrum (EMS), evrenin herhangi
bir yerinde fizik kurallarınca mümkün kılınan tüm elektromanyetik radyasyonu
ve farklı ışınım türevlerinin dalga boyları veya frekanslarına göre bu
tayftaki rölatif yerlerini ifade eden kavramdır. Elektromanyetik spektrum,
tüm elektromanyetik radyasyonun bütünlük oluşur. Elektromanyetik spektrum
içinde bazen hafif olarak, kelime bazen elektromanyetik spektrumun sadece
insan görünen kısmı ifade eder rağmen denir kadar foton, her şey
yapılmıştır.
Fotonlar bir parçacık ve bazı dalgasının bazı özellikleri var. Örneğin, bir
dalga boyu vardır. Bir foton aralıklarda dalga boyu birçok kez gelen toprak
genişliği bir atom çapı daha küçük. elektromanyetik spektrumun bir
parçasıdır Bütün radyasyon üç temel özellikleri - frekans veya dalga boyu,
şiddeti ve kutuplaşma vardır. Elektromanyetik dalga açısını ifade eder son
özellik, insan gözü tarafından tespit edilemez, arılar algıladıkları rağmen.
Doğru makyaj bir müdahale malzeme, o yansıtmak rağmen, yavaş ya da absorbe
Tüm elektromanyetik radyasyon ışık hızında hareket eder. Birçok süreçleri,
çeşitli fosforlu yaşam formları dahil oluşturabilirsiniz rağmen dünya
üzerinde elektromanyetik spektrum radyasyon birincil kaynağı güneşten
vardır.
Elektromanyetik elektromanyetik alan, salınımlı bir pertürbasyon olarak
düşünülebilir. Elektromanyetik spektrum olası tüm tedirginlikler oluşur. Biz
sadece onları küçük bir kısmını görebilirsiniz - yaklaşık 400 nanometre ve
yaklaşık 750 nanometre arasında dalga boyu ile ışık. Belki de şaşırtıcı
olmayan bu büyük miktarlarda güneşten dökülen ışığın dalga boyu ve görsel
sistemlerle algıladıkları gelişmiştir. Kısaltma ROYGBIV bazen
elektromanyetik spektrumun insan görünür renkleri tanımlamak için, en düşük
sıklık sırasına göre en yüksek frekans kullanılır:, turuncu, sarı, yeşil,
mavi, kırmızı lacivert ve mor.
Bu kırmızı renk daha bir dalga boyu uzun olan elektromanyetik radyasyon türü
ve kızılötesi denir tüm nesneler serbest ısı off verilir. bir milimetre
sürece yaklaşık 750 nanometre gelen dalga boyu da Kızılötesi değişmektedir.
infrared ardından mikrodalga arasındaki dalga boyu ile milimetrenin yaklaşık
30 cm (12 inç) çevresinde bulunmaktadır. Bu bir mikrodalga fırın kullanılır.
Radyo dalgaları mikrodalgalar daha uzun dalga boylu olan herşeyi içerir. Bu
son derece iletişim teknolojisi için önemli olan en büyük yeteneği dünyanın
atmosferi nüfuz ve bu nedenle var.
görünür ışık daha küçük dalga boylarına sahip elektromanyetik radyasyon
ultraviyole, ardından röntgen, sonra gama ışınları sayılabilir. Gama
ışınları kozmik ışın türüdür ve son derece yüksek enerjileri olabilir. Gama
ışınları ve enerjileri çok şey henüz bizim parçacık hızlandırıcıları
üretilen daha yüksek olabilir bunların dalga boyları kadar küçük tek bir
atomaltı parçacık olarak olabilir.
Herhangi bir cismin elektromanyetik tayfı veya spektrumu, o cisim
tarafından çevresine yayılan karakteristik net elektromanyetik radyasyonu
tabir eder. Elektromanyetik tayf, dalga boylarına göre atom altı değerlerden
başlayıp binlerce kilometre uzunlukta olabilecek radyo dalgalarına kadar
birçok farklı radyasyon tipini içerir. Elektromanyetik tayf teoride sonsuz
ve sürekli olsa da, pratikte kısa dalga boyu (yüksek frekans) ucunun
limitinin Planck uzunluğuna, uzun dalga boyu (alçak frekans) ucunun
limitinin ise evrenin tümünün fiziksel büyüklüğüne eşit olduğu
düşünülmektedir.Dalga boyu: Bir dalga hareketinde birbirini izleyen iki tepe
veya çukur noktası arasındaki uzaklığa ya da elektromanyetik dalgaların bir
salınımda aldıkları yola DALGA BOYU denir. Dalga boyu birimi bizim
kullandığımız mesafe birimleridir, örneğin santimetre, metre, kilometre.
Dalga periyodu:
İki dalga tepesinin veya çukurunun belirli bir noktadan art arda geçişi
arasındaki süreye DALGA PERİYODU denir.
Frekans:
Frekans veya titreşim sayısı bir olayın birim zaman (tipik olarak 1
saniye) içinde hangi sıklıkla, kaç defa tekrarlandığının ölçümüdür,
matematiksel ifadeyle periyodun çarpmaya göre tersidir.
Ölçümü :
Bir olayın frekansını ölçmek için o olayın belirli bir zaman
aralığında kendini kaç kere tekrar ettiği sayılır sonra bu sayı zaman
aralığına bölünerek frekans elde edilir.
SI birim sisteminde frekans, Hertz (Hz) ile gösterilir. Bir Hertz, bir
olayın saniyede bir tekrarlandığı anlamına gelir. Olayın iki Hertzlik
bir frekansa sahip olması ise, olayın saniyede kendini iki kere
yinelediğini ifade eder. Frekansı ölçmenin başka bir yolu ise olayın
kendini tekrar etmesi arasında geçen süreyi tayin etmektir zira
frekans bu sürenin çarpmaya göre tersi olduğundan dolaylı olarak elde
edilebilir. İki yineleme arasında geçen süreye periyot denir ve
fizikte genellikle T ile gösterilir.
Dalganın Frekansı:
Bir dalganın frekansı, dalgaboyuyla ilişkilidir. Dalganın dalgaboyuyla
frekansının çarpımı, o dalganın hızını belirler. Dolayısıyla dalgaboyu
bilinen bir dalganın frekansı bu ilişki kullanılarak belirlenebilir.
Bu ifadede v hızı λ (lambda) ise dalgaboyunu temsil eder. Özel bir
durum olarak elektromanyetik bir dalga olan ışık boşlukta ışık hızıyla
hareket ettiği için bu denklem
ifadesine dönüşür. Dalgalar bir ortamdan başka fiziksel yoğunluğa
sahip bir ortama geçtiklerinde frekansları değişmez ancak hızları ve
dolayısıyla dalgaboyları değişir. Doppler Etkisi dışında frekans
hiçbir fiziksel olay dolayısıyla değişmez, diğer bir deyişle evrensel
bir fiziksel değişmezdir.
Radio waves travel at the speed of light (300,000 km/s). Frequency
is the number of radio waves that can travel during a single second,
and is expressed in terms of Hertz (Hz). Since the speed of radio
waves is constant, low frequencies have long wavelengths while high
frequencies have short wavelengths.
Frekanslar
Bir dalganın hızı dalga boyunun frekansına çarpımına eşittir.
Hız:
Örnekler
-Orkestrada bütünlüğü sağlamak için akort sesi olarak verilen la
notası 440 Hz frekansına sahip bir titreşimdir.
-İnsan kulağı 20-20.000 Hz aralığındaki titreşimlere tepki gösterir.
-Şebekeden dağıtılan elektrik, saniyede 50 kere salınan alternatif
gerilimdir. Elektrikli eşyaların üzerinde AC 220V 50Hz uyarısı
cihazın, 50 Hz’ lik 220 Volt genlikli alternatif gerilimle çalıştığı
anlamına gelir.
HERTZ
Saniyede başına düşen devir sayısını ifade eder. 1 Hertz saniyede
bir devir veya 1 MHz saniye başına bir milyon (1,000,000/s) devir
şeklinde tanımlanır.
1 Hz = 1 s-1
Bu birim herhangi bir periyodik olaya uyarlanabilir. Mesela; bir
insan kalbi 1.2 Hz ile atıyor denebilir. Elektromanyetik dalgaların
salınımları, bilgisayar parçaları arasındaki veri akımı ile RAM ve
işlemci gibi parçaların hızları MHz (106 Hz) veya GHz (109
Hz) olarak ifade edilir.
ELEKTROMANYETİK
RADYASYON
Elektromanyetik ışınım, elektromanyetik dalga ya da
elektromıknatıssal ışın (genellikle EM radyasyon veya EMI olarak
kısaltılır) bir vakum veya maddede kendi kendine yayılan dalgalar
formunu alan bir olgudur. Elektromanyetik dalgalar, yüklü bir
parçacığın ivmeli hareketi sonucu oluşan, birbirine dik elektrik ve
manyetik alan bileşeni bulunan ve bu iki alanın oluşturduğu düzleme
dik doğrultuda yayılan, yayılmaları için ortam gerekmeyen, boşlukta c
ışık hızı ile yayılan enine dalgalardır. Elektromanyetik dalgalar,
frekansına göre değişik tiplerde sınıflandırılmıştır. Bu tipler
sırasıyla (artan frekansa ve azalan dalga boyuna göre)
• Radyo dalgaları
• Mikrodalgalar
• Terahertz ışınımı
• Kızılötesi ışınım
• Görünür ışık
• Morötesi ışınım
• X-ışınları ve Gama ışınlarıdır.Çeşitli organizmaların gözleri bu
ışınların sadece küçük bir frekans aralığındaki ışınları
algılayabilir. Buna “ışık” ya da “görülebilir tayf” denir.
ELEKTROMANYETİK ÖZELLİKLERİ
EMI fiziğinin adı
elektrodinamiktir. Elektromanyetizma, elektrodinamik teorisi ile
ilişkili bir fiziksel olaydır. Elektrik ve manyetik alanlar süperpozisyon ilkesine uygun olduklarından, herhangi bir parçacık ya
da zamana bağlı elektrik veya manyetik alan aynı yerdeki mevcut
alanlara vektör alan oldukları için vektörel olarak toplanırlar.
Örneğin bir atom yapısı üzerinde seyahat halindeki bir EM dalgası
yapının atomları içinde salınım indükler, böylece kendi EM dalgalarını
yaymalarına sebep olur. Bu özellikler kırılma ve kırınım gibi çeşitli
olaylara neden olur. Kırılma, bir dalganın bir ortamdan yoğunluğu
farklı başka bir ortama geçerken hızını ve yönünü değiştirmesidir.
Ortamın kırılma indisi kırılma derecesini belirler ve Snell yasası ile
özetlenmiştir. Işık da bir salınım olduğundan, vakum gibi doğrusal
ortamda statik elektrik ya da manyetik alan boyunca seyahat etmekten
etkilenmez. Ancak bazı kristaller gibi doğrusal olmayan ortamlarda
ışık ve statik elektrik ve manyetik alanlar arasında Faraday etkisi ve
Kerr etkisi gibi etkileşimler görülebilir. Elektromanyetik ışımaların
ortak özellikleri şunlardır;
• Birbirine dik elektrik ve manyetik alandan oluşurlar.
• Boşlukta düz bir doğrultuda yayılırlar.
• Hızları ışık hızına (2,99792458 × 108 m/s) eşittir.
• Geçtikleri ortama; frekanslarıyla doğru orantılı, dalga boylarıyla
ters orantılı olmak üzere enerji aktarırlar.
• Enerjileri; maddeyi geçerken, yutulma ve saçılma nedeniyle azalır,
boşlukta ise uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak azalır.
RADYO DALGALARI
Radyo dalgaları el telsizlerinden gelişmiş uzay haberleşme
sistemlerine kadar birçok platform tarafından kullanılmaktadır. Radyo
dalgaları binlerce kilometreden yaklaşık bir milimetreye kadar dalga
boylarındadır ve sahip oldukları rezonansa uygun antenler ve
modülasyon teknikleri kullanarak analog veya sayısal veri aktarımı
kanalları olarak değerlendirilebilirler. Televizyon, cep telefonu, MRI,
kablosuz bilgisayar ağları ve benzeri uygulamalar radyo dalgalarını
kullanır. Radyo dalgalarının veri taşıma özellikleri dalga yüksekliği,
frekans ve faz belirli bir bant aralığında modüle edilerek belirlenir.
Elektromanyetik spektrumun bu bölümünün kullanımı birçok ülkede
çeşitli resmi kuruluşlar tarafından kısıtlanmakta ve denetlenmektedir.
Elektromanyetik radyasyon bir iletkene empoze edildiğinde, iletkenin
yüzeyindeki atomların elektronlarını daha enerjik kılarak iletken
yüzeyinde küçük bir elektrik akımı oluşmasını sağlar. Radyo
antenlerinin çalışma ilkesi bu etkiye dayanır. Radyo dalgaları
elektromanyetik spektrumun sahip oldukları en uzun dalga boyuna
sahiptir. Bu dalgalar, bir futbol sahasından büyük olacağı gibi bir
top boyutundan da küçük olmaktadır. Radyo dalgaları radyolarınıza
müzik getirmekten çok daha fazla iş yapmaktadırlar. Onlar aynı zamanda
televizyon ve cep telefonu sinyallerini de taşıma görevini
yapmaktadırlar. Evlerinizdeki televizyon üzerinde bulunan anten,
televizyon istasyonundan yayılan sinyali elektromanyetik dalga
biçiminde almaktadır ve bu TV olarak isimlendirdiğimiz görüntü cihazı
tarafından işlenerek karşımıza görüntü olarak çıkmaktadır.
MİKRODALGA
Mikrodalgalar tipik
olarak uygun çap ve şekilde metal dalga klavuzu tüpler kullanabilecek
kadar kısadırlar ve magnetron veya klistron tüpler kullanarak
istenilen faz ve frekansta üretilebilirler. Mikrodalga üretimi TED ve
IMPATT gibi katı yapılı diyotlar kullanılarak da yapılabilir. Çeşitli
frekanslardaki mikrodalga enerjisi bazı materyaller tarafından
emilebilir ve bu süreç sonucunda ısı açığa çıkar. Mikrodalga fırınlar
su moleküllerinin bu özelliğini kullanır. Wi-Fi gibi kablosuz sinyal
aktarımında da düşük yoğunluklu mikrodalga kullanılır. Mikrodalga
fırınlar bu yüzden çalışır durumda ve yeterince yakın mesafede
olduklarında cep telefonu ve diğer bazı elektronik cihazları
etkileyebilirler.
TERAHERTZ IŞINI
Terahertz
(THz) radyasyon, elektromanyetik tayfta uzak kızılötesi ile
mikrodalgalar arasındaki frekans bandında bulunur. Yakın zamana kadar
spektrumun bu bölgesi büyük oranda ihmal edilmişti ancak günümüzde bu
milimetre-altı bant özellikle haberleşme, doku gösterimi ve savunma
teknolojilerinde kullanılmaya başlanmıştır. Bu bandın askeri amaçlı
uygulaması şimdilik düşman askerleri üzerine yansıtılan terahertz
ışınımı suretiyle derilerinde yanma hissi yaratarak bu tehditleri
etkisizleştirme uygulaması ile sınırlıdır. Aynı ışınım söz konusu
hedeflerin elektronik ekipmanını da iş göremez hale getirecektir.
KIZILÖTESİ IŞINI
Kızılötesi radyasyon yaklaşık olarak 300 GHz ile 400 THz frekansları
ve 1 mm ile 750 nm arasındaki dalgaboylarını kapsar. Üç ana kategoride
incelenir: Uzak kızılötesi, 300 GHz (1mm λ) ile 30 THz (10 μm λ)
arasındadır. Bu bandın alt bölümleri için mikrodalga da denilebilir.
Bu radyasyon tipik olarak spin yapan gaz molekülleri, sıvılarda
moleküler akışkanlık ve katılarda fotonlar tarafından emilir. Dünyanın
atmosferindeki yaklaşık %1 su buharı tarafından emilen uzak kızılötesi
ışınım, atmosferin saydam olmasında büyük rol oynamaktadır.
Astronomide 200 μm ile birkaç mm arasındaki dalgaboylarına genellikle
milimetre altı denir ve "uzak kızılötesi" tanımı 200 μm'nin altındaki
dalgaboyları tarafından kullanılır.
Atmosferin hangi dalga boylarını geçirip hangilerini bloke ettiğini
özetler bir ilüstrasyon. Orta kızılötesi, 30 THz (10 μm λ) ile 120 THz
(2.5 μm λ) arasında bulunur. Sıcak cisimler bu sıklıkla bu aralıkta
ışınım yayarlar. Orta kızılötesi ışınım normal moleküler titreşim
tarafından emilebilir. Bu frekans aralığına bazen parmak izi bandı da
denir. Yakın kızılötesi, 120 THz (2500 μm λ) ile 400 THz (750 μm λ)
arasındadır. Görünür ışığa benzer fiziksel işlemler tarafından
üretilir ve benzer optik kurallara tabidir.
GÖRÜNÜR IŞIK İnsan gözünün ışık veya renk olarak algıladığı aralığa denk gelen
elektromanyetik enerjidir. Beyaz ışık bir prizmadan geçirildiğinde
bileşenleri olan diğer dalgaboylarına ayrılabilir. Her dalgaboyu
farklı bir frekansa sahiptir ve göz tarafından farklı bir renk olarak
algılanır.400 ile 700 nanometre dalga boyları arasındaki ışınları
kapsar (bir molekül ile tek hücreli arası boydadırlar). Işık diye
hitap edilen elektromanyetik spektrumun bu küçük bölümünü insan
görebilir. Güneş yeryüzü ışığının % 99,999’ unu sağlar. Bu bölümde mor
ile başlayan ve kırmızıyla biten renkler vardır.
MORÖTESİ IŞINIM Dalgaboyu görünür ışıktan daha kısadır. Oldukça enerjik olduğu
için morötesi (UV) ışınım kimyasal bağları bozup çeşitli molekülleri
iyonize edebilir veya katalizör etkisi gösterebilir. Güneş yanıkları
morötesi radyasyonun insan derisi üzerindeki yıkıcı etkisine örnek
olarak verilebilir. Bazı durumlarda kanserojen etki yapabilir. UV
ışınım ayrıca etkin bir mutajendir ve hücrelerin DNA yapısını bozarak
kontrolsüz mutasyona sebep olabilir. Dünya'ya güneşten gelen UV
radyasyonun büyük bir kısmı yüzeye ulaşmadan önce atmosferdeki ozon
tabakası tarafından emilir.Derimiz morötesi ışınlara karşı bir savunma
mekanizması olarak, melanin adı verilen koyu renkli bir pigment
üretir. Tendeki bu koyulaşma güneş yanıklarına karşı, 2 ile 4 arasında
bir koruma faktörü sağlar. Fakat bu mekanizma uzun süre morötesi
ışınlara maruz bırakılan bir cilt için yeterli korumayı sağlamaz ve
cilt kanseri riski artmış olur. Görüntü olarak bronz bir ten bizlere
cazip gelebilir. Oysa ki, bronzluk cildimizin zarar gördüğünü ve
korunmak için gereken mekanizmayı çalıştırdığını anlatan bir işaretten
başka birşey değildir. İki çeşit bronzlaşma vardır. Anında oluşan
pigment koyulaşması, deride zaten bulunan melanin pigmentinin morötesi
ışınlar sonucu koyulaşmasıdır. Bu durum, güneşte kalmaya devam
edilmediği sürece, birkaç saat içinde yok olur. Uzun süreli bronzlaşma
ise yaklaşık üç günlük bir periyotta meydana gelir ve yeni melanin
pigmentlerinin oluşumuyla sonuçlanır. Bu pigmentler üst deriye düzenli
biçimde dağılır. Sonuçta bronzluk haftalar sürer. Güneş yanıkları ise
yüksek miktarda morötesi ışına maruz kalındığı zaman üst deri
hücrelerinin ölmesiyle ve ölmeyen hücrelerin de zarar görmesiyle
oluşur. En hafif biçiminde, cildin kızardığı ve acıdığı görülür. Buna
“erythema” denir. Bu durum ışınlara maruz kalındıktan hemen sonra
oluşur ve 8 ile 24 saat arasında en yüksek seviyeye ulaşır. Birkaç gün
içinde ise yok olur. Fakat ileri derecede güneş yanıklarında derinin
su topladığına ve soyulduğuna rastlanır. Bu durum oldukça acı verici
olmanın ötesinde geride morötesi ışınlara karşı çok daha zayıf olan
bembeyaz bir deri bırakır.
X-IŞINLARI
X-ışınları, morötesi ışınlardan daha kısa dalga boyuna, dolayısı ile
daha yüksek frekans ve enerjiye sahiptir. Çeşitli materyallerin
içinden geçebildikleri için tıpta organ ve kemiklerin
görüntülenmesinde sıkça kullanıldığı gibi, ayrıca yüksek-enerji fizik
ve gök bilim uygulamalarında da kullanım alanı bulmuştur.
X-ışınlarının bir başka adı Röntgen ışınlarıdır.Doğadaki görünür ışık
yada radyo dalgalarına benzeyen bir elektro magnetik ışınım biçimidir.
Öbür ışınım türleri gibi X ışınları da, boşlukta (vakumda) yol
alabilen ve ancak bazı maddelerin içinden geçebilen enerji
dalgalarından oluşur. X ışınları gözle görülemez ve elektro magnetik
tayfın mor ötesi ışınları ile gama ışınları arasında kalan kesiminde
yer alırlar. X ışınlarını 1895'te, Alman bilim adamı Wilhelm Conrad
Röntgen keşfetti. Bu yüzden bu ışınlara Röntgen ışınları da denir.
Röntgen, havasının çoğu boşaltılmış bir vakum lambasının içinden
geçirdiği elektrik akımıyla deney yaparken iki olay gözlemledi.
Bunlardan birincisi, katottan (eksi kutup) anota doğru, çok küçük
parçacıklardan oluştuğu düşünülen ışınların aktığı ve bu ışınların
lambanın öbür ucuna sıvanmış fosfor katmana çarptığında camda yeşil
bir flüorışıma yarattığıydı.X ışınlarının elektro magnetik enerji
dalgaları olduğu ancak 1912'de kanıtlandı. Işık ya da radyo
dalgalarına benzemekle birlikte, X ışınlarının dalga boyu öbür elektro
magnetik ışınım biçimlerininkinden çok daha kısadır. X ışınlarının
dalga boyu 1 nano metrenin onda biri ile 100 nano metre arasında
değişir. (1 nano metre 1 metrenin milyarda 1’idir.) X ışınları ayrıca
çok yüksek enerjiye sahiptir. Bu ışınların maddenin içine
işleyebilmesi de bu özellikten kaynaklanır.Çeşitli hastalıkların tanı
ve tedavisinde, başta X ışınları olmak üzere çeşitli ışınım türlerin
den yararlanılmasına dayalı tıp dalına radyoloji denir. Doktorlar yada
radyologlar, X ışınlarıyla çekilen filmleri, yani röntgen filmlerini
inceleyerek vücudun pek çok bölümünü gözden geçirebilirler.
Akciğerlerde herhangi bir enfeksiyon, kanser yada başka bir hastalık
belirtisi bulunup bulunmadığı bu yolla saptanabilir. Kemiklerdeki
kırıklar da röntgen filmlerinde görülebilir. Diş hekimleri dişlerin,
diş köklerinin ve çevresindeki dokuların sağlıklı olup olmadığını
anlamak için X ışınlarından yararlanırlar.
GAMA IŞINLARI
Gama ışınları 1900 yılında Villiard tarafından bulunmuştur. Bilinen en
enerjik elektromanyetik radyasyon türü olan gama ışınları nükleer
aktivite ve çeşitli kozmik kaynaklar tarafından üretilirler.Gama
ışınlarının kaynağı atomun çekirdeğidir. Bu ışınlar atom çekirdeğinin
enerji seviyelerindeki farklılıklardan meydana gelir. Çekirdek bir
alfa veya bir beta parçacığı çıkarttıktan sonra genellikle kararlı bir
durumda olmaz. Fazla kalan çekirdek enerjisi bir elektromanyetik
radyasyon halinde yayınlanır. Gama ışınları, beta ışınlarından daha
yüksek enerjili ve dolayısıyla daha girici (nüfuz edici) ışınlardır. g
ile sembolize edilirler. Gama ve x ışınlarının, alfa ve beta
parçacıklarına göre madde içine nüfuz etme kabiliyetleri çok daha
fazla, iyonlaşmaya sebep olma etkileri ise çok daha azdır. Ancak
birkaç santimetre kalınlığındaki kurşun tuğlalarla ve sadece belli bir
kısmı durdurulabilir. Madde içerisinden geçerken üstel bir fonksiyon
şeklinde bir şiddet azalmasına uğrarlar. Yüksüz olduklarından elektrik
ve manyetik alanda sapma göstermezler.
ELEKTRİKSEL ALAN
Elektriksel
alan, kıvıl alan,
elektrik alan veya elektrik alanı, elektriksel yükü veya
manyetik alanı çevreleyen uzayın bir özelliği olup, içerisinde
bulunan yüklü nesnelere elektriksel güç aracılığı ile etki eder.
Kavram fiziğe Michael Faraday tarafından kazandırılmıştır.
Elektrik alan SI birimi Newton/Coulomb ya da Volt/metre olan bir
vektör alanıdır. SI temel birimleri cinsinden kg·m·s−3·A−1 olarak
ifade edilir. Alanın belli bir noktadaki büyüklüğü o noktaya konacak
1 Coulomb’luk bir test yüküne ne kadar kuvvet uygulayacağıyla
belirlenir, alanın yönü kuvvetin yönüdür. Elektrik alan,
yoğunluğunun büyüklüğü alan büyüklüğünün karesiyle doğru orantılı
elektriksel enerjiye sahiptir. Elektrik alanın yükle ilişkisi
yerçekimi ivmesinin kütleyle ilişkisinin ve kuvvet yoğunluğunun
hacimle ilişkisi gibidir.
Zamana göre değişen bir elektrik alan (mesela hareketli bir yüklü
parçacık nedeniyle) yerel manyetik alana sebep olur. Bu, elektrik ve
manyetik alanların birbirinden bağımsız olmadığını gösterir; bir
gözlemcinin yalnızca elektrik alan olarak gözlemlediğini başka bir
referansa göre başka bir gözlemci bir elektrik ve manyetik alan
karışımı olarak gözlemleyebilir. Bu nedenle elektrik ve manyetik
alanlardan ayrı ayrı bahsetmek yerine bu ikisi “elektromanyetizma”
ya da “elektromanyetik alan” olarak, birlikte incelenir. Kuantum
mekaniğinde elektromanyetik alandaki değişmeler foton olarak
adlandırılır ve fotonun enerjisi kuantize olmuştur.
Heinrich Rudolf Hertz Radyo
dalgalarının kaşifi kimdir hayatı buluşları
Hertz kelimesini günlük hayatta çok kullanırız.Hertz (sembol Hz),
frekans (sıklık) birimidir. İsmini Alman fizikçi Heinrich Rudolf
Hertz’den alır.Hertz ; saniye başına düşen devir sayısını ifade eder.
1 Hertz saniyede bir devir veya 1 MHz saniye başına bir milyon
(1,000,000/s) devir şeklinde tanımlanır.Bu birim herhangi bir
periyodik olaya uyarlanabilir.
Elektromanyetik dalgaların salınımları, bilgisayar parçaları
arasındaki veri akımı ile RAM ve işlemci gibi parçaların hızları MHz
(106 Hz) veya GHz (109 Hz) olarak ifade edilir.İşte bu Hertz
dalgalarını Heinrich Rudolf Hertz’in keşfetmesine borçluyuz
1888’de kendisinin en önemli başarısı olan radyo dalgalarını
keşfetti. HertzHeinrich Rudolf Hertz (d. 22 Şubat 1857, Hamburg ? ö. 1
Ocak 1894, Bonn), Alman fizikçi. Berlin Üniversitesi’nde Helmholtz ve
Kirchoff’un yönetimi altında fizik çalıştı.
1885’de Karlsruhe Üniversitesi’nde Fizik Profesörü unvanını aldı.
Orada, 1888’de kendisinin en önemli başarısı olan radyo dalgalarını
keşfetti. 1889’da Bonn Üniversitesi’nde fizik profesörü olan Rudolf
Clausius’un yerine geçti.
Katot ışınlarının belli metal filmlerden geçişini içeren deneyleri,
katot ışınlarının parçacık olmaktan çok dalga tabiatlı oldukları
sonucunu keşfetti. Radyo dalgalarının keşfi, oluşumlarının
gösterilmesi ve hızlarının tayini Hertz’in teknolojiye en büyük
katkısı olarak tarihe geçti.
Radyo dalgasının ışık hızı ile aynı olduğunun keşfinden sonra
Hertz, radyo dalgalarının ışık dalgaları gibi yansıma, kırılma ve
girişim yapabildiklerini gösterdi. Kısa yaşamı boyunca bilime birçok
katkı yaptı. Saniye başına titreşim olarak tanımlanan hertz, onun ismi
ile anılmaktadır.
MAXWEL'İN KURAMINI KANITLADI
Hertz elektrik kıvılcımının manyetik
dalgasının tel halka tarafından hissedildiğini ve radyo dalgalarının
varlığını kanıtladı. Hertz’in yapmış olduğu çalışmalar,
Maxwell’in daha önce ortaya attığı, elektromanyetik dalgaların
elektrik dalgalarıyla aynı davranışları gösterdiği biçimdeki kuramını
kanıtlamış oldu.
RADYO DALGALARINI BULMUŞTUR
Atmosferde veri taşınmasını sağlayan radyo dalgaları diğer
elektomıknatıssal dalgalardan uzun dalgaboyu özelliği ile ayrılır.
Radyo ne zaman ve nasıl bulunmuştur?
İtalyan kaşif Guglielmo Marconi radyonun babası olarak kabul edilir. İngiliz
bilimadamı James Maxwell 1865 yılında elektronik
olarak üretilen radyo dalgalarının yayılma teorisini kurmuş ve Alman
fizikçisi Heinrich Hertz, 1888 yılında Maxwell'İn teorisini pratik olarak
gerçekleştirerek bu konuda öncülük etmişlerdir. Marconi ile birlikte 1898
yılında ilk radyo resmen doğmuş oldu. İlk kullanımı gemiden sahile
haberleşme içindi. 1923 yılında yüksek frekans radyo dalgalarının
iyonosfer'e çarparak dünyaya döndüğü ispatlanınca radyo, deniz aşırı
haberleşme de dahil olmak üzere hızla yaygınlaştı.
İlk radyo 3 S 'i iletti.
İlk keşif şu şekilde gerçekleşti: Marconi bir gemide geliştirdiği radyo ile
kıyıda bulunan hizmetçisine kablosuz telgraf aracılığıyla 3 tane S harfi
yolladı. Mignani'nin asistanı da sinyali aldığı zaman ateş edecekti..
Marconi 3 S'i yollama komutunu verdiğinde yeryüzünde ilk defa radyo
dalgaları yayıldı, 3 S uzayda dolaştı, dolaştı ve alıcıya ulaştı. Alıcıya
ulaştığını gören hizmetçi Mignani tetiği çekti. Deney başarılıydı.
Böylelikle ilk radyo da pratik olarak çalışmış oldu.
Radyoyu kim icat etti.
Radyo, bilgi göndermek ve almak amacıyla ile elektromanyetik dalgalar
şeklinde uzaya yayın yapan ve uzaydan yayın alan elektronik cihazdır. Radyo,
telekomünikasyonun en belli başlı icatlarından biridir. Radyo; telefon,
telgraf, televizyon, radar ve faks cihazları ile ilgili yardımcı bir yayın
aleti olarak da büyük önem taşır. Radyo icat edildiği günden bu güne kadar
önemini hiç yitirmemiş, her devirde kullanılan en önemli bilgi, eğlence ve
haber kaynağı olmuştur.
Radyo kelimesi, Latince ışın anlamındaki radius kelimesinden gelir.
Elektromanyetik dalgalarla ilgili birçok olay ve cihazın ifade edilmesinde
bir örnek olarak kullanılır. Radyoastronomi, radyoelektrik, radyofrekans,
radyopusula, radyoteleskop, radyotelgraf ve radyokontrol gibi tabirler bunun
misalleridir.
Elektromanyetik dalgaların uzayda ışık hızı ile yayılabileceğini teorik
olarak ilk ortaya atan J.C. Maxwell’dir. Bu konuda ilk deneyi Alman fizikçi
Heinrich Hertz, 1886-1888 yılları arasında yaptı. Hertz, iki levhaya
elektrik tatbik ederek 75 megahertzlik yüksek frekans elde etti. Bu
levhalara yakın bir yerde bir metal halkanın iki ucunun birbirine yaklaştığı
dar hava boşluğunda karanlıkta kıvılcım atlamaları gördü. Böylece elektrik
enerjisinin elektromanyetik dalgalarla uzaydan yayınlanabileceği ortaya
konulmuş oldu.
Radyo yayının uygulamaya ilk geçişi 1896 senesinde İtalyan fizikçisi
Guglielmo Marconi’nin, 1890 senesinde O. Lodge tarafından başlatılan
çalışmalarını mors cihazı haline getirmesiyle olmuştur. İlk yayın bir mil
mesafeye, 1901 senesinde ise 200 mile ulaşmıştır. Uygulama en çok denizaşırı
bölgelerden telgraf şeklinde bilgi aktarması şeklinde yapılıyordu.
Marconi’nin mors cihazında elektromanyetik dalgalar,
bir tüp içinde gevşek duran demir tozlarını etkileyerek tüpün iki ucu
arasındaki direnci azaltıyor ve bu şekilde elektromanyetik enerji elektrik
enerjisine çevriliyordu.
1906 senesinde Amerikalı mühendis G.W. Pickard silikondan yaptığı kristalin
de elektromanyetik dalgayı geçirdiğini buldu. Bu buluşa İngiliz fizikçisi
Hughes tarafından 1900 senesinde karbon levhaya ucundan hafifçe temas eden
iğnenin elektromanyetik dalga dedektörü olarak
kullanılması sebep olmuştur. 1904 senesinde J. Fleming elektron tüpünü, 1907
senesinde de De Forest’in triod elektron tüpünü detektör (sayıcı) olarak
kullanılabileceğini bulunca, radyo büyük bir adımla gelişti.
Elektromanyetik dalganın antende oluşturduğu elektron
akımı triod gridine gelince triod anod katodu arasında direncin değiştiği
görüldü. Böylece elektromanyetik enerji elektrik enerjisine hassas
bir şekilde çevrilebildi. Çeşitli frekanslarda yayın yapan radyolar,
piezoelektrik prensibiyle çalışan kristallerin 1923 senesinde tatbikata
konulması ile başlandı. Kristallerle çok hassas osilatörler yapılmış ve
radyo frekans bandı genişlemiştir. 1930 senesinde 30 megahertz üstünde yayın
yapılamazken, bugün radyo frekans bandı 30.000 megahertze kadar
genişlemiştir. Bu band içine radar, laser ve maser yayınları da girer.
Radyo yayını için verici, anten, yayın ortamı gereklidir. Mikrofona gelen
ses, verici modüleli taşıyıcı yüksek frekanslı elektromanyetik dalga
titreşiminin ortama yayılmasını sağlar. Atmosfer de dahil olmak üzere
elektromanyetik dalgalar uzayda yayılabilirler.
Elektromanyetik dalgaları, antenle alınıp modüle edilmiş taşıyıcı frekans
dalgası çözümlendikten sonra, hoparlörden duyulur.
Radyo frekansı osilatörlerde üretilir. Radyo frekansı
antenden uzaya gönderilmeden evvel bilgi taşıyan ses sinyali ile modüle
edilir. Modülasyon ya genlik (Amplitüd) modülasyonu (AM) veya frekans
modülasyonu (FM) şeklinde olur. Amplitüd modülasyonu veya FM yayını alan
alıcı radyo, tekrar osilatör frekansını kullanarak radyo frekansından bilgi
taşıyan ses sinyalini süzüp çıkarır ve yükselterek hoparlöre verir.
Radyonun nasıl ortaya
çıktığını açıklayabilmek.
Bin yedi yüzlerin ikinci yarısına kadar, daha çok elle tutulur ve
gözle görülür nesneleri açıklamaya çalışan bir bilim dalı olan fizik,
elektrik enerjisinin keşfiyle birlikte elektromanyetik kavramı
üzerinde yoğunlaşmaya başlar. Özellikle
Faraday’ın, elektrik yüklerinin yalnız birbirlerini değil, çevrelerini
de etkilediğini keşfetmesi, radyo dalgalarının bulunması sürecinin ilk
adımını oluşturmaktadır. Bu gelişmelerle birlikte özellikle 19.
yüzyılın ilk yarısında, elektrik ve manyetizma kavramları üzerinde
gerçekleştirilen çalışmaların ön plana çıktığı görülür.
James Clerk Maxwell, 1850’li yıllarda elektrik ve manyetik
enerjiler üzerinde gerçekleştirdiği çalışmalar sonucunda, elektrik
alanlarının sadece iletkenlerde değil, uzaydaki nesnelerde de
oluştuğunu saptar ve Faraday’ın çalışmalarını bir adım daha ileri
götürerek, elektrik ve manyetik etkilerin, uzayda ışık hızıyla yol
aldıkları sonucunu çıkarır. Faraday, elektromanyetik dalgaları
sezinleyen ilk kişidir, fakat ışığın tüm özelliklerini elektromanyetik
dalgalarla açıklayan matematiksel kuramı Maxwell geliştirmiştir.
Yaşadığı çağın zor koşulları göz önüne alındığında, Maxwell’in bu
buluşunun ne kadar önemli bir keşif olduğu hemen fark edilecektir.
Çünkü günümüz iletişim teknolojileri, işte bu çağda geliştirilen
elektromanyetik enerji kuramına dayanır.
Radyonun Doğuşu
Bir Alman fizikçi olan Heinrich Rudolf Hertz, 1888 yılında
Maxwell’in elektromanyetik kuramıyla, titreşen
elektrik yükünün ortaya çıkardığı radyasyon tezini birleştirir ve
radyo dalgalarını keşfeder. Fizik biliminde radyo dalgalarının
Hertz ölçü birimiyle ölçülmesinde bu keşif yatar. Hertz’in 36 yıllık
kısa yaşamına sığdırdığı buluşlar, lambalı radyoların ilk
adımlarıdır. Hatta günümüzde radyo dalgalarının ölçüm birimi olarak
onun adı, yani Hertz birimi kullanılmaktadır. Ardından David Hughes’un,
sesleri elektromanyetik akıma dönüştürmeye yarayan mikrofonu bulması,
radyo tarihinde önemli rol oynamıştır.
Radyonun ortaya çıkışında son noktayı koyan kişi ise, bir İtalyan
fizikçisi olan Guglielmo Marconi’dir. Marconi, kendinden önceki
deneylerin belki de en önemli ve son adımını gerçekleştiren, kontrollü
olarak radyo sinyalini göndermeyi başaran ilk bilim adamıdır. 1895
yılında, basit bir radyo vericisi ve alıcısıyla, çatı katındaki
odasından bir kilometre uzaklıktaki tarlada bulunan erkek kardeşine
bir sinyal yollamayı başarır. Radyo dalgalarının dünyanın çevresinde
dolaşabileceğine inanan Marconi, 1901 yılında Atlas Okyanusu üzerinden
radyo sinyalleri göndererek tüm dünyayı şaşırtır. İngiltere’den
yolladığı radyo sinyali, 3520 kilometre uzaktaki Kanada’nın New
Foundland bölgesinden alınır. Marconi’nin sistemini, kısa süre sonra,
İtalyan ve İngiliz donanmaları kullanmaya başlar. Bu gelişmelerle
Marconi, haberleşme sistemlerinin dünya çapındaki üreticisi olur ve
büyük bir ticari başarı kazanır. 1937 yılında yaşama gözlerini
yumarken, kendi servetinden çok daha önemli bir mirası, yani radyoyu
uygarlık tarihine bırakmıştır.
Marconi, en büyük atılımını İngiliz Donanması ve denizcilik sektörü
ile yaptığı ticari anlaşmalarla gerçekleştirir. O dönemin koşulları
düşünüldüğünde, denizcilik iletişim sistemleri açısından radyo iyi bir
çözüm olarak ortaya çıkmıştır. Donanmaya ait gemilerin eşgüdümlü
olarak manevra yapabilmeleri, anakaradan uzak seferlerde hareket
kabiliyetleri için radyo, dönemin en avantajlı seçeneği olarak
görülmüştür. Yine aynı şekilde, ticari denizcilik işletmelerinin de
radyoya en az askeri gemiler kadar ihtiyacı vardır. Ticari açıdan en
uygun yol olarak görünen Kuzey Atlantikte bulunan ve dönemin
denizcilerinin korkulu rüyası olan buzdağları, ayrıca sert hava
koşulları, kablosuz iletişime olan talebi arttırmıştır. Bir anlamda,
ulaşım teknolojisinin gelişmesi, iletişim araçlarındaki ilerlemeyi
zorunlu kılmıştır. Tıpkı, demiryolu ağında gerçekleşen gelişmelere
paralel olarak kablolu telgraf sistemine ihtiyaç duyulması gibi, bu
kez kablosuz bir iletişim ortamı, yine farklı bir ulaşım aracıyla
gelişme imkanı bulmuştur.
Tarihte Bir Gün
1912 yılında yaşanan ve “Titanic faciası” olarak bilinen deniz
kazası, gemilerde kullanılan iletişim sistemlerinin önemini ortaya
çıkarmıştır. Bir dönemin uygarlık simgesi olarak sunulan Titanic’in
batışında telsiz sistemlerinin verimsiz kullanımına ilişkin savlar,
denizcilik sektörü için radyo dalgalarının anlamını gözler önüne
sermiştir.
Titanic’in battığı gece, buz dağına çarpmadan hemen önce, SS
Amerika adlı geminin çevredeki buz dağına karşı gemileri uyarmasına
rağmen, bu bilgiler Titanic’in kaptan köşküne ulaşamamıştır.
Çarpışmanın hemen ardından Titanic’in gönderdiği imdat mesajları ise
çok yakın bir mesafede seyreden SS Kaliforniya adlı geminin telsiz
operatörü uyuduğu için TitanicKte bulunan 2223 kişiden 1500Ke
yakını, okyanusun soğuk sularında hayatını kaybetmiştir. İşin ilginç
yanı ise, yaşanan bu facianın Marconi’nin ilk kıtalar arası radyo
sinyallerini gönderdiği bölgede, yani New Foundland’da
gerçekleşmesidir.
Önceleri telsiz olarak adlandırılan radyonun bir kitle iletişim
aracına dönüşmesi ise, halka radyo sinyalleri aracılığıyla iletiler
gönderme düşüncesiyle başlar. Radyo alıcılarının satılması için radyo
yayınlarının yapılması ve halkın ilgisini çekecek programların
üretilmesi gerekmektedir. Bu noktada iki olgu öne çıkmaktadır.
Bunlardan ilki, bir kitle yaratabilecek kadar çok radyo alıcısı
üretmek ve bu radyoları tüketicilerin alabilmelerini sağlamaktır.
İkincisi ise, radyo iletilerini düzenli ve sürekli bir biçime sokarak,
radyo yayınları haline dönüştürebilmektir.
Radyo, kablosuz, tek yönlü sözel yayın aracına verilen isim.
Elektromanyetik dalga alıcısı veya vericisi; Radyo dalgaları'ndaki ses
modülasyonunu önce elektronik ortama sonra da sese çeviren elektronik
alet; alıcı veya verici.
Radyo tekniğinin birçok babası var. İtalyanlar, İngilizler, tabii
Amerikalılar ile Ruslar, radyo tekniğini kendilerinin bulduğunu ileri
sürüyorlar. Bazı Amerikalılar,
Edison'un ilk diyodu geliştirdiğini, diyodsuz da radyo
düşünülemeyeceğini anımsatıyorlar.
Ancak, yüksek frekans alternatörü denilen buluşu yapan ve 46 yıl
boyunca General Electric Şirketi'nde çalışan Ernst Alexanderson'un
adından da sözediliyor. 1904 yılında işe girişen Alexanderson, 1906
yılında Amerika'da ilk deney niteliğindeki radyo yayınını mümkün kılan
kişi olmuştu.
ABD'de resmi olarak radyo yayınları, 1921yılında başlamıştır. Rusya'da
ise Aleksander Stepanoviç Popof , radyonun babası sayılır. Hatta
Amerikan Deniz Kuvvetleri'nin 1963 yılında hazırladığı bir raporda
bile, 1859'la 1906 yılları arasında yaşamış olan bu Rus profesörün adı
geçer.
Marconi ile Popof'un 1895yılında hemen hemen aynı sıralarda radyo
yayınları yapma tekniğini bulduğu anlaşılıyor. Ancak Guglielmo Marconi,
iyi bir tüccar olduğundan hemen buluşunu bütün dünyayı gezerek
duyurmayı başaran kişi olmuş. Aslında Popof, kötü hava koşullarını ve
yıldırımları önceden haber alabilmek için bir yenilik düşünmüştü.
Havadaki statik ya da atmosferik elektrik derecesini ölçmeyi akıl
etmiş ve bu arada radyoyu geliştirmişti. Orta ya da uzun dalga
istasyonlarını dinleyenler, yaklaşmakta olan kötü hava koşullarının,
radyoların aldığı parazitlerle çok önceleri farkedildiğine tanık
olmuşlardır.
Savaş gemilerindeki haberleşme haklarıyla ilgili olarak yıllar yılı
Marconi'yle patent davaları sürdüren ve bu nedenle radyoculuğun
tekniğini en iyi incelemiş olan Amerikan Deniz Kuvvetleri, Popof'un
Marconi'ye göre daha iyi bilim adamı olduğunu kaydediyor.
Rusya'nın deniz kuvvetleri hesabına çalışan Popof, İngiliz James Clerk
Maxwellve Alman Heinrich Hertz'in buluşlarını değerlendirerek radyo
yayın ve alıcı tekniğini geliştirmiş ve hatta 1900
yılında Paris'teki Dünya Fuarı'nda büyük altın madalyayı almıştı.
Türkçede radyo denince, elektromanyetik dalgaların yaygın bir
uygulaması olan radyo istasyonu ve radyo alıcısı akla gelir. Radyo
alıcısı herkesin evinde bulunan, yurt içinde ve dışındaki çeşitli
istasyonların yayınlarını alarak sese çeviren bir cihazdır. Çeşitli
verici istasyonların antenlerinden uzaya yayılan dalgalar, alıcının
anteninde gerilim endükliyerek orijinal yayının zayıflamış bir
nümunesi olarak belirirler. O halde alıcı cihazın ilk fonksiyonu arzu
edilen istasyonun yayınına ayarlanmış olmalıdır. Seçilen bu işaret
daha sonra kuvvetlendirilmeli ve değiştirilerek duyulabilen ses
frekanslarına çevrilmeli, en sonra da hoparlörden duyulabilecek
şekilde kuvvetlendirilmelidir. Bu adımlar genel bir radyo alıcısının
temel kısımlarını teşkil eder. Bunlara ilaveten alıcılar otomatik
frekans ayarı, gürültü bastırma, ton ve ses kontrol, uzaktan ayar ve
akort gösterge devrelerini bulundurabilirler.
Radyo yayını için verici, anten, yayın ortamı gereklidir. Mikrofona
gelen ses, verici modüleli taşıyıcı yüksek frekanslı elektromanyetik
dalga titreşiminin ortama yayılmasını temin eder.
Atmosferde dahil olmak üzere elektromanyetik dalgalar uzayda
yayılabilirler. Elektromanyetik dalgaları, antenle alınıp modüle
edilmiş taşıyıcı frekans dalgası çözümlendikten sonra, hoparlörden
duyulur.
Radyonun tarihi
Elektromanyetik dalgaların uzayda ışık hızı ile yayılabileceğini
teorik olarak ilk ortaya atan J.C. Maxwell’dir. Bu konuda ilk deneyi
Alman fizikçi Heinrich Hertz, 1886-1888 seneleri arasında yaptı.
Hertz, iki levhaya elektrik tatbik ederek 75 megahertzlik yüksek
frekans elde etti. Bu levhalara yakın bir yerde bir metal halkanın iki
ucunun birbirine yaklaştığı dar hava boşluğunda karanlıkta
kıvılcım atlamaları gördü. Böylece
elektrik enerjisinin elektromanyetik dalgalarla uzaydan
yayınlanabileceği müşahede edilmiş oldu.
Telsiz yayının tatbikata ilk geçişi 1896 senesinde İtalyan fizikçisi
Marconi’nin, 1890 senesinde O.Lodge tarafından başlatılan
çalışmalarını mors cihazı haline getirmesiyle olmuştur. İlk yayın bir
mil mesafeye, 1901 senesinde ise 200 mile ulaşmıştır. Tatbikat en çok
denizaşırı bölgelerden telgraf şeklinde bilgi aktarması şeklinde
yapılıyordu. Marconi’nin mors cihazında elektromanyetik
dalgalar, bir tüp içinde gevşek duran demir tozlarını etkileyerek
tüpün iki ucu arasındaki direnci azaltıyor ve bu şekilde
elektromanyetik enerji elektrik enerjisine çevriliyordu. 1906
senesinde Amerikalı mühendis G.W. Pickard silikondan yaptığı
kristalin de elektromanyetik dalgayı geçirdiğini buldu. Bu buluşa
İngiliz fizikçisi Hughes tarafından 1900 senesinde karbon
levhaya ucundan hafifçe temas eden iğnenin elektromanyetik dalga
dedektörü olarak kullanılması sebep olmuştur.
1904 senesinde J. Fleming elektron tüpünü,
1907 senesinde de De Forest’in triod elektron tüpünü detektör (sayıcı)
olarak kullanılabileceğini bulunca, radyo büyük bir adımla gelişti.
Elektromanyetik dalganın antende hasıl ettiği elektron akımı triod
gridine gelince triod anod katodu arasında direncin değiştiği görüldü.
Böylece elektromanyetik enerji elektrik
enerjisine hassas bir şekilde çevrilebildi. Muhtelif
frekanslarda yayın yapan telsizler, piezoelektrik prensibiyle çalışan
kristallerin 1923 senesinde uygulamaya konulması ile başlandı.
Kristallerle çok hassas osilatörler yapılmış ve radyo frekans bandı
genişlemiştir. 1930 senesinde 30 megasaykıl (megahertz) üstünde yayın
yapılamazken, bugün radyo frekans bandı 30.000 megasaykıla kadar
genişlemiştir. Bu band içine radar, laser ve maser yayınları da girer.
(bkz. Elektromanyetik Dalga)
Yayın mekanizması
Bir telin ucuna elektromotif kuvvet (potansiyel) tatbik edilirse,
tel boyunca elektron şarjları akar. Bu
akan elektron şarjları ise tel etrafında konsantrik dalgalar halinde
elektromanyetik alan meydana getirir. Aynı anda elektromanyetik alana
dik doğrultularda elektrostatik alan meydana gelir. Birbirine
kenetlenmiş halde bu iki saha uzayda ışık hızı ile yayılır. Uzaya
yayılan bu enerji, teldeki elektron sarılarının enerjisidir. Enerjinin
yayıldığı anten ismi verilen bu telin ucunda elektromotif kuvvet kutbu
radyo frekansında değiştirilirse, elektromanyetik yayın devamlılığı
sağlanır. Antenden yayılan konsantrik dalgan ın uzaya ve toprağa
doğru olan kısmı radyo dalgası olarak kullanılır. Uzaya doğru yayılan
dalga iyonosfere çarparak tekrar yeryüzüne yansır. Böylece yayın
çok uzaklara ulaşmış olur. İyonosfer iklim ve kozmik
radyasyon şartlarına göre radyo dalgalarına etki eder. İyonosfer
50 km ile 400 km arasında birkaç kattan meydana gelmiştir.
Radyo frekansı osilatörlerde üretilir.
Radyo frekansı antenden uzaya gönderilmeden evvel bilgi taşıyan ses
sinyali ile modüle edilir. Modülasyon ya genlik (Amplitüd) modülasyonu
(AM) veya frekans modülasyonu (FM) şeklinde olur. Amplitüd modülasyonu
veya FM yayını alan alıcı radyo, tekrar osilatör frekansını kullanarak
radyo frekansından bilgi taşıyan ses sinyalini süzüp çıkarır ve
yükselterek hoparlöre verir.
Radyo alıcıları
(Türkçesiyle Dinleç) Radyolar (radyo alıcıları) ın belli bir aralığını
dinlemek üzere dizayn edilir. Radyonun seçicilik ve hassaslık
faktörlerine göre kalitesini değerlendirmek mümkündür -
Popüler radyolar iki tür modülasyonu almak üzere dizayn edilmişlerdir:
AM(Genlik Modülasyonu) ve FM (Frekans modülasyonu) Genlik
modülasyonunun; taşıyıcılı yayın, SSB
Tek Yan Bant (Single Side Band - SSB), taşıyıcısı baskılanmış ses
modülasyonu şekli. (Single side bant- Tek bantlı yayın) ve CW (Continuous
Wave- Daimi dalga) olmak üzere alt bölümleri vardır.
Normal bir radyo alıcısında Orta Dalga (MW- Mid Wave) ve FM, bazen de
uzun dalga (LW- Long wave) bulunmaktadır.
Kısa dalga (SW- Short Wave) radyoları kalitesine ve çeşidine göre alış
tayfi değişmektedir. Aşağıdaki bantlar uluslararası yayın yapan
kurumlara ayrılmıştır. Bu istasyonlar genelde AM (genlik modülasyonu)
('Amplitude M'odulation) ile yayın yapmaktadır. Bu tür yayınları
dinleyenlere SWL (Short Wave Listener- Kısa Dalga dinleyicisi)
denmektedir.
Heinrich Hertz
Alman fizikçisi (Hamburg 1857-Bonn 1894). Bir senatörün oğluydu. Meslek
seçiminde, önce mühendislik ile bilimsel araştırma arasında bocaladı,
sonunda bilimsel araştırmayı seçti. Berlin üniversitesi Fizik
laboratuvarında çalıştı ve Helmholtz'un dikkatini çekti. Karlsruhe Yüksek
Teknik okulunda (1885), sonra Bonn üniversitesinde (1889) profesör oldu.
Hertz, elektromagnetik dalgalar üzerindeki çalışmalarıyla ün kazandı;
1887'de, kendi yaptığı osilatörle bu dalgaları elde
etti ve yansıma, kırılma, girişim, kırınım, polarılma, yayılma hızı
gibi ışığın bütün niteliklerini taşıdıklarını gösterdi. Bu çalışmalar,
Maxwell tarafından kurulan, ışığın elektromagnetik teorisini kesinlikle
doğruladı ve telsiz telgraf doğrudan doğruya bu iki bilginin çalışmalarından
doğdu. Aynı yıl Hertz, hızlı salınımlardan yararlanarak yalıtkanın
indüklemedeki rolünü gösterdi ve rezonatörün kıvılcım
boşalması olduğunu görerek fotoelektrik olayını buldu.
1892'de, ince altın ve alüminyum tabakalarından katot ışınlarını geçirerek,
elektronların madde içinden geçebildiklerini gördü. Mekanikle ilgili
ilkeleri ölümünden sonra yayımlandı (1894). Bu konuda Hertz, bütün mekaniği
bir tek temel ilkeden, en az etki ilkesinden hareket ederek geliştirmeye
çalıştı.
Heinrich Rudolf Hertz radyo dalgalarının varlığını kanıtlayabilen,
laboratuar ortamında olsa dahi ilk defa toplayabilen ve gözlemleyebilen kişi
ünvanını taşımaktadır. 1883 ile 1889 yılları arasında yaptığı çalışmalarda
elektrik kıvılcımlarından elektromanyetik dalgalar
elde edebilmiştir.
Heinrich Rudolf Hertz 22 Şubat 1857 Hamburg Almanya doğumludur. 1 Ocak 1894
yılında henüz 36 yaşında iken hayat gözlerini yummuştur. Heinrich Rudolf
Hertz"in babası sonradan Hırıstiyanlığı kabul etmiş bir Alman yahudisidir.
Babası Gustav Ferdinand Hertz Hamburg ve Oberlandsgerichstrat"ta başarılı
bir avukatlık dönemi geçirmiştir.
Heinrich Rudolf Hertz oldukça zeki ve başarılı bir öğrenci idi. Yalnızca bir
yıllık bir eğitim sonrası Almanya"da üniversiteye girmesi için geçmesi
gereken Abitur sınavını birincilik ile sonlandırmıştır. Üniversite
yıllarında doğaya ve doğa bilimlerine karşı ilgisini keşfetmiş ve Hertz
ailesine ait olan aile atölyesinde mekanik cihazlar üretilmesi konusunda
çalışmış ve bu konu hakkında pratik yapma imkanı bulmuştur. Ayrıca bir
miktar da Arapça öğrenmiştir.
Üniversiteyi bitirdikten sonra Heinrich Rudolf Hertz mühendislik
çalışmalarında daha da ilerleyebilmek ve tecrübesini geliştirmek için
Hamburg"dan Frankfurt"a yerleşmiştir. Berlin Demiryolu Alayında 1876-1877
yılları arasında askerlik görevini tamamlamıştır. 1888 yılını ise Hamburg
Üniversitesinde çalışrak geçirmiştir. Hamburg Üniversitesinde iken akademik
kariyer yapmaya karar verdiği için Frankfurt"tan ayrılmış ve bilimsel
çalışmalarda bulunmak üzere Berlin Üniversitesine gitmiştir.
Heinrich Rudolf Hertz dönemin en büyük fizikçilerinden Gustav Kirchhoff ve
Herman von Helmotz ile çalışma imkanı bulmuştur. 1880 yılında henüz 23
yaşında iken fizik doktorasını Elektromanyetik İndiksiyon konusundaki
çalışmaları ile almıştır. Doktorasını aldıktan sonra Herman von Helmoltz"un
3 yıl boyunca asistanlığı görevini gerçekleştirmiştir.
1885 senesinde Fizik Profesörü ünvanını Karlsruhe Üniversitesinde almıştır.
Kendisini tüm dünyaya kalıcı bir şekilde tanıtan en büyük başarısı ve
çalışması olan radyo dalgalarının keşfini ise 1888 yılında yine Karlsruhe
Üniversitesinde gerçekleştirmiştir.
1889 yılında Bonn Üniversitesine geçiş yapmıştır. Katot ışınları ile ilgili
başarılı deneylerini burada gerçekleştirme imkanı bulmuştur.Heinrich Rudolf
Hertz"in birçok büyük başarısı bulunmakla birlikte en büyük başarı ve
buluşları radyo dalgalarının varlığının ispat edilerek keşfi, radyo
dalgalarının oluşumunun gösterilmesi ve hızlarının ölçümlenebilmesidir.
Heinrich Rudolf Hertz radyo dalgaları ile ışık hızının aynı olduğunun tespit
edilmesinden sonra radyo dalgalarınında aynen ışık dalgaları gibi özellikler
gösterdiğini çalışmaları ile göstermiştir.
36 yıllık kısa yaşamına birçok bilimsel büyük başarı katmıştır. Bir saniyede
oluşan salınım ve ya titreşim miktarına birim olarak Hertz ismi
konmuştur.Yapmış olduğu deneylerde laboratuvarlarının
bir tarafındaki elektrik kıvılcımının yaymış olduğu manyetik dalganın bir
tel halka tarafından hissedildiğini gözlemledi. Elektromanyetik
ışımının başka bir türü olan radyo dalgalarının varlığını kanıtladı. Işığın
toplanıp yansıtıldığı gibi radyo dalgalarının da aynı şekilde işlev
gördüğünü gösterdi. Hertz"in yapmış olduğu çalışmalar, Maxwell"in daha önce
ortaya attığı, elektromanyetik dalgaların elektrik dalgalarıyla aynı
davranışları gösterdiği biçimdeki kuramını kanıtlamış oldu.
Heinrich Rudolf Hertz Kimdir
Heinrich Rudolf Hertz Fizik profesörü ünvanına sahip Alman bir
fizikçidir. 36 yıllık kısa ömründe insanlık tarihi için önemli buluşlara
imza atmış bir bilimadamıdır. Heinrich Rudolf Hertz’in soyadı ile
ilgili en önemli buluşu radyo dalgaları ile ilgilidir. Hertz radyo
dalgalarını keşfeden, varlığını ispatlayan bilim adamıdır.
Ünlü Alman fizikçi bilim adamı, Heinrich Rudolf Hertz , Alternatif
Akım için kullanılan saniyede oluşan salınım olarak tanımlanan birime
kendisinin ismi verilmiştir. 1857 – 1894 yılları arasında yaşamış olan
radyo dalgalarının varlığını da kanıtlamış olan ünlü fizikçi bilim dünyasına farklı bir ivme kazandırmıştır.
Heinrich Rudolf Hertz Hayatı – Biyografisi
Heinrich Rudolf Hertz, Alman fizikçisi (Hamburg, 1857- Bonn,
1894). Berlin Üniversitesinin fizik laboratuvarında çalışmaya başladığı
sıralarda Alman fizikçisi Helmholtz’un dikkatini çeken, daha sonra
Karlsruhe Yüksek Teknik Okulu’nda (1885) ve Bonn Üniversitesinde
profesör olan Heinrich Rudolf Hertz, 1887’de sarmal biçimde dolanmış
iletken bir tel ve yüklü bir kondansatörden oluşmuş bir bobini seri
halde bağlayarak elektromagnetik dalgaların üretilebileceğini gösterdi;
kondansatörün boşalımı salınımlı olduğundan, uyarıcı adını verdiği,
yüksek frekanslı osilatör kullandı. Daha sonra, salınımlı devreyi
beslemek için bir Ruhmkorff bobininden yararlandı (genellikle yüksek
gerilim üreteci olarak kullanılan bir tür transformatör) ve
bir rezonatör yardımıyla devrenin birkaç metre ötesinde elektromagnetik
dalgalar elde etti. Rezonatör, kesikli bir metal telden oluşuyor ve bu
tel bir osilatörün yakınına konduğunda, telin iki ucu arasında
kıvılcımlar oluşuyordu.
Hertz, rezonatörün, uyarım frekansına bağlı olan belli bir boyutu olduğunda,
etkinin daha da kesin olduğunu gözlemledi. Böylece,
dalgaların devirli olduğunu, dalga boylarının üretece göre, birkaç
metreyle 30 cm arasında değiştiğini, elektromagnetik dalgaların açıkça
ışık hızıyla aynı hızda yayıldıklarını ve bunların, ışık dalgaları gibi
yansıyabildiklerini, kırılabildiklerini ve polarlaşabildiklerini
gösterdi. 1865′ten başlayarak, ışık dalgalarının, varlığını gözlemediği
elektromagnetik dalgalardan başka bir şey olmadıklarıyla ilgili
varsayımlar ortaya atan Maxwell’in kuramları da böylece, 1888 yılında
Hertz tarafından deneysel olarak doğrulanmış oldu. Söz konusu dalgalar,
bu tarihin sonra da Hertz dalgaları diye adlandırılmaya başlandı ve 1890’dan sonra bu buluşların fizik alanında, özellikle de radyoelektrikte büyük etkileri oldu.
Heinrich Rudolf Hertz Buluşları ve Çalışmaları
En büyük itibarını, Nicholas Callan’ın 1836 da bulduğu indüksiyon
bobinini; 30 cm den daha fazla kıvılcım üretebilmek için cam yalıtım
kullanıp ve diğer bazı yenilikler ile geliştirerek hayata geçirmesiyle
kazandı. Buluşunun patentini 1851 de almasına karşın esas başarısı, 1858
yılında Napoleon III ten aldığı 50,000 frank ödüldür. Geliştirdiği
bobin, anısına, halen Ruhmkorff bobini olarak bilinir.
Ruhmkorff bobini, iki elektrot arasında çok yüksek gerilim üreterek
kıvılcım yaratan bir tür transformatör olup benzinli otomobillerdeki
ateşleme bujileri örnek olarak gösterilebilir.
Ruhmkorff , ayrıca galvonometre, elektrometre gibi hassas ölçüm aygıtları yapmıştır.
Hertz Dalgaları
Heinrich Rudolf Hertz’in incelediği elektriksel salınımlardan doğan
elektromagnetik dalgalara verilen ad. Bir elektromagnetik dalga,
birbirine dik iki eksen boyunca yönelmiş bir E elektrik alanıyla, bir B
magnetik indükleme alanının birleşmesiyle oluşur. Radyoelektrik için,
kullanılan dalga, birbirine oluşur. Radyoelektrik için, kullanılan
bunlara Hertz dalgaları ya da radyoelektrik dalgalar denir.
Ses. dalgalarının tersine, elektromagnetik dalgalar, boşlukta da
yayılırlar. Bağıl yalıtkanlık sabiti e, olan bir ortamda dalganın v
yayılma hızı v = ’dir (c ışığın boşluktaki hızıdır).
Havada e kesin biçimde l’e eşittir, v ve c karıştırılabilir:
Dolayısıyla Hertz dalgaları havada ışık hızıyla yayılırlar (saniyede
yaklaşık 300 000 km). Bu dalgaların yararlarından biri, bir devreden bir
akım geçirerek kolayca üretilebilmeleridir. Hertz dalgaları, yeterli
yükseklikte frekansa sahip, dalgalı akımların geçtiği devrelerin
yakınlarında oluşurlar. Yayınlayıcı antenler, ışınlanacak dalgaya
elektriksel nitelikleri uyarlanmış özel devrelerdir. Kullanılan akımlar,
genellikle, temel devresi çoğunlukla bir kondansatör ile bir
indükleyicinin (bobin) paralel birleşmesiyle oluşmuş ve paralel
rezonanslı devre adını alan osilatörler tarafından sağlanır.
Bir dalgayı oluşturan iki alan, bunların üretiminde kullanılan
akımların doğrudan fonksiyonu olan büyüklükler olduklarından, bir Hertz
dalgası aracılığıyla bir haber iletmek olasıdır. Bu amaçla, haberin,
uygun aletler aracılığıyla (sesler için mikrofon, görüntüler için
kameralar, vb.) önceden elektrikli işaretlere dönüştürülmesi ve yayıcı
antende kullanılan akımın bu işarete bağlı olması gerekir.
Hertz dalgalarının alınması, bir anteni oluşturan devrede bir e.m.k.
(elektromotor kuvvet) oluşturabilmeleri özelliklerinden yararlanılarak
gerçekleştirilir; bir elektromagnetik dalganın uzaktan algılanması, bir
Hertz rezonatörüyle ortaya çıkarılabilir. Bir alıcı antende oluşmuş
e.m.k., bir osilatördekiyle aynı paralel rezonanslı devre içinde bir
akımın üretilmesinde kullanılır. Daha sonra, bu akım güçlendirilir ve
taşınmasını sağladığı haber, taşıyıcı işaretten ayrılabilir. Böylece,
uygun bir transdüktörde bir sese, bir görüntü noktasına dönüştürülen
yararlı bir işaret elde edilir.
Heinrich Rudolf Hertz, radyo dalgalarının laboratuar ortamında yayılmasını
ve toplanmasını gözlemleyebilen ilk kisidir 1883 ve 1889 yılları arasında
elektrik kıvılcımlarından elektromanyetik dalgalar
elde etmistir.
Heinrich Rudolf Hertz, 22 Şubat 1857’ de Hamburg, Almanya’da doğmuştur
Babası Gustav Ferdinand Hertz, sonradan Hıristiyan olmuş bir yahudidir
Hamburg’da ve Oberlandsgerichstrat’ da avukatlık yapmış ve 1887 yılından
itibaren de hukuk idaresinin başkanlığına geçmiştir
Annesi Anna Elizabeth Hertz ise Frankfurtlu doktor Pfefferkorn’ un kızıdır
1875 yılında özel bir okulda yalnızca bir yıllık bir çalışmanın sonunda,
okulunu bitirip üniversiteye başlaması için geçmesi gereken Abitur sınavını
birincilikle geçmiştir
Bu Dönemde doğa bilimlerine karsı olan ilgisi artmıştır ve ailesine ait olan
atölyede mekanik teçhizatlar üretmek konusunda pratik bilgiler edinmiştir
Ayrıca Arapça öğrenmek konusunda gayret göstermiştir
Okulu bittikten sonra Heinrich Hertz, mühendislikle ilgili pratik deneyimini
arttırmak için Frankfurt’a gitmiştir Sonra 1876 – 1877 yılları arasında
askeri hizmetini gerçekleştirmek için Berlin Demiryolu Alayı’na katılmıştır
Askeri hizmeti bittikten sonra Münih Üniversitesi’nde bir yıl geçirmiştir
Oradayken akademik ve bilimsel bir kariyere sahip olmaya karar vermiştir ve
dolayısıyla Frankfurt’a mühendislik eğitimi almaya gitmemiş, bilimsel
çalışmalarına devam etmek üzere Berlin Üniversitesi’ ne gitmiştir
Oradaki hocaları, o zamanın en önde gelen fizikçileri olan Gustav Kirchhoff
ve Herman von Helmoltz’ tu 1880 yılında elektromanyetik indüksiyonla ilgili
teziyle fizik doktorasını almıştır Bunun ardından üç yıl boyunca Herman von
Helmoltz’ un asistanlığını yapmıştır
1883 yılında Hertz, Kiev Üniversitesi’ de teorik fizik alanında konferanslar
vermeye başlamıştır Kiev’ de çalışmaları için yeterli laboratuar ortamı
olmamasına rağmen, fizikle ilgili daha çok teorik görüş üretmiştir
Burada James Clark Maxwell’ in yeni geliştirdiği elektromanyetik teori
üzerine de çalışmalarda bulunmuştur Maxwell’ in teorisi sıradışı mekanik
fikirler üzerineydi ve evrensel olarak kabul görmemişti Bu sıralarda bir
başka bilim adamı olan Michelson, Morley’ in yardımıyla zekice deneyler
yaparak Maxwell’in teorisini geliştirmekteydi Hertz de Maxwell’ in
denklemlerini yeni bir metotla türetmiştir Bu metotla denklemler daha modern
bir hal almıştır
1885 yılında, daha 28 yasındayken, Heinrich Hertz, Karlsruhe Üniversitesi’
de fizik profesörü olarak atanmıştır Karlsruhe Üniversitesi’ de ilk
zamanlarında Hertz elektriksel fenomen ve elektriksel teçhizatla ilgili
araştırmalardan parçalar içeren çalışmalar yapmıştır Bu araştırmalar onun en
ünlü deneylerini içerir
1886 yılında, Hertz, Karlsruhe Üniversitesi’ndeki profesörlerden birinin
kızı olan Elizabeth Doll’ la evlenmiştir Çiftin iki kızı olmuştur ilki olan
Johanna 20 Ekim 1887’ de, kardeşi Mathilda 14 Ocak 1891’ de doğmuştur
Hertz’ in kariyeriyle ilgili ilginç bir not da sudur ki, 1887 yılında,
ültraviyole radyasyonun, bir metal yüzeyindeki elektronları
açığa çıkarması sırasında oluşan fotoelektrik etkiyi keşfetmiştir Ancak her
ne kadar özünü kavramış olsa da bu konuyla ilgili çalışmalarını
sürdürmemiştir Bu konuyu, diğerlerine, araştırıp açıklamaları için
bırakmıştır
1888 yılında, Hertz, fizik sınıfının bir kösesinde bir çeşit
elektrik devresi kullanarak elektrik dalgaları
üretmiştir. Devre, içinde elektriksel kıvılcımların geçmesi için
küçük bir boşluk olan bir bir çubuk içermektedir.
Elektriksel kıvılcımlar boşluktan geçerken çubukta
yüksek frekansta şiddetli salınma hareketi gözlenmiştir. Hertz bu
dalgaların havada yayıldığını, bu dalgaları biraz uzak mesafede kurduğu
benzer bir devre ile meydana çıkartarak kanıtlamıştır
Ayrıca Hertz bu deneyle, bu dalgaların ışık gibi yansıma, kırılma
özelliklerine sahip olduklarını ve en önemlisi onların da ışıkla eş bir hıza
sahip olduklarını ancak çok daha büyük dalga boylarına sahip olduklarını
keşfetmiştir
Bunun dışında Hertz, elektriksel iletkenlerin bu dalgaları yansıttığının ve
bu dalgaların içbükey yansıtıcılarla odaklanabileceğinin altını çizmiştir
Hertz birçok yalıtkanın dalgaların çoğunu geçirdiğini bulmuştur Bu dalgalara
Hertzin dalgaları denmiştir, günümüzde ise radyo dalgaları denmektedir
Bu kesif Maxwell’ in elektromanyetik dalgaların hem
ışık hem de radyo dalgaları halinde varolabileceği öngörüsünün doğruluğunu
da kesin olarak kanıtlamıştır.
Heinrich Hertz deneylerinde ilk olarak ortasında
elektriksel kıvılcımlar için boşluk olan ve radyatör olarak
kullanılmak üzere bir adet indüksiyon bobinine bağlı bir çift birer metrelik
tel kullanmıştır Bu düzeneğe uçlardan iki geniş küre bağlanmıştır Bu küreler
ise rezonans için devrenin kapasitesini ayarlamakta kullanılmıştır Alıcısı,
telden oluşan radyatör boşaldığında elektriksel kıvılcımların gözlenmesi
için üzerinde boşluk olan bir levhadır Alıcı, osilatörden birkaç yarda uzağa
yerleştirilmiştir Bu tellere zıt işaretli akım verildiğinde devre salınır Bu
osilatör sayesinde Hertz iki problemi çözmüştür:
Maxwell dalgalarını zamanlamıştır (ışık ve radyo dalgalarının hızlarının
eşitliği konusunda Maxwell sadece teori üretebilirken Hertz bunu kesin bir
şekilde kanıtlamıştır)
Diagram of the test apparatus used by Heinrich Rudolf Hertz to transmit and
detect radio waves.
1887 experimental setup of Hertz's apparatus.
Elektrik ve manyetik alanlar üretip onların tellerden
ayrılarak Maxwell dalgaları gibi serbest bir şekilde hareket edebilmelerini
sağlamıştır.
Bu gelişmeler sonucunda Hertz’ in öğrencileri çok etkilenmişlerdi ve bu
harika buluşla neler yapılabileceğini merak ediyorlardı, fakat Hertz’ e göre
düşünceleri Maxwell’ incilerden daha pratik değildi Öğrencilerine, “Sonuçta
hiç kullanışlı değil Bu sadece Maestro Maxwell’ in yanılmadığını kanıtladı
Bu gizemli elektromanyetik dalgaları gözlerimizle göremiyoruz ama oradalar”
demiştir Öğrencilerden birinin “Peki sırada ne var?” sorusuna ise omzunu
silkerek alçakgönüllü, gösteriş meraklısı olmayan ancak uğraştığı şeyleri
başarmak konusunda hırslı biri olan Hertz, öğrencisini “Hiçbir şey, sanırım”
diyerek cevapladı Fakat teorik seviyede bile Hertz’ in başarıları diğerleri
tarafından hemen fark edildi ve yeni bir elektrik çağının başladığı seklinde
yorumlandı Bir ingiliz fizikçisi olan Sir Oliver Heaviside, 1891’de “Üç yıl
önce hiçbir yerde elektromanyetik dalga yoktu, artık her yerdeler” demiştir
Hertz’ in Deneylerinin Öneminin Özeti
Hertz’ in elektrik dalgalarının kırılmaları,
yansımaları, parazit oluşturmaları, polarizasyonu ve hızları hakkında
yaptığı deneyleri, kablosuz telgraf, radyo, televizyon ve radarların icat
edilmelerini tetiklemiştir. Bunun bir örneği söyle gerçekleşmiştir:
1888’ de Hertz bir makalede elektromanyetik dalgalarını osilatör ile nasıl
tetiklediğini ve ortaya nasıl çıkardığını açıklamıştır O sıralarda Alplerde
tatil yapmakta olan bir genç bu makaleyi okumuştur Hertz’ in keşfi bu gencin
aklına neden osilatör düzeneğindeki elektromanyetik dalgaları sinyalleşmek
için kullanmayalım sorusunu getirmiştir Bu gencin adı Guglielmo Markoni idi
O makaleyi okuduktan sonra hemen evine, İtalya’ya döndü ve fikrini denemeye
karar verdi.
3 Nisan 1889’ da Heinrich Hertz, fizik profesörlüğü ve fizik bölümü
başkanlığı pozisyonuna, Rudolf Clausius (1822 – 1888)’ un varisi olarak
geçsek üzere Bonn’ a geldi Hertz, çok başarılı bir takım deneylerden sonra
yüksek dalga boylu elektromanyetik dalgaların, Maxwell’ in teorisinin
doğruluğunu ve bu dalgaların, ışık dalgalarının kırılma, yansıma,
polarizasyon gibi özelliklerini de taşıdığını kanıtladığı Karlsruhe
Üniversitesi’ den geldiğinde, yıldızı parlamaya başladı Çok kısa bir sürede
sadece Almanya’ da değil, tüm dünya çapında fizik toplumunun yıldızı oldu.
Ancak Hertz, Bonn’ da geçirdiği beş yılda (3 Nisan 1889 – 1 Ocak 1894) hemen
hemen tüm deneysel çalışmalarına son verip mekanik üzerine zorlu teorik
çalışmalar yapmış ve çalışmaları da 1894’ de ölümünden sonra yayınlanan
kitabıyla son bulmuştur (Heinrich Hertz, Die Prizipien Der Meckanik in Neuem
zusammenhange Dargestdellt) Daha sonra çeşitli bilim adamları bu
çalışmalarına katkıda bulunmuştur Bunlar Philipp Lenard (ed), Leipzik, J A
Barth, 1894 çevirisi D E Jones, J T Wally, “The principles of Mechanics
Presented in a New Form”, London, Macmillan and Co 1889 Reprinted New York,
Dover Publications, 1956)
Peki Hertz niçin büyük başarılara imza attıktan sonra elektromanyetik
deneylerine sırt çevirip üç yılını mekanik üzerine yazdığı kitabına
adamıştır? Pratik bir cevap olarak (tam sebebi bu olmasa da ) o yıllarda bir
dizi enfeksiyon sonucu hasta olması ve bu hastalığının gitgide ilerlemesi,
onun hem kişisel hem de profesyonel anlamda karşılığını fazlasıyla veren
deneylerine devam etmek için yapması gereken laboratuar çalışmalarına engel
olmuş olabilir Ya da Karlsruhe Üniversitesi’ deki çalışmaları kadar önemli
sonuçlar doğuracak deneysel çalışmalar bulmak konusunda zorlanmış olabilir
Hertz’ in teorisel mekaniğe yönelmesinin göze çarpan nedeni ise, Hertz’ in
on dokuzuncu yüzyıldaki her fizikçi gibi, fiziğin nihai amacının
gözlenebilen tüm fizik olaylarının mekaniğe indirgenmesi olduğunu
düşünmesidir.
Bu yıllarda Hertz, mekanikteki teorisel çalışmalarına ek olarak düşük
yoğunluktaki gazlarda elektriksel boşalma üzerine çalışmalarda bulunmuştur
Bunu yanında Hertz, Maxwell’ in teorisini analiz etmeye devam etmiştir ve
1890 yılında bununla ilgili iki yazı yazmıştır Onun deneysel çalışmaları
elektrodinamik alanlarla ilgili görüşlerin daha sağlam temeller üzerine
oturmasını sağlamıştır Bilimsel yazıları, daha sonra İngilizciye çevrilerek
üç cilt olarak yayımlanmıştır Electric Waves (1893), Miscellaneous Papers
(1896) ve Principles of Mechanics (1899)
Hertz 1892 yazında bir kemik hastalığından mustarip olmuştur
Daha sonra 1 Ocak 1894’ ta ise daha 37 yasına bile gelmeden kan
zehirlenmesinden dolayı ölmüştür
Sağlık durumunun kötü olduğu birkaç yıldan sonra, trajik bir şekilde erken
ölmesi parlak kariyerinin son bulmasına neden olmuştur
Hertz, ölümünden sonra Ohlsdorf, Hamburg, Almanya’daki Yahudi mezarlığına
defnedilmiştir
Hertz ölünce, Sir Oliver Lodge, Hertz’e zamanın büyük ingiliz fizikçilerinin
yapamadığı şeyleri yapmasından dolayı duyduğu saygıyı ifade etmek için, “O
sadece Maxwell’ in teoremlerinin geçerliliğini kanıtlamadı, O, bunları büyük
bir alçakgönüllülükle yaptı O asil bir adamdı” demiştir 1894’ ta bir yazar
“O, hiçbiri ona karsı kıskançlık ye da kin duymayan, birçok hayrana sahip
biri idi Onunla kişisel olarak irtibat kuran kişiler, onun alçakgönüllülüğü
ve sevimliliği karsısında çok etkilenmişlerdir Hertz, arkadaşları için iyi
bir arkadaş, bazıları çok uzak bir mesafeden gelmiş olan çok sayıda
öğrencisi için saygı duyulan bir öğretmen, ve ailesi için de sevilen bir
koca ve baba olmuştur”
Heinrich Hertz’ in yirminci yüzyılın baslarında fiziğin gelişimi için
yaptığı çalışmalar, Ludwin Boltzmann’ın, Herman von Helmoltz’ a 6 Ocak 1894’
ta – Hertz’ in ölümünden sadece beş gün sonra – yazdığı bir mektupta çok iyi
bir şekilde özetlenmiştir: “Biri Hertz’ in buluşlarının bizim tüm doğa
konseptimiz için ne kadar önemli olduğunu ve buluşların tamamının yalnızca
bir yönü gösterdiği gerçeğini vurgulamak isterse, araştırması uzun yıllar
alır”
Günümüzde Hertz’ in çalışmalarının kabulünün sembolü, adının frekans birimi
olarak atanmasıdır Saniyedeki dönüş sayısı olan Hertz, “Z” Seklinde
kısaltılmaktadır
1899 yılında, ölümünün üzerinden sadece beş yıl geççikten sonra, Hamburg,
Hertz’ in ismini Uhelenhorst semtinde bir caddeye (Heinrich Hertz StraBe)
vermiştir Yine Hamburg’ da bir ilkokula da ismi verilmiştir (Heinrich Hertz
Grundschule)
Heinrich Hertz’ in portresi, Hamburg Belediye Binasının önündeki elli altı
önemli portrenin arasındadır Bu portre, ikinci Dünya Savası’nda Naziler
tarafından yıkılan yedi Yahudi portresinden biridir 1949’ da portreler
yenilenmiştir ikinci Dünya Savası’ndan sonra, Hamburg, yaklaşık iki yüz
yetmiş metre boyundaki bir gökdelene (RentzellstraBe), Hertz’ in adını
vermiştir
(Heinrich Hertz Turm)
1987 yılında IEEE, Hertz’ in radyo dalgalarındaki inanılmaz başarıları
nedeniyle Hertz’ in adına madalya bastırmıştır (Heinrich Hertz Medal) Bu
madalya her yıl, teorik ye da deneysel basarı gösteren bir kişiye hediye
edilir
1923 yılından itibaren, alman parası değer kaybedince, Heinrich Hertz’ in
esi Elizabeth Hertz, iki kızı Mathilda ve Johanna ile birlikte çeşitli
bölgelerdeki radyo şirketlerinin bağışları sayesinde yaşamlarını
sürdürmüşlerdir Ailesi yarı Yahudi olduğundan (Heinrich Hertz’ in babası
sonradan Lutheran olduğu için) Almanya’ da kalmalarına izin verilmiştir
ancak üniversitede çalışan Mathilda Hertz işinden kovulmuştur Sonra Max von
Laue ve Erwin Schrodinger’in yardımıyla Oxford’da geçici olarak kalmaya
başlamıştır Daha sonra Cambridge’ den J J Thomson (1890 yılında Heinrich
Hertz ile buluşup ondan etkilenmiştir), Mathilda’nın, Cambridge’ e üç mil
uzaklıkta olan Girton adında bir kasabaya kalıcı olarak yerleşmesini
sağlamıştır 1937 yılında Mathilda, annesini ve kız kardeşini, yanına gelmeye
ikna etmiştir Elizabeth Hertz, kırk sekiz yıl dul olarak yasadıktan sonra 28
Şubat 1941’ de yetmiş yedi yıl yasında ölmüştür
Heinrich Hertz’ in kuzeni, Gustav Ludwig Hertz, 1925 yılında James Franck
ile birlikte “bir elektronun, atom üzerindeki etkisinin idare edilmesine
dair keşfettikleri kanunlar nedeniyle Nobel Fizik Ödülü’nü almışlardır
Gustav Hertz’ in oğlu Carl Hellmuth Hertz ise medikal ultrasonu keşfetmiştir
Yapmış olduğu deneylerde laboratuvarlarının bir
tarafındaki elektrik kıvılcımının yaymış olduğu manyetik dalganın bir tel
halka tarafından hissedildiğini gözlemledi.
Elektromanyetik ışımının başka bir türü olan radyo dalgalarının varlığını
kanıtladı. Işığın toplanıp yansıtıldığı gibi radyo dalgalarının da aynı
şekilde işlev gördüğünü gösterdi. Hertz'in yapmış olduğu çalışmalar,
Maxwell'in daha önce ortaya attığı, elektromanyetik dalgaların elektrik
dalgalarıyla aynı davranışları gösterdiği biçimdeki kuramını kanıtlamış
oldu.
İtalyan Mucit Guglielmo Marconi radyoyu icat eden kişi olarak kayıtlara
geçmiştir. Ancak radyonun kendi icadı olduğunu iddia eden birçok kişi ortaya
çıkmıştır. Telsiz telegraf patentine sahip olan Nikolai Tesla, Olive Lodge
bu iddiayı ortaya atanların başında gelir. Rus mucit Alexander Stepanovitch
Popov ise anlaşılabilen ilk radyo dalgalarını iletmeyi başarmış ancak bu
icadı için patent almamıştır. Daha pek çok insan vardır fakat ticari
başarıyı yakalayan kişinin Marconi olduğu herkesçe kabul edilir.
Popov, Lodge ve Marconi, Edward Branly'nin bulduğu Branly Tüpü adı verilen
ve radyo dalgalarını saptamak için kullanılan bir aracı geliştirmeye
çalışıyorlardı. 1890 yılında başlayan bu geliştirme çabaları 1895 yılında
Marconi ve Popov'un birbirlerinden habersiz bir şekilde geliştirmeleri ile
sonlanacaktı. 1896 yılında ise ilk defa Popov tarafından "Heinrich Hertz"
ismi Mors alfabesi kullanılarak anlaşılır bir şekilde iletildi. İtalya^da
aradığı desteği birtürlü alamayan Marconi sonunda İngiltere'ye gitti ve
burada ilk radyonun patentini aldı. Bu patent alımının ardından birçok
farklı versiyonu üretildi. Lee De Forest ve Edwin Howard Armstrong
Amerika'da radyo teknolojisinde çok büyük değişiklikler yaptılar. Tüpler ve
devreler kullanrak bambaşka bir hal kazandrdılar. 1947 yılında transistörün
icadı ise radyo teknolojisi için bir devrim olmuştur.
BASİT BİR RADYO
SETİ NASIL YAPILIR ÖĞREN
Radyo yapmanın oldukça çeşitli yöntemleri vardır. Yarı iletken kullanarak ,transistör
kullanarak ,çift transistörle raydo yapmak mümkündür. Zamanla bu konularada
değineceğiz. Şimdi yarı iletken kullanarak radyo yapımına değinelim.
Radyonun çalışma mantığı basittir. Radyo dalgaları bir iletkenden geçerken
iletkende farklı değerlerde akım meydana gelmesine neden olur. Bu akımı
radyo setinden geçirerek sese çevirebiliriz. Yapacağımız setin içinde bobin
kondansatör ve diyot bulunmakta. Bobin ve kondansatör antenden gelen
sinyalleri seçmek için, diyot ise sinyal ayarı için gerekli olacak.
Kulaklığımızda sinyalleri sese çevirecek. Sistemi kabaca çizersek aşağıdaki
gibi projelenir ;
Malzeme Listesi : 1. Dışı yalıtımlı 22-24 kalibre bakır tel 2. Bakır teli
sararak bobin yapacağımız plastik bir tüp-boru (1 yada 2 inc çaplı ve en az
10 cm boylu) 3. 1 Adet 300 pF kondansatör 4. Bir adet yarı iletken diyot 5.
Kulaklık 6. Seti üzerine kuracağımız tahta kart 7. Bir adet anten yada uzun
metal çubuk. Yapılışta Dİkkat Edilecek Hususlar : Bobini sararken plastik
borunun bir ucuna bakır teli sabitleyin ve boru çevresinde en az 100 tur
sarın. Sarımlarda kablo yan yana ilerlemeli. Dağınık sarmayın.
RADYO NEDIR
Radyolar (radyo alıcıları) elektromanyetik tayfın belli bir aralığını
dinlemek üzere tasarlanır. Radyonun seçicilik ve hassaslık faktörlerine göre
kalitesini değerlendirmek mümkündür - Q faktörü. Popüler radyolar iki tür
modülasyonu almak üzere dizayn edilmişlerdir: AM (Genlik Modülasyonu) ve FM
(Frekans modülasyonu) Genlik modülasyonunun; taşıyıcılı yayın, SSB (Single
side bant- Tek bantlı yayın) ve CW (Continuous Wave- Daimi dalga) olmak
üzere alt bölümleri vardır. Normal bir radyo alıcısında Orta Dalga (MW- Mid
Wave) ve FM, bazen de uzun dalga (LW- Long wave) bulunmaktadır. Kısa dalga (SW-
Short Wave) radyoları kalitesine ve çeşidine göre alış tayfi değişmektedir.
Aşağıdaki bantlar uluslararası yayın yapan kurumlara ayrılmıştır. Bu
istasyonlar genelde AM (genlik modülasyonu) (Amplitude Modulation) ile yayın
yapmaktadır. Bu tür yayınları dinleyenlere SWL (Short Wave Listener - Kısa
Dalga dinleyicisi) denmektedir. Radyo dalgalarının bir başka belirleyici
özelliği de genliğidir. Genlik, radyo dalgasının salınım sırasında ulaştığı
en yüksek salınım şiddetidir. Radyo kanallarının şifrelenmesinde genelde
frekans ve genlik değerleri kullanılır. AM radyolarda genlik değeri
değiştirilerek, FM (Frequency Modulation - Frekans Modülasyonu) radyolarda
da kendilerine verilen frekans aralığında dalganın frekansı değiştirilerek
şifreleme yapılır. Radyo antenleri yalnızca belirli frekanstaki yayınları
almak üzere ayarlandığı için geri kalan radyo dalgalarını algılamaz. Radyo
dalgaları içine gizlenmiş şifreler, alıcı tarafından çözülüp, hoparlörler
üzerinden dinlenilen ses dalgalarına dönüşür.
Anten
Telli telgrafın icadını gerçekleştiren Princeton Üniversitesi doğa bilimleri
profesörlerinden Joseph Henry'nin, 1842 yılında yaptığı deney sırasında üst
kattaki mıknatıs ibresini kapmasını gözlemesi olayını almak makul bir
olacak. Henry uzaktan algılama olayını sezdikten sonra bir dizi deneyler
yaptı. 7-8 mil uzaktaki yıldırım sebebiyle oluşan elektriksel işareti
algıladı. 1875’te de Edison, elektrik devresindeki anahtarın açılıp
kapanması sırasındaki ışımayı uzaktan algıladı ve hızla çalışmalarına devam
ederek düşey konumlu tepesi yüklü ve topraklanmış antenlerini iletişimde
kullanmak üzere patent aldı. 1887 dolaylarında H. Hertz ışıma olayının
formüle edilmesi üzerine çalıştı, ilk kez polarizasyon kavramı üzerinde
durdu. 1897'de Liverpool Üniversitesi fizik profesörlerinden Oliver J. Lodge
bikonik anten ve anten devresinde ayarlı LC devresi için patent aldı.
Empedans sözcüğünü literatüre kazandırdı. 1900'den önce parabolik
yansıtıcılar, mercek antenler, açıklık antenler, dalga kılavuzları
mikrodalga frekanslarında kullanıldı. Bu tarihten sonra bu tür antenlerin
kullanılması uzun bir süre durgunluk dönemi geçirdi. 1930'lardaki radyo
elektroniğindeki gelişmeler mikrodalga antenlerini tekrar gündeme getirdi.
1901 yılında Marconi, 15 KW güçlü 820 KHz'lik fan monopol antenle İngiltere
- Amerika arasında Atlantik üzerinden iletişimi gerçekleştirdi. 1907 yılında
Zenneck, sadece antenin iyi olmasını iletişimin için tek başına etkin
olamayacağını, yer sisteminin de uygun şekilde yapılmasının anteni daha
verimli kılabileceğini makalelerinde gösterir. 1916-1920 yılları arasında
Marconi, iletkenlerle yapılmış parabolik reflektörün odağında aktif bir
anteni kullanarak 3.5 m dalga boyunda elektromagnetik alan ışıması
gerçekleştirdi ve ölçülen ışıma diyagramı ile hesaplanan ışıma diyagramının
uyum içinde olduğunu gösterdi.
1940-1945 yılları arası mikrodalga antenlerin ve radarların yoğunluk
kazandığı dönemdir. 1945-1949 döneminde VHF yarık antenler, halka antenler,
dipol ve dilop anten dizileri yoğun olarak kullanılmaya başlandı ve 1965'de
COMSAT'ın ilk jeosenkronize uydusu yörüngeye oturtuldu. Bu uydu ile iletişim
gelecek için büyük umutlar sergiliyordu. Yıl 1969, ve tarih 20 Haziran;
insanlık aya ayak basmış ve antenlerini ay üzerine yerleştirmişti. O gün,
elektronik tarihinin önemli kilometre taşlarından biri olacaktı.
Günümüzde uzayın derinliklerine gösterilen dünya üzerinde jeosenkronize ve
jeosenkronize olmayan yörüngelerde dönen uydular farklı amaçlar
doğrultusunda yer ile iletişimi sağlamak amacı ile antenlerle
donatılmışlardır. Bundan sonra da gelişmeler devam edecek ve daha yüksek
kazançlı kullanışlı antenler üretmek hedef olacaktır. Örneğin TCRO (sadece
TV amaçlı antenler) için parabolik reflektör antenlerinin kullanılmasındaki
mukavemet, üretim güçlüğü gibi de dezavantajları nedeniyle, iletken
düzlemsel levhalar üzerinde oluşturulan mikroşerit anten dizilerinin
kullanılması gündeme gelmiştir. Bu değişim en iyi elde edilinceye kadar
devam edecektir.
Elektromanyetik dalgaların kaynağı sadece yapay antenler değildir. Güneşteki
patlamalar sonucu oluşturan elektrik yüklü partiküllerin, yer manyetik alanı
ile etkileşmesi, yıldırım, şimşek vb. atmosferik olaylar, galaktik olaylarda
elektromanyetik dalgaların kaynağıdır, yani birer verici antendir. Bu açıdan
bakılırsa antenlerin tarihçesini evrenin başlangıcına dayandırmak pek yanlış
olmaz.
Her ne kadar antenler iletişim amaçlarına hizmet için geliştirilmişse de
evrendeki olası uygarlıkların araştırılmasında, meteorolojik çalışmalarda,
tıpta teşhis ve tedavi amacıyla, mobil sistemlerin yerlerinin
belirlenmesinde, endüstride ve bir çok yerde ku1lanmaktadır. Özellikle
kanser ve bazı hastalıkların teşhis ve tedavisinde alışılmış yöntemlerin,
ışınları gibi, olumsuz yönlerinin yok edilmemesi nedeniyle başka yöntemler
üzerine çalışmalar, arayışlar yoğunlaştırılmıştır. Bunlar arasında son
yıllarda kendinden sıkça söz edilen bir yöntem, her türlü kanser
hastalığının teşhis ve tedavisinde anten amplikatörlerin kullanılması
yöntemidir. Bu yöntemde antenler tek tek kullanılabildiği gibi dizi şeklinde
de kullanılmaktadır.
Verici tarafından üretilen elektrik sinyalini elektromanyetik dalgaya
çevirerek yayan sistemlere anten denir. Temel anten olarak iki tip anten
vardır. Bunlar Hertz. ve Markoni antenleridir. Hertz anteni; yarım dalga
boyunda (λ/2) olup, diğer bir adı dipol antenidir. Markoni antenler ise,
çeyrek anten dalga (λ / 4) boyunda bir antendir. Yüksek frekanslı sinyalleri
iletmede anten ortasından beslenir. Açık olan uçlarında gerilimler maksimum
fakat birbirine zıt yöndedirler. Enerjinin beslendiği giriş uçlarında akım
en büyük durumundadır. Açık olan hat ucuna bağlı antenden geçen akım yavaş
yavaş azalır. Hattın sonunda ise akım sıfır olur. Antenden geçen farklı akım
ve gerilimlerin oluşturduğu elektrostatik alan ile mıknatıs alan çizgileri
vardır. Bu farklı iki alan arasında 90 derecelik bir açı bulunmaktadır. Bu
iki alan birlikte anten üzerinde boşluğa yayılarak elektromanyetik dalgayı
oluştururlar. Bilindiği gibi TV yayınları çok yüksek frekanslarda olduğundan
genel olarak (Hertz) dipol anteni kullanılır.
Michael Faraday, (22 Eylül 1791, Newington, Surrey – 25 Ağustos 1867,
Londra), İngiliz kimya ve fizik bilgini. 19. yüzyılın en büyük bilim
adamlarından biridir. Elektromanyetik indüklemeyi, manyetik alanın ışığın
kutuplanma düzlemini döndürdüğünü buldu. Elektrolizin temel ilkelerini
belirledi. Klor gazını sıvılaştırmayı başaran ilk kişidir ve elektrik
motorunu icat etmiştir.
James Clerk Maxwell (13 Haziran 1831 - 5 Kasım 1879), İskoç teorik
fizikçi ve matematikçi. En önemli başarısı klasik elektromanyetik teorisinde
daha önceden birbirleriyle ilişkisiz olarak gözüken elektrik ve
manyetizmanın aynı şey olduğunu kendisine ait olan Maxwell Denklemleri'yle
(4 denklem) ispatlamıştır. Bu denklemler elektrik, manyetik ve optik
alanlarında kullanılır. Maxwell Denklemleri sayesinde bu alandaki klasik
denklemler ve yasalar basitleştirilmiş oldu. Maxwell'in elektromanyetik
alandaki çalışmaları, birincisi Isaac Newton tarafından gerçekleştirilmiş,
"fizikteki ikinci büyük birleşme" olarak isimlendirilir.
Tüm bu alanlarda büyük katkıları olmasına karşın
Tesla doğru dürüst geçinebileceği bir ekonomik kaynak elde
edemedi. Patentleri ya değerinin çok altında satın alınıyordu ya da
haksız yere başkaları tarafından kullanılıyordu. Bunlardan en önemlisi
radyonun patentidir. Telgraf ve telefon kablolarına bağlı olmadan
haberleşebilme imkânı. Telsiz mesajlar en az telefon kadar önemliydi.
Bununla, denizlerde seyreden gemilere ve hatta okyanus ötesine mesaj
gönderme olanağı doğuyordu. Radyo günlük yaşamda önemli bir kitle
iletişim aracı olduğu gibi askeri alanda da önemli bir haberleşme
aracı oldu. İtalyan bilim insanı Guglielmo Marconi radyoyu geliştiren
ve kullanıma sunan kişi olarak biliniyor. Marconi'nin radyo
konusundaki katkıları elbette inkâr edilemez, ancak Tesla'nın
katkıları ve öncü çalışmaları kuşkusuz onunkilerden az değildir.
Marconi 1896 yılında radyo konusundaki ilk patentini aldı ve hemen
ardından bir şirket kurdu. Bu konuda sürekli çalıştı ve yeni patentler
aldı. Radyonun yaygın kullanımında önemli rol aldı. Çok geçmeden,
1909'da Nobel komitesi telsiz telgraf konusundaki çalışmalarından
dolayı Karl Ferdinand Braun'la birlikte Marconi'yi Nobel madalyası ile
onurlandırdı. İlginç olan nokta, Marconi radyo yayını yaparken
Tesla'nın patentini aldığı sistemi kullanıyordu ve çalışmasını
Tesla'nın araştırmalarına dayandırmıştı.
Marconi'nin kendine ait sistemi ise son derece basit
ve yetersizdi. Tesla en az Braun ve Marconi kadar Nobel madalyasını
hak ediyordu. Tesla bu alandaki öncü çalışmaları yapmış ve 1895'te
telsiz sinyallerini 50 mil uzaktaki mesafeye göndermeyi başarmıştı.
1897'de radyo patentini almak için başvuruda bulundu, 1900'de aldı.
Radyo patenti uzun yıllar tartışma konusu olmaya devam etti. Nihayet
1943 yılında, yani Tesla'nın ölümünden birkaç ay sonra Amerikan Yüksek
Mahkemesi verdiği kararla radyo patentinin Marconi'ye değil Tesla'ya
ait olduğunu onayladı. Mahkeme bu kararı verirken ne Tesla ne de
Marconi artık hayattaydı.
Marconi 1874 yılında İtalya’nın Bologna şehrinde
doğdu. Ailesi zengindi. Marconi 24 yaşındayken endüksiyon bobininin
bir ucunu anten teline, diğer ucunu da bir toprak teline bağlayarak
büyük bir adım attı. Böylece ilk telsiz cihazı meydana gelmişti.
Marconi, İtalyan hükümetine başvurdu. Bu buluşu sayesinde İtalya’nın
çok para kazanacağını vurgulayarak yardım istedi, fakat İtalyan
hükümeti Marconi’nin sözlerine aldırış etmedi. O da bulduğu makineyi
alarak İngiltere’ye gitti. İngilizler buluşa önem verdiler. Yaptığı
deneylerin başarılı olması, dünya basınını harekete geçirdi. İtalyan
hükümeti ondan özür dileyerek çalışmalarına İtalya’da devam etmesini
rica etti.
Bu yeniliğin ne kadar yararlı olduğu kısa sürede
kanıtlandı: 1899 yılının Mart ayında büyük bir gemi East Goodwin
fenerine çarptı. Hemen telsizle yollanan haber üzerine kaza yerine
gelen cankurtaran sandalları, tayfaların ve yolcuların hayatlarının
kurtarılmasını sağladılar. Yine 1899 yılında Manş Denizi Kanalı'nda
ilk defa telsiz kabloları döşendi. Böylece yazın, donanma
manevralarına katılan gemiler arasında, 74 millik bir uzaklıktan
haberleşme sağlanabildi. Daha yüksek antenler ve daha uzun dalgalar
kullana Marconi, iletim uzaklığını gittikçe artırıyordu. Kanalda elde
ettiği zaferden sonra şimdi bütün cesaretiyle Atlantik'i fethetmeye
kalkışmıştı. Böylece 1900 yılının Ekim ayında Cornwall'da ilk
denizaşırı telsiz istasyonunu kurmayı başladı. Yetmiş metre uzunlukta
anten direkleri dikti. Ama bu direkler bir fırtınada devrildiler.
Bunun üzerine Marconi onar metre daha kısa direkler dikmek zorunda
kaldı. İngiltere yakasındaki istasyonun kurulması tamamlanınca kaşif
alelacele, Newfoundland'a gitti. Orada da alıcı istasyonu kuracaktı.
Burada da pek çok güçlükle karşılaşan Marconi yine de yılmayarak bu
güçlüklerin de üstesinden geldi. Kocaman uçurtmalar kullanarak 140
metre yükselttiği antenini dikerek alıcı istasyonunu kurmayı başardı.
12 Aralık 1901'de verilen mesaj, Newfoundland'dan alındı. Marconi,
daha ilk denemesinde Atlantik üzerine köprüsünü kurmayı başarmıştı.
İşte o günden sonra telsiz telgraf bir deney olmaktan çıkarak yerine
oturmuş pratik bir hizmet niteliğiyle insanlığın yararına sunuldu.
Çalışmalarına devam eden Marconi, 1910 yılında
İrlanda'daki istasyonunda Buenos Aires'den altı bin mil uzaklıktan
gelen bir mesajı rahatça aldı. İki yıl sonra devamlı dalga meydana
getiren ''spark'' sistemini icat etti. Bu buluşundan sonra 1918
yılında Avustralya'ya mesaj yollamayı başaracaktı.
1914 yılında savaşın patlamasıyla Marconi'nin ilgisi
telsizi askeri alanda değerlendirmeye yöneldi. 1916 yılında telsiz
dalgalarını belirli bir yere kanalize etmek için '' ultra kısa''
dalgalarla deneyler yapmaya başladı. Savaşla birlikte Marconi için
başka uğraşılar da ortaya çıkmıştı.
Marconi hem İtalya’da hem de İngiltere’de
çalışmalarına devam etti. İngiltere’de “Marconi Telsiz Telgraf
Şirketi” kuruldu. 1898 yılında Manş Denizi’nin öbür yakasına telsiz
haberi göndermeye ve 1900 yılında da yüksen anten direkleri kurarak,
okyanuslar arası haberleşmeyi kurdu.1901 yılında Kanada ile İngiltere
arasındaki görüşme, bütün dünyayı ayaklandırmıştı. Artık aradaki
dağlar, denizler kalkarak, kıtalar kapı komşusu olmuştu. Marconi bir
gün dostlarıyla birlikteyken masanın ortasına mıknatıslı detektörü
koydu. Her birine birer kulaklık verdi. Bir tel parçasının bir ucunu
aletin anten ucuna bağladı, öbür ucunu da başlarının üzerinden
geçirerek masanın etrafında dönmeye başladı. Tel, verici istasyonunun
yöne gelince yüksek sesle işaretler duyulmaya başladı. Marconi
modülasyonu bulmuştu. O sıralarda Dr.Fleming radyo lambasını bulmuş,
bu buluş alıcı telsiz cihazlarında büyük bir değişiklik meydana
getirmişti. Nihayet Marconi 1919 yılında radyoyu buldu.
Bilimin bugünkü düzeyinden uzak olduğu ve başka
dünyalarda da yaşamın var olduğunun düşünülmediği günlerde 22–23
Ağustos 1924 gecesi, o zamanın en hızlı yatı olan Elektra gemisi
Adriyatik Denizi’nde dolaşıyordu. Yatın aynı zamanda laboratuar ve
kütüphane olan bir salonunda Marconi, kulaklarında dinleyici, bir eli
ayar kondansatörünün manetinde, bütün yüz çizgileri heyecandan
gerilmiş, uyumadan dinliyordu. Marconi 3 gün önce Elektra yatının
direğine garip bir anten yerleştirmiş, bunun üstün duyarlılıkta
amplikatöre ve onu da bir dinleyici cihaza bağlamıştı. 02.30’da
bağırarak yardımcılarını uyandırmaya koştu: “ Dinleyin,dinleyin..”
diyordu. Masa üzerine bıraktığı kulaklıktan tiz sesler çıkmaktaydı. “
Onlar. Onlar.. İşaretler Dünya’mızdan gelmiyor. Uzay sakinleri
konuşuyorlar. Sesleri dinleyin ben ilk çağrıyı 1901 de yolladım, bütün
işaretleri tanırım, böyle işaret hiç duymadım.”
1937 yılında İtalya’da Mussolini’nin liderliğinde
hükümet kuruldu. Silahlanma hırsına kapılan Mussolini, devrin en büyük
bilgini Marconi’nin bazı evren sırlarına sahip olduğunu bildiğinden,
ondan ısrarla dünyaya meydan okuyacağı güçte buluşlar yapmasını
istedi. Marconi bazı tasarımları olduğunu, bunun ise uzun zaman ve
deneylerle mümkün olacağını söylüyordu. Aylar sonra, bir manyetik alan
dondurucu cihazı meydana getirdi. Yardımcıları cihaza “ölüm ışını”
adını vermişlerdi. Alelacele, askeri bir tatbikatta deney yapılmasını
istedi. Deney günü Marconi ve yardımcıları, bulundukları yerden,
üzerlerine doğru hareket halinde bulunan 10’a yakın tank ve arkasından
gelen askerlere karşı cihazı çalıştırdılar. Aletten vızıltı sesleri
arasında dağılan manyetik dalgalar, tank ve askerlerin önünde sanki
görünmez bir duvar meydana getirmişti. Askerler bir adım öne gidemez
olmuştu. Marconi derhal cihazı durdurmuştu.
Elektromanyetik darbeli atış etkisi ilk olarak havada patlatılan nükleer
silahların denenmesi sırasında gözlemlendi. Elektromanyetik alana maruz
kalan iletkenlerde ve elektronik cihazlarda kısa süreli ama binlerce voltluk
bir gerilim oluştu. Elektromanyetik darbeli atışın özellikle elektronik
ekipmanlarda geri dönüşü olmayan hasarlara sebep olabileceği gözlemlendi.
Elektromanyetik darbe atış nükleer silah kullanmadan üretilen ve
elektromanyetik darbe atışı yapan sistemlerdir. Bir tek loop antene boşalan
düşük endüktanslı çok büyük kondansatör bankından ve mikrodalga
jeneratöründen bir dizi büyük cihazlardan oluşur. Hedef ile etkileşime
girerek bağlantı kuracak gerekli frekans karakteristikleri elde etmek için
EM darbe atış kaynağı ile anten arasına, mikrodalga jeneratörleri ve veya
dalga biçimlendirme devreleri eklenir. Yüksek enerji darbe atışlarının
mikrodalga dönüşümü için uygun vakum tüpüne vircator denir.
Max Planck “….. gerçekte madde yoktur, her sey ışından ibarettir.”
Albert Einstein “Bize madde olarak görünen
şeyler aslında en küçük alandaki enerjinin yüksek yoğunluğudur.”
Amerikali kuantum fizikçisi David Bohm maddeyi
yoğunlaşmış, donmuş ışık olarak kabul etmektedir. “ Herşey
enerjiden şekillenmiştir ve enerji ile yaşamaktadır. Elektromanyetik
dalgalar bu enerjinin taşıyıcılarıdır ve tüm yaşam fonksiyonlarına
ilişkin bilgileri aktarmaktadırlar.
Elektromanyetik radyasyon,enerjinin dalga
yada parçacık şeklinde yayılması olarak tanımlanmaktadır. Elektromanyetik
dalga, frekans ve dalga boyu cinsinden tanımlanır. Birbirine dik iki alanın
birleşiminden oluşur. Biri elektriksel alan (mV), diğeri ise manyetik alan (Tesla,
Gauss, amper/m). Günümüzde özellikle haberleşmede sınırsız ortamda
kullanılan elektromanyetik dalgalar elektrik ve manyetik alan bileşenleri
birbirine dik olacak şekilde ve boşlukta 300.000 km/s hızla yayılmaktadır.
Boşlukta sözkonusu dalgaların hızı sabit olduğundan dalgaların frekansları,
dalga boyları ile ters orantılı olmaktadır.
Elektromanyetik radyasyonun frekans ve dalga boyuna göre sınıflandırılması
elektromanyetik spektrum olarak adlandırılmaktadır. Şekil de Elektromanyetik
Spektrum ve dalgaboyu ilişkisi verilmektedir.
Elektromanyetik dalgaların ortamda bulunan madde ile etkileşmesi sırasında
elektromanyetik dalgalar madde içinde bulunan atom ve moleküllerle
etkileşmekte ve içinden geçtiği ortama enerji aktarmaktadır.
Radyasyon etkisi altında elektronun çekirdekten koparak serbest hale gelmesi
iyonlaşma olarak tanımlanmaktadır.Madde içinde elektronları çekirdekten
kopararak iyonlaştırmayan radyasyona “iyonlaştırmayan radyasyon” denir.
Radyo ve TV dalgaları, mikrodalgalar, kızıl ötesi ışınlar, görülen bölgedeki
ışınlar iyonlaştırıcı özellik taşımamaktadır. Elektromanyetik spektrumun bu
bölgesinde yer alan elektromanyetik dalgalar enerjilerini ortama ısı
şeklinde aktarmaktadırlar. Bunlara karşılık üst mor ötesi ışınlar, X
ışınları,nükleer reaksiyonlar veya radyoaktif parçalanma sonucu ortaya çıkan
alfa ,beta ve gamma ışınları,nötronlar,protonlar ve diğer temel parçacıklar
“iyonlaştırıcı radyasyona” sebep olmaktadırlar.Molekülleri iyonlaştırarak
yapıyı bozan bu radyasyon genetik yapıda da bozulmalara sebep olmakta ve
biyolojik yapıya zarar vermektedir.
Elektromanyetik dalga, frekans ve dalga boyu cinsinden tanımlanır. Birbirine
dik iki alanın birleşiminden oluşur. Biri elektriksel alan (mV), diğeri ise
manyetik alan (Tesla, Gauss, amper/m).
İyonlaştırmayan radyasyon olarak tanımlanan elektromanyetik radyasyonun
;düşük frekanslı radyasyon etkileri ile yüksek frekanslı radyasyon etkileri
olarak iki ana başlık söz konusudur.
Düşük Frekanslı Radyasyon :
0-10 kHz arasındaki düşük frekanslı radyasyonun irdelenmesi:
Sıfır ile 10 kHz frekans aralığındaki statik ve düşük frekanslı elektrik ve
manyetik alanlara maruz kalan insanlardaki olumsuz etkilerin önlenmesi için
spektrumun bu bölgesindeki elektrik ve manyetik alanlar “doğrudan etkiler”,
“dolaylı etkiler” göz önüne alınarak ayrı ayrı ele alınmaktadır.
İnsan vücudunun elektrik ve manyetik alanlarla doğrudan etkileşmesi sonucu
olan etkiler “doğrudan etkiler” ; elektrik ve manyetik alan etkisinde kalmış
olan metal cisimlere temas sonucu olan etkiler “dolaylı etkiler” olarak
tanımlanmaktadır.
Doğrudan etkilenmede; insan vücudunda değişken elektrik veya manyetik alanın
şiddetine , frekansına ve vücudun yüzey alanının büyüklüğüne bağlı olarak
bir akım oluşmaktadır.Dolaylı etkilenmede ; elektrik veya manyetik alan
etkisinde kalmış olan metal cisimlere dokunma sonucu “temas akımı”
oluşmaktadır.
Yüksek Frekanslı Radyasyon :
10 kHz – 300 GHz arasındaki yüksek frekanslı radyasyonun irdelenmesi:
Elektromanyetik spektrumda 10kHz – 300 GHz frekans aralığında çalışan
sistemlere örnek olarak radyo, televizyon ve telsiz sistemleri, radar
sistemleri, uydu haberleşme sistemleri, mikrodalga fırınlar, tıpta ve
sanayide RF frekansında çalışan sistemler ve GSM haberleşme sistemleri
verilmektedir. Sözkonusu sistemlerin yarattığı elektromanyetik radyasyonun
canlı doku ile etkileşiminin ölçüsü olarak “özgül soğurma hızı (SAR)”
tanımlanmaktadır. Temel limit olarak “ortalama insan vücudunda vücut
sıcaklığını bir derece artıracak elektromanyetik enerjinin soğurulmasının
zararlı olduğu” tanımından gidilerek 4W/kg değeri kabul edilmiştir.Bu kabule
göre kilogram başına dokuların soğurabileceği en yüksek güç değeri 4Watt
‘dır.
ELEKTROMANYETİK DALGALAR KONU ANLATIMI
ELEKTROMANYETİK DALGALAR
Durgun bir yük sadece E elektrik alanı oluştururken,
hareketli bir yük elektrik alana ek olarak bir de manyetik alan oluşturur.
Eğer zamanla değişim yoksa , elektrik alan ve manyetik alan
birbirlerinden bağımsız olarak bulunabilirler. Yani
durgun bir yük veya düzgün doğrusal hareket yapan bir yük , elektromanyetik
dalga yayınlamaz.
Elektromanyetik dalga oluşması için yükün ivmelenmesi
gerekir. Zamanla değişim gösteren durumlarda , elektrik alan ve
manyetik alan birbirine tamamen bağlıdır. Yani elektrik alan değişimi ,
manyetik alan oluşturur ; manyetik alan değişimi de elektrik alan oluşturur.
Değişken bir manyetik alan oluşturmak için , iletkenden alternatif akım
geçmesi yeterlidir. Yani alternatif akım geçen bir iletkenin çevresinde hem
elektrik alan hem de manyetik alan oluşur. Bu da çevreye elektromanyetik
dalga yayıldığını gösterir.
V gerilimiyle şarj edilen kondansatörün uçları, anahtar sağa çevrilerek
indüktans’ın uçlarına bağlanırsa , devreden sönümlü bir alternatif akım
akar. Böylece sönümlü bir elektromanyetik dalga yayınlanır. Bu dalgalar
rastladıkları herhangi bir iletkende veya bir LC devresinde aynı frekanslı
indüksiyon akımları meydana getirirler.
Elektromanyetik dalgayı oluşturan elektrik alan ve manyetik alan
birbirlerine diktir. Elektromanyetik dalganın ilerleme yönü her iki alana da
dik doğrultudadır.
Elektromanyetik dalgalar boşlukta ışık hızıyla yayılır ve Maxwell
denklemleriyle tanımlanır.
Elektromanyetik spektrum geniş bir frekans aralığını kapsar. Bütün
elektromanyetik dalgalar , spektrumun hangi bölgesinde olursa olsun daima
ışık hızında hareket eder.
Elektromanyetik dalgaların farklılığı dalga boylarının farklı olmasından
kaynaklanır. Gama ışınları, X ışınları , morötesi ışınlar , mikrodalga ,
radyo dalgaları , televizyon ve radar dalgaları gibi çeşitleri vardır.
MAXWELL DENKLEMLERİNİN ELDE EDİLMESİ :
1.Maxwell Denklemi :
Gauss Yasası : Bir yüzey parçası üzerindeki , o yüzeyi kesen çizgilerin
sayısıyla orantılıdır. Bir yükü çevreleyen kapalı
bir yüzeyden geçen akı
olur.
elde edilir.
Burada q yükü kapalı yüzey içinde kalan yüklerin toplamıdır. Bu yüzeyin
dışında kalan bir yükün akıya katkısı sıfır olur çünkü, bu yüklerin alan
çizgileri yüzeyin bir yerinden girip, başka bir yerinden çıkar.
2. Maxwell Denklemi : Manyetizma için Gauss kanunu , doğada izole edilmiş
manyetik kutupların var olamayacağını ifade eder. Yani herhangi bir kapalı
yüzey boyunca manyetik akı sıfırdır.
Bu ifade için diverjans teoremi alınırsa
olur.
3. Maxwell Denklemi : Faraday kanununa göre, sabit bir manyetik alan
içinde hareket ettirilen iletken çerçevede
Stokes teoremine göre;
4. Maxwell Denklemi : Amper kanununa göre
elde edilir. Buna göre ya elektrik alanının değişimi ya da akımın varlığı
manyetik alan oluşturur.
Böylece 4 Maxwell denklemi elde edilmiş olur.
Boşlukta yük yoğunluğu ve J akım yoğunluğu sıfırdır. Öyleyse Maxwell
denklemleri şu hali alır.
bilinen anlamda bir vektör değildir. Ancak bir vektör gibi davranır.
Vektörlerle yapılan tüm işlemler ile de yapılabilir.Bu operatör işlemlerde
büyük kolaylık sağlar.
ile tanımlanır.
Gradyant :
Burada
operatörü ile V fonksiyonu çarpılıyor demek değildir. Fonksiyonun nasıl
türevi alınacağını gösterir. Kısaca bu operatörü V üzerine etkir, onunla
çarpılmaz.Gradyant, bir skaler fonksiyona bağlı olan vektörel bir
fonsiyondur.
Diverjans :
Diverjans ingilizcede ıraksama anlamına gelir.
ile gösterilir.
, bir noktadaki
vektör çizgilerinin ne kadar ıraksadığının bir ölçüsüdür.
Diverjans, vektörel bir fonksiyona bağlı olan skaler bir fonksiyondur. Bir
skalerin diverjansından söz edilemez.
Rotasyonel :
Rotasyonel
ile gösterilir ve
vektörünün bir nokta etrafında dolanış miktarının ölçüsüdür.
Rotasyonel vektörel bir fonksiyona bağlı olan vektörel bir fonksiyondur.
ile hesaplanır.
Diverjans Teoremi ( Gauss Teoremi ) :
Diverjansın hacim integrali, bu hacmi saran yüzeyde aldığı değere eşitir.
Stokes Teoremi :
Rotasyonel’in bir yüzey parçası üzerindeki integrali, bu yüzeyi çevreleyen
eğri üzerinde aldığı değere eşittir.
Gauss Yasası : Bir yüzey
parçası üzerindeki
alanının akısı
, o yüzeyi kesen çizgilerin sayısıyla orantılıdır. Bir yükü çevreleyen
kapalı bir yüzeyden
geçen akı
olur.
elde edilir.
Burada q yükü kapalı yüzey içinde kalan yüklerin toplamıdır. Bu yüzeyin
dışında kalan bir yükün akıya katkısı sıfır olur çünkü, bu yüklerin alan
çizgileri yüzeyin bir yerinden girip, başka bir yerinden çıkar.
’nin
Diverjansı :
Gauss kanununda verilen
ifadesine diverjans teoremi uygulanırsa ;
’nin
Rotasyoneli :
Elektrik alanın bir a noktasından diğer bir b noktasına giden yol boyunca
eğrisel integral integrali alınırsa ;
sırasıyla a ve b noktalarının orjinden uzaklıklarıdır. Burada önemli olan
nokta, eğrisel integralin
yoldan bağımsız oluşudur. Sonuç sadece uç noktalarının koordinatlarına bağlı
çıkar.
Kapalı bir eğri boyunca integral alınırsa ;
Manyetik Alan : Durgun bir
yük sadece
elektrik alanı oluşturur. Hareketli yük ise elektrik alana ek olarak bir de
manyetik alanı oluşturur. Elektromagnetik teorinin temel problemi
kaynak yüklerinin, bir Q test yükü üzerindeki etkisini hesaplamaktır.
Süperpozisyon ilkesine göre, sadece iki yük arasındaki kuvvet ifadesini
bilmek yeterlidir. Toplam kuvvet herbir yükün Q üzerine uyguladığı
kuvvetlerin vektörel toplamı olur.
Akım geçen bir telin etrafında bir manyetik alan oluştuğu pusula ile
gözlenebilir. İçinden zıt yönde akım geçen iki tel birbirini iter. Ancak
akım geçerken tellere dışarıdan bir test yükü yaklaştırılırsa hiçbir kuvvet
ölçülmez. Yani teller nötr durumdadır.
Manyetik Kuvvet ( Lorentz Kuvveti ) : Bir
manyetik alanı içinde, hızıyla hareket eden bir Q test yüküne etkiyen
manyetik kuvvet ;
Akım ve Manyetik Kuvvet :
Bir telin kesitinden birim zamanda geçen yük miktarına akım denir. İletken
içinde hareket eden negatif yüklü elektronlardır, yani akıma zıt yönde
giderler.
Akım Yoğunluğu ve Süreklilik Denklemi :
Akım yoğunluğu
ile gösterilir.
Süreklilik denklemi denilen bu ifade, yük korunumunun matematiksel
bağıntısıdır.
Manyetik Alanın Diverjans ve Rotasyoneli :
Ampere kanununa göre ;
Magnetostatik ve Elektrostatik’in Karşılaştırılması :
Elektrostatik alanın diverjansı ve rotasyoneline göre ;
Magnetostatik alanın diverjans ve rotasyoneline göre ;
Bu bağıntılar, elektrostatik ve magnetostatiğin Maxwell denklemleridir. Bu
denklemler ile elektrik alan ve manyetik alan bulunabilir.
Elektrik alan çizgileri pozitif yükten ıraksar ; manyetik alan çizgileri
akım çevresinde dolanır. Elektrik alan çizgileri pozitif yükten başlar,
negatif yükte biter. Manyetik alan çizgileri hiçbir yerden başlamaz veya
bitmez. Ya kapalı bir eğri oluşturur ya da sonsuza giderler.
alanının
tersine
alanı için noktasal bir kaynak yoktur. Yani elektrik yükün manyetik
karşılığı yoktur.
Panel de la izquierda: una onda electromagnética linealmente oscila en un
plano indicado con rosa y alcanza un electrón que oscila emitiendo radiación
(en verde). La onda resultante se concentra esencialmente en el plano (en
verde) perpendicular a la dirección de movimiento del electrón.
Elektromagnetik Spektrum
Elektrik ve magnetik alanlar durgun ve hareketli
yüklerden oluşurlar. Durgun yüklerin çevresinde sadece elektrik alan
oluşur. Durgun yükün çevresinde oluşan elektrik alan yükten
uzaklaştıkça azalır.
Sabit hızla hareket eden yük çevresinde hem elektrik alan hem de
magnetik alan oluşturur. Elektrik alan ve magnetik alan yükten
uzaklaştıkça azalır. Uzaya yayılamazlar.
İvmeli hareket yapan yük çevresinde değişen elektrik alan ve
magnetik alan oluşturur. Bu iki alan boşlukta çok uzaklara ışık
hızıyla yayılır. Bu
elektromagnetik dalgaların ışımasıdır.
Yüklerin ivmeli hareketinden oluşan elektromagnetik spektrum
kesin çizgilerle birbirinden ayrılamaz. Bu yüzden spektrum
süreklidir. Elektromagnetik spektrumdaki ışımalar frekanslarına ya
da dalga boylarına göre sınışandırılır. Tüm ışımalar aynı
elektromagnetik yapıda olup ışık hızıyla yayılırlar.
1. Radyo dalgaları
İletkenler içinde elektronların ivmeli hareket
etmesinden oluşurlar. Dalga boyları 1 mm ile 30 km arasındadır.
2. Mikro dalgalar
Elektronların iletken içindeki ivmeli hareketinden oluşur. Dalga
boyları 0.01 mm ile 1 mm arasındadır. En kısa boylu radyo
dalgalarıdır.
3. Kızılötesi ışınlar
Sıcak cisimlerden yayılırlar ve soğuk cisimlertarafından soğurularak
onları ısıtırlar.
4. Görünür Işık
Çok sıcak cisimlerden yayılırlar. Gözümüzün görebildiği ışınlardır.
Dalga boyları 3750 A° ile 7500 A° arasındadır.
Kırmızı ışık Æ 7500 A° – 6100 A°
Turuncu ışık Æ 6100 A° – 5900 A°
Sarı ışık Æ 5900 A° – 5700 A°
Yeşil ışık Æ 5700 A° – 5000 A°
Mavi ışık Æ 5000 A° – 4500 A°
Mor ışık Æ 4500 A° – 4000 A°
5. Morötesi Işık
Uyarılmış atomların temel enerji seviyesine tekrar
döndüklerinde çıkardıkları ışınlardır. Elektrik arklarından
ve yıldızlardan (güneş gibi) elde edilir.
6. X Işını
Yüksek gerilimde hızlandırılan elektronların metal
hedefe çarptırılarak durdurulmasıyla oluşurlar. 1895’te
Röntgen tarafından bulunan x ışınlarının dalga boyları 0.001 ve 0.1
nanometre (metrenin milyarda biri) arasındadır.
şekilde bir Crookes tüpü yardımıyla x ışınlarının
oluşumu gösterilmiştir.
Katottan çıkan katot ışınları karşıt atot denilen
(antikatot) metal levhaya çarptırılır. Elektronlar antikatota ivmeli
hareket yaparak yavaşlayarak durur ve her doğrultuda x ışını oluşur.
x ışınları saydam maddelerden geçer, Yaklaşık 2 cm
kalınlığındaki kurşun levha onları durdurabilir. Geçtikleri gaz
ortamını iyonlaştırırlar. Yansıma, kırılma, girişim ve kırınım
yaparlar. İyonlaştırıcı etki dokularda bölgesel yıkıma sebep olur.
7. X Işınları
Radyoaktif
atom çekirdeklerinin parçalanması ve yeniden yapılanması ile
oluşurlar. Yüksek eneji (birkaç Mev) ve spektrumdaki en küçük dalga
boylu ışımalardır. Dokuları tahrip eder fakat kanser tedavisinde
kontrollü olarak kullanılırlar.
Elektromğnetik Dalgaların Genel Özellikleri
Yüklü parçacıkların ivmelenmesiyle oluşurlar.
Işık hızıyla yayılırlar.
Eneji ve momentumları vardır.
Enine dalgalardır.
Yüksüzdürler. Bu nedenle elektrik ve magnetik alanda sapma
göstermezler.
Boşlukta yayılabilirler.
Hem tanecik, hem dalga özelliği taşırlar.
Aynı fazlı elektrik ve magnetik alanlardan oluşurlar.
Bu alanlar biribirine ve yayılma doğrultusuna diktir.
Ortam değiştiğinde hız ve dalga boyları da değişir.
Yansıma, kırılma, girişim ve kırınım yaparlar.
Polarize (kutuplama) edilebilirler.
Elektromagnetik Dalgaların Oluşumu
Bütün elektrik ve magnetik alanlar, yüklerin ivmeli
hareketi sırasında
oluşur.
Bir q yükü ister durgun, ister hareketli olsun, kendisinden r
kadar uzaklıktaki bir noktada,
Eğer yük hareket ederse, elektrik alanda hareket eder. Hareket
halindeki elektrik alan çervesinde E = B.V ye göre bir magnetik alan
oluşturur.
Elektrik yükleri, ivmeli hareket yaparlarsa çok küçük
kütlelere sahip oldukları
için, hızlanma ve yavaşlama süreleri çok kısa olur. Elektrik
yüklerinin ivmeli hareketleri sırasında, önceki elektrik alana göre,
enine bir elektrik alan oluşur. Bu alanda kendisine dik bir magnetik
alan oluşturur.
Bu iki alan boşlukta ışık hızı ile yayılırlar.
Elektromagnetik dalgaların oluşumu bütün elektrik ve magnetik alanlar,
yüklerin ivmeli hareketi sırasında oluşur. Bir q yükü ister durgun, ister
hareketli olsun, kendisinden r kadar uzaklıktaki bir noktada, eğer yük
hareket ederse, elektrik alanda hareket eder. Hareket halindeki elektrik
alan çevresinde E = B.V ye göre bir magnetik alan oluşturur.
The electromagnetic wave
Radio Waves ...
The Vector representation of a
Radio Wave This explanation file for downloading*
First consider the diagram on the top left, drawn to appear to be
three-dimensional. Three arrows are shown and they are all mutually
perpendicular. The NZART logo is shown here too to make your eye adopt
the correct perspective.
The electric and magnetic field strengths are shown as coloured
arrows. This is a vector representation. The direction of each arrow
shows the direction of the field at that point. The length of the
arrow shows the strength of the field. Both fields are at right-angles
to one-another.
The direction in which the wave is travelling is shown in black.
This direction is perpendicular to the plane of the two field vectors.
This is a transverse wave. The direction of motion of this wave is
also the direction of energy propagation.
Not shown, but what we must clearly understand, is that the fields
are changing in intensity. Both fields are changing sinusoidally. They
pass through zero together, reach a maximum together, decrease and
pass through zero again, reach a maximum in the opposite direction
before decreasing again to pass back through zero. The frequency of
these changes is set by the
signal source.
Neither an electric field nor a magnetic field will go anywhere by
itself, but Maxwell discovered that a CHANGING magnetic field will
induce a CHANGING electric field in the surrounding region and vice-versa.
Unlike a STATIC field, a WAVE cannot exist unless it is moving.
Once created, an electromagnetic wave will continue on forever unless
it is absorbed by matter. The changing fields in this surrounding
region will, in turn, induce further fields in a still
more distant region, and thus the energy continues to propagate
on its journey outwards.
These electromagnetic waves require no material medium to support
them. They propagate just as well in a completely empty space, in a
vacuum, as in the atmosphere.
A wave arriving at a receiver, at a conductor, will induce a
current in that conductor, but receivers are a story we will look at
later. Meantime, we have a dipole launching a wave, a wave that is
made up of changing electric and magnetic fields travelling at the
speed of light on its way outwards and towards a distant receiver.
The diagram on the right bottom is to remind us that a wave is not
just a single-point event, it covers an area with undefined edges. We
just use the simple single vector representation for convenience.
The Moving Wave
The main drawing is another three-dimensional representation.
The source of our
signal is at the bottom left and the signal moves to the top
right. The field strengths at many points on the way are shown in our
vector form and each changes at the frequency of the source.
Put your eyes on any one of the spots and see it go through a
complete cycle. Note that the maxima and the minima of the electric
and the magnetic fields at any spot occur at the same time.
Note too the sinusoidal outline set out by the tips of the vectors
moving in the direction away from the source. These represent changes
in the intensity of the outgoing fields. If the wave could be stopped,
the wavelength of the wave could be measured. We can't do it like that,
but we will shortly see how we can.
The source dipole is vertical. The E field of the wave is vertical.
This wave is described as being "vertically polarised". Polarisation
is described by the direction of the electric field. We will examine
polarisation in some of our experiments.
Electromagnetic radiation produces many effects in its interaction with
matter. Just to mention a few of them; it ejects photo electrons, induces
electrical conduction in photoconductors, produces flourescence in some
materials, heats up bodies during absorption, and produces nervous response
in our eyes in the visible part of its spectrum. Electromagnetic Radiation
Pressure (EMRP), denoted by PRAD is defined as the force per unit area
exerted by electromagnetic radiation. The fact that electromagnetic
radiation exerts a pressure upon any surface exposed to it was deduced
theoretically by the father of electromagnetic theory James Clerk Maxwell in
1871, and later on, proven experimentally by Lebedev in 1900 and by Nichols
and Hull in 1901. Solar radiation EMRP is very feeble and acts only on the
surface of the target, but can be detected by allowing the radiation to fall
upon a delicately poised vane of reflective metal in a Nichols radiometer,
not to be confused with Crookes radiometer. EMRP is a real effect that
exerts a positive force due to the momentum given up during the interaction
of waves with matter (De Broglie standing waves), or using quantum jargon,
by photons imparting a recoil on a target. Electromagnetic radiation
pressure is proportional to the energy intensity of the EM field, and
inversely proportional to the speed of light. It acts in the same direction
as the wave propagation direction, that is in the direction of the Poynting
vector S. Whilst the electric and magnetic fields oscillate in transverse
mode, the Poynting vector oscillates in longitudinal mode. A longitudinal
wave is defined as oscillations of energy in the direction of the wave
movement. Usually, this term is used to describe acoustical (sound) waves in
air that is alternating compression and expansion of air. The longitudinal
Poynting vector works exactly in the same way, with two important
differences - it can travel through vacuum, and its magnitude is always
positive. Unfortunately, the Poynting vector is not introduced to the
students at the very first moment they learn about electromagnetic waves,
and in most cases, its momentum continues to be treated just as a side
effect of the wave/particle duality nature till the end of the most advanced
courses. The wave/particle duality is nothing but the electromagnetic
properties/poynting vector effects of a simple EM wave. When momentum is
exchanged with matter, we say the EM wave is acting as a particle, but
momentum does not necessariliy have to be carried by matter.
Stating that electromagnetic waves are transverse waves is not quite
accurate, because we know that EM waves PROPAGATE through space, by means of
a longitudinal Poynting vector of magnitude |N| equal to the instantaneous
vector cross product of the electric and magnetic fields |ExB|. Also, note
that while the electric and magnetic fields alternate their polarity, the
Poynting vector varies its amplitude, but not its direction. The reason for
momentum transfer between a wave and a material target is solely due to the
existence of this vector. The Poynting vector describes the flow of energy (Power)
through a surface in terms of electric and magnetic properties and has the
dimensions of power per unit area. Radiation pressure in Pascals (N/m2) is
equal to the time averaged Poynting vector magnitude <S> divided by the
speed of light. Other names for <S> are irradiance and intensity.
In fact, cosmic waves have far greater penetrating power than the man-made
gamma radiation, and can even pass through a thickness of two metres of lead.
The highest frequency possible, that is, the shortest wavelength limit is
equal to the dimension of the unit element making up space-time itself,
equal to Planck length, radiating at a frequency of 7.4E42Hz.
As you might be thinking already, the radiation pressure exerted by such
high frequency radiation, in the top part of the EM spectrum, would be a
perfect candidate for the gravity effect, since such radiation would
penetrate ANY matter and act all over its constituent particles, not just
its surface. The radiation can be visualised as a shower of high energy EM
waves imparting impulses of momentum to all bodies in space. It also
explains the great difficulty we have to shield anything from such force.
The energy of each individual photon is a crucial component of the momentum
necessary to create pressure for gravity to be possible. The shadow of
incoming high energy EM wave packets can be pictured as the carriers of the
gravitational force, the normal role assigned to the theoretical graviton.
Hence, gravitons have been theorised due to the lack of knowledge of
radiation pressure and radiation shadowing, and that's why they will never
be detected. If photons represent the luminance of electromagnetic radiation,
then, gravitons represent the shadowing and can be considered as negative
energy waves, lack of photons or photon-holes. In a way, its very similar to
the way we describe electrons and electron holes in semiconductors.
The closest source for radiation pressure that comes to ones mind is our
star, the Sun. Indeed this has been already proposed in older failed
theories as one of the possible sources of such radiation, but we know that
the sun is not our source of radiation contributing to gravitational force.
We can easily deduce this from the fact that the sun's peak radiation occurs
in the visible spectrum band, and at night we do not loose gravity! The most
interesting band of radiation is the one on the upper band of the radiation
spectrum, where momentum imparted would be the highest, and would enable the
gravitational force to act not only through a few metres of metal, but
through kilometres of thickness as is evident from measurements beneath the
earth's crust. The rays in the upper gamma region are called cosmic
radiation. Not all sources for this radiation are known, most are known to
come from distant stars, some of which is red shifted, and some which is
blue shifted due to relative velocities, the rest presumably comes from
sources outside our galaxy, and called extra-galactic cosmic radiation. Such
radiation is present day and night (as are the stars), is found everywhere
in space and its maximum frequency exceeds by far the maximum frequency
which we are able to detect with our present detectors. In fact we can
consider the universe as being the biggest upper Gamma band generator. A
body surrounded (or better, permeated) by such radiation from all directions,
will not feel any force at all, unless such radiation is 'shadowed' by a
second mass. Quoting Sir Oliver Lodge, "A fish probably has no means of
apprehending the existence of water; it is too deeply immersed in it." Same
applies to us that are immersed into this sea of electromagnetic energy, we
can only notice it, if it is somehow shadowed from a particular direction.
Once shadowed, this radiation pressure will be unbalanced, and the object
will be under the effect of a gravity force unbalance between its 'shadowed'
and 'illuminated' sides. A similar situation is when a person is being
squeezed in a crowd of people all around, in which case he does not move to
any particular direction. But if the crowd is pushing only on one side, he
will be pushed away, due to the absence of the crowd pushing from the other
side. So, such radiation force will thus press the object to the darkest
part of the shadow, due to the absence or attenuation of the same radiation
force on the dark side. It should be clear by now to see why the so called 'centre
of gravity' of the mass is very misleading, as the force is not generated
from the centre of mass. The "attracted" object will also cast a shadow on
the shadowing object and thus the resultant force between the two objects
will depend on the mass of both objects. This is compliant with Newton's law
of gravity: F=GmM/r2.
This shadowing effect can easily describe the high/low tides of sea level,
depending upon the shadowing position of the moon. Shadows do obey the
inverse square law, and is easily mathematically proven. For totally black
shadows, the force at a distance R is directly proportional to the objects
projected shadow area: Projected area= Original Area/ R2. Also shadow
density and source intensity obey the same inverse distance square law
because of the variation of the solid angle that one object subtends on the
other as we vary the distance. So now, we are able to understand what
generates the force of attraction between our Earth and the sun. Suppose
that high frequency wave packets are reaching the earth radially all over
its surface. When they are absorbed by the Earth's material bulk, they give
an impulse to the earth, however, since there are as many going one way as
the opposite way, the impulses all balance out. Now, if we take into account
the sun as the most massive object in earth's vicinity, then the wave
packets coming toward the earth from the sun's direction will be mostly
absorbed by the sun's material bulk, so fewer wave packets will reach the
earth from the sun's direction than are coming from the opposite side.
Therefore, the earth will feel a net force pushing it towards the sun, which
is inversely proportional to the distance between the two.
Electromagnetic Spectrum
Back scattering and Radiation Pressure Coefficient
Below is a plot of the relationship between the solar radiation pressure and
the force due to gravity acting on various dust particle sizes in Earth's
magnetosphere. Particle's density is around 2g/cm3. The curve peaks to unity
for particles of radius 0.2um to 0.4um. For this size of particles, the
gravitational force and solar radiation pressure are equal. For bigger
particles, the gravitational force FG is approximately 100 times stronger
than the light pressure force FL from solar radiation.
The dashed line shows the dependence of solar radiation pressure on particle
radius. The radiation pressure has a significant effect for particles in the
range 0.2 to 0.4 micron. The plot is obviously showing us something very
important. Why does the peak value for solar radiation pressure act for
0.25um particles? Why does solar radiation pressure impart more momentum on
this size range of particles and less momentum on greater and smaller sized
particles?
solar radiation force vs gravitational force
Courtesy of Institute for Planetology
The answer to this is in the relation between particle diameter and
wavelength. This is clearly seen from the fact that 0.25um radius particles,
that is 0.5um diameter particles result in the best momentum transfer from
the 0.5um (500nm) wavelength electromagnetic radiation from the sun, and the
sun's peak wavelength happens to be 500nm ! This will result in maximum
radiation pressure, which depends on resonance of the wavelength to the
physical size of the receiver, exactly analogous to a radio antenna. Those
particles having either bigger or smaller diameters, will have a lower
coefficient value. If the source had a peak intensity at 1nm, then, maximum
radiation pressure would be imparted mostly to those particles with
comparable diameters, that is in the range of 1nm. In optics, the radiation
pressure for the condition d ~ λ is usually referred to as the Mei-
scattering regime and is known as one of the major forms of elastic light
scattering (involving negligible energy transfer and maximum momentum
transfer). Note that the term elastic derives from kinetic theory, and is
used to describe the effect of the momentum transfer. Again, this time in
optics, micrometer sized particles having a diameter close to the wavelength
have been optically levitated by a single laser beam. So, the dimensions of
the actual body or its constituents is very important when considering
radiation pressure coefficient. A large body, can have a large surface area,
but if its diameter, or atomic diameters are not close to the incident
radiation wavelength, it will have a lower radiation pressure coefficient,
and thus a lower momentum will be imparted to it. It is well known that the
degree of scattering varies as a function of the ratio of the particle
diameter to the wavelength of the radiation, along with some other factors
including polarization, angle, and coherence. Elastic scattering mechanisms
would eliminate the problem of heating up or increase in mass as already
proposed by other push gravity theorists, but here we run straight into
another problem. It can mathematically be shown that the bouncing back of
perfectly elastic collisions will never result in pushing two pieces of
matter towards each other. Thus, we find that inelastic collisions, in which
the photon must be absorbed by the target without generating heat is a
requirement for EMRP.
For a perfectly absorbed wave or photon by a resonant spherical target of
diameter d = λ, we have QPR=1
Force per photon imparted on such target F = <S>/c * Area
Area is the cross section of target = pi*d2/4 = pi * λ2/4, so,
Force per photon imparted on target F = <S>/c* pi * λ2/4 ... where λ = c/f,
so
Force per photon imparted on target F = <S>*c * pi/(4f2), so for waves of
the same intensity but different frequency, we get:
Force per photon imparted on resonant target F ∝ 1/f2
Condition for Radiation Pressure Coefficient to equate to gravity
planck wavelength The only way in which known radiation pressure (such as
solar radiation pressure) acts differently than gravity, is that is acts
with different force magnitudes depending on particle size, and that it gets
easily attenuated, reflected or scattered at the surface of the target. On
the other hand, we know that gravity is indifferent to the actual target
size, and acts equally throughout the entire volume of the target, with no
noticeable attenuation. So, in order for radiation pressure to equate to the
effects of gravity, we should find a condition for radiation pressure
coefficient to be the same for all matter, so that the net force will depend
on mass, that is the number of elementary targets within a particle or
material body. Most scientist agree that all matter, boils down to different
structures made up of the same constituent particle (whatever it might be).
Such building block of matter, must have the same energy and size for all
existing matter. In such a case, there would exist a particular frequency or
close harmonics, having their wavelength equal to this particles' diameter,
so that the waves would be absorbed by such building block particles which
happen to be in the way of the travelling wave. Since the number of such
particles is directly proportional to the number of atoms constituting the
whole target, and hence proportional to its total atomic mass, the net
effect of radiation pressure over the body would be EXACTLY equal, and
behave EXACTLY the same as the interaction between matter and the so called
gravity. So, the question is : How big are these constituents, and what
frequency range are we talking about? Unfortunately, we tend to think of
units, such as energy and the electromagnetic frequency spectrum, as having
no boundary limits, which in theory they could, but as with all discrete
units in the quantum world, everything has a limit, and in the case of our
universe they are set by the properties of free space. These natural limits
set the boundary between existence and non existence, that is the boundary
of the observed reality itself. The upper energy levels and frequency limits
in the universe can be thus worked out from Planck's Length or wavelength λp.
Shorter wavelengths than Planck length have no effect on matter, nor can
they be generated by any interaction with matter, in other words, they
cannot exist in our reality, or at least in the reality we are aware of.
----------------------------------------------------------------------------
Antenler, Anten Çeşitleri ve Parametreleri
Antenler günlük hayatımızda uzaktan bilgi alışverişi için
kullandığımız pasif elektronik elemanlardır. Aslında her elektronik
eleman, az da olsa bir anten gibi davranır. Çünkü elektriğin olduğu
heryerde aslında bir elektromanyetik dalga da vardır. Bu yüzden anten
olarak kullandığınız malzemenin yanındaki diğer nesneler antenin
iletimini yahut verimini etkilerler.
Antenler
verici yada alıcı olarak kullanılırlar. Antenler verici
olarak kullanıldığında üzerine uygulanan voltajı elektrik
alan cinsinden etrafına yayarlar ve bu elektrik alan zamanla değişirse
yani buna paralel olarak çevresinde oluşan elektrik alan zamanla
değişirse, bu elektrik alan etrafında çevresel olarak bir manyetik
alan oluşur ve bunlar birbirini oluştura oluştura uzak mesafelere
yayılırlar. Bu elektromanyetik dalganın yayılma şeklidir yani dalganın
ışımasıdır. Alıcı antenlerde ise bu yayılan
elektromanyetik dalgalar iletken yüzeylere çarptığında değişen
elektrik ve manyetik alanlardan ötürü iletken üzerinde salınım yapan
bir voltaj oluşumu sağlar bu voltaj da iletilen bilgilerin
elektiriksel taşıyıcısıdır.
Yukarıdaki şekilde çubuklar üzerine uygulanan bir A.C gerilim
sonucunda çubuğun nasıl bir ışıma yaptığı gösterilmiş.
Antenlerin yapımında kullanılan çeşitli parametreler vardır.
Aslında her mühendis kendi parametrelerini kendisi belirler. Fakat
temel olarak kendimce gözüme çarpan bazı parametreleri
paylaşmakistiyorum. Şimdi sıra sıra onlardan bahsetmeye çalışayım;
1-Antenin Etkin Yüzeyi:
Antenler ışıma yaparken tabi ki de bu ışımayı belli bir şiddette
gerçekleştirirler. Antenin ışıma şiddeti etrafa yayılan güçle doğru
orantılıdır. Etrafta elektromanyetik dalgaları abzorbe eden yahut
yansıtan, gözümüzle göremediğimiz bir çok atom çeşidi, parçacık ve
molokül bulunur. Bunlar saçılan elektromanyetik dalganın uzaklara
gittikçe bozulmasına ve gücünü kaybetmesine yol açarlar. Gücü azalan
elektromanyetik dalgaları almak için farklı farklı yüzeylere sahip
antenler geliştirilir. Çok çok uzak mesafelerden gelen elektromanyetik
dalgaları almak için elektromanyetik dalganın çarptığı yüzey alan
büyütülmelidir ki gücünün kaybetmiş dalga daha iyi alınabilsin. Bu
yüzden daha büyük antenler yapılır.
2-Giriş Empedansı
Verici antenler için devre şeması yukarıdaki gibi betimlenir.
Burada “r” yi anteni besleyen hattın yani elektromayetik dalgayı
antene taşıyan silindirik kablonun empedansı, diğer bir işaret “R” yi
ise antenin empedansı olarak düşünebiliriz. Bilindiği gibi
empedansın reel ve complex yani karmaşık sayı kısımları vardır. Reel
kısım, antenin ışıma yaptığı gerçek gücü oluştururken complex kısmı
anten üzerinde depolanan gücün oluşmasını sağlar. Bu yüzden verici bir
anten de maksimum güç salınımı için antenin empedansı ile hat
empedanslarının complex kısımlarının birbirini götürecek şekilde yani
birbirinin konjugate i olması gerekir ki gücün hepsi ışınıma tabi
tutulabilsin. Bu durum alıcı antenlerde de aynıdır. Eğer hat
empedansı ile anten empedansının complex kısımları birbirine eşit
olmazsa alıcı anten cürenden yansımalar söz konusu olur. Bu yüzden
anten, gelen dalganın hepsini abzorbe edemez.
3-) Işıma Direnci
Bu direnç anten üzerinden akan akım ile ışımasını birbirine
bağlayan sanal bir dirençtir. Antenler farklı ortamlarda farklı güçte
ışıma yaparlar. Hatta farklı bir materyalde yapılmış bir anten bakır
bir antene kıyasla daha güçlü ya da daha zayıf ışıma yapar. Bu
direnç, ortamlardan ortamlara farklı direnç özelliği gösteren aslında
ortam ve iletken etkilerini barındıran bir dirençtir.
4-Anten
Yönlendirmesi
Bu parametre
daha çok belli bir yöne yöneltilmiş antenler içindir. Noktasal bir
anten her yöne eşit miktarda ışıma yapar fakat çanak şeklindeki bir
anten belli bir yöne daha çok ışıma yapar ve yönlendirilmiş bir ışıma
gerçekleştirir. Dalgayı ne kadar yönlendirmek isteseniz de dalga her
zaman her yere yayılacaktır. Fakat belli bir tarafa daha fazla
yayılır. Bu antenin dalga yönlendiriciliği parametresidir.
Eğer
bir anten yapmaya kalkarsam ki bunu kısa bir süre içinde yapmayı
düşünüyorum. Kullanacağım parametreler bunlar olurdu. Fakat antenleri
bir de sınıflandırmak gerekiyor. Çok fazla çeşit anten bulunuyor. Ve
yapılan antenlerin her biri farklı bir katogoride değerlendirilebilir.
Fakat bunları vermeden önce paylaşmak istediğim bazı önemli bilgiler
var;
Antenden, elektromanyetik enerjinin uzaya yayılışı,
birbirine dik salınım yapan bir elektrik alan ve manyetik alandan
meydana geldiği için eğer anten boyu, dalga boyuna eşitse antenin
bir ucu dalganın anlık durumuna göre hem artı (+) hem de eksi (-)
olur. Bu durumda, antendeki akım da bir ileri, bir geri doğru akar.
Elektron akışı eksiden artıya doğru iken, elektrik alan artıdan
eksiye doğru olur.
Antende akım ortada en fazla, uçlarda (açık devre olduğundan)
sıfırdır. Buna karşılık gerilim uçlarda en fazla, ortada sıfırdır.
En fazla elektromanyetik enerji antenin boyu dalga boyuna eşit
olduğunda yayılır. Düşük frekanslarda kullanılan antenler daha basit
ve yapımı kolaydır. Buna karşılık boyları büyük olur. Frekans
yükseldikçe antenler küçülür; fakat karmaşık bir hal alır ve yapımı
zordur.
Antenden yayılan güç, antenin ışıma direnci (antenin yayılan
frekansa gösterdiği direnç) ile orantılıdır ve akımının karesi ile
ışıma direncinin çarpımına eşittir. (I2a.Rr). Antenin
ışıma direncini azaltan tesirler, yayılan faydalı gücü de azaltır.
Bir ucu topraklı antenlerde iyi topraklama yapılmadığında da
kayıplar meydana gelir. Bunun için topraklamanın, büyük
bakır levhaları toprağa gömerek yapılması gerekir.
Anten yakınlarındak, iletken yüzeyler antenden çıkan enerjiyi
antene geri yansıtır. Bu sebeple anten, mümkün olduğu kadar
metal çatı ve binalardan, direklerden uzak bulundurulmalıdır.
Anten etrafındaki hava, yüksek voltaj tesiriyle iyonize olarak
antenden toprağa akım geçirir. Buna “krona kaybı” denir. Antenin
uzunluğu arttıkça uçları arasındaki voltaj farkı azalır.
Şimdi aşağı
yukarı anten tüm anten çeşitlerini ve kategorilerini vermeye
çalışacağım. Olabildiğince çok görsel bulmaya çalıştım. umarım
faydalı olur.
Radyoyu kim, hangi tarihte ne zaman icat etti, buldu? Radyonun icad
edilişi ve bulunuşu hakkında bilgi.
Televizyon ile birlikte tarihin en önemli icatlarından birisidir. Radyonun
bulunması birçok alanda yeniliklere ve gelişmelere neden olmuştur.
Geliştirilen teknoloji ile birlikte birçok yeni icatların bulunmasına temel
oluşturmuştur.
Alman araştırmacı Hertz, elektrik dalgalarının ışık
gibi dalgalar halinde yayıldığını bulmuştur. Fakat bu buluşu
geliştirememiştir. 1894 yılında İtalyan Marconi, bu araştırma hakkında bilgi
sahibi olduktan sonra çalışmalara başlamış, bulunduğu yerden 900 metre
uzaklıkta bulunan bir zili çaldırmayı başarmıştır. Buna sebep olan dalgalara
da radyo dalgaları ismini vermiştir.
Radyonun icadı
1907 yılında, ilk kez insan sesi radyo dalgaları aracılığı ile iletilmiştir.
Marconi, radyoyu bulan kişi olarak tarihe geçmiştir. Fakat telsiz ve
telegraf patentine sahip olan Nikola Tesla ve Olive Lodge, radyo
dalgalarının kendi icatları olduğunu söylemiştir. Popov, Lodge ve markoni,
Edward Branly’nin bulduğu Branly tüpü adı verilen ve radyo dalgalarını
saptamak için kullanılan bir aracı geliştirmeye birlikte çalışıyorlardı. Bu
buluşu, 1895 yılında Marconi kendi kendine geliştirmiştir. İtalya’da bu
konuda destek alamayan Marconi, İngiltere’ye yerleşmiş ve burada radyo’nun
patentini almıştır. Patentin alınmasından sonra, radyo geliştirilmiş ve Lee
De Forest Amerika’da radyo teknolojisini değiştirmiş ve geliştirmiştir.
Tüpler ve devreler kullanılarak, bu günkü radyoya benzer tasarımlar ortaya
çıkmış olsa da, 1947 yılında transistörün icadı ile radyo tam şeklini
almıştır. Sanki, dünya üzerinde birçok bilim adamı ortaklaşa çalışmışlar ve
radyoyu icat etmişlerdir. Daha sonraları, televizyonun icadına radyo çok
yardımcı olmuştur. Marconi, bir açıklamasında, iletişim için insan sesinin
radyo dalgaları ile iletilmesi fikrini, Nicola Tesla’dan esinlenerek
aldığını söylemiştir. Aslında Tesla, belki de radyonun, telsizin gerçek
mucidi olarak kabul edilebilir. Çünkü Tesla’nın ölümünden yaklaşık 5-6 ay
sonra Amerikan Patent Ofisi, Marconi’nin radyo patentini bozmuş, patent
hakkının Nicola Tesla’ya ait olduğunu ilan etmiştir.
Zero Point (Sıfır Nokta) enerjisi
Zero Point Enerjisi, kuantum mekanik fiziksel bir sistemin sahip olabileceği
en düşük enerjidir ve quantum-vakum sıfır noktası enerjisi adıyla da anılır.
Bu enerji aynı zamanda temel-durum enerjisidir. Bütün kuantum mekanik
sistemler, temel durum enerjisine sahipken bile yapılarının doğası gereği
enerji dalgalanması geçirir. Belirsizlik İlkesi gereği fiziksel bir sistemin
sahip olduğu zero-point enerjisi daima onun potansiyel kuyusundan
(Potansiyel Enerjinin başka hiçbir enerji çeşidine dönüşemediği alandır.
Quantum hapishanesi olarak da adlandırılır) büyüktür bu durum mutlak sıfır
noktasında bile geçerlidir. Sıvı Helyum'un atmosferik basınç altında mutlak
sıfır noktasında bile donmayışının sebebi budur. Standart Model'e göre bu
enerjiye elektromanyetik alan, fermionik alan, Higgs alanı ve diğer ölçü
alanlar dahildir.
Quantum Alan Teorisi'nin boş uzay alanı değil temel durum alanı olarak
tanımladığı enerji vakum enerjisidir. Kozmolojide, vakum enerjisi,
kozmolojik sabiti için bir çeşit açıklamadır. Bununla ilişkili bir başka
terim de zero-point alanıdır ve belli bir alandaki en düşük enerji durumu
olarak açıklanır.
Radyonun Özellikleri Nedir
Radyoelektrik dalgaların özelliklerinden yararlanarak seslerin iletilmesi
sistemine radyo denir. Radyo Sesi, atmosfer içinden, Hertz dalgaları
aracıyla çok uzaklara ulaştırır. Radyo verici ve alıcı olmak üzere iki
kısımdan oluşur.
1-Radyo Vericisi: Ses sinyalleri uzaklara iletilirken elektromanyetik
dalgalar üzerine bindirilir. Bu olaya modülasyon denir. Modülasyon sonucu
oluşan dalgaya da radyo dalgası denir. Bu dalgalar ışık hızı gibi hareket
ederler.
2-Radyo Alıcısı: Havadaki elektromanyetik dalgalar radyo alıcısı tarafından
alınabilir. Radyo bu dalgayı demodülasyon işlemine sokarak ses sinyalinin
taşıyıcı sinyalden ayrılmasını sağlar.
Radyoelektrik dalgalar alternatif akımın beslediği bir verici anten
tarafından oluşturulur. İvmelenmiş elektronlar antende
radyoelektrik dalgaları oluşturduktan sonra bu dalgalar verici anteni
terk ederek yeryüzüne her doğrultuda yayılır.
Marconi 1894 yılında, radarın mucidi Hertz’ in yapmış
olduğu elektrik kıvılcımı jeneratörünü ve Branly’nin icad ettiği bir dalga
alıcıyı kullanarak oda içinde bulunduğu yerden 9 metre uzaktaki bir kapı
zilini çaldırmayı başardı ve radyo dalgalarının bütün dünyada
kullanılacağı büyük bir gelişimin temellerini atmış oldu. Bu dönemde radyoyu
Marconi’den önce keşfettiğini söyleyen birçok kişi çıkmış fakat, sadece bu
konuda ticari başarısı bulunan Marconi kabul görmüş ve patent alabilmiştir.
Popov, Lodge ve Marconi, Edward Branly’nin bulduğu Branly Tüpü adı verilen
ve radyo dalgalarını saptamak için kullanılan bir aracı geliştirmeye
çalışıyorlardı. 1890 yılında başlayan bu geliştirme çabaları 1895 yılında
Marconi ve Popov’un birbirlerinden habersiz bir şekilde geliştirmeleri ile
sonlandı. 1896 yılında ise ilk defa Popov tarafından”Heinrich Hertz”ismi
Mors alfabesi kullanılarak anlaşılır bir şekilde iletildi. Sonraki yıllarda
Lee De Forest ve Edwin Howard Armstrong Amerika’da radyo teknolojisinde
devreler kullanarak çok büyük yenilikler yaptılar.
Elektromanyetik Dalgalar
1. Elektromagnetik Dalga (EMD)
2. Elektromagnetik Dalgayla İlk elektromanyetik dalga teorisi James Clerk
Maxwell tarafından üretilmiştir. Bu sayede şuan kullandığımız televizyon,
cep telefonu, radyo gibi hayatımızdaki yeri neredeyse vazgeçilmez olan
eşyaların çalışma prensiplerini ortaya koymuştur. Ayrıca bu teorinin
öngördüğü elektrik jeneratörü, dinamo, elektrik santrali gibi kendi
zamanının ötesinde olan teknolojik gelişmelerin düşünülmesine olanak
sağlamıştır.
3. Maxwell Denklemleri - Maxwell denklemleri, James Clerk Maxwell
intoparladığı dört denklemli, elektrik ve manyetik özelliklerle bu alanların
maddeyle etkileşimlerini açıklayan bir settir. Bu dört denklem
sırasıyla,elektrik alanın elektrik yükler tarafından oluşturulduğunu (Gauss
Yasası), manyetik alanın kaynağının, manyetik yükün olmadığını, yüklerin ve
değişken elektrik alanların manyetik alan ürettiğini (Ampere-Maxwell Yasası)
ve değişken manyetik alanın elektrik alan ürettiğini (Faradayın İndüksiyon
Yasası) gösterir.
4. Akım geçen bir telin etrafında magnetik alan oluşur. Bu magnetik
alan şiddetinin çemberin çevresiyle çarpımına magnetik dolanım denir. Telin
çevresindeki magnetik alan B=2.K.i/r’dir. Bu eşitliğin her iki tarafını
çemberin çevresi ile çarparsak Denklemini elde ederiz. Bu eşitlikteki
magnetik dolanımı verir. Bu da değerine eşdeğerdir. Magnetik Dolanım “D” ile
gösterilir.
5. Elektriksel Dolanım - Bir telin içinden geçen magnetik akı değişimi
indüksiyon emk’sı oluşmasına neden olur. Değişen bir magnetik akı etrafında
elektriksel alan oluşur.
6. Elektro motor kuvveti; E elektrik alanı içinde +1 birimlik yükü r
yarıçaplı tel çemberin çevresinde dolaştırmak için yapılan iştir. Buna göre
iş: Buradaki ifadesine elektriksel dolanım denir.
7. Elektromagnetik Dalgalar - Durmakta olan bir yükün etrafında
yalnızca elektrik alan vardır. Elektrik alan çizgileride fazla uzağa
gidemez. Sabit hızla ilerleyen bir yükün etrafında elektrik alanla magnetik
alan oluşur. Eğer elektrik yükleri ivmeli hareket yapıyorsa çok uzaklara
ulaşan elektrik ve magnetik alanlar oluştururlar.
8. Elektromagnetik ışıma, ivmeli hareket yapan elektrik yüklerinin
meydana getirdiği alanlar ile oluşur. Bir yerde elektrik alanın değişmesi
magnetik alanı, magnetik alanın değişmeside elektrik alanı oluşturur.
Alanlardan birinin değişimi sağlandığında olaylar zincirleme olarak
tekrarlanır ve elektrik ve magnetik alanlar uzayda yan yana dizilerek uzayda
ışık hızıyla yayılırlar. Elektrik ve magnetik alan arasındaki ilişki: E =
B.c şeklindedir. Sağ el Kuralının Gösterimi c : Başparmak yönünde B : Dört
parmak yönünde E : Avuç içi yönünde
9. Elektromagnetik Dalganın
1. Bütün elektromagnetik dalgalar yüklerin ivmeli hareketinden oluşur. İvme
vektörü yayılma doğrultusuna diktir.
2. Elektrik ve magnetik alan değişimleri eş zamanlıdır.
3. Elektrik ve magnetik alan vektörleri hem birbirlerine hemde yayılma
doğrultularına diktir.
4. Elektromagnetik dalgalar boşlukta ışık hızıyla yayılırlar.
5. Yayılma hızları içinde bulundukları ortamın elektrik ve magnetik
özelliklerine bağlıdır.
6. Enerji taşıdıkları için soğuran cisimler ısınır
7. Elektrik yükü taşımadıkları için elektrik ve magnetik alanda sapmazlar.
8. Enine dalgalardır.
9. Polarize edilebilirler.
10. Yansıma, kırılma, kırınım ve girişim yaparlar.
11. Hem dalga hem tanecik özelliği gösterirler.
10. Elektromagnetik Spektrum - Aslında elektromanyetik spektrumda bulunan
tüm ışınlar birer elektromanyetik dalgadır. Yani görmemizi sağlayan ışıktan
tutun gama ışınına, radyo dalgalarına kadar hepsi birer elektromanyetik
dalgadır.
The movement of a light wave, or of any electromagnetic wave, is described
as the growth and collapse of electrical and magnetic fields. The fields are
at right angles to each other and to the direction of travel.
Der Italiener Guglielmo MARCONI setzte die Versuche von Hertz fort. Bei
einem ähnlichen Sender wie dem von Hertz baute er in den Senderstromkreis
einen Taster ein und konnte so Morsesignale übertragen, ohne auf
Telegrafenleitungen angewiesen zu sein.
1901 gelang ihm eine Funkverbindung von Europa über den Atlantik nach
Amerika. Die Bedeutung der drahtlosen Übermittlung von Morsezeichen wurde
schnell erkannt. Die Industrie und das Militär steckten Gelder in die
Verbesserung der Sende- und Empfangsanlagen. Schiffe konnten schon bald über
mehrere tausend Kilometer sicher erreicht werden.
Der Empfangsteil besteht aus einer Antenne, in die ein sogenannter Kohärer
als Wellenindikator eingeschaltet war. Im Kohärer befinden sich Metallspäne,
deren Widerstand im Normalzustand so groß ist, dass die Batterie B1
das Relais nicht betätigen kann. Treffen jedoch Wellen auf die
Empfangsantenne, so werden durch die Fünkchen im Kohärer die Späne
zusammengebacken (Übergangswiderstand sinkt), so dass schließlich das Relais
anzieht. Dieser Zustand bleibt solange erhalten, bis durch eine
Erschütterung des Kohärers die Späne wieder getrennt werden. Diese
Erschütterung wird durch eine elektrische Klingel erreicht, welche durch das
Relais eingeschaltet wird.
Elektromagnetische Wellen
Vom Schwingkreis zum Dipol:
Das Nahfeld:
Abstrahlung:
Fernfeld:
Übergang vom Nah- zum Fernfeld:
Im Nahfeld sind E- und B-Feld phasenverschoben.
B-Feld blau und E-Feld rot, Wellenlänge 2.
Die Amplitude nimmt im Fernfeld mit 1/r ab.
Im Abstand von 1/2 Wellenlänge sind das E- und das B-Feld
in Phase.
Dreidimensional dargestellt: E- und B-Feld stehen
senkrecht aufeinander.
Darstellung der Abstrahlung in ein kleines
Raumwinkelelement.
Signalübertragung mit hochfrequneten
elektromagnetischen Wellen.
Amplitudenmodulation
Moduliertes und detektiertes Signal
Einfacher Diodenempfänger:
AM - Sender:
Prinzip der Frequenzmodulation FM:
Elektromagnetische Strahlung als Wellen hat Eigenschaften sowohl von
elektrischen und magnetischen Feldern:
Elektromagnetische Wellen breiten sich mit Lichtgeschwindigkeit aus.
Die Strahlung breitet sich in alle Richtungen geradlinig aus.
Elektromagnetische Strahlung
ist
gekennzeichnet durch 3 unabhängige Variablen:
Wellenlänge l"lambda"
[m, nm] ·
Frequenzn
"nü" [s -1 , Hz]
Geschwindigkeit
c [m s -1 ] (c
= Lichtgeschwindigkeit ~ 3 × 10 8 m s
-1 )
Gesetz:l
· n
=
c
Anten çubuğu üstünde gösterilen artı (+) ve eksi (-) kutuplar
iletkeni besleyen bataryanın (+) ve (-) kutuplarına karşılık gelmektedir.
Yada alternatif akım üretecenin saniyede değişen kutuplarına karşılık
gelmektedir. Bu iletken kutup başları zamanla değişen bir
kondansatör kutuplarınada karşılık gelir. Aslında reelde olan
şey iletkendeki elektron akışının zıt yönlerde yukarı-aşağı
gidip gelmesidir. Akım iletken içinde saniyede 50 kez yön değiştirirse
iletkenden yayılan dalganın frekansıda saniyede 50 Hz olmaktadır.
Bu dalgaları bir doğru akım kaynağı ile devreyi saniyede bir kaç
kez hızlıca açıp kapatarakta elde edebiliriz. İletkenden ayrılan
dalgalar elektronun ivmeli hareketinden doğar. Eğer elektronlar iletkenler
içinde düzgün sabit doğrusal hareket yaparlarsa akım gücüne bağlı olarak
sabit bir manyetik alan kuvveti iletkeni çevreler. Ama iletkenden
elektromanyetik bir yayın alamayız! İletken mıknatısın manyetik alanı gibi
bir alanla çevrelenir.
A experiência de Oersted.
O movimento da agulha da bússola é afetado pela corrente que circulava no
fio próximo a ela
A experiência de Faraday.
O movimento do íman através do núcleo da bobina induz corrente elétrica nos
fios.
A experiência de Hertz. As centelhas
provocadas no aparelho transmissor,
provocavam "no mesmo instante" centelhas no arco metálico que ficava próximo,
levando a comprovação da existência das ondas eletromagnética.
A velocidade de propagação de uma onda eletromagnética depende do
meio em que ela se propaga.
Maxwell mostrou que a velocidade de propagação de uma onda
eletromagnética, no vácuo, é dada pela expressão:
onde é a permissividade elétrica do vácuo e é a permeabilidade
magnética do vácuo.
Aplicando os valores de e de na expressão acima, encontra-se a
velocidade:
ou
(valor exato)
Ondas de Rádio
Ondas de rádio: do transmissor ao receptor
A ciência do eletromagnetismo diz que cargas elétricas oscilantes
emitem ondas eletromagnéticas. É isso o que ocorre na antena de uma
emissora de rádio. Podemos descrever uma antena como uma haste
metálica onde cargas elétricas (os elétrons livres que populam
qualquer metal) estão se deslocando de um lado para o outro, movidas
por um campo elétrico oscilante.
A animação ao lado representa a oscilação de uma carga livre (o
ponto amarelo) em uma antena emissora. A oscilação dessa carga gera
uma onda eletromagnética (ou apenas "elétrica", em nossa simplificação)
que se desprende da antena e passa a se propagar no espaço. Observe
que o campo elétrico oscilante da onda é sempre paralelo à direção da
antena, enquanto se propaga em uma direção perpendicular à antena.
Onda elétrica gerada pela oscilação de uma carga em uma antena.
Quando a onda elétrica emitida pela antena da estação de rádio
chega à antena de um receptor de rádio ocorre o efeito inverso. Agora
é o campo elétrico da onda que faz mover as cargas livres da antena
receptora que são forçadas a oscilar no mesmo ritmo (ou "freqüência")
das oscilações da onda. É assim que os sinais da emissora são captados
(e depois "decodificados") e acabam gerando os sons que ouvimos nos
nossos aparelhos de rádio ou nas imagens que vemos em nossos
televisores.
Onda elétrica transmitindo um sinal de uma antena para outra.
Na animação, desenhamos uma antena emissora e uma antena receptora,
ambas na direção vertical. A onda elétrica emitida tem seu campo
elétrico sempre paralelo à antena emissora, isto é, sempre na direção
vertical. Esse é um exemplo de uma onda "polarizada", no caso,
polarizada na direção vertical. A antena receptora, se também se
encontra na direção vertical pode "captar" o sinal emitido pela antena
emissora, trazido pela onda. Note que as cargas na antena receptora
oscilam com a mesma freqüência das cargas da antena emissora mas, como
o sinal viaja com velocidade finita (a velocidade da luz), os
instantes em que cada carga passa por um máximo da oscilação podem ser
diferentes, dependendo da distância entre as antenas. Em termos
técnicos, as "fases" das oscilações podem ser diferentes.
Agora suponha que a antena receptora da animação acima seja movida
para uma posição horizontal, portanto, perpendicular direção do campo
elétrico da onda. Nesse caso, as cargas da antena receptora não serão
movidas pelo campo elétrico da onda e não haverá "detecção" do sinal
emitido. Quem já instalou uma antena de televisão sabe bem o que isso
significa.
Bir verici antende aşağı-yukarı titreşen bir yükten yayılan elektromanyetik
dalgalar. Dalgalar antenden ayrılarak uzay boşluğuna yayılırlar. Normalde
artı (+) ile gösterilen bir yük iletkende hareket etmez. İletken boyunca
yukarı aşağı ivmeli bir şekilde hareket eden negatif yüklü
elektronlardır! Pozitif (+ ) yük pozitif
elektrik kutbunu yani elektronların hareket ettiği kutbu gösterir.
Elektronlar hava akımını temsil ederler. Pozitif kutup bir elektrik
devresinde alçak basınç merkezini temsil eder, negatif kutup ise
yüksek basınç merkezini ifade eder. Hava akımları yüksek basınçlı bölgeden
düşük basınçlı bölgeye doğru hareket ederler.
EMC ve antenler
Şekil 1
Şekil 1: Çubuk anten ve ışıma diyagramı Antenin ışıma gücü boyu ile dalga
boyu (çalışma frekansı) ilişkisine bağlı. Boyu işaret dalga boyundan çok
küçük antenler de ışınan güç hemen hemen sıfır, nedeni anten ışıma
direncinin çok küçük olması. Oysa anten boyu yarım dalga boyuna yakın ise
yayılan güç en fazla olmakta. Bu tip antenlere rezonanslı antenler denmekte.
Bu özelliklerin anlaşılması temel anten tanımlarının açıklanmasıyla olası.
Anten ışıması üç boyutlu uzayda ve küresel koordinatlarda iki açı ile
belirtilmekte; θ düşey (zekseni) ile, ϕ yatay (x-ekseni) ile yapılan açılar.
Anten mühendisliğinde yatay ve düşey düzlemlere ayrıca H-düzlemi ve
E-düzlemi de denmekte. Bir anten için önemli parametreler giriş empedansı,
ışıma direnci, duran dalga oranı (DDO), giriş gücü, ışıma gücü, verim, ışıma
diyagramları, polarizasyon, etkin yüzey, yönelticilik, kazanç, demet
genişliği, yakın/uzak alan, anten faktörü ve anten kalibrasyonu olarak
sıralanabilir. Her şeyden önce anten bir iletim hattı üzerinden bir kaynak
ile beslenen bir devre elemanı (Şekil 2).
Şekil
2
Şekil 2 Bir anten devresi Kaynak ile iletim hattı girişi ve anten ile iletim
hattı sonu arasında empedans uyumu olması durumunda kaynaktan çekilen güç
maksimum olmakta ve bu gücün tamamı yüke (yani anten) aktarılmakta. Aksi
durumda iletim hattının her iki ucunda da geri yansımalar söz konusu. Bu
yansımalar antenin ışıma gücünü azalttığı gibi kaynağa istenmeyen güç olarak
dönmekte ve ısınmalara neden olduğundan kaynak ve iletim hattının ömrünü
kısaltmakta.
Kaynak ile iletim hattı girişi ve anten ile iletim hattı sonu arasında
empedans uyumu olması durumunda kaynaktan çekilen güç maksimum olmakta ve bu
gücün tamamı yüke (yani anten) aktarılmakta. Aksi durumda iletim hattının
her iki ucunda da geri yansımalar söz konusu. Bu yansımalar antenin ışıma
gücünü azalttığı gibi kaynağa istenmeyen güç olarak dönmekte ve ısınmalara
neden olduğundan kaynak ve iletim hattının ömrünü kısaltmakta. Giriş
Empedansı Bir anten, besleme noktasında iki kapılı bir devrenin giriş kapısı
gibi davranır. Bu noktada, besleme gerilim kaynağının bağlanacağı uçlar
arasında bir empedans değeri gösterir. Bu değere giriş empedansı denir.
Işıma yaparken besleme uçlarındaki gerilimin akıma oranı söz konusu
frekanstaki empedans değeri olarak anılmakta. Giriş empedansı kaynaktan
çekilecek ve antene aktarılacak güçler için önemli. Şekil 3’te empedansı k Z
olan kaynak, karakteristik empedansı 0 Z olan bir hat üzerinden anteni
beslemekte. Empedansı A L r A Z = R + R + jX olarak verilen antende L R
kayıpları, r R ışınan gücü ve A X depolanan enerjiyi temsil etmekte.
EMC mühendisliğinde önemli bir konu da antenler. Anten hem test ve ölçülerin
en önemli parçası olduğu için önemli, hem de işaret taşıyan her elemanın
(iletken tel, toprak levhası, ekran kutusu gibi) belli koşullarda anten gibi
davranmasından ötürü önemli. Her eleman bir anten gibi davranabilmekte. Bu
nedenle bir EMC mühendisi için anten nedir ve önemli parametreleri nelerdir
soruları önem kazanmakta. Hangi nesne niçin anten gibi davranır sorusu
yanıtlanmadan neden olduğu EMC problemlerini çözmek olası değil. Anten çift
yönlü (resiprok) bir dönüştürücü. Verici olarak kullanıldığında besleme
noktalarına uygulanan Volt büyüklüğündeki gerilimi Volt/metre büyüklüğündeki
elektrik alana dönüştürmekte. Alıcı antenlerde ise ortamda bulunan
elektromanyetik dalgalardan kaptığı Volt/metre büyüklüğündeki elektrik alan
enerjisini uçlarına Volt büyüklüğünde bir gerilim farkı olarak
dönüştürmekte. Şekil 1’ de tipik bir çubuk anten ve etrafında oluşturduğu
elektrik alan dağılımı gösterilmekte. Ortasından beslenen l uzunluğundaki
bir iletken çubuk (örneğin ince bir tel) antenin çevresinde oluşan
elektromanyetik dalgaların elektrik alan bileşeni çubuk eksenine paralel.
Şekilde sağda verilen üç boyutlu değişim ise elektrik alanın yoğun olduğu
yerleri göstermekte. Bu durumda antenden uzaklaştıkça belli yerlerde alan
şiddeti yüksek, belli yerlerde ise sıfır olmakta. Çubuk doğrultusunda
(z-yününde) hiç ışıma yapmazken, yatay doğrultuda maksimum ışıma yapmakta.
Anten etkin yüzeyi
Işıma gücü Pt olan izotropik bir antenden R kadar ötede güç yoğunluğu
P /(4 R2 ) t π dir. Watt/metrekare boyutunda olan güç yoğunluğu anteni
çevreleyen kapalı bir yüzey üzerinde toplandığında(yani 4πR2 ile
çarpıldığında) ışıma gücünü verir. Kayıpsız ortamlarda bu enerji korunumu
ilkesinin sağlanmasından başka bir şey değil. Ortam kayıplı (yani ortamın
iletkenliği sıfırdan farklı) ise elektromanyetik dalgalar yayıldıkça ortam
tarafından yutulacak ve zayıflayacak. Bu durumda enerji korunumu kapalı bir
yüzeyde yayılan güç ve yutulan gücün toplamı anten ışıma gücünü verecek
şekilde olur. Anten, etrafındaki güç yoğunluğundan güç çektiğine göre
çekilen güç, varolan güç yoğunluğu çarpı metrekare boyutunda bir yüzey
şeklinde hesaplanmalı. İşte bu metrekare büyüklüğündeki parametreye etkin
yüzey denmekte. Parabolik ve horn benzeri antenlerde etkin yüzey anten
yüzeyi ile ilişkili iken, örneğin çubuk antenlerde böyle bir ilişki söz
konusu değil. Basit ve düşük kazançlı antenlerde etkin yüzey λ2 / 4π e t A =
G şeklinde hesaplanmakta.
Duran Dalga Oranı
Anten giriş empedansı genelde uçlarına bağlanan besleme kaynağının
empedansından farklı olduğundan kaynak, iletim hattı ve anten arasında bir
empedans uygunsuzluğu söz konusu. Bu farkın belirlediği oranda antene gelen
gücün bir kısmı geri yansımakta. Aynı şekilde kaynak ucunda da bir
uyumsuzluk söz konusu olduğundan burada da bir güç yansıması olmakta. Anten
girişinde yansıyan ve giden gerilim dalgalarının oluşturduğu maksimum
gerilimin minimum gerilime oranı duran dalga oranı (DDO) olarak
isimlendirilir. DDO, anten girişinde geri yansıyan gücü belirten bir
parametre.
Işıma Gücü ve Direnci
Antenin ışıma gücü t P , uzaya elektromanyetik dalga olarak yaydığı güç.
Işıma gücü ile üzerinden akan akım arasında Ohm yasasına göre bulunan
dirence de ışıma direnci denmekte ve r R ile gösterilmekte ( t r P = I 2R ).
Işıma direnci anten gücü ile üzerinden akan akımı birbirine bağlayan sanal
bir direnç. Yakın alan – Uzak Alan Anten ya da herhangi bir ışıma elemanına
yakın olan bölge yakın alan olarak tanımlanmakta. Yakın alan, elektrik ve
manyetik alan bileşenlerinin düzlem dalga karakteri göstermedikleri bölge,
ilişkiler karmaşık ve ölçümler zor. Daha çok reaktif enerji birikimi olur.
Uzak alan ise düzlem dalga yaklaşımı yapılabildiği bölgedir. Yakın ve uzak
alan tanımları anten cinsine ve etkileşimlere göre, frekans, anten
boyutları, gibi parametreler cinsinden belirlenmekte. Basit ve düşük
kazançlı antenler için uzak alan sınırı R ≥ λ / 2π olarak alınabilmekte.
Daha karmaşık ve yüksek güçlü antenlerde ise D antenin uzun kenarı (ya da
çapı) olmak üzere uzak alan sınırı R ≥ 2D2 /λ şeklinde hesaplanmakta. Bu
tanım, antenin yarattığı elektromanyetik dalgaların eş faz yüzeylerinin
belli bir hata ile düzlem kabul edilebildiği uzaklık olarak verilir (Şekil
5). Örneğin D=50 cm anten boyu ve 300 MHz işaret frekansı (λ=1 m) için 0.5 m
olan uzak alan sınırı 3 GHz’ de (λ=10 cm için) 5 m olur. Kaynak empedansının
sanal kısmı anten giriş empedansının sanal kısmını yok edecek şekilde
(örneğin biri endüktif diğeri kapasitif) ) ise devrede güç birikimi söz
konusu olmaz. Ayrıca kayıpların minimize edilmesi durumunda L R sıfır kabul
edilirse antenin kaynaktan çekeceği gücün tamamı ışınan güç olur ki idealde
istenen durum budur. Genelde kaynak direnci ve iletim hattı karakteristik
empedansı 50 Ω seçilir ve hesaplar ona göre yapılır.
Şekil 5: Reflektör anten ve uzak alan sınırı tanımı
Anten Verimi
Antenin kaynaktan çektiği gücün bir kısmı ısıl kayıp olarak antende
harcanır. Işıma gücü ve ısıl kayıpların toplamı kaynaktan çekilen güce eşit.
Anten verimi ışıma gücünün kaynaktan çekilen güce oranı olarak
tanımlanmakta. Isıl kayıplar ne kadar az ise verim o kadar yüksek olur.
Polarizasyon
Polarizasyon, elektrik alanının zamanla çizdiği şekle göre tanımlanır.
Antenin yaydığı elektromanyetik dalgalar için iletim boyunca elektrik alan
eğer zemine dik ise düşey, paralel ise yatay polarizasyonlu dalga adını
alır. En genel polarizasyon elips biçimindedir. Bunun özel hali dairesel
polarizasyon, dairesel polarizasyonun iki bileşeni de yatay ve düşey
polarizasyon.
Anten Yönelticiliği ve Kazancı
Anten yönelticiliği ve kazanç belli bir referans antene göre tanımlanan iki
önemli parametre. Bir noktasal kaynak her yöne eşit ışıma yapar. Bu kaynağa
izotropik kaynak adı verilir ve referans olarak kullanılır. İzotropik
kaynağın her yöne yaydığı güce eşit gücü belli bir doğrultuya yayabilme
özelliğine anten yönelticiliği denir. Örneğin, Şekil 1’de verilen çubuk
antenin ışıma diyagramı simit biçiminde. İzotropik antene göre kısa dipol
antenin yönelticiliği 1.5 (1.75 dB), yarım dalga dipolünün yönelticiliği ise
1.64 (2.15 dB). Kayıpsız antenlerde yönelticilik aynı zamanda anten
kazancıdır. Ancak, kayıplı antenlerde kazanç yönelticilik ile kayıp oranının
(verimin) çarpımına eşit. Anten yönelticiliğinin analitik olarak
hesaplanabilmesine karşın kazanç ancak referans antene göre yapılan
ölçülerle bulunabilir. Anten kazancı ile doğrudan ilgili olan diğer
parametre ise etkin yüzeydir. Anten etkin yüzeyi, uzaydaki elektrik
alanlardan anten uçlarına güç aktarabilme yeteneği olarak tanımlanır.
Demet genişliği
Anten demet genişliği, yönelticiliği olan antenlerde yönelticiliğin bir
ölçüsü. Maksimum ışıma doğrultusundaki gücün yarıya (3 dB) düştüğü (yatayda
yada düşeyde) açısal genişlik anten ışıma demeti olarak tanımlanır.
Anten Faktörü
Özellikle EMC gibi pratik mühendislik problemlerinde önemli bir tanım ve
kavram anten faktörü. Anten faktörü tanımı, antenin tanımında yer
almaktadır. Anten çift yönlü (elektrik alanı gerilime, gerilimi elektrik
alana dönüştüren) bir dönüştürücü. AF = E /V şeklinde tanımlı alıcı anten
faktörü daha çok uygulama açısından anlamlı. Ele alınan bir elektrik alan
ölçü aleti ve ona bağlı bir alıcı anten ile ortamdaki elektrik alan değeri
ölçülmekte. Bir çubuk anten, bunun uçlarına değişik konnektörlerle bağlanmış
bir koaksiyel kablo, bu kablonun bir başka konnektörle alıcı girişine
bağlanmasının tüm etkileri anten faktörü tanımının içinde. Kullanılan
kablonun üzerindeki imalat hataları, ezilmeler veya bükülmeler anten
faktörünü doğrudan değiştirmekte. Anten faktörü ideal durumlarda
hesaplanabilmekte, EMC problemlerinde ise frekansla değişen grafiklerle ya
da tablolarla verilir.
Işıma Diyagramları
Işıma diyagramları, antenlerin hangi yöne ne kadar güç yaydığını gösteren
şekiller. Işıma diyagramı her hangi bir düzlemde söz konusu olsa da,
genelde, yatayda yada düşeydeki diyagramlarla ilgilenilir. Işıma diyagramı
ve yöneltmiş antenlerde kullanılan tanımlar şunlar: • Ana ışıma kulakçığı :
Antenin en fazla ışıma yaptığı yöndeki demet. • Yan kulakçıklar: ana
kulakçık etrafında oluşan istenmeyen kulakçıklar. • Arka kulakçık: Antenin
gerisinde oluşan kulakçık • Ön-Arka bastırma oranı: Ana kulakçık – arka
kulakçık güç oranı • Ön- yan bastırma oranı: Ana kulakçık – yan kulakçık güç
oranı • Işıma demeti: Ana kulakçık gücünün yarıya (3 dB) düştüğü noktalar
arasındaki açı.
Ortadan / Uçtan ışımalı antenler
Antenler gerek bireysel olarak gerekse bir dizi oluşturulduğunda farklı
yönlere ışıma yapabilirler. Demet oluşturmalı ya da demet taramalı anten
dizileri adı verilen bu sistemlerde iki farklı ışıma yönü ayrıca
belirtilmekte; ortadan ışımalı antenler (diziler) ya da uçtan ışımalı
antenler (diziler). Şekil 6!da bu tanımlra bir örnek gösterilmekte. Beş
elemanlı izotropik antenlerden oluşturulan dizilerde ışıma dizi eksenine dik
yönde ise ortadan ışımalı (boresight), ışıma dizi eksenine paralel ise uçtan
ışıma (end-fire) adını almakta.
Perfectly Behaved Electric Waves
Hertz
did more experiments which revealed that the sparking at the main gap
was producing beautifully regular electrical waves, whose behavior was
predictable.
He pictured these waves of electric charge moving back and forth,
creating a standing wave within the wire.
In other words, he believed the circuit was vibrating like a tuning
fork at its natural, resonant frequency. He thought he now had a
circuit in resonance.
Of course, in Herz’s circuit the vibrations were not of sound, they
were vibrations of electric charge.
It’s worth bearing in mind that resonance is not actually needed
for electromagnetic waves to be produced – they’re produced whenever
electric charges are accelerated.
The importance of resonance is that if a receiver has the same
resonant frequency as a transmitter, the incoming electromagnetic
waves have a much stronger effect on it. This is similar to the
situation in which an opera singer shatters a champagne glass because
its resonant frequency is the same as the note she sings.
Aware that the frequency of electrical vibrations and hence
resonance is determined by electrical properties called inductance and
capacitance, Hertz looked more closely at these factors in the circuit.
Breaking Away
He
identified that a phenomenon called self-induction was taking place in
the wires. This allowed him to deduce that the electric vibrations had
an extraordinarily high frequency.
Hertz decided to break the hard-wired connection between the main
spark circuit and the side-spark circuit, as shown in the image.
He also arranged the capacitance and inductance of the main circuit
so its resonant frequency was 100 million times every second. Today we
would write this vibration frequency as 100 MHz. (The unit of
frequency is, of course, the hertz (Hz), named in Heinrich Hertz’s
honor.)
According to Maxwell’s theory, the main circuit would then radiate
electromagnetic waves with a wavelength of about a meter.
The actual apparatus is shown below.
Producing and Detecting Radio Waves
In November 1886 Hertz put together his spark-gap transmitter,
which he hoped would transmit electromagnetic waves.
Hertz’s spark-gap transmitter. At the ends are two hollow zinc
spheres of diameter 30 cm which are 3 m apart. These act as
capacitors. 2 mm thick copper wire is run from the spheres into the
middle, where there is a spark-gap. Today we would describe his
oscillator as half-wave dipole antenna.
For his receiver he used a length of copper wire in the shape of a
rectangle whose dimensions were 120 cm by 80 cm. The wire had its own
spark-gap.
Hertz applied high voltage a.c. electricity across the central
spark-gap of the transmitter, creating sparks.
The sparks caused violent pulses of electric current within the
copper wires leading out to the zinc spheres.
As Maxwell had predicted, the oscillating electric charges produced
electromagnetic waves – radio waves – which spread out at the speed of
light through the air around the wire.
Hertz detected the waves with his copper wire receiver – sparks
jumped across its spark gap, even though it was as far as 1.5 meters
away from the transmitter. These sparks were caused by the arrival of
electromagnetic waves from the transmitter generating violent
electrical vibrations in the receiver.
This was an experimental triumph. Hertz had produced and detected
radio waves.
Strangely, though, he did not appreciate the monumental practical
importance of his discovery.
Where:
Wavelength – is the time period of
one complete cycle in Seconds.
Frequency – is the number of
wavelengths per second in Hertz.
Velocity – is the speed of sound
through a transmission medium in m/s-1.
Heinrich Rudolf Hertz (d. 22 Şubat 1857, Hamburg – ö. 1 Ocak 1894, Bonn),
Alman fizikçi.
Berlin Üniversitesi'nde Helmholtz ve Kirchoff'un yönetimi altında fizik
çalıştı. 1885'de Karlsruhe Üniversitesi'nde Fizik Profesörü unvanını aldı.
Orada, 1888'de kendisinin en önemli başarısı olan radyo dalgalarını
keşfetti. 1889'da Bonn Üniversitesi'nde fizik profesörü olan Rudolf
Clausius'un yerine geçti. Katot ışınlarının belli metal filmlerden geçişini
içeren deneyleri, katot ışınlarının parçacık olmaktan çok dalga tabiatlı
oldukları sonucu doğurdu. Radyo dalgalarının keşfi, oluşumlarının
gösterilmesi ve hızlarının tayini Hertz'in çok sayıdaki başarılarından
bazılarıdır. Bir radyo dalgasının hızının ışık hızı ile aynı olduğunun
bulunmasından sonra, Hertz, radyo dalgalarının ışık dalgaları gibi yansıma,
kırılma ve girişim yapabildiklerini gösterdi. Kısa yaşamı boyunca bilime
birçok katkı yaptı. Saniye başına titreşim olarak tanımlanan hertz, onun
ismi ile anılmaktadır. Yapmış olduğu deneylerde laboratuvarlarının bir
tarafındaki elektrik kıvılcımının yaymış olduğu manyetik dalganın bir tel
halka tarafından hissedildiğini gözlemledi.
Heinrich Rudolf Hertz Renkli Resimleri
Elektromanyetik ışımının başka bir türü olan radyo
dalgalarının varlığını kanıtladı. Işığın toplanıp yansıtıldığı gibi
radyo dalgalarının da aynı şekilde işlev gördüğünü gösterdi. Hertz'in yapmış
olduğu çalışmalar, Maxwell'in daha önce ortaya attığı, elektromanyetik
dalgaların elektrik dalgalarıyla aynı davranışları gösterdiği biçimdeki
kuramını kanıtlamış oldu.
HEİNRİCH HERTZ (1857-94) Radyo dalgaları
Radyo dalgalarının varlığını tespit etmiştir. Bir deneyinde, bir taraftaki
elektrik kıvılcımının yaydığı manyetik dalgaların diğer taraftaki tel
halkayı etkilediğini gözlemlemiştir.
Doğada gözle görülebilen ve gözle görülemeyen bir
takım dalgalar ya da sinyaller yer almaktadırlar.Bu dalgaların bir çeşidi de
elektromanyetik dalgalardır.Bizlerde bu yazımızda elektromanyetik dalgalar
ve bu dalgaların özelliklerini sizler için incelemeye aldık.
ELEKTROMANYETİK DALGA NEDİR?
Elektromanyetik dalgalar uzayda yol alabilen titreşimlerdir.Adının
elektromanyetik olmasının nedeni,elektrik alan ile manyetik alanın
birleşiminden meydana gelmesidir.Elektromanyetik dalgaların temelleri Clark
Maxwell ve Heinrick Hertz ikilisi tarafında atılmıştır ve onlar elektro
manyetik dalgayı şöyle tanımlarlar : ” Bir elektromanyetik dalga,birbirine
dik açılarda aynı frekanstaki elektrik ve manyetik alanın oluşturduğu bir
bütündür.”
ELEKTROMANYETİK DALGA
Elektromanyetik dalgalar dalgaboylarına göre sınıflandırılırlar ve dalgaboyu
bir dalgadaki iki tepe noktası arasıdaki mesafeye verilen
isimdir.Elektromanyetik dalga çeşitleri;
Radyo dalgaları:Radyo dalgaları sadece radyo dalgalarını değil bunun yanında
televizyon ve cep telefonu dalgalarını da taşırlar.Radyo dalgalarının
boyları milimetreden kilometreye kadar değişiklik
gösterebilmektedirler.Frekansları ise Hertz ile birkaç Hertz arasında
değişmektedir.
Mikrodalgalar: Yemek pişirme görevi de üstlenen bu dalgalar günümüzde
genellikle yemek yapımında kullanılırlar.Bunu dışında teknolojik aletler
arasında veri alışverişi içinde bu dalgalar kullanılmaktadır.
İnfrared ışınlar:Bu ışınlar 1mm ile 750 nm arasında dalga boylarına
sahiptirler.Tv lerin uzaktan kumanda edilmesinde ve dürbünlerin gece
görüşlerinde kullanılırlar.
Görünür Işık: Elektromanyetik ışıkların çıplak gözle görülebilen tek
türüdür.Bu dalga çeşitli renklerle karşımıza çıkmaktadır.Bu renkler
mavi,turuncu,sarı,yeşil,kırmızı ve mordur.
Ultraviyole Işınları: Bu ışınlar çıplak gözle görülemeyen ışınlarıdır.Cilde
zararlıdırlar ve kansere neden olabilirler.
X-Işınlar : Yüksek enerjili ve çok küçük dalga boylu ışınlardır.Rontgen
tarafından tesadüf eseri bulunmuşlardır.Tıbbi merkezlerde görüntüleme yapmak
için kullanılırlar.
Gama Işınları : Çok yüksek enerjiye ve çok düşük dalga boylarına
sahiptirler.Atomun parçalanması ile ortaya çıkarlar.
O kadar elektromagnetik dalga teorisi görmeme rağmen anlayamadığım kafamda
canlandıramadığım birşey var; elektromanyetik dalga antenden nasıl
çıkar? Göle bir taş attığımızda su dalgasının nasıl ilerlediğini görürüz.
işte elektromagnetik dalgaları da görebilseydik şayet, antene baktığımzda
nasıl bir görüntü görmemiz gerekirdi?
Bu durumun kolay bir açıklaması yok. En basitinden şu söylenebilir:
elektrik akımının olduğu her ortam aslında bir antendir. Zira elektrik
akımının olduğu her ortamda bir magnetik alan oluşur(sağ el kuralı).
Elektromagnetik dalga denilen şey de zaten elektrik ve magnetik alanlardan
olusur. Formüllerde de en baskın parametreler bu ikisidir. Yani aslında
elektromagnetik alan denilen şey tek başına bir varlık değildir, başka
koşulların oluşmasıyla ortaya çıkar.
Elektrik akımı olan heryerde magnetik alan ve dolayısıyla elektromagnetik
alan oluşur fakat hepsi havada yayılmaz. Burada dalga boyu ve osilasyon
frekansı devreye girer. İkisinin çarpımı ışık hızına eşit olduğu anda
propagasyon(yayılma) başlar. Düşük frekanslarda ve doğru gerilimde çalışan
devrelerin anten gibi davranmamalarının sebebi budur. Düşük frekanslı
çalışan bir devrede iki bağlantı noktası kilometreler düzeyine çıkarsa ancak
anten gibi davranmaya başlar.
Sinyal frekansı yükseldikce kurallar değişmeye başlar. Bu durumlar
transmisyon hatları olarak isimlendirilir ve devre teorisindeki bazı
kurallar değişir. Antenler de transmisyon hatlarıdır. Üzerinden geçen yüksek
frekanslı osilasyon sinyaline göre oluşan elektrik ve magnetik alanlar
neticesinde meydana çıkan elektromagnetik alanlar bu iki alana dik olarak
uzayda yayılırlar.
Antenin iki ucu birbirine temas etmeyebilir, anten tek kutuplu olabilir ve
bunlara benzemez türlü türlü antenler vardır.
Tek boyutlu bir sinyal dalgası
hareketini bile hayal etmek güçken, 3 boyutlu (E, H ve Poynting vektörleri)
bir dalgayı hayal etmek hayli zordur. Bir dipolün elektrik alanın 2 boyutlu
izdüşümünü tasvir eden şu şekil bir miktar yardım edebilir;
Bunun yanında, zaman değişkenini es
geçerek uzayın her noktasını kompleks düzlemdeki empedanslarla (E ile H
arasındaki açıya eşdeğer olarak, ortam empedansının kompleks bileşeni)
tasvir etmek daha kolaydır.
Aslında manyetik alanlar sonsuza doğru yayılsada alanların
efektif bir bitiş noktasından (alan sınırından) bahsedilebilir. Dünyanın
kütle çekim alanı gibi! Bir mıknatıs alanı içinde bu geçerlidir. Alandan
uzaklaştıkça çekim etkisi zayıflar.
Elektromanyetik alan demek bir ışınım etkisi demektir. İçinden akım
geçen bir iletken çevresinde manyetik alan oluşur.
Elektromanyetik alan oluşmaz! Sağ el kuralına göre bu alanın yönü
belirtilir.Fakat iletken içinde hareket eden yük düzgün doğrusal sabit
bir hareket değilde kesiklik, ivmeli bir hareket yaptığında yük çevresine
elektromanyetik bir ışıma yayar. Yük hareket ederken bir enerji kazanır
ve bu enerjiyi ani durmakla tekrardan çevresine salar. Yükün kendisinde bir
elektrik alanı vardır.Spin hareketinden dolayı birde manyetik bir alan
etkisi vardır.Bu alanlar statik olarak kabul edilirler. Yük ivmeli hareket
ettiğinde elektrik ve manyetik olarak boşluğa yayılan bir ışıma etkisi
gözlemlenir.
hertz= saniyede ki titreşim sayısı
khz =Bir saniyede bin titreşimi olan elektromanyetik dalga boyu
bu demek oluyor ki; 2,5 khz sahip bir dedektör toprağa saniyede 2500 sinyal
yollarken: 16 khz lik bir dedektör ise saniyede 16000 sinyal yollamaktadır..
Elektrik mühendisliğinde, 10 kHz üzeri frekanslar yüksek frekans olarak
tanımlanır. Ama elektrikli el aletleri için bu terim genellikle 50/60 Hz
standart şebeke frekansı üzerindeki tüm frekansları tanımlamak için
kullanılır. Modern yüksek frekanslı elektrikli el aletleri genellikle 300 Hz
frekansında çalışır.
3-30 mhz arası frekans bandını tanımlar. (hf: high frequency) (bkz: hf ssb)
ayrıca;
30-300 mhz cok yuksek frekanstır. (vhf: very high frequency)
300 mhz-3 ghz ultra yüksek frekanstır. (uhf: ultra high frequency)
3-30 ghz shf süper yuksek frekanstır. (shf: super high frequency)
30-300 ghz son derece yüksek frekanstır. (ehf: extremely high frequency)
ELEKTRON AKIMI VE ELEKTRON FİZİĞİ
Elektronların bir iletken içinde hareketi hep ışık hızında tasvir
edilir.Aslında elektronlar iletkende ışık hızında hareket
etmez.Elektronların hareketini birbirini iterek oluşan boşluğa(deliğe) düşen
tesbih tanelerine benzetebiliriz.Bir elektronun hareketi aslında çok
ağırdır. Elektrik akım hareketinin hızlı görünmesinin sebebi bir tür
domino taşı etkisinden dolayıdır. Peşpeşe sıralanmış bir askeri birlik
düşünelim. En öndeki asker bir adım atıp yer değiştirirken bir önceki
boşalan yere arkadaki askerin gelip yerleştiğini düşünelim. Elektronların
iletken içindeki hareketide böyledir. Bir pilin + kutbundan - kutbuna
doğru bir iletken bağlarsak iletken içindeki elektronlar peşpeşe
sıralanmışlardır. Her bir elektron önündeki boşluğa atlayarak bir
elektriksel hareket gerçekleştirmiş olurlar. Bu elektron hareketinin
oluşturduğu elektromanyetik dalga salınımı çok küçük değerdedir.
Elektromanyetik spektrumun en taban değeri olarak kabul edilebilir.Elekronların
iletken içindeki düzgün doğrusal hızı çok düşük bir hızdır. Serbest elektron
bir atomdan diğerine atlarken çok küçük bir frekansta elektromanyetik
ışınım meydana getirir. Biz bir alternatif akım oluştururken pil kutuplarını
saniyede 50 Hz kadar (50 kez) değiştirmiş oluyoruz. Bunun anlamı
elektronların iki atom arasında bir ileri bir geri olacak şekilde bir
titreşme hareketi yapması demektir. Elektrik akımının frekansıda bu
elektronun atomlar arasındaki yerdeğiştirme ivmelenmesinden doğar.
Elektronlar bir atomdan diğerine çok düşük bir hızda atlar(geçiş yapar).
Burada elektronun iletken boyunca olan saniyedeki akım hızı çok düşüktür.
Fakat kutupları birim zamanda değişen bir elektrik akımı demek
elektronun iki atom arasında gidip gelme sıklığının(hızının) değişmesi
demektir. Alternatif akımda elektronlara ivmeli bir hareket verilmiş oluyor.
Ama doğru akımda elektronların bir atomdan diğeri geçişi esnasında
düzgün doğrusal bir hareket olduğunu varsayıyoruz. Bu düzgün doğrusal akımda
iletken boyunca sağ el kuralına göre bir manyetik alan etkisi oluşur.
Hatta bir doğru akım devresinin anahtarını ilk açışta bir elektromanyetik
ışıma dalgası iletkenden ayrılır. Elektronların bir atomdan diğerine
ilk atlaması esnasından bir ışınım etrafa yayınlarlar. Devre ilk açıldığında
bir ivme hareketi meydana geliyor (duran bir sistemin eyleme geçmesi)
bir kıvılcım atlaması efekti oluşuyor. Sonra bu hareket düzgün
doğrusal bir harekete olarak devam ediyor.Biz buna düzgün doğrusal
elektrik akımı diyoruz. Zamana oranla hızı değişmeyen sabit hareket söz
konusu. Duran bir şey ilk hareketini yaptığında bir ivme efekti ortaya
çıkar. Bu efekttende bir elektromanyetik salınım oluşur. Bir pilin iki zıt
kutbunu bir kablo ile kısa devre yaptırdığımızda ilk kıvılcım
atlamasında bir elektromanyetik dalga yayımlanır. Sonra bu etki
kaybolur.Akım düzgün doğrusal bir hareketle akmaya başlar ve iletken
tel çevresinde iletkenden kopmayan, ışımayan sabit bir
manyetik alan çizgisi oluşur. Aynen bir mıknatıs alanı gibi sabit ,
durgun(statik) bir alan oluşur. Ama kabloyu tekrar tekrar her
seferinde diğer kutba değdirdiğimizde kablo ucunu her dokundurup
çektiğimizde iletkenden (temas noktası kıvılcımından) bir dalga
yayımlanır. İletkeni her kısa devre yaptırdığımızda peş peşe birbirini takip
eden elektromanyetik dalgalar yaratmış oluruz. Kabaca denebilirki
prensipte bu anahtarlama işlemini yapacak bir elektrik devresi
tasarlayıp anahtarlama görevini ses frekansımıza göre yapacak (akımı
değiştirecek) bir mikrofon dahil ettiğimizde ses frekansımıza göre elektrik
devresinden yayılan elektromanyetik dalga yayılım frekansını modüle
etmiş oluruz. Aynı işlemi diğer alıcı devrede tersine bir süreçle/işlemle
bir hoparlör yardımı ile değişen elektromanyetik ışınımı değişen
elektrik sinyallerine çevirip bunuda değişen ses dalgalarına
çevirmekle mikrofondaki sesi tekrardan elde etmiş oluruz. Biz
buna radyo yada telsiz yayını diyoruz. Doğrusal akım devresinde
devreyi sürekli açıp kapatarak ilk hareketi tekrar edip kesikli bir
şekilde peşpeşe birbirini takip eden bir dalgalar etkisi
oluşturma fikri varken bir alternatif akımda buna gerek yok! Zaten
alternatif akım devresinde alternatörün kutuplarının saniyede sürekli
değişmesi ile ilk hareket yenilenmesin saniye içinde 50 kez yapılmış
olması yani tekrarlanmış olması demektir. Buda 50 Hz lik bir
elektromanyetik ışımanın oluşması demektir. Bu işlem doğru akım devresinde
devredeki anahtarı saniye 50 kez açıp kapatmaya karşılık gelmektedir.
Elektronların ivmeli hareketi bir elektromanyetik ışınım etkisi oluşturur.
Bir elektromıknatısın spiral bobin sarımları arasında dolaşan elektronlarda
ivmeli bir hareket yaptığından dolayı bir elektomıknatısın çevresinde
akı yoğunluğuna bağlı olarak baskın bir manyetik alan oluşmasının yanında
birde zayıf bir sinkrotronik ışıma etkisi oluşması lazım. Fakat iletken tel
spiral(dairesel) şekilde sarılsada iletkeni oluşturan atomik dizinler
çok küçük aralıklı olduğundan bir elekronun yerdeğiştirme esnasında bu
dairesel ivmelenmeyi hissetmesi çok zayıf bir ihtimal olacaktır. Elektronlar
için iletkenin düzgün doğrusal yada spiral şekilde olması
arasında çok bir fark olmayacaktır. Bu sanki bir karıncanın devasa bir
top yüzeyini düz bir tepsi gibi görmesine benzetilebilir. Elektromanyetik
dalga yayınımı atomdan atoma ilk atlama esnasında meydana gelmekte.
İletken içindeki ilk dalga hareketi (devreyi tamamlama) esnasında bir
ivmelenme efekti oluşuyor sonra elektrik akımı düzgün doğrusal bir akış
formuna bürünüyor. Pilde depolanmış belli bir gerilime sahip elektriğin
kutuptan kutuba doğru olan ilk hareketi, akışı esnasında
bir elektromanyetik dalga yayınlanmaktadır. Durağandan harekete geçme
esnasında! Bir alternatif akımda elektronların iletken içindeki
durumunu şöyle izah edebiliriz.. alternatörden gelen
elektrik (elektronlar) her kutup değiştirme esnasında
- bir durup bir kalkan - bir arabaya benzetilebilir.
Elektronların birim zaman içindeki bu durup-kalkma sıklığına bağlı olarak
iletken çevresine o nispette bir elektromanyetik frekans enerjisi
yayınlanmaktadır. Bu durup-kalkmanın hızlanması demek elektronların
iki atom arası (en dış orbitaler arasında) yerdeğiştirme hızının
artması demektir. Hatta bu durup - kalkma hızı belli bir sıklığın
(frekansın) üstüne çıktığı zaman elektronlar atomun orbitalinden taşarak
iletkenlerin dış yüzeyinden hareket etme(akma) eğilimi
göstermeye başlıyorlar buda yüksek frekans tekniğinde deri
etkisi denen bir olaya neden olmaktadırlar. İletkenler çevresinde bir çeşit
mavi korona şeklinde elektriksel plazma efekti oluşmaktadır. Yüksek frekans
kablolarında karanlıkta bu mavi korona etkisi gözlemlenebilir.
Bir elektrik devresinde elektromıknatıssal bir mikrofonun anahtarlama
elemanına karşılık gelmesi bir frekans modülasyonuna karşılık gelmektedir.
Diyafram titreştikçe devre bir açılıp bir kapanır ( sıfır (0) ve bir
(1) kodlaması gibi). Anahtarlamanın bir transistör yardımı ile yada
farklı bir akım direnci değiştiren mikrofonla yapılması ise
genlik modülasyonuna karşılık gelir. Elektrik sinyalinin gücünün düşüp
yükselmesi (artıp-azalması ile) oluşan elektromanyetik dalganın
genliği modüle edilmiş olur. Frekans aynı ama devrede dolaşan elektrik
sinyalinin gücü bir azalıp bir artar.
Bir iletkende zaten belli bir frekansta elektronlar atomik yörüngelerden
çıkmakta.. bir tür plazma haline geçmekte.. bu durumda yüksek
frekanslı akımlar içi boş, ortası delik metal borular şeklinde olan
dalga klavuzları ile taşınmaktadır.
Bir verici anteninde yada normal bir elektrik devresinde
elektronların iletken içindeki hızı değişmiyor. Atomdan atoma bir
geçiş hızı var. Bu hız değişmiyor. Ama hız değişimi olayı ilk elektrik akımı
meydada geldiğinde gerçekleşiyor.Elektron durma durumundan hareket durumuna
geçerken bir hız değişiminden bahsedilebilir. Burada kriter /ölçü ilk
harekettir. Bir pil düşünelim voltajı ve akımı ne kadar arttırırsak
artıralım akım hızı belli bir sabit değerdedir. Fakat pilin
kutuplarını hızlıca yer değiştirdiğimizde iki atom arasındaki
elektronların ileri geri yerdeğiştirme hızı (sıklığı) artar. Bu artış
elektromanyetik dalga salınımının enerjisinin (frekansının ) artmasına sebeb
olur. Bir pile iki kutbun devresini tamamlayacak şekilde bir yük takıp
standart bir doğru akım devresi oluşturduğumuzda artık elektronlar
iletkenler boyunca sabit hızda yerdeğiştirmeye devam eder.Devredeki
anahtarı açıp kapatarak alternatif akımdaki gibi il hareketi belirli
bir sıklıkla tekrarlayarak peşpeşe bir bir elektromanyetik
salınım dalgası oluşturabiliriz. Bu bir durgun göl yüzeyine
parmağımızla tekrar tekrar vurarak bir dalgalanma efekti yaratmak
gibidir. Bir rezonans devresindede oluşan frekans kondansötörün
değeri ile ilintilidir. Kondansatör ne kadar küçük değerli olursa ne kadar
hızlı boşalıp dolarsa frekansta o kadar büyük olur. Kondansatörün her
dolup boşalması alternatörün artı (+) ve eksi (-)
kutuplarının yerdeğiştirmesine karşılık gelir. Bu yüzden elektronik olarak
elde edilebilecek elektromanyetik dalga frekansının değeri sistemin
izin verdiği sınırlamalara tabi olacaktır. En fazla bir magnetronda
mikro dalgalar düzeyinde bir elektromanyetik salınım üretebilmekteyiz. Bu
salınım/ em ışınım bir dalga klavuzu ile magnetrondan alınıyor bu dalgalar
yansıtılıp değişik şekillerde kullanılıyor.
James Clerk Maxwell
Bilim tarihinde 19. yüzyılın ilk yarısı özellikle elektrik, manyetizma ve
ışık konularındaki çalışmaların ön plana çıktığı bir dönemdir. Işığın
dalgalar biçiminde ilerlediği görüşü yaygınlık kazanmış; ayrıca, kristal
aracılığıyla istenen yönde kutuplaştırabileceği deneysel olarak
gösterilmişti.
Ne var ki, elektrik, manyetizma ve ışık arasındaki bağıntı henüz yeterince
bilinmediğinden bu olaylar bağımsız araştırma konuları olarak ele
alınmaktaydı.
Maxwell'in 1850'de bu olayların ilişkilerini belirlemesiyle fizikte bir
bakıma Newton'unki çapında yeni bir devrimin temeli atılmış oldu.
Newton'un gravitasyon kuramı, evreni mekanik bir modele indirgeyerek
açıklıyordu. Bu modelde, değişik büyüklükteki kütlesel nesnelerin, elektrik
yükleri gibi, biribirini etkilediği temel varsayımdı.
Faraday bir adım ileri giderek elektrik yüklerinin yalnız biribirini değil
çevrelerini de etkilediği görüşüne ulaşır, "elektromanyetik güç alanı"
dediği yeni bir kavram oluşturur. Ona göre bu alan uzayda diğer
fiziksel nesnelerden bağımsız, kendine özgü bir gerçeklikti.
Değişen manyetik alanın bir iletkende elektrik ürettiğini saptayan Faraday,
bu olayı "elektromanyetik indüksiyon" diye nitelemişti. Faraday'ın deneysel
buluşlarıyla bir tür büyülenmiş olan Maxwell, daha ileri giderek, söz konusu
etkinin yalnız iletkende değil, uzayda da oluştuğunu; üstelik,
değişen elektrik alanın da manyetizma ürettiğini
gösterir. 1873'de yayımlanan Elektrik ve Manyetizma Üzerine inceleme
adlı kitabında ortaya koyduğu denklemlerden, elektrik ve manyetik etkilerin
uzayda ışık hızıyla yol aldığı sonucu da çıkmaktaydı. Işığın yapı ve
niteliği bilim adamları için sürgit bir "bilmece" konusu olmuştu. Işık
kimine göre dalgasal nitelikteydi, kimine göre parçacıklardan oluşmuştu.
Maxwell ise ışığı uzayda dalgasal ilerleyen hızlı titreşimli bir
elektro-manyetik alan diye niteliyordu. Her biri değişik titreşim
frekansıyla ilerleyen değişik renklerin oluşturduğu ışık, ona göre,
elektromanyetik titreşimler skalasında yer alan olaylardan yalnızca biri
olmalıydı. Işığın yanı sıra başka elektromanyetik
radyasyon formlarının varlığı da araştırılmalıydı. Maxwell'in
kuramsal olarak varsaydığı olaylar ölümünden az sonra deneysel olarak
belirlenir. Hertz'in düşük frekanslı radyo dalgaları ile Röntgen'in yüksek
frekanslı X-ışınları Maxwell'in öndeyişini doğrulayan bulgulardır. Şimdi
bildiğimiz gibi, radyasyon spektrumundaki dalga sıralaması, bir uçta, radyo
dalgalarından; öbür uçta, gama ışınlarına uzanan mikro-dalga, kızıl-altı,
ışık, ultra-violet, X-ışınları gibi titreşim frekansı giderek yükselen
formları içermektedir.
Maxwell de Faraday gibi evreni dolduran son derece ince ve esnek bir ortamı
varsayıyordu. Daha sonra vazgeçilen yerleşik görüşe göre elektromanyetik
etkilerin dalgasal yayılımı ancak "esir" denen öyle bir ortamla olasıydı.
Elektromanyetik dalgaları ilk sezinleyen Faraday olmuştur. Ancak ışığın tüm
özelliklerim bu dalgalarla açıklayan matematiksel kuramı Maxwell'e
borçluyuz.
Maxwell'in bu amaçla formüle ettiği "vektör analizi" diye bilinen
matematiksel teknik ile çok sayıda olayı kapsayan ve şimdi "Maxwell
denklemleri" diye geçen dört denklem modern elektromanyetik kuramın özünü
oluşturur. Bu denklemler, kuantum ve relativite teorileriyle dalga
mekaniğini gerektirmeyen olgular için bugün de geçerliğini sürdürmektedir.
Başlangıçta, Maxwell'in getirdiği kuramsal açıklamalara karşı çıkıldığını
biliyoruz. Bir kez, denklemlerine dayalı öndeyileri olgusal olarak henüz
yoklanıp doğrulanmamıştı. Sonra kuramı, ışığa özgü yansıma ve kırılma
olaylarını açıklamada yetersiz görülüyordu. Ne var ki, bu yetersizlikler çok
geçmeden aşılır, elektromanyetik kuram açıklama gücü ve doğrulanan
öndeyileriyle yerleşik bir teori, bir "paradigma" konumu kazanır.
Maxwell'in başarısı ne denli vurgulansa yeridir. Temelde kuramsal olan
çalışması daha sonra yol açtığı uygulamalı gelişmelerle göz kamaştırıcı bir
önem kazanır.
Maxwell bir idealistti. Platon’dan Descartes ve Spinoza’ya felsefe tarihinin
en iyi okuyucularından biriydi. Bu tarihten Doğanın özdeğin mantıksal/ussal
örgütlenişi olduğunu öğrendi. İnsan usunun kategorilerinin kendinde-evrenin
de kategorileri olduğunu, Doğanın ancak ona usu ile yaklaşan fizikçiye yanıt
verebileceğini kavramadı. Ve tüm kuramsal çalışmasında doğanın usunu,
doğanın mantıksal yapısını, düzen ve uyumunu bulmaya çabaladı. Maxwell’in
evreni ussaldır, yasaldır, uyumludur, anlamlıdır. Gözlem ve deneyim
dediğimiz verilerin gerçekte kavramın belirlenimleri olduğunu kabul eden a
prirori bilim yöntemi bilimin yalnızca arı kuram boyutuna indirgenmesi anl.....
gelmez. Bu düşüncesiz görgücünün sanısıdır. Tam tersine, gerçek kuram o
denli de özdeksel olgusallığın tam yüreğinden kavranışıdır, sözcüğün en tam
anlamıyla en yararlı (ve aynı zamanda en zararlı) olabilendir, modern
yaşamda teknoloji dediğimiz ve insanlığın gönenci için olduğu gibi sadistik
erekler için de kullanılabilen tüm bilimsel uygulayımın olanağıdır. Arı
fizik hiçbir ‘yararcılığı,’ hiçbir pragmatizmi göz önünde tutmaz. Tersine,
usun eytişimsel özgürlüğüne yabancı tüm böyle kaygıları, düşünceyi özgür
işleyişinde engelleyen tüm öznel dürtüleri dışlar. Ama böylelikle ‘yarar’
kavramının kendisinin tözü olan alanın gerçekliğini saptama şansını kazanır.
Maxwell’in Edinburgh’ta İngiliz akademizminin mızmızlığından uzakta
dinginlik içinde yaptığı çalışması optik, elektrik ve
manyetik kuramları tek bir elektro-manyetik alan kavramında birleştirerek
tümünün de aynı temel yasaların değişik belirişleri olduğunu gösterdi.
Tüm bunları ve ayrıca radyo dalgalarını, radar, ve ısının yayılımı
fenomenlerini benzersiz ve büyüleyici bir eşitlikler dizgesinde birleştirdi.
Çok genç yaşta ölen Maxwell’in fizikte ileri sürdüğü kimi kuramlar ancak
ölümünden uzun bir süre sonra tanıtlanabildiler. Örneğin ivmelendirilen
yüklü bir parçacık tarafından üretilen ışımanın ışık ile aynı hızla
yayılmasının deneysel doğrulamasını göremedi. Einstein’ın görelilik
kuramında bile göreli kılınamayan bu olgu modern fiziğin bütününde en önemli
buluşlardan biri olma değerini taşır.
Maxwell’in kavramları yirminci yüzyıl fiziğindeki ikinci büyük yeniliğe,
nice kuramlara götüren mantıksal yolu da gösterdiler. Maxwell’in Faraday’a,
görgül olanın ötesinde matematiğe ve en yalın kuramcılığa bile hoşgörüyle
bakamayan bu harika ‘‘deneysel araştırmacı’’ya borcu, aralarındaki tüm
benzemezliğe karşın, ölçüsüzdür. Matematikte aşağı yukarı hiçbir bilgisi
olmayan ‘‘Faraday’ın incelemelerini okumayı sürdürürken,’’ der Maxwell,
‘‘onun fenomenleri kavrama yönteminin de matematiksel bir yöntem olduğunu
algıladım, üstelik alışıldık matematiksel simgeler biçiminde anlatılmış
olmasa da. ’’ Maxwell Faraday’ın deneyler yoluyla türettiği kavramsal yapıyı
matematikselleştirdi. Ama matematikçi Maxwell’in çalışması gözlemci ve
deneyci Faraday’ın kavramlarının matematiksel terimlere çevrilmesinin çok
ötesine geçer. Aslında, Faraday’ın matematiğin ötesine giden deneysel
kavramları ile karşıtlık içinde, Maxwell matematiksel kavramsallaştırmanın
deneyselin ötesine geçebildiğini gösterir. Maxwell’in alan kuramı ile ilgili
buluşları ilk kez Heinrich Hertz tarafından 1877’de, Maxwell’in ölümünden
sekiz yıl sonra, deneysel olarak doğrulanır. Maxwell’in kendisi görgül
araştırmaya hiç de ilgisiz değildi ve başka pek çok deneysel aygıt tasarının
yanısıra, yüzyılın en büyük araştırma özeklerinden biri olan Cavendish
laboratuarının tasarı ve yapımının sorumluluğunu da üstlendi.
Maxwell Elektro-Manyetik (EM) Teorisi Doğada, cisimlerin hareketine ek
olarak bir takım elektriksel ve manyetik etkiler ile ışıkla ilgili optik
olaylar da gözlenmektedir. İnsanlar, doğanın bu yönlerini de
modelleyebilmek, matematiksel olarak anlamak istiyorlardı. Maxwell
kendisinden önce, bu konularla ilgili çıkarılmış denklemleri
birleştirmesiyle bilinir ve bu anlamda elektro-manyetiğin Newton’u olarak
adlandırılır.
Maxwell denklemlerine göre, elektrik ve manyetik aslında birbiri cinsinden
ifade edilebilen, birbirine dönüşebilen etkilerdir. Örneğin yağmurlu bir
havada yüksek bir tepede bulunuyorsanız ve yanınızda bir pusula varsa, her
şimşek çakışında (yük boşalması=elektriksel olay) pusulanın ibresinin
saptığını (manyetik olay) gözlemleyebilirsiniz. Bu basit deney bize, aslında
elektrik ve manyetiğin aynı şeyin iki farklı yönü olduğunu ispatlar.
Maxwell aynı şekilde, ışığın da aslında bir
elektro-manyetik dalga olduğunu denklemleriyle göstermişti. Böylece
Maxwell sayesinde o dönemin üç fenomeni daha, elektrik, manyetik ve optik,
açıklanabilir ve anlaşılabilir olmuştu. Tabiatın bütün sırlarına vakıftı
artık insanlar ve işte bu özgüvenle artık fiziğin, yolun sonuna geldiğini
düşünüyorlardı. Tabi ‘son’ dediklerinin aslında ‘başlangıç’ olduğunu, yeni
kuantum bulgularıyla anlayacaklardı. EM Dalgalar Dalga, enerjiyi mekânda bir
yerden bir yere taşıyan oluşum olarak tanımlanabilir. Örneğin ‘duyma’
dediğimiz hadiseyi ele alalım. Ses aslında, katı, sıvı veya gaz bir ortamın
ani deformasyonu (bozulması) sonucu oluşan dalgalarla taşınan enerjidir.
Hava içerisinde titreşen bir cisim (arının kanat çırpması mesela),
etrafındaki havayı periyodik olarak sıkıştırıp genleştirecektir ve bu yolla
oluşan dalga, cismin titreşim enerjisini hava içinde iletecektir. Ses
dalgaları dediğimiz, işte bu iletimin mekanizmasıdır. Arının kanat
çırpmasından ötürü açığa çıkan titreşim enerjisi hava yoluyla, ses dalgaları
aracılığıyla kulağımıza kadar gelir, aynı şekilde kulak zarımızı
titreştirmeye başlar, kulak zarımızın titreşimi sonucu sinirler elektriksel
olarak uyarılır, bu uyartı beynimize iletilir ve biz de ses dediğimiz şeyi
algılarız. Başka bir örnek; durgun bir su yüzeyine bir
taş parçası atıldığında oluşan dalgalardır. İşte bu dalgalar da,
üsttekine benzer şekilde su yüzeyinin deformasyonu sonucu oluşmuştur.
Taş, su yüzeyine çarptığında açığa çıkan enerjiyi su
içinde taşırlar. Radyo, TV, cep telefonları, uydular aracılığıyla
haberleşme elektro-manyetik (EM) dalgalar yoluyla olur. Bu dalgaların ses ve
su dalgalarından farkı, iletimleri için bildiğimiz anlamda fiziksel bir
ortama ihtiyaç duymamalarıdır. EM dalgalar, boş uzayda
dahi ilerleyebilir. Tabi bu nokta spekülasyona açıktır, boş-vakum
olarak bildiğimiz uzay gerçekten de boş mudur yoksa aslında şu an
anlayamadığımız bir doluluk biçimine mi sahiptir, vs. Maxwell denklemleri
boş uzay-vakum- için çözüldüğünde ( yük ve akım yerine sıfır koyarak),
karşımıza bir dalga denklemi çıkar. Bu denklemdeki dalganın hızının, önceden
ışık için deneyler yoluyla bulunan bilindik hızla (saniyede 300.000 km.)
aynı olduğunun görülmesi, ışığın da aslında bir EM dalga olduğunu
ispatlamıştır. Renkler olarak algıladığımız görünür ışık bölgesi, dalga boyu
400-700 nm (1 nm= metrenin milyarda biri) arasında olan EM dalgalardır. (Her
bir renk de farklı bir dalga boyuna denk gelmektedir.) Böylece optik
etkiler, ışığın dalga kuramıyla tutarlı şekilde açıklanmaya başlanmıştı.
Işık, bir elektro-manyetik dalgaydı ve dalgalara has özellikler
gösteriyordu. Bu dalga etkilerinden biri olan ‘girişim’e, sonraki kuantum
bulgularını anlamamıza yardımcı olacağı için değinmemiz gerekmekte:
Işık Kuramının Tarihçesi
Fiber optiğin insanları neden bu kadar çok etkilediğini daha iyi anlamak
için belki de önce ışık kuramının tarihçesine bakmak gerekir. Son 3000 yıl
içinde ışık ile ilgili geliştirilen onlarca kuramdan önemli olan altısı
şunlar: 1) Dokunma 2) Işıma 3) Parçacık 4) Dalga 5) Elektromanyetik 6)
Kuantum Bilgi
İletişiminin tarihi oldukça eskiye dayanır. İlk çağlar da insanlar ateş
yakarak iletmek istedikleri bilgiyi bir tepeden bir başka tepeye aktardılar.
Işık kullanılarak yapılan bu ilk haberleşmede insanoğlu belki de hala en
gelişmiş ışık detektörünü yani gözü kullandı. Işık üreten kaynak olarak ateş
kullanılıyor ve bu ışık insan gözünce algılanarak bilgi bir noktadan başka
bir noktaya aktarılıyordu. Bu ilkel haberleşme tekniğinde en büyük zorluk,
haberleşme uzaklıklarının çok sınırlı olması ve aktarılan bilginin
büyüklüğünün az olmasıydı. Daha sonra gelişen iletişim teknolojileri,
çeşitli ortamlardan yararlanarak bilginin iletilmesini sağladılar. Genelde
kullanılan, elektrik sinyalinin iletken kablolar aracılığı ile bir noktadan
diğerine aktarılmasına dayalı teknolojilerdi. Ancak son elli yıl içinde,
ilkçağlarda kullanılan yönteme geri dönüldü ve iletişimde ışık tekrar
kullanılmaya başlandı. Son yıllardaki iletişim teknolojilerindeki sıçramanın
tabanında fiber optik teknolojilerindeki gelişmeler olduğunu söylemek doğru
olur.
Bundan sonra gelen iki kuram Sir Isaac Newton’un parçacık ve Christian
Huygens’in dalga kuramları. Bunlar, birbirlerine tam ters olan kuramlar.
Newton’a göre ışık, parçacık olarak düz bir doğru üzerinde yol alır. Diğer
bir deyişle, ışık bir parçacıklar sistemidir ve kaynağından her yöne düz
doğrular boyunca yol alırlar. Newton’un fizik yasası parçacıkların
cisimlerden yansımasını açıklayabiliyor. Huygens’in dalga kuramıysa
Newton’un kuramını kabul etmiyor. Ona göre, eğer ışık parçacıklardan
oluşsaydı birbiriyle karşılaşan ışık demetleri kendilerini yok etmeliydi.
Huygens, bunu açıklamak için karşılaşan iki su akıntısını örnek gösterdi.
Gerçekten de ışık bu tür bir özellik göstermez ve ışık demetleri
karşılaştıklarında, su örneğinde olduğu gibi bir olay ortaya çıkar. Huygens,
ışığın bir dalga olduğunu öne sürdü. Ona göre ışık ve onunla ilgili olaylar
tümüyle dalga kuramına oturtulmalıydı. Buna karşılık Newton da eğer ışık bir
dalgaysa, hareketi boyunca rastladığı köşeleri de dönmesi gerektiğini ancak
bunun olmadığını ileri sürerek dalga kuramını reddetti. Bu günün bilimiyse
ışığın gerçekten köşeleri döndüğünü gösterebiliyor. Ancak dalga boyunun çok
küçük olmasından dolayı bu olayın gözle görünmesi olası değil. Dalga kuramı,
1800’lü yıllarda kabul gördü. Parçacık kuramıysa 1800’lü yılların sonlarında
tamamen terk edildi.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, James Clerk Maxwell, elektrik, manyetizma
ve ışığı bir kuramda birleştirdi. Bu kurama elektromanyetik teori dendi.
Maxwell’e göre ışık bir elektromanyetik dalgadır ve diğer elektromanyetik
dalgaların özelliklerini gösterir. Maxwell, elektrik ve manyetik sabitlerden
yararlanarak ışık hızını hesapladı. Gerçi bulduğu hız kabul edilebilir değer
içinde; ancak Maxwell’in teorisi fotoelektrik etkisini açıklayamıyor. 1887
de Heinrich Hertz, metal üzerine gönderilen belli özellikteki ışığın,
elektronları metal yüzeyinden kopardığını buldu. 1900’de Max Planck, ışık
ile ilgili başka bir kuram geliştirdi. Buna göre ışık, içinde enerji olan
küçük bir paket içinde iletilir ve madde tarafından emilir. Bu küçük pakete
“quanta” adını verdi. Quanta içindeki enerji, ışığın frekansıyla doğru
orantılı. Albert Einstein, Planck’ın kuramını tamamen kabul ederek ışığın
quanta olarak iletilmesinin ve madde tarafından emilmesinin yanında, ışığın
quanta olarak yol aldığını ileri sürdü. Einstein, quanta birimi olarak
foton’u kabul etti. 1905’te Einstein kuantum kuramını kullanarak
fotoelektrik olayını açıkladı. Kuantum kuramı, iki temel kuramın, parçacık
ve dalga kuramlarının birleştirilmesiydi. Bu birleştirme zorunluydu; ışık
bazen parçacık bazen de dalga özelliği gösterir. Işık, enerji nin bir
biçimidir. Fotonlar, ancak bu fotonun hareket halinde olması durumunda var
olurlar. Işığın boşluktaki hızı saniyede 3x108 metredir. Fiber optikle
ışığın en yakın ilişkisi yansımadır. Newton yasaları ışığın nasıl
yansıdığını açıklayabiliyorlar Newton kuramına göre, ışığın bir yüzeye gelme
açısıyla yansıma açısı değişmez. Işığın çok önemli bir özelliğiyse kırılma.
Kırılma, ışığın değişik ortamlarda yol almasında ortaya çıkıyor. Belli
özellikteki bir ortamdan başka özellikteki ortama geçerken ışık kırılır.
Işığın hızı, hareket ettiği ortama bağlı olarak bazen artar bazen de azalır.
Örneğin, ışık havada camdan daha hızlı gider. Bir ortamdan diğeri. ne
geçerken ışık hızının değişmesi onun kırılmasına neden olur. Fiber optik
teknolojisi, son bir kaç yüzyıldır geliştirilen ışık kuramının bir sonucu.
Gördük ki eski zamanda ateş sinyal aracı olarak kullanılmıştı. Bilim
geliştikçe haberleşmede kullanılan sinyalleme şekil değiştirdi ve bu işlem
çok daha karışık bir hale geldi. Işıkla ilgili bilim adamlarının çalışmaları
çok eskiye dayanmakla birlikte, fiber teknolojilerindeki gelişme oldukça
yeni. Fiber Kablolarla İletişim Yukarıdaki şekilde göründüğü gibi herhangi
bir bilgi (ses, veri ya da görüntü) önce elektrik sinyaline dönüştürülür.
Işık kaynağında bu sinyaller ışık sinyaline çevrilir. Burada önemli bir
nokta fiberler hem sayısal hem de analog sinyali taşıyabilir. Birçok kimse
fiberlerin sadece sayısal sinyalleri taşıdığını düşünebilir (ışık kaynağının
açılıp kapanmasıyla). Sinyal bir kere ışık sinyaline çevrildikten sonra,
fiber içinde detektöre gelinceye kadar yol alır. Burada ışık sinyali tekrar
elektrik sinyaline dönüştürülür. Son olarak da elektrik sinyalinin şifresi
çözülerek bilgiye (ses, veri veya görüntü) dönüştürülür.
Terahertz Dalgaları Daha Çok Kullanılacak
Terahertz Dalgaları Nedir?
Elektromanyetik spektrumun 0.1 ile 10 THz frekans aralığındaki ışımalara
Terahertz dalgaları veya T-ışını (T-rays) denir. 1 THz = 1012 Hz dir. Bu
frekans aralığı mikrodalga ile uzak kızıl ötesindeki aralığa karşılık gelir.
THz dalgaları elektromanyetik spektrumun geniş bir alanını kaplamalarına
rağmen çok fazla keşfedilmemiş bir bölgede bulunmaktadır. THz frekanslı
ışıma yenilikçi algılama ve görüntüleme yetenekleri ile son yılların
üzerinde en çok çalışılan araştırma konularından birisi olmuştur (Ref. 1).
Elektromanyetik Spektrumda T-ışınları
Terahertz ışıması, elektromanyetik spekturumun diğer bölümlerinde bulunmayan
benzersiz özelliklere sahiptir. Terahertz ışıması su ve metal haricindeki
hemen hemen her maddeye belirli bir derecede nüfus edebilir ve kimyasal,
biyolojik moleküllerin büyük bir kısmının titreşim hareketine uyan frekans
aralığındadır. T-ışınları plastik, karton, kumaş gibi çoğu malzemeden
geçerek su ve su buharında soğrulup metallerden yansır. Bu sayede havaalanı
güvenliğinde uygulama alanı bulabilmekle birlikte, THz dalgaboyları çoğu
kimyasal ve biyolojik malzemeninde parmak izi spektrumunuda oluşturduğundan,
tehlikeli maddelerin tanımlanmasında kullanılabilir. THz dalgaları çok hızlı
kablosuz iletişimde, tıbbi görüntülemede, kara mayınlarının uzaktan
algılanmasında yeni avantajlar sağlayacaktır. Bütün bunların yanında
T-ışınları biyolojik dokuları iyonize etmeme özelliğinden dolayı
X-ışınlarına göre zararsızdır. Canlılar üzerinde dozaj sınırı olmadan tıbbi
görüntüleme veya başka amaçlarla kullanılabilir.
Havaalanlarındaki güvenlik çemberinden çanta, eşya veya giysiler X-ışını
kameralarından geçerken, yolcular üzerininde metal bulunup bulunmadığını
manyetik algılayıcılar tespit etmektedir. Dolayısıyla yolcuların taşıdıkları
tüm metal nesneleri üzerlerinden çıkarıp, hatta ayakkabılarını, X-ışını
cihazına koymaları gerekmektedir ki bu da havaalanlarında uzun kuyrukların
oluşmasına neden olmaktadır. Biyolojik dokulara zarar vermeyen T-ışınları
ile yolcuların eşyalarını bırakmadan taramadan geçirilmeleri mümkün
olacaktır. Aynı zamanda T-ışını yansıma spektroskopisi kullanılarak kara
mayınlarının 30 m kadar uzaktan tespitinide yapmanın mümkün olduğunu yapılan
araştırmalar göstermiştir.
Bütün bu özelliklerine rağmen bu frekans aralığı küçük boyutlu kompakt,
frekansı ayarlanabilir, koherent, sürekli ışıma yapan T-ışınları üreten
kaynaklardan yoksundur. THz dalgaları genişbant dalgalar veya dar-bant
sürekli dalga olarak çeşitli yöntemlerle üretilebilmektedir. Serbest
elektron lazerleri atmalı veya sürekli T-ışınları üretimi için uygun
olmasına rağmen çok büyük ve pahalı olmaları laboratuvar dışında kullanımını
engellemektedir. Gerikalmış dalga titreştiricilerde (Backward Wave
Oscillator) belli frekans aralığında ayarlanabilmekte ve büyük hacim
kaplamaktadırlar. Kuantum kademeli lazerlerde (Quantum Cascade Lazer)
frekans 2.1 THz'in altına henüz inilememiştir. Genellikle çok pahalı
femtosaniye atma üreten lazerlerle atmalı THz dalga üretilebilmekte ve
laboratuvar dışında uygulama bulması konusunda araştırmalar devam
etmektedir.
Yüksek Sıcaklık Süperiletkenlerinin Terahertz Işıması
Terahertz dalga boylarında ihtiyaç duyulan küçük boyutlu, yüksek güçlü,
frekansı ayarlanabilir, koherent, sürekli ışıma yapan bir kaynağa İzmir
Yüksek Teknoloji Enstitüsü ile Argonne Ulusal Laboratuvarının çözüm önerisi
katmanlı süperiletkenlerdir. Tek kristal Bi2Sr2CaCu2O8 (Bi2212) yüksek
sıcaklık süperiletkeni c-ekseni boyunca sıralanmış üstüniletken CuO2
katmanları ile yalıtkan Bi-O ve Sr-O katmanlarından oluşur. Bu doğal
katmanlı yapı, c-ekseni boyunca tünel eklemler oluşturur ve özgün Josephson
eklemleri olarak isimlendirilir. AC Josephson olayı kullanılarak bu tünel
eklem dizilerinin terahertz dalga boyunda ışıması uzun yıllardır teorik
olarak araştırılmış ama koherent ve şiddetli bir ışıma elde edilememiştir.
On yılı aşkın süredir elektron ve cooper çifti tünellemeleri üzerine
çalışmamız (Ref. 3) ve tünel eklemlerdeki ısınma olaylarındaki bilgi
birikimimiz (Ref. 4) neticesinde yeni bir tasarım yapılarak terahertz ışıma
gözlenmesi planlanmıştır. Lazer kavitesine benzeşim yapıldığında,
süperiletken dikdörtgen prizması şeklindeki örnek içinde, elektromanyetik
kavite rezonansının uyarılması bir makroskopik kuantum durumu oluşturur ki,
çok sayıdaki tünel eklem senkronize olarak aynı fazda THz frekansında
titreşmeye başlar. Bu prensip doğrultusunda Bi2212 tek kristalleri üzerine
fotolitografi ve iyon demeti aşındırma yöntemleri ile çeşitli boyutlarda
mesa yapılar şeklinde hazırlanarak, düşük sıcaklıklarda akım-gerilim ve
bolometreden gerilime bağlı olarak terahertz ışımaları incelenmiştir.
THz ışıma yapan ilk örnek, 6x6 mm2 safir üzerinde 1x1 mm süperiletken
kristal.
Dikdörtgenler prizması şeklinde hazırlanmış özgün Josephson eklemlerinden
0.85 THz’e kadar sürekli, koherent ve polarize ışıma ilk defa elde edilmiş
ve bolometre ve spektrometre ile dedekte edilmiştir. Işıma gücünün Josephson
eklemlerinin sayısının karesi ile arttığı ve 0.5 mikrowatt’a kadar ulaştığı
bulunmuştur. Mesa boyutlarına bağlı olarak ışımanın frekansının
değiştirilebildiği ve 50 K’e kadar sıcaklıklarda ışıma yaptığı tespit
edilmiştir. Elde edilen sonuçlar üstüniletken kompakt THz kaynaklarının
geliştirilmesine ve bu frekans aralığının daha etkin kullanılmasına öncülük
edecektir (Ref. 5). Doç. Dr. Lütfi Özyüzer yürütücülüğünde İzmir Yüksek
Teknoloji Enstitüsü Fizik Bölümünde gerçekleştirilen, TÜBİTAK tarafından da
desteklenen Süperiletkenlerden T-ışını eldesi projesi, ABD de Argonne Ulusal
Laboratuvarında Cihan Kurter, Ulrich Welp, Ken Gray ve Alex Koshelev,
Japonyada Kazuo Kadowaki gruplarının ortak projesidir. Terahertz ışınımın
ucuz ve küçük bir aygıttan üretimi, bilinen uygulama alanlarının yanında
bilinmeyen uygulama alanlarınıda ortaya çıkarıp, çok farklı disiplinlerde
çığır açacaktır. 23 Kasım 2007 de Science'da yayınlanan çalışma,
süperiletkenler kullanarak daha da güçlü T-ışınımı eldesine olanak
sağlayacak çalışmaların ilk adımıdır. Kim istemezki kara mayınları havadan
helikopterle tespit edilmesin?
Işınım oluşumu....
EM wave in Real life
I have read many articles about EM wave to find what I'm searching for
and nothing still. I have seen many pictures, animations and videos
about EM wave, and about oscillating charge, but still nothing. What I
am really curious about is why there is no animation or picture about
electric and magnetic field together ftom the point of an oscillating
charge, but there is only electric field shown. e.g.
It tells me that is something like this and that these
circles are magnetic
field of moving charge, but they are actually showing crest or
trough of an electric field, i.e. electric
wave, right?
So another question follows, is electromagnetic wave really how it
looks like in many pictures and animations? e.g.
ELEKTROMANYETİK DALGALAR
İlk önce radyo dalgaları ile tanıştık, daha sonra televizyon dalgaları
geldi. Ardından mikrodalga fırınlar , cep telefonu, baz istasyonları,
bluetooth derken EM dalgalar farklı dalga boylarında hayatımızın içine
doluştu. Fakat biz hep EM dalgalarla iç içeydik. Gözlerimizin aldığı
ışığın sadece dalga boyu farklı, ama o da diğerleri gibi
elektromanyetik dalga. O zaman nedir bu EM , nasıl oluşur ve insan
sağlığına bir zarar verir mi?
Işığın elektromanyetik dalga olduğunu öğrenmek için 19. yüzyılın
ikinci yarısını, James Clerk Maxwell’i beklememiz gerekecekti. Maxwell
klasik elektromanyetik kuramı formüle ederek o zamana kadar birbiriyle
ilgisiz görünen elektrik, manyetizma ve optik gibi dalları bir
araya getirdi. Daha önce Gauss, Faraday ve Ampère tarafından formüle
edilmiş birbirinden bağımsız gibi görünen denklemlerin, Ampère
yasasındaki ufak bir düzeltmeden sonra bir araya geldiklerinde bütün
elektromanyetik olguları açıklayabileceğini ilk kez Maxwell gördü ve
formüle etti. Şu an Maxwell denklemleri olarak adlandırılan bu
formüller ışığın, elektriğin ve manyetik alanların aslında
sadece madalyonun farklı yüzleri olduğunu gösteriyor. Bu formüller
aynı zamanda elektrik yüklerin ve akımların, elektrik ve manyetik
alanlara nasıl kaynaklık ettiğini ve zamanla değişen elektrik ve
manyetik alanların nasıl bir diğerini oluşturduğunu açıklıyor. Bu
formüllerin sonucu olarak, elektrik ve manyetik alanların dalga
formunda, boşlukta ışık hızı sabitiyle yayıldığı da Maxwell tarafından
gösterilmiş oldu. Elektromanyetik kuramı tek bir çatı altında
birleştiren bu çalışma, Maxwell’i Newton ve Einstein’ın ardından
tarihin en büyük fizikçileri arasına yerleştiriyordu.
Elektromanyetik kuvvet evrende var olduğunu
bildiğimiz dört temel kuvvetten biri. Kütle çekim kuvveti temel
kuvvetlerin ikincisi. Sadece atom altı düzeyde etkin olan güçlü kuvvet
ve zayıf kuvvet temel kuvvetlerin son ikisi. Çevremizdeki diğer
tüm kuvvetler, örneğin sürtünme, bu temel kuvvetlerle açıklanır.
Moleküler ölçeğin üzerindeki tüm olaylarsa genelde sadece
elektromanyetik kuvvetle açıklanır, çünkü kütle çekim kuvveti
elektromanyetik kuvvetten çok çok daha küçüktür. Günlük hayatımızdaki
olayların fiziğini anlamamıza yardımcı olan elektromanyetik kuramıyla
Maxwell, 20.yüzyıl fiziğini en çok etkileyen 19. yüzyıl fizikçisidir.
Elektromanyetik dalgalar (ışıma) yüklü parçacıkların hareketi sonucu
meydana gelir. Sabit duran yüklü bir parçacık
sadece elektrik alan oluşturur. Hareket
eden yüklü parçacıklarsa bir elektrik alan ve bir manyetik alan
meydana getirir. Bu alanların birbirlerine oranı sabittir ve
birbirlerine dik bir şekilde uzayda salınarak yol alırlar.
Elektromanyetik dalgalar diğer dalgaların tersine, bir ortama ihtiyaç
duymadan yayılabilir. Bu dalgaların frekansı ve dalga boyu birbiriyle
ilişkilidir, örneğin frekans artarken dalga boyu azalır. Eğer
“buradaki fizik beni aşıyor, dalga boyu ve frekans da ne, biri
artarken öbürü niye azalsın?” diyorsanız, derin bir nefes alın ve
kendinizi okyanustaki bir tropikal adanın sahilinde hayal edin. Şimdi
dikkatinizi okyanusa verin. İki dalga tepesinin arasındaki uzaklık her
zaman aynıdır. Fizikçiler bu uzaklığa dalga boyu demeyi uygun görmüş.
Bir dalganın frekansı ise, basitçe bir saniyede önünüzden geçen
dalgaların sayısıdır. Bu tropikal adada dalgaları sayacak kadar
sıkıldıysanız, gelin bir saniyede önünüzden geçen dalgaları sayalım.
Eğer dalgalar arasındaki mesafe artarsa (dalgaların hızı sabit kalmak
koşuluyla), önümüzden geçen dalga sayısı yani frekans azalacaktır.
Tabii ki bunun tersi de doğrudur, dalga boyu azalırsa da frekans
artacaktır.Şimdi tropikal dalgalardan elektromanyetik dalgalara geri
dönersek, dalgaları genelde frekanstan veya dalga boyundan birine
bakarak ayırırız. Radyo dalgası ile gördüğümüz ışık arasında özdeki
tek fiziksel fark, dalga boyu veya frekanstır. Görünür ışığın rengi de
yine dalga boyuna (veya frekansına) bağlıdır. Örneğin gördüğümüz
ışığın dalga boyu ortalama 1 mm’ nin binde birinin yarısı
kadardır.Radyo dalgalarının büyüklüğü 1 mm’den başlayıp onlarca
metreyi bulabilir. X-ışınlarının dalga boyu ise 1 mm’nin milyonda biri
kadardır. Artan frekans ve azalan dalga boyuna göre elektromanyetik
dalgaların başlıcaları şunlardır: Radyo dalgaları, mikrodalgalar,
kızılötesi dalgalar, görünür ışık, morötesi dalgalar, X-ışınları ve
gama ışınları.
Elektromanyetik dalgaların biyolojik ve kimyasal
sistemler veya herhangi bir malzeme üzerindeki etkisi, dalgayı
oluşturan alanların şiddetine ve frekansına bağlıdır.
Mikrodalga fırınların, radyo ve TV haberleşmesine ek olarak cep
telefonlarının ve baz istasyonları arasında kullanılan düşük frekanslı
dalgaların yapabileceği hasar, sadece bu dalgaların söz konusu malzeme
üzerinde oluşturacağı ısınma etkisine bağlıdır. O yüzden düşük
frekanslı dalgaların verebileceği hasar sadece maruz
kalınan elektromanyetik dalgaların şiddetine ve maruz kalınan süreye
bağlıdır. Satın aldığımız cep telefonları ve benzeri elektronik
araçlar için sağlık örgütlerince belirlenmiş limitler vardır ve ticari
ürünler o limitlerin altında olmak zorundadır.
X-ışınları ve gama ışınları gibi yüksek frekanslı elektromanyetik
dalgalar içinse durum biraz daha farklı. Bu dalgalar hücrelerle
etkileştiklerinde dokularda ve genetik malzemede değişiklik yapabilir.
Bu değişikliklere yol açacak kadar yüksek frekanslı ışımalara
iyonlaştırıcı ışıma adı verilir. Örneğin bir tek gama ışını fotonu,
etkileştiği bir DNA molekülünde bozunma meydana getirebilir.
Elektromanyetik dalgalar hayatımızın ayrılmaz bir parçası, artık hep
onlarla yaşıyoruz. Yeryüzündeki hayatın kaynağı Güneş, ihtiyacımız
olan enerjiyi elektromanyetik dalgalar halinde gönderiyor. Vücudumuz D
vitamini sentezi için düzenli olarak belli dalga boyundaki
elektromanyetik ışımaya, yani ışığa muhtaç. Umarız bu yazıyı okumak
için ihtiyaç duyduğunuz elektromanyetik dalgaları, bu yazı sayesinde
biraz daha tanımış olursunuz.
EM dalgalar hakkında başka bir makale..
Elektromanyetik dalgalar teorisi, James Clark Maxwell’ in doğanın dört
temel elektriksel etkileşim denklemini bir araya toplaması ile oluşturuldu.
Teorik olarak yaptığı hesaplamalar ile elektromanyetik ışınımın hızının bir
c1 sabitine eşit olduğunu buldu. Daha sonra Heinrich Hertz’in
elektromanyetik dalgaları üretmek ve saptamak için yaptığı deneyler Maxwell’
in teorik çalışmalarını doğrular nitelikteydi. Elektromanyetik dalgalar
böylece uygulamalı olarakta kanıtlanmış oldu.
Elektromanyetik dalgalar birbirine dik elektrik ve manyetik alanlardan
oluşur. İlerleme doğrultusu ise bu iki bileşene de dik bir yöndedir.
Örneğin; düzlem bir elektromanyetik dalgada elektrik alan +x yönünde,
manyetik alan +y ekseni üzerinde salınım yapıyorsa, dalganın ilerleme yönü
bu iki eksene dik olan +z ekseni yönünde olacaktır. Elektromanyetik
dalgaların, Maxwell’ in denklemlerinden yararlanarak elektrik alanın
manyetik alanı, manyetik alanında elektrik alanı doğurması ile bir döngü
şeklinde ilerlediğini söyleyebiliriz.
Deneysel olarak tarihçe Hertz’ in radyo dalgalarını bulması ile başladı.
Nikola Tesla, bu radyo dalgalarını mors alfabesi ile harmanlayarak telsizi
icat etti. 1923 yılında John Logie Baird ilk televizyonu icat etti, 1937’ de
yine Tesla’ nın öngörüleriyle Manyetik Rezonans Görüntüleme(MR) icat edildi.
Daha sonra ise günlük hayatta kimi insanın olmazsa olmaz olarak gördüğü cep
telefonu 1973 yılında Martin Cooper tarafından icat edildi.
Elektromanyetik dalgaların kullanım alanlarından önce elektromanyetik
spektrumdan biraz bahsedelim. Bu spektrum bize ışınımların sahip olduğu
özellikler hakkında bilgi verir. Bir ışınımın dalga boyu arttıkça ters
orantıdan ötürü frekansı azalır, frekansın azalması ise enerjinin azalmasına
neden olur. Görünür bölge dediğimiz gözümüzün algılayabildiği ışınımların
dalga boyu 400 ile 700 nanometre arasındadır 2. Dalgaboyu en yüksek olan
ışınım kırmızı renkte, en düşük olan ise mor renktedir. Dalgaboyu-frekans
eşitliğini tekrar hatırlarsak en enerjili ışınım mor renktedir diyebiliriz.
Gözümüzün en rahat algıladığı renk ise sarı renktir.
Görünür bölge renklerini, beyaz ışığı bir prizma yardımıyla kırılmaya
uğratarak gözlemleyebiliriz. Kırmızı renk, görünür bölgedeki dalga boyu en
yüksek renk olduğundan mor renge göre daha az kırılmaya uğrayacaktır. Aynı
şekilde yağmur yağdığı zaman beyaz ışığın yağmur damlacıklarında kırılmaya
uğraması ile gökkuşağı oluşturduğunu da söyleyebiliriz.
Elektromanyetik İndükleme
Günlük hayatta kullandığımız elektrik akımının nasıl üretildiğini hiç merak
etmiyor musunuz? Elektrik akımının manyetik alan ürettiğini biliyoruz. Bu
bölümde de manyetik alan değişiminin bir elektrik akımı ürettiğini
göreceğiz.
Bilindiği gibi durgun yükler elektrik alan oluşturur .
Yük hareket ederse akımı, akımda manyetik alanı oluşturur. Bir yüzeyden
geçen manyetik alanın çizgi sayısına akı denir. Akı değişimi elektrik
akımını oluşturur. Bizim için olmazsa olmazların başında gelen elektrik
akımı işte bu akı değişimi ile elde edilir.
Fizikteki temel bağıntılarından biri Faraday yasasıdır. Faraday ve
arkadaşları; manyetik alanın, alan içine konan bir iletkende elektrik
akımının doğmasına neden olup olamayacağını araştırmışlar ve
elektromanyetik indüksiyon olayını açıklamışlardır.
Faraday yasasına göre, indüksiyon elektromotor kuvveti (emk) farklı iki
yolla oluşturulabilmektedir;
1. Kapalı bir devreden geçen manyetik akının değişmesiyle,
2. İletken bir çubuğun manyetik alanda hareket etmesiyle.
Bu işlemler günümüzde elektrik santrallerinde ve transformatörlerde
kullanılmaktadır. Elektrik jeneratörü, bir mıknatıs içinde dönen sarılı
iletken tellerden oluşan bu tellerin mıknatıs içinde dönmesiyle elektrik
akımı üreten bir makinedir. Evlerimizde, işyerlerimizde, endüstride
gereksinim duyduğumuz elektrik enerjisini elde etmek için, elektrik
jeneratörlerini döndürecek büyük güç santrallerine ihtiyaç duyarız. Fosil
yakıtlar, nükleer yakıtlar ve barajlarda biriktirilen su, rüzgar, güneş ve
jeotermal enerji bu güç santrallerinin enerji kaynağı olabilir. Kısacası
indükleme ile saydığımız bu enerji kaynaklarından birisi elektrik enerjisine
dönüştürülür.
Üretilen enerjinin uzak mesafelere iletilmesi ilk zamanlar ciddi bir problem
oluşturmaktaydı. George W estinghouse, transformatör diye adlandırılan bir
alet geliştirdi. Transformatör, üretilen elektriğin gerilimini artırıp akım
değerini azaltarak, uzun mesafeler iletken teller üzerinden verimli bir
şekilde iletilmesini sağlar. Böylece elektriğin üretildiği santrallerden
çok uzaklardaki ev ve işyerlerinde kullanılması mümkün olur.
Transformatörlerin de çalışmasında elektromanyetik indükleme vardır.
Elektriğin hayatımızdaki önemini düşündüğümüzde bu konunun ne kadar önemli
olduğu anlaşılır. Faraday ve Lenz yasalarına göre, indüksiyon e.m.k. ları
sadece bobinlerde değil manyetik alanda hareket eden herhangi bir sistem
içinde de oluşabilir. Bu akımlara Girdap veya Foucault akımları
denilmektedir. Bu oluşan akımlar, ısı kaybına sebep olur. Girdap
akımlarından, elektrikli vasıtaların frenlerinde ve küçük çaplı demir çelik
işletmelerindeki indüksiyon fırınlarında faydalanılmaktadır.
Mikrodalga
Mikrodalga, 1 metre ile 1 milimetre arasında değişen dalga boyları ile bir
elektromanyetik radyasyon biçimidir. 300 MHz (100 cm) ve 300 GHz (0,1 cm)
arasındaki frekansları kapsar. Mikrodalgalar elektromanyetik dalga olarak
yayılırlar, radarlarda, mikrodalga fırınlarında, cep telefonlarında,
kablosuz İnternet erişiminde, bluetooth kulaklıklarında, mağaza güvenlik
sistemlerinde mikrodalga frekansları kullanılır. "Mikrodalga" sözü
elektromanyetik dalga boyunun 1 metreden kısa olduğu frekansları tanımlar.
Dalga boyunun 1 cm'den kısa olduğu frekanslara (30-300 GHz aralığı)
"milimetrik" dalga ismi de verilir. Dalga boyunun 1 mm'den kısa olduğu
frekanslara (300-3.000 GHz) "submilimetrik" dalga ismi verilir.
Mikrodalgalar da iletken üzerinde ivmelendirilen
yükler tarafından meydana getirilirler. Radyo dalgalarının en kısa
dalga boyuna sahip olanlarıdır. Bugün yaygın olarak mikrodalga fırınları
kullanılmaktadır.
Morötesi
Morötesi ya da ultraviyole (kısaca UV) ışınım, dalga boyu 100 ile 400 nm
arasındaki ışınıma denir. Gözümüz, 400 ile 700 nm dalga boyları arasına
duyarlıdır ve bunun dışındaki ışınımı algılayamaz. Görebildiğimiz en küçük
dalga boylu ışınımı mor olarak algıladığımızdan, bundan daha küçük
dalgaboyuna sahip olan ışınıma "morötesi ışınım" adı verilir.
Ultraviyole (UV) Işınlarının Sınıflandırılması
Bilim adamları UV ışınlarını; aynı karakteristiklere sahip olmadıkları ve
canlılar üzerindeki etkilerinin farklı olması sebebiyle UV-A, UV-B ve UV-C
olmak üzere üç kategoriye ayırmışlardır. UV-A:En yaygın ışınlardır UV
ışınlarının %95 ile en yaygın olanıdır. Ozon tabakası bu ışınların geçmesine
izin verir. UV-B:Oldukça tehlikelidir. Bu ışınların büyük bir kısmı, ozon
tabakası tarafından engellenir. UV ışınlarının %5'ini oluşturur. UV-C:Sağlık
için en tehlikeli ışınlardır. Ozon tabakası bu ışınların bizlere ulaşmasını
önler.
Işıkta olduğu gibi, mor ve ötesi ışımada da, dalga boyu nanometre (nm)
olarak tanımlanır. Metrenin milyarda biridir.
ELEKTROMANYETİK RADYASYON VE ZARARLARI
Elektromanyetik Radyasyon Nedir?
Elektromanyetik radyasyonun oluşmasına sebep olan yeni teknolojik ürünleri
günlük yaşamımızda yoğun olarak kullanmaktayız. Sağlık alanında, güvenlik
sistemlerinde ve yaşamımızı kolaylaştırıp konfor sağlamaları için
elektromanyetik dalga yayan ürünlere bağlı duruma geldik.
Yüksek Gerilim Hatları, TV ve bilgisayarlar, FM ve TV vericileri, mikrodalga
fırınlar, mobil telefonlar, mobil telefon baz istasyonları ,kablosuz
telefonlar, uydu antenleri ve verici antenler, radar antenleri, bluetooth,
kablosuz internet, kablosuz ses ve görüntü sistemleri vb.). Fakat, hayat
standartımızı yükseltirken, elektromanyetik radyasyonun canlı organizmayı
etkilemesi gibi bir faturayı da ödemekteyiz. Elektromanyetik enerjinin
kullanımı hızla artarken bizler de her geçen gün daha fazla Elektro-manyetik
radyasyona maruz kalıyoruz, yani Elektromanyetik kirlilik artıyor.
Radyasyon (ışıma) nedir?
Radyasyon (ışıma) genel anlamda enerjinin uzayda dalgalar ya da tanecikler
(fotonlar) halinde yayılmasıdır. Isı, ışık ve radyo dalgaları günlük
yaşamdan bildiğimiz ışıma yoluyla yayılma örnekleridir. Evlerde ısınma
amacıyla kullanılan radyatörler de isimlerini ısı yayıcı anlamına gelmek
üzere aynı kökten alırlar.
İyonlaştırıcı radyasyon nedir? İyonlaştırıcı olmayan radyasyon nedir?
İyonlaşma, atomlardan ve moleküllerden elektron koparılmasıdır . Enerji
yüklü
fotonlardan oluşan elektromanyetik dalgalar, çarptıkları cisimlerden
elektron kopararak
iyonlaşmalarına yol açabilirler. Yüksek frekanslı ve dolayısıyla yüksek
enerjili olan xışınları
ve gama ışınları iyonlaştırıcı radyasyonlardır. Daha düşük frekanslı, bir
başka
deyişle düşük enerjili elektromanyetik dalgalar RF gibi ise iyonlaştırıcı
olmayan
radyasyon olarak adlandırılırlar. Mobil iletişim sistemlerinin neden
oldukları ışınım,
iyonlaştırıcı olmayan radyasyon bölgesi içinde yer almaktadır.
Bir noktadaki elektromanyetik enerji miktarı nelere bağlıdır?
Bir noktadaki elektromanyetik enerji miktarı, kaynağından olan uzaklığa,
kaynağın etkin çıkış gücüne ve yayılım ortamına bağlıdır.
Elektromanyetik dalgalar binaların içine girebilir mi? Binaların herhangi
bir zayıflatıcı etkisi var mıdır?
Elektromanyetik dalgalar binaların içine girebilirler. Bütün cisimler
elektriksel iletkenliklerine bağlı olarak elektromanyetik dalgaları yansıtma
ya da geçirme özelliğine sahiptir. Elektromanyetik dalgalar, bina duvarından
geçerken havada yayılmalarına göre enerjilerinin daha büyük bir kısmını
kaybederek zayıflarlar.
Günlük yaşamımızda kullandığımız cihazlar elektromanyetik enerji yayar mı?
Elektrikle çalışan bütün cihazlar elektromanyetik enerji yayar. Günlük
yaşamda sıkça kullanılan bazı ev aletlerinin ortamda neden oldukları elekrik
alan şiddetleri Tablo 1’te örnek olarak verilmiştir.
Çalışma gerilimi = 110 V , çalışma frekansı = 60 Hz, uzaklık = 30 cm [6]
Tablo 1. Bazı ev aletlerinin neden oldukları elektrik alan şiddetleri
ELEKTROMANYETİK ALAN NEDİR ?
Elektrik ve elektromanyetik alanlar doğada kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Doğal elektromanyetik alan, yer küre etrafında kuzey-güney doğrultusunda
mevcut olup kuslar ve balıkların yön bulmalarına yardımcı olan ancak gözle
görülemeyen dalgalardan olusmaktadır. Doğal elektrik alan ise atmosferde
meydana gelen yıldırım, simsek olusumları ile lokal olarak ortaya
çıkmaktadır. Doğal elektrik ve elektromanyetik alanların yanı sıra insan
yapımı kaynaklardan yayılan elektrik ve elektromanyetik alanlar günlük
hayatımızda tüm çevremizi kaplamıs bulunmaktadır. İnsan yapısı kaynaklar
arasında X ısınlarının kaynağı olan röntgen cihazları, düsük frekanslı
elektromanyetik dalga kaynağı olan elektrik soketleri, yüksek frekanslı
radyo dalgaları yayan TV anteni, radyo istasyonu veya mobil telefon
istasyonları gibi veri iletim hatları yer almaktadır.
Bir iletken üzerinden geçen akım siddeti ve gerilim seviyesine bağlı olarak,
bu iletkenin bulunduğu ortama elektrik alan ve manyetik alan yayılmaktadır.
Ev ve isyerlerinde yasamı kolaylastırıcı olarak kullanılan elektrikli
cihazların tümü birer elektromanyetik (EM) alan kaynağıdır. Elektromanyetik
alanlar hassas elektronik cihazlar üzerinde etki yaparak bu cihazların doğru
çalısmasını engellemekte, parazit olusturup göstergeleri bozarak hatalı
değer okunmasına neden olabilmektedir Bu olumsuz etkileri önlemek için
elektrik ve manyetik alan ekranlama veya kalkanlama isleminin yapılması
gerekmektedir.
Elektrik Alan ve Elektro Manyetik Alan
Elektrik enerjisi çağımızın en önemli enerji kaynaklarından birisini
olusturmaktadır. Teknolojik gelismeler ve ekonomik kalkınmıslık düzeyine
bağlı olarak, elektrikli araç ve gereçlerden yararlanma da her gün biraz
daha artmaktadır. Bu ihtiyaçların karsılanması amacı ile yasam alanlarındaki
elektrik ve elektromanyetik alan yoğunlukları da artmaktadır. Elektrik alan
ortamdaki voltaj farklılıklarının sonucunda ortaya çıkmakta ve voltaj
yüksekliğine bağlı olarak artmaktadır. Manyetik alan ise ortamdaki elektrik
akımının varlığına bağlı olarak ortaya çıkmakta ve akım değerine bağlı
olarak artmaktadır. Ortamda elektrik akımı olmaksızın voltaj varlığı
elektrik alan olusumu için yeterli olup akımın varlığı ile elektrik alanın
büyüklüğü değismezken ortamdaki manyetik alanın büyüklüğü güç harcamasına
bağlı olarak artmaktadır. Tablo2 ’de elektrik alan ile elektromanyetik alan
özellikleri karsılastırmalı olarak verilmektedir.
Tablo 2. Elektrik alan ile elektromanyetik alan özellikleri karsılastırması
Elektromanyetik dalgalar dalganın; dalga boyu, frekansı ve hızı ile
tanımlanır. Dalga boslukta ve madde içinde yayılabilen ritmik bir olaydır.
Bir iple yaratılan dalga, bir tepe ve bir vadiye sahiptir. (Sekil 1). Her
dalga belli bir dalga boyuna sahiptir. Bir tepeden bir tepeye veya bir
vadiden bir vadiye olan toplam mesafeye bir dalga boyu adı verilir.
Sekil 1. Dalga yapısı ve özellikleri
Genlik, bir dalganın normal konumundan yükselme ve alçalma mesafesidir.
Uzanımın en büyük ve en küçük olduğu konumlar diye de tarif edilebilir.
Genlik, dalgayı ortaya çıkaran enerjinin miktarına bağlıdır. Dalganın
enerjisi arttığında genliği de artmaktadır. Tüm dalgalar belli bir frekansa
sahiptir. Frekans, bir saniyede belli bir noktadan geçen dalgaların sayısı
olarak tanımlanır. Maddenin ileri geri hareketine titresim hareketi denir.
Bir titresimin frekansı, hertz birimi ile ölçülür. Bir hertz (Hz), bir
dalganın her saniyede bir devir veya bir titresim yapmasıdır. Bir dalganın
frekansı ve dalga boyu arasında bir iliski vardır. Bir dalganın boyu
arttığında frekansı azalmaktadır. Uzun dalgalar düsük frekansa, kısa
dalgalar ise yüksek frekansa sahiptir.
Elektromanyetik Spektrum
Elektromanyetik spektrum gama ısınlarından radyo dalgalarına kadar bilinen
tüm elektromanyetik dalgaları içeren dizilimdir. Sekil 2’de görüldüğü gibi
elektro manyetik spektrum içinde dalga boyları 1010 ile (elektrik dalgaları)
10-16 metre (kozmik ısınlar) arasında değismektedir. Bundan dolayı, çok
düsük elektromanyetik dalga frekansları ile çok yüksek kozmik ısınların
frekansları arasında frekanslar değisme gösterirler. En yüksek frekanslı
dalgalar, en büyük enerjiye sahiptirler.
Sekil 2. Elektromanyetik spektrum
Spektrum üzerinde yer alan ısınlara ait genel tanımlar asağıda
verilmektedir. Gamma ısınları: 0,01 nanometreden daha küçük dalga boylu
ısınlar olup bir atom çekirdeğinin çapından daha küçük dalga boylu dalgalar
içerirler. Elektromanyetik spektrum içinde en yüksek enerjili ve frekanslı
bölgede yer alırlar. X ısınları: 0.01 ile 10 nanometre arasında dalga boyuna
sahip ısınlardır (bir atomun boyu kadar).Morötesi (UV) radyasyon: 10 ile 310
nanometre arasında dalga boyuna sahip ısınlardır (yaklasık olarak bir virüs
boyutunda). A, B ve C olmak üzere üç kısımda incelenirler. Kısa dalga boylu
morötesi ısınlar zararlı olabilirler. Görünür ısık: 400 ile 700 nanometre
dalga boyları arasındaki ısınları kapsar (bir molekül ile tek hücreli arası
boydadırlar). Isık olarak tanımlanmakta olan elektromanyetik spektrumun bu
küçük bölümü insan gözü ile görülebilir. Bu bölümde mor ile baslayan ve
kırmızıyla biten renkler vardır. Kızılötesi (IR) radyasyon: 710 nanometreden
1 milimetre arası dalga boylarına sahip ısınları kapsar (iğne ucu ile küçük
bir tohum kadar boyları vardır). Mikrodalga radyasyonu: 1 mm ile 1 metre
arası dalga boylarına sahip ısınları kapsar. Radarlarda kullanılan çok kısa
dalga boyuna sahip radyo dalgalarıdır. Aynı zamanda mikrodalga fırınlarda ve
kablo gerektirmeyen uzak mesafe iletisimlerde kullanılır. Radyo dalgaları: 1
milimetreden uzun dalgalardır. En uzun dalga boyuna sahip olduklarından en
düsük enerjiye ve sıcaklığa da sahipler. Radyo dalgaları her yerde
bulunabilir: Bu dalgaların kaynakları elektrik titresimleridir. Telefon,
televizyon ve radyoda bağlantı kablosu gerektirmeden kullanımı sağlar.
Sürekli kullanılan bazı cihazlardan yayılan Elektrik ve Manyetik Alan
değerleri
SAR Değeri Nedir?
Günlük hayatımızda kullandığımız; radyo, TV, telsizler, GSM sistemleri,
radarlar, mikrodalga fırınları vb. elektromanyetik radyasyonun canlı doku
ile etkileşimi birimidir. Kısaca dokularda soğurulan ve ısıya dönüşen güçle
ilgilidir.
Bu değeri aslına bakarsanız tüm cep telefonları kullanıcılarının en az 1 kez
duymaları gerekmektedir. Ama büyük ihtimalle büyük çoğunluğumuz ilk kez
duyuyorda olabilir. Aslına bakarsanız, ilginç olanı sağlığımız için önemli
olan bu değer nedense ülkemizde satış yaparken ürün özellikleri kısmında yer
almaması. Bunun 2 nedenini net olarak söyleyebiliriz: Birincisi bilinçsiziz,
ikinci bu değerler bizden saklanıyor. Birincisinde hem fikirsek ikincisi
için biraz bilgi sunayım. Dünya Sağlık Örgütü’ nün cep telefonları için
belirlediği bir değer var uygulamada olan "Elektromanyetik Alanlar Projes"
nde yer alan max. değer 0.1 W/kg SAR olarak belirlenmiştir. Buna rağmen
ülkemizde satılan telefonlarda bu değerler 1.11 w/kg SAR' a kadar
yükselmektedir.
Elektromanyetik
dalgalar elektromanyetik güç taşırlar. Elektromayetik
dalgaların taşıdığı bu güç yine maxwell’in elektromanyetik dalgaları
tanımlayan denklemleri ile ifade edilir. Buna göre gerekli vektör
operasyonları yapıldığında karşımıza şu sonuç çıkıyor;
Elektromanyetik güç; elektrik ve manyetik alanların curl ünün
alan integraline eşittir. Eşitliğin sağ tarafındaki ilk ifade elektrik
ve manyetik alanların depoladığı enerjiyi ikici ifade ise ohmic power
density olarak bilinir ve elektromanyetik dalganın ortamda ilerlerken
kaybettiği enerjiyi ifade eder.
Poyinting vektör birim alana düşen güç akısını temsil eder ve
yukarıda da gördüğünüz gibi formülü şudur;