::  Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi © 1998 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 -Turkey / Denizli :: 

Çetin BAL'ın kütüphanesi... 1

 

 

  

Schrödinger'in Yavru Kedileri Gerçekliğin Peşinde

John Gribbin

Nisan 2008, ISBN: 9789753426640

Bilim tarihinin şüphesiz en meşhur kedilerinden olan Schrödinger`in kedisi bilim insanlarının zihnini yeterince kurcalamamış gibi, şimdi de bu adsız kahramanın ikiz yavrularının rol aldığı bir başka "düşünce deneyi" bizleri benzer bir muammayla karşı karşıya bırakıyor. İngiliz bilim yazarı John Gribbin, Schrödinger`in Kedisinin Peşinde adlı başarılı kitabının devamı niteliğinde olan bu kitapta, kuantum dünyasının "tuhaflıklarını" irdelemeye ve bunlara ilişkin farklı yorumları ele almaya devam ediyor. Gribbin`in kendi ifadesiyle, "kuantum tartışmasını anlamak için bilmeniz gereken her şeyi burada bulacaksınız; aynı anda iki ayrı yerde olabilen fotonlar gibi görünüşte paradoksal fenomenleri, aynı anda iki yöne giden atomları, ışık hızıyla hareket eden bir parçacık için zamanın nasıl durduğunu ve kuantum kuramının Uzay Yolu`vari bir ışınlamayı mümkün kılabileceğine dair ciddi bir yorumu okuyacaksınız". Gribbin`in gayet anlaşılır ve esprili bir dille kaleme aldığı bu ilginç kitabı kuantum dünyasıyla uzaktan yakından ilgilenen tüm okurlarımıza tavsiye ediyoruz. Sayfa Sayısı: 296

296 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9789753426640; Boyut: 14 x 20 cm; Baskı Tarihi: Mart 2008; Özgün Adı: Schrödinger's Kittens

İçindekiler

Teşekkür
Sunuş
Önsöz: Sorun
Fantastik Işık
Elektronik Girişim
Standart Görüş
Derin Sular
Kutudaki Kedi
Gerçekliğin Başka Bir Yanı
Schrödinger'in Kedisinin Yavruları

Kadim Işık
İlk Modern Bilim İnsanı
Woolsthorpe'dan Cambridge'e – ve Tekrar Woolsthorpe'a
Newton'un Gölgesinde
Newton'un Dünya Görüşü
Genç Fikirler
Fresnel, Poisson ve Parlak Nokta
Ciltcinin Çırağı
Faraday'ın Alanları
Sihrin Renkleri
Maxwell'in Akılları Durduran Denklemleri

Modern Zamanlar
Esirin Ölümü
Özel Görelilik Kuramına Doğru
Einstein'ın Kavrayışı
Işıktan Daha Hızlı / Zamanda Geriye Yolculuk
Foton Sahneye Girer
Einstein'a Fotonları Saymayı Öğreten Adam
Işık ve Maddenin Tuhaf Kuramı
KED'in Zaferi
Gelecek Günlerin Işığı

Garip Ama Gerçek
İmkânsız Işığı Görmek
Işık Üzerine Daha Çok Işık Tutuluyor
Çift Görmek
Hiçbir Şey Karşılığında Bir Şey
"Beni Gemiye Işınla Scotty"
Kuantum Kriptografisi
Fotonun İçi
Kuantum Kazanını Seyrederken
Büyük Elektronik Ağıl
Foton Ne Zaman

Son Çareler
Kopenhag Çöküşü
Düşünüyorum, O Halde
Von Neumann'ın Gülünç Hatası
Bölünmeyen Bütün
Evrenlerin Çoğalması
Bir Kuantum Teması Üzerine Çeşitlemeler
Bırakın Bu İşleri
Göreci İç Monolog
Zaman Deneyi

Şeyler Hakkında Düşünmek Hakkında Düşünmek
Kuarkları İnşa Etmek
Einstein'ı Yerli Yerine Koymak
Tarif Edilmeyeni Tarif Etmek
Gerçekliği Kavramak
Kuantum Gerçekliğine Toplu Alım Yaklaşımı

Son Söz / Çözüm – Çağımızın Miti
Kütleden En İyi Şekilde Yararlanmak
Kütle Çekimini İpe Dizmek
Karmaşıklığın Basit Yüzü
Evrenle El Sıkışmak
Zaman Yaratmak İçin Zaman Harcamak


Sunuş, John Gribbin, s. 15-17.

On yıl önce yayımlanan kitabımda kuantum kuramının tarihsel gelişimini yazarken, başka bir kitapta tekrar kuantum gizemleri temasına döneceğim aklımın ucundan bile geçmemişti. Schrödinger'in Kedisinin Peşinde'yi yazarken kuantum fiziğinin atomaltı dünyasının ne kadar garip ve gizemli olduğunu, tuhaf deney sonuçlarının sağduyuyla örtüşmeyen kuramları yaratması ve bunların da başka deneylerle doğrulanması sonucu oluşan ve fizikçileri böylesi tuhaf kavramları ciddiye almaya zorlayan o kusursuz mantığı da ortaya koymak için yola çıkmıştım. 1980'lerin ortaları itibariyle önemli olan şey bütün garipliklerine rağmen kuantum kuramının işe yarıyor olmasıydı – zira lazerlerin, bilgisayar çiplerinin, DNA molekülünün ve daha pek çok şeyin nasıl çalıştığını anlamamızı sağlayan kuram buydu. "Klasik" fizik denen eski fikirler böyle fenomenleri asla açıklayamaz. Schrödinger'in Kedisinin Peşinde'de vurguladığım gibi, önemli olan kuantum kuramının anlaşılmasının zor olması değil, enikonu işe yarıyor olmasıydı. Richard Feynman'ın dediği gibi "hiç kimse"nin "kuantum kuramını anlamıyor" olması önceki kitabımı "Sizi boşlukta, iç gıcıklayan imalarla ve daha anlatılmamış hikâyelerle bırakmak"tan memnun olduğum yolundaki o utanmaz ifadeyle bitirebileceğim anlamına geliyordu.
Fakat ben sizi boşlukta bırakmaktan memnunken pek çok fizikçi de o güne kadarki başarısıyla yetinmiyordu. İşe yarasa bile anlaşılmayan bir kuramdan hoşnut olmayınca, benim meseleyi en son değerlendirdiğim 1984 yılından bu yana kuantum gizemlerini çözmek için canla başla uğraşıyorlar. Bu süre içinde bazı gizemleri daha da gizemli hale getirip kuantum dünyasındaki garipliğin yeni yanlarını açığa çıkardılar. Kuantum gizemlerinin, dışardan bakanlar için gittikçe tuhaflaşan, çaresizlikten doğmuşa benzeyen açıklamalarını geliştirdiler. Fakat aynı zamanda, son birkaç yıl içinde, altmış yılı aşkın bir çabanın sonunda nihayet neler olup bittiği hakkında hakiki bir kavrayışı sağlayabilecek bir açıklama buldular – sadece işin erbabına değil, gerçekliğin doğasıyla ilgilenen herkese anlaşılır gelen bir kavrayış.
Bu yeni kavrayışın temeli sadece kuantum kuramının uygun yorumuna değil aynı zamanda ışığın davranışının Albert Einstein'ın görelilik kuramı çerçevesinde açıklanışına dayalıdır. Bu kitapta iki hikâyeyi de güncelleyip Evrenin nasıl işlediğini en iyi şekilde açıklamak ve bütün kuantum gizemlerinin çözümünü bulmak için kuantum fikirleriyle görelilik kuramı fikirlerini bir araya getirmek gerektiğini gösteriyorum.
Kuantum kuramının gelişimiyle ilgili tarihsel arka plana dair pek bir şey bulamayacaksınız; bunu zaten işlemiştim. Kuantum kuramına rüştünü ispat etmiş bir kuram olarak başlayıp bazı yeni bulmacaları ve bazı eski bulmacalara yeni bakış tarzlarını ele alıyorum, sonra da bu bulmacaların nasıl çözülebileceğini açıklıyorum. Bırakın benim kitaplarımı, konu hakkında herhangi bir şey okumuş olun ya da olmayın kuantum tartışmasını anlamak için bilmeniz gereken her şeyi burada bulacaksınız; aynı anda iki ayrı yerde olabilen fotonlar (ışık parçacıkları) gibi görünüşte paradoksal fenomenleri, aynı anda iki yöne giden atomları, ışık hızıyla hareket eden bir parçacık için zamanın nasıl durduğunu ve kuantum kuramının Uzay Yolu'vari bir ışınlanmayı mümkün kılabileceğine dair ciddi bir öneriyi okuyacaksınız.
Sahneyi kurmak için aşağı yukarı Schrödinger'in Kedisinin Peşinde'nin kaldığı yerden başlıyorum; o ünlü kedinin kendisi ve John Bell'in kanıtladığı şu olguyla: Kuantum varlıkları bir kere tek bir sistemin parçası olunca sonrasında da birbirleriyle bağlantılı kalırlar, birbirlerinden çok uzakta bile olsalar bir şekilde birbirlerinin farkındadırlar. Einstein buna "hayalet işi uzaktan etki" diyordu; daha saygın bir ifadeyle "yerbilmezlik" (non-locality). Kavramlar sizin için yeni olabilir ya da aşina geldiğini düşünebilirsiniz. Schrödinger'in kedisi "paradoksu", aynı anda hem canlı hem ölü olması, son on yıldır neredeyse beylik bir söz oldu. Ama durun. Artık ezberlediğinizi düşünüyorsanız bile yeniden düşünmek için hazırlanın. Daha ne gördünüz ki! Kusursuz deneylerle desteklenmiş, sizi şaşkına çevirecek daha büyük ve daha iyi paradokslarım var. Fakat sonuçta hepsi tek bir kapıya çıkıyor. Örneğin bir elektron, iki delik deneyinde nasıl aynı anda iki yerden birden geçebiliyor? Bütün deneyin zamanın tek bir anındaki yapısını nasıl "biliyor"?
Kuantum dünyasının topyekûn garipliği, çözmemiz gereken problem, en açık şekilde baştaki kedimizin ikiz yavrularının, yani kitabın başlığındaki yavru kedilerin maceralarına bakarak anlaşılabilir. O halde ışığın doğası hakkında bildiklerimizi, yani hem kuantum kuramının hem de görelilik kuramının kilit öğesi olan fenomeni gözden geçirmemiz gerek. Ancak ondan sonra size gerçekliğin doğasını açıklayan ve kuantum gizemlerini –bütün kuantum gizemlerini– çözen yeni fikirleri sunabilirim. Kuantum kuramının 1920' lerin ortalarında ilk çıktığı zamandan bu yana artık ilk defa belli bir güvenle kuantum kuramının ne anlama geldiğini söylemek mümkün. Eğer yeni bir kitap yazmak için bu da geçerli bir sebep değilse, artık nedir bilmiyorum.

---

 

Kuvantumu Anlamak
Barry Parker

Ödüllü bilim yazarı Barry Parker'dan dünyamızı ve hayatımızı değiştiren kuvantum devriminin kışkırtıcı ve ilginç hikâyesi...


Günümüzde kaç kişi bilgisayarsız, arabasız, mikrodalga fınnsız ya da televizyonsuz bir hayat düşünebilir? İnternet'te sörf yapmak için bilgisayarımızı açtığımızda ya da televizyonda sevdiğimiz bir programı izlerken teknolojimin nasıl bu evreye geldiğini düşünür müyüz? Birçoğumuz bu soruya hayır cevabını verecektir! Gerçek şu ki, günlük hayatımızı kolaylaştıran ve kolaylaştırması doğrultusunda yapılan her türlü hamlenin altında kuvantum devrimi yatıyor...
Elinizdeki kitapta, başta Max Planck, Einstein, Schrödinger, Louis de Broglie, Paul Dirac, Feynman ve Julien Schwinger olmak üzere, kuvantum mucizesine katkıda bulunan bilim adamlarının keşifleri ve hayat hikâyeleri ışığında bu karmaşık görünen kuvantum teorisi anlatılıyor...
"Tanrı kumar oynamaz!" diyen Einstein'ın bu ünlü sözünün felsefi çıkarımlarına da değinen Barry Parker, "kuvantum tuhaflığını" tartışırken, modern teknolojinin nasıl çalıştığını da bizlere basit bir dille anlatıyor.


Idaho Devlet Üniversitesi'nde Fizik Profesörü olan Parker'in Türkçe'de "Einstein'ın Sim" ve "Einstein, Bir Bilim Adamının Tutkuları" adlı iki kitabı daha yayımlanmıştır.


"Atom fiziğinden, nükleer fiziğe, lazerlerden transistorlara, bilgisayarlardan
genetiğe, kara deliklere ve kozmolojiye kadar pek çok alanda, kuvantum
fiziğinin kâinatı algılamamızda oynadığı rolü çok iyi açıklayan bir kitap."
- J. Ronald Glli, Weber Üniversitesi Fizik Profesörü
"Kuvantum teorisinin gelişiminde önemli yerleri olan kişilere etraflıca bir bakış... Okunması kolay, bugünün dünyasını anlamamızı sağlayan
önemli bir kitap." - Robert Luke, Boise Üniversitesi Fizik Profesörü


Çeviren: Elif Alkın - 278 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9756117052; Boyut: 13,5x21,5 cm; Baskı Tarihi: Nisan 2005
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Quantum Legacy

 

Boyutlar: Eukleides'den Günümüze Felsefe ve Bilim Dünyasında

 Toygar Akman
Kaknüs Yayınları;

İstanbul, 2003, 1. baskı, 14 x 20 cm., 190 sayfa, Türkçe, Karton kapak.
ISBN No: 9756698624

Boyutlar Eukleides'den Günümüze Felsefe ve Bilim Dünyasından

"Geometrik bir ölçü birimi" olarak kullanageldiğimiz "boyutlar," Eukleides (Öklit) zamanından beri "en, boy ve derinlik" olarak "üç yöne uzanımı" belirliyordu.

Tek boyut, bir yönü doğru uzanım olan "çizgi"yi; iki boyut ise, kare, dikdörtgen, beşgen, daire, elips vb. gibi bir "düzlem"i meydana getiriyor; ancak üç boyut ile "hacim" oluşuyor ve cisimler ortaya çıkıyordu. 19. yüzyıla gelinceye dek, "üç boyut dışında" herhangi bir boyut düşünülemez olmuştu. 1840 yılında Kazan Üniversitesi profesörlerinden Lobaçevsky, Rusya'nın geniş arazisi üzerinde yaptığı geometrik ölçümlerde, Öklit geometrisinin dünya yüzeyine uygulanamayacağını görmüştü. Çünkü ekvatordan iki dik açı ile çizilen paralellerin, kutupta birbiriyle kesiştiğini görmüştü. Öklit'in, yıllar önce ortaya koyduğu, "Bir üçgenin iç açılarının toplamı 180 derecedir" postulası kayboluyor ve ortaya iç açılarının toplamı 180 dereceden çok daha fazla olan üçgenler çıkıyordu!.. 20. yüzyılda ise, Einstein, "içinde yaşadığımız evreni" değerlendirmeye kalkıştığında "zaman"ın ayrı bir boyut, yani "dördüncü bir boyut" olduğunu ortaya koyuyordu.

Yazar: Toygar Akman
Yayınevi: Kaknüs Yayınları
Sayfa sayısı: 190
ISBN: 975669862-4
Basım tarihi: Mart 2003
Kategori: Bilim / Teknik

 

 

Atomun İçinde Kuvantumdan Kuarka Doğa Biz ve Bilgimiz

Kuvantum Kuramının Özüne Yapacağınız Yolculuğa Hazır Mısınız?

Atom, Einstein kuvantum kuramını ortaya atana kadar salt bir düşünce olarak vardı. Kuvantum kuramıyla birlikte atom düşünce olmaktan çıktı. Einstein'in ortaya attığı, ancak sonrasında sahiplenmekte imtina ettiği kuvantum kuramı, atoma ve bilinenlere dair pek çok şeyi değiştirdi. Uzun bir bilimsel araştırma sürecinde geçen, birçok bilimsel deneyin ve bilim adamının katkısıyla bugünkü şeklini alan kuvantum kuramı, bu yüzyılın bilim adamlarınca da araştırılıyor, araştırılacak...

Peki kuvantumun kuramının çıkış noktası olan, büyüleyici ve akıl almaz görsellikler sunan atomun içinde neler oluyor? Atomaltı dünyasının elemanları kimlerdir ve bunların kendi aralarındaki ilişkiler nasıl şekilleniyor?

Bir önceki kitabında atom düşüncesinin yüzyıllar öncesine giden ilginç tarihsel öyküsünü anlatan Ramazan Karakale, bu kez elektronlar, kuarklar ve gluonlarla tanıştırıyor bilim okurlarını. Tabii piyonlar, muonlar, nükleonlar, fotonlar, leptonlarla da...

Karakale'nin sade anlatımından atomaltı dünyasının kapılarını açan anahtar niteliğindeki kuvantum kuramının doğuşunu ve gelişmesini okuyacağınız bu kitabında, atom dünyasının keşif yolculuğu sizi bekliyor. Kuvantum kuramını bugünkü noktaya getiren tüm bilim insanları, kuvantuma yaptıkları katkılarıyla ve ilginç yaşam öyküleriyle de ele alınıyor...

Bilimi doğru anlamak, bilimsel tartışmaların ve deneyimlerin ışığını görmektir. Kuvantum kuramının özüne yapacağınız yolculuğa hazır mısınız! ...

Yazar: Ramazan Karakale
Yayınevi: Güncel Yayıncılık
ISBN: 9756117583
Basım tarihi: Aralık 2006
Kategori: Bilim / Teknik

 

  

 

KUANTUM BİLMECESİ - WOLFGANG SMITH


Yazarı: WOLFGANG SMITH
Çeviren: ORHAN DÜZ
Hazırlayan: 975-574-274-3

Yayınevi: İNSAN YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 2000

Dili: Türkçe

Açıklama:Kuantum teorisinin bulgularının felsefi anlamlarının peşine düştüğümüz anda kendimizi zorlukların ve kafa karıştırıcı unsurların içinde buluruz. Bir açıklamayı gerektiren "tuhaf olaylar" listesinin başında, kuantum fiziğinin merkezi bilmecesi diye tanımlanabilecek, durum vektörünün çöküşü olgusu bulunmaktadır. Bu, fiziksel evrenin doğası ve onun diğer ontolojik düzlemlerle ilişkisini anlamak isteyen kimsenin atlayamayacağı veya gözardı edemeyeceği bir sorunsal içermektedir. Fakat bütün bu zorluklar ve düşünceler ne çalışan fizikçiye engel olur ne de kuantum mekaniğinin insanın şimdiye kadar geliştirdiği en doğru en evrensel ve aynı zamanda en karmaşık bilimsel teori olduğu gerçeğini değiştirir. Kuantum gerçekliği sorunsalı görünürdeki "özelleşmiş" doğasına rağmen kuşkusuz bilimin öne sürdüğü evrensel perspektifte en önemli ve en zor meseledir.

Çeviren: Orhan Düz - 144 sayfa, 2. hamur, ISBN: 975-574-274-3; Boyut: 13,5x21cm; Baskı Tarihi: 2000
Özgün Dili: İngilizce

 

Yazar bu kitabında, gizemli olaylara değinerek dünyaya bakışımızın ne denli zayıf, gerçeği kavrayış biçimimizin ne denli öznesel olduğunu göstererek, bizleri varoluşun iç ve dış dünyasına götürecek bir düşsel gezintiye çıkartıyor.


Yazarı: JOHANNES VON BUTTLAR
Çeviren: SUZAN CENANİ ALİOĞLU
Hazırlayan:
Türü: Bilim-Teknik
Yayınevi: REAL YAYINCILIK
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO: 29
Yayın Yılı: 1992

 

En Son Verilere Göre Uzay Çağında Evren ve Biz
Tanju, Haluk Cemil

Basım Yeri ve Yılı : İstanbul, 1983
Dili : Türkçe
Boyut : 14x20

Evren denince gök boşluğu içinde soyut ve somut her şey akla gelmekte ve evren de ancak bununla tanınmaktadır. Bu nedenle son zamanlarda gençlik bu konuya çok düşmüştür.

Beyin jimnastiği için mükemmel bir araç sayılabilecek olan bu kitap ansiklopedik varlığı ile herkesin kafasında sürtüşmekte olan sorulara gerçekçi açılardan ve anlaşılır bir dilde yanıtlarla doludur. (Arka kapaktan)

 

Bir Zamanlar Evren
Kozmoloji Masalları
Robert Gilmore

"Evvel zaman içinde, Evren diye bir şey yokmuş," diye başladı Masalcı. Sonra bir süre durup düşündü. "Hayır, bu doğru değil," diye düzeltti söylediğini. "Evvel zaman içinde diyemem, çünkü Zaman ve Mekan, Evren'deki tüm oluşumlar gibi, onunla birlikte başlayıp, onunla birlikte geliştiler."

Büyük bir dikkatle Masalcıya kulak kesilmiş olan dinleyiciler birbirlerine baktılar. "Böyle bir şey nasıl olabilir, anlamıyorum!" diye haykırdı sonunda Rachel. "Zaman her daim olmak zorundadır. Zaman hep var! Zamanın olmadığı bir durumda, herhangi bir şey nasıl olabilir ki?"

Dünyaca tanınmış fizikçi Robert Gilmore'un kaleminden, Grimm Kardeşler'in masalları kadar fantastik bir evren öyküsü. Her şey nasıl başladı, nasıl gelişti? Atomaltı parçacıklardan kara deliklere, hareketin göreceliğinden galaksilerin oluşumuna kadar merak ettiğimiz her şey fizik biliminin ulaştığı son veriler ışığında bir masal tadında anlatılıyor.


270 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9789944344470; Boyut: 14 x 21 cm; Baskı Tarihi: Şubat 2008
Özgün Dili: Türkçe; Özgün Adı: Once Upon A Universe

 

Evrenin Kökeni
John D. Barrow

COBE uzay sondaj aracının gönderdiği veriler, evrenin başlangıcında gerçekleştiği varsayılan Büyük Patlama'nın doğruluğunu kanıtlamakla kalmayıp, aşağı yukarı astronomların hesapladığı zamanda olduğunu da gösterince, bilimsel çevrelerde büyük bir heyecan yaşanmıştı. İngiltere'deki Sussex Üniversitesi'nde Astronomi Profesörü olan Barrow, COBE'nin verilerini betimlerken, bu bilgilerin zamanın başlangıcında meydana gelen olaylara nasıl ışık tuttuğunu açıklıyor. Evrenin hiçlikten doğması ne demektir? Evrenin bir başlangıcı olmasına gerek var mıydı ve sonsuza kadar sürecek mi? Evrenin büyük çoğunluğunun görünmez olduğunu düşünmemizin nedeni nedir? Evrenbilimcilerin kafa yorduğu bu tür zor sorular, bu kitapta anlaşılır bir dille cevaplanıyor.

 

Schrödinger'in Kedisinin Peşinde
Kuantum Fiziği ve Gerçeklik
John Gribbin

Metis Bilim dizisinin ikinci kitabı, John Gribbin'den Schrödinger'in Kedisinin Peşinde.
Kitap zihin açıcı bir bilim tarihi çalışması olarak da okunabilir: Bir yandan kuramın çeşitli aşamalarında kafaları fena halde karışan, takdir görmedikleri için hayata küsen bilim adamlarının insani öyküleri var kitapta. Diğer yandan, bilimin düz bir çizgide ilerlemediği, yerleşik düşüncelerin bazen gerçekliği anlamayı ne kadar önleyebilmiş olduğu da örneklerle sergileniyor. Bu kitabın Türkçe'de kuantum fiziği hakkında yayımlanmış en derli toplu kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gribbin de şunu diyor kitabı için:
"Burada öyle 'doğu gizemciliği', kaşık bükme ya da Duyu Ötesi Algı türünden şeyler aramayın. Burada kuantum mekaniğinin gerçek öyküsünü, bütün kurmaca eserlerden çok daha garip olan o gerçeği arayın. Bilim böyle bir şeydir – başkalarının felsefe eskilerini kuşanmaya hiç ihtiyacı yoktur, çünkü kendisi zaten bir sürü haz, gizem ve sürprizle doludur."

Çok başarılı bir bilim yazarı John Gribbin: Kuantum kuramının şaşırtıcı tuhaflığını hayatımıza sokuyor, düşünülebilir hale getiriyor. Gündelik dünyadan analojilere başvuruyor, ama aynı zamanda bu analojilerin atomaltı dünyadaki yetersizliğine, hatta yanıltıcılığına dikkat çekiyor. Örneğin okullarda hâlâ öğretilen Bohr atom modelinin kafamıza kazıdığı elektron yörüngeleri gibi "resimler"den kurtarmaya çalışıyor zihinlerimizi. Kuantumun öyküsüne ışığın hem parçacık hem de dalga olduğunun keşfedildiği 20. yüzyılın ilk yıllarından başlayan yazar, elektronların da aynı özelliğe sahip olduğunun ne tür önyargılara karşı, nasıl bir mücadeleyle keşfedildiğini, yaygın kabul gören Kopenhag yorumunu ve bilimkurguya da ilham vermiş "Paralel Evrenler" yorumunu anlaşılır bir dille anlatıyor.
Kitap zihin açıcı bir bilim tarihi çalışması olarak da okunabilir: Bir yandan kuramın çeşitli aşamalarında kafaları fena halde karışan, takdir görmedikleri için hayata küsen bilim adamlarının insani öyküleri var kitapta. Diğer yandan, bilimin düz bir çizgide ilerlemediği, yerleşik düşüncelerin bazen gerçekliği anlamayı ne kadar önleyebilmiş olduğu da örneklerle sergileniyor. Bu kitabın Türkçe'de kuantum fiziği hakkında yayımlanmış en derli toplu kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gribbin de şunu diyor kitabı için:
"Burada öyle 'doğu gizemciliği', kaşık bükme ya da Duyu Ötesi Algı türünden şeyler aramayın. Burada kuantum mekaniğinin gerçek öyküsünü, bütün kurmaca eserlerden çok daha garip olan o gerçeği arayın. Bilim böyle bir şeydir – başkalarının felsefe eskilerini kuşanmaya hiç ihtiyacı yoktur, çünkü kendisi zaten bir sürü haz, gizem ve sürprizle doludur."

Yazar hakkında
İngiliz bilim yazarı John Gribbin Cambridge Üniversitesi'nde astrofizik eğitimi gördükten sonra bilimin çeşitli yönlerini indirgemeden popülerleştiren, bilimci kimliği taşımayan pek çok okuru bilimin hemen her alanındaki son gelişmeler hakkında bilgilendiren çok sayıda yazı ve kitap kaleme aldı. Nature ve (halen fizik danışmanlığı görevini yürüttüğü) New Scientist gibi bilim dergilerinin yanı sıra, The Times, The Guardian ve The Independent gibi gazetelerde de bilim hakkında yazıları yayımlandı ve yazdığı kitaplarla hem Britanya'da hem de ABD'de ödüller kazandı. BBC radyosu için çeşitli bilim programları hazırlayıp sunan Gribbin televizyonlarda yayınlanan çeşitli bilim programlarına da danışmanlık yapmıştır. Halen Sussex Üniversitesi Astronomi bölümünde konuk öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Evli ve iki çocuklu olan Gribbin East Sussex'de yaşıyor. Double Planet (1988) ve Innervisions (1993) gibi birkaç bilimkurgu romanı da yayımlayan Gribbin asıl ününü 1984'te yayımlandığında büyük ilgi gören Schrödinger'in Kedisinin Peşinde'nin ardından peş peşe yazdığı popüler bilim kitaplarıyla kazanmıştır. Bu kitaplar arasında başlıcaları şunlar: In Search of the Big Bang (1986), The Matter Myth (Paul Davies'le birlikte, 1991), Stephen Hawking: A Life in Science (1992), In Search of the Edge of Time (1992), Einstein (Michael White'la birlikte, 1994), Darwin: A Life in Science (19

Çeviren: Nedim Çatlı - 294 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9753425198; Boyut: 13,5x19,5 cm; Baskı Tarihi: Mayıs 2005
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: In Search of Schrödinge's Cat, Quantum Physics and Reality

İÇİNDEKİLER

Teşekkür
Giriş
Önsöz: Hiçbir Şey Gerçek Değil

Kuantum
Işık
Atomlar
Işık ve Atomlar
Bohr'un Atomu

Kuantum Mekaniği
Fotonlar ve Elektronlar
Matrisler ve Dalgalar
Kuantum Aşçılığı

...ve Ötesi
Tesadüf ve Belirsizlik
Paradokslar ve Olasılıklar
Tatmadan Bilinmez
Birçok Dünya
Sonsöz: Bitmemiş İş
Kaynakça
Sözlükçe
Dizin
 

Giriş, s. 13-14

Eğer sokaktaki adam için görelilik kuramı hakkında yazılan bütün kitaplar ve makaleler uç uca eklenseydi, muhtemelen buradan aya kadar giderdi. Einstein'ın görelilik kuramının yirminci yüzyıl biliminin en büyük başarısı olduğunu "herkes biliyor", ama herkes yanılıyor. Fakat sokaktaki adam için kuantum kuramı hakkında yazılan bütün kitaplar ve makaleler uç uca eklenseydi, sadece masamın üstü kadar yer kaplardı. Bu, akademik dünyanın duvarları dışında kimsenin kuantum kuramından haberi olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersi, kuantum mekaniği, bazı çevrelerde hayli popüler oldu; mesela telepati, kaşık bükme gibi fenomenleri açıklamak için ona başvuruldu, çeşitli bilimkurgu öykülerine verimli fikirler sağladı. Kuantum mekaniği popüler mitolojide kimsenin anlamadığı ve kimsenin işine yaramayan tuhaf ve ezoterik bir bilim dalı olarak okültizm ve Duyu Ötesi Algıyla bir tutularak tanımlanır, herhangi bir tanım yapıldığı söylenebilirse tabii.
       Bu kitap bilimsel çalışmanın aslında en temel ve en önemli alanına gösterilen bu tavra karşı çıkmak için kaleme alınmıştır. Kitap doğuşunu 1982 yazında bir araya gelen çeşitli etkenlere borçlu. Birincisi, görelilik hakkında yazdığım bir kitap olan Spacewarps'u yeni bitirmiştim ve yirminci yüzyıl biliminin öteki büyük dalının üzerindeki gizem örtüsünün icabına bakmanın sırası diye düşündüm. İkincisi, o sıralarda, bilimle alakası olmayan insanların kuantum kuramı zannettikleri yanlış kavramlardan duyduğum rahatsızlık gitgide artıyordu. Fritjof Capra'nın harika kitabı Fiziğin Taosu ne fizikten ne de Tao'dan bir şey anlayan, ama Batı bilimiyle Doğu felsefesi arasında bağlantı kurmanın para getireceğini düşünen sürüsüne bereket taklitçi yaratmıştı. Son olarak, 1982 Ağustosu'nda Paris' ten gelen habere göre bir ekip dünyanın kuantum mekaniği yorumunun doğruluğunu teyit, bundan hâlâ şüphe edenleri de ikna eden önemli bir deneyi başarıyla gerçekleştirmişlerdi.
       Burada öyle "doğu gizemciliği", kaşık bükme ya da Duyu Ötesi Algı falan aramayın. Burada kuantum mekaniğinin gerçek öyküsünü, bütün kurmaca eserlerden çok daha garip olan o gerçeği arayın. Bilim böyle bir şeydir – başkalarının felsefe eskilerini kuşanmaya ihtiyacı yoktur, çünkü kendisi zaten bir sürü haz, gizem ve sürprizle doludur. Bu kitabın muhatap olduğu soru şudur: "Gerçeklik nedir?" Cevap(lar) sizi şaşırtabilir; inanmayabilirsiniz. Fakat çağdaş bilimin dünyayı nasıl gördüğünü keşfedeceksiniz.

 

Önsöz, “Hiçbir Şey Gerçek Değil”, s. 15-18

Kitabın başlığındaki kedi hayali bir hayvan, fakat Schrödinger gerçek bir kişiydi. Erwin Schrödinger 1920'lerin ortalarında şimdi kuantum mekaniği diye bilinen bir bilim dalının denklemlerinin geliştirilmesinde etkili olmuş Avusturyalı bir bilim adamıydı. Gerçi bilim dalı demek pek doğru olmaz çünkü kuantum mekaniği bütün modern bilimin temel dayanağıdır. Bu denklemler çok küçük nesnelerin –genel olarak, atomların ya da daha küçüklerin– davranışlarını tarif eder ve çok küçükler dünyasının anlaşılmasını sağlayan tek şeydir. Bu denklemler olmadan fizikçiler işleyen nükleer enerji santrallerini (ya da bombaları) tasarlayamazlardı, lazerleri yapamaz ya da güneşin nasıl sıcak kaldığını açıklayamazlardı. Kuantum mekaniği olmadan kimya hâlâ Karanlık Çağı yaşardı ve moleküler biyoloji bilimi diye bir şey olmazdı – DNA'lar anlaşılmaz, genetik mühendisliği olmazdı.
       Kuantum kuramı bilimin en büyük başarısını temsil eder, görelilik kuramından çok daha önemli ve çok daha doğrudan kullanım alanına sahiptir. Fakat bazı garip öngörülerde bulunur. Kuantum mekaniği gerçekten o kadar gariptir ki Albert Einstein bile anlaşılmaz bulup Schrödinger ve meslektaşlarının geliştirdiği kuramdan çıkan bütün sonuçları kabul etmemiştir. Einstein ve pek çok başka bilim adamı kuantum mekaniği denklemlerinin, tesadüfen atom ve atomaltı parçacıkların davranışı hakkında makul, işe yarar bir kılavuz sağlayan ama gündelik hayatta anladığımız gerçekliğe karşılık gelen daha derin bir hakikatin de üzerini örten bir tür matematik hilesini temsil ettiğine inanarak rahatlatıyorlardı içlerini. Zira kuantum mekaniğinin söylediğine göre, hiçbir şey gerçek değildir ve şeylerin de biz bakmadığımız zamanlarda ne yaptıkları hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz. Kuantum dünyasıyla her gün yaşadığımız dünya arasındaki farkı belirgin hale getirmek için Schrödinger'in hayali kedisi imdada çağrıldı.
       Kuantum mekaniği dünyasında gündelik dünyadan aşina olduğumuz fizik kuralları artık işlemez. Onun yerine olaylar olasılıkların hükmü altındadır. Sözgelimi, radyoaktif bir atom, bir elektron yayarak bozunabilir; ama bu olmayabilir de. Bir radyoaktif madde parçasının içinde bulunan bir atomun belli bir zamanda bozunma ihtimalinin tam yarı yarıya olduğu ve bozunma meydana geldiği takdirde bunu tespit edecek bir algılayıcının bulunduğu bir deney düzeneği kurmak mümkün. Kuantum kuramının ima ettiği sonuçlardan Einstein kadar canı sıkılan Schrödinger bu sonuçların saçmalığını göstermek amacıyla böyle bir deney hayal etti. Kapalı bir odada ya da kutuda, içinde aynı zamanda canlı bir kedi ve bir ampul zehirli gazın da bulunduğu bu deney düzeneğine göre, eğer radyoaktif bozunma meydana gelirse zehrin şişesi kırılacak ve kedi ölecekti. Gündelik hayatta kedinin ölme ihtimali yarı yarıyadır. Kutunun içine bakmadan gayet rahat, içerideki kedi için "ya yaşıyordur ya da ölmüştür" diyebiliriz. Fakat işte şimdi kuantum dünyasının garipliğiyle karşılaşıyoruz. Kurama göre, bu iki olasılığın da radyoaktif madde açısından, dolayısıyla kedi açısından da, gözlemlenmediği sürece bir gerçekliği yoktur. Biz ne olduğunu görmek için kutunun içine bakana kadar atomun bozunması ne meydana gelmiştir ne de gelmemiştir, kedi ne ölmüştür, ne de ölmemiştir. Kuantum mekaniğinin katışıksız versiyonunu kabul eden kuramcılar bir gözlemcinin neler olup bittiğini görmek için kutunun içine bakacağı zamana kadar kedinin bir tür belirsiz durumda var olduğunu, ne sağ ne ölü olduğunu söylüyor. Gözlemlenmediği sürece hiçbir şey gerçek değildir.
       Bu fikir başta Einstein olmak üzere birçok kişinin tüylerini diken diken etti. Einstein, dünyanın esas olarak kuantum seviyesindeki olasılıkların rasgele "seçimleri"nin sonuçlarının birikmesi tarafından yönetildiğini savunan kurama gönderme yaparak "Tanrı zar atmaz," diyordu. Schrödinger'in kedisinin durumunun gerçekdışılığını kaale almıyor, her şeyin altında yatan ve hakiki temel gerçekliği sağlayan bir tür "işleyen saat" olduğunu varsayıyordu. Bu her şeyin temelinde işleyen gerçekliği ortaya çıkarabilecek deneyleri tasarlamak için yıllarını harcadı ama böyle bir deneyi gerçekleştirmek mümkün olmadan öldü. Kendisinin başlattığı muhakeme tarzının sonucunu görememesi iyi olmuştur belki de.
       1982 yazında Fransa'da Paris-Sud Üniversitesi'nde Alain Aspect'nin başını çektiği bir ekip gerçekdışı kuantum dünyasının altındaki temel gerçekliği tespit etmek için bir dizi deney gerçekleştirdi. Temel gerçekliğe –altta işleyen saate– "gizli değişkenler" adı verilmişti ve deney bir kaynaktan zıt yönlere uçup giden iki fotonun, yani ışık parçacığının davranışıyla ilgiliydi. Bu deney Onuncu Bölüm' de baştan sona anlatılıyor fakat buna esasen bir gerçeklik testi olarak bakılabilir. Aynı kaynaktan çıkan iki foton kutuplanma denilen bir özelliği ölçen iki detektör tarafından gözlemlenebilir. Kuantum kuramına göre bu özellik ölçülmeden önce yoktur. Gizli değişken düşüncesine göre her foton yaratıldığı andan itibaren "gerçek" bir kutuplanmaya sahiptir. Bu iki foton birlikte yayıldığı için kutuplanmaları da birbiriyle bağıntılıdır (correlated). Fakat fiili olarak ölçülen bağıntının yapısı iki gerçeklik görüşüne göre farklıdır.
       Bu önemli deneyin sonuçları ayan beyan ortadadır. Gizli değişken kuramının öngördüğü türden bir bağıntı bulunmuyor; kuantum mekaniğinin öngördüğü türden bir bağıntı bulunuyor, dahası, yine kuantum mekaniğinin öngördüğü gibi bir fotonun üzerinde yapılan ölçüm öteki fotonun yapısı üzerinde anında bir etki yaratıyor. Işık hızıyla birbirlerinden ayrılıp uçmalarına ve görelilik kuramının bize hiçbir haberin ışık hızını geçemeyeceğini söylemesine rağmen bir etkileşim ikisini ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlıyor. Bu deneyler dünyanın altında yatan temel gerçeklik diye bir şeyin olmadığını kanıtlıyor. Evreni oluşturan temel parçacıkların davranışını düşünürken gündelik anlamdaki "gerçeklik" iyi bir yol değil; öte yandan bu parçacıklar adeta görünmez bir bütüne ayrılmaz bir biçimde bağlanmış görünüyorlar ve her biri bir diğerine ne olduğunun farkında.
       Schrödinger'in kedisini aramak kuantum gerçekliğini aramaktı. Bu kısa özetten sonra kelimenin gündelik anlamıyla gerçeklik diye bir şey olmadığı için bu arayış boşa çıkmış gibi görülebilir. Fakat hikâye pek de burada bitmiyor, ayrıca Schrödinger'in kedisinin izini sürmek bizi kuantum mekaniğinin geleneksel yorumunu da içeren ama onu aşan yeni bir gerçeklik anlayışına götürebilir. Ne var ki kat edilmiş olan yol epey uzun ve üzerine kafa yorduğu soruların şimdi bildiğimiz cevaplarını görmüş olsa muhtemelen Einstein'dan çok daha fazla dehşete kapılacak olan bir bilim adamıyla başlıyor. Üç yüzyıl önce ışığın doğasını inceleyen Isaac Newton, Schrödinger'in kedisine giden yola çoktan çıkmış olduğunu asla bilemezdi.

----

Schrödinger’in kedisi ölü mü canlı mı? 20. yüzyılın başından beri bir grup bilim adamı ve felsefeci bu muammanın cevabını bulmak için uğraşıyor. Fakat böylesine basit bir soruyu bir soru olmaktan çıkarıp bir muammaya dönüştüren şey nedir? Bir varlığın ancak canlı veya ölü olacağını biliyoruz. Bütün mesele kuantum fiziği. Çünkü kuantum fiziğinin bu soruya verdiği cevap şudur: Kedi aynı zamanda hem ölü hem de canlıdır.

Bu ilk paragrafı okuyanlar bir bilimkurgu veya bir fantezi kitabından bahsettiğimi sanabilirler ve açıkcası ben de olsam herhalde aynı şeyi düşünürdüm. Fakat bu giriş bir bilimkurgu veya fantezi kitabıyla ilgili değil. Tam tersine bu giriş bana aslında gerçek dünyanın en uçuk fantezi romanlarından bile olağanüstü olduğunu gösteren Schrödinger’in Kedisi ile ilgili.

Kedinin aynı anda nasıl hem ölü hem de canlı olabileceğine birazdan geleceğim ama öncelikle biraz kitaptan bahsedeyim. John Gribbin Cambridge Üniversitesi’nde astrofizik eğitimi gördükten sonra kendini bilimi halka anlatmaya adamış bir yazar. 1984 yılında yazdığı Schrödinger’in Kedisinin Peşinde’den (Bundan sonra kendisine SKP diyeceğim) sonra aynı tarzda yarım düzine daha kitap yazmış. SKP’de aslında yazarın üne kavuştuğu ve en başarılı kitaplarından biri.

SKP’nin bir kurgu roman olmadığını söyledim. Aslında yer yer oldukça zor anlaşılabilen ve kuantum fiziğini ilk başlarından itaberen tamamen bilimsel bir gözle ele alan bir kitap. Yazar kitaba 19.yy’nin sonlarından başlıyor ve adım adım kuantum fiziğinin nasıl keşfedildiğini ve nasıl olgunlaştırıldığını anlatıyor. Lise bilgilerinizi yoklayın: Atomlar, elektronlar, pratonlar, nötronlar, x ışınları, fotonlar… Hatırladınız mı bunları? Bunlar ve daha nice unuttuğunuz veya belki de hiç adını duymadığınız, bizim gibi sıradan insanların anlaması zor olan kavramlar bu kitabın konusu. İşte bu noktada yazarımız John Gribbin’in yeteneği devreye giriyor. Ve bütün bu atomlar, protonlar son derece keyifli bir biçimde okuyucuya sunuluyor. Kitabı okurken zorlandığım anlar oldu elbette, sonuç olarak bir fizik geçmişine sahip değilim. Hatta bir kaç sayfa boyunca ne diyor yahu bu adam dediğim de oldu itaraf etmeliyim. Ama toplamda geriye baktığımda kitabın bende çok güzel izler bıraktığını söyleyebilirim.

Büyük bir sıçramanın yapılabilmesi için ilk önce önceden yapılanların paramparça edilmesi gerekiyor. Bu dünya tarihinin gördüğü bütün büyük devrimlerde böyle olmuştur ve işin ilginci bilim dünyasında da aynı kurallar işliyor. 19.yy ve hatta 20. yy’nin ilk çeyreğinde bile fizik demek Newton demekti. Eğer bir şeyi Newton demişse o doğruydu, dememiş ise bırakın araştırmayı o konuda acaba demek bile saçmaydı hatta bazı fizikçilere göre küfürdü. İşte SKP’de böyle bir ortamda hikayesini anlatmaya başlıyor ve belkide sayıları 15-20′yi aşmayan öncülerin klasik fiziği yani Newton fiziğini nasıl alaşşağı ettiklerini anlatmaya başlıyor. Burada hemen bir parantez açıp şunu söylemeke gerek. Elbette Newton’un temellerini attığı ve kütle çekimi gibi pek çok önemli doğa olayının nasıl işlediğini bize anlatan klasik fiziktir. Fakat klasik fizik makro evrende yani güneş ile dünya arasındaki etkileşimi bize açıklayabilirken mikro düzeyde yani atom düzeyinde işlerin nasıl işlediğini anlatmakta yetersiz kalıyor. Ve bu kitap sayesinde anlıyorsunuz ki mikro dünya aslında Alice’in tavşan deliği gibi bir yer.

Tavşan deliğinin ne kadar garip bir yer olduğunu göstermek için kitaptan bir iki alıntı yapayım:

“Düzensiz ısı enerjisini bir taşa verdiğiniz durumda taş o enerjiyi kullanarak içindeki bütün molekülleriyle düzenli bir hareket yaratıp yukarıya doğru hep birlikte sıçrayamaz. Yoksa sıçrayabilir mi? Boltzman bu tema üzerine bir çeşitleme sundu. Böyle olağansütü bir olayın mümkün olduğunu söylüyordu, ama son derece ihtimal dışıydı.”

“Klasik dünyada her şeyin bir sebebi vardır. Her olayın sebebinin izini zamanda geriye giderek takip edebilirsiniz. Sebebi yaratan sebebi, onu yaratan sebebi ve (eğer evren bilimciyseniz) ta Büyük Patlma’ya kadar, yok eğer kafanıza yatan model dini bir mahiyet taşıyorsa da Yaradılış anına kadar böyle gidebilirsiniz. Fakat kuantum dünyasında radyoaktif bozunmaya ve atom düzeyindeki geçişlere bakar bakmaz böyle doğrudan bir nedensellik ortadan kalkıyor. Elektron bir enerji seviyesinden ötekine belli bir zamanda ve belli bir sebeple geçmiyor. Geçişin ne zaman meydana geleceğini söylemenin bir yolu yok. Ne dışarıdan elektronu iten bir etken, ne de içte işleyip sıçramayı zamanlayan bir saat var. Oluyor işte, durduk yere, o zaman olmuyor da, bu zaman oluyor. Pek çok on dokuzuncu yüzyıl bilim adamı bundan dehşete kapılmış olsalar da bu sadece buzdağının ucu, kuantum dünyasının gerçek tuhaflığını gösteren ilk ipucu ve önemi zamanında fark edilmemiş olsa da dikkate değer. Bu ipucu 1916′da geldi, hem de Einstein’dan”

Evet 20.yy’nin en önemli bilimadamlarından biri olan Einstein’da işin içinde. Aslında kuantum fiziğinin şekillenmesinde büyük çalışmalar yapmış biri. Fakat sonradan Kopenhag Yorumu olarak adlandırılacak kuantum fiziğinin önde gelen bilimadamları Bohr, Dirac ve Heisenberg tarafından ortaya atılacak olan Belirsizlik İlkesine karşı çıkmış ve “Tanrı zar atmaz” diyerek kuantum fiziğinden uzaklaşmış.

Niels Bohr

“Belirsizlik ilkesi bize asıl şunu söylüyor: Temel kuantum mekaniği denklemine göre hem kesin bir momentumu hem de kesin  konumu olan elektron diye bir şey yoktur…. Biz bakarken bir elektronun ne yaptığına dair bilgimizin sınırlı olması ilginç, fakat bakmadığımızda ne yaptığı hakkında hiçbir fikrimizin olmadığını keşfetmek akıllara durgunluk veren bir şey. Eğer bir parçacığın biz ona bakmazken ne yaptığını söyleyemezsek, ona bakmazken var olup olmadığını da söyleyemeyiz ve çekirdeklerin de pozitronların da yirminci yüzyıldan önce var olmadıklarını iddia etmek mantıklıdır, çünkü 1900′den önce hiç kimse onları görmemiştir.”

Einstein’nın “Tanrı zar atmaz” diyerek karşı çıktığı ve o hem canlı hem de ölü olan kedinin sahibi Schrödinger’in şiddetle karşı çıktığı aslında işte bu Kopenhag Yorumu ve belirsizlik ilkesidir. Schrödinger kediyi bu nedenle ortaya atmıştır. Belirsizlik ilkesinin olamayacağını gösterebilmek için. Aslında ortada kedi filan da yoktur. Kedi hayali bir deneyin parçasıdır. Ama kediye geçmeden önce çok önemli bir şeyi daha söylemekte yarar var. Zaten bütün bu karışıklığın sebebi de o.

Işık nasıl yayılır? Az bulutlu bir günde bulutların arasında ok gibi yeryüzüne inen güneş ışınları bize ışığın doğrusal bir biçimde ilerlediğini söyler. Yani parçacık şeklinde. Newton’un da dediği buydu ve klasik fizik bile bunu söylüyordu. Fakat sonradan yapılan araştırmalar ile ışığın parçacık şeklinde değil suya atılan bir taşın su yüzünde bırakacağı dalgalar gibi dalga şeklinde yayıldığını ispat etti. İşin ilginci aslında bunların ikisinin de doğru olması. 1906 yılında J.J Thomson elektronların parçacık olduklarını ispat ettiği için Nobel Ödülü kazanmış 1937′de ise oğlu elektronların dalga olduğunu ispatladığı için Nobel Ödülü almış.

İş iyice saçmaladı değil mi? O zaman biraz daha karıştıralım ortalığı. Elektronun nasıl davrandığını anlamak için yapılan çift yarık deneyinde elektronun önüne üzerinde iki delik bulunan bir engel koyulur ve arkada da elektronun hangi delikten geçtiğini tespit etmek için bir perde. Elektronları tek tek attığınız zaman her bir elektronun ya bir delikten ya da ötekinden geçeceğini ve arkadaki perdeye öyle yansıyacağını düşünürüz. Hangi delikten geçeceğini bilemeyiz ama sadece birinden geçmeli. Ama deneyin sonucu bize bunu söylemiyor, çünkü perdede ancak her bir elektronun iki delikten de aynı anda geçtiğinde olabilecek bir desen ortaya çıkıyor. Bu işte bir yanlış var şu elektronu bir izleyelim dendiğinde ise elektronun olması gerektiği gibi sadece bir delikten geçtiği tespit ediliyor ama eğer hangi delikten geçtiği gözlenmezse elektron iki delikten birden geçiyor!

“Dünya bütün seçeneklerini, bütün olasılıklarını mümkün olduğu kadar uzun süre açık tutuyor gibi. Kuantum dünyasının standart Kopenhag yorumunun en garip özelliği şudur: Bir sistemi seçeneklerinden birini seçmeye zorlayan ve bu seçeneği ancak o zaman gerçeğe dönüştüren şey, o sistemi gözleme edimidir.”

Yani başka bir değişle biz gözlemediğimiz sürece elektronlar hem dalgadır hem de parçacıktır.

İşte en sonunda Schrödinger’in kedisine gelmiş bulunuyoruz. Kopenhag yorumunu kabul etmeyen Schrödinger hayali bir deney düzeneği oluşturdu. Bu hayali düzenekte içinde olup biteni gözlemleyemediğimiz bir kutu, kutunun içinde bir kedi, kediyi öldürecek bir eylem yapacak bir düzenek (örneğin kafasına çevrili bir silah veya zehir yayacak bir şişe) bu düzeneği harekete geçirecek bir algılayıcı ve elektron salan bir cisim bulunuyordu. Kediyi öldürecek olan düzeneği hareket geçirecek olan algılayıcı ise salınan elktronun dalga mı yoksa parçacık olarak mı hareket edeceğini tespit etme yeteneğindeydi. Eğer elektron dalga ise düzenek çalışacak ve kedi ölecek, eğer elektron parçacık ise düzenek çalışmayacak ve kedi yaşaacak. Soru kendi kendine oraya çıkıyor zaten. Kopenhag yorumuna göre elektron gözlemediğimiz sürece hem parçacık hem de dalga olduğuna göre salınan elektron algılayıcı tarafından hem algılanacak hem algılanmayacak ve bu durumda düzenek hem çalışacak hem çalışmayacak ve nihayet kedi de hem ölü hem de canlı olacak. Ta ki birisi kutuyu açıp ne olduğuna bakana kadar.

 

 

   

 

Zamanın Kısa Tarihi
Büyük Patlamadan Kara Deliklere
Stephen W. Hawking

Doğan Kitapçılık / İnceleme Araştırma Dizisi

'Bedeni, tekerlekli sandalyesinin tutsağı. Ama beyni o denli hareketli ki evrenin gizlerini gün ışığına çıkarabilmek için zamanın ve uzayın uçsuz bucaksızlığında sanki dörtnala koşuyor.' Time 'XX.yüzyılın fizikçilerinin elde ettikleri sonuçlar nesnel bir biçimde değerlendirildiğinde, Stephen Hawking'inkiler bilim dağarcığında en önemli yeri alacaktır. Astronomy 'Stephen Hawking fizik dünyasının 'süpernova'sı olabilmek için amansız bir hastalığı yenmeyi başardı. Yazamamasına, hatta doğru dürüst konuşmamasına karşın, görecelik kuramından kuantum mekaniğine, Bing Bang'den (Büyük Patlama) evreni yaratan 'geometrinin dansına' sıçrayıp duruyor.' Timothy Ferris, Vanity Fair

Çeviren: Sabit Say, Murat Uraz - 198 sayfa, 2. hamur, ISBN: 975-506-003-0; Boyut: 13cm x 19cm
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: A Brief History of Time

---------------------------------------------------------------------------------------------------  

Dünyanın en ünlü fizikçilerinden biri olan `A Brief History of Time` (Zamanın Kısa Tarihi) adlı kitabın yazarı Stephen Hawking, yeni kitabında evrenin nasıl ve niçin yaratıldığını inceleyecek.

 

Cambridge Üniversitesi fizikçisi Hawking`in, `The Grand Design` (Büyük Tasarım) adını verdiği yeni kitabının 2008 yılının sonbaharında Bantam Dell Yayın Grubu tarafından piyasaya verileceği belirtildi.
 
`Zamanın Kısa Tarihi`nin kısaltılmış ve güncellenmiş versiyonu olarak gösterilen ve geçen yıl basılan `A Briefer History of Time`ın hazırlanmasında Hawking`e yardım eden fizikçi Leonard Mlodinow`un yeni kitabın hazırlanmasında da ünlü fizikçiye katkıda bulunacağı belirtildi. Bantam Dell, `The Grand Design`în niçin evren var sorusunun yanıtını bulmaya çalışacağını, evrenin kökeni ve niçin fizik kuralları var gibi derin sorunları inceleyeceğini belirtti.
 

 

 

   
Stephen Hawking'in Evreni
John Boslough; Çeviren: Osman Bahadır
Sarmal Yayınları;
İstanbul, 1995, 13.5 x 19.5 cm., 140 sayfa, Türkçe.
ISBN No: 9757380482

Güncel olarak ana fikri bizzat kendi tarafından değiştirilmiş Kara delik Kuramını da içinde barındıran Kozmoloji yi bilim adamlarını Einstein, Newton ve diğerlerini ve kendi çalışmalarını anlatan çok öğretici ve herkesin kolaylıkla anlayabileceği bir kitap. Eğer evrenin akıl almaz büyüklükte nasıl hala büyüdüğünü genişlediğini ve nasıl doğduğunu merak ediyorsanız bu kitap size rehber olabilir...

Hawking'in aklı onun en güçlü silahıdır.
O aynıu zamanda onun işi, oyunu, dinlencesi, eğlencesi ve hayatıdır da. Tümüyle akılsal bir kişi olan Hawking serbest bırakıldığında , durmak bilmeyen insan aklının, evrenin tüm niteliklerini anlamaya nasıl yetenekli olduğunu gösterdi.

 

Temel Parçacıklar ve Fizik Yasaları, Richard Feynman ve Steven Weinberg (Alfa Bilim Dizisi- 103)

T E M E L   P A R Ç A C I K L A R    VE    F İ Z İ K   Y A S A L A R I


 
Richard Feynman ve Steven Weinberg
çev: Zekeriya Arslan

 
Yirminci yüzyılda en önemli iki kavramsal ilerleme, kuşkusuz görelilik ve kuantum mekaniğidir. Bu ikisini tek parça halinde birleştiren bir kuram geliştirme uğraşı, zor ve halen süregelen bir meydan okumadır. Elinizdeki bu kitapta, Richard Feynman ve Steven Weinberg gibi seçkin iki kuramsal fizikçi, bu temanın merak uyandırıcı yanlarını incelemektedir.
     Kuantum Elektrodinamiğinin kurucularından Paul Adrien Maurice Dirac’ın anısına düzenlenen bu konferansta, Richard Feynman karşı-parçacıkların doğasını, özellikle kuantum mekaniksel spin ile istatistik arasındaki ilişkiyi anlatmaktadır. Steven Weinberg ise bu anma konuşmasında, Einstein'ın kütleçekim kuramının fiziğin en son yasalarıyla nasıl uzlaştırılabileceği hakkındaki son düşünceleri tartışmaktadır.
            Nobel sahibi bu iki kuramsal fizikçi, temel fizik araştırmalarına muazzam katkılarda bulunmuşlardır; ayrıca bilimin halka ulaştırılmasına yaptıkları hizmetler de yadsınamaz. Çağdaş fiziğin gelişmesiyle ilgilenen herkes için, büyüleyici bir kitap olacaktır bu.

 

 
“…bütün fizik okurlarının kütüphanelerinde görmek isteyecekleri bir kitap.”
New Scientist

 
“Kitabın yazarları olan Nobel ödüllü fizikçiler, hem temel bilimlere hem de bilimin popülerlerşemesine büyük katkılar yapmışlardır. Modern fizikle ilgilenen herkesin okuması gereken bir kitap.”
Reader’s Warehouse

 

“Bu kitabın içeriği on yıllarca taze kalacak.”
–International Journal of High-Energy Physics

 

 

 

Kuantum Elektrodinamiği
Kedi
Işık ve Maddenin Tuhaf Kuramı
Richard P. Feynman

"Fiziği yalınlıkla sunmakla ünlü olan açıklama ustasından bir gövde gösterisi daha - John Roch, The Times Yazın Eki"

Konunun ana mimarlarından birisi olan Feynman 20. yüzyıl fiziğinin birkaç bağımsız zaferinden birini açıklamakta harikalar yaratıyor. - The New York Times Kitap İnceleme Eki."

"Kuantum elektrodinamiği ya da kısaca KEDİ, ışık ve elektronların nasıl etkileştiğini anlatan "tuhaf kuram"dır. Bu kuram Richard Feynman ve meslekdaşları sayesinde aynı zamanda fiziğin kesinlikle bilinen ender kısımlarından birisi olmuş ve her türlü denemeden başarıyla çıkmıştır. Feynman'ın en çok satan anıları olan Eminim ki Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman, usta fizikçinin üstün bir yazar da olduğunu ortaya koymuştur. Güzelliği berraklığında olan bu konferans dizisinde de KEDİ'ye eksiksiz bir giriş yapmaktadır.

"Nobelli fizikçi Feynman özgün olmaktan kendisini alamamakta, bu canlı, hayranlık veren kitapta (oluşmasına belirli katkılarda bulunduğu) ışığın kuantum kuramını sıradan insanlara anlatmaktadır. -New Yorker- "Dört tane, konuşan, rüzgar gibi bölümde... KEDİ'yi genel okur kitlesine tek bir denklem kullanmadan açıklamaktadır. -Philip Morrison, Scientific American-

"Feynman'ın konferansları harikulade olmuş olmalı; bunlar aynı derecede büyüleyici bir kitaba, KEDİ'ye; zekasıyla mayalanmış, ve canlılık katılmış, yaşayan bir girişe dönüşmüşler. Bugünün fiziğine merak duyan herkes satın almalıdır. - Pedro Walosheck, Nature"

"Kitabın özgün adı QED, kuramın İngilizce adının, artık evrensel olarak kısaltılmış halidir. Ancak yazarın kitapta sık sık tekrarladığı temel zorluk ve karışıklıklara bir nazire olmak üzere yakıştırılmış olan ve İngilizce konuşulan ülkelerde çok kullanılan eski bir Latince kısaltmadır. Bu kısaltma "ispatı gereken şey açıklanmıştır" anlamına gelen ve tüm karışıklıkların ortadan kalktığını ve her şeyin artık çok kolaylaştığını ifade etmek için kullanılan "Quod Erat Demonstrandum"un baş harflerinden oluşur. Buna uygun Türkçe bir karşılık bulamadığından, bir yakıştırma uydurmak yerine böylesine kısaltmayı yeğledim.

Çeviren:  Ömür Akyüz  - 160 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-765-226-1; Boyut: 14cm x 20cm; Baskı Tarihi: 1997
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: QED
 

 

Görelilik Kuramı
Max Born

Evrim Yayınevi

Bu metin, Einstein'in, bir ışık demetinin Güneşin çekimi etkisiyle bükülmesi gerektiği biçimindeki kehanetinin, bir İngiliz güneş tutulması inceleme kurulu tarafından doğrulanmasını izleyen günlerde Einstein'ın kişiliğine ve onu görelilik kuramına duyalan ilgi dalga dalga bütün dünyayı sardığı sırada, Frankfurt am Main'de geniş bir izleyici kitlesine verilen, titizlikle hazırlanmış konferansların aslıydı. Bu ilginin ana nedeni herhalde sansasyondu, ama hatırı sayılır bir anlama istemi de vardı. Ben olabildiğince bu isteği doyurma görevine hazılamıştım kendimi. Buna başlacı engel dinleyicilerin matematik ve fizik bilgilerinin düşük düzeyde olmasıydı. Konferanslarda yarı tarihsel bir tanıtım yöntemi izledim ve her adımı basit deneyler ve şekillerle açıkladım. Basılı metindeyse deneyler ancak şekiller yardımıyla betimlenebilirdi. Matematik formüller kullanırken kendimi temel cebirle sınırladım, birinci dereceden denklemlerden ve kareköklerden başka birşey kullanmadım(trigometrik fonksiyonlardan ve ikinci derece denklemlerinden bile kaçındım), kısacası lise düzeyinde matematik kullandım. Limit işlemleri kaçınılabilir gibi değildi ama sağduyuya başvurularak anlaşılabilir biçimde sunuldu.

Çeviren: Celal Kapkın - 352 sayfa, Ciltsiz. hamurBoyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1995
Özgün Dili: İngilizce

 

 

 

Zaman Makineleri

Orjinal isim: Time Machines

Paul J. Nahin
Arkadaş Yayınları / Popüler Bilim ve Tarih Dizisi
 

Zamanda yolculuk olasılığını sayfalarına, bilim ve bilim-kurgu arasındaki karşılıklı etkileşimler bağlamında yansıtan Zaman Makineleri bu konuda yazılmış en ciddi eserdir. Zaman yolculuğu öykülerinin hemen hemen tümünün özeti verilmiştir.

Kitabın İngilizce birinci baskısı yayınlandıktan sonra çok sayıda saygın bilim adamı, biraz da bu kitabın etkisi altında kalarak, zaman yolculuğunu bilimsel araştırma programlarına almışlardır. İkinci baskısına kadar geçen 6 yıl içinde zamanda yolculuk olasılığı üzerine yapılan araştırmalar ciddi artış göstermiştir.

Arkadaş Yayınevi tarafından Türkçeye kazandırılan bu ikinci baskı, yeni araştırma sonuçlarını göz önüne alarak düzenlenmiş; zaman yolculuğu hakkında bilim-kurgu edebiyatının ve bilimsel literatürün tümünü içerir hale getirilmiştir. Kitabın diğer ilginç yanı, karmaşık fizik yasalarını herkesin anlayacağı bir dil ile açıklamada gösterdiği başarıdır.

Zaman Makineleri'nde zaman yolculuğunu konu alan hikayeler, romanlar, filmler ve TV dizileri, mantık ve fizik kanunları bağlamında ayrıntılarıyla ele alınmıştır. Zaman Makineleri adeta bir zaman yolculuğu ansiklopedisidir. Hayal ufkunuzu zorlayacak satırları keyifle okuyacağını umuyoruz.
(Tanıtım Yazısından)

Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
736 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 22 cm
ISBN : 9789755095103
2007

Time Machines: Time Travel in Physics, Metaphysics, and Science Fiction

by Paul J. Nahin

Zaman Makineleri

Zamanda yolculuk olasılığını sayfalarına, bilim ve bilim-kurgu arasındaki karşılıklı etkileşimler bağlamında yansıtan Zaman Makineleri bu konuda yazılmış en ciddi eserdir. Zaman yolculuğu öykülerinin hemen hemen tümünün özeti verilmiştir.

Kitabın İngilizce birinci baskısı yayınlandıktan sonra çok sayıda saygın bilim adamı, biraz da bu kitabın etkisi altında kalarak, zaman yolculuğunu bilimsel araştırma programlarına almışlardır.

İkinci baskısına kadar geçen 6 yıl içinde zamanda yolculuk olasılığı üzerine yapılan araştırmalar ciddi artış göstermiştir.

Arkadaş Yayınevi tarafından Türkçeye kazandırılan bu ikinci baskı, yeni araştırma sonuçlarını göz önüne alarak düzenlenmiş; zaman yolculuğu hakkında bilim-kurgu edebiyatının ve bilimsel literatürün tümünü içerir hale getirilmiştir. Kitabın diğer ilginç yanı, karmaşık fizik yasalarını herkesin anlayacağı bir dil ile açıklamada gösterdiği başarıdır.

Zaman Makineleri’nde zaman yolculuğunu konu alan hikayeler, romanlar, filmler ve TV dizileri, mantık ve fizik kanunları bağlamında ayrıntılarıyla ele alınmıştır. Zaman Makineleri adeta bir zaman yolculuğu ansiklopedisidir. Hayal ufkunuzu zorlayacak satırları keyifle okuyacağını umuyoruz.

Sayfa Sayısı: 736 Sayfa

 

 

Stephen Hawking'in Evreni Hawking'in Kuramına Giriş

John Boslough
Ekim 1995, ISBN: 975-7380-48-2
Küçük bir galaksideki önemsiz bir yıldızın etrafında dönen ufacık bir gezegende yaşayan bir avuç insanın tüm evreni anlama amaçlarını ve bu minicik yaratıkların evreni bütünüyle kavrama yeteneğinde olduklarına inanmalarını hayal etmek oldukça zordur. Evreni, nasıl işlediğini ve nereden geldiğini anlamak için yapılan bu araştırma, insanlık tarihinin en uzun süreli ve en büyük macerasıdır. Bu maceranın en önemli kilometre taşlarından biri de kuşkusuz çağımızın en parlak bilim adamı Stephen Hawking'dir.Hawking'in aklı, onun en güçlü silahıdır. O aynı zamanda onun işi, oyunu, dinlencesi, eğlencesi ve hayatıdır da. Tekerlekli sandalyesi, o aklın en büyük uğraşında (içinde yaşadığımız evren nasıl oluştu, nasıl işliyor ve nasıl sona erecek?) özel bir üstünlük aracı oluyor. Tümüyle akılsal bir kişi olan Hawking serbest bırakıldığında, durmak bilmeyen insan aklının, evrenin tüm niteliklerini anlamaya nasıl yetenekli olduğunu gösterdi.

 

 

 

Stephen Hawking: A Life In Science

Stephen Hawking
Bilim Dünyasından Bir Hayat
John Gribbin, Michael White

Stephen Hawking sıradan bir bilim adamı değil. Cambridge Üniversitesindeki otuz yıldan fazla süren kariyeri boyunca, evreni algılayışımızın sınırlarını diğer tüm fizikçilerden daha fazla genişletti. Yorulmaz bir dâhinin portresi olan bu kitap, Hawkîng'in hayatının, biliminin ve evliliğinin biyografisinde fiziğin izlerini sürüyor.

"Spekülasyonları kanıtlandığında, Albert Einstein'ınkiler kadar devrimci olabilecek bir fizikçinin sürükleyici hikâyesi... Bilginin, sıcaklığın, dayanıklılığın ve zekâ kıvraklığının bileşimi tam da konuya uygun dozda."
- Bernard Dixon, NEW STATESMAN

"Etkileyici... Bu kitabı okunmaya değer kılan, yazarların Hawking 'in bilimini hayatıyla harmanlayarak, olağanüstü bir bilim adamını olağanüstü bir insan olarak anlatmasıdır."
- Tony Osmon, SPECTATOR

"Hawking'in manevi cesareti ve dayanıklılığı, entelektüel zekâsıyla birleşerek, fizik küresindeki bu olağanüstü adamın kavrama gücünü ve büyüklüğünü bize gösteren, hayatı ve başarıları hakkındaki bu kitabı aydınlatıyor."
- Charles Osborne, DAILY TELEGRAPH

Çeviren: Yelda Türedi - 348  sayfa, 2. hamur, ISBN: 9751023017; Boyut: 13,5x21 cm; Baskı Tarihi: Şubat 2005
Özgün Dili: İngilizce
 

 

 

Gödel Einstein Buluşması
Gpalle Yourgrau
GÜNCEL YAYINLARI

   Kurt Gödel ve Albert Einstein'ın durumunda sonuç, Gödel'in Evren Modeli'dir. 'Gödel'in Evren Modeli'nde felsefi zaman yolculuğu fantezisi, bilimsel bir gerçeklik haline gelebilir mi? Gödel'e göre, zaman yolculuğunun gerçekliği, zamanın gerçek dışılığının sinyalini de vermektedir.

Eğer Gödel haklıysa, Einstein'ın yaptığı devrimin gerçek anlamı, yarım yüzyıl boyunca bir sır olarak kalmış olabilir mi? Gödel Einstein ile buluştuktan yarım yüzyıl sonra, Gödel Evreni'ndeki zaman yolculuğunun gerçek anlamı, bu kitapta ortaya çıkıyor.

Zaman akar. Geçmişte olan gerçekken, gelecekte olan henüz gerçek değildir. Gödel Einstein Buluşması, modern fiziğin, özellikle görelilik teorisinin, bu basit düşüncelerle bağdaşmadığını, bu bağdaşmazlığın ciddiye alınması gerektiğini ve bununla ilgili standart çözümlemelerin başarısız olduğunu kanıtlıyor.

Çeviren: Barış Akalın/ Bilge Şipal ; Yayın Yılı: 2003 ; 350 sayfa ; 2. Hm. ; 13x21 cm ; Karton Kapak ; ISBN:9758621505 ; Dili:TÜRKÇE

 

 

 

EVREN BOYUTLARI VE İNSAN - TOYGAR AKMAN
MİLLİYET Yayınları.
Ekim 1978, birinci baskı, 284 sayfa, 12,5 x 19,5 cm ebadında.

 

 

 

Evrenin Zarafeti
Brian Greene
Çevirmen : Ebru Kılıç
Ekim 2008, 523 sayfa, ISBN: 9754034752

Bir şey keşfetmenin insanın yeni bir şey görmesi değil de bakışını biçimlendirmesi demek olduğu söylenir. Evreni sicim kuramı tarafından biçimlendirilmiş bir bakışla gören okurlar yeni manzaranın nefes kesici olduğunu görecek.

Dünyanın her yerinde matematikçiler ve fizikçiler şimdiye kadar oluşturulmuş en iddialı fizik kuramı olan sicim kuramı üzerinde çalışıyor. Sicim kuramı Einstein'ın otuz yıl boyunca üzerinde çalıştığı birleşik alan kuramına giden yolda önemli bir adım. Bilim nihayet "büyük olana ilişkin yasalar" (genel görelilik) ile "küçük olana ilişkin yasalar" (kuantum mekaniği) arasındaki neredeyse yüz yıllık uçurumu kapadı. Sicim kuramı modern fiziğin en önemli konularından bu ikisini, evrendeki bütün harikulade olayların tek bir birimin (maddenin özünü oluşturan çok ama çok küçük enerji iplikçiklerinin) titreşimlerinden doğduğunu açıklayarak, büyük bir maharetle uyumlu bir bütün haline getirmiştir. Ayrıca doğanın tüm kuvvetlerini birleştirme olanağını da içinde barındırdığı için kimi fizikçiler süpersicim kuramını "Her Şeyin Kuramı" olarak nitelemektedir.

Önde gelen sicim kuramcılarından Brian Greene, çok açık ve anlaşılır bir dille yazdığı bu kitapta okuyucuya nihai kuram arayışının ardındaki bilimsel hikâyeyi ve bilim insanlarının çabalarını anlatıyor. Sicim kuramı, yazarın da gayet canlı bir biçimde anlattığı gibi evrenin öyle değişik bir görüntüsünü ortaya çıkarıyor ki, fizik dünyası hâlâ bu şokun dalgalarının etkisi altında. Heyecan verici ve çığır açıcı fikirlerin, örneğin uzayın dokusunda gizli yeni boyutlar, temel parçacıklara dönüşen kara delikler, uzay-zamanda yarıklar ve delikler, birbirlerinin yerine geçebilen çok büyük ve çok küçük evrenler ve bunlar gibi birçok başka fikrin, günümüzde fizikçilerin üstesinden gelmeye çalıştığı bazı sorunların çözümünde çok önemli bir yeri var.

Evrenin Zarafeti bu konuda yapılan keşifleri ve hâlâ çözülememiş gizemleri, durup dinlenmeden uzayın, zamanın ve maddenin nihai doğasını araştıran bilim insanlarının yaşadığı coşkuları ve hayal kırıklıklarını yetkinlik ve incelikle bize aktarıyor. Brian Greene akıllıca kullandığı benzetmelerle, fizikte bugüne kadar ele alınmış kavramlardan en karmaşık olanlarını gerçekten de eğlendirici bir anlatımla okuyucu için kavranabilir hale getiriyor ve bizi evrenin nasıl bir işleyişi olduğunu anlamaya daha önce hiç olmadığı kadar yaklaştırıyor.

 

 

Dinlerde, Bilimde ve Metafizikte Zaman Enerjisi
Orjinal isim: Time Ultimate EnergyMurry Hope

Yazar Murry Hope, bu eserde, Zamanın tanınması ve anlaşılması gerekli bir enerji olduğunu ifade etmektedir. Bu enerji kendisini birçok şekilde göstermekte ve Dünya üzerindeki her hayat biçiminin fiziksel, psikolojik ve ruhsal evrimini etkilemektedir.
Bu kapsamlı araştırmasında Murry Hope,
Zamanı bir enerji olarak keşfetmenin yollarını açan kuantum fiziği, kaos bilimi ve psikoloji gibi dallardaki araştırmalardan elde edilen son bulguları,
Zamanın yapısını ele alarak yeni bilgilerin temelini oluşturmuş dinler ve mitolojilerdeki eski inançları,
Zamanın psikolojik ve metafizik işaretlerini ve zamanın bizim günlük yaşamımızda, düşüncelerimizde ve ilhamlarımızda oynadığı rolü vurgulamaktadır.
(Arka Kapak)
--------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
288 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 9789758007325
1997
288 s.
---------------------------------------------
Önsöz : C. Muses
Çeviri : Mehmet İsmail

 

 

BEŞİNCİ BOYUT

TOYGAR AKMAN

422 SAYFA 13*19 CM KARACAN YAYINLARI 1981

Modern Düşünce Çağı’na gelinceye dek, hemen bütün düşünürler, Evren içinde yer alan varlıkları, “İki Ayrı Yapı” olarak değerlendirmişlerdi:

“Canlı - Cansız”, “Madde - Ruh”, “Tek - Çift”, “Artı - Eksi”, “Positiv - Negativ” vb. gibi. Modern Bilim Çağı ile birlikte, “Varlıkların”, bilinmeyen yönlerinin, derinliğine incelenebilmesi olanağı doğmuştu.

Böylece de, “Madde Boyutlarının Uzantılarının Araştırılması”na gelinmiştir. Bu arada bazı düşünürler, “Evren” içinde yer kaplamakta olan “İnsan Şuuru”nun, başlı başına “Bir Boyut” olup olmayacağına değinmişlerdir. Yayınlarımız arasında yer alan “Sibernetik” ve “Evren Boyutları ve İnsan” kitplarının yazarı olan Dr. Toygar Akman bu kitabında, “Şuurun Uzanımları”nın, Evren Boyutları içerisinde, bir “Boyut Yapısı Oluşturup Oluşturmadığı”nı incelemektedir. (Arka kapaktan)

 

 

Stephen Hawking'le Zaman ve Uzayda Gezinti
Yaşamı, Öyküsü ve Çalışmaları
Kity Ferguson


20. yy'ın kaydadeğer bir şahsiyeti olan, Cambridge dahisi S. Hawking Einstein'dan sonra dünyanın en zeki Teorik Fizikçisi'dir. Bu sayfalarda garip paradoksların çokluğuyla yüzyüze gelebilirsiniz... Başlangıçlar Belki Sonlardır... Bize saçma gelen iki büyük bilimsel teori birliktedir. Boşluk Boş Değildir Kara Delik Kara Değildir... Ve gürünümü, şok ve acındırma duygusu yaratan bir adam, bizi uzayın ve zamanın olması gereken fakat olmayan sınırlarına doğru bir yolculuğa çıkarır.  (Arka Kapak)

Çeviren: Pınar Baldıran - 142 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-337-032-6; Boyut: 13cm x 19cm
Özgün Dili: İngilizce

 

 

İlk Üç Dakika
Steven Weinberg

İlk saniyenin, ilk dakikanın, ya da ilk yılın soınunda evrenin neye benzediğni söyleyebilmek müthiş bir şeydir. Bir fizikçi için, işleri sayılara dökebilmek, falanca zamanda evrenin sıcaklığı, yoğunluğu ve kimyasal bileşimi filanca değerlerdeydi diyebilmek keyif vericidir. Doğru, tüm bunlardan kesin olarak emin değiliz, ama artık bu tür şeylerden çok güvenle olmasa da söz edebilmemiz heyecan vericidir. Okuyucuya iletmek istediğim, işte bu heyecandır. S.Weinberg

Çeviren: Zekeriya Aydın, Zeki Aslan - 168 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-403-017-0; Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 2002
Özgün Dili: İngilizce

 

  

 

Evrenin Şiiri / Kozmosun Matematiksel Bir Açıklaması

Robert Osserman
TÜBİTAK YAYINLARI

Günümüzde Dünyanın düz olduğuna inanan pek az kişi kalmıştır; buna karşılık çoğu insan Dünyayı hâlâ düz bir evren tasarımıyla düşünmeye devam etmektedir. Uzay düz değildir. Bunu tasarlamamız güç olsa da, uzayın gerçekte eğri olduğu konusunda sağlam kanıtlara sahibiz. 1955 yılından bu yana Stanford Üniversitesi'nde matematik profesörü olan, 1990'lardan beri de Kaliforniya Berkeley'deki Matematik Bilimleri Araştırma Enstitüsü'nün müdür yardımcılığını yürüten Robert Osserman, bu kitapta fazla bir matematik bilgisi gerektirmeden, okura, evreni ölçüp biçmenin matematiksel yöntemlerini gösteriyor.


Çeviren: Dr. İsmet Birkan
Yayın Yılı: 2001
Orjinal Adı: Poetry of the Universe/A Mathematical Exploration of the Cosmos
249 sayfa
Kitap Kağıdı
11x18,5 cm
Ciltli
ISBN:9754032871
Dili: TÜRKÇE

 

Rastlantı ve Kaos
Chance and Chaos - 1990


David Ruelle

Çeviri: Deniz Yurtören

Sayfa Sayısı: 183
Boyutları: 13 x 19,5 cm
ISBN 975-403-011-1
Baskıda

Havaya atığınız bir paranın yazı (ya da tura) gelme olasılığının ne olduğunu biliyor musunuz? Fransız Yüksek Bilimler Enstitüsü'nde teorik fizik profesörü olan David Ruelle, okuru yirminci yüzyılın bilimsel kavramları arasında bir geziye çıkarıyor. Bilim adamları fiziksel sistemlerin içerdiği rastlantı ve kaos öğeleri konusunda ne düşünüyorlar? Yazar bu soruyu yanıtlarken açık, anlaşılır, zaman zaman da esprili bir anlatıma başvurmuş; bunun yanı sıra fizik ve matematik alanlarında uzmanlaşmış okurlar kadar bu konularda lise düzeyinde bilgiye sahip olan büyük çoğunluğun da anlatılanları kolayca kavrayabilmesine özen göstermiş. Olasılık hesapları, piyangolar, yıldız falları ve şans oyunları gibi ilginç konular arasında bir süre gezindikten sonra kaosla tanışacak; "küçük bir şeytan"ın evrenin uzak bir köşesindeki tek bir elektronun çekim etkisini bir an için yok etmesi halinde yaşamımızın düzenli akışının nasıl değişebileceğini göreceksiniz. Entropi, bilgi teorisi, algoritmik karmaşa, Gödel teoremi, kara delikler ve "garip çekerler" gibi çağdaş bilimsel kavramları ele alan yazar, genetik, meteoroloji, ekonomi ve tarih alanlarında rastlantının oynadığı role de değiniyor. Ustaca düzenlenmiş bu geziye katılanlar, günümüzde bilim alanında elde edilmiş en önemli sonuçları yeni bir ışık altında görme olanağına sahip olacaklardır.

 

Eşzamanlılık Bilim, Mit ve Kozmik Şakacı
Orjinal isim: Synchronicity Science, Myth, and TricksterAllan Combs, Mark Holland

Carl Jung, zaman ve sebep-sonuç zincirlerine ait geleneksel fikirlerin açıklayamadığı anlamlı rastlantıları tasvir etmek için "eşzamanlılık" terimini ortaya koymuştur. Büyük kuantum fizikçisi Wolfgang Pauli ile çalışırken Jung bu rastlantıları zihin ve maddeyi, bilim ve ruhu içine alan fenomenler olarak açıklama yolunu aradı. Böylece telepati, öngörü ve sezgi gibi parapsikolojik olaylar için de mantıklı açıklamalar elde etmeye çalıştı. "Eşzamanlılık", Jung ve Pauli'nin çalışmalarının yanı sıra ünlü bilim adamları Paul Kammerer, Werner Heisenberg ve David Bohm'un çalımalarını da ele almaktadır. Yazarlar, özellikle Kozmik Şakacı (Hilekar) Hermes'e ait Yunan efsanesi gibi eski ve modern mitolojilerde tasvir edilen eşzamanlılık konusunu ayrıntılarıyla işlemektedir. Onların günlük hayat ve literatürden alınmış bol sayıda anekdotlarla dolu, disiplinleri aşan benzersiz yaklaşımları; doğanın gizli modeli içine doğru bir göz atma süreci içinde, bu karmaşık kavramın zeki bir keşfini sunmaktadır. (Arka Kapak)
-------------------------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
220 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789758007431
1998
220 s.
-------------------------------------------------------

Çeviri : Cüneyt Kurdoğlu

 

 

KOZMOS (Cosmos)
Carl SAGAN
Çeviren: Reşit Aşçıoğlu
Altın Kitaplar Yayınevi, 1990; ISBN:975-405-162-3; 288 sayfa.

Kozmos, bilimi halka anlatmak konusunda bir dahi sayılan Carl Sagan’ın TV için yaptığı dizi belgeselin kitaplaştırılmış hali. Yaşamın kökeninden kozmolojiye kadar bir çok alanda -bazen cüretkarca- görüşlerini sıraladığı bu kitap, içindeki yanlışlık ve boşluklar bir kenara bırakılırsa, bence yirminci yüzyıl düşünüşünün son büyüklerinin bir örneği olan Sagan’ın kendisini en güzel anlattığı eserlerinden birisi. Sagan, bana göre, Newton’cu dünyanın son büyük kahramanıdır ve çalışmaları da gerçekten bu ünvanı hakketmesine neden olmaktadır. İnsanoğlunun bilimsel serüveninde önemli bir adım olan Cozmos’u okumanızı öneririm. Fakat her şey, Cosmos’daki dünyada tasvir edildiği gibi değil artık…

- İnsanoğlu Uzay Okyanusuna Açılıyor
- Canlıların Ve Evrenin Yapısı
- Doğa Yasaları Tüm Evrende Geçerlidir
- Cennet Ve Cehennem
- Başka Gezegenlerde Yaşam Var Mı?
- Keşif Yolculuklarının Öyküsü
- Samanyolu: Gecenin Bel Kemiği
- Zaman Ve Mekan İçinde Yolculuk
- Başka Evrenlerin Kapısı Karadelikler
- Sonsuzluğun Kıyısı: Dördüncü Boyut
- Aklın Evreni
- Galaktik Uygarlık
- Yaşamak Ya Da Yokolmak Konusunda Kim Karara Verecek?
(Ark Kapak)

 

  

Mesaj
Orjinal isim: Contact
Carl Sagan

Türü: Roman

İnsanlık yüzyıllardır Dünya'nın ötesinde yaşam ve akıllı yaratıklar olduğunu hayal etmiştir. Bilim adamları son on yıllar boyunca bunu gökyüzünün her köşesinde aramışlar, çok gelişmiş radyo teleskoplardan oluşan Argus Projesi yıllardır evrenin herhangi bir yerinde dünyadışı akıllı yaşam olduğunu belirtecek bir sinyal almak için uğraşmaktadır. Bir öğleden sonra insanlık tarihi birdenbire ve sonsuzadek değişiyor artık. Böylesine uzun zamandır beklenen mesaj gelmeye başlamıştır. Temas kurulmuştur. Dünyadan 26 ışık yılı uzaklıkta Vega yıldızı yakınlarından biri ya da bir şey hiç beklenmedik bir mesajla bize yalnız olmadığımızı bildirmektedir.
(Tanıtım Yazısından)
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
499 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 13 x 19 cm
ISBN : 9751053404
1987
499 s.
Çeviri : Mehmet Harmancı

 

Sonsuzluğun Sonu
Isaac Asimov

Türü: Bilim Kurgu -Roman [1955]

Çevirmen : Alperen Keleş
Ocak 1997, 232 sayfa, ISBN: 9754800103

SONSUZLUĞUN SONU'nun olağanüstü, fantastik dünyasında, "Yarın'ın iptal edilmesi" olanaklıydı. Gelecek'in egemen sınıfı olan Sonsuzlar insanların yaşamı ve ölümü üzerinde karar verme gücüne sahip olduğu gibi, hangi yüzyıllarda doğacaklarını da saptayabiliyordu. Dün, Bugün ve Yarın onların iradesine bağlı olarak yaratabiliyor ya da yok edebiliyordu. Sonsuzlar'dan biri olmak için özel niteliklere sahip olmak gerekliydi. Andrew Harlan de böyle biriydi işte. O tek bağışlanmaz günahı işleyene, aşık olana dek...

Sırf Asimov'un değil, bilimkurgu türününde en begendiğim kitaplarından biri. Zaman yolculuğu üzerine yazılmış bence en ilginç kitap. Umarım sizde beğenirsiniz.

Filmide sinemaya uyarlandı:

Isaac Asimov’un 1955 tarihli romanı "The End of Eternity”i sinemaya uyarlayacak yönetmen Kevin Macdonald oldu. Henüz oyuncu kadrosu belli değil. Öyküsü yakın bir gelecekte geçecek olan filmde insanların Sonsuzluk adlı yönetici bir sınıf tarafından kontrol altında tutulduğu bir dünyada, bu grubun üyeleri zamanı kontrol edebilmektedir. Bir gün zaman polislerinden biri başka bir zaman periyoduna ait bir kadına âşık olduğunda Eternity kurallarına uymamış olur.

 

 

İnsanlığın Geleceği
Isaac Asimov

Cep Kitapları / Bilim Kurgu Dizisi

Karmaşık bilimsel kuramları ve ilkeleri, herkesin okuyup anlayabileceği, hatta eğlendirici kitaplar haline getirmekte bir deha olan Asimov, bu yapıtında insan uygarlığının varlığını tehdit edebilecek felaket olasılıklarını inceliyor... Asimov'a göre, insan uygarlığının sonunu getirebilecek felaketler beş grupta toplanabilir: Tümüyle, evrenin nitelikleri öylesine değişebilir ki, canlıların yaşamasına olanak kalmaz; Güneşe olacak bir şey yüzünden dünyamız yaşanmaz hale gelir; Yeryüzü'nün kendisi, yaşamı söndürecek nitelikte bir değişim geçirir; (Belki de insanoğlunun yarattığı) bir şey Yeryüzü'ndeki insan yaşamını sona erdirir; Şu andaki uygarlığımız yıkılarak, yerini insanlığın ilkel bir yaşam sürmeye mahkum olduğu bir dünyaya bırakır. Ve Asimov'a göre, en yakın gelecekte başımıza gelebilecek türdeki felaketler aynı zamanda insanoğlunun en çok önleme olanağına sahip olduğu felaketlerdir; nükleer savaş gibi...

Çeviren:  
 Hulusi Özaykun - 1 sayfa, _Tanımsız. hamur, ISBN: 975-480-042-1; Boyut: 12cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1991
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: A Choice of Catastrophes

 

EVRENİN UCU – RONNY LEWIS

BASKAN YAYINLARI KURGU-BİLİM DİZİSİ 15

Evrenin Sonu
...Dev lazere çarpılmak üzereyken Maogan tarafından modülden çıkarılan mahkum susuyordu. Rolling atıldı:

-"Bütün evreni yönetecek çapta, gezegen büyüklüğünde bir yapay beyin bu." dedi. Ve biz bu beyini yaralamış bulunuyoruz. Gezegene gelince, kısırdı; onu da tohumladık.

Böylece yol açtığımız felaketleri düşünmeye cesaret edemiyorum. Soluğu kesilmek üzere olan Maogan:

-"Evet, ama bitti artık işte..." dedi. Biz de bitiyoruz. Beyinin birer basıl gibi mikroplaştırdığımız kısmını yakarak imha edecekler. Bu düzenin sorumlusu ben de çekinmeden aynı şeyi yapardım...
(Arka Kapak)
Türkçe
164 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789758122479
0
164 s.
Çeviri : Attila Tokatlı

 

 

 

EVRENİN TÜRKÜSÜ – G. ALTOV ve V. JURAVLEVA
MAYA YAYINLARI / 1.BASIM 1984 / 139 SAYFA
 


Evrenin Türküsü, G. Altov ve V. Jurevleva'nın ortak kaleminden çıkan bir Sovyet bilimkurgusu. Bir nevi "ölü yıldızlara hayatı götürdüğümüz" çağın hikayesi. Evrenin uzak köşelerinden başka hayatlarla tanışan ve "biz dostuz" diyen dünyalıların yine dostane bir yanıt aldıkları aşikar ve gerçekten tanımlanması zor olan bu insanlarla (insan da denmez ama) iletişim çabası eksenine yerleştirilmiş bir kurgu.
Kitabın sonundaki süpriz ise öyle böyle değil...
Sarmal ve Maya Yayınevlerince basılmış.

 

 

 

Evrenin Gizli Boyutları

Vehbi Bardakçı

Düşünmeye başladığımızda, yanıt bekleyen bir takım sorularla karşılaşıyoruz. Evren nedir? Evren niçin yaratıldı, nasıl yaratıldı? Biz kimiz? Nerden geldik, nereye gidiyoruz? Geçmiş, gelecek ve hayat... Hayat nedir? Niçin yaşıyoruz?

Genişliğini ve derinliğini kavrayamadığımız evrenin gizli boyutlarını da merak ediyoruz. Algılayamadığımız enerji dalgalarının oluşturduğu başka evrenler mi var? Maddenin karanlık duvarlarıyla sınırlı hayatın ötesinde bilimsel olarak açıklayamadığımız başka yaşam boyutları mı var?

Sadece hücrelerden örülü moleküler canlılar mıyız, yoksa boyutsal derinlikleri de olan ruhsal varlıklar mı? Kendimizi ne kadar tanıyoruz? Sevgimizi, heyecanımızı, coşkumuzu, aşkımızı, sabrımızı niçin kaybettik? Niçin sadece sahip olmaya odaklıyız? Sahip olduklarımızla mutlu muyuz?

Evrenin Gizli Boyutları’nda bu soruların karşılığını bulacaksınız. Vehbi Bardakçı’nın evrensel bakışı, akıcı, yalın, şiirsel diliyle, keyifli bir yolculuğa çıkacak, içinizdeki gizli güçleri keşfedeceksiniz. Bu yolculuk, hem evrenin gizli boyutlarına, hem de kendi içinize yapacağınız gizemli bir yolculuk olacak.
 

Yeryüzünün ve Evrenin Keşfi
Uzayın ve Zamanın Sırları
Isaac Asimov

Yayınlarımız arasında daha önce Dünya Dışı Uygarlıklar, İnsanlığın Geleceği, Sonsuzluğun Sonu, Dünya Hepimize Yeter, Marslılar adlı yapıtların çıkan Asimov'un bu kitabında astronomi, biyoloji, coğrafya, matematik, jeoloji, fizik ve kimya dallarında insanoğlunun yaptığı keşifler anlatılıyor. Bilgi dağarcığını büyütmek için çalışan insanoğlunun bu tutkusunun; uzayın, zamanın, maddenin ve enerjinin ufuklarını nerelere kadar genişlettiğini izliyoruz bu kitapta. Örneğin, insanın on parmak ve oniki sayıdan bugünlük çeşitli karmaşık sayı sistemlerini nasıl geliştirdiğini; yanan bir evden çıkan dumanların ilk sıcak, hava balonu fikrine nasıl esin kaynağı olduğunu ve insanoğlunun göklerde uçmasını sağlayan icatlara yol açtığın; zaman kavramının nasıl gelişip, zamanı ölçmek için ne gibi yöntemler icat edildiğini; atomun içindeki hareketli, garip dünyanın nasıl keşfedildiğini; zaman içinde seyahat konusunda ne gibi fikirler ortaya atıldığını öğreniyoruz. Özetle, tek bir kitabın boyutları içinde, insanlığın yeryüzünü ve evreni keşfetmek için atıldığı maceranın sürükleyici, soluk kesici öyküsünü okuyoruz.

Çeviren: Hulusi Özaykun - 1 sayfa, _Tanımsız. hamurBoyut: 12cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1986
Özgün Dili: İngilizce

 

Kim Korkar Schrödinger'in Kedisinden - A'dan Z'ye Yeni Bilimin Kılavuzu

Ian Marshall,Danah Zohar

20. yüzyıl bilimi radikal şekilde yeni bir düşünme biçimi ile yürümektedir. Yeni kavramlar, yeni kategoriler, fiziksel ve biyolojik gerçekliğin bütünüyle yeni bir vizyonu, eski asırlarda bilimin savunduğu neredeyse her şeyden keskin bir kopuşu işaret etmektedir. Bu yeni düşünceye geçiş öylesine esaslı ve beklenmedik olmuştur ki, o, beki de yeni bir bilimsel metot için ikinci bir bilimsel devrimi oluşturmaktadır. Bu kitabın bir amacı, yeni blimsel düşünceyi sunmak, onun neresinin yeni olduğunu açıklamak ve ondan doğan başlıca fikirlerin uygun bir taslağını çıkarmaktır. İzafiyet teoremi ve kuantum teoremi nedir? Onların ana kavramları nedir; ortak noktaları nelerdir? Kaos ve karmaşıklık teoremleriyle paylaştıkları hususlar nelerdir? Yeni zihin bilimi, yeni biyoloji, yeni kozmoloji nedir? Tüm bunlar ne çeşit bir yeni bir yeni doğa görüşü taşımaktadır? Bu kitabın büyük başka bir amacı daha vardır. Bu yeni bilimsel düşünceler içinde, zengin bir dil, metofor ve çağrışım hazinesinin, gündelik hayatın dünyası içinde heyecan verici uygulamalarıyla tamamen yeni bir imgeler kümesi bulunduğunu göstermek. Bu, bilimsel düşüncelerin hayal gücünü nasıl ateşlediğini ve yeni bilimin, kişisel, düşünsel, sanatsal ve iş hayatlarımızın pek çok alanında yeni düşünme biçimi için güçlü bir model olabileceğini açığa vuracaktır.

Çeviren: Orhan Düz - 511 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9750024540; Boyut: 14,5x20cm; Baskı Tarihi: Mart 2006
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Who's Afraid of Schrödinger's Cat?
An A to Z Guide to All the New Science Ideas You Need to Keep Up with the New Thinking

 

  

İzafiyet Teorisi Nedir?

Albert Einstein insanlık tarihinin en yaratıcı zekalarından olduğu kabul edilen bir bilim adamıdır. Yaptığı çalışmalarla bilimin gelişmesine büyük katkı sağlayan Einstein, salt bilimsel çalışmalarıyla değil, üstlendiği pasifist rol, cesur karşı çıkışları, atom bombası konusundaki uyarılarıyla kamuoyunun gözünde "devrimci bir yenilikçi" konumuna yüceltilmiştir.

Görelilik kuramı gibi alışılagelmiş düşünce biçimlerinde devrim gerektiren soyut bilimsel bir konunun geniş halk kitleleri tarafından anlaşılır bir açıklaması önemli güçlükler yaratmaktadır.

L. Landau ve Y. Roumer'in elinizdeki bu çalışması güçlükleri ortadan kaldırarak basit bir anlatımla konuyu anlaşılır hale getirmektedir. Kitabın sonuna varan okuyucu artık görelilik kuramının "Bu dünyada her şey görelidir" anlamına geldiğini düşünmeyecek, aksine geçerli her fizik kuramı gibi isteğe bağlı olmayan nesnel bir gerçeği ortaya koyduğunun farkına varacaktır.

Yazar: L. Landau, Y. Roumer
Yayınevi: Say Yayınları
Çevirmen: S. Gemici
Sayfa sayısı: 128
ISBN:
Basım tarihi: Mayıs 1996
Kategori: Bilim / Teknik

--------------------------------------------------

İZAFİYET TEORİSİ NEDİR
Yazarı: L. LANDAU - Y. ROUMER
Çeviren: SALİM GEMİCİ
Hazırlayan:
Yayınevi: Ser Yay.ve Devrimci Doğu Kültür Ocakları
Yayın Yeri: ANKARA
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1971
Dili: Türkçe

 

 

 

Zaman Makinesi

H. G. Wells

Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında İngiltere'de bir bilim adamı akşam yemeğine çağırdığı konuklarına zaman makinesi olduğunu iddia ettiği bir aygıtı gösterir. Saygıdeğer konukları ona inanmayı rededer, ancak bir hafta sonra tekrar evinde toplandıklarında onu bitkin, sefil ve perişan bir halde bulurlar. 802701 yılında, bir zamanlar Londra'nın bulunduğu noktada tanık olduğu yaşamı anlatır onlara. Geleceğe yolculuk etmiş, geleceğin ırkıyla tanışmıştır; birer peri kadar hoş, meyveyle beslenen, yaşamlarını neşeli bir tembellik içinde geçiren sevimle torunlarımızla... Ancak insanın evriminin tek sonucu, dünyayı miras alan tek tür onlar değildir. Yeni Aden'in altındaki tünellerde yaşayan başka bir canlı türü daha vardır. Bilimkurgu serüvenini başlatan ilk ve en görkemli adımlardan biri olan bu klasik romanda H.G. Wells, insanoğlunun hiç eskimeyecek zaman yolculuğu düşünden yola çıkarak yaşam biçimlerimizin evrildiği yönü sorguluyor.

SOLARİS

Stanislav Lem

Türü: Bilimkurgu

Roman, Kris Kelvin’in sınırları bilinmeyen bazı güçlere sahip bir organizma (Okyanus) ile kaplı Solaris gezegenine gönderilmesi ile başlar. Kelvin uzay istasyonuna indiğinde garip bir şekilde onu karşılayan olmamıştır. Çok geçmeden arkadaşı Gibarian’ın intihar ettiğini öğrenir ve ortalıkta insana son derece benzeyen ama insan olmayan bazı varlıkların dolaştığına şahit olur. İstasyon ekibine göre, insanın zayıflıklarının bir vahyi; zihnindeki utanç verici ve trajik unsurların bir tür vücut buluşu olan bu varlıkları Okyanus göndermektedir. Bir süre sonra Kelvin’in on yıl önce ölmüş eşi (Rheya) de bu varlıkların arasına katılır. Bir bakıma fethetmeye geldikleri bu gezegende, kendi zihinlerinin ürünlerine karşı aciz kalan bilim adamları Okyanus’un etkilerini yok edebilmek için her yolu denerler. Kelvin’in tepkileri zamanla diğerlerinden farklılaşır. Kendisine aşkın tüm maraz duyguları içinden seslenen yapay eşini yavaş yavaş kabullenir. Fakat, onunla beraberliğini sürdürmeyi umut ettiği bir noktada Rheya, Kelvin tarafından gerçek bir eş gibi sevilemeyeceği düşüncesiyle bir yolunu bulup kendini yok ettirir. Okyanus’tan yeni bir Rheya beklemek, bu kendini tekrar eden kaybetmelerin sonunda, Kelvin için anlamını yitirmeye başlar...

Solaris, bir okuma biçimiyle, umut ve beklenti içinde mutlak olanın aranışını, fakat bulunamayışını anlatır. Mutlak olana, insan varoluşunun olanakları içinde ulaşmanın imkansız veya ona yakın olduğu sonucuna varılana dek ise roman; bilgi, iktidar, huzur, mutluluk, aşk ve nihayet tanrı gibi öğeleri bir testten geçirir. (Mutlak; yani hiçbir özel koşul ve kayıtta değişmeyen, içine başka bir şey karışmamış, saf, tek, bütün, salt olan.)

Okyanus, romanda bilinçdışı bir enginlik olarak resmedilir. Bir psikanaliz kavramı olarak bilinçdışı, onu tam anlamıyla kavramamızın yapısal bir zorunluluk gereği mümkün olmadığı; gerçek bir ‘temas’ kuramadığımız bir yer; insanın kendi hakkındaki cehaletinin bir kanıtıdır. Hakikate ulaşma çabaları içindeki okuyucunun karşısına sınırlı bir kavrama ve bilişim-iletişim sorunlarını diken Lem, bilmenin sınırlarından biri olarak Heisenberg Belirsizlik İlkesi’ne de göndermelerde bulunur. Bu kuram, atomaltı araştırmalarda, bir parçacığın özgül bir konumunun saptanması sırasında, gözleyenin uygulamak zorunda olduğu tekniklerin bir sonucu olarak, gözlenen nesnenin doğal durumunu bozmasından ve parçacığın kesin konumunun ne olduğu bilgisine ulaşmasını imkansız hale getirmesinden kaçılamayacağı üzerinedir. Lem bu ilkenin özünü, felsefedeki septisizm (şüphecilik) ve agnostizm (bilinemezcilik)’e kadar dayandırır. Böylelikle yazar, insan aklının tam bir gerçeğe varıp varamayacağı konusunu bu kez farklı bir boyuttan el alır. Bu amaç çerçevesinde kullandığı sahte metin tekniği de, okuyucunun kafasında sayısız yoruma yol açarak, kesin gerçeklerin varlığına dair algıları kararsızlaştırır.

Romanın olay örgüsü, gezegenin gizeminin dağıtılması uğraşı boyunca, alttan alta akademi camiasının geniş çaplı bir parodisine dönüşen bir bilimsel araştırma sürecini takip eder. Bu açıdan, istasyon ekibinden sibernetikçi Snow’un adı rastlantı değildir, çünkü bu yolla Charles P. Snow tarafından yazılan “İki Kültür ve Bilimsel Devrim” (1959) adlı kitaptaki düşüncelere bir gönderme yapılmaktadır. C. P. Snow kitabında, edebiyatçıların bilim, bilim adamlarının da edebiyat hakkında hiçbir şey bilmediğini öne sürer ve Batı kültürünün temeli olan bu iki kaynak arasında iletişimin olanaksız denecek kadar güç hale geldiğini söyler.
 

Stanislaw Lem...

1921 Polonya doğumlu Lem’in bugüne kadar 40 dile çevrilen, çoğu bilimkurgu edebiyatı içindeki ürünleri; onun hekimlik, ruhbilim, felsefe, bilim felsefesi ve tarihi, astrofizik, sibernetik ve fütüroloji üzerine yaptığı çalışmalarının bir bireşimidir. 1951 yılında ilk kitabı Astronotlar’ı bastıran Lem’in, halihazırdaki yirminin üzerindeki kitabının Türkçe’ye çevrilmiş olanları içinde, Solaris’in yanı sıra; Gelecekbilim Kongresi, Yıldızlardan Dönüş, Ölümlü Makineler, Küvette Bulunan Günce ve İnsanın Bir Dakikası’nı sayabiliriz.

Yazarın deyimiyle bilmek, kitaplarının ana eksenidir. Lem, insanın tarih içinde vardığı tüm bilgi ve kavrama düzeyine rağmen, hayatı bütünsel bir şekilde algılama konusunda yaşamakta olduğu zorlukları ve bunun paralelinde, insanın kendi yarattığı uygarlığa ilişkin sorgularından çıkan trajik sonuçları tartışır. Bilimsel bir düşünce sistematiği üzerinde geliştirdiği konularını gerçeküstü, grotesk ve gotik öğelerle süslerken, bunları güçlü bir hicivle yoğurduğu mizah anlayışıyla bütünleştirir. Mizaha bakışı, yarattığı karakterlerden birinin şu sözleriyle özetlenebilir: “ İnsanın biraz daha mizah duygusu olsaydı her şey başka türlü olurdu.”

Aksiyon ve teknoloji merkezli bilimkurguları sığ bulan Lem, Doğu Avrupa’nın felsefi fantazilerine yakındır. Kültürü, kişinin içinde dolaştığı bir tür metinler koleksiyonu olarak anlar. Bundan hareketle, yapıtlarında, örneklerine Borges metinlerinde de rastlayabileceğimiz sahte, uydurma metinler (apocrypha) kullanır. Başka bir anlatım özelliği ise, Kafka’nın da uygulamış olduğu, işlenilen konu hakkında okuyucuya sunulan çok sayıda ayrıntı ve yoruma rağmen, sonuç bölümlerinde dahi anlatılanların gizeminin büyük ölçüde korunuyor olmasıdır.
Hâlâ yazmayı sürdüren Stanislaw Lem’in son çalışması çeşitli deneme yazılarından oluşan Okamgnienie (2000)’dir.

Solaris’in Etimolojisi

Solaris, romanda, biri kızıl diğeri mavi iki güneşin etrafında dönen bir gezegenin adıdır. Latince bir sözcük olan ‘solaris’; İngilizce’de ‘solar’, yani güneşe ait, güneşle ilgili anlamındadır. Sözcüğün kökü olan ‘Sol’ ise, güneşe karşılık gelir ve Roma mitleri içinde yer alan iki ayrı güneş tanrısının ortak adıdır. Bunlardan biri Sol Indiges, diğeri Sol Invictus’tur. Yunan mitolojisindeki bazı ölümlü kahramanlara da atfedildiği görülen Indiges sıfatı, haklarında çok şey bilinmeyen ve işlevleri sınırlı tanrılar için kullanılır. Bir Roma imparatorunun inisiyatifiyle, Sol Indiges kültü yerine gündeme getirilen Sol Invictus ise gücü, yenilmezliği ve fethedilmemişliği ifade eder.

 

 

Son Üç Dakika. Evrenin Nihai Kaderi Hakkında Tahminler

Avustralyalı doğa felsefesi profesörü Paul Davies, evrenin nihai kaderi hakkındaki en sağlam bilimsel temellere dayanan düşünceleri, evrenin sonu geldiğinde insanların neler hissedeceğini işleyen senaryolarla birleştirerek sunuyor.

"Son Üç Dakika"da, dünyaca ünlü fizikçi ve yazar Paul Davies, evrenin mihai kaderi hakkındaki en sağlam bilimsel temellere dayanan düşünceleri, evrenin sonu geldiğinde insanların neler hissedeceğini işleyen senaryolarla birleştikrerek sunuyor. Bu yaptıtta son gün ışığının sürekli geceye döenüşmesini izleyecek, yanan yıldızların enerjisi tükendiğinde yıldız kıyametinin başlangıcını yaşayacaksınız. Kara deliklerin, yanıp tükenmiş gökadaların dağınık artıklarını yutan son erneji kaynağı olacağı o çağlarda bir yolculuk yapacaksınız. Acaba evren, sıcaklığın atom çekirdeklerini bile çözecek kadar yükseleceği büyük bir büzülşle mi sona erecek? Yoksa çok daha uzak olmayan bir gelecekte, ani ve beklenmedik bir kozmik felaketle mi? Evren sonsuza dek sürecekse, soyumuzdan gelenler ebedi geceden sonra hayatta kalmanın bir yolunu bulacaklar mı? Son yılların belki de en yararlı bilimsel yayıncılık projelerinden biri olan "Bilimin Ustaları" dizisinin bu kitabında, insanlığın büyük sorularının yanıtlarını araştıracaksnız.

Yazar: Paul Davies
Yayınevi: Varlık Yayınları
Sayfa sayısı: 160
ISBN: 9754342059
Basım tarihi: Ocak 1999
Kategori: Bilim / Teknik

 

 

 

Evren ve Dönüşümleri

Evren ve Dönüşümleri evrenin evriminin anladığımızı sandığımız biçimindeki başlıca evrelerini gözden geçirerek, evrende tizik yasalarının nasıl işlediklerini göstermeyi amaçlamaktadır.

Kitapta iki bolum vardır. Birincisi evrenin başlangıcına, ikincisi galaksilerden yıldızlara giden başlıca cisimleri genel olarak gözden geçirmeye ayrılmıştır. Açıktır ki bu ikinci bölüm bakkmda bilgilerimiz çok daba sağlam ve kesindir.

Yazar: Roland Omnes
Yayınevi: İzdüşüm Yayınları
ISBN: 9758408755
Basım tarihi: Şubat 2005
Kategori: Bilim / Teknik

 

 

 

Geleceğe Yolculuk İnsanlığın Kozmik Serüveni

Bir gün yıldızlara gidecek miyiz? Hangi araçlarla ve ne yapmak için? İnsanı, önümüzdeki on yıl, yüzyıl ve binyıllarda uzayda neler bekliyor? Evrende bir başka yaşam biçimiyle, bir 'kardeş ruh' ile karşılaşacak mıyız, yoksa kozmik yalnızlığımızla baş başa mıyız? Modern kozmolojinin önümüze sunduğu, bu genişleyen evrende insanın yeri ne olabilir? Yaşam ve akıl sonsuza dek sürecek mi?

Bu kitap, cesaretle çağdaş bilimin tüm kaynaklarından yararlanarak ve bilimkurgu edebiyatının tatlarını da kullanarak, okuru uzak geleceğimizde kozmik bir gezintiye çıkartıyor.

Uzay Araştırmaları Nükleer Merkezi'nde (CNRS) görevli olan Nicolas Prantzos bir astrofizik uzmanıdır. 1994 yılında Fransız Gökbilim Derneği (SFSA) ödülünü kazanmıştır.

İnsanlığın, evrendeki olası geleceğini bilmek isteyenler için...

Yazar:  Nicolas Prantzos
Yayınevi: Güncel Yayıncılık
ISBN: 9758020994
Basım tarihi: Ağustos 2001
Kategori: Bilim / Teknik

 

    

Orjinal isim: Relativity: The Special and General Theory

1916'da Nobel Fizik Ödülü'nü alan Einstein'in adıyla özdeşleşen İzafiyet Teorisi geçerliliğini kanıtlamış en temel fizik kuramlarından biridir. Einstein'ın sözleriyle, "bir lise mezununun anlayabileceği düzeyde" kaleme alınan kitap, kuramsal fiziğin matematiksel yönünü pek tanımayan okuyucuların İzafiyet Teorisi'ni tam olarak anlayabilmelerini sağlamak amacıyla yazılmıştır.

Ölünceye dek nükleer silah üreticileriyle mücadele eden ünlü fizikçinin düşüncelerini -hiç kuşkusuz- sıkılmadan, kurmaca metinlerden aldığınız hazza eşdeğer bir hazla okuyacaksınız.

"Fizikle pek uğraşmamış olan okuyucuların ayrıntılara boğulup ağaçlardan ormanı göremez hale gelmesini istemedim. Umarım kitap okuyucuya düşünce dolu birkaç nefis saat geçirtebilir!"

A. EINSTEIN

-------------------------------------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
144 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789754680119
2009
1. Basım 1989 4. Basım 1996
------------------------------------------------------------------

Çeviri : Gülen Aktaş

Nobel Fizik Ödülü'nü 1916'da alan Einstein'ın adı ile özdeşleşen İzafiyet Teorisi, denebilir ki evrenin yaradılışından günümüze kadar geçerliğini kanıtlamış olan en temel kuram. Kendi deyişiyle "bir lise mezunun dahi anlayabileceği" düzeyde kaleme alınan kitap, kuramsal fiziğin matematiksel yönünü pek tanımayanlar için ufuk açıcı niteliklere sahip...

Yazar: Albert Einstein
Yayınevi: Say Yayınları
Sayfa sayısı: 136
ISBN: 9754680119
Basım tarihi: Ocak 1993
Kategori: Bilim / Teknik

 

 

Big Bang Teorisi ve Evrenin Yaratılışı

Klasik olarak, Big Bang teorisi, evrenin tüm parçalarının aniden genişlemeye başladığını kabul eder. Ama evrenin tüm parçaları genişlemeye aynı anda nasıl başlayabilmişlerdir?
Emri veren kimdir?
-Andrei Linde-

Günümüzde bilim, evrenin bir başlangıcı olduğunu, yani yoktan yaratıldığını ispatlamış durumdadır. Big Bang (Büyük Patlama)adı verilen başlangıçla birlikte, hem madde hem de zaman yoktan yaratılmıştır.

Dahası, son 30-40 yılda ele geçen bulgular, evrendeki fiziksel dengelerin olağanüstü bir hassasiyetle belirlendiklerini ortaya koymuştur. Big Bang'in patlama hızından, fiziğin dört temel kuvvetinin değerine , yıldızların içindeki nükleer reaksiyondan, atomun yapısına kadar, evrenin tüm fiziksel dengeleri, tam insan yaşamına imkan verecek şekilde tasarlanmıştır.
Kısacası evrenin içinde tesadüfe yer yoktur. Tüm evren belirli bir amaca göre muhteşem bir uyum ve dengeyle yaratılmıştır.

Yazar: Necat Kutlu
Yayınevi: Düşünce Yayınları
ISBN: 9759898809
Basım tarihi: Mart 2004
Kategori: Bilim / Teknik

 

 

Çekirdek fiziğine giriş

Dünya, atom çekirdeğinden Z elektrik yüküyle birbirinden ayrılan 92 kimyasal elementten oluşmuştur. Bir yük, çekirdekle birlikte yüksüz atomu oluşturan Z elektron tarafından taşınan yükle dengelenir. Elementler ayrıca %99′dan fazlası çekirdekte bulunan kütleleri yönünden de farklıdırlar.

Kitapta yanıtları aranan bazı sorular şöyle:
Çekirdeklerin başlıca ayırt edici özellikleri var mıdır? Çekirdekler zamanın başlangıcından beri varlıklarını sürdüre gelmişler midir? Çekirdeklerin özelliklerini hangi fiziksel ilkeler oluşturur? Çekirdeklerin kütleleri niçin elektrik yükleriyle yakın ilişki içerisindedir ve niçin bazı çekirdekler radyoaktiftir? Radyoaktiflik tıpta insanlığın yararlarına kullanılmaktadır. Çekirdek bölünmesi, güç üretiminde kullanılır. Ancak insanın çekirdek fiziğini kullanması çekirdek silahları gibi korkunç bir tehlikeyi de beraberinde getirmektedir.

İçindekiler;

• Leptonlar, Elektromanyetik ve Zayıf Etkileşmeler
• Nükleonlar ve Güçlü Etkileşme
• Çekirdek Büyüklükleri ve Kütleleri
• Çekirdeğin Taban Durum Özellikleri; Kabuk Modeli
• Alfa Bozunması ve Kendiliğinden Bölünme
• Çekirdeklerin Uyarılmış Durumları
• Çekirdek Tepkimeleri
• Çekirdek Bölünmesinden Gelen Güç
• Çekirdek Birleşmesi
• Yıldızlarda Çekirdek Özümlenmesi (Nükleosentez)
• Beta Bozunumu ve Gama Bozunumu
• Enerjik Parçacıkların Maddelerden Geçişi

Yazar: W.N. Cottingham, D.A. Greenwood
Yayınevi: Literatür Yayıncılık
Çevirmen: İrfan Açıkgöz, Serbülent Yıldırım
Sayfa sayısı: 225
ISBN: 978-975-8431-19-9

Basım tarihi: Nisan 2001
Kategori: Bilim / Teknik

 

  

Atomaltı Parçacıklar
Bir Keşif Serüveni

| 270 Sayfa | ISBN: 3000133100069 |

Nobel Ödüllü parlak bir çağdaş kuramsal fizikçi olan Steven Weinberg, Atomaltı Parçacıklar´da elektron, proton ve nötronun keşfini olanaklı kılan yirminci yüzyıl fiziğindeki ana gelişmelerin öyküsünü, klasik fiziğin bu keşiflerde önemli roller oynamış temelleriyle birlikte anlatıyor. Tıpkı Einstein, Eddington ve Feynman gibi Weinberg de, kendi konusunu herkesin anlayabileceği bir biçimde anlatma yeteneğine sahip: Böylece, atom ağırlıkları, Dalton´un sabit oranlar yasası, elektroliz, elektron yükünün ölçümü, radyoaktivite ve benzeri konular, WeinbergÕin kalemi sayesinde akıcı öykülere dönüşüyor. Evrenin başlangıcını konu alan İlk Üç Dakika adlı kitabını da yayımladığımız ünlü fizikçiden, bilimi ve tarihi kaynaştıran yeni bir popüler bilim kitabı...

 

 

Einstein'ın Sırrı / Görelilik Görece Kolaylaştı

Einstein... Yaşamış en büyük bilim adamı... Isaac Newton'dan beri hiç kimse evreni böylesine yeni, devrimsel ve ürkütücü bir biçimde ifade etmemişti. Fizikçi ve popüler bilim yazarı Barry Parker, geniş bir kitleyi hedefleyerek kaleme aldığı kitabında, onun teorilerinin anlamını ve güzelliğini yalın bir dille ve anlaşılır kılmayı başarıyor. Parker, Einstein'in hayat hikayesinin izlerini sürerken, ortaya koyduğu son derece önemli ve çığır açan teorilerini de kavrama imkanı buluyoruz. Einstein'ın özel ve genel görelilik kuramlarının kapsamı ve anlamı, belki de ilk kez bu kadar açık bir anlatımla ortaya konuldu.
Einstein teorileri kadar, kişiliği hakkında da bilgi edinmeye; uzay ve zamanın gizelerini Einstein'in eşsiz zekasının eşliğinde keşfetmeye hazır mısınız?
"...Parker'ın kalemini ve illüstrasyonları yaratıcı bir şekilde kullanması kara delikler, kozmoloji ve kuantum mekaniği konularını daha basit ve anlaşılır bir hale getiriyor..."
- Robert L. Zimmerman, Oregon Universitesi-
"Parker, Einstein'ın kişisel tarihiyle birlikte uzay-zaman, yerçekimi, yıldızların ve evrenin yapısı kavramlarımızda devrim yapmış teorilerini, eğlenceli ve iyi düşünülmüş bir biçimde ortaya koymada son derece başarılı."
- Dr. V. Gordon Lind, Utah State Universitesi-
"...Einstein'ın fikirleri kadar, kendisi ve hayatı hakkında bilgi edinmek güzeldi. Einstein hakkındaki birkaç yanlış kanıyı düzelten, modern fiziğin temellerini ve nasıl ortaya çıktığını anlatan, çok iyi kaleme alınmış bir kitap..."
- Dr. J. Ward Moody, Brigham Young Universitesi-

Yazar: Barry Parker
Yayınevi: Güncel Yayıncılık
ISBN: 975862177-7
Basım tarihi: Temmuz 2004
Kategori:Bilim / Teknik

 

 


Fiziğin Taosu
Çeviren: Kaan H. Ökten
ISBN: 975581994
Ait Olduğu Dizi:
Sayfa: 448 Ebat: 13*19,5 cm
Baskı Yeri: İstanbul
Basım Tarihi: 01.01.2000

Modern Fizik ile Uzakdoğu Mistisizmi arasındaki benzerlikleri inceleyen öncü eser.

İnsanlığın evrene bakışı hızla değişiyor... 2000`li yıllar gelirken, yepyeni bir bilimsel anlayış, evrenin ve insanın artık çok daha değişik bir biçimde algılanmasına yol açıyor...

Günümüzde evren, birbirinden ayrı parçaları muntazam bir düzen içinde işleyen "mekanik bir saat" gibi düşünülmüyor... Maddeci, determinist ve kartezyen (ayrıştırmacı) bilim anlayışının artık iflas ettiği kabul ediliyor...

Evrenin tekliği, birliği ve temel bütünselliği olarak dile gelen bu yeni gerçeklik anlayışını açıkladığı kitabında Fritjof Capra, çağlar ötesinin felsefi birikimleri ile modern bilimin buluşmasını gerçekleştiriyor...


 

 

FİZİĞİN EVRİMİ " İLK KAVRAMLARDAN İLİŞKİNLİĞE VE KUANTUMLARA "


Yazarı: A. EINSTEIN - L. INFELD
Çeviren: ÖNER ÜNALAN
Hazırlayan:

Yayınevi: ONUR YAYINLARI
Yayın Yeri: ANKARA
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1976

 

Fiziğin Evrimi
İlk Kavramlardan İlişkinliğe ve Kuantumlara
Albert Einstein, Leopold Infeld

Sol Yayınları

...birincisi: kitap, düşüncelerin evrimini ele almıştır ve tarihsel bir döküm değildir. Bundan dolayı, tarihler çoğu zaman yaklaşık olarak ve "... birçok yıl önce" biçiminde verilmiştir. Örneğin, Dördüncü Bölümde, "Kuantumlar", "Işık Kuantumları" kesiminde Bohr'u sözkonusu ederken, "yirmibeş yıl önce formülleştirdiği teori..." diye yazmıştık...

(Önsözden)
Çeviren:  Öner Ünalan- 262 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-351-006-3; Boyut: 14cm x 20cm; Baskı Tarihi: 1994
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: The Evolution of Physics From Early Concepts to Relativity and Quanta

 

 

    

Fizik Yasaları Üzerine
The Character of Physical Law - 1965

Richard Feynman


Çeviri: Nermin Arık

Sayfa Sayısı: 207
Boyutları: 11 x 18 cm
ISBN 975-403-018-9
19. Basım - 7500 Adet

1964 A. Einstein Ödülü ve 1965 Nobel Fizik Ödülü sahibi Profesör R. Feynman sadece fizik yasalarının bugünkü kavranışına yaptığı katkılarla değil, fiziği fizikçi olmayanlar için de çekici kılma yeteneğiyle tanınır. Elinizdeki kitap, Feynman'ın davetli olarak geldiği Amerika Birleşik Devletleri'nin Cornell Üniversitesi'nde verdiği bir dizi konferansı kapsamaktadır. Feynman fiziğin geniş evrenini, bir Marslıyla yapılan hayali telefon konuşması benzeri örnekler çeşitliliği içerisinde bizlere tanıtmaktadır.

TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları

 

 

Süpersimetri

Süpersimetri kuarklar fotinolar ve doğanın en temel yasalarının açığa çıkarılması
(Supersymmetry / Sguarks Photinos and the Unveiling of the Ultimate Laws of Nature 2000)
Gordon Kane
Çeviri: Zekeriya Aydın
Sayfa Sayısı: 256
Boyutları: 136 x 215 cm
ISBN 978-975-403-506-3
ISBN 978-975-403-507-0 (Ciltli)

İnsanlar doğanın nasıl işlediğini anlamaya çalışmışlardır tarih boyunca. Parçacık fiziğinin Standart Model’i doğanın en temel yapıtaşlarını ve kuvvetlerini betimleyerek bu konuda oldukça başarılı bir açıklama ortaya koymuştur. Parçacık fiziğine yön veren kuruluşlardaki çok büyük boyutlu hızlandırıcılar ve araştırmanın sınırlarında çalışan kuramcılar sayesinde de doğayı keşfetme çabaları bir sonraki büyük sıçrayışına ulaşmıştır: süpersimetri’ye.


Tam anlamıyla bir birleşik kuram arayan çağdaş araştırmanın bu epik öyküsünde Gordon Kane bizi hem süpersimetrinin kavramsal çerçevesine hem de sözü edilen büyüleyici keşfin yapılacağı dev parçacık hızlandırıcılarına götürüyor. Yazar Standart Model’in temellerini verdikten sonra süpersimetri kuramını açıklıyor; temel parçacıkların her birinin bir “süpereş”e sahip olduğunu ve bunların CERN’deki LHC gibi dev hızlandırıcılarda saptanabileceklerini söylüyor.


Süpereşler yardımıyla Higgs bozonlarının varlığı ve protonun kararlı olup olmadığı gibi parçacık fiziğinin pek çok temel problemi çözülecek ayrıca kozmolojinin en büyük gizemlerden biri olan evrenin “karanlık madde”si açıklanabilecektir.
TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları 312
Yetişkin Kitaplığı - Fizik

 

Einstein Paradoksu ve Diğer Bilimsel Gizemler

Paradigma değişimlerinin, görecelilik ve kuantum teorilerinin bilimsel ifadesini polisiye romanın keyfiyle birleştiren eşsiz bir kitap...

Bir solukta okuyacağınız bu kitabı bitirdiğiniz zaman, bilim tarihinin bütün paradigma değişimlerini, bu değişimlerin nasıl ve niçin gerçekleştiğini, kuantum ve görecelilik teorilerinin neyi nasıl çözdüğünü ve bize ne gibi bilimsel problemleri miras bıraktığını anlayacak, kendinizi boş zamanlarınızda çağımızın en zor bilimsel sorunları için çözümler geliştirmeye çalışırken bulacaksınız.

Bilimsel gizemleri çözmek isteyenler için...

Yazar: Colin Bruce
Yayınevi: Güncel Yayıncılık
ISBN: 97598621130
Basım tarihi: Mart 2002
Kategori: Bilim / Teknik

 

 



Bilim ve Felsefe
Orjinal isim: Science and Philosophy - Past and PresentDerek Gjertsen
Say Yayınları / Bilim Dizisi

Leeds ve Oxford üniversitelerinde felsefe ve bilim tarihi öğrenimi gören Derek Gjertsen, Bilim ve Felsefe'de, bir zamanlar birbirleriyle çok yakından ilişkili olduğu kabul edilen ama bugün yaygın biçimde farklı disiplinler olarak algılanan bilim ile felsefenin bağlantılarını irdeliyor.
Bilimin ve felsefenin İÖ 6. yüzyılda Thales ile başlayan etkileşiminin, sonraki yüzyıllarda, hangi koşullarda ve hangi gerekçelerle ayrıldığını sorgulayan Gjertsen, bir yandan da çağlar boyunca felsefeyle bilimin, insanın ve dünyanın varoluşuna ve geleceğine ilişkin en temel sorunlarını karşılaştırmalı olarak ele alıyor. Bilim ve Felsefe'de, Antikçağ biliminden kuantum kuramına, Aristoteles'ten Einstein'a, Ortaçağ büyücülüğünden parapsikolojiye değin dünya uygarlığına ışık tutan en temel disiplinlerin doğuşu, gelişimi, dönüşümü ve yeni disiplinleri nasıl doğurarak 21. yüzyıla ulaştıkları incelenirken, bilimin ve felsefenin 2500 yıllık ortak yolculuğunun serüveni sunuluyor.
(Arka Kapak)
-------------------------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
311 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 9789754682908
2000
311 s., 1. Basım
-----------------------------------------------------------
Çeviri : Feride Kurtulmuş
 

Kozmik Postacı - Zaman Kayması -
Yazar: John Gribbin
Yayınevi: Kuraldışı Yayınları
Çevirmen: Ercan Arısoy
Sayfa sayısı: 216
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1996
 

Sürekli Akan Zaman Kökene Dönüş... Stonehenge ve Zamanıon Ritmleri... Uzay Çağında Zaman... Zaman Boyutları... Biyolojik Saatler... Davranışın Temeli... Zamanda Yolculuk... Paradokslar ve Olasılıklar... Zaman Döngüleri... Bilim Kurgu Felsefecileri... Dallar ve Halkalar... İki Temel Bilmece... Kozmik Postacı... Fiziksel Zaman Kayması Elastiki Zaman -İzafi Sıkışma... Fiziksel Gerçekler... Işık Hızı Engeli... Tek Yönlü Zaman Yoculuğu... Yerçekimi Sıkışmaları... Zamanın Dışında Dünyalar... Zaman Deliği... Uzay Deliği... Bir Zaman Makinesi Olarak Evren... Mekanı Zamanla Değiş Tokuş Etmek Karlı Bir Alışveriş mi?... Işıktan Hızlı... Zamanda Geriye Dönüş... Paralel Evrenler... Zaman Kıyıları... Dünyalar Dışı Dünyalar... Transandental Fizik... Zaman ve Zihin Rüyalar ve Reenkarnasyon... Telepatik Rüyalar... Haberci Rüyalar... Geçmiş Hayatlar... Gelecek Dünyalar... Dikkatin Odaklanması... Jung ve Kollektif Bilinçdışı... I Ching ve Uzakdoğu Gelsefesi... Zamana Hükmeden Zihin.

 

   

Rölativite'nin ABC'si

Einstein'ın herkes şaşırtıcı bir şey yaptığını bilir ama onun ne yaptığını gerçekten bilen çok azdır.
Onun, fiziksel dünyayı kavrayışımızda yaptığı devrim yeni matematiksel ayrıntılar içine sarmalanmıştır.
Rölativite kuramının kolayca anlaşılabilir nitelikte birçok açıklaması varsa da bunlar tam önemli şeyler söylemeye başlayacağı noktda anlaşılabilirlikten uzaklaşıverirler.
Bir çok yeni fikir matematiksel olmayan bir dille açıklanabilir ama yine bu haliyle de pek kolay değildir. İşte Bertrand Russell, bu zoru başardığı yapıtında Rölativiteyi en anlaşılır biçimiyle sunuyor.
Yapıt, sadece konuya yeni ilgi duyanlar için değil, konunun uzmanları için de bir başvuru kitabı niteliğinde.

Russell'in dediği gibi "ulaştığımız son nokta, bildiklerimizin çok az olduğudur ve gene de şaşırtıcıdır ki, çok şey bilmekteyiz ve daha da şaşırtıcı olanı, bu denli az bilgimizin, bize böylesine büyük bir güç verebilmesidir."

Yazar: Bertrand Russell
Yayınevi: Sarmal Yayınevi
ISBN: 975-6557-12-5
Basım tarihi: Ocak 1995

-------------------------------------------------------------------------------------            

RÖLATİVİTENİN ALFABESİ - BERTRAND RUSSEL

Yazarı: BERTRAND RUSSEL
Çeviren: VAHAP ERDOĞDU
Hazırlayan:

Yayınevi: ONUR YAYINLARI
Yayın Yeri: ANKARA / 1.BASKI
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1974

Dili: Türkçe

Açıklama:
Dokunma ve Görme: Yeryüzü ve Gökyüzü

Olan Şeyler, Nelerdir, Neler Gözlenir?

Işığın Hızı

Saat ve Ölçüm Cetvelleri

Uzay-Zaman

Özel Rölativite Kuramı

Uzay-Zaman İçinde Aralıklar

Einstein'in Gravitasyon Yasası

Einstein'in Gravitasyon Yasasının Kanıtları

Kütle, Momentum, Enerji ve Etki

Genleşen Evren

Görenekler ve Doğal Yasalar

"Kuvvet"in Ortadan Kalkışı

Madde Nedir?

Felsefi Sonuçlar


 

 

     

Günaydın 4. Boyut

Yaradılışta vaadedilen "4. Boyut", olağanüstü görkemiyle dünyamıza ışıyor.

O (Mavi) ışımanın öncesindeki görünmeyen son karanlıkta; tektonik olaylar, beşeri sıkıntılar ve kargaşa çoğalırken; yeni çağın kurucuları da hızla görev alanlarını hazırlıyorlar...

Yüzlerce yıldır mantık ötesi söylem ve mavallarla insanlığın gelişimini aşağıya çeken mürşid kılıklı gizli satanistler, Tanrı adına korkular üreterek insanlığı nasıl kuşatıyor?

Boşuna kurtarıcı beklemeyin! İnsanın kendinden başka peşine düşeceği hiç bir kimse yoktur ve hiç bir dönemde de yaratılmamıştır.

Kıyam dönemi nedeniyle sistem tarafından şer'in, şiddetin ve çirkinliğin ipleri gevşetilmiş; gerçeğin, güzelliğin ve sevginin kapıları aralanmıştır. Seçim bilgi işidir ve herkese ayrıcalıksız sunulmuş olup, bu konuda atılacak ileri adımların önüne bir altın halı gibi serilmiştir.

Ne mutlu 4. Boyuta "Günaydın" diyenlere...

Yazar: Yüksel Yazıcı
Yayınevi: Arıtan Yayınevi
Sayfa sayısı: 221
ISBN: 975-7582-55-7
Basım tarihi: Aralık 1998
Kategori: Ruhsal / New Age

 

 

 

KARA DELİK : EVRENİN SONU MU ?


Yazarı: JOHN TAYLOR
Çeviren: DR. FADIK AKGÜN, DR. HARUN MUTLUAY

"Bu kitap esin kaynağını, son birkaç on yılda kara deliklerin gizemini ve onların içinde yaşadığımız evrenle ilişkisini çözmek için yoğun çalışmalar yapan çok sayıda bilim adamına borçludur. Fakat hiç kuşkusuz bu eser görecelik (izafiyet) kuramının kurucusu Albert Einstein'a çok şey borçludur. Bu kitap yüzyılımız biliminin en önemli gelişmelerinden biri olan kara delikleri açıklamak için yapılan bir girişimdir. Kara Delikler içinde evrenimizi yöneten temel yasalar bilinen zaman ve uzay kavramlarıyla birlikte yok olmuş gözükür." Kara Delikler, uzayın ve zamanın nerede sonlandığını belirleyen, böylece doğanın en kutsal yasalarını hiçe sayan ürkütücü olgu. Kara Delikler, bilimin bile inanılmaz düşe dönüştüğü doğada, karşılaşabileceğimiz her şeyden farklı ve herşeyden korkunç. Kara Delikler, saniyenin yirmi milyonda birine sığacak korkunç bir kıyametin simgeleri. Nasıl ortaya çıktılar, güçlerinin kaynağı nedir, nereden geliyor, nereye gidiyorlar?... Yıldızların nasıl patladığı, yerçekimsel güçleriyle nasıl kendi içlerinde çöktüklerini, çağdaş fiziğin üzerinde durduğu bu ürkünç olayı açıklayan ilk kitap.

 

 

Fizik ve Felsefe (İdealizm Determinizm'den Olasılığa Doğru - Diyalektik Olasılık'tan Determinizme Doğru)
Orjinal isim: Physik und Philosophie ve Diyalektik: Olasılıktan Determinizme Doğru
Werner Heisenberg


Bu kitap türkçemizde Kuanta Teorisi ve Felsefi İlkeleri üzerine yayınlanan ne yazık ki ilk kitaptır. Ama diliyoruz ki ardından başkaları izlesin. Öğrenelim ve bilelim ki beş bin yıldır düşünerekk sonunda hangi mantığa hizmet ettik, bu mantıkla nerelere vardık, artık yürümeyen nedir?

Kavramlarımızla tarihsel bir dönemeçten geçiyoruz. Bu dönemeçi maddenin içindeki diyalektik olanakları geometrilendirerek, olasılığı determine ederek aşmak zorundayız.

Kitabın ikinci kısmı işte bu çabalara harcanmaktadır. Şartlanmış mantığımızı yıktık, bunun pratiğini kazandık mı, düşünmeye başladık demektir. Bu pratiği kazanmamız gerek. İster sosyal ister matematik içerikli olsun, öyle bir depremden yürüyoruz ki, olaylar olasılıkla biçimlenip iç-dinamizmle güçlenerek kaçınılmaz bir determinizme doğru ilerliyor.
(Arka Kapak)
Türkçe (Orjinal Dili:Almanca)
291 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789753442374
2000
291 s., 1. Basım: Temmuz 1976, 2. Basım; Mayıs 1993
Çeviri : Yılmaz Öner
 

 

Denklemdeki Tanrı

Aristoteles, Galileo, Newton, Friedman, Einstein, de Sitter, Lemaitre, Penzias ve

Wilson, Hubble, Zeldovich, Guth, Perlmutter ve Stephen Hawking

Bilimde yaratıcıyı, yaratıcıda bilimi arayan dâhiler…

Tüm bu fizikçiler, astrofizikçiler, matematikçiler…

Tüm bu bilim insanları, binyıllardır aynı muammanın peşinde sürüklendiler: Nasıl

bir yaratılış? Ve inançlarında bilimi, denklemlerinde tanrıyı aradılar…

Dünya insanına nereden geldiğini anlatmak için silah yerine kalemi, kaba kuvvet

yerine zekayı kullanan, kimi zaman takdir edilen, kimi zaman yok sayılan ve fakat

sonsuz “gerçeklik” havuzunun buz gibi sularında yüzmekten asla vaz geçmeyenler..

Yazar: Corey S. Powell
Yayınevi: Dharma Yayınları
ISBN: 975-8729-28-4
Basım tarihi: Ocak 2004
Kategori: Bilim / Teknik

 

 

Büyük, Küçük ve İnsan Zihni

Büyük, Küçük ve İnsan Zihni, Penrose'un 21. yüzyıl kuramsal fiziğine bakışına kolay anlaşılabilir, aydınlatıcı ve yeni düşünce yolları yaratan bir giriştir. Kitap, Penrose'un evrenin büyük ölçekli fiziği, kuantumu küçük ölçekli fiziği ve zihnin fiziğine ilişkin büyük yankılar uyandıran düşüncelerinin eleştirel olarak tartışılması ve irdelenmesini içermektedir.

Bu yapıtında Penrose, beynin çalışması ve insan zihninin doğasını anlamakta yararlı olacağına inandığı yeni radikal kavramlara geliştirmektedir. Bu görüşler daha sonra kitapta farklı alanlardan üç farklı uzman tarafından tartışma masasına yatırılmaktadır: Kuramsal fizikçi ve kozmolojist Stephen Hawking, bilim felsefecileri Abner Shimony ve Nancy Cartwright...

Yazar: Roger Penrose
Yayınevi: Sarmal Yayınevi
ISBN: 975-8304-07-0
Basım tarihi: Aralık 1998
Kategori: Bilim / Teknik

Bir Yorum:

Muhteşem bir kafadan, muhteşem bir kitap. Bu kitabı uzun aramalar sonucunda Samsun’da bulamamıştım fakat Alev Alatlı e-mail grubu arkadaşlarımızdan sayın Nilüfer Buluk, Ankara’dan bana bir tane göndermişti. Kendisine buradan da çok teşekkürler. Sayesinde bu kitapla tanışmadan dünyayı terketmemiş oldum.

Penrose bu kitapta, kendi fikirlerinin oldukça özüne iniyor. Turing makinalarından, zihnin hesaplanamazlığından, beynin mikro yapılarından ve bu yapılar içindeki olası kuantum süreçlerinden, “farklı” fizik kanunlarından… bir çok şeyden bahsediyor. Özellikle benim gibi kuantum kuramı ile karşılaştıktan sonra uzunca bir süre “eee, ne olmuş yani??” diye kendi kendine soranlar için bu kitap bir şamar atarak insanın kendine gelmesini sağlıyor. İki kez okudum ve en kısa zamanda daha büyük bir konsantrasyonla bir daha elden geçireceğim. Her seferinde, bir öncekinden öğrendiğime bağlı olarak anladıklarım (ve esinlenmelerim) artıyor. Bu kitap aynı zamanda S. Hameroff ile geliştirdiği “mikrotübül hesaplama organcığı” ile ilgili oldukça ayrıntılı tarifleri de içeriyor. Tabii sonuçta bu kitaptaki şaşırtıcı fikirlerin ve iddiaların hemen hepsi, henüz kanıtlanamamış görüşlerden oluşmakta. Ama ufuk açıcı olduğu kesin…
 

 

  

İlk Saniye  Evrenden Son Haberler

Hubert Reeves, evren saati ilk saniyeyi gösterdiğinde neler olup bittiğini araştırırken, milyarlarca derecelik sıcaklıklara doğru bir keşif gezisine çıkarıyor bizi. Yolculuk boyunca, evrenin başlangıcı ve olası evrimleri üzerine geliştirilen farklı kuramları tanımakla kalmıyor, maddenin bu ilk anlardaki davranışını ve bunun evrenin oluşumuyla gelecekteki evrimi üzerindeki etkilerini de gözleme fırsatı buluyor, geçmişe tanıklık eden fosillerin bugünkü gözlem verileriyle değerlendirilmesine tanık oluyoruz.

Karmaşık bilimsel kuramları somut örneklerle destekleyip yalın bir dille açıklayan Reeves, iki ayrı okuma düzeyi belirleyerek hem uzmanlara yönelik bir inceleme çıkarıyor ortaya, hem de fizik ve astrofiziğin temel kavram ve ilkelerine yabancı okurlara bile ulaşabilen eğlenceli bir bilim kitabı.

"Görünürdeki "karmaşığın" ardında gizlenen "yalını" bulmak; bilimin düşünü böyle tanımlıyor yazar ve bu düşü büyük ölçüde gerçekleştiriyor

Yazar: Hubert Reeves
Yayınevi: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık
ISBN: 975080130-X
Basım tarihi: Ekim 2001
Kategori: Bilim / Teknik

 

 

  

Madde ve İnsan

Çeviren: Ferit Pehlivan

Sayfa: 187 Ebat: 13,5x19,5 cm
Baskı Yeri: Ankara
Basım Tarihi: 01.01.2000
Onur Yayınları

İnsan henüz çok gençtir. En eski uygarlıktan bu yana, onun kayıtlı geçmişi on bin yıldan aza tutar. Yakın ve uzak gelecekte, insan, yaşamı, komşu gezegenlere taşıyacaktır. Onun zeki ruhu, evren içlerinde daha uzağa ve daha uzağa erişecektir.

 

 

Stephen Hawking'in Evreni Kainatın Sırları
Orjinal isim: Stephen Hawking Universe
David Filkin

Stephen Hawking'in "Zamanın Kısa Tarihi" isimli eşsiz çalışması tüm dünyada 10 milyondan fazla satmıştır. "Stephen Hawking'in Evreni / Kainatın Sırları" ise, onun "kosmos/ kainat" anlayışına adım adım yaklaşmamıza ve bu evren içinde kendimize bir "yer edinmemize" yardımcı oluyor. Anlaşılır bir dille, adım adım ilerleyerek....

Galaksilerin birbirlerinden hızla uzaklaştıkları gerçeğini kozmologların keşfetmesinden sonra, evren bizim gözümüzde çok daha gizemli bir hal aldı. Galaksilerin hareketlerinin incelenmesi de, bilim insanlarına evrenin nasıl yaratıldığı konusunda bir teori oluşturma olanağı verdi: "Big Bang Teorisi."

"Big Bang Teorisi"nin üzerinde çok uzun zaman çalışan Stephen Hawking ve diğer fizikçiler, sonunda mutlaka yanıtlanması gereken bir soruyla karşı karşıya kaldırlar. Bu soru şuydu: "Evrenin özü nedir?"
Stephen Hawking'in evreni işte bu noktadan yola çıktı ve merak uyandıran bu soruya yanıt için basit açıklamalar sundu. "Karadelik gerçek midir? Yıldızlar neden parlar? Süpernova nedir?" gibi soruların yanıtını verirken, bilim insanlarının ve araştırmacıların evrenin gerçek anlamını kavramaya ne kadar yakın olduklarını da gözler önüne serdi.
"Stephen Hawking'in Evreni / Kainatın Sırları"nı okuduğunuzda, yokluktan nasıl bir anda maddenin oluştuğunu anlamamızı sağlayacak birçok yanıt arasında bir yolculuk yapacak, "kendimizin" ve bizi çevreleyen her şeyin nasıl var olduğuyla ilgili şaşırtıcı açıklamalar ulaşacaksınız.
İngiliz BBC televizyonu tarafından hazırlanan aynı isimli belgesel temel alınarak yazılan bu kitapta; gelecek yüzyılın bilimsel doğrularının verilerini bulacaksınız.
(Arka Kapak)
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
255 s. -- Kuşe-- Ciltli -- 19 x 24 cm
ISBN : 9789753112291
1998

Çeviri : Mehmet Harmancı
 

Ceviz Kabuğundaki Evren
Stephen W. Hawking

Bilimsel yapıtlar için bir kilometre taşı olan bu yapıt, kırk dile çevrildi, on milyondan fazla satarak uluslar arası bir fenomen haline geldi.


Zamanın Kısa Tarihi Hakkında Söylenenler
“Canlı ve kışkırtıcı... Hawking'in bir öğretmene özgü doğal yetenekler olan kaliteli bir espri anlayışı ve karmaşık önermeleri günlük yaşamdan çekip aldığı analojilerle resmetme becerisine sahip olduğu açık.”

The New York Times

“Bu kitap, bir çocuğun merakıyla bir dahinin zekasının uyumlu bir birlikteliği. Hawking'in evreninde dolaşırken zekasına hayran kalıyorsunuz.”

The Sunday Times(Londra)

“Etkileyici ve kolay anlaşılır... Sıradan bir okurun dahi bilimin derinliklerini kaynağından öğrenmesine olanak sağlıyor. Pırıl pırıl parlayan bir kitap.”

The New Yorker

“Stephen Hawking duru anlatımın ustası olduğunu kanıtlıyor. Yaşayan başka birinin, böylesine ürkütücü görünen matematiksel konuları bu denli açık ve kolay anlaşılır biçimde dile getirebileceğine inanmak güç.”

Chicago Tribune

Çeviren: Kemal Çömlekçi - 0 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-297-105-9; Boyut: 19cm x 25cm; Baskı Tarihi: 2002
Özgün Dili: Almanca
 

 

Evrenin Kısa Tarihi

A Short History of the Universe - 1994, 1997

Joseph Silk

Çeviri: Murat Alev

Sayfa Sayısı: 273
Boyutları: 20 x 22 cm
ISBN 975-403-073-1
Baskıda
11. Basım - 2500 Adet (Ciltli)

Kozmoloji bir anlamda bilimlerin en büyük ölçeklisi ve en geniş kapsamlısıdır. Bildiğimiz her şeyi içine aldığından kozmolojiyi her şeyin bilimi olarak tanımlamak yanlış olmaz. Kozmolojinin cevaplandırmaya çalıştığı temel sorular evrenin geçmişine, geleceğine ve yapısına ilişkindir. Evrenin Kısa Tarihi, kozmolojiyle ilgilenen herkesin anlayabileceği düzeyde olması nedeniyle kendi alanında öncü niteliğinde bir yapıttır. Kaliforniya Üniversitesi öğretim üyelerinden ve kozmolojinin önde gelen isimlerinden olan Joseph Silk'in bu önemli kitabını konuya ilgi duyan herkese yararlı olması umuduyla sunuyoruz.

 

Yıldızların Zamanı
Time For the Stars - 1992
Alan Lightman
Çeviri: Murat Alev
Sayfa Sayısı: 146
Boyutları: 11 x 18 cm
ISBN 975-403-035-9
14. Basım - 2500 Adet

Astronomi biliminin önde gelen isimlerinden olan Alan Lightman Yıldızların Zamanı'nda gezegenler, yıldızlar, galaksiler, yıldız sistemleri, evrenin başlangıcı ve sonu ile ilgili yaklaşımını açık ve canlı bir anlatımla dile getiriyor. Yıldızların Zamanı iyi bir astronomi kitabı olmasının yanı sıra iyi de bir öykü kitabı...

 

 

Fizik
Eyewitness Visual Dictionary of Physics - 1995
Çeviri: Gürsel Tanrıöver
Sayfa Sayısı: 64
Boyutları: 26 x 31,5 cm
ISBN 975-403-178-9
11. Basım - 2500 Adet

TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları Başvuru Kitaplığı'ndan bir kitap daha: Fizik. Madde, enerji, optik, elektrik ve manyetizma gibi fiziğin birbirinden ilginç konularını zengin bir görsel malzeme eşliğinde anlatan bu kitapta, temel fizik yasalarına ve deneylerine de yer veriliyor. Fizik, kolay anlaşılır dili ve sözlüksel yapısıyla doğanın yasalarını araştıran bir bilim dalını daha yakından tanımanızı sağlayacak.
 

 

 

 

Zaman ve Uzay
Eyewitness Science Time Space - 1994

May Gribbin - John Gribbin

Çeviri : Gürsel Tanrıöver

Sayfa Sayısı: 64
Boyutları: 26 x 31,5 cm
ISBN 975-403-348-X
1. Basım - 7500 Adet

Eski zamanlardan beri insanlar uzay ve zaman kavramları üzerine kafa yormuş, onları ölçmek için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları Başvuru Kitaplığı'ndan Zaman ve Uzay, bu iki kavramın dünyanın düz olduğunun varsayıldığı günlerden, zaman yolculuğunun kuramsal olarak da olsa mümkün olduğunu bildiğimiz günümüze kadarki tarihini anlatıyor.

 

Evren
Eyewitness Visual Dictionary of Universe - 1993
Çeviri: Ali Kozbek
Sayfa Sayısı: 64
Boyutları: 26 x 31,5 cm
ISBN 975-403-190-8
8. Basım - 7500 Adet

TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları Evren'le Başvuru Kitaplığı dizisinin kaynak niteliğindeki kitaplarına bir yenisini ekledi. Galaksiler, Samanyolu, bulutsular ve yıldız kümeleri, nötron yıldızları ve kara delikler kitaptaki dikkat çekici başlıklar. Ayrıca Ay'a yolculuk ve insanlı uzay keşifleri bölümleri de zengin bir görsel malzeme içeriyor. Evren'in uzak dünyaları size yaklaştıracak bir "teleskop-kitap" olabileceğini düşünüyoruz.

 


Einstein
Jeremy Bernstein

Pan Yayıncılık / Nar Yayın Dizisi

Albert Einstein'ı herkesin anlayacağı bir şekilde tanıtan bu kitap, Einstein'in üzerinde çalıştığı üç temel konu çerçevesinde düzenlenmiş: özel görelilik kuramı, genel görelilik kuramı (bilim tarihinin en estetik yaratısı olduğu söylenir) ve Einstein'ın kuantum fiziğine önemli katkıları. Jeremy Bernsetein, Einstein'ın bilimsel bugularının yanısıra ünlü bilim adamının yaşamını da aktarıyor. '(Jeremy Bernstein) içeriği zarif ve ilgi çekici tutmuş. Einstein'ın kişiliği ve düşüncelerini derinlemesine ele almış' The New York Times

Çeviren: Nazan Hekim Tuğbay - 208 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-7652-28-8; Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1996
Özgün Dili: İngilizce

Kitaptan Bir Bölüm

Yaşadığımız günlerde, modern hayatta bilim ve teknolojinin rolünden üzüntüye kapılmak popülerlik kazanırken, diğer yandan -yeni kitapların yayınlanması bir kanıt sayılırsa- Albert Einstein'ın hayatı ve kişiliğine olan ilgi yeniden arttı. Bu ilgi, Einstein'ın modern düşünceye ne kattığını anlamaya gidecekse, sanırım, umut verici bir işarettir. Çünkü büyük bir ihtimalle gelecek kuşaklar, tarihçilerin onyedinci yüzyılın son yarısını Newton çağı olarak düşündükleri gibi, yirminci yüzyılın ilk yarısını Einstein çağı olarak adlandıracaklardır. Newton'ın durumunda, onun düşüncesinin kendisini izleyenlerin sanattan, felsefe ve politikaya kadar- entelektüel hayatlarının her yönüne nasıl nüfuz ettiğini görmek için yüzyıldan fazla zaman geçti. Einstein'ın 1955'te ölümünden bu yana çeyrek yüzyıl bile geçmemişken, eserinin tam etkisine karar vermek içinse çok erken, yine de bu etkinin ne kadar olabileceği hakkında sezgisel bazı yargılar olabilir. Buradaki ironi, Einstein'ın çalışmasının, hayatları ve entelektüel bakışları, genellikle farkında olmadan, ondan etkilenen insanların pek küçük bir bölümü tarafından anlaşılmış olmasıdır.

 

Einstein ve Tam Güneş Tutulması Postmodern Hesaplaşmalar
(Einstein and the Total Eclipse

Yayınevi: Everest Yayınları
Yazar: Peter Coles
Kategoriler: Bilim-Teknoloji-Mühendislik, Doğa Bilimleri, Popüler Bilim
Özellikler:
11 x 17 cm 1. Basım Türkçe İstanbul 80 s. Ağustos 2000

Açıklama:
Einstein, özel görelilik kuramını 1905 yılında yayımladı. Özel görelilik kuramı, insanlığın düşünce tarihinin en büyük entelektüel başarılarından birisidir. Bu başarıyı perçinleyen gerçek, kuram yayımlandığı sırada Einstein'ın patent dairesinde memurluğu sürdürmesi ve fizikle bir tür hobi olarak uğraşmasıydı. Daha da önemlisi, Einstein aynı yıl, kuantum kuramındaki pek çok gelişmeye esin kaynağı olan fotoelektrik olay ile Brown hareketi (mikroskopik ölçekteki parçalarını karmaşık hareketlerinin, bu parçalara çarpan atomlar dolayısıyla meydana gelmesi) denilen fenomenlerle ilgili, çığır açan makaleler yayınlanmıştı. Fakat özel görelilik kuramının o dönemdeki kendi çalışmaları ile fizik aleminin olağan çalışmalarından çok daha önemli olmasının asıl nedeni, Einstein'ın, zamanın mutlak bir değer olduğu ve herkes için her yerde aynı oranlarda ilerlediği fikrinden tamamen kopabilmiş olmasıdır. Bu mutlak zaman fikri Newtoncu dünya görüşüne o kadar işlemiştir ki, pek çoğumuz bunun tartışılmasının bile akla getirilemeyeceğini düşünen bir noktaya gelmişizdir. Böylesine muazzam kavramsal engelleri ancak bir dahi yıkabilirdi.
(Kitabın İçinden)
 

Newton ve Yerçekimi Büyük Fikirler
(The Big Idea: Newton & Gravity)

Yayınevi: Gendaş Kültür
Yazar: Paul Strathern
Kategoriler: Bilim-Teknoloji-Mühendislik, Bilim Tarihi, Doğa Bilimleri

Özellikler:
1. Basım 94 s. Türkçe Kasım 1997 İstanbul 13.5 x 19.5 cm

Açıklama:
"Newton", dünyanın gelmiş geçmiş en etkileyici bilimadamıdır. Sadece yerçekimi teorisini geliştirip formüle etmekle, evrenin devinimine ait ilk ipuçlarını insanlığa kazandırmakla kalmamış, bunun yanı sıra kuvvet kavramını, ışığın doğasını keşfedip, hesaplama yöntemlerimizi de değiştirmiştir. Newton'un "Büyük Fikirler"i dünyayı algılama şeklimizi sonsuza kadar değiştirmiştir. Yerçekimi teorisi fikrine çok alışık olmamıza rağmen (elmanın ağaçtan düşme hikayesi) bu teorinin tam olarak ne anlama geldiğini kaçımız biliyoruz? Newton'un kanunları günlük hayatımızla öylesine içiçedir ki, bir zamanlar bunların ne kadar çığır açıcı düşünceler olduğunu anlamak şu an bizim için çok zordur. "Newton ve Yerçekimi", Newton'un hayatı ve çalışmaları üzerine yazılmış, kanunlarının anlamı ve önemini herkesin anlayabileceği; hayatımızı nasıl değiştirip etkilediğini izleyebileceğiniz benzersiz bir kitaptır. (Arka Kapak'tan)

 

Einstein'in Büyük Yanılgısı
Kozmolojik Sabit ve Evren Fiziğinde Zorlama Faktörler
Doneld Goldsmith

Sarmal Yayınevi / Bilim Kitaplığı Dizisi

"Bing Bang" bir büyük fiyasko mu? Kozmos bir bunalımda görünüyor ve bunu saptayabilmeniz için hiç de bir uzay bilimci olmanız gerekmemekte. Örneğin, evren nasıl kendisinden daha yaşlı yıldızlarla dolu olabilir? Evren bir zamanlar nasıl ışıktan daha hızlı genişleyebilmiştir ? Evrendeki birçok madde nasıl "kaybolmaktadır" ? İşte bu kitap kozmozun orijinine ve evrimine ilişkin benzer birçok anahtar soruyu yanıtlamaktadır.
Donald Goldsmith yapıtında son birkaç yıl içinde elde edilen gözlemsel astronomik bulguların yanısıra, gözlemsel ve kuramsal kozmolojideki en yeni sorun ve tartışmaları ele almakta. "Einstein'in Büyük Yanılgısı" uzay ve kozmoloji konularına ilgi duyan, bilimsel düşünmeye ve eğilimli okuyucular ufuklarını genişletecek bir yapıt. Okuyucuların bir bilim dalında ne denli çalışıldığını ve bilgilerin ne büyük bir hızla arttığının bilincine varmaktan mutlu olacakları kanısındayız.

Çeviren:  Fatma Esin- 176 sayfa, Ciltsiz. hamurBoyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1997
Özgün Dili: İngilizce


 

 

Einstein - Bilim ile Felsefe Yazıları
Yaşam Öyküm, B. Russel'ın Bilgi Kuramı, Geometri ve Deney, Fizik ve Gerçeklik, Görelilik Kuramı Nedir? Görelilik ve Uzay Problemi
Albert Einstein

Say Yayınları / Fikir Mimarları Dizisi


2005 yılını Birleşmiş Milletler, Dünya Fizik Yılı ve Albert Einstein'ın Özel Görelilik Kuramı'na yayımlamasının 100. yılı olarak ilan etti. 20. yy.'ın bilim anlayışını bütünüyle dönüştüren bu güçlü bilimsel devrimi bilimler tarihi ve felsefesi açısından ele alan yazıları bir araya getiren bu kitap, bu anmaya felsefe cephesinden Türkçe'de bir katkı yapmayı amaçlamaktadır. Fizik ve felsefenin birbirine olan sıkı bağlılığını ve etkileşimini vurgulayan A. Einstein'ın söylediği gibi, "Kendi bilim dalının şu andaki güçlükleri fizikçiyi, önceki koşullardan daha fazla bir oranda felsefi problemlerle uğraşmaya ve hesaplaşmaya zorlamaktadır." Bilgi, deney ve gözlemden daha fazla kuram, imgelem ve metafiziğe önemi ve öncelik veren bu filozof-bilim adamına göre bir insan başarısı olan bilim, aynı zamanda bir kültür işidir de. Bilim adamı sayılmak için önce kültür adamı olmak gerekir. İşte bu nedenle kitapta özellikle bilim felsefesi, bilgi kuramı (epistemoloji), yöntembilgisi (metodoloji) ve bilimler tarihine ilişkin yazılar yer almakta ve çağın bazı önemli bilim ve düşünce adamlarını Einstein'ın ele alıp değerlendirdiği incelemeler bulunmaktadır. Ayrıca bu incelemelerde okur, onun bilim anlayışını ve felsefesini daha yakından ve net bir biçimde izleme olanağını bulabileceği gibi, 20. yy'da bilimlerin ve özellikle de fiziğin gelişim süreci ile tarihini öğrenme fırsatını de elde edecektir. Türkçe'de ilk kez yayımlanan Einstein'ın bu bilim ve felsefe yazılarının okurların ilgisini çekeceğini umuyor ve bilim anlayışlarının gelişimine katkıda bulunacağına inanıyoruz; tıpkı kendisinin de söylediği gibi; "İnsanları yücelten ve doğalarını zenginleştiren bilimsel çalışmaların sonuçları değil, ama yaratıcı ve açık fikirli entellektüel çalışmalar hazırlarken bunları anlamaya çalışmaktır."

Çeviren: Nejat Bozkurt - 350 sayfa, Karton Kapak, 2. hamur, ISBN: 9754685614; Boyut: 13,5x19,5cm; Baskı Tarihi: Ekim 2005
Özgün Dili: Türkçe

 

 
Parça ve Bütün

Çeviren: Ayşe Atalay
3. Hm. Kağıt
282 sayfa
13,5x19,5 cm
Karton Kapak
Dili: Türkçe

Werner Heisenberg, Niels Bohr, Max Planck, Albert Einstein, Carl Friedrich, Wolfgang Pauli, Paul Dirac’ın birbirleriyle yaptıkları konuşmalarda gündelik bir konu olan doğa bilimleri.

Otobiyografik bir anlatı

Fizik yoluyla felsefenin ve hemen aynı anda, felsefe yoluyla da fiziğin gözönüne gelmesi. Ya da ikisi arasında sağlanan bütünlük.

Fiziğin ve felsefenin doğal çevrelerde, sürekliliği olan anlatılarla ve Nobel Fizik Ödülü sahibi Werner Heisenberg’e özgü yumuşaklıkla sunulması. (Arka kapaktan)

 

 

 

- İlk Patlama

- Hubble Genleşmesi

- Mikro Dalga Yayılımı

- Kozmik Modeller

- Genel Görecelilik Kuramı

- Elementlerin Oluşumu

- Yapı Oluşumu

- Yıldızların Oluşumu

- Karanlık Madde ve Enerji

- Kara Delikler

- Genişleyen Evren

Yazar:  Gerhard Börner
Yayınevi: İnkılap Kitabevi
Çevirmen: Emre Yıldız
Sayfa sayısı: 138
ISBN: 975-10-2414-5
Basım tarihi: İstanbul / 2006 - Şubat
Kategori: Bilim / Teknik

 

 

Kozmik Kod Kuantum Fizigi Maddeye Yolculuk

Heinz R. Pagels

ISBN: 9755534075

Heinz R. Pagels bu kitapta mikrokozmosun gizemini anlatıyor. Mikrokozmosu, atomu, atomaltı ve çekirdekaltı parçacıkların dünyasını anlamak evreni anlamanın temel taşıdır. Kuantum Fiziği bugün atomaltı parçacıklarla ilgili, evren konusundaki anlayışımızı değiştirecek bulgular sunuyor:''Gökyüzü edebi ihtişamı göstererek üstünde dönüyor. Ama senin gözlerin hala yerde.''-Dante-

 

 

 

Hawking Ve Kara Delikler
Paul Rutherford

Gendaş Kültür

» Bilim

Ocak 2001, ISBN: 975780942X
Stephen Hawking için belki de günümüzün en çok tanınan bilimadamıdır diyebiliriz. "Zamanın Kısa Tarihi" adlı kitabı dünya listelerinde en ön sırayı almıştır. Onun kara delikler ve erenbilim üzerindeki buluşları ve araştırmaları, insanoğlunu yeni dünyalara ve yepyeni bir çağa sıçratmıştır. Olasılıklar gerçekten de sınırsız olabilir. Hawking'in 'büyük fikirleri' dünyayı ve evreni algılayışımızı sonsuza dek değiştirmiştir.

-------------------------------------------------------

 Bilimkurgu edebiyatında, romanlarda, filmlerde ve televizyon dizilerinde bu kadar popüler olmasına rağmen, acaba ne kadarımız, kara deliklerin tam olarak ve olduğunu ve gelecek kuşaklar için ne anlam ifade edeceğini biliyor? "Hawking ve Kara Delikler", Hawking`in yaşam öyküsünü ve çalışmalarını anlatan mükemmel bir kitaptır. Bu kitapta Hawking`in buluşlarının önemini; yaşamımızı nasıl değiştirdiğini ve değiştireceğini herkesin anlayabileceği bir anlatımla bulacaksınız.

| 91 Sayfa | ISBN: 2000991100859 | Basım Yılı: 1998


 

 

Eınsteın Ve Görecelik Kuramı

Dünyayı Sarsan Büyük Fikirler
Einstein ve Görecelik Kuramı
Paul Strathern

Gendaş Yayınları / Büyük Fikirler Dizisi

Einstein'ın evreni değiştiren formülü kadar hızlı ve etkili şekilde bilincimizde yer eden çok az denklem vardır. 1905 ve 1917'de Görecelik Teorisi'yle ilgili yazılarını yayınladığı andan itibaren, insanoğlunun dünyaya bakış açısı ve evren sonsuza kadar değişti, modern çağın son durumu şekillendi ve ufkumuz genişledi. Fakat kaçımız onun teorisinin gerçekte ne anlama geldiğini ve içinde neleri barındırdığını biliyoruz? 'Einstein ve Görecelik Kuramı' tarihsel ve bilimsel yanlarıyla Einstein'ın hayatı ve çalışmalarına ışık tutarak, Einstein'ın Görecelik Kuramı'nın anlamını, önemini ve 20. yüzyılın düşünce sistemini nasıl değiştirip şekillendirdiğini basit ve anlaşılır bir şekilde açıklıyor. Büyük Fikirler hem bilimadamlarına hem de uzman olmayan okura seslenen büyüleyici bir popüler bilim kitapları dizisidir. Bilimi, büyük keşiflerin yapıldığı en heyecanlı ve etkileyici anlarından ele alıyor. Bu dizinin her bir kitabı insanlığın bilimsel bilgisini ilerletmiş olan büyük anlara; evrene ve evrendeki yerimizi algılayışımızda bu büyük aralıkları açan kadın/erkek bilginlere derinlemesine bakıyor. (Arka Kapak)

Çeviren: Handan Hazar - 91 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-7809-43-8; Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1997
Özgün Dili: İngilizce
 

Einstein ve görelilik kuramları
Albert Einstein evreni algılayışımızı değiştirdi. Geliştirdiği görelilik kuramları onu Newton’dan sonraki en büyük bilimsel beyin konumuna getirdi. Görelilik, uzay ve zaman kavrayışlarımızı kökten değiştirdi ve daha önce kavranılamaz olan bir dünyayı var etti. Onun ünlü formülü olan e = mc2 maddenin enerjiye dönüşebileceğini göstererek bir bakıma nükleer enerji çağını açtı ve kuantum kuramına çok önemli katkılarda bulundu. İşte özel ve genel görelilik kuramlarının, daha doğrusu 20. yüzyılın başında gerçekleşmiş bir bilimsel devrimin öyküsü…

Paul Strathern


Okuyacağınız makale, Paul Strathern’in “Einstein ve Görelilik” adlı kitabından derlenmiştir (“The Big Idea” dizisi, Anchor Books, 1999). İngilizceden çeviriyi R. Ömür Akyüz gerçekleştirdi. Ülkemizin önde gelen fizikçilerinden Prof. Dr. Ömür Akyüz kitabın tamamını Türkçeleştirdi ve eser yakında Bilim ve Gelecek Kitaplığı’ndan çıkacak. Akyüz, metnin bazı yerlerinde açıklayıcı notlar da yazdı (Çv.: işaretiyle). Başlık, spot ve arabaşlıklar bize ait.


Einstein 1902 yılının başında Bern’e gitti. Nihayet patent bürosunda bir iş açılmıştı. Üçüncü dereceden teknik raportör olmuştu. İşi, onay için büroya gönderilmiş çeşitli teknik keşiflerin bir tür sınıflandırılmasıydı. Bunlar arasında tabii ki, dahice aygıtlar, olağanüstü imkânsızlıklar ve üzerlerine finansal imparatorluklar kurulacak basit aygıtlar bulunuyordu! Einstein bunların her birini inceleyip ilişiklerindeki (çoğu kez güya açıkladıkları aygıtın kendisi kadar karmakarışık ve anlaşılamaz) raporları okuyordu. Görevi bu iki aykırı elemanın birbirleriyle ilişkisi olduğundan emin olup hiç olmazsa birisinin anlaşılır bir yanı olup olmadığını anlamaktı. Bu sırada en karmaşık kavramların bile bir takım basit temel ilkelere indirgenebileceğini keşfetti. Bu hiç unutmayacağı bir edinimdi.
Einstein 23 yaşındaydı ve yoksulluk içindeydi. Bu gerçekle yüz yüze gelmemek için kendisini bilimsel araştırmaya gömdü. Bu hep başvurduğu bir kaçış yöntemi olacaktı. İşler ne zaman kötüye gitse Einstein kendi soyut dünyasına kaçıyordu. Bu dönemde ürettiği bilimsel makalelerin bazıları saygın Annalen der Physik dergisinde yayınlandı. Einstein termodinamikle ilgilenmekteydi ve nispeten küçük sıvı ya da gaz hacimlerindeki çok büyük sayılardaki molekülün hareketlerini anlayabilmek için belli istatistiksel yöntemler geliştirmişti. Bu makalelerin özgün bir yanı yoktu; ancak sonradan bakınca gelecekteki büyük keşiflerin ipuçlarını görmek mümkündü.
Einstein’ın yayınlanmış makaleleri pek büyük önem taşımıyor olabilir ama ilgileri ve önsezileri belirgin olarak özgündü. Aslında öylesine özgündü ki, yürüyüş yaparlarken yakın arkadaşı Besso’ya yakındığı gibi bunu bir türlü uygun bir şekilde ifade edemiyordu. Artık Einstein klasik fiziğin tükendiğini fark etmeye başlamıştı. Uzay, zaman ve ışık Newton’un tanımlarına uymuyordu. Evren için yepyeni bir açıklama gerekiyordu.
Einstein, kafasında biçimlenmeye başlayan bu devrimci fikirleri geliştirebilmek için ayırabileceği tüm zamanı harcıyordu. 1905 onun mucizeler yılı (annus mirabilis) oldu. Bu yıl boyunca Annalen der Physik’te dört makalesi çıktı. Bunlar en azından dünyayı değiştirdiler.

Einstein’a gelene dek ışığın yapısına ilişkin kuramlar
Annalen der Physik’te yayınlanan ilk makalesi “Işığın üretilip dönüşümüne ilişkin sezgisel bir bakış üzerine” (Über die Erzeugung und Verwandlung des Lichtes betreffenden heuristichen Gesichtspunkt) adını taşıyordu. Einstein’ın kendisi de bu 17 sayfalık makaleyi “çok devrimci” bulmaktaydı. Nitekim makalede ortaya atılan fikirler ışığın doğasına ilişkin tüm anlayışımızı dönüştürecekti. Öyle ki fizik artık hiç eskisi gibi olmayacaktı.
Einstein’ın bu makalesinin önemini anlamak için ışığın bilimsel tarihine göz atalım. Eski Yunan’dan beri filozof ve bilimciler ışığın minicik madde zerreciklerinden oluştuğuna inanmaktaydılar. 17. yüzyılın başlarında teleskopun icadıyla bu görüş sorgulanmaya başlandı. 1678’de Hollandalı astronom ve fizikçi Christiaan Huygens ışığın aslında dalgalardan oluştuğunu ileri sürdü. Ama bir çağcılının itiraz ettiği gibi “denizdeki dalgalar bile tuzlu su olmadan nasıl var olabilirlerdi ki?” Başka deyişle dalgalar her zaman oluşup yayılmak için bir maddeye, “ortama” gereksinirler. Işık dalgaları hava, su ve camda gidebiliyorlar ama uzayda ve vakumda nasıl gidiyorlar? Huygens her yeri dolduran görünmez bir nesne düşündü: esir (Çv.: Bu, Aristo’dan beri vakumu “doldurmak” için varlığı savlanan bir şeydi. Hatta bu nesneye, çok daha ayrıntılı ve de gittiği yönde çok sert, buna dik yönde ise çok gevşek olmak gibi çelişkili özelikler vermek de gerekti. Buna daha sonraları kütlesizlik ve durağanlık nitelikleri de eklendi.).
1704 yılında Isaac Newton ışık üzerine yazdığı büyük eseri Opticks’i yayımladı. Eser, ışığın tüm niteliklerini ve davranış biçimini kapsamlı bir şekilde betimlemekteydi. Çeşitli özelikleri açıklamak için bir korpüzkül/cisimcik (Çv.: “corpuscule”, cisim/gövde anlamına gelen “corpus” kelimesinden gelmektedir.) kuramı ileri sürdü. Bu kuramda ışığın parçacıklardan oluştuğu ama bunların kimi zaman bir tür dalgadan da etkilendiğri ileri sürülüyordu. Ne yazık ki Newton görünürde çelişik bu öğeleri harmanlayan ikna edici bir açıklama getiremedi (Çv.: Oysa 300 yıl sonra Planck ve Einstein’dan başlanarak asıl yapının böyle olduğu ortaya çıkarılacaktı!).
Işığın dalga kuramı, izleyen yüzyılda İskoç fizikçi James Clerk Maxwell’in çalışmalarıyla sonuçlanan bir atılım geçirdi. Einstein’ın doğumundan bir yıl önce, 1878’de ölen Maxwell 1860’larda hem elektrik hem de manyetik kuvvetlerin uzayda ışık hızıyla yayılacağını hesapladı. Bundan hemen, ışığın da bir tür elektromanyetik ışınım olduğunu ve esir içinde dalgalar halinde oluşup yayıldığını çıkarsadı. Aynı zamanda ışığın dalgaboyunun elektromanyetik dalgalar tayfının küçük bir aralığını kapsadığını savlayarak değişik dalgaboylarında diğer elektromanyetik dalgalar da bulunacağını öngördü. Bunlar çok geçmeden keşfedilecekti.
1888’de Alman fizikçi Heinrich Hertz radyo dalgalarını keşfetti. Bunlar tam anlamıyla ışık ve ısı ışıması gibi davranıyorlar ve dalga nitelikleri gösteriyorlardı. Hertz yeni bulunan radyo dalgalarını yayımlayıp patentini alan ilk kimseydi, ama 1894’te bunlara bir kullanım yeri bulamadan kan zehirlenmesinden öldü (Hertz’in buluşuna pratik bir uygulama bulmak, İtalyan-İrlandalı fizikçi Guglielmo Marconi ve Alman F. Braun’a nasip olacaktı). Hertz’in çalışmaları, Maxwell’in elektrik ve manyetik kuvvetlerin esir içinde ışıkla aynı hızla yayıldıklarına ilişkin öngörüsünü gerçekliyordu.
Fakat tam o sıralarda kimileri de ışığın dalga kuramının temel dayanağı olan esir kavramına karşı kuşku duymaya başlamıştı. Esir yalnızca tüm uzayı doldurup cisimlerin içlerine nüfuz etmekle kalmayıp, ışık dalgalarını taşıyıp iletecekse aynı zamanda tekdüze dokulu ve rijit olmalıydı.
1887’de ABD’li emekli deniz subayı ve fizikçi Albert Michelson ve iş arkadaşı Edward Morley, dünyanın hızının ışığın yayılmasına yaptığı (?) etkiyi bulmak için bir deney tasarladılar. Bunu dünyanın durağan esire göre olan hareketini kullanarak göstereceklerdi. Ama hiçbir etki görülemediğini buldular. Her yerde her zaman bulunma niteliğine karşın, bu ele avuca gelmez nesneye ilişkin doğrudan bir kanıt bulunamamıştı. Herhangi bir kimse esirin varlığını bir deneyde görememişti. Peki, esir yoksa ışık dalgalarını uzayda ne taşıyacaktı?
Maxwell’in tüm çalışmalarına ve Hertz’in görünürdeki kesin gerçeklemesine karşın, ortaya çıkan yeni belirtiler ışığın dalga kuramıyla çelişir görünüyordu. Belli metallere ışık sıkıldığında bir elektriksel etki, fotoelektrik olay görülüyordu. Bu olay elektron salımıydı. Alman fizikçi Philipp Lenard bunu açıklamak için fotoelektronların metalden, üzerine düşen ışık tarafından söküldüğünü öneriyordu. Eğer böyleyse ışığın şiddetlenmesi çıkan elektronların hızlarını da artırmalıydı. Ancak, böyle olmuyordu. Elektronların sayısı artıyor ama hızları aynı kalıyordu. Derken Lenard daha da tuhaf bir olgu saptadı. Işığın rengini değiştirdiğinde (başka deyişle dalga frekansını değiştirdiğinde) bu, salınan elektronların hızını değiştiriyordu. Frekansla, elektronların hızları da artıyordu.
Bütün bunlar, dalga kuramının çelişkilerini gösteren diğer olgularla birlikte Alman fizikçi Max Planck tarafından incelenmekteydi. Bu olguların fiziğini matematiksel olarak betimlemeye girişen Planck gittikçe daha şaşırtıcı sonuçlara varıyordu. Bunlar 200 yıl önce Newton döneminden beri anlaşıldığı sanılan fizik ilkeleriyle çelişiyordu.
14 Aralık 1900 günü Planck çok önemli bir sonuca vardı. O gün Berlin yakınlarındaki Grünwald koruluğunda oğluyla yürüyüş yaparken “Bugün Newton’unkiyle kıyaslanabilecek bir keşifte bulundum. Klasik fizikten bir adım öteye gittim.” dediği söylenir. Planck’ın bulduklarına göre ışık maddeye düştüğünde, sağduyuya (ve de dalga kuramına) uygun olarak sürekli bir akış halinde soğurulup yayımlanmıyordu. Bunun yerine salınıp soğurulması tek tek enerji püskürmeleri şeklinde, yani daha çok parçacıklar gibi oluyordu. Bu tek tek enerji püskürmelerine kuantum adını verdi, Latince “nicelik, çokluk, miktar” anlamında. Bu kuantumların büyüklükleri ışığın dalga frekansıyla orantılıydı.
Işık kendi kendisiyle çelişir görünüyordu. Aynı zamanda hem dalgalardan hem de parçacıklardan oluşuyordu. Bu kavranması olanaksız bir şeydi, Planck da bunu olduğu gibi kabullenmeyi reddediyordu. Kuramının yalnızca ışık ve madde arasındaki ilişkiyi betimlediğini, ışığın kendi doğasına uygulanamayacağını savlıyordu. Bu süreksiz enerji püskürmelerinin yani kuantumların, maddeden uzakta bir şekilde bir araya gelerek dalga olduklarından emin olduğunu hissediyordu. Ama bunun nasıl olduğunu açıklayamıyordu. Kuantum kuramı yeni başlamıştı ama başlatıcısına bile büyük ölçüde anlaşılamaz geliyordu.

Einstein fiziği değiştiriyor
Sonunda probleme çözüm öneren Einstein oldu. Planck, tıpkı kuantumları gibi, aynı anda iki çelişkili konumdaydı: hem doğru hem yanlış. Kuantumlar ışığın maddeyle ilişkisini açıklıyor ama bundan öte ışığın kendi doğasını da açıklıyordu. Einstein bu fikrini 1905 tarihli makalesinde (“Işığın üretimi ve dönüşümüne ilişkin sezgisel bir bakış üzerine”) matematiksel ve fiziksel şekilde ifade etti. Einstein bunu “çok radikal” olarak tasarlamış olabilir; ama tuhaf bir şekilde geçici olduğunu düşünmüştü. Ulaştığı sonuçları “eldeki oturmuş ilkelerle bağdaşamaz… hatta belki de eninde sonunda savunulamaz çıkabilir” şeklinde nitelemişti.
Einstein’a göre ışık bazı amaçlarla, gaz molekülleri gibi bağımsız parçacıklar olarak işlenebilir, ancak durgunluk kütlesi sıfır alınmalıdır. Böyle durumlarda ışık kuantumlar halindedir (buna daha sonra foton adı verilecekti). Ama bunun yanı sıra ışığın bir dalga davranışı sergilediği, dolayısıyla sırf dalgalardan oluştuğunun düşünülmesini gerektiren başka durumlar da vardı. (Çv.: Bu görünürdeki çelişkinin en anlaşılır çözümü için Richard Feynman’ın “QED” adlı kitabını okuyabilirsiniz: Türkçesi, KEDİ, Pan Yayınları/Nar dizisi, İstanbul.)
Planck, klasik fiziğin alanını aşan yeni bir normaldışılık saptamıştı. Einstein’ın çözümü ise, ışığı ilgilendiren konularda fiziğin klasik görüşlerinin kesin sonu demekti. Daha beteri, mantık kurallarını da sarsıyordu. Işığın aynı anda iki çelişkili şey olması bekleniyordu. Nasıl olur da bir şey hem parçacıklardan oluşur hem de aynı zamanda dalgaboyu ölçülebilen bir dalga olabilir? Fen bilimi, sağduyunun ötesine geçen yeni bir çağa girmişti. Bu gibi durumlarda fen bilimi aslında neler olduğunu anlamayı değil olanları betimlemeyi amaçlar. Tabii ki bunu, çelişkili görülse de görülmese de olguları açıklamakta ve ilerideki bilgileri belirlemekte kullanılabilecek biçimlerde yapar.
Einstein’ın kapsamlı bir kuram yerine olgulara dayanan “sezgisel bakışı”, fotoelektrik olayı açıklayarak, esiri gereksizleştirdi. Kuantumlar olarak giden ışık, dalgaların aksine parçacıklar biçiminde davranarak taşınmak için bir ortam gerektirmiyordu. Bir süredir birçok kimsenin kuşkulandığı gibi artık bu ele avuca sığmayan nesneye gerek kalmamıştı.
Einstein’ın yeni ışık kuramı klasik fizikte ortaya çıkan diğer bazı normaldışılıkları da açıklayabiliyordu (daha doğrusu normalleştiriyordu Çv.). Einstein’ın ışığa ilişkin görüşü, her ne kadar Newton’un 200 yıl önceki tam olmayan modeline ilginç bir benzerlik taşısa da Newton fiziğinin sonunu belirliyordu. Einstein’ın fiziksel ve matematiksel savı kuantum kuramı için sahneyi kurdu ve Planck’ın özgün kavramını (kuantum) ışığın ta kendi doğası yaptı.
Ne var ki Planck olanları böyle görmüyordu. Silahlarını kuşanarak kuantumların yalnızca ışığın maddeyle etkileşmesinde söz konusu olduğu savını sürdürdü. Planck yıllar sonra, 1912’de bile Berlin Üniversitesi’ndeki derslerinde Einstein’ın bu sezgisel görüşünü eleştiriyordu. (Planck aynı yıl Einstein’ı Berlin’e gelmesi için ikna edecek, ancak onun Kaiser Wilhelm Enstitüsü’nün başına getirilmesi için yazacağı tavsiye mektubunda “Çok iyi bir matematiksel fizikçidir, kuantum fiziği gibi fantezilerle uğraşması bu bakımdan hoş görülebilir” diyecekti.) Bu konuda tek başına da değildi. Bilimin mantığa bu şekilde meydan okuyabileceğine pek az bilim insanı inanmak istiyordu. Einstein’ın ışık kuramı 1915’ten önce pek kabul görmedi. Fakat destekleyici deneysel veriler birikmeye de başlıyordu. 1920’lere gelindiğinde kuantum kuramı 20. yüzyılın temel bilimsel atılımlarından birisi olarak belirmeye başlamıştı. Planck’a 1919’da Nobel ödülü verildi, Einstein’a da iki yıl sonra (Einstein bu övüncü ışık ve kuantumlara ilişkin yaptıklarıyla edindi, görelilikle değil). Uygulayım bakımından Einstein’ın ışık kuramının televizyonun gelişmesinde öncü rolü olacaktı. Ama günümüzde en çok görülen uygulaması kapıları kendiliğinden açan “elektronik göz”dür. Çocukluğunda yatağında manyetik kuvvetin uzayı nasıl aştığını düşünürken uyuyamayan Einstein yirmi yıl sonra ışığın bu özelliğine getirdiği açıklama ile fiziği değiştiriyordu.

Kendine özgü yöntemiyle atomların peşinde
“Molekül Boyutlarının Belirlenmesi İçin Yeni bir Yöntem” (Eine neue Bestimmung der Moleküldimensionen) Einstein’ın Annalen der Physik dergisinin ünlü 17. cildinde (nadir bir cilt olarak geçenlerde 10000 dolar karşılığı el değiştirdiği duyulmuştu) çıkan ikinci makalesidir. Bu ikinci makale şeker molekülünün boyutunun belirlenmesine ilişkin bir yöntemi betimliyordu. Bu makale genellikle, “diğer üç makale yanında köpekbalıkları arasındaki bir sardalya”ya benzetilir.
Bu yan ürünü ortaya çıkardıktan sonra Einstein daha temel konulara döndü. Sonraki makalesi “Durağan bir Sıvı İçinde Asılı Küçük Parçacıkların Isının Moleküler Kinetik Kuramı Uyarınca Hareketi Üzerine” (Über die von der molekulerkinetischen Theorie der Wärme geforderte Bewegung von in ruhenden Flüssigkeiten suspendierten Teilchen) adını taşıyordu. Bulanık bir sıvı üzerinde çalışmak yeri yerinden oynatacak bilimsel keşifler için pek umut verici görünmüyor ama Einstein’ın problemlerin tam özüne erişmedeki becerisi durumu tersine çevirdi.
Yine biraz tarihe dönmek gerekecek. 1828’de İskoçyalı botanikçi Robert Brown, botanik araştırmaları sırasında suda asılı çiçek tozlarını gözlemeye başlamıştı. Bunu mikroskop altında incelediğinde tek tek çiçek tozlarının, gelişigüzel hareketler gibi sürekli zigzaglar yaptığını gözledi. Tozlar sanki canlı gibiydi. Ama organik olan çiçek tozları yerine anorganik tozları koyduğunda da yine aynı olayı gözledi. Brown sanki bilimsel bir olanaksızlığın örneğine rastlamış gibiydi: sürekli hareket (devr-i daim). Brown bu olgu karşısında şaşakalmıştı. Bu olgu, tüm bilim topluluğunu 19. yüzyıl boyunca meraklandırdı.
Einstein Brown hareketi üzerinde çalışırken fizik yasalarına karşı bu görünürdeki meydan okumaya takıldı ve ona yakışan özgün ve cesur bir çözüm getirdi. Isıl olayların moleküler kinetik kuramına göre sıvının görünmez molekülleri sürekli hareket halindedir. Bu hareket sıvının sıcaklığı arttıkça daha da yeğinleşir. Einstein’a göre asılı parçacıkların görünüşteki gelişigüzel hareketleri aslında onların sıvıyı oluşturan moleküller tarafından bombardıman edilmesinden ileri gelmekteydi. Bu cesur bir öneriydi, zira hâlâ pek çok saygın bilim kişisinin molekül ve atomların aslında var olmadıklarına dair kanaatleri tamdı. Bu nicelikler hâlâ gözlenmeye karşı direnmekteler. Tıpkı ele avuca sığmaz esir gibi henüz hiç kimse bir molekülü görmedi (Çv.: Aslında on yıldır gelişen taramalı tünelleme mikroskobu sayesinde atomlar ya da moleküller tek tek görüntülenebilmekte, hatta düzenlenebilmektedir.) Ama Einstein bir sahne öteye geçerek bu görünmeyen moleküllerin varlığını kanıtlamaya girişti. İstatistiksel dinamik kullanarak verilen herhangi bir sıvı miktarı içindeki moleküllerin sayısını da tam olarak hesaplamaya çalıştı.
Bunu nasıl başardığının en basit bir özeti bile işin içindeki karmaşıklıkların boyutunu gösterebilir. Sudaki her cisim (ya da her sıvıda ve de gazda) o sıvı ya da gaz moleküllerinin sürekli bombardımanına maruz kalır. Tamamen şans eseri olarak büyükçe bir cisme her yanından çarpan moleküllerin etkileri ortalama olarak birbirini götürür ve cisim yerinden oynamaz. Ancak, bir çiçek tozu gibi çok daha küçük bir parçacık için bir yandan gelen etki diğerlerinden bir an için azıcık daha büyük olabilir. Böylece parçacık önce bir yöne sonra diğerine itilip kakılır. Einstein bu olayı betimlemek için bir formül de elde etti. Bu formüle göre görünen parçacıkların belli bir yöndeki ortalama yerdeğiştirmesi gözlem süresinin karesiyle orantılıdır. Eğer parçacıkların yerdeğiştirmeleri ve süreleri ölçülebilirse böylelikle belli bir hacimdeki sıvı ya da gaz moleküllerin sayısı da hesaplanabillir. Bu şekilde Einstein bir gram hidrojende 3,03 × 1023 (üçyüzüçbinkeremilyonkeremilyonkeremilyon) molekül bulunduğunu hesapladı.
Einstein’ın makalesi yalnızca moleküllerin varlığını kanıtlamayı değil, davranışlarının izlerini ve çarpışmaların ortaya çıkma yoğunluğunu da ortaya koymayı amaçlamıştı.
Einstein’ın kuramsal kanıtı üç yıl sonra Fransız fiziksel kimyacısı Jean Perrin tarafından gerçeklenecekti. Perrin’in gomagut (sarımsı bir reçine) parçacıklarının sudaki Brown hareketlerine ilişkin deneyleri atomların fiziksel varlıklarının ilk pratik kanıtıydı. Perrin’in deneyleri Einstein’ın sırf kuramsal hesaplarının dikkate değer kesinliğini de ortaya koydu.
Einstein’ın çalışmalarının bu deneysel gerçeklenmesi, onun yöntemlerinin özlü bir niteliğini vurgular. Bununla 20. yüzyılın yeni bilimsel yaklaşımı, tıpkı kübizm ve atonal müzik gibi kendi belginliğiyle ortaya çıkıyordu. 19. yüzyıl bilimin birçok dalının bebeklikten tam olgunluğa gelişmesine tanık olmuştu. Bu dönemde bilimsel yöntem büyük ölçüde ampirikti. Gözlemler ve dahice deneylerle büyük ilerlemeler kaydedildi. Ama Einstein’ın yöntemi deneysel değildi. Tam tersine. Kendi yüreğinde hep ıslah olmaz bir kuramcı olarak kaldı. Deneyler, arkadan gelerek onun kuramlarına uyan gerçekleri ortaya çıkartmak içindi. Kuramları deneysel verilerle desteklenen gerçekliklerle kuran eski yöntem, Einstein için çok fazla yavaş ve sıkıcıydı. Onun beyni, deneylerin erişebileceğinden çok ötelerde olabileceklerle karşılaşmak için hızla ilerlemek istiyordu. (Çv.: Ancak, hiçbir zaman gözlemle ilişkisini kesmiyor, bulduğu en şaşırtıcı sonuçlar için bile doğadaki olguları işaret ediyordu. Bir diğer özeliği ise hiçbir zaman kuru varsayımlarla yetinmemesi, düşünce deneylerinde kalsa bile operasyonel oluşu önde tutmasıydı. Bunlar da yeni yöntemin önemli parçalarıdır.)
Böylesine yaklaşımları benimsemekte Einstein yalnız değildi. Bu, gelen yüzyılın yöntemi olacaktı. (Atom bombalarının ve aya giden roketlerin olabileceği, gerçekleşmelerinden çok önceleri belli ayrıntılarıyla kuramsal olarak kanıtlanmıştı.) Artık fen bilimlerinin kesici ağzında hesap cetvelli dahiler (Çv.: en büyük örneği Enrico Fermi) duruyordu, laboratuar kurtları değil.

“Hepsini bırakıyorum, tüm kuramı!”
Einstein ilk makalelerinde, iki temel nesne olarak, ışığın doğasını ortaya koymuş ve atomların varlığını göstermişti. Böylelikle, fen bilimlerinin dünyaya bakış biçimini olduğu gibi değiştirmiş oldu. Bu kendine özgü içseziler onun çağının önde gelen bilim kişilerinden biri olmasına yeterli olabilirdi. Ama bir adım daha ileri gitti. Bu içsezilerini mikrokozmik alemlerle birleştirerek evreni dönüştüren makrokozmik bir kuram yarattı. Bu edim onun insanlık tarihindeki en yaratıcı zekâlar arasında yer almasını sağladı (Newton, Beethoven ve benzerleri arasında).
Einstein sadece 26 yaşında olup nereden baksanız Bern’deki patent bürosunda züğürt bir görevliydi. Arada bir, boş zamanlarında bilimsel makaleler yazıyor olabilirdi ama yerel akademik topluluk bile onu tanımıyordu.
Bu mucizeler yılı boyunca Einstein neredeyse tam bir bilimsel yalıtım içinde çalıştı. İki yüzyıldan azıcık uzun bir süre önce Newton da, ana çalışmalarının çoğunu ürettiği benzeri bir mucizevi yaratıcılık yılı geçirmişti. Einstein’la aynı yaşlardaydı ve vebadan kaçarak sığındığı annesinin çiftliğinde aynı yalıtımdaydı. Ama Newton her gün işe gitmek ve küçük bir dairede karısı ve bebeğiyle yaşamak zorunda değildi. Einstein’ın entelektüel kahramanlığının bilim dünyasında eşi yok gibidir. (Çv.: İlginç bir benzeri, Leonhard Euler idi. Gözleri görmediği halde, çevresinde beş çocuğu oynaşırken, karmaşık bir yakınsak serinin ilk 17 teriminin toplamında uyuşamayan iki öğrencisinin hesaplarını zihninden sağlayıp doğrusunu bulabiliyordu.) Abartılı gelebilecek bu övgünün yerinde olduğu ise dördüncü makalesiyle görülecekti.
Einstein artık bir süredir büyük önem taşıyan fizik kuramlarındaki kesinliğe nasıl erişilebileceği üzerinde kafa yormaktaydı. Tüm değişken niceliklerin ölçülmesinde mîyar olacak ötesi olmayan bir ölçek bulunmalıydı. Yoksa her şey bağıl yahut göreli, yani gözlendiği referans sistemine bağlı olacaktı.
Yaygın inancın tam tersine Einstein bu hususlar üzerinde istihaleye yatmadı (böyle bir süreçte her türlü dalgınca aşırılıklar yapıldığı sanılır). Einstein meslektaşlarının bu görüntüye inanmalarını tercih ederdi, ama gerçek durum bu rahatlığı vermiyordu. Tutkuyla düşünen birisiydi. Kendi sözleriyle, uzun süren derin kuramsal düşünme dönemleri onda “her türlü asabi çelişkilerin getirdiği… ruhsal gerginlik” doğuruyordu. 1905’in baharına gelindiğinde Einstein kendisini, yaşadığı en baş döndürücü zihinsel bunalım içinde buldu.
Patent bürosundan eve yürürken fikirlerini Besso üzerinde deniyordu, ama çok geçmeden düşüncelerinin Besso’nun söyleyeceklerinin ona yararı olamayacağı bir çerçeveye kaydığı görünmeye başladı. Einstein Bern’in ortaçağdan kalma sokakları ve kemerli yollarında, çoğu kez dalgın, nehrin ötesine geçip kırlara uzanarak dolaşıyordu. Bir keresinde kendine geldiğinde sağanak altında sırılsıklam bir kır yolunda yürümekteydi. Einstein’ın istisnai yeteneğinin bir kısmı, en karmaşık problem ve formüllerin ötesine geçerek bunların altındaki daha temel ilkeleri düşünebilmesiydi. Bunlardan giderek, daha derin ve daha temel ilkeleri araştırmak için her türlü çıkarsamayı deniyordu. 1905 baharı boyunca gösterdiği sürekli zihinsel çaba onu sürmenajın eşiğine getirdi. Tükenmişti, manen ve maddeten. Doğru dürüst ne yiyebiliyor ne de uyuyabiliyordu. Daha da beteri zihnini ne denli odaklarsa odaklasın, düşünceleri hep bölük pörçük kalıyordu. Ne yaparsa yapsın parçalar bağdaşmamakta direniyor, herhangi bir tutarlı kurama doğru yakınsayıp kaynaşamıyordu. Oysa varlığından emindi, oralarda bir yerde. Bir açmaza varmıştı, ilerleyecek hiçbir yol görünmüyordu. En sonunda bir akşam Besso’yla eve yürürlerken itiraf etti: “Hepsini bırakıyorum, tüm kuramı!”
O gece umutsuzluk dolu ama tuhaf bir rahatlama duygusuyla yatağa girdi. Uyur uyanık bir havada uzanmıştı. Ertesi sabah aşırı bir zihin bulanıklılığıyla kalktı. “Kafamda sanki fırtına kopmuştu” diye betimliyordu. Bu fırtınanın ortasında da birden bire onca zamandır ona var olmayan fikri yakalayıverdi. Kendi deyişiyle sanki “Tanrının düşüncelerine” erişme izni almış gibiydi.
Bu ilahı ile kişisel bir görüşme değildi tabi. Einstein her zaman, bir kişisel Tanrıya inanmadığını söylerdi. Ama o dönemin pek çok önde gelen zekâsı (Picasso, Wittgenstein ve zaman zaman Freud) ile ortak olarak “Tanrı” kelimesini, insanın anlayabilirliğinin sınırlarını zorlayan büyük gerçeklerle ilişkili olarak kullanmayı sürdürüyordu. Bu bile içinde uyanan dehşet duygusunu göstermeye yeter. Görünüşe göre, Einstein da Picasso da derin hayranlıkla Eflatun’dan Kant’a kadar büyük filozofların yanı sıra zikredilmeyi yaşadılar.

Newton’u sorgulama cesareti
Einstein anladıklarını şöyle betimliyor: “Çözüm birdenbire aklıma geldi. Düşündüğüm şuydu: uzay ve zamana ilişkin yasa ve kavramlarımız, yalnızca deneyimlerimizle açık seçik bir bağlantı kurulabildiği kadar geçerlilik savı yürütebilir. Bu deneyimler ise bu kavram ve yasaların değişmelerine yol açabilir. Eşanlılık kavramını daha yumuşak ve işlenebilir biçim vermek üzere elden geçirerek özel görelilik kuramına eriştim.” Bu basit özeti kavramak (düşünerek okursak) belki görece kolay olabilir, ama kanıtlarken işin içine giren fiziksel-matematiksel savlar ve formüller kolay değildir. Bunları Einstein 31 sayfalık “Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiği Üzerine” (yahut tarihsel Almanca başlığı: Zur Elektrodynamik bewegter Körper) başlıklı makalesinde ortaya koydu. Einstein’ın özel görelilik kuramını (koyduğu ad buydu) anlamak için yerine geçtiği Newtoncul sistemi akılda tutmak gerekir. Gerçekten de gündelik amaçlar için bu Newtoncul sistem hâlâ dünyayı görmeye devam ettiğimiz biçimin ta kendisidir. Newton’a göre yörüngedeki gezegenlerden düşen elmaya kadar her şey aynı yasaya -kütleçekimi kuvveti- uymak durumundaydı. Evren mantıksal görülüyor, yasaları nerede ve hangi koşullar altında uygulanırlarsa uygulansınlar tutarlı kalıyorlardı. Bu sağduyu aleminin temelleri ise uzay ve zamandı. Newton’un, Principia’da çok güvenli olarak saptadığı gibi: “Mutlak, doğru ve matematiksel zaman, kendinden ve kendi doğasından eşit olarak ve hiçbir dış bağlantısı olmadan akar ve bir diğer adı süredir.” Benzer olarak “mutlak uzay kendi doğasından hiçbir dış bağlantısı olmadan hep benzer ve hareketsiz kalır.” Başka deyişle uzay ve zaman mutlaktı; ya da öyle görünüyordu.
Ne zaman birileri Newton’u bu konuda sorgulama cesaretini toplayabilse, Newton onları Tanrı’ya havale ediyordu. İşler olmaları gerektiği gibi oluyordu; evren tam böyle yoluna sokulmuştu. Ama neden? Newton nereden biliyordu? (Çv.: Ama Newton hiçbir zaman açıklama bulamadığı noktada kendisi Tanrı’yı işin içine karıştırmıyor, “gereksiz varsayım kullanmıyorum” diyordu.) Bu gibi soruları sormak bilimsel sorgulamanın görevidir. Ama Newton’un otoritesi o denli güçlüydü ki pek az kimse sormaya cesaret ediyordu. Asıl saldırı ise başka bir cepheden gelecekti. Deneysel veriler evrenin Newtoncul betimiyle uyumsuzluklar göstermeye başladıysa da klasik fiziğin tüm yapısını sorgulamayı düşünenlerin sayısı başlangıçta çok azdı.
Newton’un klasik fiziği, bağıl hareketle çok iyi baş edebiliyordu. Hamağında uzanan bir gemici kendisini gemisine göre durgunlukta olarak düşünebilir; ama kıyıda duran ve geminin gidişini gözleyen bir kimse için gemicinin bir bağıl hareketi vardır. Benzer şekilde kıyıda duran gözleyicinin kendisi de, uzaydan gözlendiğinde büyük bir bağıl hızla gittiği görülür çünkü uzayda ilerleyen dünyanın hızına o da sahiptir. Ama bu noktada görelilik (yani bağıl hareket) durur; çünkü uzay duruk ve hareket edemezdir (tıpkı onu doldurduğu sanılan ele avuca sığmaz esir gibi). Bu, mutlak referans standardı ve onunla birlikte mutlak zamandır.
İşlerin bu gidişine karşı, 1860’larda Maxwell’in elektromanyetik dalga kuramına dek bir kuşku uyanmadı (Bu kuram Einstein’ın hareketli cisimler makalesi için temel bir rol oynamıştı). Maxwell’in kuramı Newton’un klasik mekaniğiyle hareketli cisimlerin hızlarına gelindiğinde bir sorun çıkarttı. Işığın hızı gözlemcinin ya da kaynağının hızından etkilenmeyebilir miydi? Bu 1887’deki ünlü Michelson-Morley deneyince doğrulanmış gibiydi (deney ışığın esir içindeki hızını ölçmeyi amaçlıyordu). Gördüğümüz gibi bu, duruk ve her yere girebilen bir esirin varlığına kuşku düşürdü. Deney bundan çok fazlasını yaptı. Özünde amaç ışığın hızını, dünyanın yörünge hareketiyle aynı ve zıt yönlerde ve bir de bunlara dik yönde ölçüp kıyaslamaktı (Çv.: Bu ünlü nehir-sandal problemlerine benzer. Akıntı yönünde gidip gelme süresi ile aynı yolu akıntıya dik gidip gelme süresi farklıdır, bu fark ölçülerek akıntının hızı ya da sandalın hızı belirlenebilir.) Ancak, ışığın gidip gelme süreleri şaşırtıcı bir şekilde eşit çıktı. Dünyanın hızı görünüşe göre ışığın hızı üzerinde hiçbir etki yapmıyordu. Ama bu nasıl doğru olurdu ki? Sağduyuya aykırı bir şey (Newton fiziğine aykırılığı da cabası!).
Aynı sıralarda Mach da Newton’un mutlak uzay ve mutlak zaman fikirlerini sorgulamaya başlamıştı. Mach’ın deneysel tanıt ve gerçeklikler üzerinde ısrarla durması bu fikirleri “deneyimlere yansıtılamayan saf zihinsel kavramlar”a indirgiyordu.
20. yüzyıla girilirken çağın en büyük matematikçisi, Fransız Jules Henri Poincaré’nin de mutlak zaman ve mutlak uzay kavramlarına ilişkin kuşkuları vardı. Zekice bir sav yürüttü: bir gece herkes uyurken evrenin boyutları birdenbire bin kat artsa, evren kesinkes benzer kalır. Ne olduğunu nasıl anlayabiliriz? Boyutlardaki bu değişmeyi nasıl ölçeceğiz? Anlayamayız, ölçemeyiz! Demek ki uzay kavramı ölçü yapılan referans sistemine göre oluşuyor. Klasik fizik bir bunalıma varıyordu ve Poincaré bunun farkına varmıştı. Şunu önerdi: “Belki de mekaniği bütünüyle… ışık hızının aşılamaz bir limit olacağı şekilde yeniden kurmalıyız.” Tüm bilimsel bilgiyi kargaşaya sürükleyecek böylesine bir adımı atmaktan Poincaré çekindi. Ama Einstein çekinmedi.

Özel görelilik kuramı
Klasik fizikte karşılaşılmaya başlanan pek çok normaldışılığa bir çözüm bulan Einstein oldu. Einstein ileri sürdüğü kuramda yalnızca bu normaldışılıkları açıklamakla kalmadı, bu arada evrenin bütünüyle yeni bir açıklamasını verdi. Özünde bunu “ışık hızının uzayda sabit olduğunu ve bunun ne ışık kaynağının ne de gözlemcinin hareketine bağlı olduğu”nu söyleyerek yaptı. Aynı zamanda da mutlak hareket diye bir şey olmadığını ileri sürdü. Bunun anlamı mutlak durgunluk diye bir şeyin de olmamasıdır. Bu durumda da her hızın anlamı kendi belli referans sistemine göredir (oysa ışık hızı referans sistemi ne olursa olsun aynı kalır).
Buraya kadarı iyi: ilk öneri Michelson-Morley deneyini açıkladı, ikincisi ise Poincaré’nin gösterdiği ve benzeri normaldışılıklara açıklık getirdi. Açıkça görülebileceği gibi Einstein’ın bu iki önerisi çelişkili görünüyor. Eğer ışığın hızı hep aynı olacaksa mutlak hareket nasıl olamaz?
Einstein dananın kuyruğunu koparttı. Her iki öneriyi de doğru yapacak bir yol vardı. Bu hem uzayın hem de zamanın bağıl/göreli olduğunu kabullenmekti. Ama bu nasıl olacaktı? Poincaré uzayın nasıl bağıl/göreli olduğunu göstermişti; verdiği bin kat genleşmiş evren örneğinde zamanın da bağıl/göreli oluşu gizliydi. Einstein bunu onayladı ve şaşırtıcı çıkarsamalara göğüs gerdi.
Einstein’a göre “Zamanın önemli rol oynadığı tüm yargılarımız hep zamandaş olaylara ilişkin yargılardır. Örneğin şu dediğime bakın: Tren saat yedide varacak. Aslında demek istediğim şöyle bir şey: saatimin akrebinin yediyi göstermesiyle trenin varışı zamandaş olaylardır.” Einstein’ın önerisi bu zorlukların yalnızca “zaman” kelimesi yerine “saatimin akrebinin yeri” sözünü koymakla ortadan kalktığıdır. Bu ise yalnızca saatin bulunduğu yerden söz ederken uygundur. “Ama farklı yerlerdeki birkaç olayı zamanla bağlamak artık doğru değildir.” diyen Einstein şöyle devam ediyor: “Benzer olarak, uzaktaki olayları saatle ilişkilendirmek de doyurucu değildir.”
Einstein hep kuramı deneye üstün tuttu (Çv.: Ancak her makalesinin sonunda, bulduklarının gözlenmiş ya da gözlenebilecek hangi olayı açıkladığını ya da açıklayacağını belirtirdi. Asıl görüşü ise genç bir fizikçiye dediği “deneyin neyi ölçeceğini kuram söyler” doğrultusundaydı.). Aynı zamanda usavurmayı da matematiğe üstün tuttu. Özel görelilik kuramına ilişkin makalesinin ilk çeyreğinde hiç matematiksel formül görülmez. Kalan kısmının da çoğu formülle dolu değildir. Einstein’ın kuvvetli yanlarından biri karmaşık matematiksel yapıları en basit şekilde göz önüne getirebilme yeteneğidir. Örneğin göreliliğe ilişkin düşünceleri, tramvayda giderken Bern’in ortaçağdan kalma ünlü saat kulesine dalgın dalgın bakarken dürtüklenmiş olabilirdi. Tramvay ışık hızıyla gitseydi ne görebilirdi? Geliştirmekte olduğu özel görelilik kuramına göre kuledeki saat durmuş gibi görünmeliydi. Ama cebindeki saat işlemesini sürdürecekti (Einstein’ın kuramının bir vargısına göre hızlar ışık hızına yaklaştığında gözlenen olaylar yavaşlamış görünüp, ışık hızına varıldığında durur). Hızlar arttıkça her gözlemci için zaman aynı değildir.
Gene de apaçık itiraz geliyor: peki “gerçek” zamana ne oldu? Saat kulesiyle cepteki saat “gerçek” zamanda tabii ki uyuşmalıdır. Ama Einstein mutlak zamanın olmadığı savını ileri sürmemiş miydi? Mutlak zaman yoktur. Zaman yalnızca ölçüldüğü noktaya özgüdür. Zamanı ölçebilecek, başkaca bir yol yoktur.
Bu kimi merak verici durumlara yol açabilir. “İkizler paradoksunu” ele alalım. İkizlerden birisi ışık hızına çok yakın bir hızla uzun bir uzay yolculuğuna çıkar. Einstein’a göre astronot ikiz, döndüğünde kardeşinden daha genç olacaktır. Onun zamanı gezisi süresince yavaşlarken, gitmeyen ikiz “normal” zamanında yaşamayı sürdürecektir (Çv.: Bunun gizemi hızlanma ve yavaşlamanın getirdiği farklılıktadır).

Yeri yerinden oynatacak formül: e = mc2
Einstein özel görelilik üzerindeki makalesini bitirdikten sonra bunun matematiksel sonuçlarını incelemeye başladı. Bunlar çok daha hayranlık verici sonuçlara işaret ediyordu. Özellikle de görelilik ilkesi Maxwell’in geliştirdiği ışığın elektromanyetik kuramına ilişkin denklemlere uygulandığında. Einstein, hızı ışığınkine yaklaştıkça parçacıkların kütlelerinin arttığını gösterdi; daha da hızlanmaları için gittikçe daha da artan miktarlarda enerji gerekecekti. (Çv.: Tam ışık hızına varması için sonsuz enerji gerekir. Einstein aslında yalnızca enerji soğuran cisimlerin durgunluk kütlelerinin arttığını, e = mc2 bağıntısının bununla ilgili olduğunu gösterip, hareketli cisimlerin kinetik enerjisinin bu değere eklendiğinde “hızla değişe kütle”yi sandıran bağıntıyı verdi. Aynı sanı, momentumun görelilikli ifadesinden de edinilir.)
1905’te Einstein can alıcı bir konunun farkına vardı. (Çv.: Einstein’ın farkına vardığı olgu şöyleydi: Bir vagonun ön duvarındaki bir atom bir ışık kuantumu salsa, bunun momentumuyla vagon geri teper; ışık diğer duvarda soğurulduğunda da bu kez verdiği momentumla vagon durur. Bu olgu özel göreliliğin gerektirdiği gibi çözümlendiğinde kuantumu salan vagonun “ışığın enerjisi bölü c2” yani ışık hızının karesi kadar kütle, m, yitireceği, kuantum karşı duvarda soğurulduğunda ise vagonun aynı kütleyi bu kez kazanacağı ortaya çıkıyordu: e = mc2.) Bu ona yalnız kuantumların doğasına ilişkin bir anlayış vermedi, aynı zamanda daha da çarpıcı gelişmelere zemin hazırladı. Görünüşe göre ışık kuantumları kütlesiz parçacıklar olup dolayısıyla salt ışık hızında giden enerjidirler (Çv.: Bunlar duramazlar, durmaları enerjilerini aktarıp yok olmaları demektir). Kütle, enerji ve ışık hızı bir biçimde bağlantılı olmalıydı.
Bu, e = mc2 formülü yeri yerinden oynatacak gibiydi. Buna göre madde katılaşmış enerjiydi. Eğer kütle bir şekilde enerjiye dönüştürülebilse, azıcık bir miktar madde bile akılları durduracak kadar çok enerji salabilir. (Çv.: Aslında her türlü enerji böyle oluşuyor. Her cismin m kütlesi sabit olup hareketle değişmez, hareket sırasında değişen, cismin e = mc2 olarak tanımlanan “durgunluk enerjisi”ne eklenmesi gereken kinetik enerjidir. mc2’nin değişmesi için cismin değişmesi gerekir: ya bir radyoaktif çekirdek, ya bir uyarılmış atom fazla enerjisini verip kütlesini azaltacak ya da örneğin bir kimyasal tepkimede birleşen atomların kütleleri azalarak bağ enerjisine dönüşecek. Einstein’ın kendisi de bunu kastetmişti ama her şeyi olduğundan daha derin ve şaşırtıcı görmek isteyenler yıllarca okullarda yanlış olarak kütlenin hızla değiştiğini öğrettiler.) Einstein’ın formülünü m = e/c2 şeklinde düşünürsek, ışık hızı 300 000 km/s olduğuna göre 1 g kütle 25 milyon kilowatt-saat enerji üretecektir.
Bu, fen bilimcilerinin akıllarını kurcalayan pek çok sorunun anahtarı olacaktı. Örneğin güneşin ve tüm diğer yıldızların nasıl da milyarlarca yıldır o denli çok enerjiyi ışıdıklarını açıklayacak gibiydi. Şu ya da bu şekilde kütleleri enerjiye dönüşüyor olmalıydı. Ama nasıl? Polonyalı-Fransız fizikçi Marie Sklodowska-Curie’nin 1898’de yaptığı deneyler, 30 gram radyumun sürgit, saatte 1 watt-saat enerji verdiğini gösteriyordu (Çv.: Einstein’ın 1905’teki dördüncü makalesini bitirirken verdiği örnek radyumun verdiği bu olağanüstü enerjiye ilişkindi). Radyum radyoaktif bir elementtir. Kararsız olup radona dönüşür, bu arada da enerji salar. Einstein’ın formülü ne olduğunu ortaya koyuyordu. Madam Curie nasıl olduğuna ilişkin ipucu verdiyse de Einstein’ın formülünün tam gerçeklenebilmesi için 25 yıl daha geçecekti. Einstein bu ünlü formülün kendi özel görelilik kuramından çıkan en önemli gelişme olacağını düşünmüştü ama o ilk günlerde neye yarayacağına ilişkin hiçbir fikri yoktu.

Genel görelilik kuramına doğru…
1905’e geri dönelim. Einstein özel göreliliğe ilişkin makalesini bitirip Annalen der Physik’e gönderdi ve 26 Eylül 1905’te yayımlandı. Mükemmel bir dahinin marifeti olduğunu düşündüğü bir çalışmayı yeni bitiren her gencin yaptığı gibi arkasına yaslanarak dünyanın afallama ve hayranlığını beklemeye başladı. Ama böylesi kutsamalar tıpkı gerçek dahiler gibi az ve seyrek görülür. Hele bunların bir araya gelmesine ise iyice seyrek rastlanır. Mevcut durum ise bundan farklı olmayacaktı.
Aylarca hiçbir şey olmadı. Acaba bir hesap hatası mı yapmıştı? Ama bu kesinlikle dört makalesinin hepsinde birden olamazdı. Yaz sonu güze, güz kışa döndü. Einstein gene sobayı tutuşturacak odunları kırmaya ve çuvalla kömürü, tüten sobada yakmak için yukarıya taşımaya başladı. Derken, yeni yılın başlarında Max Planck’tan bir mektup aldı. Planck göreliliğe ilişkin makalesindeki bazı hesaplar için açıklama istiyordu. Einstein, çalışmasının önemini günün en büyük fen bilimcilerinden birisinin fark ettiğini hemen anlamıştı. Başkalarının da izleyeceğinden emindi. Gene de tepkilerin gelişi yavaştı. Einstein’ın fikirleri öyle devrimci, sağduyuya öyle aykırıydı ki pek çok kişi bunları ciddiye almak istemiyor, ya da belki alamıyordu. Fiziğin bildikleri şekliyle tükenişini görmek fizikçiler için kolay bir şey değildi.
Bu arada Einstein patent bürosunda çalışmaya devam ediyordu. Ara sıra fikirlerini bir kahvehanede dostu Besso ile tartışıyordu. Bu kahvehane üniversitenin fen fakültesi hocalarının uğrak yeriydi, ama diğer masalardaki akademisyenler Einstein’ı hâlâ tanımıyordu. Einstein bir yandan da görelilik kuramını kütleçekimine uyarlamak istiyordu. Bu en az görelilik kavramının kendisi kadar karmaşık ve hırslı bir işti.
Einstein’ın özel göreliliğe ilişkin yaptıklarının önemini en çabuk anlayanlardan birisi, eski matematik hocası Minkowski oldu, Einstein için dediklerini hatırlayın (Rus asıllı Alman Prof. Hermann Minkowski derslere çok seyrek giden Albert’e “tembel köpek” diye bağırmış ve “hiçbir şey olabileceğini sanmadığını” söylemişti). Demek ki Albert gençliğinde matematiğe gerçekten yeterince ilgi göstermemişti. Özel görelilik kuramının kapatılması gereken açıkları vardı ve bunların çoğu fiziksel değil matematikseldi.
Bir kere, üç boyutlu geometrinin artık evreni açıklamaya yetmeyeceği ortaya çıktı. Yeni bir geometri gerekliydi. 1907’de Minkowski Uzay ve Zaman adlı bir kitap yazdı. Bu kitapta, zamana dördüncü boyut olarak bakılabileceğini çok iyi anlatıyordu. Gösterdi ki artık zamanın da uzayın da ayrı ayrı var oldukları söylenemezdi. Zaman, içinde aktığı söylenen uzaydan ayrı değilken, uzay da zaman içinde olmadıkça var değildir. Görünüşe göre evren, kaynaşmış bir “uzay-zaman”dan yapılı olmalıydı. Minkowski, bunu destekleyecek matematiksel yapıyı da ortaya koydu.
Bunlar Einstein için esin ve güdü kaynağı oldu. Diğerleri onun alanında kaba kuvvetle ilerlemeye uğraşırlarken Minkowski’nin önerileri ona derin bir içgörü verdi. Kütleçekimini görelilikle nasıl bir araya getirebileceğini de gördü. Newton kütleçekimine cisimleri birbirlerine çektiren bir kuvvet olarak bakıyordu. Ama kütleçekimine bir etkileşme alanı olarak bakılırsa ne olurdu? Böylesine düşünürken maddenin varlığının uzayı eğriltebileceğini akıl etti. Einstein bu esini “hayatının en mutlu fikri” olarak görmüştü. Genel görelilik kuramı doğmuştu; ama tamamlanması için daha en az altı yıl geçecekti.
En sonunda Einstein akademik bir görev bulmuştu (Çv.: Önce Bern Üniversitesi’nde ders verme yetkisi aldı (privat dozent), sonra da Zürih Üniversitesi’nde). Ancak bu göreve daha önce eski sınıf arkadaşı Carl Adler de başvurmuş ve “Professor extraordinarius” olarak (Çv.: günümüzdeki eşdeğeri “doçent”. O günlerde bir kürsüde yalnızca başkan “professor ordinarius” yani sıradan profesör unvanını alır, diğerlerine de yukarıdaki unvan verilirdi.) kabul edilmişti. Politik idealizmi her türlü davranışını da etkileyen Adler, Einstein’ın aynı göreve istekli olduğunu öğrendiğinde onun lehine çekildiğini bildirdi: “Üniversiteye Einstein gibi bir kimseyi alabilmek söz konusuysa benim atanmam saçmalık olur.”
Einstein 1909’da Zürih’e gitti. Ertesi yıl oğlu Eduard doğdu. Eşi Mileva öğrenciliğini geçirdiği kentte kendini daha huzurlu hissediyordu. Einstein görevine başladı. Öğrenciler önce bu kılıksız görünüşlü gencin karşısında şaşaladılar. Paçaları kısa, saçları uzun, kürsünün yanında elindeki buruşuk kartvizitle dikilmiş duruyor. Kartvizit aslında Einstein’ın ders notlarından başka bir şey değildi, ama biraz sonra bunu da bıraktı; işi düşüncelerinin akışına bırakmayı tercih etmişti. Sonraları da öğrencilerini konuşmalarını sürdürmek için köşedeki Café Terasse’a davet edecekti.
1911’de Einstein’a Prag’daki Alman Üniversitesinden “Profesör”lük önerildi. Burada da her şey aynıydı. Giriş kapısına ilk geldiğinde görevliler onun ışıkları onaracak elektrikçi olduğunu sandılar.
1914’te Einstein Berlin’deki Kaiser Wilhelm Enstitüsü’nün müdürü yapıldı. (Çv.: Bu görev için Max Planck onu ikna etmek için Zürih’e gitti, çünkü 1912’de Einstein’ı öğrenciliğini geçirdiği ETH’ya profesör atamışlardı. İkinci gelişinde Einstein onu istasyonda yakasında bir çiçekle karşıladı, bu evet yanıtını gösteriyordu. Planck onu bu göreve tavsiye ederken “kendisi çok iyi bir matematiksel fizikçidir, ama kuantum fiziği gibi fantezilerle de uğraşır. Ne var ki böylesine değerli bilim kişilerinin bu kadar fanteziyle uğraşma hakları vardır.” diye yazmıştı.) 35 yaşındaydı ve akademik olgunluğa erişmişti. Kaiser Wilhelm Enstitüsü dünyanın en önde gelen akademik merkezlerinden birisiydi. Oradaki en saygın meslektaşlarından birisi de Max Planck’tı. Burada Einstein araştırmalarını hiç rahatsız edilmeden sürdürecek, yalnız arada sırada Berlin Üniversitesi’nde konferanslar verecekti. Enstitüde çalışması için de Alman vatandaşlığına başvurması gerekti.
1914 Ağustosunda Birinci Dünya Savaşı koptu. Almanya, Avrupa’daki diğer muharipler gibi bir aşırı milliyetçilik çılgınlığına kapıldı: askeri birlikler caddelerden geçerek cepheye giderken alkışlarla uğurlanıyordu ama onları bekleyen vahşeti hiç akıllarına getirmiyorlardı. Einstein afallamıştı. Enstitü bile işin içine giriyordu. Einstein’ın kimi çalışma arkadaşları etkili bir zehirli gaz üretimi için görevlendirilmişlerdi.

Eğri uzay-zaman ve yeni geometri

Einstein kendi sığınağına çekilerek genel görelilik kuramı üzerinde çalışmayı sürdürdü; çoğu zaman günlerce ortaya çıkmıyordu. Birkaç kişiyi aşmayan konukları çıplak döşemelerden söz ediyordu. Raflarda hiç kitap yoktu, bunun yerine her tarafta en son bilimsel dergiler ve hesaplarla dolu kâğıtlar duruyordu. Çoğu kez kapıya yalın ayak çıkıyordu; geceleri de sanki partal bir battaniye ile örtünüyordu. Ağarmaya başlayan bakımsız ve dağınık saçları sonraki yıllarında karikatürcülerin çok sevdiği biçimine girmeye başlamıştı. Seyrek ziyaretçilerinden birisi onu “daha yeni elektrik çarpmış bir yaşlı aslana” benzetiyordu.
Einstein’ın önceki özel görelilik kuramı birbirlerine göre düzgün hareketli cisimler için geçerliydi. Genel görelilik kuramı ise ivmeli bağıl hareketi, örneğin bırakılan cisimlerin hız kazandığı kütleçekimini içine alacak şekilde genişletilmiştir. Bunu yapmak amacıyla Einstein önce Newton’un, kütleçekiminin etkisini iki cisim arasında gösteren bir kuvvet olduğu kavramını bir kenara bıraktı. Ona, bunun yerine maddenin kendisinden yayımlanan bir enerji alanı olarak baktı (Çv.: Aslında bu bir kuvvet alanı ve bunun taşıdığı enerji olup, M. Faraday ve J. C. Maxwell’den bu yana elektromanyetizma da kütleçekimi de bu gözle görülmekteydi).
Bu ufak bir iş gibi görünebilir ama Einstein’ın katkıları can alıcıydı. Newton tüm evreni (Çv.: O günün anlayışıyla güneş sistemi) kusurlu bir kütleçekimi kavrayışına oturtmuştu. Kütleçekimine bir kuvvet olarak bakan Newton’a göre güneşin gezegenlere ve gezegenlerin uydularına olan etkisi ani oluyordu. Ama Einstein’ın özel görelilik kuramına göre hiçbir şey ışık hızından daha büyük bir hızla gidemez. Gezegenler ışık hızının 1/1000’i kadar hızlarla gittiklerinden dolayı, bu uyuşmayan görüşlere dayalı hesaplardaki farklar sonsuz küçükler mertebesindeydi. Ama temel sonuç şu ki ortada bir fark vardı ve bunlardan sadece biri evrenin işleyişini gösterebilirdi.
Einstein’ın bakışı daha da çarpıcı sonuçlara götürüyordu. Einstein 1905’ten beri ışığa ilişkin kuramını da genellemeye uğraşıyor, ışığın hem dalga hem parçacık olarak davranmasını kavramaya çalışıyordu. Ama parçacık olduğunu (Çv.: Aslında enerji taşıdığını ve bunun da kütleye eşdeğer olduğunu) düşününce, ışığın kütleçekimi alanından geçerken sapması gerekeceğini anladı. Başka deyişle ışık yeğin bir kütleçekimi alanından geçerken gittiği yol eğrilmek zorundadır.
Ama doğru çizgi kavrayışımız neredeyse olduğu gibi ışığın gidişiyle belirlenmiştir. Demek ki bu eğrilmiş alanda iki nokta arasındaki en kısa yol bir doğru çizgi olmayacaktı. Tıpkı Londra ile Los Angeles arasındaki en kısa yolun bir eğri olması gibi.
Benzer olarak en uç hız (dolayısıyla uzay ve zaman) kavrayışımızı da artık ışık hızı belirliyor. Eğer bir ışık huzmesi kütleçekimi alanından geçerken bükülüyorsa bu, hiçbir şeyin bu eğri yol üzerindeki iki nokta arasını ışıktan daha çabuk aşamayacağı anlamına gelir. Başka deyişle bu iki nokta arasında, bu eğri yoldan daha kısası olamaz (Eğri uzayın anlamı da budur).
Bunun sonucu olarak klasik Euklides geometrisi artık evreni betimlemeye yeterli olmayacaktı. Bu noktada Einstein’ın matematikteki zayıflığı onu yaya bıraktı. Yerine koyacak bir şey bulamıyordu. Matematiksel bir zemin olmadıkça kuramı sırf bir önermeden ileri gidemeyecek, bundan bir-iki sonuçtan ötesi çıkarılamayacaktı.
Einstein’ın şansına Euklidesçi olmayan geometri üzerine 19. yüzyılda Almanya’da Georg Friedrich Bernhard Riemann (Çv.: Ayrıca Rus Nikolay İvanoviç Lobaçevski ve Alman Karl Friedrich Gauss) çok iş yapmıştı. Yarım yüzyıl kadar bir süre Riemann’ın eğri yüzeylere ilişkin matematiği olağanüstü parlak ama o denli de kullanımı olmayan bir iş olarak görülüyordu. Riemann, bu eğri geometride iki nokta arasından istenilen sayıda “doğru” çizgi geçirilebileceğini gösteriyordu.
Riemann, benzer olarak bu eğri geometride sonsuz uzunlukta bir doğru çizgi olamayacağını da gösteriyordu (Londra’dan San Francisco’ya yerküre üzerinde çizilen bir doğru, Los Angeles’ten geçmek zorundaydı). (Çv.: Bu konularda bir uzman olan eski sınıf arkadaşı Marcel Grossmann gene imdadına yetişti. Onun yardımıyla bu geometriyi öğrenen) Einstein, uzay eğriyse bu durumun evrene de uygulanabileceğini anladı. Doğru çizgiler en sonunda kendilerine kavuşuyordu. Einstein’ın yeni evren kavramı eski profesörü Minkowski’nin uzay-zaman kavrayışından da destek alıyordu. Bu, özel kuram ile genel kuram arasında bir bağlantı daha sağlayarak, eğrilen ışık yolunun uzay ve zamandaki etkilerinin bıraktığı birkaç açık ucu da kapatmış oldu. Uzay eğrileşti, mutlak olmayıp bir uzay-zaman sürekliliğinin dördüncü boyutu olan zaman da aynen öyle oldu (Eğer ışık bir eğri boyunca gidiyorsa, bundan ötürü, zaman da bir doğru çizgi üzerinde daha hızlı gidemez; onun da eğri üzerinde akması gerekir).

Genel görelilik kuramına kanıt geliyor
Einstein sonuçlarını 1916 yılının Mart ayında Annalen der Physik’te “Genel Görelilik Kuramının Temelleri” (Die Grundlagen der allgemeine Relativitätstheorie) adlı makalesiyle yayımladı. Einstein’ın yeni fikirleri hayranlık ve biraz da şaşkınlıkla karşılandı. Hepsi iyi de her şey bir kuramdan ibaretti. Evreni betimlediğini savunuyordu ama ortaya koyduğu matematikten başka bir şey değildi, hatta pratik çözümleri bile yoktu. Evet, kuramı Merkür’ün yörüngesinde görülen ve yanıtı Newton kuramından çıkarılamayan ufacık bir düzensizliği açıklıyordu; ama evrenin temellerine ilişkin koca koca savların yanında bu pek de doyurucu bir pratik kanıt sayılmazdı.
Einstein pratik bir sınama önerdi. Kuramına göre uzak yıldızlardan gelen ışık güneşin yakınındaki yeğin kütleçekimi alanından geçerken sapmalıydı. Ne yazık ki böylesi bir gözlem ancak güneş tutulması sırasında yapılabilirdi (Çv.: Çünkü yıldız ışığı güneşinki yanında çok zayıftır. Aslında bu konudaki ilk çalışmasını 1912 yılında tamamlamış ve ışığın sapması için yaptığı hesapları açıklamıştı. Bu sonuçları tam güneş tutulması sırasında sınamak için 1914 yılında Rusya’ya giden bir Alman gözlem ekibi, I. Dünya Savaşının çıkması üzerine enterne edildiklerinden dolayı gözlem yapamadı. O arada Einstein hesaplarında zaman etkisini doğru kullanmadığını fark ederek düzeltme yaptı.); bir dahaki tam tutulma ise 1919’dan önce gözlenemeyecekti. Dünya, eğri bir uzayın mı yoksa düz bir uzayın mı parçası olduğunu bulmak için beklemek zorundaydı.
Kasım 1919’da gelen haberler Einstein’ın yaşamını ebediyen değiştirdi. Aynı yılın başlarında Britanyalı astrofizikçi ve Krallık Astronomi Derneği Başkanı Arthur Eddington Afrika’nın batısında Gine Körfezi’nde Portekiz’e ait Principe adasına (Çv.: Ve de Güney Amerika’nın doğusunda Guyana’ya) gözlem ekipleri gönderdi. Güneş tutulmasının fotoğrafları çekildi. Gündüz vakti güneşin parlaklığı yüzünden görülemeyen yıldızlar gözlenebildiler. Fotoğraflar, daha sonra aynı yıldızların gece çekilen resimleriyle karşılaştırıldıklarında yıldız ışıklarının güneşin yanından geçerken saptığı otaya çıktı. Yani güneş uzaktayken görünen konumları farklıydı (Çv.: Hem de ölçülen sapma hesaplanana uyuyordu). Genel görelilik kuramı gerçeklenmişti, Einstein günlerce keyfinden uçtu.
 

 

 

Maddenin Son Yapıtaşları

Gerard't Hooft

· TÜBİTAK
· Basım Tarihi : 06 - 2008
· ISBN : 9789754031935
· Sayfa Sayısı : 349
"Niyetim son yirmi beş yılda maddenin en küçük tanecikleri üzerine yapılmış olan araştırmaları bir Öykü dibyle anlatmak. Bu rirmi beş yılda anladım ki, doğa insanlığın başvurdu^ bir zekâ testidir; oynamamız iı;in jıapılmış bir yapbozdur. Sık sık, elimizdeki parçalara çok iyi uyan, büyük ya da küçük, yeni parçalara rastlarız. Bu durumlarda hissettiğim coşk-u, beni dinlemek isteyen herkesle paylaşmak istiyorum..." 1999'da Nobel Fizik Ödülü'nü alan Gcrard't Hooft, Maddenin Son yapı taşlarında fizik tarilıinin en yaratıcı ve heyecan verici dönemlerinden birini atılanrken, bir yandan da parçacık fiziğinin temel kavram ve ilkelerini ele alıyor.

       

Einstein Evreninde Zaman Yolculuğu
Zamanda Yolculuk Olasılığı
J. Richard Gott

Ünlü astrofizikçi Gott şaşırtıcı bir üslupla en müşkülpesent eleştirmenleri bile zamanda yolculuğu düşünmeye yöneltiyor. .
Discovery
Zamanda yolculuk kavramının kusursuz bir anlatımı. Gott hem anlattığı konuya hakim bir bilim adamı hem de bilgisini açık seçik aktarabilen bir dil ustasıdır. '
Hush Downs
Sıradışı bir araştırmacı olan Gott'un ortaya attığı fikirler herkesin anlayabileceği ve anladıktan sonra da afallayacağı türden. Burada fanteziler astrofizik kanunları ve matematik ile dans ediyor ve okura zevk veren bir yapıt haline geliyor.
Baltimore Sun
Gott, büyük bir ustalıkla karmaşık fiziksel olayları basite indirgiyor ve okumu merakını uyandırıp, hayal uıkunu genişletiyor.
ScienceMews

Çeviren: Erdem Kamil Yıldırım - 288 sayfa, 2. hamur, ISBN: 975509430X; Boyut: 13,5x21 cm; Baskı Tarihi: 2005
Özgün Dili: İngilizce

Birleşmiş Milletler Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) ve Avrupa Fizik Derneği 2005 yılını "Dünya Fizik Yılı" olarak ilan etti. Neden 2005? Bunun gerekçesi Albert Einstein'ın, 1905 yılında yayımlanan '3+1' makalesi ile günümüz fiziğinin temellerini atmasının 100. yıldönümü olmasıdır. Albert Einstein, 100 yıl önce daha 26 yaşındayken yayınladığı 3 makalede atomların varlığını ve boyutlarını belirledi. Modern fiziğin en renkli dallarından birinin temellerini oluşturan "Kuantum Teorisi" de aynı yıl Einstein tarafından dünyaya sunuldu. Bu makalelerde önesürdüğü fikirler modern fiziği etkiledi. Bu yıl Einstein'ın 21. yüzyıldaki yaşamı etkileyen olağanüstü fikirlerini kutlamak için bir fırsattır.

Biz de "Einstein Evreninde Zaman Yolculuğu" kitabıyla Zamanda Yolculuk Olasılığını siz okurlarımızla paylaşıyoruz.

Gelmiş geçmiş bilim adamları içinde, sokaktaki adamın tanıdığı yegane kişi Albert Einstein'dır. Einstein kimi zaman "Benim özel bir yeteneğim yok; sadece tutku derecesinde meraklıyım." diyecek kadar mütevazı, kimi zaman "İki şey sonsuzdur, insanoğlunun aptallığı ve evren" diyecek kadar da tepkili olan bir bilim adamı.

Ünlü astrofizikçi J. Richard Gott, Einstein'ın sonsuz evreninde zamanda yolculuk gibi karmaşık bir konuyu olağanüstü bir basitlikte anlatıyor. Her okuyucuyu, okurken zamanda yolculuğa çıkmış gibi hissettiren, bilimselliğin kimi zaman yarattığı o kargaşadan uzak, kolay anlaşılır ve akıcı bir üslupla zamanda yolculuğu boş bir hayal olmaktan kurtarıp teorik bir olasılığa dönüştürüyor. Einstein'ın Stephan Hawking, Kip Thorne gibi tanınmış bilim adamlarının kuramlarına dayanarak zamanda yolculuğun sadece bir olasılık tartışması değil, fiziksel bir gerçek olduğu ve geçmişe yolculuğun mantıksal yapısının ne olması gerektiği konusundaki fikirlerini siz okuyucularla paylaşıyor. Bu olağanüstü, heyecan verici konu kusursuz bir bilimsel çerçeve içinde "Einstein Evreninde Zaman Yolculuğu"nda yer buluyor kendine.

Merak güzeldir Einstein eğer "İnsan bir ışık demetiyle aynı hızda gidebilseydi ne görürdü?" diye merak etmeseydi; Özel Görelilik Kuramı, E= mc2, kütleçekim ve kara delikler gibi gerçeklere ulaşamayacaktı. Ya siz merak ediyor musunuz, Einstein'ı ve "Einstein Evreninde Zaman Yolculuğu"nu

Yazar: J. Richard Gott
Yayınevi: Arkadaş Yayınları
Çevirmen: Erdem Kamil Yıldırım
Sayfa sayısı: 320
ISBN: 9789755094304
Basım tarihi: Nisan 2009
Kategori: Bilim / Teknik

 

Astrofizikçi J. Richard Gott, Einstein Evreninde Zaman Yolculuğu ya da özgün adıyla Time Travel in Einstein's Universe: The Physical Possibilities of Travel Through Time kitabında, fiziksel olayları herkesin anlayabileceği şekilde basite indirgeyerek, okurunda merak uyandıran ve şaşırtıcı bir üslupla, en zor beğenen eleştirmenleri bile zamanda yolculuğunu düşünmeye yöneltir.

--------------------------------------------------------

 

Zamanda Yolculuk Arkeolojik Bulgular ve Yeni Bilimsel Perspektifler
Orjinal isim: Time Travel
J. H. Brennan
Dünyanın her köşesinde bulundukları zaman dönemine ait olması mümkün olmayan bazı şeyler bulunmaktadır. Bilim adamları dünya üzerinde insanlığın evrimleşmesinden milyonlarca yıl öncesinden kalma bazı iskeletler ve eşyalar bulmuşlardır. Bunlar nereden geldiler? O insanlar bunları nasıl elde etti? Bu anormallikler gelecekten gelen zaman yolcularının bıraktığı şeyler miydi?
Ne Newton fiziğinde, ne izafiyet teorisinde ne de kuantum mekaniğinin yasalarında zaman yolculuğu ihtimalini inkar eden bir şey yoktur. Aslında fizikçilerin son çalışmaları zaman yolculuğunun atomaltı düzeyde halihazırda gerçekleştiğini göstermektedir.
Modern fiziğin sınırları genişledikçe, insan şuurunun evrenle olan bağlantısı ve zaman ile etkileşimi gibi konularla daha fazla ilgilenmeye başlamıştır. Bu kitap içerisinde, zihinsel anlamda gerçek bir zaman yolculuğunu deneyimleyebilmeniz için özel olarak hazırlanmış bir program da sunulmaktadır.

"Brennan'ın bu kitabı, zaman yolculuğunu yalnızca bir olasılık olarak değil, halihazırda olmuş bir gerçek olarak düşünme eğiliminde olan kişiler için çok sevindiricidir."
-Fred Alan Wolf, Ph.D. Taking the Quantum Leap kitabının yazarı-

J.H. Brennan elliden fazla kitabıyla dünya çapında tanınmış bir yazardır. İngiltere ve İrlanda'da televizyon programlarına katılmakta ve konferanslar vermektedir.
(Arka Kapak)
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
231 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 9789757089148
1999
231 s., 1. Basım
Çeviri : Ercan Arısoy, Sezin Doğan

 

 ZAMANDA YOLCULUK

 

 

Sunuş

 

 

Kısım I: Bulgular

 

Birinci Bölüm

 

İkinci Bölüm

 

Üçüncü Bölüm

 

 

Kısım II: Fizik

 

Dördüncü Bölüm

 

Beşinci Bölüm

 

Altıncı Bölüm

 

Yedinci Bölüm

 

Sekizinci Bölüm

 

Dokuzuncu Bölüm

 

Onuncu Bölüm

 

On Birinci Bölüm

 

On İkinci Bölüm

 

On Üçüncü Bölüm

 

On Dördüncü Bölüm

 

On Beşinci Bölüm

 

On Altıncı Bölüm

 

On Yedinci Bölüm

 

On Sekizinci Bölüm

 

On Dokuzuncu Bölüm

 

Yirminci Bölüm

 

Yirmi Birinci Bölüm

 

Yirmi İkinci Bölüm

 

Yirmi Üçüncü Bölüm

 

Yirmi Dördüncü Bölüm

 

Yirmi Beşinci Bölüm

 

 

Kısım III: Program

 

Yirmi Altıncı Bölüm

 

Yirmi Yedinci Bölüm

 

Yirmi Sekizinci Bölüm

 

 

 

Ek Bölüm

 

Sözlük

 

Bibliyografya

  BİRİNCİ BÖLÜM  

Güney Afrika'nın henüz aydınlanmamış bir sırrı var. Batı Transvaal'de küçük bir şehir olan Ottosdal yakınlarındaki Prekambriyen bir çökelti tabakası içinde, birtakım metal kürelere rastlanıyor. Bunlar, yıllardan beri madenciler tarafından çıkartılıyor. Bu küreler iki çeşit. Bir tanesi mavimsi renkli, üzeri beyaz puanlı metal bir top şeklinde. Diğeri ise ortasında beyaz ve süngerimsi bir tabaka bulunan oyuk bir küre biçiminde. Kürelerden çoğu beysbol topu büyüklüğünde ve yine beysbol topu gibi çevrelerinde birbirine paralel üç tane oluk yer alıyor. Bugüne dek bunlardan yüzlercesi toplandı. Görünüşte insan yapımı özellikleri taşıyorlar, ancak bulundukları yer itibarıyla en azından 2.8 milyar yıl önce yapılmış olmalılar.

Potchefstroom Üniversitesi'nde görev yapan önemli bir jeolog olan Prof. A. Bisschoff, limonit oluşumlar olduğunu düşünüyor, ancak bu teori ile ilgili olarak da bazı problemler var.

Limonit, diğer demirsi minerallerin oksitlenmesiyle biçimlenen bir tür demir cevheridir. Bataklıklarda, çökelme sonucu oluşmuş taşlarda, özellikle de kireç taşı tabakaları arasında yaygın olarak bulunur. Boya imalatçıları onu toprak boyası ya da aşı boyası kaynağı olarak tanırlar. Bu şekilde, taşlaşmalar (concretion: zaman içerisinde merkezi bir çekirdek etrafında sıkışarak oluşan sert taş kütleleri için kullanılan jeolojik terim) oluşması doğaldır, ancak limonit kütleleri sarı, kahverengi ya da siyahtır... Mavi üzerine beyaz benekli değil. Bunları genelde gruplar halinde, hatta iç içe bulursunuz. Birbirinden uzak küreler halinde değil. Genelde oluklu bir görünüm taşıdıkları da görülmemiştir. Standart Mohs ölçeğine göre 4 ile 5.5 arasında bir sertlik faktörü sergilerler, bu da çok sert olmadıkları anlamına gelir. Oysa bu metal kürelerin yapısı o denli sert ki, çelik bile çizemiyor.

Eğer limonit değillerse, o halde bunlar ne olabilir? Klerksdorp Müzesi müdürü Roelf Marx'a göre burada sergilenmekte olan küreler bir profilit tabakasında bulunmuş. Öyleyse bu küreler silikat mineralinin toplaşmasıyla oluşmuş diyebilir miyiz? Yanıtımız yine "hayır" olacaktır. Silikat mineralleri basınç etkisiyle kristaller oluştururlar, metal toplar değil. Profilit, talkı andırır ve benzer amaçla kullanılır. Bazı granüler kütleler oluştursa da bunlar gri renklidir ve yağlı bir görünüm taşırlar. Sertlik konusu bizi sonuca daha da çabuk götürür. Mohs şemasında profilitin yeri 1 ile 2 arasındadır. Yani daha yumuşağını bulmanız mümkün değildir.

Eğer bu küreler doğal bir biçimde oluşmamışlarsa, nereden geldiler? Görünüşte sanayi ürünlerine benziyorlar. Sanki bir fabrikada çeliğin özel bir biçimde sertleştirilmesiyle imal edilmiş ve özel bir amaç için üretilmişler. Ancak öte yandan bunların insan yapımı olmaları da pek olası değil.

Uzmanlara göre, modern insanlığın ilk örnekleri olan Homo sapiens'ler, bundan 100.000 yıl önce Güney Afrika'da yaşamış. Öyleyse metal topların bulunduğu yer bakımından bir sorunumuz yok. Ancak zaman ve uygarlık düzeyi tamamen çelişkili. Bu insanlar yaşamlarını yalnızca avcılık-toplayıcılık yaparak sürdürüyorlardı. Taş, kemik, tahta kullanıyorlardı ama metali bilmiyorlardı. Çeliği eritmek bir yana en basit demirin işlenmesi dahi onları çok aşıyordu.

Teknoloji farkını görmezden gelsek bile zaman konusunu aşmamız olanaksız. Modern insanın ataları, Homo erectus'lar (Dik Durabilen İnsan) 1.8 milyon yıl önce Olduvai Gorge'da kendi barınaklarını inşa edebiliyorlardı. Bu, sapienslerin var oluşundan çok önce, ama Batı Transvaal'e herhangi bir şey tarafından düşürülen kürelerin varlığından çok sonra idi.

Modern insanın daha önceki ataları olan Homo habilis'ler (Usta İnsan) bile 2.5, 3 milyon yıl önce bazı ilkel taş aletler yapabiliyorlardı. Ama metal toplar yapmaları olanaksızdı ve zaman olarak metal taşlar yine çok daha öncelere dayanıyordu. Aslında kürelerin bulunduğu yer, maymunlarla insanların ilk olarak farklılaştığı 5 ile 8 milyon yıl önceki bir zaman dilimine denk düşmekte.

Güney Afrika'daki bu kürelerin ait oldukları zaman dilimini daha iyi bir perspektife oturtmak için, Prekambriyen çağın, 4.6 milyar yıl önce dünyanın oluşması ile 600 milyon yıl önce Paleozoik devrin başlaması arasında yer aldığını belirtmek ve bunun çok uzun bir jeolojik tarih dilimi olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. O dönemden geriye çok az sayıda fosil kalmış olmasına rağmen jeologlar dönemin yaygın özelliklerini yansıtan kaba bir resim ortaya çıkarmışlar.

O dönemde atmosfer büyük bir olasılıkla şimdiki durumuna benziyor, nitrojen, karbondioksit, buhar ve oksijen içeriyordu. Denizler ve kıtalar yine vardı, ancak sınırları bugünkünden farklıydı. Dünya, bilim adamlarının süper kıtalar dedikleri çok büyük kara parçaları ile kaplıydı. Daha sonra bunlar bölünerek günümüzdeki şekillerini aldılar.

Biyolojik yaşam başlamıştı. Güney Afrika'daki taşlar arasında, üç milyon yıl öncesine ait yosun ve bakteri fosilleri bulunmuştur. Sığ sulardaki yosun tabakalarının altında oluşan taş türlerinden olan stromatolitler de bunu doğrular. Ancak karada yaşayan hayvanlara ya da bugün denizlerde rastladığımız türden canlılara hatta deniz kabuklarına ait fosillere dahi rastlanmamıştır. Jeologların bu dönemle ilgili olarak bulabildikleri en gelişmiş canlı örnekleri, yumuşakçalara benzeyen çok hücreli bazı organizmalardır. Bunlar resmi olarak hayvanlar sınıfına dahil edilmişlerdir, ancak evrim merdiveninde deniz anasından bile aşağıda yer alırlar. Böylece Prekambriyen çağlara ait hiçbir canlının Transvaal kürelerini yapmış olamayacağı ortaya çıkmaktadır.

Açıklama gerektiren çelişkiler yalnızca bunlarla kalmıyor. Fransa, Laon'daki Société Académique'in başkan yardımcısı Maximilien Melleville, The Geologist'in Nisan 1862 sayısında, evinin yakınlarındaki bir Eosen linyit yatağında bulunan ve kusursuz görünen bir tebeşir toptan söz etmişti. Bu top sanki daha büyük bir bloktan yontulmuş, dikkatlice şekillendirilmiş ve işlenmişti. Bir başka deyişle, imal edilmişti. Topun bu tabaka arasına sonradan yerleştirilmiş olması ise olanaksızdı. Melleville, yazısında şöyle diyordu:

"Topun yüksekliğinin beşte dördü hizasında içinden ziftli siyah bir renk geçiyor ve yukarıya doğru sarı bir halkaya dönüşüyordu. Bu durum, topun bulunduğu yerde uzun bir süre linyitle temas halinde olmasından kaynaklanıyordu... Topun içinde bulunduğu taşa gelince, son derece bakir olduğu ve önceden hiçbir işleme tabi tutulmadığı konusunda garanti verebilirim. Topun bulunduğu taş ocağının çatısı da aynı şekilde el değmemiş bir durumdaydı. Topun yukarılardan bir yerden düştüğünü gösteren ne bir çatlak ne de herhangi bir oyuk vardı."

Öyle görünüyor ki burada da insan elinden çıkmış izlenimini veren bir oluşumla karşı karşıyayız. Ancak linyit tabakası içerisinde aldığı yere bakılırsa, bu top kırk beş-elli milyon yıl önce, yani gezegenimizde insan varlığının ilk kez ortaya çıkmasından çok daha önce var olmalı.

Çok daha yakın bir zamanda, bundan daha da büyük sırlar taşıyan bazı şeyler ele geçmiştir. 1928 yılında Atlas Almon Mathis adında bir madenci Heavener, Oklahoma'nın iki mil kuzeyindeki bir madende çalışıyordu. Birkaç dinamitleme operasyonu sonunda 30 cm boyunda, cilalanmış, kübik bazı bloklar ortaya çıktı. Bunların bir tür betondan yapıldıkları açıkça görülüyordu. Kazılar sonucunda bunların 140 metre uzunluğundaki bir duvara ait oldukları anlaşıldı. Ancak, bir kömür damarında bulunmaları, bu blokların en azından 286 milyon yaşında olduklarını gösteriyordu. Öyleyse bu duvarı kimler inşa etmişti?

Belki de Güney Illinois'in Pana ya da Taylorville madenlerindeki kömür damarına "antik bir işçilikle işlenmiş olan" altın zinciri düşürenler yine bu kişilerdi. Yaktığı ateşe kömür atmak isteyen Mrs. S. W. Culp, kırılan bir kömür parçasının içinde bu zinciri keşfetmişti.

Aynı döneme ait olarak başka çelişkili örnekler de gösterebiliriz. Willburton, Oklahoma'daki bir kömür madeninde varil biçiminde olan ve üzerinde bazı baskılar bulunan gümüş bir kütle bulundu. Yine aynı madenden demir bir kap çıkarıldı. Frank J. Kenwood, 1912 yılında Thomas, Oklahoma'daki Belediye Elektrik Fabrikası'nda çalışırken, çok büyük olduğu için kullanıma elverişli olmayan bir kömür parçasını balyozla kırdı. Kömür ikiye ayrıldı ve içinden bir kap düştü. Bu olaya görevlilerden biri de şahit olmuştu.

Webster City, Iowa yakınlarındaki bir madenin kömür damarında yukarıdakilerden de garip bir taşa rastlandı. Daily News'un Omaha, Nebraska baskısında yayınlanan rapor şöyle idi:

"Çok sert olan bu taşın yüzeyinde belli açılarla çizilmiş ve kusursuz birer elmas şekli oluşturan çizgiler var. Elmasların her birinin merkezinde yaşlı bir adamın portresi yer alıyor ve portreler dikkat çekici bir biçimde birbirine benziyor. İki tanesi hariç bütün portreler sağa bakıyor."1

1884 yılının Haziran ayında, London Times gazetesi, Tweed nehri yakınlarındaki bir taş ocağında bulunan ilginç bir taştan söz ediyordu. Taşın içerisinde altın bir iplik parçası bulunmuştu. Yukarıda belirtilen bütün nesneler en azından 260 milyon yıl öncesine ait. Altın iplik ise 360 milyon yaşında olmalı.

İngiliz Bilimsel Gelişim Derneği'nin kurucusu olan Sir David Brewster, ünlü oluşunu büyük bir oranla, 1844'te yayımladığı bir rapora borçluydu. Raporda, İskoçya'daki Kingoodie taş ocağı'nda, bir kum taşı bloğu içerisinde gömülü olarak bulunan metal bir çividen söz ediyordu. Kum taşı bloğu, Devonik çağa yani 360 ile 408 milyon yıl öncesine aitti. Çivinin başı tamamen taşın içine gömülüydü. Taş oluştuktan sonra oraya çakılmış olması olanaksızdı.

1852 Haziran ayında, Dorchester, Massachusetts'de bulunan kalıntı daha da eskidir. Scientific American dergisindeki bir raporda, Meeting House Hill'deki dinamitleme operasyonları sonucunda parçalanan taşlar arasında, iki parçaya ayrılmış metal bir kap bulunduğundan söz edilir. Ayrıntılar raporda şöyle anlatılmaktadır:
"İki parça birleştirildiğinde çan biçiminde bir kap ortaya çıktı. Kabın yüksekliği 11.5 cm, alt kısımda 16.5, üst kısımda 6.3 cm genişliğinde. Kalınlığı 0.3 cm, kadar. Gövdenin rengi çinkoyu ya da içinde büyük oranda gümüş bulunan metal bir alaşımı andırıyor. Yan kısımda, saf gümüşle çok güzel bir biçimde işlenmiş altı tane figür veya bir çiçek ya da buket yer alıyor. Daha alt kısımda ise yine gümüşle işlenmiş bir asma yaprağı ya da çelenk var. Oyma, kakma ve işlemeleri onun çok hünerli bir ustanın ellerinden çıktığını gösteriyor."2

Ancak bu zarif vazoyu yapabilecek ustanın o dönemde yaşamış olması olanaksızdır, çünki içinden çıkarıldığı taş, 600 milyon yıl öncesine aittir.

 

 

  İKİNCİ BÖLÜM  

Yukarıda incelediğimiz buluntular için yalnızca iki tür açıklama yapılabilir. İlk görüşe göre, bunlar esrarengiz doğal oluşumlardır. Prof. A. Bisschoff, Transvaal Küreleriyle ilgili olarak bu görüşü tartışma konusu yapmıştır. Fransa'daki tebeşir top için de buna benzer bir açıklama getirilmiştir. Ama diğer buluntular arasında sayabileceğimiz metal çivi, kap ve özellikle de ince bir biçimde dekore edilmiş olan vazo, nasıl olur da tamamıyla doğal süreçlerin ürünü olabilirler?

Eğer bunlar doğal oluşumlar değillerse, herhangi bir yerde, zeka sahibi herhangi bir kişi -ya da bir şey- tarafından üretilmiş olmalılar. Acaba bunlar dünya dışındaki yaşamın varlığını gösteren ilk gerçek kanıtlar olabilirler mi?

Diğer gezegenlerdeki yaşam olasılığını araştırırken üç koşul üzerinde önemle dururuz: ısı, su ve atmosfer. Bu koşulların tam olarak dünyadakilerle aynı olması gerekmemekle birlikte bilim adamları bildiğimiz anlamda bir hayatın mevcut olabilmesi için gerekli olan limitleri belirlemişlerdir.1 Bu limitler ekosfer olarak tanımlanmıştır.

Herhangi bir yıldızın ekosferi, ona değişik uzaklıklarda (genellikle yakın) olan gezegenlerde yaşam için uygun ısının, sıvı olarak suyun ve uzayda buharlaşmayan bir atmosferin bulunmasıyla tanımlanır.

Bizim güneşimizin ekosferi Dünya, Ay ve Mars'ı içerir. Ancak bu son iki tanesinde yapılan araştırmalar, yaşam için uygun koşulların ekosfer içinde dahi garantili olmadığını göstermiştir. Ay'da ne atmosfer ne de su vardır. Sıcaklığı 117°C (240 °F) ile -190 °C (-310 °F) arasında değişir. Mars biraz daha ümit vericidir. Kutuplar bölgesinde donmuş halde su olabileceği düşünülmektedir. Sıcaklık ekvatorda 17 °C (62 °F) civarındadır. Bu ısı, gezegeni ziyaret eden insanlar için hoş olabilir, ancak atmosferinde yalnızca saf karbondioksit vardır ve basınç yalnızca 6 milibardır. (Bizim atmosfer basıncımız, deniz seviyesinde 1000 milibarın üstündedir.)

Bir zamanlar burada mikroskobik organizmaların yaşamış olabileceğine ilişkin ipuçları vardır, ama birçok bilim adamı Marslıların yalnızca bilim kurgu romanlarda yaşadıkları konusunda kesin bir fikir birliğine varmıştır.
Ekosferin dışına çıkıldığında ise, Merkür ve Venüs'ün yani daha içeride kalan gezegenlerin yaşam oluşması için çok sıcak, daha dışarıda kalanların da çok soğuk oldukları görülür. Güneş sistemimizde yaşam belirtilerinin aranabileceği tek aday, Jüpiter'in üçüncü en yakın uydusu olan Io'dur. Io, bilinen en hareketli volkanik kütledir. 1979 yılında uzay aracı Voyager I tarafından çekilen resimlerde çapının 2259 mil olduğu (Dünya'nın dörtte biri kadar), sarı, kırmızı, kahverengi, siyah ve beyaz olarak göründüğü ortaya çıkmıştır. Yüzey ısısı -148°C (-235°F) olarak ölçülmüştür. Ancak Voyager'in kayıtlarına göre volkanik püskürtülerin yakınlarında ısı 27°C'yi (80°F) bulur. Bu durum, Io'da sınırlı bir organik yaşamın var olabileceğine ilişkin bazı spekülasyonlar yapılmasına yol açmıştır. Ama bilim adamları çoğunlukla bunu kabul etmeyerek burada yosundan daha yüksek bir organizmanın yaşam olanağı bulamayacağını ileri sürerler. Öyleyse Transvaal Kürelerinin geldikleri yer Io olamaz.

Ancak güneş sisteminin ötesine baktığımızda durum biraz değişir. Evrende o kadar çok yıldız vardır ki, başka bir yerlerde yaşamın varolma olasılığı neredeyse kesinlik kazanır. Hatta bunlardan bazılarının zeki canlılar olmaları da neredeyse kesindir. Ancak sizin aradığınız yanıt, yanlarında metalik küreler ya da benzeri kargolar taşıyan ziyaretçilerle ilgili olduğunda, mesafe de bir sorun olarak karşınıza çıkacaktır.

Evrende en hızlı hareket eden şeyin ışık olduğu varsayılır. Işığın hızı saniyede 186.000 mildir (299.792 km). Einstein, ışık hızının mutlak olduğunu söylemiştir; hiçbir şey onu geçemez. Bir ışık yılının astronomik ölçümü, ışığın boşlukta bir yıl içerisinde kat ettiği mesafeye göre hesaplanır. Bu, aşağı yukarı 9.46 trilyon kilometredir. Bize en yakın yıldız olan Alpha Centauri, 4.3 ışık yılı uzaklığındadır.

Bunun anlamı dünyalı olmayıp da dünyamızı ziyaret eden herhangi bir turistin ancak bizim galaksimizden gelebileceğidir. Bundan ötesi ziyaret için çok uzaktır. Samanyolunda, uzay yolculukları yapabilecek kadar gelişmiş olan bir uygarlığın varolma olasılığı nedir?

Bununla ilgili değişik faktörleri açıklayan radyo astronomu Frank Drake'in Yeşil Bölge Formülü çok ünlüdür: N= R*fpneflfifcL.

Bu ürkütücü denklem, Samanyolu galaksisindeki teknik uygarlıkları, zeki bir yaşam için gerekli olan faktörlerle ifade eder. Bu faktörlerden ilk üçü fizikseldir; yıldızların oluşma oranı, kendi gezegenlerine sahip olan yıldızların orantısı ve her yıldızın yaşam koşullarına uygun olan gezegenlerinin sayısal ortalaması.

Diğer iki faktör biyolojiktir: Yaşamın gerçekten varolduğu gezegenlerin orantısı ve zeki yaşamın bulunduğu gezegenlerin orantısı. Son iki faktör ise sosyaldir. Bunlar yıldızlar arası iletişim kurabilen teknik uygarlıkları üzerinde barındıran gezegenlerin orantısı ve bu tür uygarlıkların yaşam süresi ortalamalarıdır.

Bu faktörlerin hepsi de ölçümleri çok zor olan faktörlerdir. Galaksimizdeki yıldız oluşum oranının ortalama on olduğunu söyleyebilmek için geçerli gerekçelerimiz vardır, fakat bunun ötesine geçtiğimiz zaman giderek daha derin bir biçimde tahminlerin içine batarız. Güneş sistemimizin dışındaki hiçbir gezegen kesin bir biçimde keşfedilmemiştir. Bize en yakın yıldızların yarısında, yörüngesel değişimler gezegenler tarafından gerçekleştirilebilir. Ancak kesin olarak saptansa bile, bunun genel bir kural olarak tüm galaksiye uyarlanıp uyarlanamayacağını bilmemiz olanaksızdır.

Yaşamın kökenleri konusu da aynı oranda bir belirsizlik taşır. 1953 yılında Amerikalı biyokimyager Stanley Lloyd Miller, amonyak, hidrojen, metan ve su buharının radyasyonla karşılaşması sonucunda organik moleküllerin ortaya çıkacağını göstermişti. Daha sonraki araştırmalar, Dünya'daki yaşamın temelleri olan DNA ile RNA'nın da bu şekilde üretilebileceğini ortaya koydu. Bu keşiflerden sonra organik moleküllerin boşlukta serbest bir halde dolaştıkları kabul edildi. Ancak bunların nasıl olup da yaşama dönüştüğü hala tam olarak bilinmemektedir.

Teknik evrim konusuna gelindiğinde sorun daha da derinleşir. Teknik uygarlık olarak gösterebileceğimiz tek örnek kendi uygarlığımızdır. Böyle bir teknolojinin gelişimi için ne kadar süre geçmesi gerekir? Bunu belirleyebilmek için önce teknolojinin başlangıç noktasını tanımlamalıyız: Ateşin bulunması mı? Tekerleğin keşfi mi? Yoksa guguklu saatin üretilmesi mi? Yani başka bir deyişle başlangıç, bilim adamının kişisel ön yargılarına göre değişmektedir.

Bu belirsizlikler bilim adamını "en iyi tahmin" yöntemine itmiştir. Böylece galaksimizdeki teknik uygarlıkların sayısını araştırır ve yalnızca bir tane bulunduğu sonucuna varır. Bu keşfi sadece pencereden dışarıya bakarak da yapabilir. Farklı görüşler elbette ki farklı sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Nitekim bazı bilim adamları galaksideki olası teknik uygarlıkların sayısını on milyona varan rakamlarla ifade ederler. Bunun yalnızca bir tahmin olduğunu kimse inkar edemez, ancak tahmin de olsa bu çalışmaların SETI (Search for Extraterrestrial Intelligence/Gezegenimiz Dışındaki Zeki Varlıkların Araştırılması) projelerinin oluşturulmasına ön ayak olduğu bir gerçektir.
Yüzyıllar boyunca teleskoplar vasıtasıyla yapılan yeryüzü merkezli çalışmalardan sonra, 1976 yılında iki Viking uzay aracının Mars'a inmeleriyle birlikte güneş sistemimizdeki yaşam arayışları en son noktasına ulaştı. Bu araçlarda özellikle metabolizmanın biyolojik süreçleri, fotosentez ve solunuma ilişkin olarak tasarlanmış deneyler yer alıyordu. Metabolizma deneyinde, Mars'tan alınan toprak örneği radyoaktif karbon-14 içeren bir besinle kaplanıyor ve toprakta herhangi bir organizmanın varolması halinde onun bu besini tüketerek karbon-14 gazını açığa çıkaracağı umuluyordu. Gerçekten de büyük miktarda gaz tespit edilmişti, ancak yine de o zamanki bilimsel görüş, hiçbir yaşam belirtisine rastlanmadığı doğrultusundaydı. 1996 yılında, NASA'daki bilim adamları, Antartika'da ele geçen ve Mars'a ait olan bir meteor parçasında bazı bakteri fosillerine rastladıklarını duyurdular. Bu fosiller, milyarlarca yıl önce gezegenin yüzeyinde bazı ilkel yaşam biçimlerinin var olduğunu gösteriyordu. Ancak bilim adamları burada değil zeki yaşam, az gelişmiş yaşamların dahi var olamayacağını ısrarla vurguladılar.

Güneş sistemi dışındaki zeki yaşamlara ilişkin olarak sürdürülen çalışmalar, günümüzde radyo teleskoplardan yararlanılarak yapılmaktadır. Bu konudaki ilk adımlar 1960 yılında Frank Drake tarafından atılmıştı. Kendisi Green Bank, West Virginia'daki Ulusal Radyo Astronomi Gözlemevi'nde görevliydi. Drake'in Ozma Projesi, Epsilon Eridani ve Tou Ceti yıldızları üzerine odaklanmıştı.

1960 ve 1980 yılları arasında, dünya dışı zeki yaşamlarla ilgili en azından sekiz araştırma yapıldı. Ancak bunların hiçbiri uzun sürmedi ve hepsi de başarısızlıkla sonuçlandı. Zaman zaman konuya ilişkin çeşitli heyecanlar yaşanmasına rağmen bu durum hiç değişmeden günümüze dek devam etti.

Henüz Dünya'nın dışında herhangi bir yaşam izine rastlamamış olmamız onun var olmadığını göstermez ve eğer bugün oralarda bir yaşam varsa 2,8 milyar yıl önce de var olması mümkündür. Böyle bir yaşamın, üzerindeki en üstün yaşam türü bir yosundan ibaret olan belirsiz bir gezegeni neden ziyaret etmek isteyeceğini anlamak zor olabilir.

Belki de galaksimizin uzak yerlerinden gelen bu yabancı yaratıklar tesadüfen Güney Afrika'nın Prekambriyen vahşi topraklarına inmişler ve orada metal kürelerini düşürmüşlerdi.

Ama Utah'da bulunan 500 milyon yaşındaki ayak izi bir insana aitti.

 


 

 

Stephen Hawking Yaşamı - Kuramı ve Son Çalışmaları
John Gribbin, Michael White

"Zamanın Kısa Tarihi'ni satın almış olanların çoğu zor olduğu için onu okumamışlardır. White ve Gribbin Hawking'i ilgilendiren fiziksel evrenin daha açık bir tamını vermeyi başarmışlar. Modern fiziğe ayrılmış bölümleri iyi hazırlanmış ve en temel türden bilimsel araştırma heyecanını yakalamakta."
Nature Dr. Simon Mitton

"Mükemmel... Kitap hemen hemen elden bırakılmayacak kadar iyi. Zamanın Kısa Tarihi'nin yanında açıklayıcı bir ek olarak okunmalı."
The Times Educational Supplement Heater Couper

"Onun karmaşık fikirlerini de açıklayan, muazzam, sıcak bir biyografi."
Daily Express

"Spekülasyonları Albert Einstein'ınkiler kadar devrimci olan bir fizikçinin ilginç bir anlatımı.. Buradaki bilginlik, sıcaklık, sağlamlık ve aklın birleşimi tamamen konularına uygun."
Nevs Statesman Society Bernard Dixon

"Büyüleyici... Bu kitabı çok değerli yapan şey, Hawking'in bilimiyle yaşamının anlatımını birleştirme şeklidir."
Spectator Tony Osman

"Kendi yaşamları süresince birkaç bilimadamı efsaneleşmiştir. Stephen Hawking bunlardan biridir. Bize medyanın tanıttığı şekliyle "tekerlekli iskemledeki sessiz dahi'nin aslında hassas, şakacı, hırslı, bazen inatçı bir insan olduğunu hatırlatması için iyi belgelenmiş, kolay okunabilir bu biyografi'yi okumalısınız."
The Times Higher Educational Supplement Paul Davies

Çeviren: Nezihe Bahar - 331 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-7380-04-0; Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1983
Özgün Dili: İngilizce

Elektromagnetik Alan Teorisinin Temelleri

Elektrik mühendisliğinin esas konusunu "Elektromagnetik" sözcüğü ile ifade edilen olaylar oluşturur. Doğada ve günlük yaşamımızda bir çırpıda sayamayacağımız kadar çok değişik biçimde karşımıza çıkan bu olayları iyice değerlendirebilmemiz, ancak bunların uyduğu değişmez kuralları iyice tanımakla mümkün olur. İkibinbeşyüz yıldan beri sürüp giden ve git gide yoğunlaşan çabalar bugün bizi belirli bir bilgi düzeyine çıkarmış bulunmaktadır. Bu bilgi düzeyi, geçmişte, yeryüzünün değişik köşelerinde, bazan birbirinden habersiz olarak, peş peşe tekrar edilmiş bulunan bir çok deneyler, iddialar, tartışmalar, yanılgılar ve yeni iddialar üzerine oturur ve bugün bize, gözlemiş olduğumuz bütün elektromagnetik olayları çok az sayıda yasa ve temel kavram aracılığı ile açıklamak olanağını verir. Bu kitabın amacı, söz konusu yasaları ve temel kavramları üniversite düzeyinde öğrenim görenlere tanıtmaktır. Değişik teorik ve pratik uygulamalara yönelik ayrıntılar başka derslerin konusunu oluşturduğundan kitapta bunlara yer verilmemiştir.

Yazar: Mithat İdemen
Yayınevi: Literatür Yayıncılık
ISBN: 975-7860-67-0
Basım tarihi: Ocak 1996
Kategori:
Bilim / Teknik

Elektromagnetik Dalgaların Temelleri

İnsanın; elektrik, magnetizma ve optik ile ilgili olarak ondokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar toplamış bulunduğu geniş bilgi yığını 1873 yılında, Maxwell tarafından, çok zarif bir diferansiyel denklem takımının üzerine oturan bir kuram çerçevesinde birleştirilmişti. Bu kuram, Thales'den bu yana, yaklaşık 2500 yılda, insanın gösterdiği entellektüel evrime paralel olarak gelişen yöntemlerle ortaya konmuş bulunan ve birbiriyle ilişkisiz gibi görünen bir çok olayın, aslında bir tek olayın, "elektromagnetik dalga'nın", değişik görünümlerinden başka bir şey olmadıklarını söylemekteydi. Maxwell'in denklemlerine dalga niteliği kazandıran ve yıllar sonra rölativite teorisinin doğuşuna da bir bakıma, neden olan bir terim o günlerde pek çok tartışmaya neden olmuştu. Maxwell'in 1862 de ortaya attığı ve "deplasman akımı" olarak yorumladığı bu terimin gerçekliğini, daha doğru bir deyişle, bunun sonucu olan "elektromagnetik dalga" olayını deneylerle kanıtlamak amacıyla Hertz'in giriştiği çabalar 1887 de olumlu sonuca ulaşmış ve uygarlığın artık hangi yönde gelişeceğini de göstermişti. O günden sonra Elektromagnetik Dalgalar bir yandan matematikçilerin, bir yandan da fizikçilerin günden güne artan ilgi duydukları bir konu haline geldi. Matematikçiler bu kuramdan çıkarılabilecek teorik sonuçları incelemeye koyulurken, fizikçiler radyo ulaşımını pratik hale getirmek için uygun düzenler araştırmaya giriştiler. 1896 da Marconi ilk pratik radyo yayın sistemini düzenledi ve 30-40 km uzağa telsiz telgraf işaretlerini göndermeyi başardı. Şu günlerde sonuna yaklaştığımız yirminci yüzyıl ise, uygar dünya için, 1901 yılının 12 Aralık günü Atlantik'in bir yakasından (Cornouailles'dan) gönderilen radyo dalgalarının Atlantik'in öbür yakasında (TerreNeuve'den) alınması haberiyle, büyük bir coşkuyla başlamış ve biribirini izleyen, heyecan verici, sayısız uygulamalara şahit olmuştur: Telsiz telefon, televizyon, radar, radyo astronomi. navar, yön bulucular, uydularla haberleşme vb. bunların ilk akla gelen örnekleridir. Bugün elektromagnetik dalgalar, çok alışılmış olan haberleşmenin yanı sıra, yer altındaki maden yataklarının araştırılması. tahribatsız muayene, ısıtma (yemek pişirme, sebze kurutma ve madenlere şekil verme), uzayın derinliklerindeki oluşumların incelenmesi, tıp vb. konularda da yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bu nedenle, çağdaş elektrik ve elektronik mühendisliğinin dayandığı temel kavramların büyük bir kısmı elektromagnetik dalgalara ilişkin olan kavramlardır. Bugünün ve yarının elektrik mühendisleri bunları iyice tanımak zorundadır. Bu kitabın amacı, Elektrik-Elektronik Fakültelerinin lisans öğrencilerine söz konusu kavramları açıklamaktan ibarettir. Konunun işlenmesi, okuyucunun ilk dört yarıyıldaki matematik, fizik ve Elektromagnetik Alan Teorisi derslerinin öngördüğü bilgilere sahip olduğu kabul edilerek yapılmıştır.
Kitabın bu yeni (beşinci) baskısındaki düzen 1975 ve 1981 yıllarındaki baskılarına göre oldukça farklıdır. Bu fark, bazı konuların "Alan Teorisi" dersi çerçevesinde ele alınmış olmasından ileri gelmektedir.
-Prof. Dr. Mithat İdemen-

Yazar:
Mithat İdemen
Yayınevi: Literatür Yayıncılık
ISBN: 975-7860-61-1
Basım tarihi: 0000
Kategori: Bilim / Teknik

 

Yazar: David J. Griffiths

Özellikler:
Türkçe 404 s. 1. Hamur 16.5 x 23.5 cm İstanbul 1996 404 s.

Açıklama:
Başlangıçta ayrı birer bilim dalı olan elektrik ve magnetizma Oersted, Ampere, Faraday, Lorentz, Maxwell gibi bilim adamlarının çabalarıyla Elektromagnetik Teori adı altında birleştirildi.


Klasik teorilerin sonuncusu ve tümüyle anlaşılmış tek teori olan Elektromagnetik Teori, matematiksel temelinin ağır oluşun nedeniyle zor bir konu olarak bilinir.


Son yıllarda yayınladığı kitaplarla fizik dünyasında adını duyuran David J. Griffiths, yine kendisine özgü mizah dolu anlatımı ile bu konuyu öğrencinin severek öğreneceği bir ders haline getiriyor.
105 çözümlü örnek, 470 problem.
(Arka Kapak)

Yayınevi'nin notu: Kitap, İngilizce 2. Basımından Türkçeleştirilmiştir.

 


Kuantum Fiziği
Erol Aygün, Mehmet Zengin
... Bu üçüncü baskıda, diğer baskılarda görülen bazı baskı hatalarının düzeltilmesi yapıldı. İkinci bölümdeki siyah cisim ışıması hakkında ortaya atılan teorilerden türetilen formüller daha ayrıntılı bir şekilde açıklandı. Problemlerin, konuların işleniş sırasına göre düzenlenmesine özen gösterildi...
(Önsöz'den)
Türkçe
304 s. -- 1. Hamur-- Ciltsiz -- 16 x 24 cm
ISBN : 9000000034761
1994
304 s., 3. Basım
 

 

Kuantum Mekaniği 2
Tekin Dereli, Abdullah Verçin

Kuantum mekaniği atomların ve atomların yapıtaşları olan parçacıkların tarifine olanak verilen fizik yasalarının temelinde yer almaktadır. Artık günlük yaşamımıza kadar girmiş bulunan mikroelektronik aygıtlar, lazer, tomografi, nükleer enerji gibi teknolojik uygulamalar ancak kuantum mekaniğinin anlaşılmasıyla anlam kazanır. Fakat kuantum mekaniği teknolojik uygulamaların ötesinde de büyük önem taşımaktadır. Yüzyılların birikimiyle gelen ve köklü oldukları düşünülen klasik fizik kavramları, kuantum mekaniği ile birlikte oluşan yeni bir dünya görüşüyle yeniden sorgulanmaktadır.

Bu kitap üniversite son sınıf öğrencileri için hazırlanmış Türkçe ders kitabıdır. Birinci ciltte klasik atom modelinden başlanarak hidrojen atomu spektrumunun, kuantum mekaniğinin temel varsayımlarından çıkarımı tamamlanmaktadır. İkinci ciltte ele alınacak olan spin, özdeş parçacık sistemleri, pertürbasyon kuramı gibi konuların işlenmesiyle kuantum mekaniğinin uygulamalarının daha temel düzeyde kavranması sağlanacaktır. Çözümlü problem kitabı da yayına hazırlanmaktadır.
(Arka Kapak)
Türkçe
170 s. -- 1. Hamur-- Ciltsiz -- 16 x 24 cm
ISBN : a975*7064*29*7a
2000
170 s., 1. Basım


KUANTUM MEKANIĞINE GIRIŞ

BEKIR KARAOĞLU

Kanıtım yazısı:Yirminci yüzyılın başlarında, mikroskopik sistemlerin incelenmesinde klasik fiziğin yetersiz kaldığı ortaya çıktı. Schrödinger, Bohr, Heisenberg ve Dirac gibi bilim adamları tarafından yeni bir fiziğin temelleri atıldı. Kuantum Mekaniği denilen bu yeni fizikle beraber klasik kavramların çoğu değişmek zorunda kaldı. Belirsizlik ilkesi, kuantalama ve olasılık yorumu gibi anlaşılması zor yeni kavramlar fiziğe girdi. Bu kitap Kuantum Mekaniğini en temel düzeyde ve modern bir yaklaşımla ele almaktadır. 50 çözümlü örnek, 138 problem. Bu baskıda problemlerin cevapları eklenmiştir.

Türkçe
272 s. -- 1. Hamur-- Ciltsiz -- 17 x 24 cm
ISBN : 9789750203305
2003

 

 

   

Zamanın Daha Kısa Tarihi
Leonard Mlodinow, Stephen W. Hawking

"Evren hakkında gerçekten ne biliyorsunuz? Bunu nasıl biliyorsunuz? Evren nereden geliyor ve nereye gidiyor? Zamanın Kısa Tarihi'nin özünü oluşturan bu sorular, bu kitabın da odağında.

Ayrıca, yeni kuramsal ve gözlemsel sonuçları ekleyerek kitabı güncelleme fırsatı bulmuş olduk. Zamanın Daha Kısa Tarihi, fizik kuvvetlerini birleştiren eksiksiz bir kuramın bulunmasıyla ilgili son gelişmeleri de anlatıyor. Özellikle sicim kuramında meydana gelen gelişmeleri ve fizik kuramlarının birliğine işaret eden görünürde farklı kuramların benzerliklerini ya da "ikiliğini" anlatıyor.

Kırk yıl kadar önce Richard Feynman, "Hâlâ keşifler yapılan bir çağda yaşadığımız için şanslıyız. Tıpkı Amerika'nın keşfi gibi; bir kereden fazla keşfedilmez. Çağımız, doğanın temel yasalarının keşfedildiği çağdır" demişti. Bugün, evrenin doğasını anlamaya her zamankinden daha yakınız. Bu kitabı yazma amacımız, bu keşiflerin ve sonuçta ortaya konan yeni gerçeklik tablosunun heyecanını paylaşmaktadır."

Evrenin bilinmezlerini hangimiz merak etmeyiz ki?.. Yalnızca bilinmezlerini değil, hakkında bildiklerimiz bile hâlâ bir merak konusu değil midir?.. Evren nereden gelip nereye gidiyor? Onun hakkındaki bilgileri nereden ve nasıl elde ediyoruz? Ya da gerçekten neyi ne kadar biliyoruz? Bütün bu soruların yanıtını almak için çağımızın en önemli fizikçisi Stephen Hawking'den daha yetkili bir başvuru düşünülemez herhalde. Hawking, bu konuda yazdığı ilk kitabı Evrenin Kısa Tarihi yayımlandığında gördüğü büyük ilgi yanında bir o kadar da yeni bir talebi karşılamak zorunda kaldı. Stephen Hawking bu kez Zamanın Daha Kısa Tarihi'ni yazarak evrenle ilgili tüm kuramları yeniden ele aldı. Bilimsel olarak kanıtlar ile sonuçlar elbette yeni kitabında da aynı. Ama bu kitabın en önemli farkı, önemli kavramları daha rahat anlaşılacak biçimde açıklamış olması. Zamanın Daha Kısa Tarihi, çağdaş fiziğin en zor konularından söz eden ancak sıradan birine bile anlatmayı başarabilen bir kitap.

129 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9789752934993; Boyut: 14 x 23 cm; Baskı Tarihi: Ekim 2006
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: A Briefer History Of Time

 

 

                     

Herkes İçin Kuvantum Fiziği
Kuvantum Dünyası
Kenneth W. Ford

Albert Einstein'in kuvantum fiziği üzerine söylediği şu veciz sözünü hepimiz biliriz. "Tanrı zar atmaz." Oysa son 75 yılda yapılan deneyler evrenin zar atabileceğini gösteriyor.
Gözlerimiz "kesinlik kanunları"na itaat eder; örenğin Mars'ın beş yıl içinde nerede olacağını ya da bir sonraki ay tutulmasının ne zaman gerçekleşeceğini biliriz. Ancak atomların iç dünyası "olasılık kanunları"nı uygular. Bir elektronun nerde olacağını tahmin edemezsiniz; daha kötüsü aynı anda iki yerde birden olabilir.
Amerikan Fizik Enstitüsü eski başkanı Ford, kuvantum dünyasını herkesin anlayabileceği bir dille aktarırken, bu dünya içindeki atomları, çekirdekleri ve temel parçacıkları yöneten ilginç kurallar konusunda bizleri bilgilendiriyor. Kuarkların neden bir çeşni gibi olduğunu, bilim insanlarının onlara neden "tuhaf" veya "tılsım" gibi isimler verdiklerini ve neden kırmızı, mavi ya da yeşil olduklarını, bu kitapta bulabilirsiniz. Ford bize kuvantum fiziğinin geçmişini kısa ama yalın bir dille anlattıktan sonra, günümüz bilim insanlarının milyonlarca dolarlık cihazlarıyla, göz açıp kapayıncaya kadar oluşup yok olan parçacıkları nasıl tespit ettiklerini açıklıyor.

Çeviren: Neslihan Sabuncu - 294 sayfa, Karton Kapak, 2. hamur, ISBN: 9756117222; Boyut: 13,5x21cm; Baskı Tarihi: Ekim 2005
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: The Quantum World - Quantum Physics for Everyone

 

                         

ALİCE KUANTUM DİYARI'NDA ( ROBERT GİLMORE )
Yazarı: ROBERT GİLMORE
Çeviren: FİLİZ KAYNAK
Hazırlayan:

Yayınevi: GÜNCEL YAYINCILIK
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO: 975-8020-73-0
Yayın Yılı: 2000

1. Basım 221 s. 14 x 21 cm Türkçe Aralık 2000 İstanbul

Açıklama:
Alice'in Harikalar Diyarı'ndaki serüvenleri herkesçe bilinir. Alice bu kitapta başka bir yolculuğa çıkıyor. Alice yine küçülecek, üstelik nükleer bir parçacık kadar olacak, fakat bu defa bir tavşan deliğinden düşmeyecek. Alice'nin gideceği yer Kuantum Diyarı.

Peki Kuantum Diyarı nedir? Bir atomdan bile küçük olan, entelektüel bir eğlence parkı düşünün. Bu eğlence parkındaki her düzenek, her oyun ve ilgi çekici nesne, kuantum mekaniğinin değişik bir özelliğini açıklıyor. Doğaya ve nesneye ilişkin konularda çoğumuzun aklını karıştıran olay ve süreçlerin kuramsal çerçevesi, doğru ve anlaşılır açıklamalarla bu eğlence parkında bulunuyor.

Düş dünyasını ve bilimi ustalıkla birleştiren, Briston Üniversitesi fizik bölümünden Robert Gilmore, Alice'in yolculuklarının alegorisini kullanarak kuantum dünyasının önemli noktalarını kolay anlaşılır bir zemine oturtuyor. İçinde bulunduğumuz dünyanın anlaşılması zor, fakat bir o kadar da gerekli bir kavramı olan kuantum fiziğini anlamak isteyenler için sevimli bir başucu kitabı.
(Arka Kapak)

 

Modern Doğa Anlayışı ve Kuantum Teorisine Giriş

Kuantum teorisi ile fizikte devrim yapan Planck 1858'de Kiel'de doğdu. 4 Ekim 1947'de Göttingen'de öldü. 1892'de Berlin Üniversitesinde fizik profesörlüğüne getirilen Planck, aynı zamanda yeni kurulan Kuramsal Fizik Enstitrüsünü yönetmeye başladı. 1918'de Kuantum Teorisiyle Nobel Ödülü alan Planck, 1926'da Londra'daki Royal Society üyeliğine, 1930'da Berlin'de Kaiser Wilhelm Kurumu başkanlığına getirildi. Nazilerin İktidara geçmesinden sonra Almanya'da kalmayı seçmesine karşın, Hitler'in birçok uygulamasına karşı çıkan Planck 1933'de yedi öğretim üyesinin üniveristeden atılmasını 22 arkadaşıyla birlikte bir bildiri yayınlayarak prostesto etti.

Oğlu Erwin 1942de Hitler'e düzenlenen suikast nedeniyle kurşuna dizildi. Aynı yıl bombardımanlar sırasında eviyle birlikte bütün kitapları, belge ve notları yok oldu. Savaştan sonra Göttingen'e yerleşen Planck'ın tek avuntusu, Kaiser Wilhelm Kurumunun bu kez Max Planck Kurumu adıyla yeniden kuruluşunu ve ilki kendine verilen "Max Planck" madalyasının bir fizik ödülü olarak doğuşunu görmek oldu.

Kuantum teorisi fizikte öylesi bir temel değişime yol açtı, ki bugün fiziği "klasik" (kuantum öncesi) ve "modern" (kuantum sonrası) diye ikiye ayırmak geleneksel bir tutum oldu.
(Arka Kapak)
 

 

   

ZAMAN UZAY VE ŞEYLER

Yazarı: B.K. RIDLEY
Çeviren: YEŞİM ÖZBEN
Hazırlayan:

Yayınevi: SARMAL YAYINEVİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1996

Dili: Türkçe

Açıklama:KENDİ FİZİKSEL EVRENİNE İLİŞKİN BİLGİ EDİNMEK İSTERYENE, SOSYAL BİLİMCİLERE, FİZİK DALINA İLGİ DUYAN VE BU DALDA UZMANLAŞMAK İSTEYENLERE, HER DÜZEYDEKİ FİZİK ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİLERE YÖNELİK OLARAK HAZIRLANMIŞ BİR KİTAP...
MODERN FİZİĞİN TÜM KONULARI, TEMEL PARÇACIKLAR, KARA DELİKLER, ÇEKİM GÜCÜ, KUANTUM KURAMI, ZAMAN, KÜTLE, GÖRELİLİK VE ENERJİ GİBİ KONULARI İÇEREN BİR KAYNAK KİTAP...

 

 

KOZMİK KOD / DOĞANIN DİLİ - KUANTUM FİZİĞİ
Yazarı: HEINZ R. PAGELS
Çeviren: NEZİHE BAHAR
Hazırlayan:

Yayınevi: SARMAL
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1993
Dili: Türkçe
Açıklama: YAZAR MİKROKOZMOZUN GİZEMİNİ ANLATTIĞI BU ESERİNDE ''EVREN KODLANMIŞ KOZMİK KODLA YAZILMIŞ BİR MESAJDIR.''DİYOR.KUANTUM FİZİĞİ-MADDİ GERÇEK-LİĞİN ÖZÜ OLAN KUANTA DENEN PARÇACIKLARIN BİLİMİ-BU KODU ÇÖZMEYE ÇALIŞAN BİR BİLİMDİR.BU BİLİM ŞİMDİDEN KONUSUNDAKİ VARSAYIMLARIMIZA MEYDAN OKUYAN KEŞİFLERDE BULUNMUŞTUR.

 

 

UZAY VE ZAMANIN DOĞASI - STEPHEN HAWKING - ROGER PENROSE
Yazarı: STEPHEN HAWKING - ROGER PENROSE
Çeviren: PROF.DR.UMUR DAYBELGE
Hazırlayan:

Yayınevi: SARMAL YAYINEVİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO: 975-756-003-0
Yayın Yılı: 1996

 

Yeryüzü ve Uzay
Isaac Asimov
İnkılap Kitabevi

» Bilim
Ocak 1991, ISBN: 9751007283

Yeryüzü (yer ya da dünya) fiziksel olarak geniş ve olağanüstü ama aynı zamanda şaşırtıcı bir yerdir. Ve kimsenin tam olarak anlayamadığı bazı şeyleri içermektedir. Üstelik yeryüzü ile ilgili kimilerimizin anlarken kimimizin de hiç anlayamadığı pek çok olay vardır.

 

 

YENİ FİZİK KUVANTUMLARI (La Physique Nouvelle et les Quanta)
Loise De BROGLIE
Çeviren: Yakup Şahan
KABALCI Yayınevi, 1992; ISBN:?; 293 sayfa.

Fransız Fizikçi Louis de Broglie (1892-1987) kuvantum kuramı üzerine yaptığı araştırmalar ve elektronların dalga niteliğini buluşu ile tanınır. Kendisini, "bir deneyciden ya da mühendisten çok salt kuramcı, genel ve felsefi görüşleri özellikle çok seven biri" olarak tanımlar. Broglie 1924'de sunduğu doktora tezinde elektron dalgaları kuramını geliştirdi. Atom boyutlarındaki maddenin dalga özelliklerine sahip olabileceği önerisiyle kuramsal fiziğe büyük bir katkı sağladı. Elektronun dalga niteliğine ilişkin ilk deneysel kanıt 1927'de ABD'den Davidson ve Germer ile İskoçya'dan Thomson trafından elde edildi.

Modern fiziğin babalarından De Broglie’nin, bulgularını halka anlatmaya çabaladığı, yeni fiziğin üzerindeki sis perdesini biraz olsun aralamaya çalıştığı bir kitap. Kuantum fiziği ile ilgilenenlerin bu kitabı muhakkak kitaplıklarına dahil etmeleri gerekiyor kanımca. Her bakımdan iyi ve açık bir başvuru kaynağı olarak değerlendirilebilecek olan bu eser, temel sorunların bir çoğunu akıcı bir dille vermiş. Konuyla ilgili iseniz, bu kitabı seveceksiniz…

Yazar: Louis de Broglie
Yayınevi: Kabalcı Yayınevi
Çevirmen: Yakup Şahan
Sayfa sayısı: 293
ISBN: 9687942315
Basım tarihi: Eylül 1993
Kategori: Bilim / Teknik

 

   

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ 7
ÇEVİRMENİN SUNUŞU 9
GİRİŞ: KUVANTUMLARIN ÖNEMİ 13
  • Kuvantumları bilmek niçin gereklidir?
13
  • Klâsik fizik ile mekanik birer yaklaştırımdır
19
BÖLÜM I: KLÂSİK MEKANİK 23
  • Kinematik ve dinamik
23
  • Maddesel nokta dinamiğinin Newton'cu yasaları
25
  • Maddesel nokta dizgeleri dinamiği
29
  • Çözülümsel mekanik ve Jacobi kuramı
33
  • En az etki ilkesi
36
BÖLÜM II: KLÂSİK FlZlK 41
  • Mekaniğin uzantıları
41
  • Optik bilimi
42
  • Elektrik ve elektromanyetik kuramı
48
  • Termodinamik
53
BÖLÜM III: ATOMLAR VE PARÇACIKLAR 55
  • Maddenin atomik yapısı
55
  • Gazların kinetik kuramı. İstatiksel mekanik
58
  • Elektriğin taneciksel yapısı: Elektronlar ve protonlar
62
  • Işınımlar
66
  • Elektron(lar) kuramı
68
BÖLÜM IV: GÖRELİLİK KURAMI 73
  • Görelilik ilkesi
73
  • Uzay-zaman
81
  • Görelikçi dinamik
83
  • Genelleştirilmiş görelilik
86
BÖLÜM V: FİZİKTE KUVANTUMLARIN ORTAYA ÇIKIŞI 91
  • Klâsik fizik ve kuvantik fizik
91
  • Siyah ışınım kuramı ve Planck kuvantumu
94
  • Planck varsayımının açımlanması ve etki kuvantumu
99
  • Fotoelektrik etki ve ışığın kesikli yapısı
102
  • Kuvantumlar varsayımının ilk uygulanımları
108
BÖLÜM VI: BOHR ATOMU 113
  • Spektrumlar ve spektral çizgiler
113
  • Bohr kuramı
116
  • Bohr kuramının yetkinleştirilmesi. Sommerfeld kuramı
122
  • Bohr kuramı ve atomların yapısı
126
  • Bohr kuramının eleştirisi
129
BÖLÜM VII: KARŞILIKLILIK İLKESİ 133
  • Kuvantumlar kuramının ışınım kuramına bağlamanın güçlüğü
133
  • Bohr karşılıklılık ilkesi
136
  • Karşılıklılık ilkesinin kimi uygularumlan
140
BÖLÜM VHI: DALGASAL MEKANİK 143
  • Dalgasal mekaniğin kökenleri ve temel fikirleri
143
  • Parçacık ve eşlik dalgası
146
  • Schrödinger'in çalışmaları
153
  • Elektron(larm) kırınımı
158
  • Dalgasal mekaniğin fiziksel yorumu
161
  • Gamov kuramı
166
BÖLÜM IX: HElSENBERG'IN KUVANTlK MEKANİĞİ 171
  • Heisenberg'in yönetici fikirleri
171
  • Kuvantik mekanik
173
  • Kuvanıik mekanik ile dalgasal mekaniğinin özdeşliği
176
  • Yeni mekanikte karşılıklılık ilkesi
178
BÖLÜM X: YENİ MEKANİĞİN OLASICI YORUMU İ81
  • Genel fikirler ve temel ilkeler
181
  • Kesinsizlik bağıntıları
186
  • Eski mekanikle bağlantı
190
  • Yeni mekanikte belirlenimsizlik
192
  • Tamamlayıcılık, düşünselleştirme, zaman ve uzay
197
BÖLÜM XI: ELEKTRON SPINI 201
  • İnce yapılar ve manyetik uymazlıklar
201
  • Uhlenbeck ve Goudsmit varsayımı
204
  • Pauli kuramı
206
  • Dirac kuramı
210
  • Eksi enerjili durumlar
214
BÖLÜM XI: DİZGE(LER)IN DALGASAL MEKANİĞİ VEPAULİILKESI 219
  • Parçacık dizgelerinin dalgasal mekaniği
219
  • Aynı yapıdaki parçacıkları içeren dizgeler. Pauli ilkesi
223
  • Dizge(ler) dalga mekaniğinin uygulanımları
229
  • Kuvantik istatistikler
233
  • Bireyliğin sınırları
238
SONSÖZ: 241
  • Dalgasal mekanik ve ışık
241
  • Çekirdek

 

 

 

 

Uzay, Zaman, Özdek I

James Clerk Maxwell, Erwin Schrödinger, Max Born

Ama daha dikkatli bir düşünme bize özel görelilik kuramının bizi etheri yadsımaya zorlamadığını öğretir. Bir etherin varoluşunu kabul edebiliriz; ancak ona belli bir devim durumu yüklemekten vazgeçmeliyiz, e.d. soyutlama yoluyla ondan Lorentz'in henüz ona bıraktığı son mekanik özelliği uzaklaştırmalıyız. .... Genel görelilik kuramının etheri kendisi tüm mekanik ve kinematik niteliklerden yoksun olan, ama mekanik (ve elektromanyetik) olayları belirtmeye yardım eden bir ortamdır. ... Toparlarsak, diyebiliriz ki genel görelilik kuramına göre uzay fiziksel niteliklerle donatılıdır; öyleyse, bu anlamda bir ether vardır. Genel görelilik kuramına göre ethersiz uzay düşünülemezdir; çünkü böyle bir uzayda yalnızca ışığın yayılımı ortadan kalkmakla kalmayacak, ama ayrıca uzay ve zaman ölçünleri (Ölçme-çubukları ve saatler) için dolayısıyla fiziksel anlamda uzay-zaman aralıkları için hiçbir varoluş olanağı da bulunmayacaktır. Einstein, 'Uzay ve Zaman' (1926)

132 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-397-025-0; Boyut: 11cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1998
Özgün Dili: Türkçe

 

UZAY, ZAMAN, ÖZDEK I

MAXWELL, EINSTEIN, SCHRÖDINGER, BORN

 

James Clerk Maxwell
Doğada Olgusal Andırımlar Var Mıdır?

‘‘Doğada [bu temel uzay ve zaman idealarına] karşılık düşen birşeyin mi olduğunu, yoksa [bu ideaların] yalnızca kendi ansal düzeneğimizin dışsal şeylerin yüzeyindeki izdüşümleri mi olduklarını belirlemek anlağın özlemlerini yatıştırmak için saltık olarak zorunludur. Şimdi bana öyle görünüyor ki, uzayın üç boyutu olduğunu söylediğimiz zaman yalnızca bilinen üç boyut ile eşgüdümlü bir dördüncü boyutu tasarlamanın olanaksızlığını anlatmakla kalmayız, ama noktaların üç değişkendeki bağımsız değişmeler yoluyla konumda değişebildikleri biçimindeki nesnel gerçekliği ileri süreriz. Öyleyse burada anlağın yapısı ve dışsal evrenin yapısı arasında olgusal bir andırım buluruz.’’

Einstein
"Uzay ve Zaman"
(1926)

Ama daha dikkatli bir düşünme bize özel görelilik kuramının bizi etheri yadsımaya zorlamadığını öğretir. Bir etherin varoluşunu kabul edebiliriz; ancak ona belli bir devim durumu yüklemekten vazgeçmeliyiz, e.d. soyutlama yoluyla ondan Lorentz'in henüz ona bıraktığı son mekanik özelliği uzaklaştırmalıyız.
... Genel görelilik kuramının etheri kendisi tüm mekanik ve kinematik niteliklerden yoksun olan, ama mekanik (ve elektromanyetik) olayları belirlemeye yardım eden bir ortamdır.
... Toparlarsak, diyebiliriz ki genel görelilik kuramına göre uzay fiziksel niteliklerle donatılıdır; öyleyse, bu anlamda bir ether vardır. Genel görelilik kuramına göre ethersiz uzay düşünülemezdir; çünkü böyle bir uzayda yalnızca ışığın yayılımı ortadan kalkmakla kalmayacak, ama ayrıca uzay ve zaman ölçünleri (ölçme-çubukları ve saatler) için ve dolayısıyla fiziksel anlamda uzay-zaman aralıkları için hiçbir varoluş olanağı da bulunmayacaktır.

Erwin Schrödinger
"Dinginliksiz Evren"e 
(1926)

‘‘Fizik ağır bir düşünceler bunalımı içindedir. Bu bunalım karşısında, birçokları olgusallığın nesnel bir tablosunun olanaksız olduğunu ileri sürerler. Bununla birlikte, aramızdaki iyimserler (ki kendimi onlardan biri sayıyorum) bu görüşe umutsuzluktan doğan felsefi bir aşırılık olarak bakarlar. Umuyoruz ki şimdiki düşünme dalgalanmaları yalnızca eski inançların bir altüst oluşunun belirtileridir ve sonunda bugün konumuzu kuşatan formüller dağınıklığından daha iyi birşeye götürecektir.’’

Max Born
Özdek Nedir?

 ‘‘Bu kitabın yeni bir yayımı sorusu doğduğu zaman büyük bir sıkıntı duydum. Çalışmayı güncelleştirmek için 1935’ten bu yana yer alan bilimsel gelişimin bir açıklamasını yazmam gerekiyordu. Ama bu dönem herhangi bir önceki evre gibi hayranlık verici buluşlar, düşünceler ve kuramlar ile dolu olsa da, onları kitabın yazılmış olduğu aynı tonda betimlemem olanaksızdı; bundan böyle doğanın işçiliği üzerine derin bir kavrayışın ussal bir felsefeye ve dünyasal bilgeliğe doğru ilk adım olduğu inancı içinde yazamazdım. Bana öyle görünüyor ki, atom bombasına götüren yolda öncülük eden bilimciler olağanüstü becerileri olan insanlar olmuş olsalar da, bilge insanlar değildiler. Buluşlarının meyvalarını koşulsuzca politikacıların ve askerlerin eline teslim ettiler; böylece duyunçlarında suçsuzluğu ve anlıklarında özgürlüğü yitirdiler.’’

 

 

Bilginin Sınırları

Bu kitap sizi uluslar arası şöhrete sahip bilim adamlarının düşünen her insanı heyecanlandıran temel bir mesele hakkındaki tartışmalarına katılmaya davet ediyor. Bu mesele bilginin, bilmenin bir sınırı olup olmadığıdır. Bu kitapta hem insan zihninin bilme kapasitesi hem de tecrübi bilimlerin bilgi edinebilme imkanları tetkik edilmektedir.

Günümüzde bilimin akıllara hayranlık veren keşif ve icatta bulunması insanlığın eski rüyasını yani insan bilgisinin sınırı bulunmadığı fikrini yeniden canlandırmış görünmektedir. Bu sebeple bu konuda en ehil kişilerin yani bilim adamı ve araştırmacıların fikirlerine müracaat etmek hayli önemli olacaktır.

Kitapta yer alan yedi makalede tanınmış bilim adamları kendi bilim şubelerinde bilmenin bir sınırı olup olmadığını varsa bunların neler olduğu hakkında görüşlerini ortaya koyuyor.

Bilgi nazariyesi açısından konuyu Wolfgang Stegmüller ele almaktadır. Fizik bilimi ile alakalı olarak Hermann Bondi, biyoloji alanında ise Adolf Portmann söz almaktadır. Alexander Mitscherlich konuyu psikoloji, Rene König ise sosyoloji açısından tetkik etmektedir. Son iki makalede ise Karl Löwith meseleyi felsefi bilgi, Joseph Maria Bochenski bilim-inanç ilişkisi ekseninde incelemektedir.

Kitapta yer alan makaleler konuyu asla sulandırmadan ve populize etmeden tam bir bilimsellik gayesi içinde ele almaktadır.

Yazar: Leonhard Reinisch
Yayınevi: Kale Yayınevi
Çevirmen: Medeni Beyaztaş
Sayfa sayısı: 120
ISBN: 9944-903-00-0
Basım tarihi: Mart 2006
Kategori: Bilim / Teknik

 

1-2-3 SONSUZ (1-2-3 Infinity)
George GAMOV
Çeviren: Celal KAPKIN
EVRİM Yayınları, 1995; ISBN:975-7211-07-9; 320 sayfa.

Bu kitap için rahatlıkla “son yıllarda okuduğum en iyi kitap” tabirini kullanabilirim. Önce çocuklar için yazmaya başladığı bu kitabın, aslında hiç de çocuklara göre olmayan bir şekil aldığını yazma sürecinde farkettiğini söyleyen Gamov, ilginç örnekler bulma ve okuyucunun ilgisini sürekli canlı tutma konusunda çok başarılı. Özellikle mikroskobik dünyaya ilişkin güzel bilgilerin bulunduğu bu kitap, bana ilk okuduğumda derin bir hayret hissi vermişti. İşte ben bu tip kitapları “başarılı” olarak nitelerim. Okumanızı da şiddetle tavsiye ederim.

Kitap, okuyucuya, evrenin mikroskobik ve makroskobik görünüşlerinin genel bir resmini, günümüz bilim adamının gözlerinde var olduğu biçimde, vermek için en ilginç olayları ve çağdaş bilim kuramlarını toplama girişimi olarak ortaya çıktı. Bu geniş planı yaşama geçirmenin çok ciltli bir ansiklopedi gerektireceğini bildiğim için bütün öyküyü anlatmaya kalkışmadım. Aynı zamanda tarışılan konular, asıl bilimsel konunun değinilmedik yanı kalmayacak biçimde seçildi.

 


Kara Delikler ve Bebek Evrenler
Stephen W. Hawking

Çeviren: Nezihe Bahar - 168 sayfa, Ciltsiz. hamurBoyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1994
Özgün Dili: İngilizce


Kara Delikler ve Bebek Evrenler ya da özgün adıyla Black Holes and Baby Universes and Other Essays,
Profesör Stephen W. Hawking'in bir popüler bilim kitabıdır.
Kitap, yazarın kara delikler termodinamiği hakkında sunuşlarının bir derlemesi olmasına karşın,
yapıtında kuvantum mekaniği, genel görelilik kuramı ve özel görelilik
kuramı gibi konular hakkında da açıklamalar bulunur.
Kitap ayrıca Profesör Hawking'le yapılan bir söyleşiyi de içerir.

Kara Delikler ve Bebek Evrenler Stephen Hawking'in Zamanın Kısa Tarihi'nden sonra hazırladığı ikinci popüler yapıtı. Ekim 1993'de Amerika'da yayımlanan yapıt yazarın ilk yapıtı kadar ilgi gördü.

Stephen Hawking "Ben evrenin bilinmez ve anlaşılmaz bir şey, insanın sezgileri olabileceği fakat hiçbir zaman tam olarak analiz edemeyeceği veya kavrayamayacağı bir şey olduğu görüşüne katılmıyorum. Bu görüşün hemen hemen dört yüz yıl önce Galile tarafından başlatılan ve Newton tarafından devam ettirilen bilimsel devrime karşı haksızlık ettiğini düşünüyorum. Onlar evrenin en azından bazı alanlarının, gelişigüzel şekilde davranmadıklarını kesin matematiksel yasalar tarafından yönetildiklerini gösterdiler. O zamandan beri geçen yıllar içinde Galile ve Newton'un çalışmalarını evrenin hemen hemen her alanına uzatmış bulunuyoruz." diyor.
 

 

Parçacık Fiziği - En küçüğü keşfetme Macerası
Sezen Sekmen
Şubat 2007, ISBN: 978-9944-344-16-6


Elinizdeki bu kitap biraz yukarı kuark, biraz aşağı kuark ve bir miktar da elektron namlı leptondan yapılmıştır. Bunlara ulaşmak için kitap çok büyük bir teknolojiyle çok küçük parçlara ayrıştırılabilir. Dahası, elde edilen kuark ve leptonlar farklı şekillerde bir araya getirilip kitap çilekli dondurmaya, fötr şapkaya ya da uzay gemisi motoruna da çevrilebilir. Çünkü kuarklar, leptonlar ve bir kısım diğerleri temel parçacıklardır yani evrendeki herşeyin nihai yapıtaşları. Öte yandan eğer kitabı daha faydalı ve ilginç şeylere dönüştürmek yerine okumak tercih edilirse içeriğinde evrenimizi doğumundan bugüne şenlendiren temel parçacıkların ve onları yakalamak için sürekli uğraşan meraklı fizikçilerin heyecanlı hikayesi bulunabilir.

 

            

Holografik Evren
Michael Talbot
Çevirmen : Güray Tekçe
Ekim 1997, 492 sayfa, ISBN: 9758007424

Evrenin, hem madde hem de şuuru tek bir alan halinde içeren dev bir hologram olduğu kavramı; 'Gerçeklik nedir?' sorusunu soran herkesi heyecanlandıracaktır. Bu kitap, bu soruyu bir daha sorulmamak üzere cevaplıyor. Dr. Fred Alan WOLF Evrene bakışın yepyeni bir biçimi olan bu düşünce sadece fiziğin çözülememiş bulmacalarını çözmekle kalmıyor, aynı zamanda telepati, beden dışı veya ölüme yakın deneyimler, lüsid rüyalar ve hatta kozmik birliği hissetmek veya mucize eseri iyileşmeler gibi dinsel ve mistik deneyimleri bile açıklayabiliyor. Dr. Larry DOSSEY

 

Einstein'la Yüzleşmek
Werner Heisenberg
GELENEK YAYINCILIK

   Kopernik'in 500. doğum gününü kutladığımız şu yıllarda onun getirdiği klasik anlayış hala bilim çevrelerinde belirleyici olmaktadır. Peki, son dönemde yapılan yeni açıklamalara ve yeni bilimsel bulgulara rağmen söz konusu bilim geleneğinde niçin radikal bir kırılma yaşanmamaktadır? Einstein'la Yüzleşmek bilimin bu teme sorusuna verilmiş en kapsamlı cevaplardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Nobel ödüllü ünlü fizikçi Heisenberg, 9 makaleden oluşan bu kitapta tabulaştırılan bilimi ve dayatılan bilimsel kavramları sorguluyor. Klasik bilim anlayışını eleştirel bir tarzda ele alan bu eser, 20. yüzyılın başlarından itibaren Aristo mantığını ve Newtoncu fiziği temellerinden sarsan bilim anlayışının önde gelen klasiklerinden.
Çeviren: Kemal Budak Yayın Yılı: 2003; Orjinal Adı: Encounter's with Einstein; 139 sayfa; 2.HAMUR; 13,5x19,5 cm; KARTON KAPAK; ISBN:9758719785; Dili:TÜRKÇE

 

 

Atom Fiziği
Yakup Kurucu, Yakup Şahin
Pegem A Yayıncılık;
Ankara, 2005, 16 x 24 cm, 376 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9758792571


19.yüzyılın sonlarına doğru mikroskobik fizik alanına açılan pencereden görünenler ve bu sahadaki gelişmeler bugün itibariyle insanlığın nanoteknolojiye ulaşmasını sağlamıştır.

Bu kitap atom fiziğinin temel bilgilerini ve bulgularını, mümkün olduğunca, belli düzeylerde klasik fizik ve kuantum fiziği açısından verecek şekilde hazırlanmıştır.
 

Bir Zaman Makinesi Yapmak
Paul Davies
GELENEK YAYINCILIK

   Geçmiş ve gelecek tam olarak nerededir? Geçmişin yok olduğu ve tekrar geri getirilemeyeceği çok açıktır, gelecek bulanık ve henüz yaşanmamıştır ve şimdi ise "asıl gerçeklikte akıp giden bir an"dan ibarettir. İnsanın varolmayan bir dünyaya gitmesi nasıl mümkün olabilir? Bunu bir an için bir kenara bırakırsak, geçmişe yolculuk yapıp, değişikliklere sebep olmanın beraberinde getirdiği kaçınılmaz paradokslar hakkında ne diyebiliriz? Bunun şimdiye nasıl bir etkisi olur? Ye eğer zaman yolculuğu mümkünse, o zaman gelecekten geri gelip. 21. yüzyıl dünyasını incelemek isteyen zaman turistleri ile neden hiç karşılaşmıyoruz?

Çeviren: Ahmet Ergenç
Yayın Yılı: 2003; Orjinal Adı: How to Build a Time Machine; 152 sayfa; 2.HAMUR; 13,5x19,5 cm; KARTON KAPAK; ISBN:9758719696; Dili:TÜRKÇE

 


Albert Einstein: Bilimsel Kişiliği ve Dünyamıza Etkisi
Leopold İnfeld


ISBN: 9789754948257

Çeviren: Cemal Yıldırım

Sayfa: 196 Ebat: 13 x 19 cm
Baskı Yeri: Ankara
Basım Tarihi: 1.1.2000

Üzülerek belirtmeliyim ki, ülkemizi bugün saran genel yozlaşma, temel bilim alanlarında daha belirgin biçimde göze çarpmaktadır. Temel bilimler giderek çorak topraklara dönüşme süreci içinde. Yetenekli gençlerimiz, bilim yapmanın uzun ve zahmetli yolundan yürümeyi göze alamadıkları için saygınlık ve yüksek kazanç vaadeden mesleklere yönelmekteler.

Oysa temel bilimlerde ilerleme rastlantılara bırakılamaz. Hiç değilse ön koşullardan birinin gözden kaçırılmaması gerekir: İlgi ve yetenek potansiyeli yüksek gençlerimizi bilime yöneltmek. Çevirisini sunduğum kitabın bu yolda etkin bir araç niteliğinde olduğunu sanıyorum.

Einstein`ı alışılmış birkaç basmakalıp sözün ötesinde, gerçek kişiliği ve yaratıcı bilim adamlığı ile tanımak yalnız ona göstermemiz gereken bir saygı olarak kalmaz; bu aynı zamanda, kültürel ortamımızın sağlıklı yönde gelişmesi bakımından hem bir görev hem de iyi bir fırsattır.

Genç kuşakların, Einstein`ın yaşam serüveninde, geleceğe açılan yollarını aydınlatan bir ışık kaynağı, coşku ve atılım gücüyle birleşen bilgeliğin eşsiz örneğini bulacaklarına inanıyorum.
 

Rölativite Teorisi Üzerine Felsefi İnceleme

Rölativite Teorisi sadece bir fizik teorisi olarak görülmemelidir. O, aynı zamanda geleneksel bilgi, bilim ve varlık anlayışından, dünya kavrayışından kökten bir kopuşu, dolayısıyla da bir düşünme biçimi devrimini ifade etmektedir. Zaman, mekân ve nicelik kavramları düşünce dünyamızda artık yeni içerikleriyle yerini almış, varlık yeni bir çehre kazanmıştır. Diğer yandan modern fizikte tanık olduğumuz, insan dünyasını teorik v epratik anlamda kökten değiştiren atılımlar karşısında felsefe, sistemler yoluyla sözünü henüz söylemiş değildir. Bilgi ve varlık felsefelerinin önüne, Rölativite Teorisi ile açılan yeni ifku ilk defa işaret eden filozof, E. Cassirer olmuştur. Bir filozofun Rölativite Teorisi üzerine yaptığı ilk bilgi teorisi incelemesi olma özelliği taşıyan bu eser, bize, bu yeni ufkun ipuçlarını sunmaktadır.

Yazar: Ernst Cassirer
Yayınevi: Hece Yayınları
Sayfa sayısı: 160
ISBN:
Basım tarihi: Şubat 2008
Kategori: Felsefe

 

Evrenin Sırları
Orjinal isim: The Structure of the UniversePaul Halpern
Sarmal Yayınevi / Bilim Kitaplığı

Evren kaç yaşındadır?
Evren kadar yaşlı oldukları tahmin edilen yıldızları ve galaksileri nasıl açıklarız?
Evren bizim sandığımızdan daha fazla mı yapı içeriyor?
Evren genişlemeye devam edecek mi, yoksa günün birinde yok mu olacak?

Hubble Uzay Teleskobu gibi yeni teknolojik mucizeler uzayın en derin köşelerine ilişkin çok zengin bilgiler ortaya çıkarıyor. Onyıllar süren araştırmanın ardından, bilim insanları, "kayıp madde"yi, Büyük Patlama'dan arta kalan ve evrenin kaderini belirleyecek gözle görünmez maddeyi keşfetmeye artık yakın olduklarına inanıyorlar.

Paul Halpern, kozmolojinin ve teorik fiziğin dilini parçalayarak her meraklının anlayabileceği hale getiriyor. Ortaya çıkan sonuç, mevcut evren bilgimiz ve gelecek öngörülerimiz ışığında muhteşem bir gezintidir.
Paul Halpern, teorik fizikçi ve Philadelphia College of Pharmacy and Science'de profesör. Astronomi ve bilim üzerine çok sayıda kitabın yazarı.

Önsözü hazırlayan Bruce Gregory ise Harvard-Smithsonian Center of Astrophysics yöneticisi ve bilimsel eğitim uzmanıdır.
(Arka Kapak)
----------------------------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
134 s. -- 1. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789758304370
1999
134 s., 1. Basım
------------------------------------------------------
Çeviri : Fatma Esin
 

 

  

Fiziğin Gizemi Kralın Yeni Usu 2. Cilt
Roger Penrose

TÜBİTAK Yayınları / Popüler Bilim Kitapları
1990 yılında yayınlanan ve aynı yıl Bilimsel Kitap Ödülü'nü kazanan "Kralın Yeni Usu", modern fizik, evren bilimi, matematik ve felsefe üzerine bugüne kadar yazılmış en ilginç yapıtlardan biri... Yapay zekayı, usu ve bilinci tartışan elinizdeki kitap şimdiden bilimin klasikleri arasında yer almaktadır. Üç cilt halinde yayınlanacak bu önemli ve yaratıcı çalışmanın elinizdeki ikinci cildinde klasik fizik teorileri, kuantum fiziği ve konuyla ilgili temel kavramlar sorgulanmaktadır.

188 sayfa, 1. hamur, ISBN: 9789754031423; Boyut: 13 x 20 cm
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: The Emperor's New Mind Concerning Computers, Minds, and The Laws of Physics

 

Us Nerede? Kralın Yeni Usu 3. Cilt
Roger Penrose

TÜBİTAK Yayınları / Popüler Bilim Kitapları

1990 yılında yayınlanan ve aynı yıl Bilimsel Kitap Ödülü'nü kazanan Kralın Yeni Usu, modern fizik, evren bilimi, matematik ve felsefe üzerine bugüne kadar yazılmış en ilginç yapıtlardan biri... Yapay zekayı, usu ve bilinci tartışan Kralın Yeni Usu şimdiden bilimin klasikleri arasında yer almaktadır. Elinizdeki üçüncü ciltle birlikte tamamlanmış olan bu önemli ve yaratıcı çalışmanın okurların ilgisini çekeceğini umuyoruz.

202 sayfa, 1. hamur, ISBN: 9789754031706; Boyut: 13 x 20 cm
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: The Emperor's New Mind / Concerning Computers, Minds, and The Laws of Physics

 

EINSTEIN VE EVREN

Yazarı: LINCOLN BARNETT
Çeviren: H. AYDIN
Hazırlayan:
Yayınevi: IŞIK KİTAPLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1959
Dili: Türkçe

 

 

AY'DA İLK ADIMLAR : APOLLO 11 VE SONRASI

Yazarı: PETER RYAN
Çeviren: NURAN ÜLKEN, AYHAN TEZEL
Hazırlayan:
Yayınevi: SANDER YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1969
Dili: Türkçe

 

BİLİMİN SONU

Yazarı: JOHN HORGAN
Çeviren: AHMET ERGENÇ
Hazırlayan:

Yayınevi: GELENEK YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO: 975-871-951-3
Yayın Yılı: 2003

Dili: Türkçe
Özellikler: Birinci Baskı

Açıklama:328 sayfa, 13x19.5 ebatında

... yetkin bir bilim biyografisi.
- The Associated Press-
Bu mükemmel, kıskırtıcı kitapta Horgan, bilimin nerede olduğu ve nereye doğru ilerlediğine ilişkin fikir beyan etmleleri için dünyanın en aksi, en dik kafalı, en inatçı bilim adamlarının yakasına yapışırken, bizi de bu yolculuğun içine katıyor... Bütün bu bilim adamları Horgan'ın anlatısında hayat buluyor.'
- Washington Post Book World, kapaktan
Bay Horgan'ın pürüzsüz üslubu, inatçı mizacı ve ayrıntılara dair ustalıklı gözlemleri sayesinde, kitapta karşılaşan fikirler bize keyifli bir okuma sunuyor. Bütün bunlar sıklıkla insanı gülümseten bir üslupla sunuluyor... Çarpıcı bir kitap.
- Wall Street Journal
Başarıyla kotarılmış çok geniş kapsamlı bir tartışma...
- Washington Times
Bilimin Sonu, öncü bilim adamları ve felsefecilerden bazılarının zihnine bir bakış atıp, içindekileri gözler önüne seriyor. Okuyun, keyif alın ve çok şey öğrenmeye hazır olun."
- Hartford Courant
Bilimin dergilerde yayımlanmayan ya da okullarda öğretilmeyen yanına dair keskin bir içgüdüye sahip; Horgan perdenin arkasına süzülürken onu takip etmek, bize sunulan bir ayrıcalık olsa gerek.
- James Gleick, Chaos'un yazarı

 

 

BİLİMLER BİLİMİ SİBERNETİK
Yazarı: TOYGAR AKMAN
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: KARACAN YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1982
Dili: Türkçe

Açıklama:"Bilim ve Teknoloji yönünden büyük gelişmeler kaydeden 'Yirminci Yüzyıl'a bilginler bir ad bulmakta çok güçlük çekmişlerdir. Kimileri bu yüzyıla 'Modern FizikÇağı', kimileri 'Boyutlar Çağı' kimileri de 'Atom Çağı' demişler, sonunda da 'Uzay Çağı' adını en yakışır ad olarak kabul etmişleridr. Gerçekte ise, yüzyılımızda en büyük gelişmeyi sağlayan unsurun 'Sibernetik' olduğu anlaşılmış ve bu nedenle de çağımıza 'Sibernetik Çağı' denmesi uygun bulunmuştur. Sibernetik'in saptadığı en önemli bulgu 'canlı ve cansız varlıkların, çevreleri ile durmaksızın bilgialış verişinde bulunmaları' ve bu bilgi alış verişi sonunda da 'denge kurarak, kendi kendine yönetimde bulunabilmesi' durumudur. Sibernetil, Bilimler Bilimi adıyla anıldığı ve kendine özgü kelime, tanım ve terimleri olduğu halde, sizlere sunduğumuz bu yapıtta oldukça basit ve karşılıklı konuşur gibi bir yazım şekli uygulanmıştır. Kitabımızda 'Sibernetik'in gelecekte ne gibi aşamalar getireceği, önümüzdeki yılların nasıl bir 'Sibernetik Toplumu' yaratacağı özellikle açıklanmaya çalışılmıştır." (Arka kapaktan)

 

 

BİLİMSEL FELSEFENİN DOĞUŞU

Yazarı: HANS REICHENBACH
Çeviren: CEMAL YILDIRIM
Hazırlayan:

Yayınevi: BİLGİ YAY
Yayın Yeri: ANKARA
ISBN NO: 975-494-856-9
Yayın Yılı: 2000

Dili: Türkçe
Özellikler: Güzel Ciltli Birinci Baskı
Cildi: Karton Kapaklı
Durum: Yeni

Açıklama:Bilim felsefesinin temel taşı sayılan bu kitap, felsefenin, birbiriyle bağdaşmaz birtakım düşüncelerin bir çatışma alanı deği, bilimsel bir araştırma ve bilgi edinme yöntemi olduğunu vurgulamaktadır. Geçmişte ortaya atılan metafizik çözümlerin aldatıcı olmaktan ileri geçmediğini, felsefede ilerlemenin ancak bilimsel yöntemle sağlanabileceği tezini savunan yazar, bir yandan klasik felsefe öğretilerini acımasız eleştirirken, öte yandan uzay, zaman, nedensellik, evrim, atom gibi temel kavramları çözümlemekte, fizik geometri ve mantık alanlarındaki çağdaş gelişme ve anlayışlara ışık tutmaktadır. Okuyucu, bilimsel felsefeye giriş niteliği taşıyan bu kitapta bilimsel düşünme yönteminin en canlı ve sağlam örneklerini bulmakla kalmayacak, bilimin kavramsal yapısı yönünden genel kültür içindeki anlam ve değerini de görecektir. Reichenbach bu kitabı ile felsefenin spekülasyondan çıkıp bilime geçtiğini kanıtladığı savındadır. (ARKA KAPAK)

 

 

 

MODERN BİLİMİN TEMELLERİ

Yazarı: FETHİ YÜCEL
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI
Yayın Yeri: ANKARA
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1969
Dili: Türkçe

Açıklama: İzafiyet teorisinin bugün modern fizik ve felsefede oynadığı rol o kadar önemlidir ki, her aydının, İzafiyet kıyılarında hiç olmazsa bir gezinti yapması zarureti vardır. Bu küçük eserin amacı, böyle bir gezintiyi kolaylaştırmaktır.
( Önsöz'den )
16x24 cm 109 sayfa,

 

 

 

Rölativite ve Kozmoloji
Kaufmann, William J.
Onur Yayınları
Tür : Bilim
Basım Yeri ve Yılı : İstanbul, 1980
Dili : Türkçe
Çeviren : Çev. Sacit Tameroğlu
Orjinal Dili : İngilizce
Boyut : 14x20

Binlerce yıldan beri insanlar, gece vakti üstlerindeki gökyüzüne hayret ve hayranlıkla bakmışlardır. Bir ufuktan öbür ufka uzanan sayısız yıldızlar, bitip tükenmeden birbirini izleyen devreleri ile gümüş bir ay ve Zodiak kuşağının burçları boyunca gezinen gezegenler insanlara astronomi konusunda ilk çalışma arzusunu aşılamışlardır.
Bu kitabın özel amacı sokaktaki adama amatör astronoma ve astronomi öğrencisine, son zamanlardaki araştırmaların daha çarpıcı ve alışılmamış sonuçlarını, özellikle, genel rölativite kuramını tanıtmaktır.
 

 

Herkes İçin Görelilik: Göreliliğin Tarih, Kuram ve Kanıtların Basitleştirilmiş Bir Dökümü
Coleman, James A.
V Yayınları

Tür : Bilim
Basım Yeri ve Yılı : Ankara, 1987
Dili : Türkçe
Çeviren : Çev. Osman Gürel
Boyut : 14x20

İçindekiler.
Işık Hızı.
Mersenne’nin Ses Hızı Ölçümü.
Galileo’nun Işık Hızını Ölçme Girişimleri.
Işık Dalgalarının Başka Özellikleri.
Büyük İkilem.
Durağan Eter Postulası.
Eterin Başka Kanıtlamaları.
Eterin Beklenen Bir Etkisi.
Büyük İkilem
Özel Görelilik Kuramı.
Özel Kuramın İki Postulası.
Uzunluğun Kısalması.
Özel Kuramda Zaman
Özel Kuramın Deneysel Katkısı.
Kütlenin Hız İle Artışı.
Hızların Toplanması.
Kütle İle Enerjinin Eşdeğerliliği.
Zaman.
Genel Kuram ve Deneysel Kanıtı.
Görelilik ve Evrenin Doğası.
Birleşik Alan Kuramı.



 

 

Zamanın Gizli Sahipleri

Yazar : Jacques Bergier
Çeviren : Vedat Gülsen Üretürk
Kategori : Parapsikoloji
Bilimkurgu dünyasında hep bir zaman makinesinden söz edilir. İnsanları geçmişe veya geleceğe götürüp getiren bir makinedir. Ama bu makine olmadan da, başka mekanizmaları devreye sokarak zaman değişimlerini başarabilen insanlar çıkmıştır tarih boyunca. Jacques Bergier, gelecegin realitesinin geçmişte yaşanmış örneklerini sunan, ilk fantastik gerçekçilik türünden eserler veren bir yazar. Geçmişte yaşanan bugün de yaşanmaktadır, ilerde de yaşanacaktır.

"Biz, 'zaman yeteneği'nden geçmiş içinde yolculuk etmek, geçmişle iletişimde bulunmak ve sonra geçmişten geri gelmek gücünü anlıyoruz.


Zamanda yolculuk uzayda sonsuz yer değiştirmeleri içerir. Zamanda yolculuk için korkunç enerji nicelikleri gerekir."
(Arka Kapak)
---------------------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:Fransızca)
100 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 9809758007031
1990
100 s., 1. Basım: 1981, 2. Basım
----------------------------------------------------------
Sunuş : Ergün Arıkdal
Çeviri : Vedat Gülşen Üretürk
-------------------------------------------------------

 

 

Düşüncenin Sınırsız Evrimi

Yazar : Günhan Yayla, M.D.
Kategori : Bilim/Felsefe
Hangi tür bilim dalı olursa olsun bir bilim tapınağında, metafizik de bulunmalıdır. Yoksa tapınak, Einstein'ın dediği gibi, "ıssız" kalır. Evren, var edilmeden önce gerçekten boyutsuz bir atomaltı parçacıkta mı bulunuyordu? Büyük Patlama öncesini salt bir "Yaratıcı Dönemi" olarak algılayabilir miyiz? Rastlantının bilinci olabilir mi? Gerçekten var olmak, düşünmek ve düşünülmek midir? Her şey düşünce hedefi doğrultusuna mı yonelmiştir? Düşüncelerimiz genlerimizi, genetik ve düşünsel evrimimiz de, karşılıklı olarak, birbirlerini ve kaderimizi etkileyebilir mi?



EON
Yazar : Jean E. Charon
Çeviren : Alaiddin Sever
Kategori : Bilim/Felsefe

Yazar: Jean E. Charon
Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
Sayfa sayısı: 237
ISBN: 975800780-7
Basım tarihi: Şubat 2001

"Bu eser, vücudumuzun ve şuurumuzun esrarı ve daha genel bir deyimle, ruh ve madde ilişkileri konusunda evrensel ölçüde düşünenlere hitap etmektedir. İnsan medeniyetlerinin, büyük bir ihtiyaç hissettiklerinden dolayı, bildikleri ile hissettiklerini bir ahenk içine koyarak, muazzam kozmolojik macera içinde kendi yerlerini daha iyi belirlemek için sürekli araştırmalar yaptıklarına inanıyorum. Çok çeşitli arzu ve temennilerin biraraya gelmesinden doğan neo-gnostik akımın incelenmeye değer olduğunu düşünüyorum. Tabii, neticede ayrılmaz yoldaşımız olan zaman, tek hakim olacaktır."


Bir teorik fizikçi olan Jean E. Charon, maddeci evren anlayışımızda bir devrim yaratacak olan bu kitabında maddenin evrimleştikçe ruhsal bir nitelik kazandığını gözlerimizin önüne seriyor. Araştırmalarında her zaman için maddenin ardındaki ruhu gözlemlediğini anlatan yazar, ruhu tamamen dışlayan bir fizik bilimi kurmaya çalışan fizikçilerin kısıtlanmış programları karşısında hissettiği rahatsızlığı net biçimde dile getiriyor ve şöyle diyor: "Haklı olduğuma inanıyorum. Bazı temel parçacıkların yapısını ve özelliklerini tam olarak anlamak için, kaba maddenin zaman-mekan boyutunun yanında, ruhun zaman-mekan özelliklerinin tümünü gösteren bir kavramın gerekliliğini kanıtladım. Kabul etmeliyiz ki, kozmik ruhun macerası, kozmik evrenin her tarafında var olan parçacıklara dayanır: Düşünen elektronlar veya eonlar."

 

Fantastik Saydam Sayfalarla Uzay / Alex BARNETT

Özellikler

• Orijinal Ad : Space
• Yazarı : Alex BARNETT
• Editör : İlke Aykanat ÇAM
• Çeviren : Oğuz SEBİK
• Kapak Tasarımı : NASA
• Yayınevi : Tudem Eğitim Hizmetleri
• Yayın Tarihi : 2005,12
• Yayınlandığı Yer : İzmir
• ISBN : 975-9081-26-1
• Sayfa Sayısı : 37 Sürüm : 1
• Ebat : 225x290x1 Ağırlık : 84 Kuşe Kağıt
• Kapak : Ciltli
• Uzay ile ilgili merak ettiğiniz her şey... Temel bilgiler, inanılmaz fotoğraflar, çizimler ve özel olarak tasarlanmış "fantastik saydam sayfalar". Bir "ay yürüyüşü" resmiyle başlayın. Astronotların "apollo" giysisi, ay gezi modülü ve ay arabası ile ilgili her şeyi okuyun. Ardından asetatlı kağıdı çevirin ve aynı resim üzerinde bu defa; astronotların "apollo" giysisi, ay gezi modülü ve ay arabası'nın nelerden oluştuğunu ve nasıl kullanıldığını görün. Bu eşsiz göster ve anlat sistemi, bilgisayarla yapılmış kusursuz fotomontaj ve asetat teknolojisi ile anlatılmış, doğruluğu denenmiş ve kanıtlanmış bilgilerle kendi alanlarında uzman olan kişilerin araştırıp yazdığı ve fotoğrafladığı materyalleri sunuyor.
Astronotlar Ay'da nasıl hayatta kaldı? Bir yıldızın süpernovası nasıldır? Cassini görevi nedir? Bir uzay mekiğinin içinde neler var? Sekiz fantastik saydam sayfa, uzayın sırlarını ve fethini gözler önüne seriyor.



 

  

 

KUANTUM BİLGELİĞİ VE TASAVVUF
Yazarı: HALUK BERKMEN
Çeviren:
Hazırlayan:

Yayınevi: SİSTEM YAYINCILIK
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO: 978-975-322-522-9
Yayın Yılı: 2009

Dili: Türkçe
Sayfa Sayısı : 304
Ebat : 13.5x19.5


Açıklama:Günümüzün modern bilimleri bize yeni açılımlar ve farklı yaklaşımlar sunuyor. Fizik dünya ile ilgilenen pozitif bilimlerin sınırında bilim ile tasavvuf ortak bir düşünce şeklini işaret ederek bütünsel bir bakışa kapı aralıyor. Kuantum kuramının felsefi açılımını günümüz insanının düşünce ve davranışlarına uyguladığımızda "Kuantum Bilgeliği" şeklinde tanımlanabilecek yepyeni bir bakış açısı karşımıza çıkarıyor.
Bu kitapta sadece Kuantum kuramından değil, doğadaki karmaşadan, fraktallerden, belleğin holografik yapısından, temel parçacıkların sicim kuramından, sibernetik sistemlerden, yapay zekâdan ve ışıktan hızlı hareket eden takyonlardan söz ediliyor. Düşüncenin farklı boyutlarını oluşturan ve kadim bilgeliğin parçası olan Tao öğretisi ile Şamanlık da bu arada ihmal edilmiyor. Şaman mistisizminden söz ederken Asya'dan Meksika'ya kadar yaygın bir coğrafyada binlerce yıl etkin olmuş bir kültürün izleri sürülüyor.

 

Tanrı ve Yeni Fizik
Paul Davies

Konu: Bilim-Fizik

ISBN: 9757270008

Ait Olduğu Dizi: Yaşam Dizisi
Çeviren: Murat Temelli
Sayfa: 491 Ebat: 11*18 cm
Baskı Yeri: İzmir
Basım Tarihi: 01.01.2000
 

*Varoluşa ilişkin
- Evren nasıl yaratıldı ve nasıl sona erecek?
- Madde nedir?
- Yaşam nedir?
- Zihin nedir?
gibi derin sorunlar yeni değildirler. Yeni olan şey, sonunda onları cevaplamanın sınırı üzerinde olmamızdır.

* Hiçbir bilimsel sorun, evrenin nasıl varlığa geldiği konusundaki bilmeceden daha yıldırıcı ve daha temel değildir.

* Bu kitap din konusunda bir kitap değildir. Dahası, öncelikle dini yayınların yapıldığı konu üzerindeki yeni fiziğin etkisi hakkındadır.

* Bu kitapta okuyucu birtakım ızdırap verici matematik hesaplar ya da özel bir terminolojinin ipleri arasında olduğu düşüncesiyle yıldırılmıyor.

* Kitap ilk olarak, ateist ve inanan her iki kesim için, bilime ilişkin öncesiz bilgiyle, genel okuyucu için tasarlandı. Bunun yanısıra, gerçek bilgine yaraşır değerlerin bir kısmını da içine aldığını umuyorum.

* Bu kitabın anakonusu, Varoluşun Dört Büyük Sorusu adını verdiğim şeyi içerir.
- Doğa yasaları niçin böyledir?
- Evren, niçin onu oluşturan şeylerden ibarettir?
- Bu şeyler nasıl ortaya çıktılar?
- Evren, organizasyonunu nasıl başardı?

* Kitabın sonuna doğru, bu sorulara deneme kabilinden verilen cevaplar ortaya çıkmaya başlar. cevaplar fizikçinin doğayı kavrayışı üzerine dayanır. Cevaplar bütünüyle yanlış olabilirler, ancak fiziğe onları sağlamak için eşsiz derecede bir imkan tanındığına inanıyorum. Garip görünebilir, ama bana göre bilim, Tanrı`ya ulaşmada dinden daha kesin bir yol sunar.

* Kendi dini görüşlerimi dışarıda tutmaya çalışmış olmama rağmen, baştan başa fizik hakkındaki sunuşum kaçınılmaz olarak kişiseldir. Şüphesiz ki, çoğu izdaşlarım, çizmeye çalıştığım sonuçlara sertçe karşı karşı çıkacaklardır. Onların görüşlerine saygı duyuyorum. Bu sadece, bir insanın evreni algılayışıdır; başkaları da vardır. Kitabı yazmamdaki motivasyonum, gözün erişebildiğinden daha fazla bir evrenin varolduğuna inanmamdır.
Paul Davies

 

 


Mistik Düşünce ve Yeni Fizik
Orjinal isim: Mysticism and the New PhysicsMichael Talbot
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
200 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789755740423
1995
200 s.
----------------------------------------------------
Çeviri : Sabahattin Kurtay

Yeni fizik, yani kuantum fiziği teorisi, mistiklerin asırlardır ilan ettiği şeyi söylüyor bize: gerçeklik bir yanılsamadır. Yeni fiziğe göre, bilincin, "fiziki evren" de bir rolü var. Newton zamanından beri, fizik hep kaskatı bir ampirik yaklaşımı sürdürmeye çabaladı, ve gözlemcinin duygularını bir tarafa koymasını, yegane gözlemlenebilir birşey olan ve bilinçten önce gelen objektif gerçeklik üzerinde yoğunlaşmayı istedi hep. Fakat yeni fiziğin bulguları fiziki gerçekliği gözlemleyemeyeceğimizi, çünkü onun bir yanılsama olduğunu ve bütün mümkün gerçeklikler spektrumunda ona katılım halinde olduğumuzu gösterdi.

 

 

UZAY ÇAĞINDA İNANÇ KUR'AN VE MİSTİSİZM

Yazarı: HALUK CEMİL TANJU
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: BAYRAK MATBAACILIK
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1986
Dili: Türkçe
 

 

KUANTUM BENLİK
Yazarı: DANAH ZOHAR
Çeviren: SEDA KERVANOĞLU
Hazırlayan:

Yayınevi: DORUK KİTAPÇILIK YAYIMCILIK
Yayın Yeri: ANKARA
ISBN NO: 975-553-386-9
Yayın Yılı: 2008

Dili: Türkçe
Sayfa Sayısı : 287

Açıklama:Kuantum Fiziği, kafalarını fizik problemlerinden kaldıramayan fizik profesörlerini, üniversitelerin fizik bölümü koridorlarında yapılan tartışmaları çağrıştıran, gündelik hayatımızın basit kaygılarıyla ilişki kuramadığımız, bu nedenle de deyim yerindeyse "yorucu" bir kavram. Oysa ki Britanyalı fizikçi Donah Zorah'ın ellerinde; kendimizle, dünyayla ve başkalarıyla olan İlişkimizi açıklayabilecek bir alet kutusuna dönüşüyor. Bu alet kutusunun yardımıyla Zohar, yeni bir insan bilinci hipotezi kuruyor. Zohar'ın zihin açıcı tezi şu; öznel farkındalık dolaysız olarak kuantum süreçlerden doğar ve kuantum kuramındaki dalga-parçacık ikiliği zihin-beden ikiliğinin temelini oluşturur. Kitabın önemi ise, Zohar'ın bu tezi yalnızca fizik dünyasına ait olmaktan çıkararak; felsefi, toplumsal ve varoluşsal sorunlara bu tezin ışığında bakabilmesinde saklı. Zohar'ın teorisiyle artık kendimize ve yaşadığımız dünyaya modern dünyanın birbirinden bağımsız adacıkları olarak bakmaktan vazgeçebilir ve modern dünyaya özgü yabancılaşmadan kurtulabiliriz. Evreni, kaynaklarının emrimize amade olduğu bir tüketim nesnesi olarak değil, İnsan bilincinin de ifadelerinden biri olduğu bir bilinç durumu olarak görebiliriz. Yaşayan varlıklara yaşamın ortak yazarları olarak bakabiliriz. Kuantum Benlik; kendimizle, birbirimizle ve dünyayla barışı tesis etme mücadelesinde, kuantum fiziğinin zorlu yollarından gelmiş değerli bir katkı. "Bu kitabın ana teması, özellikle bu yüzyılda yaşama bir veba gibi yapışmış bir çeşit yabancılaşmanın ötesine geçmektir. Bu, biz bilinçli İnsanlar sanki evrende yabancı yaratıklarmışız, varoluşumuz tamamıyla kör evrim güçlerinin tesadüfi üretimi sonucu oluşmuş da, varlıkların düzeninde hiçbir rol oynamıyormuşuz, zalim ve hissiz dünyanın oluşmasını sağlayan amansız güçlerle hiçbir anlamlı İlişkimiz yokmuş gibi hissetmenin ardından gelen bir yabancılaşma duygusudur."

Arka Kapak

"Fizik dünyası birçok insana ayrı bir dünya gibi görünür. O dünyadaki matematiksel formüllerin, sırrına erişilmez deneysel sonuçların günlük dünyevi sağduyu deneyimlerimiz, algılarımız ya da duygularımızla hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünür. Yaşamımızın büyük bir kısmını kaplayan kişisel ve toplumsal sorunlardan ise söz etmeye hiç gerek yok. Oysaki, fizik tüm diğer bilim dalları gibi günlük yaşam deneyimlerinden ortaya çıkmıştır. Fizik, varlıkların nasıl ve niye devindiklerine duyulan merak ve ilgi nedeniyle, yani dünya ve dünyadaki yerimiz hakkında sorduğumuz sorularla başlamıştır. ve bu sorulara verdiğimiz yanıtlar bilim insanı olalım olmayalım hepimizi etkiler."Modern atomaltı fiziğindeki son gelişmeler ışığında insanın evrendeki yerini yeniden kurmayı deneyen Zohar, yıldız tozlarından boyalara, bitkilerden hayvanlara kadar tüm evrenle bütüncül, eşit bir ilişkinin insanı nasıl özgürleştirdiğini gözler önüne sererken determinist yaklaşıma karşı olasılıkların sunduğu yaratıcı açılımları da ortaya koyuyor.Zohar, özgürlük, zorunluluk, sorumluluk, nesne, yaratıcılık, ruh/madde, tanrı gibi temel felsefi kavramlara özgül ve yeni bir yaklaşım getirerek, yaşadığımız çağın açmazlarına ilişkin tartışma olanağı tanıyor.

Yazar:Donah Zohar
Çevirmen:
Seda Kervanoğlu
Sayfa Sayısı: 284
Baskı Yılı: 2003
Dili: Türkçe

Bilime ve bilimsel gelişmelere dayanma iddiasındaki Batı düşüncesi, insanın evrenle ilişkisinde olduğu kadar, kendi tinselliğiyle ve öteki insanlarla ilişkisinde de parçalayıcı, bölücü ve hiyerarşiktir. Kendini evrenin efendisi zannederek, ruhunu maddesinden ayıran insan giderek yalnızlaşmış, narsist, yabancılaşmış ve bencil varlığıyla kendi tahakkümünün kölesi olmuştur.

Zohar’ın Kuantum Benlik’i bu Newtoncu-Kartezyen zihniyetten anlamlı bir kopuş çabasıdır.

Modern atomaltı fiziğindeki son gelişmeler ışığında insanı, evrendeki yerini yeniden kurmayı deneyen Zohar, yıldız tozlarından kayalara, bitkilerden hayvanlara kadar tüm evrenle bütüncül, eşit bir ilişkinin insanı nasıl özgürleştirdiğini gözler önüne sererken determinist yaklaşıma karşı olasılıkların sunduğu yaratıcı açılımları da ortaya koyuyor.

Özgürlük, zorunluluk, sorumluluk, seçme, yaratıcılık, ruh/madde, tanrı gibi temel felsefi kavramlara özgül ve yeni bir yaklaşım getiren Zohar, yaşadığımız çağın açmazlarına da tartışma olanakları sunuyor.

“Zohar’ın teorisi, tüm çevrecilerin doğaya holistik yaklaşım arayışları için, tüm dua ve dileklerini yanıtlayan, Platon’dan modern Hıristiyan kilisesine kadar tüm batı düşünce dünyasına baskın olan ruh / madde ikiliğinden bir kaçış oluşturan fevkalade güncel bir teoridir.”

ÖNSÖZ
Bu kitaba başlamam çok garip oldu. Üç yıl önce bir televizyon ekibi, sezgisel bilgi ve modem fizik üzerine yazdığım başka bir kitap hakkında’ bir söyleşi yapmak üzere evime gelmişti. Onlardan özür dileyerek o sırada hamile olduğumdan bu kadar soyut bir konu üzerine düşünebilmemin zor olacağını söyledim. Yapımcı bana. “Peki o zaman hangi konuda konuşabilirsiniz?” diye sorunca ellerimi açıp “annelik” dedim.

Bunun üzerine annelik ve modem fizik hakkında hepimizi şaşırtacak denli uzun bir söyleşi yaptık, hamileliğim süresindeki ruh halimi, ilk çocuğumun doğumunu ve kendimi anne olarak nasıl hissettiğimi, kuantum fiziğindeki atomaltı parçacıkların garip dünyasının ta mm lam al arıyla anlatırken buldum kendimi. Gerçekliğin kuantum fiziğinde çizilen tuhaf resmi aynı derecede tuhaf olan hamilelik halinin ve anneliğe ilk adımın deneyimlerini anlatırken bana çok zengin bir İmgeleme gücü vermişti. Daha sonra bu söyleşi, beni çok şaşırtarak, kuantum fiziği üzerine yapılan bir televizyon programının temelini oluşturup, bir kitabın da bir bölümü oldu.’ Ayrıca içimdeki bir şeylerin yeniden uyanmasını da sağladı. Kuantum kuramıyla ilk kez on altı yaşımdayken tanıştım. Bu erken tanışma kuşkusuz hem yaşamımı hem de genelde “yeni fizik” dîye adlandırılan olgunun içerimlerine bakış açımı etkiledi. Buluğ çağımın son dönemlerinde birçok şey belirsizleşti ve kendimi, “Ben kimim, niye buradayım, bütün varlıklar arasında benim yerim ne, dünya niye böyle, bir gün ölecek olmamın anlamı ne’ı” gibi büyük sorulara en kısa zamanda yanıt bulma gerekliliği konusunda yoğun bir baskı altında hissettim. Anne ve babamın kalıplaşmış kısa yanıtlan büyükannemle büyükbabamın basit yöntemci düşünceleri bana ışık tutmaktan çok uzaktı. Ancak yeni fizik bana bir çeşit şiirsel bakış açısı sunar gibiydi.
Hadde ve enerjinin yerinde duramayan dengesi, dalga/parçacık ikiliğinin sürekli yer değiştirdiğinin sezilmesi, kendi yaptığım bulut hücresindeki buhar izlerinde gözlediğim parçacıkların ani doğum ve ölümleri, heisenberg’in belirsizlik İlkesiyle ortaya attığı ve insanı diken üstünde tutan gerçekliğin değişkenliği fikri; bunların hepsi hayal gücüme heyecan katı ve bana evrenin “canlı” olduğuna dair mistik bir duyum sağladılar. O dönemde kuantum matematiği hakkındaki bilgim ve kavrayışım varlıkların yapısal doğalarıyla ilgili ayrıntılı açıklamalar toparlayacak denli yeterli değildi; ancak “bunların hepsinin bir anlamı olduğu’na dair büyük bir İnancın tohumları atıldı.
ne yazık ki bu inancın ve tutkunun peşinden gitmek yirmi yıl kadar zamanımı aldı. Üniversite lisansımı fizik üzerine yapmama rağmen ya da belki bu nedenle yaşam mücadelesinde kendimi başka işlere kaptırdım.
fizik dünyası birçok insana ayrı bir dünya gibi görünür. O dünyadaki matematiksel formüllerin, sırrına erişilmez deneysel sonuçlarının günlük dünyevi sağduyu deneyimlerimiz, algılanınız ya da duygularımızla hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünür. Yaşamımızın büyük bir kısmını kaplayan kişisel ve toplumsal sorunlardan ise söz etmeye hiç gerek yok. Oysaki fizik, tüm diğer bilim dalları gibi günlük yaşam deneyimlerinden ortaya çıkmıştır. Varlıkların nasıl ve niye devindiklerine duyulan merak ve ilgi nedeniyle; yani dünya ve dünyadaki yerimiz hakkında sorduğumuz sorularla başlamıştır fizik ve bu sorulara verdiğimiz yanıtlar bilim İnsanı olalım olmayalım hepimizi etkiler.
Kişisel olarak benim zihnim halen benzer sorularla meşgul. Örneğin eşimle (psikiyatri ve psikoterapi) üzerine konuşurken, beynin yapısı ve İnsan bilincinin beklenmedik ve şaşırtıcı değişimleri hakkında tartışırken ya da Krisnamurti’nin yaşamının sun dönemlerinde varlıklar arası bağdan söz ederek, “Ben dünyayım” önermesini ileri sürdüğünü düşünürken hep bu soruları soruyorum.
Televizyon ekibiyle yaptığımız söyleşiden beri kendimi Kuantum fiziği hakkındaki bilgim üzerinde giderek daha fazla yoğunlaşmış buluyorum. Kuantum fiziğinin gerçekliği, atom allı oluşumlar seviyesinde anlatım biçimi ve elektronlar dünyasında olan acayip şeyler bana bazı bildik felsefî sorulara bakına konusunda yeni içgörüler kazandırdı. Örneğin, kişisel kimlik (ben ne kadar kendimin; ne kadarımı “ben” saymalıyım?), zihin ve beden sorunu (benim bilinçli zihnim ya da “ruh’um maddi bedenimle ya da başka bir maddeyle nasıl İlişkiye geçiyor?), özgür irade determinizm karşıtlığı ve anlam sorunu… Kuantum fiziği; doğum, ölüm düşüncesi, empati duygusu, ben ve başkaları arasındaki telepati, maddi dünyanın (özellikle çirkin büyük şehirlerde) bilinci kısıtlayışı vb. gibi günlük yaşam deneyimlerim konusunda farklı iç görüler kazandırdı.
Kuantum kuramı kimi zaman bu derin düşünceleri yeni ve daha keskin bir yoğunlaşma noktasına çekmeye yardımcı olan yararlı bir metafor hizmeti görürken kimi zaman bilincin ve buna bağlı olarak günlük deneyimlerin mevcut durumda nasıl İşlediği konusunda kısmen de olsa bir açıklama getirmeyi vaat eder. Bu kitap aslen bir metafor alıştırması olarak başladı, fakat yol aldıkça metafor bir sürü kanıta ya da en azından İnsan psikolojisinin gerçek fiziği ve onun ahlaki ve ruhani içerimlerine dair sağlam temellere dayalı bir görüşe ulaştı.

GÜNLÜK YAŞAMIN FİZİĞİ
Son yıllarda kuantum fiziği üzerine birçok iyi çalışma yayımlandı. Bu kitap onlardan biri olma amacıyla yazılmadı. Kitabın hederi Kuantum fiziğinin kendisiyle ilgili olmaktansa, onun getirilerinin günlük yaşam anlayışımızı nasıl aydınlatabileceği ve kendimizle, ötekilerle, kısacası tüm dünyayla olan ilişkimizi daha İyi anlamamıza nasıl yardımcı olacağıdır.
Daha doğrusu, bu kitabın ana teması özellikle bu yüzyılda yaşama bir veba gibi yapışmış bir çeşit yabancılaşmanın ötesine geçmektir. Bu, biz bilinçli insanlar sanki evrende yabancı yaratıklarmışız, varoluşumuz tamamıyla kör evrim güçlerinin tesadüfi üretimi sonucu oluşmuş da, varlıkların düzeninde hiçbir rol oynamıyormuşuz, zalim ve hissiz dünyanın oluşmasını sağlayan amansız güçlerle hiçbir anlamlı ilişkimiz yokmuş gibi hissetmenin ardından gelen bir yabancılaşma duygusudur. Bu temayı işleyebilmek için kuantum kuramı içindeki madde ve bilinç ilişkisine çok yakından bakıp, evrenle yeniden ortaklık kurmamızı sağlayacak bilince dair yeni bir kuantum mekaniği kuramı ortaya atacağım.
Bu yabancılaşmanın kökleri kültürümüzde çok derinlere, en azından İdeatar dünyası İle deney (yaşanan) dünyası arasında yaptığı ayrımı felsefesinde işleyen Platon’a kadar uzanır ve ardından Hıristiyanlığın ruhu yüceltip bedeni aşağılamasıyla devam eder.
Fakat herkesin Kabul ettiği gibi, modern kültürümüzdeki en güçlü etkiler on yedinci yüzyıldaki felsefi ve bilimsel devrimden, dolayısıyla Kartezyen şüpheciliğin ve Newtonculuğun ya da klasik fiziğin doğuşundan türemiştir. Bu iki düşünce biçimi de kendimize ve dünyayla olan ilişkimize bakışımızı tamamıyla değiştirmiştir. Kartezyen felsefe insanları bildik toplumsal ve dinsel ortamlarından koparıp, ‘ben’ ve ‘benim’ üzerine kurulu ‘benmerkezci’ bir kültür içine itmiştir. Newton’un görüşü ise bizi evrenin bir parçası olmaktan çıkarıp atmıştır.

Klasik fizik. Ortaçağ ve Yunanlıların yaşayan kozmosunu o amaç ve zeka dolu, tanrı sevgisinin insanın yararına kullanıldığı kozmosu almış ölü, tıkır tıkır işleyen bir makineye dönüştü mı üstü r.
Kopernik devrimi dünyayı yerinden oynatmış, dolayısıyla insanları da dünyanın merkezi olmaktan çıkarmıştır. E1ewton’un devinim üzerine üç kuralı ve oluşturduğu mekanik güneş sistemi modeli tamamıyla cansız bir yaşam taslağıdır. Nesnelerin hareket ediyor olmalarının nedeni belirli ve sabit kuralları izliyor olmalarıydı: Soğuk sessizlik bir zamanların coşkulu saadetini gölgelemişti, insanlar ve mücadelelerinin, bütün bilinç ve yaşamın, bu koskoca evrensel makinenin çalışmasıyla hiçbir ilgisi yoktu.
Tarih boyunca kendimiz ve evren içindeki yerimizle ilgili algılayışımızı günün geçerli fiziksel kuramlarına dayandırmıştır. Bu yüzden 300 yıldır, fizikçi olsun olmasın herkesin kişisel felsefesi, kimlik duyumu ve diğer insanlarla ve dünyayla nasıl ilişki İçinde olduğuna dair düşüncesi bu kasvetli Newtoncu görüşün İzini taşır.
Marx’ın tanımladığı tarihin değişmez yasaları. Darwin’in kör evrimci mücadelesi ve Freud’un karanlık insan ruhunun şiddetli güçleri; tümü de, büyük ölçüde ilhamlarını Newton’un fizik Kuramından alırlar. Le Corbusier’nin mimarisi de dahil. bunların hepsi, günlük yaşamımızın her evresiyle ilişkide olan o bîr sürü teknolojik araç gereç, bilincimize öyle derin nüfuz etmiştir ki hepimiz kendimizi Newton fiziğinin aynasında görürüz, hepimiz Bertrand Russell’ın “boyun eğmez bir keder” olarak adlandırdığı duruma gömülmüş haldeyiz.
‘İnanç Karşısında bilimin bize sunduğu dünya” diye yazan Russell bu yüzyıl başlarında bize şöyle seslenir:
Nedenlerin ürünü olan insanoğlu; aslının, gelişiminin, umutlarının ve korkularının, aşklarının ve İnançlarının atomların kazara düzenlenip bir araya gelmesinin sonucu olduğunu; hiçbir coşkunun, kahramanlığın, duygu ve düşünce yoğunluğunun yaşamını mezardan ileriye götüremeyeceğini; her çağdaki çabaların, kendini adadığı her şeyin, tüm ilhanlının, güneş ışığı parlaklığındaki dahiyane zekasının bu güneş sisteminin engin Ölüm denizinde yok olmaya mahkûm olduğunu görecek bir öngörüye sahip değildir ve İnsan yapısı basan tapınağının bir gün kaçınılmaz şekilde evrenin yıkıntıları altında kalacağını bilmez..:’

“nasıl olur da* diye sorar, ‘insan gibi böyle güçsüz bir yaratık bu yabancı ve gayrı insani dünyada arzularını hiç leke sürülmeden saklayabilir?” Aslında büyük ölçüde bunu yapamadık.
Yüzyılımızın yazılı eserlerinin çoğunda ve çok sayıda insanın deneyimlerinde yadsınmayacak bir çözülme görülür. Kültürümüz ahlaksal, ruhsal ve estetik, her açıdan bir sıkıntı İçindedir. Birçok “eski değer” ve genel kanı sorgulanmaz durumlarını yitirmiş ve biz kendi kendimizle baş başa kalmışızdır. Sayısız insan, ölü tanrıya küstahça kayıtsız kalan varoluşçu kahraman çağını İster istemez yaşamak zorunda bırakılıp, kendi değerlerinin yaratıcısı ve kendi vicdanlarının bekçisi olmuştur. Bu, ‘modernizm’in İnsanlığa getirişidir ve bedeli hem kişisel hem de kültürel köksüzleşme bağlamında çok büyük olmuştur.
Kendimizle ve ötekilerle olan İlişkimizde Newtoncu etki çok büyüktür. Eğer biz yaratılışın kazara oluşmuş bir ürününden başka bir şey degilsek ve denetimimiz dışındaki sayısız gücün oyununda bir piyondan ibaretsek, nasıl olur da hem kendimiz hem de ötekiler için anlamlı bir sorumluluk taşıyabiliriz?’
geçici varoluşumuz ve boş amaçlarımızla altbenimizin dinamiği ya da genlerimizin gizli emelleri, sınıf mücadelesi ve tarih tarafından fırlatılmış olan bizler nasıl olur da herhangi bîr şeyden sorumlu tutulabiliriz? Bu yüzden, modem sosyolojiden, eğitim kuramından ve tüm kişisel psikolojimizden şöyle bir soru doğar: Yirminci yüzyılımızın şu acayip vahşeti bu iktidarsızlığa karşı gösterilen doğal bir tepki midir?
Doğa ve özdeksel dünya karşısındaki tutumumuz da aynı oranda etkilenmiştir. Eğer Descartes’ın dediği gibi zihnimiz ya da bilinçli benliğimiz, özdeksel varlığımızdan tamamıyla farklı olsaydı ve Newtoncu fiziğin öne sürdüğü gibi eğer bilincin evrende hiçbir rolü olmasaydı, doğayla ve özdekle aramızda nasıl bir ilişki olabilirdi? Biz özdeksel çevremize karşı ve ondan ayrı tutulan yabancı bir dünyada yaşayan uzaylılarız. Bundan dolayı doğayı fethetmek, onu etki altına almak, sonuçlarını hiç düşünmeden onu kendi amaçlarımız uğruna kullanmak üzere yola çıkmışızdır.
Michel Seıres “İnsan dünyaya yabancıdır; şafağa, gökyüzüne, her şeye yabancıdır. Onlardan nefret eder ve onlarla hep savaşır. Bulunduğu çevre, savaşması, tutsak edilmesi gereken tehlikeli bir düşmandır” der.
Kutsal olan hiçbir şeye saygı göstermeyen, yirmi yüzyılda oluşan bu ortam ve İnsan elinden hesapsızca çıkan ve git…

 

Zamanın Sonu

J. Krishnamurti, Dr. David Bohm

Zamanın Sonu, insanoğlunun saptığı yanlış yönün, içinden çıkılamayacak bir durum olmadığında ısrar ediyor. İnsanoğlu köklü bir değişim geçirebilir, ama bunun için kendi sınırlı ve kişisel çıkarlarından sıyrılıp evrensele uzanması ve sonunda düşüncenin, zamanın, hatta boşluğun ötesindeki bir temelden kaynaklanan şefkatin, sevginin ve zekanın saflığına ulaşması gerekecektir. Bu ise, kişinin buradaki tartışmalarda yürütülen sorgulamalara bütün zihni, kalbi ve varlığıyla katılması anlamına gelmektedir.

Yazar: J. Krıshnamurtı
Yayınevi: Ayna Yayınevi
Çevirmen: Nurgül Demirdöven - Deniz Demirdöven
Sayfa sayısı: 347
ISBN: 975829728-7
Basım tarihi: Istanbul / 2003 - Ekim

 

 

Kozmik Kitap

Yaratılışın mekaniği üzerine

“İnsanı hayretler içinde bırakan bir eser - ruhsal yolda ilerleyen, istisnasız her insanın MUTLAKA okuması gereken bir kitap”

-Judith Hollister-

Itzhak Bentov, bu kitabında, aşkın bir bilinçlilik durumunda ve kendi yüksek beni ile bağlantıya geçerek bizlere evrenin oluşumunu, yapısını ve Tanrı’yı anlatıyor. Evrenin eşsiz yapısını anlatmak için bir model olarak hologramı kullanan yazar, sayılar ve renkler ile ilgili Kabalacı ilkeleri, kozmik şekillerin ve sembollerin anlamlarını, tanrıların ve devaların bilincini ve mutlağın doğasını bizler için aydınlatıyor.

Bir bilimci, makine mühendisi, kaşif ve mistik olan Bentov, iletişime geçtiği herkesi derinden etkileme gücüne sahip. Bu eşsiz kitabı, kesinlikle onun dehasının en iyi örneği.

Yazar: Itzak Bentov
Yayınevi: Dharma Yayınları
Sayfa sayısı: 153
ISBN: 9757800-28-7
Basım tarihi: Aralık 1998

 

 

Çılgın Sarkaç

Çılgın bir sarkaç gibi sürekli hareket halinde olan, canlılıkla dolu, titreşimlerin etkileşimleriyle an be an gelişen, büyüyen ve değişen bir evrende zamanın hakimi olmak... Bir dahi ve mucit olan Itzhak Bentov’un, “yeni fizik ve evrenbilim hakkında yazılmış en eğlenceli ve en uzak görüşlü eser” denilen kitabını okurken, gülerken öğrenebildiklerinize şaşıracaksınız. Kıpırdayın! Evren, “hareket” demek.

Yazar: Itzhak Bentov
Yayınevi: Meta Yayınları
ISBN: 975-8584-15-4
Basım tarihi: Aralık 2004

Çeviren : Nilgün Özcan
Kategori : Bilim/Felsefe
 


 

Kendini Bilen Evren
Orjinal isim: The Self-Aware Universe

Amit Goswami, Richard E. Reed, Maggie Goswami

Kuantum mekaniği bize daha geniş bir perspektif, algılayışımızı yeni bir aleme genişleten yeni bir bağlam vermektedir.Doğayı ayrı biçimler, dalgalar ya da parçacıklar olarak görebilir ya da tamamlayıcılığı keşfedebiliriz:
Dalgaların ve parçacıkların, aynı şeye özgü olduğu fikrini.
Rüzgarları, dalgaları, gelgitleri yerçekimini dizginledik sayılır. Sevgi enerjilerini dizginlemeye başlayabilir miyiz?
Tüm potansiyelimize , yani kuantum ve klasik benliklerimize bütünleşmiş bir halde sahip olabilirmiyiz ?
Yaşamlarımızın Sonsuz olanın ebedi sürprizlerinin ifadeleri haline gelmesine izin verebilir miyiz?
Verebiliriz.
(Arka Kapak)
Türkçe
426 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789758007974
2003

Kapak Tasarımı : Ferda Gürsoy
Çeviri : Yasemin Tokatlı

 

Kuantum Teorisi Felsefe ve Tanrı

Caner Taslaman

Kuantum teorisi evren anlayışımızda hangi köklü değişiklikleri yapmıştır? Kuantum teorisine dayanılarak 'doğanın teolojisi' nasıl yapılabilir? Bu teorinin ortaya konulmasının sonucunda Kanî'm, Spinoza'nın, Leibniz'in felsefelerinde hangi düzeltmelerin yapılması gerekmektedir? Jeolojik fikirler arasındaki tercihte bilimin rolü nedir? Metafizik tercihler, kuantum teorisi nin yorum lanışında ne tür farklar oluşturmaktadır? Tamamlayıcılık İlkesi ve Belirsizlik İlkesi hangi farklı şekillerde anlaşılabilir? Bu teoriyle ortaya çıkan indeterminizm ontolojik mi, epistemolojik midir? Evrende 'ontolojik şans' var mıdır? Bohr'la Einstein arasındaki tartışmanın galibi kimdir? Schrödinger'in kedisiyle ne anlatılmak istenmiştir? Doğa yasalarının ontolojik statüsüne ne gibi farklı yaklaşımlar vardır? Tanrısal etkinlik, kuantum belirsizliklerinin belirlenmesi olarak değerlendirilebilir mi? Kuantum teorisi mucizeler, özgür irade ve kötülük sorunu hakkında binlerce yıldır yapılan tartışmalara yeni açılımlar getirebilir mi? Bunlar ve benzeri daha pek çok soruya bu kitapta cevap veriliyor. Kuantum teorisinin felsefi ve teolojik açıdan ele alınmasını önemli bulanlara bu kitabı mutlaka tavsiye ediyoruz.

 

Evrenin Ruhu

Ruha neden inanıyoruz?

Ruh diye bir şey gerçekten var mı? Varsa nedir? Benlikten farklı bir şey midir?

Maddi dünyanın bir parçası mıdır? Ağırlığı var mıdır?

Beden ölümünden sonra da varlığını sürdürür mü?

Fred Alan Wolf, Evrenin Ruhu'nda din ve felsefenin en eski sorularına, kuantum fiziğinin en modern yaklaşımıyla yanıt arıyor. Okuyucuyu hem batı hem de doğu düşüncesini kapsayan heyecan verici bir yolculuğa çıkartan Wolf, Mevlana, Aristo, Platon ve St. Thomas'ın ruh konusundaki yaklaşımlarına da değinerek, eski Mısırlıların Dokuz Ruh Turu anlayışı, Kabalizm'deki madde ve enerjiden oluşan karmaşık evreni gizlice düzene sokmaya çalışan ruh düşüncesi ve Budistlerin Yok-Ruh fikri arasındaki farkları ortaya koyuyor.

Bunu yaparken ruhu fiziksel bedenin bir parçası olarak gören modern düşünceye karşı ruhu savunuyor. Böylece ruhun, tüm zamanların ve kültürlerin tinsel dehasını aşan, üçüncü binyılda bizi sağlam bir inanç, cesur bir yürek ve derin bir kavrayış ışığında yaşamaya davet eden yeni fiziğini ortaya çıkarıyor.

'Evren'in Ruhu son on yılın en önemli kitaplarından biri. Fred Alan Wolf'un diğer kitapları gibi, bu kitap da bilim, din ve felsefeyi bir araya getiren yaklaşımı anlayabilmek açısından mutlaka okunması gereken bir eser.'
Noetic Sciences Review

'Fred Alan Wolf, bilinç temelli yeni kuantum paradigmanın çok yönlülüğünün ve gücünün farkına varan ilk kaşiflerden biri. Bu kitapta, bu bilgiler ışığında ruhu keşfedeceğimiz, ölümden sonra yaşam sorusunun yanıtını arayacağımız bir yolculuğa çıkarıyor. Hem eğlenceli hem de kışkırtıcı bir kitap. Hararetle öneriyorum.'
Amit Goswami, Fizik Profesörü

Evrenin Ruhu, okuyucuyu, ruhu keşfedeceği ve ölümden sonra yaşam sorusunun yanıtını bulacağı bir yolculuğa çıkarıyor.

Yazar: Fred Alan Wolf
Yayınevi: Crea Yayıncılık
Çevirmen: Taner Gezer
Sayfa sayısı: 472
ISBN: 9786055882174
Basım tarihi: Nisan 2009

 

 

Temel Bilinç

Nick Herbert
(İnsan Bilinci Ve Yeni Fizik)
Orjinal isim: Elemental Mind
 

Belki de doğadaki hiçbir şey insan zihninden daha gizemli değildir. Zihin nereden gelir? Neyle çalışır? Ve öldüğümüz zaman zihnimiz nereye gider?

Olağanüstü akıcı bir dille yazılmış olan Temel Bilinç, "bilinç/beden sorunu"nda bir çözüme ulaşmak için yapılmış muhteşem ve cüretkar bir girişimdir. Şimdiye kadar bu tartışma iki ana tahminle yürütülmüştür. Biri, bilincin, belirli karmaşık biyolojik etkileşimlerin sonucu olduğunu ileri sürerken, diğeri beynin bilgisayar benzeri "donanımını" kontrol eden "yazılım" olduğunu varsayar. Bu kitap üçüncü bir hipotez sunmaktadır. Buradaki hipotez zihinsel durumlarla ilgili geleneksel açıklamaları cesurca bir kenara itmektedir.

Savını kuantum teorisinin üç anahtar özelliği (tesadüfi oluş, maddesiz oluş ve birbirine bağlı oluş) üzerine kuran Nick Herbert, bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlenmiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu hipotezini araştırmaktadır. Herbert'ın etkileyici ve geleneklere karşı çıkan anlayışına göre, bilinç gerçekten temeldir ve eşit derecede temel bir düzeyde maddeyle etkileşme bulunur.

Mükemmel bir şekilde kaleme alınmış ve şaşırtıcı derecede kendine özgü bir kitap olan Temel Bilinç, yüzyıllardır filozofları ve bilimadamlarını meşgul eden bilinç muammasına yeni bir yaklaşım sunmaktadır. Burada savunulan görüşleri devrim olarak nitelendirebiliriz.
(Arka Kapak'tan)
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
299 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 21 cm
ISBN : 9789758297085
2007
Çeviri : Meltem Andırıç
 

Tanrı Parçacığı Eğer Evren Yanıtsa Soru Ne?
Orjinal isim: The God Particle If The Universe Is The Answer, What Is The Question? Leon Lederman, Dick Teresi
Evrim Yayınevi / Bilim Dizisi

"Son yılların en açık, en eğlenceli bilim kitaplarından biri... Fiziğin ve kozmolojinin tüm tarihini açıklıyor. Yolda öyle çok güleceksiniz ki ne kadar çok şey öğrendiğinizin farkına bile varmayacaksınız."
- San Fransisco Examiner-

"Tanrı Parçacığı"nın, tüm doğanın gizemli yapı taşının büyüleyici keşfinde "Albert Einstein'la Mel Brooks arasında bir köprü" diye tanımlanan Nobel Ödüllü fizikçi Leon Lederman'a katılın.

Abdera'lı Democritus adlı sorgulayıcı bir Yunanlının kızarmış ekmeği kokladığından ve atom'un varlığı sonucuna vardığından bu yana en küçüğün izini sürmek bilimin en uzun araştırması haline gelmiştir. Şimdi şaşırtıcı özgünlükte bir kitapta, evrenin son gizlerinin kilidini açmaya bizi işkence edercesine yaklaştıran Evreka anlarının uzun zincirinden geçerek biz de aynı yolculuğu yapıyoruz. Galileo, Newton, Faraday, Rutherford ve Einstein Lederman'ın masalındaki kahramanlardan bir kaçı; maddenin peçesinin arkasındaki ipuçlarını arayan birbirinden zeki dedektifler.

Olağanüstü yalınlığı, jilet gibi nükteleri ve şaşırtıcı anlatı gücüyle Tanrı Parçacığı insan merakının sizi de macerada... tüm zamanların en büyük keşfi olacak bir bulmaca çözmede yer almaya çağıran bir şöleni.

"Stephen Hawking'in kozmolojide yaptığını Leon Lederman parçacık fiziği için yapıyor."
- Dallas Morning News-

"Zeki ve akıcı anlatımı kadar gülünç ve dogmalara saygısız... Lederman kuantum fiziğine kendi nükteli dönmesini yerleştiriyor."
- Booklist-
(Arka Kapak'tan)
-------------------------------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
502 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 9789755030890
2001
502 s., 1. Basım
-----------------------------------------------------
Çeviri : Emre Kapkın

 

Evren Nasıl Oluştu?
Elif Beklen, Halil Kırbıyık, Nilgün Kızıloğlu, Ümit Kızıloğlu


ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık ve İletişim A.Ş.;
Ankara, 2007, 1. baskı, 13,5 x 19,5 cm, 148 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9944344234


Bu kitapta, astronominin ve ona koşut bilimin tarih içindeki gelişimi, evren ve içinde bilinen veya bilinmeyenler hakkında bilgiler bulacak, zamanın sıfır olduğu andan itibaren evrenin yaratılışı ve geleceğine dair fikirlerle hayal gücünüzü zorlayacaksınız.
 

        

Yayınevi: BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1983

Dili: Türkçe

Atlantis: Tarih - Öncesi Evrensel Uygarlık

*Beşeriyetin tarihöncesi, çok uzak geçmişlerden bu yana bilinmeyen gelişim süreci.

*Binyıllar önce, beşeriyeti evrim yolunda ilerletmek için diğer Alemler’den gelen Yüksek Varlıklar

*Atlantis Uygarlığı’nın olağanüstü teknoloji ve bazı teknik özellikleri

*Atlantis Uygarlığı’nda halkın yaşamı, özellikleri, düşünce şekilleri ve kültürel yapısı.

*Atlantis Uygarlığı’nın Uygarlığımız ile olan kültürel ve sosyolojik ilişkisinin mahiyeti.

*Atlantis Uygarlığı’nın yıkılışına yol açan etmenler ve Atlantis’in Uygarlığımıza etkisi.

... (Arka kapaktan)

 

ATLANTİS ( Tarih Öncesi Evrensel Uygarlık)

Okült öğretiye göre “Round” denen her “Büyük Dünya Devresinde” 7 kök ırk yaşar. Her kök ırk da 7 alt ırka ayrılır. Atlantisliler, şimdi içinde bulunduğumuz Dördüncü Round’un 4. kök ırkını oluşturmuşlardır. Madam Blavatsky, “Atlantisliler tamamiyle insani ve dünyasal nitelikte bir ırktı. Ondan önceki ırklar insani ve fiziki varlıklar değillerdi, eterik nitelikteydiler” der. Üçüncü Kök Irk Lemuryalılardı. Beşinci Kök Irk ise bizim de ait olduğumuz Aryenlerdir. Atlantis ırkının 7 alt ırkı sırasıyla şunlardır: 1- Rmoahallar. (Dilin ilk örneklerini geliştirdiler.) 2- Tlavatliler. (Olumlu hırs ve bellek doğdu) 3- Toltekler. (Kamu kuruluşlarını ve babadan oğula geçen yönetimleri kurdular) 4- Turanlar. (Hırsı, nefsani yöndeki arzuların tatmininde kullandılar) 5- Orijinal Samiler. (Düşünce gücüne, muhakeme yeteneğine değer vermeyi öğrendiler, zeki olanlar ön safa geçti) 6- Akatlar. (Bireysel düşünceyi genel kanunlarla sınırlama ihtiyacı duydular, hak ve adalet sistemlerini kurdular) 7- Moğollar. (Düşünce gücünü çok geliştirdiler, en yaşlı olanın en akıllı olduğuna inandılar)
Atlantis’in batışı sırasında bu alt ırklardan sağ kalanlar her yöne doğru göç ettiler, kültürlerini de beraberlerinde götürdüler. Aynı kültür ve bilgeliğin izlerini taşıyan koloniler kurdular. Atlantis’in ana kıtası bundan birkaç milyon yıl önce batmıştı. 850 bin yıl kadar önce de bu kıtanın kalıntıları olan ünlü Ruta ve Daitya adalarıyla üçüncü bir küçük ada da sulara gömülmüştü. Eflatun’un sözünü ettiği Atlantis, yani Poseidonis ise nispeten yakın bir zamanda, 11 bin küsur yıl önce battığından bu olay kadim Mısırlılar tarafından biliniyordu. Poseidonis bir kara majisyenler (kara büyücüler) yuvasıydı. Atlantislilerin büyük bir kısmı bu afetler sonucunda yeryüzünden silinirken, aralarından seçilenler kuzeyden göç ederek bir milyon yıl önce Orta Asya’da bugünkü Beşinci Kök Irk olan Aryenleri başlattılar.
Atlantis ırkı, astral bedeni geliştirmek, giderek onu eterik ve fizik bedenlerle bir bütün haline getirmekle yükümlüydü. Ama astral beden sonunda Atlantislilere hükmeder hale geldi. Atlantislilerin psişik yönleri aşırı derecede gelişmişti, belirli türden majik uygulamalara saplanıp kaldılar, bu da onların sonu oldu. Bizim ait olduğumuz Aryen ırkından beklenense, mental bedenin geliştirilmesi ve daha aşağı düzeydeki diğer üç bedenle koordine edilmesidir. (Sayfa: 6-7)

Yüksek Rehber Ruh WHİTE EAGLE : “Çeşitli afetler ve Atlantis’in batışıyla ilgili öyküler çağlar boyu sürerek bugüne kadar gelmiştir. Adını hiç işitmediğiniz kıtalar da aynı akıbete uğramışlardır. Siz dünyanın yaşını bile bilmiyorsunuz. Gerçekten de zaman ve mekanın gerçek niteliği konusunda hiçbir bilgiye sahip değilsiniz. Bilim adamlarının belirli hesap metotları vardır. Bir süre için inanılan, sonra yeni bir teoriye yer açmak için çürütülen teoriler oluştururlar. İnsan gerçekten de zaman ve mekanı anlamaz. Spiritüel anlayışını geliştirene dek anlayacak gibi de görünmüyor! Çünkü aradığı bilgi, ancak gelişen ve genişleyen şuurla gelir.” (Sayfa: 9)

RUHSAL RAMALA MERKEZİ’NDEN : Atlantis ve Yükselişi

“Günümüzde Atlantis Uygarlığı konusunda birçok destan mevcut olmasına rağmen gerçekler pek azdır, eldeki kanıtlar da hayal kırıklığı yaratacak cinstendir. İnsanlık, kadim varlıkların bilgeliğiyle bağlantı kurmaya ve onu anlamaya muktedir olmadıkça Atlantis’in varlığını bilemeyecektir. Ancak, böyle bir uygarlık gerçekten vardı ve insanlığın dünya üzerinde tanık olabildiği en yüksek evrim düzeyine erişmişti. Hem teknolojik hem de spiritüel bakımdan insanlığın bugünkü durumunu kat kat aşmıştı.
“Atlantis’e ilişkin daha gelişmiş bir anlayış yakın bir zamanda ortaya çıkacaktır. Bilim adamları yakın bir gelecekte Atlantis’in doğru bir kaydını keşfedecekler. Fakat bu bilginin açığa çıkarılış amacı insanlığın merakını gidermek değil, bu yüzyılın sonunda meydana gelecek afetten sonra Atlantis’in tekrar ortaya çıkışına dünyayı hazırlamaktır. Bu zamanda Atlantis’in tekrar ortaya çıkışı anlamlıdır, çünkü sular etrafa yayılıp dağlar yükseldikçe ve karalar battıkça dünyanın yüzeyi İlahi Amaca uygun olarak İlahi Niyetle biçimlendirilecek ve bir zamanlar Atlantis olan kara parçası insanlığın kullanımı için tekrar yüzeye çıkacaktır! Yeni Çağ, eski Atlantis’in tüm imkan ve evrim kavramlarıyla birlikte yeni bir Atlantis’i de getirecektir!
“Atlantis’in nihai yok oluşu 15 bin yıl (veya 11-12 bin yıl) önce meydana gelmiş, fakat kaçınılmaz çöküş bu tarihten 35 bin yıl önce başlamıştı. Atlantis’in maddi olarak yeniden doğumuna yol açan Kova Burcu Çağı’dır. Bu yeniden doğumla birlikte sadece hayrın geleceğini sanmayın, Atlantis’in yüzeye çıkmasıyla birlikte onun şerri de gelecektir. Yıllar önce Atlantis’in yıkımını hazırlayan tüm uyumsuzluk ve yanlışlar da geri gelecektir. Şerrin varlığını kabul etmek ve onu dönüştürerek ülkeyi (İngiltere’yi) gelecek Çağ’a hazırlamak size, bu dönemde enkarne olan Atlantislilere düşen bir görevdir. Atlantis’i yok eden afette ölen evrimleşmiş canlardan birçoğu şu kadar zamandır dengeyi ayakta tutmuşlardır, ama Atlantis’in yükselişiyle birlikte sorumluluktan kurtulacaklardır. Dolayısıyla insanlık, o zamandan beri birçok enkarnasyonlar sonunda elde ettiği yüksek şuur ve idrakiyle bir yandan Atlantis’in armağanlarını, evrim bilgilerini kabul ederken, diğer yandan da sözünü ettiğimiz şerle başa çıkmak zorunda kalacaktır!
“Sizin Atlantis’e inanıp inanmamanız beni ilgilendirmez! Her büyük bilgelikte olduğu gibi kabul ya da reddetmeye şuurunuz karar verecektir. Ancak şunu belirtmek isterim ki, bu dünyadan insanlığın farkında bile olmadığı pek çok uygarlık gelip geçmiştir. İnsanlığın kendi evriminin ilk aşamaları hakkındaki bilgisi çok eksiktir. Bu bilginin depolandığı binalar ve diğer yazılı kanıtlar uzun süredir kayıp olduğu için dünyanın gerçek tarihini maddi yollardan elde etme imkanından yoksunsunuz.
“İnsan ilk kez bu dünyaya yerleştirildiğinde, Güneşin Rabbi tarafından kendine benzer şekilde yaratıldı. İnsan bu dünyaya ait değildi, sadece burada yaşaması da amaçlanmamıştı. Yer küreye ayak bastığında, ne tür bir hata yaptığının farkında olmaksızın burada mükemmel bir yaşam sürdü. Cordemia adıyla bilinen ve insanoğlunun dünya üzerindeki ilk büyük uygarlığı olan bir uygarlıkta yaşadı. Bu uygarlığın coğrafi konumu, Ölü Deniz dediğiniz su kütlesinin civarındaydı. İlahi bir bağış olan özgür seçim, insana sonradan verilmiş ve bu bağışla birlikte düşüşü de başlamıştır!
“Yeryüzünün burçlar kuşağınca belirlenen devresel evrimi gerçekleştikçe, insanlığın kurduğu uygarlıklar da kah tırmanışa geçerek kah bir yerlere çarpıp parçalanarak yükselmiş ve çökmüşlerdir. Lemurya gibi büyük uygarlıklar gelip geçmiştir. O zaman insanlık şuurunu iyiden iyiye yükseltmişti. Dünyadaki hayatın gerçek anlamını kavramış, daha yüksek planların bilgisine uzanacak hale gelmişti. Bu büyük olayı gerçekleştirmek için o zamana kadar kimsenin ayak basmadığı bir kara parçası hazırlandı. Suların altındaki bu kara parçası dünyanın merkezinde ikamet eden (Agarta) Spiritüel Hiyerarşi üyelerince hazırlanmıştı. Böylece, afetlerle birlikte gelen bir yeniden doğum hareketiyle Atlantis kıtasının su üstüne çıkması sağlandı. Artık insanlık için yeni bir çağ ufukta ağarmaya başlamıştı.
“Atlantis coğrafi konum olarak Atlantik Okyanusunda yer alıyordu. Atlantis adının günümüze kadar gelmesi çok tuhaf değil mi? Kıta kuzeyde İzlanda’dan, güneyde Falkland Adalarına, Afrika’nın batı kıyısından Amerika’nın doğu kıyısına kadar uzanıyordu. Yüksek dağlarla kaplı güzel bir kara parçasıydı. Günümüzde Azor Adaları olarak bilinen adalar bu dağ kütlelerinin su üstünde kalan kısımlarıdır. Bugün bu büyük kıtadan geriye bazılarını bildiğiniz oraya buraya dağılmış birkaç ada kalmıştır. Iona adası başta olmak üzere bunlardan birkaçına İngiltere sahiptir. Hebrid Adaları, Batı İskoçya Adaları ve İngiltere’nin batı bölgesi gibi. İzlanda, Grönland, Kanada’nın doğu kıyısı ve Maine Eyaletine kadar Amerika’nın doğu kıyısı da eski Atlantis’ten kalan kara parçalarıdır.
“Her büyük uygarlıkta olduğu gibi, Atlantis’te de çeşitli uluslar bulunuyordu. Bunu Amerika’nın günümüzdeki durumuyla karşılaştırabilirsiniz. Orada da dünyanın dört bir tarafından gelmiş uluslar yaşar. Tüm ırkların en evrimleşmiş kişileri, yeryüzünün rüyasını gerçekleştirmek için bu yeni kıtaya yöneliyordu. Atlantis Çağı binlerce yıl sürdü. Uygarlık, yüksek planlardaki hayatın bir kopyası haline gelecek şekilde yücelmişti. Atlantisliler bu hayatla ilgili en yüce gerçeği, yani Tanrının dünyaya yansıyan varlığını tanır hale gelmişlerdi. Bu dünya ile içinde yer aldığı ‘Güneş Bedeni’ arasında bir ayrılık olmadığını biliyorlardı. Fizik planı kabul ediyor, fakat onun kısıtlı olduğunu kabul etmiyorlardı. Güneş Bedeni içindeki tüm hayatın yaratıcısı olan Güneş Logos’unun kozmik enerjisinin, dünyadaki tüm fizik maddenin biçimlendiricisi olduğunu idrak etmişlerdi. Bu dünyaya ait olmadıklarını, maddi bedenler içinde yaşayan çok daha yüce varlıklar olduklarını biliyorlardı. Maddi bedenlerin sorumluluğunu taşıdıklarını da biliyorlardı. Dolayısıyla ‘ben’in bireyselliğinin aşağı düzeydeki yönüne değil, yüksek yönüne değer veriyorlardı. Atlantis’te komünal bir yaşam sistemi vardı. Birçok ulus olduğu halde ırklar arasında ayrım yapılmazdı, çünkü hayatın amacı ortaktı.
“Birçok uygarlıklardan süzülüp gelen yüksek bir teknolojiye sahiptiler. Güneş enerjisini tanıyor ve ondan yararlanıyorlardı. Oysa günümüz insanlığı hayatındaki en büyük faktörü görmezden gelmekte, güneşin gücünün değerini takdir edememektedir. Atlantisliler güneş enerjisini sadece ulaştırma, şifa ve inşaat alanında kullanmakla kalmayıp spiritüel açıdan da ondan yararlanıyorlardı. Bu enerjiyle temas eden maddenin her zerresinde Mabut’un bir veçhesinin bulunduğunu bildiklerinden, tüm maddenin güneş tarafından kontrol edildiğini kabul ediyorlardı. Kısaca, güneş enerjisiyle hayat arasındaki ilişkiyi keşfetmişlerdi.
“Atlantislilerin yapmış olduğu binalardan günümüze birkaç örnek kalmıştır. Mısır’daki büyük piramitlerle, İngiltere’deki Stonehenge Atlantis mimarisinin örneklerindendir. Ayrıca diğer ülkelerde de insanlığın esrarını henüz çözemediği arkeolojik değerler vardır, bunların hepsi değilse bile birçoğu Atlantis’e dayanır. Maddenin yapısını gayet iyi bildikleri için, önce maddeyi dezentegre edip tekrar maddi formlar haline dönüştürebiliyorlardı. Özellikle binaların yapımında kullanılan devasa taş bloklar önce demateryalize ediliyor, istenilen noktaya götürüldükten sonra da materyalize ediliyordu. Bu size imkansız gibi gelebilir, ama gerçektir. Dünyanın maddesi güneş enerjisi tarafından bir arada tutulur, maddenin nasıl bir arada tutulduğunu anladıktan sonra onu istediğiniz gibi dezentegre edebilir ve tekrar yaratabilirsiniz.
“Atlantis toplumu rahip-krallar tarafından yönetiliyordu. Bunlar evrim yolunda büyük başarı gösteren bu iş için eğitilmiş insanlardı. Ülkeyi büyük bir spiritüel güçle yönetmekte ve eğitmekteydiler. Yüce varlıklarla bağlantı kurma onlar için olağan bir şeydi. İstedikleri zaman Spiritüel Hiyerarşiyle uyumlu hale gelebiliyorlardı. Sadece rahipler değil, sokaktaki halk da manyetik bir cihaz aracılığıyla yüksek hayat planlarıyla uyum sağlayabiliyordu. Dua etmek ya da meditasyon yapmak istediklerinde bu cihazı üzerlerine takarak yüksek varlıklarla bağlantı kuruyorlardı. Atlantis Çağı, diğer planetlerdeki üstatların dünyayı ziyaret ettikleri bir dönemdi. Atlantisliler de güneş sistemi içindeki planetleri ziyaret ederlerdi. Bunu roket veya uzay aracı kullanarak değil, zihin gücünü kullanarak yaparlardı. Yer çekimini yenerek uçmayı başarıyor, bedenlerini bir yerden başka bir yere nakledebiliyorlardı.
“Hastalık ya da rahatsızlık durumunda hastalığın kaynağının fizik bedende değil, daha yüksek bedende olduğunu bilirler, tedaviyi orada gerçekleştirirlerdi. Hasta olan kişi bir şifa mabedine götürülür ve bir odaya yerleştirilirdi. Oda belirli tür bir kristalden inşa edilir ve o şekilde açılandırılırdı ki, güneşin kozmik enerjileri odaya rahatlıkla girerdi. Hasta odanın ortasına oturtulur, hastalığına göre çeşitli renkteki ışınlar üzerine yönlendirilirdi. Bu arada yüksek rahipler hastanın akaşik kayıtlarına bakarak tedaviye katkıda bulunurlardı. Onlar hastanın rahatsızlığının sadece o andaki yaşamıyla değil, geçmiş yaşamlarıyla da ilgili olabileceğini bilirler, eğer rahatsızlık daha önceki yaşamlara dayanıyorsa tedaviyi o yöne kaydırmak için girişimde bulunurlardı.
“Çizdiğim bu tabloya bakarak “madem bu kadar uygardı Atlantis neden çöktü?”
diye sorabilirsiniz. Evet, Atlantis de tüm uygarlıklar gibi aynı sebepten çöktü. İnsan hatası! Atlantisliler yüksek bir uygarlık kurmalarına rağmen, kendilerini doğru şekilde motive edememişlerdi. Evrim düzeylerini Yaratıcının plan ve programını gerçekleştirmek için değil, yaratılışla ilgili kendi fikirlerini gerçekleştirmek için kullandılar. Bilgilerini kişisel tatmin ve çıkar için, kudret ve servet sahibi olmak için, diğer varlıkları kontrol altına almak için kullandılar. Başlangıçta onları yücelten güçler artık yıkımlarına hizmet etmeye başlamıştı. Koca kıta sular altında kalıncaya kadar bu davranışlarından vazgeçmediler. Kaçınılmaz yıkımı Atlantis üzerine yönlendirenler sadece Spiritüel Hiyerarşinin Yüce Varlıkları değildi, Atlantis’in gerçek rahipleri de bu yıkımı onaylamışlar, Atlantis’in yok edilmesi gerektiğini, ancak böyle yapıldığında şerrin dengede tutulabileceğini kabul etmişlerdi. Onlara göre Atlantis, bilgisinin sorumluluğunu kabul edinceye kadar yeni evrim sikluslarına girmeliydi. Bunun için kendi canlarını da feda etmeye hazırdılar.
“Herhangi büyük bir uygarlık dezentegre olmadan önce bir sonrakinin tohumları ekilir. Bugün mevcut olan ırkları kuracak halklar Atlantis’ten çıkarılmışlardı. Şimdiki ırksal özelliklerin hepsi Atlantis’ten kaynaklanır. Kıta suların altına gömülmüş, şerri de kendisiyle birlikte batıp gitmişti. Bir afetle dünya dönüştürülmüş, insanlığın ileriye doğru yürüyüşü yeniden başlamıştı. Birçoğunuz Atlantisliydiniz. Büyük psişik güçlere sahip olanlarınız güçlerini o günlere borçludur. Günümüzde dünyanın her yanında yeni Atlantis Çağı’na hazırlanmak için psişik keşifler yapılmaktadır.
“Atlantis’te yaşamış canların çoğu, Atlantis’in ortaya çıkışına tanık olmak için şimdi enkarne oluyorlar. Onlar fizik olarak genç olmalarına rağmen, spiritüel yönden yaşlı kimselerdir. Ne yazık ki birçoğu spiritüel motivasyondan yoksun oldukları ve dünyanın kısıtlılıklarına dayanamadıkları için yanlış yollara sapmaktadırlar.
“Atlantis tekrar yükselecektir. Dünya Öğretmeni tekrar gelecektir.Yeni Çağ’ın tohumları şimdiden ekilmiştir. O tohumlar sadece erkek ve kadınların tohumlarından oluşmaz, zihin ve maddenin tohumları, bitki ve hayvanların tohumları hepsi ekilmiş durumdadır. Bu büyük uyanış için, dünya evrimindeki bu büyük adım için gerekli tüm hazırlıklar yapılmıştır. Kendini ıslah etmesi için insanoğluna verilen son fırsat olacaktır bu. Atlantis yurttaşları, ıslah olmaya hazır mısınız?” (Sayfa: 9-15)

Uyuyan Kahin EDGAR CAYCE : Atlantis ve Teknolojisi

Ünlü Amerikalı medyum Edgar Cayce trans halindeyken Atlantis’in yıkımına yol açan Atlantis enerji santralleri ve kristalleri hakkında son derece ilginç açıklamalarda bulunmuştu.
“Atlantis’te deniz ve hava gemilerinin ulaşımında, uzaktan fotoğraf çekmede, yer çekimini yenmede ve daha birçok işte korkunç bir kudrete sahip kristaller kullanılıyordu. Ateş taşı da denen ve ışığı yoğunlaştıran bu kristal, iletken olmayan taşlardan yapılmış bir binada saklanıyordu. Binanın üst kısmı oval biçimde ve açıktı. Kubbe açıldığında dünyada bulunmayan kozmik enerjiler içeri alınarak konsantre ediliyor ve hayatın her alanında enerji olarak kullanılıyordu. Kristaller o devrin inisiye rahipleri tarafından hazırlanıyor ve taştan çıkan gözle görünmeyen ışınlar da onlar tarafından yönlendiriliyordu. Bu ışınlar insan bedenlerini gençleştirme işinde bile kullanılıyordu.
“Söz konusu kristaller çok yüksek frekanslara ayarlanmışlardı, Atlantis’e yıkımı da işte bu getirdi, kıta sulara gömülerek battı, çünkü ilahi melekeler egoist ihtirasları tatmin etmek için kullanılmaya başlanmıştı.
“Taşın yapımına gelince: Taşın silindir biçiminde büyük bir mercek olduğunu görüyoruz. Üzerindeki fasetalar o tarzda kesilmişti ki, tepesindeki kapak taşı, silindirin ucuyla kapak taşı arasında konsantre olan gücün odaklanmasını sağlayabiliyordu. Taşın nasıl inşa edileceğine dair kayıtlar bugün dünyanın üç değişik yerinde bulunmaktadır. Birincisi, batık kıtadaki bir mabet kalıntısının altında, yani Florida kıyısı açıklarında Bimini olarak bilinen yerde. İkincisi, Mısır’daki mabet kayıtlarında. Üçüncüsü, şimdi o taşların çıkarılmakta olduğu Amerika’daki Yucatan denilen yerde. Yucatan’da aynı taşın bir amblemi de var. Bunu açıklığa kavuşturalım ki daha kolay bulunabilsin, çünkü bunlar Amerika’ya getirilecekler. Bir bölümü Pensilvanya Devlet Müzesine taşınacak, bir bölümü de Washington ya da Chicago’ya.” (Sayfa: 15-17)

Okültist Bn. MARCİA MOORE : Atlantis Uygarlığı

Amerikalı yoga hocası ve okültist Bn. Marcia Moore, Atlantis’le ilgili ekminezi çalışmalarında birçok süjeden elde ettiği bilgiyi aşağıdaki şekilde toplamıştır.
“Hemen hemen herkes Atlantis’in güzel olduğu konusunda hemfikir. Atlantis yeşil tepelerden, görkemli dağ sıralarından, verimli tarlalardan, plajlardan, kentlerden oluşuyordu. Arı kovanı gibi faal olan liman kentlerinin limanlarında büyük gemiler demirliydi. Halkın çoğunluğu uçmayı tercih ediyordu. Atlantisliler çeşitli türden manyetik motorlu uçaklar kullanıyorlardı. Ufak kişisel uçaklar, otobüs tipi uçaklar ve kainatın başka planetlerinden gelen uzay araçları da vardı.
“Atlantis kültürünün zirvesinde yer alan ekonomi güneş enerjisine dayanıyordu. Güneş ışınları laser benzeri kristaller tarafından ışığa, ısıya ve itici güce dönüştürülüyordu. Kadınlar erkeklerle eşit haklara sahip olmadıkları halde oldukça üstün bir pozisyondaydılar.Tümüyle anaerkil kültürün geçerli olduğu dönemler olmuştu, ama teknolojinin ilerlemesiyle birlikte kadınların durumu da sarsılmıştı.
“Teokratik bir yönetim şekli vardı, iktidarın dizginlerini ellerinde tutmaya çalışanlar arasında entrikalar dönüyordu. Enerji kaynakları kontrolleri altında olduğundan rahiplerin emirlerine hiç kimse karşı koyamıyordu. Din ile bilim birbirinden ayırt edilemeyecek kadar iç içeydi. Bunun yarattığı sonuçlar her zaman yararlı oluyordu denemez. En tepede rahipler, onların altında aristokratlar, daha sonra da tüccar ve köylüler yer alıyordu. Ayrıcalıklı sınıflar son derece kendini beğenmiştiler, sosyal merdivenin alt basamaklarında yer alanlardan ise hiçbir itiraz duyulmuyordu.
“Bir zamanların Atlantis yöneticileri, kainatın değişik yerlerinden gelmiş bilge kişiler tarafından yönlendiriliyorlardı. Anlaşıldığı kadarıyla, Atlantis uygarlığının başlangıcında bu ziyaretçilerden bazıları dünyalılarla evlenerek kendi türlerinden varlıkların uygun bedenler içinde enkarne olmalarını sağlamışlardı. Ekminezi süjelerinden bazılarına göre orijinal Atlantis güneş sisteminin dışında bir yerdeydi. Dünyadaki Atlantis, ölmekte olan bir planetin sakinlerini barındırmak için kurulan bir koloniydi. Newyork, İngiltere’deki York kentinin adını nasıl almışsa, Atlantis de çok ileri bir uygarlığın adını öyle almıştı. Atlantis’le birlikte kast sistemi, atalara tapınma, nesilden nesile geçen monarşiler ve yöneticinin “Göklerin Oğlu” olması geleneği başladı.
“Uzaylı ziyaretçilerin başlangıçta getirdikleri becerilerin en önemlisi şifalı bitkilerin kullanımı, arıcılık, buğday üretimi ve ekmek yapımı gibi tarıma yönelik şeylerdi. Ayrıca ateşte yemek pişirme hünerini de öğretmiş olabilirler. Ünlü Prometheus efsanesi de buradan gelmektedir. Astroloji, kutsal ayinler, sanat türleri, metalurji ve dille ilgili beceriler de yıldızlardan gelen Ağabeyler tarafından getirilmiştir.
“Dünya, bu Yüce Yöneticilere göre cesaret isteyen bir deneyin yürütüldüğü laboratuvar gibiydi. Planetteki evrimin aşama yapması için bir yandan insan ırkında genetik mutasyonlar yapılırken, bir yandan da yarı hayvan tipindeki varlıklar kasten ortadan kaldırıldı. Bu yüceltici çabaların bahşettiği yararlara rağmen bazı olumsuz yan etkiler de meydana geldi. Herhangi bir spiritüel yetenek, hala maddeye çok bağlı olanlar arasında ‘kudret kompleksleri’ oluşturma eğilimindeydi. Son günlerinde Atlantis, “ dejenere olan en iyi en kötü haline gelir” diyen atasözünü haklı çıkarır olmuştu. İnsanlar kendilerine sunulan armağanları almışlar, fakat bunun karşılığında yapmaları istenen tek şeyi reddetmişler, yani sunulan bolluğu paylaşmaktan kaçınmışlardı. Sonunda Atlantislilerin yaşantıları yanlış yollara saptı. Özgür iradeleri olduğuna inanıyor, ama özgürlüğün sorumluluğunu taşıma cesaretini gösteremiyorlardı.
“Birlikte ekminezi çalışmaları yaptığımız süjelerden bazıları, 20. yüzyılın ikinci yarısında yeni bir insan neslinin ortaya çıkışını hızlandıracak bir başka mutasyonun meydana gelmekte olduğunu söylediler. Şimdi, evrim sarmalının daha yüksek bir kıvrımı üzerinde Kova Burcu Çağının öncüleri, Atlantis’in son günlerinde Atlantislilerin karşı karşıya kaldıkları sorunların çoğuyla yüz yüze gelmek zorundalar.
“Atlantis’te mabetler sadece ibadet için kullanılmayıp yüksek şuur hallerinin edinilmesine yönelik de kullanılıyordu. Kutsal bir ses bilimi vardı. Okült uygulamalar, kıskançlıkla korunan ve iç mabedin duvarları arasında öğretmenden öğrenciye aktarılan bir sırdı.
“Atlantis’in son günlerinde ışık güçleriyle karanlığın güçleri arasındaki çekişme doruk noktasına ulaşarak açık bir savaş halini aldı. Uzaylı Ağabeyler, tıpkı çocuklarının tek başlarına hayata atılmasını ve deneme yanılma yoluyla öğrenmesini isteyen ebeveynler gibi ortalıktan çekildiler. Böylece bilge varlıklar anılar alemine geri dönerek efsane ve hayallerin sisleri arasında yitip gittiler.
“Atlantis’in nihai yok oluşu, genel kanıya göre yaklaşık 10 bin yıl önce bir dizi doğal afet sonunda meydana geldi. Sonu çabuklaştıran doğanın kaprisinden ziyade insanın kendini beğenmişliği ve açgözlülüğü olmuştu. Dünyanın nazik dengesi, insanların kendilerine emanet edilen güçleri ahlaksızca suiistimal etmesi yüzünden bozulmuştu. Bu olay, daha geniş bir açıdan bakıldığında İlahi Kıvılcımın kendi Yüce Mekanına yükselebilmesi için (dikey evrim), önce ruhun maddeye gömülmesi (yatay evrim) gerektiğini söyleyen Yüce Evrim Planının bir parçasıdır.
“Atlantisli rahipler yaklaşan olay konusunda uyarılmışlardı. Afetle ilgili imalara kulak verenler geniş çaplı bir kurtarma operasyonuna giriştiler. Ekminezi süjelerinden birkaçı, bazı kimselerin uzay gemileriyle kıtadan götürüldüklerini ifade etmişlerdi. Kutsal objelerin bekçileri, bu objeleri ya yer altındaki odalara saklamışlar ya da kırıp yok etmişlerdi. İlerde barbar ırkların eline geçmesini ve onları kötü emellerine alet etmelerini istemiyorlardı.
“Tufandan sonra göçmenler Çin’e, Hindistan’a, Tibet’e, Orta ve Güney Amerika’ya yerleştiler. Tarihten tanıdığımız İnkalar bunlardandı, firavunlardan çok önce Peru ve Mısırda teokratik uygarlıklar kurulmuştu. Tarihçilerin sözünü ettiği Mısır’dan önceki bir devirde Nil vadisinde kurulan bu efsanevi kültür, her zaman okült tradisyonun ana akımlarından biri olan Hermes öğretilerinin kaynağını meydana getirmiş olabilir.” (Sayfa: 17-21)

MADAM BLAVATSKY : Atlantis ve Tarihçesi

“Atlantis kıtasında iki farklı ırk yaşıyordu. Düşünce (yoga) ehli olanlar ilk Aryenlerdi
(5. kök ırktı). Kontrol altına alamadıkları hırsları yüzünden hızla dejenere olan savaşçı büyücüler ırkı ise 4. kök ırkın büyük çoğunluğuydu. Bu iki ırk fiziki ve özellikle de ahlaki bakımdan birbirlerinden farklıydılar. Her ikisi de bilgeliğe ve doğanın sırlarına derin bir şekilde vakıftılar. Evrimleri sırasında her zaman birbirlerinin hasmı olmuşlardı. Çinlilerin bile bu konuyu işleyen öğretileri vardır. Bir zamanlar kutsal bir adadan, ölümsüz insanların yaşadığı bir ülkeden söz ederler. Bu ölümsüz insanların bir bölümünün kutsal ada günahla kararıp yok olduktan sonra Gobi’deki çöle sığındıklarına, kendilerine yaklaşmaya çalışanları ruh ordularıyla geri püskürttüklerine ve hala orada yaşadıklarına inanırlar.
“Grek filozofu Proclus Atlantis hakkında şöyle diyor: “Ünlü Atlantis artık mevcut değil, ama bir zamanlar var olduğuna hiç kuşkumuz yok. Çünkü Habeşistan tarihini yazan Marcellus, bir zamanlar büyük bir adanın mevcut olduğunu, okyanusla ilgili tarihi olayları derleyenlerin bunu onayladıklarını söylemektedir. Bu tarihçiler, o zaman Atlantik Okyanusunda Persefone için kutsal olan 7 adanın bulunduğunu ve bunların yanı sıra Plüto, Jupiter ve Neptün için kutsal olan üç devasa adanın yer aldığını anlatırlar. Ayrıca son adanın (Poseidonis’in) sakinleri, Atlantis adasının birçok dönem boyunca tüm diğer adaları yönetişinin anısını atalarının kendilerine anlattığı şekilde korumuşlardır.”
“Üçüncü ırkın (Lemuryalıların) başından geçen büyük tufandan sonra insanların boyları hatırı sayılır derecede kısaldı ve ömürleri azaldı. Dindarlık açısından gerileyip hayvan ırklarıyla karıştılar. Devlerle ve Pigmelerle (kutuplardaki cüce ırklar) evlilikler yaptılar. Birçokları ilahi bilgi edinirken, sayıca daha kalabalık olanlar yasa dışı bilgiler edindiler ve kendi arzularıyla “sol yolu” izlediler.
“Dördüncü Kök Irk olan Atlantis ırkının ortaya çıkışından önce insanların çoğunluğu kötülüğe ve günaha saplanmıştı. Sadece ‘iradenin ve yoganın oğullarının’ izleyicileri ve müritleri olan ‘Seçilmişler Hiyerarşisi’ bunun dışında kalmıştı. Daha sonra Atlantisliler geldi, onlar dördüncü alt ırkın ortalarına doğru fizik yapıları sayesinde güçlerinin doruğuna ulaşan devlerdi. Dzyan Kitabı bu devler için, “Onlar bedenlerinin iriliğinde olan dokuz yati (yaklaşık 8 m) yüksekliğinde dev heykeller yaptılar” der. Bilimsel nitelikteki bir eserde 8 metre boyundaki bir ırktan söz etmek pek alışılmış bir durum değildir, yazara kanıtın var mı diye sorarlar. Buna yanıt olarak tarihe ve tradisyonlara bakın diyeceğiz. Dünyanın her yanında geçmişteki devler ırkına ilişkin yazılı ve sözlü gelenekler vardır. Hindistan’da Danavalar ve Daityalar, Seylan’da Rakshasalar, Grek dünyasında Titanlar, Mısır’da devasa kahramanlar, Kalde’de İzbudarlar ki Nimrod bunlardan biriydi ve Yahudilerin Moab ülkesinde Emimler, ayrıca ünlü devler Anakim de vardı. Hz Musa, 4.60 m boyunda 1.20 m eninde bir kral olan Og’dan bahseder. Goliath da 3.20 m boyundaydı. Eski Ahit, Hz Musa, Yoşua ve Davut zamanında bazı ülkelerin,Yahudilerin yanlarında çekirge gibi kaldığı devlerle meskun olduğunu yazmaktadır. Batık bir kıtanın kalıntısı olduğu jeologlar tarafından kabul edilen Paskalya Adası’ndaki dev heykellerden çoğunun 6 ila 9 m boyunda olmaları çok dikkat çekicidir. Kaptan Cook bu adayı keşfettiği zaman yerde yatan bazı heykelleri ölçtürmüş, boylarının 8 m, omuz genişliklerinin ise 2.50 m civarında olduğunu görmüştü.
“Afganistan’daki Hindukuş Dağlarının eteklerinde, Kabil ile Balktu arasında yer alan Bamyan kenti yakınındaki devasa heykeller acaba hangi çağa aittirler? Bu heykellerin en büyüğü 53 metreyi bulur, yani Amerika’daki 34 metrelik Hürriyet Heykelinden daha yüksektir. Birincisi gibi kayaya oyulmuş ikinci heykel 38 metre boyundadır. Üçüncü heykel ise 18 metreye ulaşmaktadır. Son iki heykel daha kısa olup en sonuncusu günümüz insanından biraz daha iricedir. Toga türünden bir elbiseye bürünmüş olan birinci heykel görünüşe göre Buda’yı temsil etmektedir, daha doğrusu temsil ettiği sanılmaktadır, ama işin aslı öyle değildir. 7. asırda Bamyan’a gitmiş olan ünlü Çinli gezgin Hiouen-Thsang bu dev heykelden bahsederken “Heykelin üzerini kaplayan parlak altın süsleme insanın gözlerini kamaştırıyor” der. Talbot da alçıdan yapılmış ve heykelin üzerine uydurulmuş olan elbisenin, kayaya oyulmuş orijinal heykelden çok daha sonraki bir çağa ait olduğunu tespit etmiştir. Acaba bu heykel kimi temsil etmektedir?
“1. yüzyılda Orta Asya’ya gelen Budist rahipler Bamyan’daki beş heykeli bulmuşlardı. Onları alçıyla kapladılar ve orijinal yontuların üzerine Buda’yı temsil eden heykeller yaptılar. Aslında bu heykeller, Atlantis kıtasının sulara gömülmesinden sonra Orta Asya dağlarına sığınan Dördüncü Irkın inisiyeleri tarafından yapılmıştı. Üstelik bu beş heykel ırkların tedrici evrimiyle ilgili ezoterik öğretinin bir kaydıdır. Heykellerden en büyüğü, astral nitelikteki bedenleri sert taşa işlenmiş Birinci Irkı temsil etmektedir. İkincisi 38 metrelik boyuyla ‘ter doğumluları’ yani İkinci Irkı temsil eder. 18 m yüksekliğindeki üçüncü heykel ise düşmüş olan, dolayısıyla bir ana ve babadan doğmak zorunda kalan ve ilk fiziki ırkı başlatan Üçüncü Irkı ölümsüzleştirir. Bunların soyundan gelen son insanlar Paskalya Adası’ndaki heykellerde temsil edilmektedir. Lemurya’nın volkanlarla mahvedilip sulara gömüldüğü dönemde, Üçüncü Irkın bu son örneklerinin boyları sadece 6 ila 8 metre kadardı. Dördüncü Irk daha da kısaydı, ama şimdiki Beşinci Irkla kıyaslandığında dev yapılı insanlardı. Heykeller dizisi Beşinci Irkı temsil eden bu örnekle son buluyordu. Günümüzde birbiri ardınca keşfedilen devasa kalıntıların hepsi kadim çağların devleri olan bu Kiklopların eseridir. Bilim bugüne kadar Kikloplar konusunda cahil kalmıştır. Okültizm onlara İnisiyatörler adını verir. Tarih öncesi devirlerde Doğu Akdeniz ve Ege Denizi civarında yaşamış Pelasgi kabilesinin bazı mensuplarını inisiye etmek suretiyle gerçek Taş Ustalığının (Masonary) temelini atmışlardır.
“Druidlerin daireleri, dolmenler, Hint, Mısır ve Grek mabetleri ve Fransız Enstitüsü’nce ‘Kiklopean kökenli’ oldukları tespit edilen 127 Avrupa kenti ve kulesi, tümüyle ‘Tanrının Oğullarınca’ eğitilmiş olanların soyundan gelen, İnşaatçılar da denen inisiye rahip-mimarların eserleridir. Sonraki nesiller bu İnşaatçılar hakkında şöyle demişlerdir: “Ne harç, ne çimento, ne de taşları kesmek için çelik veya demir kullanırlardı. Yine de taşlar öylesine ustalıkla yerleştirilmişti ki ek yerleri görünmezdi. Peru’da olduğu gibi bu taşların birçoğu 5.40 metre genişliğindedir. Hatta Cuzco kalesinin duvarlarında daha iri taşlar vardır.”
“Amerika’daki bazı höyük ve mağaralarda yapılan kazılarda 3 ila 3,5 metre boyunda iskelet gruplarına rastlanmıştır. Bunlar, günümüzde boyları 1,50 ile 1,80 metreye kadar inen Beşinci Irkın ilk kabilelerine aittir. Fakat geçmişin Titanları ile Kiklopları Atlantis ırkına aittiler. Kikloplar gerçekten de üç gözlü ölümlülerdi. Üçüncü Kök Irka ait insanların fiziki bir üçüncü gözleri vardı. Dördüncü Kök Irkın üçüncü alt ırkının ortalarında, insani organizmanın mükemmel ve simetrik hale gelmeye başlamasından itibaren, ki bu ancak Beşinci Kök Irkta tamamlanmıştır, üçüncü göz de insanın dış anatomisinden kalktı. Fakat fiziki ve spiritüel olarak üçüncü gözün zihinsel ve görsel algılamaları Dördüncü Irkın hemen hemen sonuna kadar sürmüş ve Atlantis kıtasının büyük bir kısmının batmasından önce, yani insanlığın dejenere olmasıyla birlikte üçüncü gözün işlevi tamamiyle yok olmuştur. Ancak bu göz efsanelerde anlatıldığı gibi iki kaşın arasında değildi. Kadim yorumda yer alan açıklama şöyledir: “Erkek-dişilerin (hünsaların) bulunduğu o eski zamanlarda dört kollu insanlar vardı. Bunların bir başı ve üç gözü bulunuyordu, hem önlerini hem de arkalarını görebiliyorlardı. Bir kalpa sonra cinsiyetler ayrılınca maddeye saplanıp kalan insanın spiritüel görüşü zayıfladı ve buna paralel olarak üçüncü göz işlevini yitirmeye başladı. Dördüncü Irkın ortalarında içsel görüşün uyandırılması yapay bir şekilde gerçekleştiriliyordu ki, buna ilişkin işlemi eski ermişler biliyorlardı. Giderek taşlaşan üçüncü göz de bir süre sonra ortadan kayboldu. Çift yüzlüler tek yüzlü hale geldiler ve başın derinliklerine çekilen üçüncü göz artık saçların altına gömüldü. Trans ve spiritüel vizyon gibi içsel faaliyetler sırasında bu göz şişer ve genişlerdi. Arhat onu görür, hisseder ve faaliyetini ona göre düzenlerdi.”
“Ne yazık ki bu göz artık ölmüş ve işlevini tamamiyle yitirmiştir. Ancak ardında bir zamanki faaliyetine tanıklık edecek bir iz bırakmıştır, bu tanık beyin epifizi’dir. Atlantis ırkının ortalarından itibaren içsel görüş gücü ancak eğitim ve inisiyasyon yoluyla edinilebilir olmuştur. Sadece doğuştan majisyen olanlar, yani günümüzdeki adıyla hassas kişiler ve medyumlar istisna teşkil ederler.
“Dzyan Kitabı’ndaki kadim yorumlardan öğrendiğimize göre ilk ırk bizim anladığımız şekliyle konuşmaktan acizdi, çünkü fizik planda zihinden yoksundu. İkinci Irkın ise sadece sesli harflerden oluşan, şarkı benzeri harfleri kapsayan bir ‘ses’ dili vardı. Üçüncü Irk başlangıçta doğanın çeşitli seslerini, örneğin devasa böceklerle ilk hayvanların çığlıklarını biraz ıslah etmek suretiyle bir tür dil geliştirdi. Konuşma ancak Üçüncü Irkın ikinci yarısında, insanlar erkek ve dişi olarak ikiye ayrıldıkları ve seksüel olarak üremeye başladıklarında gelişti. Ne var ki bu deneysel bir çabadan öte gidememişti. O devirde tüm insan ırkı tek bir dile sahipti. Bu durum, Üçüncü Irkın son iki alt ırkının İlahi Öğretmenlerinin rehberliği altında kentler inşa etmelerine ve dünyaya uygarlığın tohumlarını ekmelerine engel olmamıştı.” (Sayfa: 27-41)

Yüksek Rehber Ruh DJWHAL KHUL : Atlantis ve Çağımıza etkisi

“Atlantis’in Rahip-Kralları gününüzdeki modern bilimlerin çoğuna vakıftılar. Onların bilgisi halk kitlelerinin gözünde olağanüstü bir maji türü oluşturuyordu. Çok yüksek düzeyde bir sağlık organizasyonu ve ulaşım düzeni geliştirilmişti. Ne var ki bunlar insanların başarısı olmayıp Hiyerarşiden gelen ve bilgece bir rehberlikle sunulan armağanlardı.
“Atlantis döneminde, maddi güçleri temsil eden grupla ışığın enerjisini temsil eden grup arasında giderek artan zıtlaşma Atlantis çağının sonuna doğru giderek hızlandı ve uygar dünyada bir kriz meydana getirdi.Yüzyılınızdaki dünya savaşları bu krizin size yansıyan sonuçlarından biridir. Krizden sonra Form Rableri ile Varoluş Rableri ya da Madde Güçleriyle Yüce Beyaz Kadro arasındaki büyük savaş başladı. Zafer Işık Güçlerine nasip oldu, çünkü Hiyerarşi etkili biçimde işe karışmak zorunda kalmış, bazı dünya dışı Yüce Varlıkların da yardımıyla uzun bir kaos ve karmaşa döneminden sonra Atlantis uygarlığını ani bir şekilde sona erdirmişti. Bu kaçınılmaz son, yüz binlerce insanı yeryüzünden silen bir afetle oluşturulmuştu. Bu olayın anısı, dünyanın her tarafında hala dile getirilen Tufan Efsanesi sayesinde günümüze kadar korunmuştur.
“Kutsal kitaplarınızda Nuhun gemisine binerek kurtulan insanlardan söz edilir. O olay Atlantis’teki afetten sağ kurtulanların sembolik bir anlatımıdır. Kadim metinlerde bu olay şu şekilde anlatılır: “Bir yılanın çöreklenmiş bedenini yavaşça açması gibi, Bilgelik Oğullarının önderliği altındaki insanlar da kıvrımlarını öylece açtılar ve akmakta olan bir tatlı su ırmağı gibi yayıldılar…Aralarındaki yüreksizlerden çoğu yollarda telef oldu, ama çoğu da kurtuldu.”
“Atlantis döneminde insanlık esas olarak fiziki ve duygusal bir odaklanma içindeydi, modern standartlar açısından henüz olgunlaşmamış sayılırdı. Bitki ve hayvanları kontrol altında tutacak majik bir yeteneğe de sahiptiler. Bu iki konu pek az incelenmiş, ama İlahi Müdahale olgusu yeterince vurgulanmıştır. Bu İlahi Müdahale sayesinde ahlaki açıdan sağlıklı kalmış bir azınlığın kurtarılması, kendini maddenin kölesi haline getirenlerinse yok edilmesi mümkün olmuştur. Kurtarılan bu çekirdek şimdiki kök ırkınız olan Aryenlerin esasını oluşturmuştur. Eski Ahit’in tüm içeriği bu çekirdeğin büyümesi ve gelişmesiyle ilgilidir. Sembolik olarak Nuh’un gemisinin sakinleri ve onların soyundan gelen İsrail ırkı, Yüce Beyaz Kadro tarafından büyük zorluklara rağmen kurtarılan Atlantis kalıntılarını temsil eder.
“Atlantis çağının tüm nihai etkilerinin ortaya çıktığı bu modern dünyada, göz önüne alınması gereken birkaç konunun hatırlatılmasında büyük yarar var. Madde ile mana arasındaki ayrışma giderek artmakta ve netleşmektedir. Bu olguya yol açan iki unsur var. Birincisi On Emir’dir. On Emir biçimi bakımından negatif, tavrı bakımından da dogmatik olmasına rağmen, sorunları ve insanlardan istenen davranış şekillerini yeterince net bir şekilde ortaya koymuştur. On Emrin verildiği dönemde insan zekasının nispeten aşağı düzeyde olması yüzünden bu emirler “yapmayacaksın” formülüyle ifade edilmiş ve insanlığın dikkati maddi eğilimlerin maddi ifadesine yöneltilmişti. Gelecekte On Emir tersine çevrilmiş bir biçimde ifade edilecektir ki, Hz. İsa’nın Dağdaki Vaaz’ı, yani Matta İncilindeki (5/3-12) sözleri bunun cenin halindeki bir örneğidir!
“İkincisi, olgunlaşan insanlığın baskı ve aşırı korumanın getireceği bir handikapla karşılaşmadan ilahi özelliklerini ifade etmesi için Hiyerarşinin kendini geri çekmesidir. Bu ilahi özellikler arasında özgür irade ve zihnin ayrım yapabilecek şekilde kullanımı en önde gelen niteliklerdir. Atlantis döneminde özgür irade yoktu, günümüzde ise özgür iradeye yönelik bir eğilim vardır ki, biz buna hürriyet ve bağımsızlık veya düşünce özgürlüğü diyoruz.
“İnsanlar arasındaki bölünme, keskin hatlarla birbirinden ayrılan iki grup insan yaratmıştır. Bir yanda spiritüel ve fedakar, insanlığın hayrına olan değerlere yönelik kişiler, diğer yanda maddeye odaklanmış, nefsani amaçlar taşıyan, mal mülk edinme peşinde koşan insanlar. Bu zıtlığın had safhaya ulaşması, insanlığı izlemekte olan Hiyerarşiyi tüm risklerine rağmen Şambala gücünü dünyaya yönlendirmek için izin vermeye zorladı. Amaç kitlelerin özgür iradesini uyandırmaktı. Bu güç yayımı, büyük dünya ideolojilerinin formüle edilip ifade edilmesine yol açtığı için uygulamanın kitleler üzerindeki sonucu nispeten hayırlı olmuştur. Bu ideolojiler bir yandan halkların daha iyi şartlarda yaşama arzuları tarafından teşvik edilirken, bir yandan da Şambala gücü tarafından odaklanarak daha etkili ve yararlı bir hale getirilmiştir. Fakat bu etkinin yaratılmasıyla bazı ülkelerdeki önemli kişiler de uyarılmış oldular. Bunlar kitlelerin kontrolünü ellerine geçirerek toplumun dini, politik ve sosyal yapısını istedikleri tarzda yönlendirecek hale geldiler. Bu tür insanlar her ulusta küçük bir azınlık olup isteklerini ya zorla ya da tatlı sözlerle gerçekleştirirler. Kader Rableri ise, hem kadim çalışmalarını sonuca bağlamak, hem de insanlığı Kova Burcu Çağına daha net bir anlayış edinmiş halde taşımak için bu durumdan yararlanırlar.
“Şimdiki dünya anlaşmazlığı ve liderleriyle, Atlantis dönemindeki anlaşmazlık ve liderlik arasında ne tür bir ilişki olduğunu soranlara şöyle derim: Aynı kişilerin birçoğu, evrim sarmalının daha yüksek bir kıvrımında bu büyük piyesteki rollerini tekrar oynamaktalar. Bu dönemde en önemli konu neyin tehlikede olduğunu bilmek ve her iki grubu da harekete geçiren idealleri doğru kavramaktır. Asıl sorunun şuur alanında olduğunu ve mücadelenin formla formun içindeki can arasında, insan ruhunun özgürlüğüne yol açan ilerlemeyle insan şuurunu hapseden ve özgürce kendini ifade etmesini engelleyen gerici faaliyet arasında olduğunu unutmayın!” (Sayfa: 53-61)
 

 

 

 

Kayıp Kıta Mu'nun Kozmik Güçleri 1

Kategorisi : Kayıp Kıta Mu Kitaplığı
Yazarı : James Churchward
Çeviren : Ferit Burak Aydar
Yayınevi : Omega Yayınları
Basım Yeri/Tarihi : İstanbul / Aralık / 2009
 

ISBN : 978-975-468-859-7

“Hindistan’da Naacallar tarafından anavatandan getirilen bir sürü kil tablet buldum. Bu tabletlerin sayısı esasen 10 bindir. Bu Naacal tabletlerinin çok azı hariç hepsi yaratılış ve Kozmik Güçler’in işleyişi hakkındaydı. Bunların açığa çıkmasıyla bu kitabı yazmaya başladım. Bu tabletlerin bulunmasına ilişkin ayrıntıları ilk kitabım olan Kayıp Kıta Mu’da vermiştim.  Altmış yıl önce Hindistan’da palmiyelerin gölgesinde oturuyordum; eski hocam Rishi bu eşsiz Naacal kalıntılarını deşifre ediyor ve çeviriyordu. Bugün ise Amerika’da bir kütüphane masasında, yalnızca tek bir takımında 3 binden fazla yazı barındıran diğer Antikçağ yazılarını deşifre etmeye çalışıyorum. Bu tabletlerin bazılarından, tabletlerin en az 12 bin yıllık oldukları anlaşılıyor ama ne kadar eski olduklarını bilmiyorum.

Bunların büyük çoğunluğu Yaratılış hakkındadır; binden fazlası da Kozmik Güçler’i konu alır, kökenlerini ve işleyişlerini sunar, ayrıca hayatın ne olduğunu ve elementlere nasıl can verildiğini gösterir.”   James Churchward

Mu’nun Kozmik Güçleri I, James Churchwood’un neredeyse tüm yaşamını adadığı kayıp kıta MU’yla ilgili kozmik güçleri incelediği birinci kitabıdır.

 

Omega Yayınları’ndan çıkacak diğer James Churchward Kitapları

? Mu’nun Kozmik Güçleri 2

? Kayıp Kıta Mu
? Kayıp Kıta Mu’nun Çocukları
? Mu’nun Kutsal Sembolleri

 

Kayıp Kıta Mu'nun Kozmik Güçleri 1

“Hindistan’da Naacallar tarafından anavatandan getirilen bir sürü kil tablet buldum. Bu tabletlerin sayısı esasen 10 bindir. Bu Naacal tabletlerinin çok azı hariç hepsi yaratılış ve Kozmik Güçler’in işleyişi hakkındaydı. Bunların açığa çıkmasıyla bu kitabı yazmaya başladım. Bu tabletlerin bulunmasına ilişkin ayrıntıları ilk kitabım olan Kayıp Kıta Mu’da vermiştim. Altmış yıl önce Hindistan’da palmiyelerin gölgesinde oturuyordum; eski hocam Rishi bu eşsiz Naacal kalıntılarını deşifre ediyor ve çeviriyordu. Bugün ise Amerika’da bir kütüphane masasında, yalnızca tek bir takımında 3 binden fazla yazı barındıran diğer Antikçağ yazılarını deşifre etmeye çalışıyorum. Bu tabletlerin bazılarından, tabletlerin en az 12 bin yıllık oldukları anlaşılıyor ama ne kadar eski olduklarını bilmiyorum.
Bunların büyük çoğunluğu Yaratılış hakkındadır; binden fazlası da Kozmik Güçler’i konu alır, kökenlerini ve işleyişlerini sunar, ayrıca hayatın ne olduğunu ve elementlere nasıl can verildiğini gösterir.” James Churchward
Mu’nun Kozmik Güçleri I, James Churchwood’un neredeyse tüm yaşamını adadığı kayıp kıta MU’yla ilgili kozmik güçleri incelediği birinci kitabıdır.

Yazar: James Churchward
Yayınevi: Omega Yayınları
Çevirmen: Ferit Burak Aydar
Sayfa sayısı: 240
ISBN: 978-975-468-859-7
Basım tarihi: Aralık 2009

 

MU- TARİH ÖNCESİ EVRENSEL UYGARLIK

Yazarı:
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: BİLİM ARAŞTIRMA YAYINI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1978
Dili: Türkçe


MU - Tarih Öncesi Evrensel Uygarlık

Ölçüsüz büyüklükteki Allah maddi değerleri ölçmek için kullanılan “Bir” ile izah edilemez, çünkü ‘Bir’ maddeyi sayma gereksiniminden doğmuştur. Manevi değerler dünyevi değerleri ölçmek için kullanılan ölçülerle ölçülemezler.
Ne var ki, Allah’ın tüm maddi ölçülerin üzerindeki varlığını kavrayabilmek için O’nu önce maddi ölçülerle açıklamak bir zorunluluk olmuştur. Bu zorunluluk tek tanrılı dinlerin doğmasına yol açtı. Aslında Allah için kullanılan “Bir” sıfatı bir sınırlamadır. İnsan Bir’in sınırlama olduğunu anladığı zaman kendini ‘Tek Allah’ prensibine dayanan dinlerin üzerindeki bir görüşe hazırlar. Tek Tanrılı dinler, aslında birçok evrim aşamasından geçmiş ‘tek bir dindir.’ (Sunuş)

Büyük Okyanus’taki Carolin Adalarının en büyüğü olan Ponape eski Mu Uygarlığının kalıntılarını barındırmaktadır. Ponape, Mu’nun 7 büyük kentinden birinin yakınındaydı. Bugün adada bazalt bir tapınağın yanı sıra kanallar, teraslar ve yıkıntılar vardır, ayrıca yer altı geçidi girişlerine de rastlanmıştır. Ada yakınında dalış yapan inci avcıları su altında midye ve mercanlarla kaplanmış caddelere, taş anıtlara, ev kalıntılarına ve yazılı taş levhalara rastlamışlardır.
İnci avcılarından sonra adada araştırma yapan Japonlar su altından inciler, gümüşler ve bol miktarda platin çıkarmışlardır. Japonların söylediğine göre, ölüler evi dedikleri binada su geçirmez platin tabutlar içinde cesetler yatmaktadır. O kadar çok platin çıkarılmıştır ki, adanın ihraç malı olan tropik ürünler yerlerini platine bırakmak zorunda kalmıştır! İkinci Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte Japonlar adayı terk etmişlerdir.
Ponape yakınında küçük bir ada olan Nan Madol’da, çoğunun ağırlığı 10 tona varan bazalt sütunlar bulunmakta ve bu sütunlardan kurulu yapı ada dışında deniz altında da devam etmektedir.
Paskalya Adalarında ise kimi 50 ton ağırlığında ve 33 metre boyunda dev heykeller bulunur. Adaya dağılmış 600 heykel dışında Rana Raraku volkanının ağzında yarım kalmış yüzlerce heykel figürü bulunmuştur. ABD deniz kuvvetleri, ada yakınında deniz dibinde yükselen bir dağ keşfetmiştir. (Sayfa: 25-28)

Mu Uygarlığı konusunda geniş araştırmalar yapan İngiliz Albayı James Churchward’a göre Mu Kıtasında 10 ayrı kabileden oluşan 64 milyon insan yaşıyordu. Kabilelerin fizyolojisi farklı olmakla birlikte dilleri ortaktı, kolonileşme arttıkça dillerde de farklılaşma meydana geldi. Egemen ırk beyaz ırktı. Bunlar çok güzeldiler, iri koyu renk gözlü, düz siyah saçlıydılar. Sarı, siyah ve kızılderili ırklar da vardı. Tamiller siyah derili ve düz saçlıydılar, Habeştiler. Negroidler ise siyah derili, kıvırcık saçlı, kalın dudaklı zencilerdi. Mu’nun güneydoğusunda, bugünkü Paskalya Adasının bulunduğu yerde beyaz bir ırk olan Karyenler ya da Karalar yaşardı. Mu’da 7 büyük kent vardı, bunlar ilmin ve kozmik kökenli dinin merkezleriydiler. Bu kentlerden biri bugün Ponape Adasının bulunduğu yerdeydi.
Kabileler ayrı yönetimlere sahip olmakla birlikte tek bir federatif çatı altında toplanmışlardı. Başlarındaki hiyerarşik şefe Mu denirdi. Ra diye bilinen güneş Tanrının en yüce sembolü olduğu için şefe sonradan Ra-Mu adı verildi. Ülkeye ise Güneş İmparatorluğu denirdi. Ra-Mu Tanrının yeryüzündeki temsilcisi sayılır,‘Tanrının Ağızlığı’ olarak nitelendirilirdi.
Mu’lular denizcilikte çok ileriydiler. Dünyanın en uzak köşelerine deniz yoluyla gider, her yerde ticari koloniler kurarlardı. Churchward, kolonileşmenin Mu’nun batışından 70 bin yıl önce başladığını söylemektedir.
Mu Uygarlığı, günümüz uygarlığıyla kıyaslanamayacak derecede bilim ve teknikte ilerlemişti. MS. 8. yüzyılda yazılan Mahavira’da Puşpaka denen uzay araçlarından bahsedilmekte, bu taşıtların başkent Ayodha halkını taşıdıkları, gece seferi yaparken bir yıldız gibi parladıkları yazılmaktadır.
Mu’nun hem bilgin hem de rahipleri olan Naakaller bilgilerini Hint halkına öğretmişlerdi. Hint yoga sutraları Naakallerin spiritüel bilimde çok ileri olduklarını, irade gücüyle maddeleri ufaltıp büyütebildiklerini, cisimleri havada durdurabildiklerini, düşünce nakli yapabildiklerini, gaz, sıvı ve katı cisimlerin içinden geçebildiklerini, maddenin özelliklerini değiştirebildiklerini, başka bir bedene girebildiklerini ve görünmez olabildiklerini yazmaktadır.
25-30 bin yıl önce Naakaller derinin rengini neyin değiştirdiğini biliyorlardı. Eski bir metin bu konuda şöyle diyor: “Sebepler çeşitlidir, ama en önemlisi, yaşam gücüyle deriyi meydana getiren elementer yapı taşları arasındaki dengenin bozulmasıdır. Salgı bezlerinde gizlenmiş olan yaşam gücü yenilen yemeğin cinsine bağlıdır. Salgı bezindeki ifrazat çok olursa hücreler daha hızlı çalışır, ifrazat az olursa hücrelerde bozulmalar meydana gelir. Bozulmalar yüzünden bedendeki saç rengi değişebilir. Yemeğin karakteri ve biraz da iklim şartları deri değişikliğine yol açar.”
Churchward’a göre Mu alfabesi 16 harften meydana gelmektedir, iki seslinin birleşmesinden oluşan harfler de vardır. Mu’da sadece rahiplerin kullandığı ezoterik anlamlar taşıyan bir yazı dili daha vardı. Mu alfabesiyle Maya ve eski Mısır alfabeleri arasında büyük benzerlikler vardır. (Sayfa: 31-37)

Hintliler Venüs’ten gelenlere “Göğün Süvarileri” anlamında Nasatyalar ya da Açvinsler diyorlardı. Sanat Kumara adında birinin liderliğinde Gobi Denizindeki Ak Ada’ya inen Venüslüler insanlığa uygarlığı öğretmiş, Ak Ada’yı yer altı galerileriyle karaya bağlamışlardı. Eski bir Hint yazıtında bu olay şöyle anlatılıyor: “Ulaşılmaz yüksekliklerden hızla inerken çıkardığı gök gürültüsü gibi sesiyle, göğü ateş dilleriyle yalayan alevlere bürünmüş olarak Ateşin Oğullarının, Parlak Yıldızdan gelen Alev Senyörlerinin arabası göründü. Gobi Denizinin göz kamaştırıcı, yemyeşil ve mis kokulu çiçeklerle bezeli Ak Adası üzerinde durdu.”
Churchward’a göre günümüzdeki dinlerin hepsi tek bir kaynaktan, Mu dininden çıkmıştır. 70 bin yıllık bir geçmişe dayanan Mu dini Naakaller vasıtasıyla dünyanın dört bir yanındaki kolonilere taşınarak oralardaki halka öğretilmiştir. Doğulular vahye dayanan bu metinlere Altın Çağın Kitapları veya İlahi Sırlar diyorlardı. Mu’da kutsal metinleri okuma hakkı sadece rahiplere ve Ra-Mu’ya aitti.
Mu dininde kainatın yaratılışı şöyle anlatılmaktadır: “Yaradan’dan çıkan “Dört Büyük Güç” ilk olarak kaos içindeki kainatta düzeni ve yasayı meydana getirdi. Sonra verdiği buyrukla tüm şeyleri yarattı ve onlar üzerinde idareci oldu. Kutsal Dörtlü, Yaratıcının verdiği 7 emri yerine getiriyordu. Yaratıcının isteği üzerine Kutsal Dörtlü Mu kıtasını okyanusun altından su yüzüne çıkarttı.” Mu’lulara göre Tanrı her şeyi yaratandır, ortağı yoktur, erişilmez olandır. Tanrı Göksel Babadır, O Adsız olandır, adı rastgele ağza alınamaz. O önce insanların bedenlerini yarattı, sonra da bedene ruhu koydu. Beden eski haline dönünce ruh serbest kalır, bu serbestlik yeni bir beden edininceye kadar sürer. Reenkarnasyon vardır, Göksel Baba sevginin ta kendisidir, sevgi ne kadar asilleşirse Baba’ya o oranda yaklaşılmış olunur. Her şeyi Göksel Baba yarattığına göre tüm insanlar kardeştirler.
Mu’nun son zamanlarında, kutsal sırların koloni rahiplerinin eline geçmesiyle Mu dini dejenere olmuştur. Mısırlı rahipler dini meslek ve geçim vasıtası haline getirmişler, sembolleri putlaştırmışlardır. Eski Mısır’a Mu dinini bir rahibin oğlu olan bilge Thoth (Hermes) getirmiş ve Osiris dini olarak vazetmiştir. Osiris, 18-20 bin yıl önce yaşamış Atlantisli bir öğretmen olup gençliğinde Mu’ya giderek kozmik bilimlere ilişkin öğrenim görmüş, sonra Atlantis’e dönerek rahiplerin bozduğu Mu dinini öğretmeye başlamıştır. Daha sonra ülkesinin ruhani lideri olmuş, kendini çok seven halk onu kral yapmak isteyince kardeşi tarafından katledilmiştir. Ona bağlı olan rahipler öğretilerine Osiris dini adını verdiler. Bu din Mısır’a M.Ö.16 bin yılında girdi ve MÖ. 5 bine, Menes zamanına kadar devam etti. Horus’a bağlı son Horus rahibi Menes’in tahta çıktığı dönemde yaşamıştır.
Churchward’a göre, Musa yaydığı dinin Osiris dini olduğunu çok iyi biliyordu. O derin bilgi sahibi bir üstattı, Tevrat’ı doğru şekilde yazmıştı, fakat İsrailoğullarının Mısır’dan çıkmalarından 8 asır sonra Ezra tüm eski tabletleri bir araya getirerek İsrail’in tarihini yazmaya çalışmış, Mısır hakkında derin bilgisi olmadığından birçok hata yapmıştı. Oysa Musa Tevrat’ı Naakallerin Mısır’a getirdiği belgelerden yararlanarak kaleme almıştı. Ezra anlamadığı sembollere rastlayınca araya tarihi hikayeler ve efsaneler sokuşturdu.
Churchward Rig Veda’nın kaynağının, binlerce yıl önce Naakaller tarafından Hindistan’a götürülmüş anavatan edebiyatının çevirisi olduğunu söyler. Rig Vedaların bir Naakal tarafından yazıldığını, ama Aryenler tarafından çalındığını ileri sürer, çünkü Aryenler o çağda Rig Veda’yı yazacak kadar gelişmiş değillerdi. MÖ. 1.500 yıllarında yazılmış olan Dzyan Dörtlükleri Mu metinlerinden aktarılmış, fakat asıllarından çok saptırılmışlardır. Mu dini tek Tanrıya inanıyor, reenkarnasyonu, ruh beden ayrılığını ve ruhun evrimini kabul ediyordu. (Sayfa: 39-53)

Chuchward, Mu kolonizasyonunun Mu’nun batışından 70 bin yıl evvel başladığını söylemektedir, çünkü Naakal tabletleri Kutsal Kardeşlerin din ve bilimleri doğuya 70 bin yıl evvel getirdiğini yazmaktadır. Mu kolonizasyonu doğu ve batıya olmak üzere başlıca iki yoldan ve deniz yoluyla olmuştur. Mu’lular çok usta denizcilerdi. Kıtadan göç eden ve koloniler oluşturan beş ırk vardı. Siyah ırk, Nagalar, Beyaz ırk, Kişe Mayalar ve Moğollar. Siyah ırktan olan Tamil’ler Habeşlerdir. Dravid’ler Hindistan’a yerleştiler. Negroid’ler, yani zenciler Afrika’yı mesken tuttular, bunların bir kısmı da Malenezya yerlileridir. Nagalar önce Birmanya’ya, sonra Hindistan’a gittiler, oradan da bilimlerini Babil ve Mısır’a taşıdılar. İlk Hint İmparatorluğunu kuranlar Nagalar’dı ve krallarına Ra-Ma denirdi. Beyaz ırk üçe ayrıldı. Birinci grup Karyenler veya Karalardır, Atlantis yoluyla Balkanlara yerleştiler, bunlar günümüzdeki Greklerin atalarıdır. Beyaz ırkın ikinci grubu Uygurlardır. Asya’da çok büyük bir uygarlık kuran Uygurlar Aryenler olarak bilinir ve Avrupa halklarının büyük çoğunluğu Uygurların torunlarıdır. Uygur Aryenlerinden olan halklar; Keltler, Slavlar, Tötonlar, Brötonlar, Basklar, Ermeniler ve eski İrlandalılardır. Aryenler açık tenli, mavi gözlü ve sarı saçlı beyaz insanlardı. Beyaz ırkın üçüncü grubu ise Quetzallardır, kuzey ve orta Amerika’ya yerleşen ilk insanlardır, onlardan geriye gelenekleri dışında hiçbir şey kalmamıştır. Dördüncü ırk Kişe Mayalar olup günümüz Japonlarının atalarıdır. Beşinci ırk ise Moğollardır, Amerika Kızılderilileri ve Sarı Moğollar (Çinliler) bu ırktandır.
Mu kolonilerinde komünist bir toplum düzeni egemendi. Ürünler eşit şekilde dağıtılıyor, para kullanılmıyordu. Topraklar devlete aitti, halk toprağı eker, ürünün belli bir yüzdesini devlete verirdi. Ürünün belirli bir kısmı tapınaklara gider, geri kalan da komüne ait zahire ambarına kaldırılırdı. (Sayfa: 54-71)

Tibet’teki bir Budist tapınağında bulunan Lassa Belgesi, Bal Yıldızının kıtanın üstüne düşmesi sonucu Mu’nun sulara gömüldüğünü yazar: “Bal Yıldızı şimdi yalnızca deniz ve göğün olduğu yere düştüğünde yedi kent altın kapıları ve saydam tapınaklarıyla fırtınadaki yapraklar gibi sallandı ve saraylardan ateş ve duman yükseldi. İnsanların çığlığı ortalığı kapladı, tapınaklara koşarak kurtuluş aradılar, bilge Ra-Mu kalktı ve onlara şöyle dedi: “Size bunları önceden haber vermedim mi?” Kıymetli taşları ve süslü parıltılı elbiseleriyle erkek ve kadınlar pişmanlıklarını ifade ederek “Kurtar bizi Ra-Mu” diye yalvardılar. Ra-Mu onlara şöyle dedi: “Hepiniz öleceksiniz..Servetiniz, hizmetçileriniz, mallarınız hepsi yok olacak. Sizin küllerinizden yeni bir nesil doğacak ve o nesil sizden üstün olacak. Fakat üstünlüğün üzerlerine giydikleri şeylerden değil, feda ettikleri şeylerden geldiğini unuttukları zaman sizin başınıza gelen onların da başına gelecek.” Ateş ve duman Ra-Mu’nun sözlerini yarıda kesti. Kıta ve üzerinde yaşayanlar paramparça olup suların derinliklerine gömüldüler.”
Churchward’a göre Mu kıtasının altında kalbur şeklindeki granit bloklara volkanik gazlar dolmuş, basıncın artmasıyla meydana gelen patlama koca kıtayı sulara gömmüştür. Birçok araştırmacı gibi Churchward da Mu’nun yaklaşık 12 bin yıl evvel sulara gömüldüğünü ileri sürmektedir. (Sayfa: 74-75)

Yılanlar ırkından olan Nagaların üstün bilgelikleri eski Hint kaynaklarında anlatılmıştır. Son derece güzel insanlar olan Nagalar kıymetli taşların aydınlattığı yer altı kentlerinde yaşarlar. Başkentleri Bhogawati’dir. Dışarı çıktıklarında havada uçabilirler. İnsan ırkından sadece kral, kraliçe ve ermişlerle evlenirler. Spiritüel olmayan insanlarla ilişki kurmak istemezler. Krişna’nın müridi Arjuna’nın ve Mahayana’nın kurucusu Nagarjuna’nın Nagaların yer altı kentini ziyaret ettikleri söylenir. Birçok Hintli ve Tibetli, uzun tünellerle birbirine bağlanan bu mağaralara girme ayrıcalığına sahip olmuştur. (Sayfa: 81-82)

Profesör Rameau de Saint Sauver’e göre Mu’nun beyaz ırkı Berenis’in Saçı adıyla bilinen bir takımyıldızdan gelmişti. Yeryüzünün ilk sakinleri olarak Atlantalılara kendi bilimlerini öğrettiler. Mu’nun başkenti Shalmali II idi, beyaz ırkın anavatanındaki Shalmali I’e atfen bu isim verilmişti. Gondwana veya Lemurya kıtasının başkenti Bakhrana’ydı ve siyah ırkla meskundu. Gondwana 25 bin yıl önce Pasifikte battı, kurtulanlar Uygur ülkelerine sığındılar. Büyük bir olasılıkla Gondwana, Lemurya ve Mu tek bir kıtanın üç ayrı ifadesidir. O zamanlar Hyperborea adlı bir kıta daha vardı, başkenti Thule idi. Atlantis kıtası ise kuzey Atlantikte üç adadan oluşuyordu. Eski Çin efsanelerinde, Gobi Çölünden orta Avrupa’ya kadar uzanan topraklarda MÖ.16 bin yılında kurulan Büyük Uygur İmparatorluğu’ndan bahsedilmektedir. Uygurlar beyaz ve sarı ırklardan meydana geliyordu. (Sayfa: 83-84)

İsabel Buell, Mu’dan çok evvel var olan Muraya Uygarlığından bahseder. Muraya’nın tarihi 4 milyon yıl öncesine kadar uzanır. Bir ada kıtadır ve Aden Bahçesini andırır. Hem iyi hem de kötü insanlarla meskundur. Lemurya Uygarlığını başlatanlar da onlardır. Adada ısı 25-30 derece arasında değişir.Tekerleği kullanmalarına karşın makineleşmiş değillerdir. Kozmik güçleri kullanmayı yıldızlardan gelen Ağabeylerden öğrenmişlerdir. Astral bedenleri ile seyahat edebilirler. Nüfus fazlalığı gibi bir sorunları yoktur. Evleri daire biçimindedir, ama onlar toprakta uyumayı tercih ederler. Adada yırtıcı hayvanlar yoktur, sürekli bir uyum ve huzur içindedirler. (Sayfa: 88-90)

Teozofistlere göre yaşam 7 devirde evrimleşir. Bu devreler çember (round) olarak da ifade edilir. İnsanlık 7 kök ırk halinde bu devrelerden geçer. Her kök ırkın 7 alt ırkı vardır. Birinci Kök Irk bir tür astral deniz anasıdır. Sonsuza dek yaşayan ülke olarak bilinen yerde yaşadı. İkinci Kök Irk, bir zamanlar arktik bir kıta olan Hyperborea’da yaşadı. Üçüncü Kök Irk, maymun cinsinden hermafrodit ve yumurtlayıcı Lemuryalılardı. Bunlardan bazıları dört kolluydu ve kafalarının arkasında gözleri vardı. Dördüncü Kök Irk, insan tipinde Atlantislilerdi. Beşinci Kök Irk, bugün yaşayan biz Aryenleriz. Altıncı Kök Irk ise yakında sahneye çıkacaktır.
Hyperborealılar Asya ve Avrupa’nın kuzeyinde, Riphaner Dağlarının arkasında yaşadı. Çok ılımlı bir iklimleri vardı ve insanlar bin yıl yaşardı. Pan veya Mu ise 24 bin yıl önce kayboldu. Fakat bu kıta yakında yeniden yükselecek ve kozmik ırk tarafından iskan edilecek. Bu kozmik ırk şimdiki tüm insanların birleşiminden meydana gelecek. Altın Çağ 1980’de başlayacak. (Sayfa: 91-92)

Eski bir bilgelik kaynağı olan Dzyan Dörtlükleri, dünya üzerindeki ilk ırkın Ethereanlar, güneşten gelen tek hücreli türler olduğunu belirtir. İkinci ırk Jüpiter’den gelen bilinçsiz canavarlardı. Üçüncü ırk Lemuryalılar Venüs ve Mars’tan gelen sürgün meleklerdi. Bunlar çağlar boyunca erkek ve dişi (hünsa) olarak yaşayan, sonradan ikiye ayrılacak tek cinsiyetli türlerdi. Dördüncü ırk Ay ve Satürn’den gelen Atlantislilerdi. Beşinci ırk da günümüz insanlığı olup Merkür’den gelmiştir. Bu bilgi Hermes Trismagistus tarafından doğrulanmıştı. (Sayfa: 93-94)

Lemurya Uygarlığı, bugün Hint Okyanusu olarak bilinen yerdeki Lemurya ile Pasifik’teki Mu kıtaları üzerinde gelişti. Lemurya’nın ilk insanları çift cinsiyetli devlerdi. Milyonlarca yıl içinde erkek ve dişi olarak ikiye ayrıldılar, boyları da giderek 3,5 metreden 2 metreye indi. Maviye çalan derilerine rağmen Kızılderili ırkını andırıyorlardı. İleri fırlamış alınlarının ortasında psişik gücü simgeleyen üçüncü göz gibi bir yumru vardı. Venüs’ten gelen öğretmenler bilimlerini bunlara öğreterek doğu bilgeliğini oluşturdular.
Cinsiyet spiritüel bir birlikteliği, evlilikse kutsal bir bağı oluşturuyordu, boşanmak söz konusu değildi. Ölüm daha yüce alemlere yükselmek anlamına geliyor, bu yüzden Lemuryalılar istedikleri zaman ölebiliyorlardı. Yaşam onlar için mükemmel olmaktan çok uzaktı. Üzerinde yaşadıkları kıta afetlerle tahrip oluyor, volkanik patlamalar ülkelerini sarsıyordu. Sonunda kıtaları sulara gömüldü.
Devasa saraylar ve tapınaklar inşa ettiler. Altın ve gümüş camdan daha değerli değildi. Lemuryalılar Sümerce ve Çince’nin kökü olan Mayax dilini kullanıyor, sağdan sola doğru yazıyorlardı. Beyaz ırk koyu tenli Lemuryalılardan yazıyı öğrendi ve soldan sağa doğru yazmaya başladı. Lazer ışınını biliyor, lambalarını çağlar boyu yanan soğuk ışıkla aydınlatıyorlardı. Gemileri ve uzay araçları nükleer güçle çalışıyordu.
Kıtaları parçalanınca afetten sağ kurtulanlar MA-NU ya da diğer adıyla İlahi Yol Göstericinin liderliğinde denizden yeni yükselmiş olan Atlantis kıtasına yerleştiler. Oradan da Amerika, Hindistan ve Çin’e göç ettiler. Kaliforniya’da Shasta Dağı çevresinde yaşayanlar batık kıtanın neslinden geldiklerini söylerler. Naakaller denilen Kutsal Kardeşlerin gizli öğretilerini Mu’dan Hindistan’a MÖ. 70 bin yıllarında getirdikleri sanılıyor. Yukarı Mısır ve Sümer’de kültler kuran Lemurya bilgelerinin Babil ve Sümer majlarını etkiledikleri, hatta Eski Ahit’e de esin kaynağı oldukları bilinmektedir. (Sayfa: 94-97)

Lemurya’nın batışını hazırlayan afetler aynı zamanda Atlantis’in ortaya çıkmasına da yol açmıştı. Okült kaynaklarda Birinci Irk’ın Dhyan Chohanlar denen uzaylılar tarafından yaratıldığı söylenir. Bunlar biçimi ve zihni olmayan fantomlardı. Giderek yoğunlaştılar, hem erkek hem dişi olan bu varlıklar sonradan iki farklı cinse ayrıldılar. Büyük uygarlıklar meydana getirdiler. Bolivya’daki Tiahuanako’nun Lemurya uygarlığının bir ürünü olduğu söylenir. Cinsiyetin farklılaşmasından sonra bu varlıkların başlarının arkasındaki spiritüel göz yavaş yavaş işlevini yitirdi, iyice başın içine gömüldü ve gözden kayboldu. Bugün Tibet’te yapılan ameliyatlarla bu gözün uyarıldığı söylenir. (Sayfa: 99-103)
 

 

Lemurya ve Atlantis

Shirley Andrews

Lemurya ve Atlantis ne zaman ve nerede var olmuşlardı? Bugün bu kayıp toprakların herhangi bir kanıtı var mıdır? Mu neydi? 0 Rh (-) kan grubunun, Atlantisli atalarla bir bağlantısı var mıdır? Lemuryalılar, insanların bugün artık sahip olmadıkları ne tür fiziksel özelliklere sahiplerdi? Zamanda kaybolmuş olan bu iki uygarlıktan neler öğrenebiliriz?
Bu kitapta, yazar Shirley Andrews bu soruları ve daha fazlasını cevaplamaktadır. Amerika topraklarında Atlantisli ve Lemuryalı kalıntılarına ait kanıtlar sunmakta, ileri teknolojilerini ve titreşim temelli şifa yöntemlerini açıklamakta, dünya dışı varlıkların ziyaretlerini ve Lemurya ile Atlantis'e gerçekte neler olduğunu ortaya koymaktadır.
"Lemurya ve Atlantis" adlı bu kitap, inanılmaz Lemurya ve Atlantis kayıp kıtalarıyla birlikte, bir zamanlar orada yaşamış olan insanların ruhsallıklarını, hem araştırmacılardan hem de psişiklerden alınan şaşırtıcı bilgiler sayesinde vurgulamaktadır.

Shirley Andrews, yaşamı boyunca tarih öncesi uygarlıklara ve çağlara karşı büyük bir ilgi duymuş, hem Birleşik Devletler'de hem de Londra'daki British Museum Kütüphanesi'nde araştırmalar yürütmüştür. Araştırmaları sonucunda Himalayalar'da, Azur Adaları'nda, Andes'te, Orta Amerika'da ve İspanya'daki Tio Bustillo Mağarası'nda antik manastırlar bulmuştur. Sayısız radyo programına katılmıştır ve hâlâ Atlantis hakkında popülerliğini koruyan seminerler vermektedir.

Çeviren: Şenay Tufan - 318 sayfa, İthal,Karton Kapak. hamur, ISBN: 9758973053; Boyut: 13,5x19,5
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Lemuraıa and Atlantis

 

 

 

Astral Seyahat Teknikleri
D. Scott Rogo

Ege Meta Yayınları / Psişik Araştırmalar Dizisi

İradî olarak bedenden ayrılma yeteneği diye tanımlanan astral seyahat, uzun zamandır hem bilim çevrelerini hem de kamuoyunu derinden etkilemiş bir fenomendir. Tüm insanların içinde saklı bulunan bu yeteneği merak ediyorsanız ve bu merakınızı bir adım daha ileri götürmek istiyorsanız, beden dışı deneyimleri meydana getimek için sekiz denenmiş yöntemi içeren bu uygulamalı kitap sizin için iyi bir rehber olacaktır. Aşağıda adları geçen sekiz adet astral seyahat tekniği, kitap içerisinde düzenli ve kolay anlaşılır biçimde açıklanmıştır: Dinamik konsantrasyon Kasları art arda gevşetme Diyet kontrolü Nefes, yoga ve mantra Monroe teknikleri Vizüalizasyon Rüya kontrolü Güdümlü imgeleme Her tekniğin nasıl keşfedildiği ve işleyiş mantığı detaylı olarak anlatılmakta, bunun yanı sıra şu tip konulara da değinilmektedir.: Beden dışı yolculuk tekniklerini nasıl kıyaslarsınız? Belirli bir metot bir diğerinden daha iyi iş görür mü? Bedenden ayrılabilme yeteneği çalışma yoluyla ne oranda geliştirilebilir? Bu yeteneği ruhsal gelişim yolunda en iyi nasıl kullanabilirsiniz? Astral Seyahat Teknikleri, konuyla ilgili en ciddî ve objektif yaklaşımlı eserlerden biridir.

Çeviren: Rengin Ekiz - 248 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-7089-12-5; Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1998
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Leaving The Body

 

 

Geleceğe Ait Kitle Rüyaları

Dr. Chet B. Snow


"Geleceğe Ait Kitle Rüyaları" uzun yıllar süren bilimsel bir çalışmanın ürünüdür. Dr. Snow ve Dr. Wambach binlerce bireyi ipnotize ederek geleceğe götürüp onlara gelecekte yaşayacakları dünya yaşamı hakkında çeşitli sorular sormuşlar ve aldıkları cevapları analiz ederek belli gruplar altında toplamışlardır.

Kitapta bu potansiyel "gelecek"ler detaylı biçimde incelenerek, gerçekleşmesi beklenen çeşitli kehanetlerle karşılaştırılmıştır.


Ayrıca Dr. Snow, geleceğin, insanlığın kendi seçimleri sonucunda nasıl şekillendiği meselesine farklı perspektiflerden ışık tutabilmek için eski bilgelik kaynaklarından çağdaş ruhsal öğretilere, astrolojik devrelerden modern fiziğe ve uzaylı varlıklarla iletişime kadar pek çok konuda detaylı bilgiler sunmaktadır.
' Bu kitap 'geçmiş yaşam anıları' onun ikiz kadeşi olan, Snow'un deyimiyle 'geleceğe ait rüyalar' konusuna ilgi duyan herkes için sürükleyici bir bakış sunmaktadır. Dr. Snow konuyu hem bilim adamı titizliğiyle hem de etkileyici bir üslupla işlemiş.'
Marilyn Ferguson
Beyin/Zihin Bülteni yayımcısı, kova Burcu Komplosu kitabının yazarı

'Dünya için hem büyük bir krizi hem de büyük bir fırsatı içeren bu dönemde, uzak geleceğimizi olduğu kadar yakın geleceğimizi de ilgilendiren büyük spiritüel tradisyonlarla ilgili önemli ve anlamlı bir kitap olan Geleceğe Ait Kitle Rüyaları'yla karşılaşmaktan çok memnunum. Bu kitapta anlatılanlar, üzerinde çalıştığım ruhsal deneyimlerle tam bir uyum içerisindedir.'
Dr. Raymond Moody
Ölümden Sonra Hayat ve Karşı Tarafın Işığı kitaplarının yazarı

'Geleceğe Ait Kitle Rüyaları Yeni Çağ ile ilgili kehanetler hakkındaki tarihî bilgileri etkileyici bir bütünlük içerisinde sunuyor. Dr. Snow eski kehanetlerle Dr. Helen Wambach'ın gelecekle ilgili son derece titiz araştırmalarını muhteşem bir şekilde birleştirmiş. Karşılamakta olduğumuz Yeni Çağ'ın ruhsal önemi ile ilgilenen herkes bu kitabı okumalıdır.'
Dr. Hazel M. Dennig
Geçmiş Yaşam Araştırmaları ve Terapisi Derneği Yöneticisi

Çeviren: Semra Tuna - 505 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-7089-07-9; Boyut: 14cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1998
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Mass Dreams of the Future


Yazar: Dr. Chet Snow - Dr. Helen Wambach
Yayınevi: Ege Meta Yayınları
Sayfa sayısı: 505
ISBN: 975-7089-07-9
Basım tarihi: Ocak 1998

 

 

GELECEĞE AİT KİTLE RÜYALARI

 

Sunuş

 

Giriş

 1

 Zeminin Çöktüğü Gün

 2

 Geçmiş Hayata Dönüşten Geleceğe Gidiş

 3

 Geleceğin Araştırılması Eski Bir Gelenek

 4

 Bugünden Geleceğe Kanallaşma "Daimı Bilgelik" Ve Edgar Cayce

 5

 M.S. 2100 - 2200'e Ait Kitle RüyalarI

 

 

BÖLÜM I: UZAYDA HAYAT ve TOMURCUKLANAN YENİ ÇAĞ

 6

 M.S. 2100 - 2200'e Ait Kitle Rüyaları

 

 

BÖLÜM II: YÜKSEK TEKNOLOJİ ŞEHİRLERİ ve HAYATTA KALAN İLKEL İNSANLAR

 7

 M.S. 2300 Ve Daha İleriye Ait Kitle Rüyaları

 

 

BÖLÜM I: DIŞ UZAYA AÇILAN DÜNYA

 8

 M.S. 2300'e Ve Daha İleriye Ait Kitle Rüyaları

 

 

BÖLÜM II: DÜNYA OPERASYONU

 9

 "Gelecek" Halen Geçmiş Midir? "Yeni Çağ" Fiziği Ve Holografik Evren

 10

 Uzay Gemisi Dünya: Ufo'lar, "Yıldız İnsanları", "Aramıza Karışanlar" Ve Gelecek

 11

 "O'nun Huzurunda"

 

  GİRİŞ  

Dr. Helen Wambach ile ilk defa 1983 yılı başlarında Berkeley, California'da tanıştım. O sıralarda geleceği önceden anlatacak bir kitap yazmak herhalde aklımdan geçen en son düşünceydi. Yakındaki Napa Vadisi'nde oturuyor, Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri'nin bir sivil çalışanı olarak arşiv tutuyor ve askeri tarih yazıyordum. Önceki bir işimle ilgili bir rahatsızlığımdan arta kalan garip ve yinelenen sırt ağrıları dahil bir olaylar dizisi, o zamana kadar "normal" giden hayatımda açıklanması mümkün olmayan psişik fenomenlerin ortaya çıkışı ve yazma yeteneğimde işimdeki performansımı düşüren ısrarlı bir kesinti hali, bunların hepsi beni Dr. Wambach'dan profesyonel yardım isteme durumuna getirdi. Mevcut problemlerin sebeplerinin daha önceki hayat deneyimlerinden, onun ifadesiyle "geçmiş hayatlar"dan getirdiğimiz olaylar ve tavırlarda bulunmasında hastalarına ne kadar yardımcı olduğunu, kısacası başarılarını duymuştum. Bana neler olduğunu öğrenmeme yardım edeceğini umuyordum, böylece kişisel sorunlarımı halledebilecektim.

Dr. Wambach ile birlikte çalıştığımız birkaç geçmiş hayata dönüş seansında gözle görülür bir iyileşme kaydetmiştim ve çok memnundum. Dahası, ilk karşılaşmamızdan itibaren aramızda son derece yakın ve sıcak bir kişisel ilişki kurulmuştu. İlk başta, konuşmalarımız doğal olarak çektiğim sıkıntıları ve beni geçmişime götüren ipnoz seanslarından edindiğimiz bilgileri konu alıyordu. Kolayca gevşeyebilen ve şuurlu zihnin kontrolünden kurtulan, bu şekilde gizli hatıraların çabucak ve kolaylıkla yüzeye çıkmasına imkan tanıyan çok iyi bir süje olduğum anlaşılmıştı.

Bunlara ilave olarak, Helen Wambach'ın tavsiyesiyle, benim ilk defa geçmiş hayata dönüşümden başlayarak, deneyimlediğim şeylerin bir özetini yazmayı ve bir sonraki buluşmamızda yanımda getirmeyi bir alışkanlık edinmiştim. Bu sadece olayları daha canlı hatırlamama yardım etmekle kalmıyor, aynı zamanda o sıralarda bana sıkıntı veren yazı yazma yeteneğimdeki kesinti hali için mükemmel bir tedavi yerine geçiyordu. Haftalık buluşmalarımızı dört gözle bekler olmuştum.

Birbirimizi daha iyi tanıyınca, Helen gelecek hakkındaki araştırmasını bana açarak fikrimi almaya başladı. Benim iyi bir süje olduğumu düşünüyordu ve haftalık yazılı raporlarımdan etkilenmiş olacak ki, zaman içinde "ileriye" doğru kişisel bir yolculuk yapmaya gönüllü olup olmadığımı sordu. Böyle bir cüretin neler getireceğini onunla bir zaman tartıştıktan sonra razı oldum. İkimiz de anlamlı kişisel tarihlerin genellikle zihnin bütün seviyelerinde daha iyi ayırt edileceği konusunda aynı fikirde olduğumuzdan dolayı bu seans için 1983 Temmuz'unda doğum günümün rastladığı haftayı seçtik. Yaklaşık on beş yıl ileriye gitmeye karar verdik. Bu zaman hayatımdaki önemli değişiklikleri fark etmeme yetecekti. Henüz otuz sekiz yaşına yeni girdiğimden halen yaşadığım bedenli hayatı aşması ihtimali azdı. İlk kişisel "geleceğe gidiş"in hikayesi bu kitabın 1. Bölümünde anlattıklarımı oluşturmuştur.

Tanışmamızdan bir zaman önce Helen Wambach önemli bir karar almıştı. Kendisinin daha önceki yıllara ait, ipnoz vasıtasıyla geçmiş hayat ve doğum öncesini hatırlama araştırmaları vardı. Şimdi çağdaş Amerikalıların gelecekteki potansiyel hayatlarına nasıl baktıklarını inceleyerek o araştırmalarını tamamlamayı düşünüyordu. Kendi sahasında öncü sayılan geçmiş hayat ve doğum öncesi araştırmaları şu iki kitabında yayınlanmıştı: "Geçmişi Yeniden Yaşadılar" ve "Doğmadan Önceki Hayatımız". Bu kitapların her birinde yedi yüz süjenin anlattıkları birbiriyle karşılaştırılıyordu. Bu süjeler, grup çalışmaları sırasında hafif bir "uyanık trans" (waking trance) haline sokulmuşlar ve bunu takiben eski hayatlarına ait ayrıntıları ve şimdiki bedenlerine ve kişiliklerine doğmadan önceki zamana ait (prenatal) olayları hatırlayarak anlatmışlardı.

Dr. Wambach grup çalışmalarında çoğu insanın geçmişini hatırlamasını başarıyla gerçekleştirmiş olmaktan memnunluk duyarak, aynı çalışmanın geleceğe uygulandığında nasıl bir işlerlik kazanacağını merak ediyordu. Böylece yeniden benzer seminer çalışmalarına girişti. Çalışmalara katılanlara 1980 yılından olması mümkün gelecek hayatlarına bakma fırsatı sunuyordu. Eski dostu Bn. Beverly Lundell ile lisanslı psikolog danışman ve Wyoming Üniversitesi'nde profesör olan Dr. R. Leo Sprinkle, ona yardıma istekliydiler. Kendileri de bazı benzer gelecek hayat seminerleri hazırladılar. Bu çalışmalara katılanlar onun metotları kullanılarak, zaman içinde M.S. 2100 - 2200 ve M.S. 2300 - 2500 yılları arasındaki dönemlere rastlayan potansiyel gelecek hayatlarına zihinsel olarak "ilerliyorlardı."

Helen Wambach kendisiyle tanıştığım 1983 yılında, bu seminer çalışmalarından elde edilen yazılı verileri toplamaktaydı. Dostluğumuz ilerledikçe bu araştırmaya giderek daha çok ilgi duydum. Benim tedavi sonunda ortaya çıkan araştırma ve yazma becerilerimi takdirle karşıladığından ve sağlığının günden güne bozulması yüzünden, yürüttüğü bu araştırmanın, yani gelecek hayatlar projesinin tasnif edilip yazılması işinin tamamlanması için 1984 yılında benim gönüllü yardımımı sağladı. Artık ikimizin ortak girişimimiz olmuştu. Grup içinde "gelecek hayata gidişler"in sonuçları Bölüm 5-8 arasında açıklanmıştır.

Yaptığı çalışmalara daha yakından katılmam mümkün oldukça, Helen Wambach ile birlikte ipnoz yoluyla geleceğe gönderme işlemini ve buradan elde edilen verilerin nasıl yorumlanacağı hakkındaki fikirlerini saatlerce tartıştık. Bu konuya başlangıçta nasıl ilgi duyduğunu ve bulgularımızı yayınlamamızı niçin önemsediğini bana detaylarıyla anlattı. Bundan başka, birkaç seçilmiş gönüllünün birer birer yakın geleceği, yani şimdiki hayatlarında ileriye doğru gönderilmesini de konuştuk. Onların anlattıklarının benim tecrübeme ne kadar uyduğuna bakacaktık. Helen sezgileriyle bunların tutarlı olacağını hissediyordu. Bu konuşmalarımızın kayıtlarını ve Helen'in kişisel araştırmalarına konu olan seans notlarını bu özgün "zaman içinde yolculuk" metoduna bir zemin oluşturmak amacıyla kullandım. Bu materyali Bölüm 2'de bulacakınız.

Yine de, araştırma verilerini elde etmekte gösterdiğimiz ilerlemeye ve 1984 sonunda ön hazırlık tasniflerine başlamamıza rağmen, 1985'te iki olay bu belgelerin yazılarak baskıya hazır hale getirilmesini geciktirdi. Birincisi, Helen Wambach'ın sağlığı ikimizin de beklediğinden çok daha hızlı bir şekilde bozuluyordu. Kısa zamanda bedenen, ek verileri toplayıp bulgularımızın sonuçlarını yazamayacak bir hale gelmişti. İkincisi, geçmiş hayat tedavisine gösterdiğim ilgi ve işime karşı duyduğum tatminsizliğin devamı Hava Kuvvetleri'ne bağlı sivil hizmet işinden ayrılmama neden oldu. İpnozla tedavi sertifikası alarak regresyon tedavisi yapmak üzere özel bir iş kurdum.

Aynı zamanda kültürler arası geçmiş yaşamlarla ilgili bir araştırmayı da yürütüyordum. Bu iş için zamanımın bir kısmını yurt dışında, özellikle Paris'te geçirmem gerekiyordu. İlginçtir ki, daha 1983'te, benim kişisel geleceğe gidişlerimden biri sırasında Paris'e taşınacağımı önceden görmüştüm! Kısacası, Helen'in 1985 Ağustos'unda ani bir kalp krizi sebebiyle vakitsiz vefatını öğrendiğimde deniz aşırı bir yerdeydim. Geçmiş Hayatları Araştırma ve Tedavi Derneği'nin (the Association of Past Life Research and Therapy) yıllık konferasında onun anısına bir konuşma yaparak şükranlarımı sunmak üzere Amerika'ya döndüysem de, ortaklaşa geliştirdiğimiz gelecek hayatlar projesine hemen oracıkta devam etmeyi açıkçası göze alamadım. Böylece çalışma yaklaşık üç yıl "askıda kaldı."

Ancak benim gibi diğer geleceğe gönderilen süjelerin de gördüğü olayların, yani gidişatın büyük kısmının büyük bir açıklıkla gerçekleşmeye başlaması bu önemli araştırmanın dünyaya sunulma vaktinin geldiğini gösterdi. Dünya çapındaki deprem faaliyetlerinin son zamanlarda artmasıyla ve şimdiye kadar "güvenli" diye bilinen bölgelerin altında, derinlerde gizli fay hatlarının keşfedilmesiyle Bölüm 1'de canlandırılan senaryo artık birkaç yıl önce göründüğü kadar olasılık dışı değildir. Sadece "büyük California depremi"nin tarihi şüpheli olarak kalmıştır.

Bundan başka, global rüzgar ve hava hareketleri, 1980'lerin ortasında genelde tahmin edildiği gibi sakinleşeceğine daha da şiddetleniyor. Yeni bir buzul çağı tehdidi ile kutuplardaki buz başlıklarını eritebilecek ve yaygın su taşkınlarına sebep olabilecek o çok tartışılan "sera etkisi" arasında sallanan bir sarkaç gibiyiz. Halihazırdaki ekonomik ve politik gelişmeler de güven verici değil. Batı'nın tarihte kayda geçen (Ekim 1987) en büyük borsa senetleri düşmesini atlatmasına rağmen, dünya çapında bir para krizi ve uluslararası ticaret savaşı her zamankinden daha yakın görünüyor ve bu arada yeni kuraklıklar yiyecek fiyatlarını yukarı çekiyor. Son olarak, Dr. Helen Wambach on yıl önce gelecek hayat verilerini toplamaya başladığında fiilen bilinmemekte olan AİDS salgını, günümüzde gelecek nesiller için gerçek bir tehdit halinde görünüyor. Belki de bizim "gelecek hayatlar" verilerimizde görülen önümüzdeki 150 yılda dünya nüfusunda ortaya çıkacak anlamlı azalmada etken bir unsur olabilir.

Zamanımızda şahit olduğumuz bu faktörler, insanlığın en kutsal dini inançları ve kehanetlere dayalı tradisyonlar ile birleşiyor. Bu tradisyonların çoğu, insan türünün büyük bir devre sonu değişiminin eşiğinde olduğunda hemfikirdir. Büyük Piramit'in verdiği mesaja, astrolojiye, Mahşer hakkında İncil'de yer alan ikazlara veya medyom Edgar Cayce gibi çağdaş kahinlerin kanalından gelen ifadelere ister inanalım, ister inanmayalım, hepsinin olması yakın şiddetli bir değişimi açıkça bildirmesi, bugünün "Kıyamet ruhu"nun (Apocalyptic spirit) bir parçasını teşkil ediyor.

Bu bin yılın kaçınılmaz sonuna yaklaşırken bahsettiğimiz "Kıyamet ruhu"nun şiddet kazanacağı açıktır. M.S. 2000 yılı ancak bir on yıl ötede hayal gibi belirmişken bizim rasyonel şuurlu zihnimiz "kasvet ve kıyamet" (gloom and doom) tahminlerini batıl inanç yerine koyarak reddedebilirse de, birleşik insan kültürünün yedi bin yılı aşkın bir zamandan beri muhafaza edip beslediği Kıyamet imajları şuurlu zihin yüzeyi altında gizleniyor ve sadece belirsiz bir tarzda fark edip anladığımız bazı intibalarla bize tesir ediyor. Ünlü İsviçreli psikolog Carl Jung'un kullandığı terimle "kolektif şuurdışı"mızın (collective unconscious) bu arşetipleri bizim günlük kararlarımızı verirken kullandığımız parametreleri oluşturuyor. İlerisiyle olan bağlardan kendimizde tuttuğumuz imajların bazılarına ve bunların bireysel ve kolektif geleceğimiz üzerindeki potansiyel tesirlerine şimdi bir göz atma zamanı gelmiştir.

Yine de, Bölüm 10 ve 11'de açıklanacak nedenlerden dolayı, günümüzün kötü yönelimli ve geleceğin habercisi olan delillerine rağmen, insanlığın geleceği konusunda ben kişisel olarak iyimser kalıyorum. Ayrıca, gelecek bireysel olayların kesin zamanını bilmenin, önceden bilme (precognition), tahmin (prediction) ve kehanetlerin (prophecy) tümünün gerçekten en az güvenilir yanıdır diyen ilk kişi ben olmalıyım. Nihayet, insanın "hür irade"sinin gerçekliğine ve en azından geleceğin kişisel şartlarını değiştirme yeteneğimize inanan biri olarak şu an Dünya'da yaşayanların gezegenimizin kaderini şekillendirecek kolektif gücü ellerinde tuttuklarını hissediyorum.

Bununla beraber, bu seçim gücü, insanlar zekalarını kullanarak bilgilendikçe açığa çıkar. Bu nedenle hiçbir şekilde ne Dr. Wambach, ne de ben, geleceğe ait ön görüleri sunarken -ister kendim görmüş olayım, ister süjelerimiz tarafından görülmüş olsun- itiraz kabul etmez veya değiştirilemez olduğunu iddia etmiyoruz. Her şeye rağmen bunlar yine de yeryüzünde yaşayan insanlar olarak şuuraltı zihinlerimiz yoluyla yansıttığımız geleceğe ait "kitle rüyaları"nın bir parçasını oluşturuyor. Bu özellikleri ile de yarınlarda şuurlu olarak yaşayabileceğimiz olayların önemli habercileri olmayı hak ediyorlar.

 

% 100 Düşünce Gücü

Evrenin en büyük gücüne sahip olduğunuzu biliyor musunuz? Bu güç düşüncedir. Yaşamınızı yöneten şey aslında düşünme biçiminizdir. Düşünme biçiminiz sizi başarıdan başarıya ya da tam bir başarısızlığa götürebilir; size sevgi ve mutluluk ya da yalnızlık ve sefil bir yaşam verebilir. Jack Ensing Addington ünlü bir hukukçu olmasının yanı sıra ruhsal bilimler üzerine de eğitim görmüş ve bu bilimi kendi yıllar süren derin inceleme ve araştırmalarıyla geliştirmiş bir kişi. Yazar insanın önünde gerçekten yeni bir ufuk açan bu kitabında Evrensel Akıl'ın bilgeliğini kullanabilmemizi sağlayacak, benliği sınırlayan düşünce kalıplarını ortadan kaldıracak, başarısızlığı olağanüstü bir başarıya dönüştürecek bilgiyi Ortak Bilinç'ten nasıl elde edebileceğimizi öğretiyor.

Yazar: Jack E. Addington
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Birol Çetinkaya
Sayfa sayısı: 224
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1996
 

Himalaya Yogileri
Rama, Swami
Bilim Araştırma Merkezi Yayınları
Tür : Psikoloji / Ruhbilim
Basım Yeri ve Yılı : İstanbul, 1984
Dili : Türkçe
Boyut : 14x20
SAYFA:160
 

*Himalaya Dağları’nın gizemli, görkemli özellikleri ve spiritüel tabiatı.

 *Himalaya Dağları’nda binyıllardır sürdürülen Guru’lar Misyonu ve geleneksel öğretimleri.

*Himalaya Dağları’nın ünlü Yogileri, olağanüstü güçler ve yüce bilgelikleri.

*Spiritüel tabiatını geliştiren ve insanın neler yapabileceğini gösteren Swamiler.

*Tabiat güçlerine hakim olmanın yoga uygulamaları ve çeşitli disiplinler.

*Yoga öğrenimlerinin zorlu eprövleri ve kişiye kazandırdıkları yüksek kabiliyetler.

*Swami olma yolunda karşılaşılan çeşitli zorluklar, tehlikeler ve ilginç sonuçları.

... (Arka kapaktan)

 

 

Sovyetler UFO Kuramları

SOVYETLER’İN UFO KURAMLARI

Beyaz Rusya Bilimler Akademisi üyelerinden Dr. Vyacheslav K.Zaitsev uygarlığımızı uzaylılara borçlu olduğumuzu ileri sürmektedir. “Göklerden Gelen Tanrılar” adlı kitabın yazarı olan Zaitsev, çeşitli uygarlıkların inançlarında savını destekleyecek birçok kanıt bulunduğunu söylüyor. Ona göre, cami minareleriyle katedrallerin sivri kuleleri göklere tırmanan roketleri sembolize etmektedir. Zaitsev bu konuyla ilgili olarak şöyle diyor:
“Kozmik ziyaretçiler dünyamızın ilkel sakinlerine olağanüstü güçlere sahip ilahi varlıklar gibi görünmüş olmalılar! Tanrıların içinden çıktıkları araçların tüm dinlerimizdeki mimariyi etkilediğini düşünmek pek abes olmasa gerek. Bu araçların içinde yaşayan tanrılar mabetlerimizdeki resimlerde ve küçük heykelciklerde imajlarını hala koruyor gibiler. İçinde tanrıların bulunduğu bir aracın göklere doğru havalanışı, tüm destanlarımızda göklere verilen önemi anımsatmıyor mu? Minare ve kuleler uzay roketlerine öykünmüyor mu?
“İncilin Apocrypha bölümünde anlatıldığına göre, melekler göklere yükselen Hz. Davut’a sonradan Kudüs Tapınağı olarak inşa edilen mabedin arşetipik bir imajını göstermişlerdi. Hindular da mabetlerinin dünya dışı uygarlıkların mabetlerine uygun olarak inşa edildiğine inanır, mimari tasarımının bir ilah tarafından esinlendirilerek rahiplere çizdirildiğini söylerlerdi. Ortaçağda Hindistan’da Brahmanizm tekrar canlandığında ortaya tekerlekli platformlar üzerinde yürüyen mabetler çıktı. Sovyet araştırmacısı Nikolai Brunov, kulelere benzeyen yeni Brahman mabetleriyle ilahi arabalar (vimanalar) arasındaki ilişkiyi ima eden birçok done sunmaktadır.
“Kutsal kitapta sözü edilen Sodom ve Gomorra’nın yok edilişi, cahil tanıklarca tarif edilmiş bir nükleer patlamanın kanıtı değil midir? Eğer yüzyıllar önce ziyaret edilmişsek, bugün de uzayın derinliklerinden gelecek zeki bir uygarlığın ziyaretinin eşiğinde olabiliriz.”
Dr. Zaitsev Mesih’in ikinci gelişini sadece teolojik bir kavram olarak ele almamakta ve Hz. İsa’dan bahsederken “Kozmonot Hz. İsa” sıfatını kullanmayı önermektedir. Sahip olduğu mucizevi güçlerin ve hoşgörünün bu dünyadaki anlayışla hiçbir ilgisi bulunmadığını ise onun kozmonotluğuna kanıt olarak göstermektedir. Ayrıca Zaitsev Beytlehem Yıldızı’nın aslında bir yıldız olmayıp bir uzay gemisi olduğunu da iddia etmektedir. (Sayfa: 24-27)

Moskova Havacılık Enstitüsü’nden Dr. Felix Ziegel’in Sovyet ufolojisinde özel bir yeri vardır. Dr. Ziegel 1978 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söylemişti:
“Hala Amerika’nın ufoların ziyaret ettiği tek ülke olmasa bile ufo ziyaretlerinin büyük çoğunluğunun meydana geldiği ülke olduğunu düşünen birçok insan var. Diğer ülkelerde çıkan gazete haberlerine dikkat edilirse bu yanlış kanı hemen silinecektir. Dünya ufolarla doludur ve ne kadar uğraşırsa uğraşsın hiçbir ülke ufolardan kaçamaz. Sovyetlerdeki resmi görevliler de en azından Amerika’daki meslektaşları kadar ufo konusuyla savaştılar. Her iki hükümet de ufoların artık gülünüp geçilecek ya da görmezden gelinecek bir konu olmadığını anladı. Ufoların kendiliğinden çekip gitmeyeceğine kanaat getirdiler.”
Sovyet kozmonotlarının çoğunun eğitiminde katkısı olan Dr. Ziegel, ilk kez batılı bir yayın organına, yüksek düzeyden saygıdeğer bilim adamlarının inceledikleri ufo olaylarını açıklamıştır. Dr. Ziegel’in kayıtları arasında yer alan en ilginç olay, 1961 yılının 27 Nisan günü Leningrad’ın kuzeydoğusundaki Onega Gölü’nde meydana gelmişti. Olayla ilgili soruşturmayı askeri mühendis Binbaşı Anton Kopeikin ve çevre sorunları bilimcisi Fyodor Denidov’un başında bulunduğu sivil ve askerlerden oluşan bir ekip yürütmüştü. Binbaşı ve Denidov’un hükümete verdiği raporda şöyle deniyordu:
“Bir başka gezegenden gelen uzay gözlem aracı donmuş olan gölün kıyı hattına sürtünmüş, ancak ufak bir hasara rağmen yoluna devam etmeyi başarmıştır. Görgü tanıklarının söylediğine göre uçan cisim yere sürtünmesine rağmen hızını kesmemiştir. Obje yerde iki ufak çukurun yanı sıra 15m uzunluğunda ve 3m derinliğinde bir hendek açmış, gölü kaplayan buz tabakasını kırmıştır. Buz kütlesinin altı parlak yeşil renkteydi. Bu buzdan alınan örnekler eritildiğinde magnezyum, alüminyum, kalsiyum, baryum ve titanyumdan oluşan bir artık bıraktı. Ayrıca tuhaf bir metal parçasıyla, demir, silikon, sodyum, lityum, titanyum ve alüminyumdan oluşan siyah renkte, geometrik şekle sahip zerrecikler bulundu. Bu zerrecikler aside ve yüksek ısıya dayanıklıydı.”
Raporu veren ekip kanıtları tanınmış Sovyet jeofizikçisi Dr. Vladimir Sharonov’a teslim etti. Kanıtları inceleyen Dr. Sharonov şöyle diyordu: “Siyah zerreciklerin ne olduğunu henüz bilmiyorum, ama yapay bir maddeye ait olduklarını sanıyorum. Bu elbette bir göktaşı değil, ama uzmanlar o hızla buza çarpan uçak cinsinden bir objenin bu darbeye dayanamayacağını söylüyorlar.” (Sayfa: 28-33)

Dr. Ziegel, Enquirer Dergisi’ne daha önce hiç açıklanmamış son derece güvenilir tanıklara dayanan ufo olaylarını da anlatmıştır:
“Birçok şeref madalyası almış bir deney pilotu iki kez ufolar tarafından inişe zorlandığını iddia etmiştir. Arkady Apraksin 1948 yılının 16 Haziran günü Hazar Denizi’nin kuzeyine düşen Baskunçak yöresinde 9,500 m yükseklikte bir jetle uçarken ışınlar yayan puro şeklinde bir obje gördü. Pilot gözlemini hava üssüne rapor etti ve üsten objenin radarda görüldüğüne dair onay aldı. Objeye yaklaşıp inişe zorlaması, daha olmazsa ateş açması emredildi. Apraksin ufoya 9 km kadar yaklaştığında, söylediğine göre araçtan gelen ışınlar bir yelpaze gibi açılarak görüşünü sıfırlamış, jetin elektrik donanımı devreden çıkmış ve motoru aniden durmuştu. Pilot büyük bir hasar almadan mecburi iniş yapmayı başarmıştır. Apraksin bu olaydan yaklaşık bir yıl sonra 6 Mayıs 1949’da yeni bir uçağın deneme uçuşunu yaparken yine puro biçiminde bir ufoyla karşılaştı. Ufo yine 9 km kala pilotu geçici olarak kör eden ışınlar gönderdi, uçağın elektrik donanımı yine felce uğradı. Apraksin Saratov’un 40 km kadar kuzeyindeki Volga Nehrinin kıyısına mecburi iniş yaptı.
“31 Temmuz 1969 günü, Bilimler Akademisi’nde teknik bilimler doktoru olan L.I. Kuprianov, yanında arkadaşlarıyla saat 20.00 sıralarında Usovo kasabası yakınlarında arabasıyla seyrediyordu. Üzerinden hızla geçip giden iki adet gümüşi renkli disk gördü. Civardaki tüm arabalar stop etmişti. İki dakika süreyle hiç kimse arabasını çalıştıramadı.
“Öğretmen ve astronom Tsekhanovich Karadeniz kıyısındaki Gagra kasabası üzerinde parlak, nabız gibi yanıp sönen kavuniçi renkte bir ışık topu gördü. Obje hızla alçaldıktan sonra hareketsiz havada asılı kaldı. Yaklaşık 30 saniye sonra kavuniçi renkli ufacık bir top belirdi ve daha büyük objenin çevresinde dolandı. Aynı manevrayı yapan üç top daha ortaya çıktı. Sonra büyük obje uzamaya başladı. Bir dakika kadar sonra bir ışık parlaması oldu ve tüm objeler ortadan kayboldu.” (Sayfa: 33-35)

Fizik Profesörü K. Kobyizev Sovyetlerde oldukça tanınmış bir bilim adamıdır. Bir üniversitede verdiği konferansta ufolarla ilgili olarak şunları söylemişti:
“Gözlemler göstermiştir ki olayların çoğunda ufoların çapı 10 ile 30 m arasında değişmektedir. Hatta çapı 200 m’yi bulan ve saatte 75 bin km hıza birkaç saniyede ulaşabilenleri de vardır. Hız arttıkça ışıma sarıdan kırmızıya, turuncuya ve mavimsi mora dönüşür. Ufo uçuş bölgelerinde manyetik fırtınalar oluşur, hayvanlar panikler, uçak ve otomobillerin çalışmasını etkileyen elektrik kesilmeleri olur.
“Ufoların yoğun dünya atmosferinde saatte 75 bin km’lik hızlarla keskin dönüşler yaparak uçmalarını anlamak bizim için zordur. Ancak gerçekler inkar edilemez, bir şekilde dünyamızın yer çekiminden kurtulmayı başarmakta ve bizi hayretler içinde bırakan hareketler yapmaktadırlar. Gagarin’in uzaydaki uçuşu da atalarımıza kim bilir ne kadar inanılmaz gelecekti!
“Uzaylıların çok gelişmiş bir teknolojileri ve yüksek bir uygarlıkları olduğu kesin. Büyük olasılıkla mükemmel bir telepati yetenekleri de var. Nükleer bir savaş ihtimali onları çok tedirgin ediyor olmalı. Böyle bir felaket güneş sisteminin dengesini bozacak, özellikle komşu gezegenler için yıkıcı sonuçlar doğuracaktır. Atomla ilgili kuruluşların çevresinde onlara sıkça rastlamamızın sebebi bu olsa gerek.” (Sayfa: 36-38)

Sovyet Ufo Araştırmacıları ile Amerikan Center for Ufo Studies (Ufo İncelemeleri Merkezi) arasında direkt bir ufo telefon hattı (hotline) kurulmuştur. Ünlü bilim adamı ve ufolog Dr. J. Allen Hynek’in yönettiği merkezin elemanlarından Sherman J. Larsen “Rusya’daki bazı kişiler bize enformasyon sağlayarak işbirliği yapıyor” demiştir. Bu bağlantı, merkezin beyinlerinden biri olan istatistiki analizci Dr. David Saunders’in bir teorisini denemek için kurulmuştu. Dr. Saunders, merkezin kompüterinden elde edilen donelerden yola çıkarak 1977 yılının Aralık ayında Ural Dağları üzerinden bir ufo dalgasının geçeceğini önceden haber vermişti. (Sayfa: 43)

Sovyetlerde Meydana Gelen Bazı Ufo Olayları

15 Ağustos 1663’de Robozero’da yerel saatle 10.00-12.00 arasında alev püskürten ve büyük gürültü çıkaran bir obje görüldü, yaklaşık 40 m çapındaydı. Robozero Gölü’nün üzerinde durup mavi bir duman çıkardı. Ön tarafından iki alev sütunu uzanıyordu. İki kez kayboldu ve tekrar belirdi. Artık daha büyük, daha göz alıcı ve daha etkiliydi. Bir buçuk saat süreyle gözlemlendikten sonra batıya doğru uçarak gözden kayboldu. Obje gölün üzerindeyken bazı balıkçılar yaklaşmaya çalışmış, fakat aşırı sıcaktan bedenlerinde yanıklar oluşunca geri dönmüşlerdi. Yaydığı ışık o kadar güçlüydü ki, gölün dibi gündüz gibi aydınlanmış, sağa sola kaçışan balıklar görünür hale gelmişti. Daha sonra gölün üzerinde bir pas birikintisi meydana gelmişti.
30 Haziran 1908’de, Sibirya’daki Tunguska taygası üzerinde muazzam bir gürültüyle patlayan obje 20 milyon metrekarelik bir alanı havaya uçurmuş, 10 milyondan fazla ağacı yok etmişti. Gökyüzünde mantar şeklinde bir bulut oluşmuş, şok dalgaları dünyayı iki kez dolanmış ve dünyanın manyetik alanında değişiklikler meydana geldiği tespit edilmişti. Nükleer türden bu patlamanın yerden yüksekliği 5-10 km arasındaydı.
12 Kasım 1968’de, Moskova’dan görevli olarak gelen ve Sibirya Derna’da 200’ü aşkın işçi kardeşlerine bir konuşma yapan Vladimir Volkhoff aniden durakladı, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Dinleyiciler önce rahatsızlandığını sandılar, ama geri dönüp Volkhoff’un gözlerini diktiği yöne baktıklarında şaşkınlıktan ağızları bir karış açık kaldı. Göğün güneybatı kesiminden disk biçimindeki ufolardan oluşmuş bir filo üzerlerine doğru geliyordu. Öğle güneşi altında pırıl pırıl parlıyorlardı. Bu garip resmi geçitte yaklaşık 24 disk yer almaktaydı. En önde, Sovyet ihtilalinin sembolü olan orak-çekiç şeklinde diğerlerinden daha büyük bir ufo vardı. Filo iyice yaklaşıp 100 metre irtifaya kadar alçalınca kalabalığı bir uğultu sardı, kulağını elleriyle kapayan kendini yere atıyordu. Volkhoff’un yanında duran güvenlik görevlisi tüfeğine sarılıp tam ateş edecekti ki, Volkhoff tüfeğin namlusunu başka yöne çevirerek ufolardan birinin isabet almasını önledi. Mikrofon hala açık olduğundan kalabalık Volkhoff’un muhafızı haşlayışını duyuyordu. Bu aptal tüfekle ateş etmenin bir anlamı olmadığını, ufolarda bunun çok gelişmişi bulunduğunu, bir misilleme olursa bu kadar insanın canının tehlikeye gireceğini bağıra çağıra adama anlatmaya çalışıyordu. Biraz sonra ufolar nasıl geldilerse öylece gittiler. Lider konumunda olan orak-çekiçli önder aniden yukarı doğru fırladı, diğerleri de aynı hızla onu izlediler. Bu beklenmedik ziyaretten çok sarsılan Volkhoff töreni kısa keserek Moskova’ya döndü. Ertesi gün resmi görevliler Derna’daki tüm kameralara el koydular. Kameralar bir hafta sonra geri verildiğinde içindeki filmlerin alınmış olduğu görüldü.
1969 baharında Kızıl Ordu dağlarla kaplı Kafkasya’da yıllık manevralarını yapıyordu. Bu bölgede daha evvel yapılan manevralarda birçok yüksek rütbeli subay ufo raporları göndermiş, ama bunlar Moskova’daki amirler tarafından kuşku ve alayla karşılanmıştı, hatta bazıları üstleri tarafından azarlanmıştı. Oysa Kafkasya bölgesiyle ilgili raporların ortak noktası, Derna’da boy gösteren orak-çekiç biçimli ufoyla ilgiliydi. Aynı orak-çekiçli ufo bu manevrada da ortaya çıkmış ve komutanın arazideki karargahının üzerinde yarım saat süreyle asılı kalmıştı. Birliğe komuta eden general önce ufoyu yabancı bir casus uçağı sandı. İşi şansa bırakmak istemeyen komutan füze takımına ufoyu düşürmeleri için emir verdi. Füzeler ardı ardına ateşlendi, ama tam isabet edecekken esrarlı bir şekilde rotadan sapıyorlardı. Füze takımının beceriksizliğine kızan general bu sefer Mig uçaklarına ufoyu düşürmeleri için emir verdi. Mig uçakları havalanır havalanmaz ufo ok gibi yukarı fırlamış, bulutların içinde kaybolmuştu. Mig pilotları böyle yüksek hızla seyreden bir aracı kovalamanın anlamsızlığını bildiklerinden üslerine geri döndüler ve olayı uzun uzadıya rapor ettiler. Hem füze takımından, hem de pilotlardan toplanan kanıtlar ivedi başlığı altında Moskova’daki askeri karargaha gönderildi ve birkaç saat içinde “Nyet” şifreli bir emir geldi. Sanki dalga geçiyormuş gibi aynı ufo ertesi hafta tekrar ortaya çıktı. Üstelik bu kez daha büyük, daha parlaktı, hatta orak-çekici daha andırır olmuştu. Kafkasya’daki orduda görev yapan bilim adamları, en geniş hayal gücüne sahip kişilerin bile bu ufoyu bir takım yıldız ya da yeni bir gezegen olarak teşhis edemeyeceği konusunda görüş birliğine vardılar.Yerel halktan bazı kişilerse, orak-çekiç şeklindeki bu tuhaf ufoyu Sovyetler Birliğine mutlu bir gelecek müjdeleyen semavi bir alamet olarak değerlendirdiler! (Sayfa: 44-62)
 

 

 

VİMANA- Tarih Öncesi Uzay Araçları

Kadim Hint metinlerinde uçan araçlardan, Vimana’lardan söz edilmektedir. Bir Budist rahibin, MS. 4. yüzyılda Seylan’dan Java’ya Vimana’yla giderek kralı Budist yaptığı söylenir. Ramayana Destanında iki ve ikiden fazla motoru olan uçan araçlardan söz edilir. Mahabbarata Destanında ise, akıl almaz büyüklükteki çok motorlu Vimana’lardan söz edilmektedir. Bu tarif uzaylıların ana gemilerine uymaktadır. Mahabbarata’nın kahramanı Arjuna, cennete yaptığı yolculuk sırasında havalanan ve yerde duran Vimana’lardan bahseder. (Sayfa: 7-12)

Halkatha adlı kadim Babil metni, uçan makinelerin en eski miras ve kendilerine yükseklerden gelenlerin bir armağanı olduğunu yazar, bu makinelerle birçok hayatın kurtarıldığından bahseder. İngiliz yazarı W.Scott Elliott’un 1895’de yazdığı ‘Atlantis’in Öyküsü’ adlı kitapta kadim Atlantis’in sahip olduğu uçan araçlardan söz edilir.Yazara göre bu araçlar ahşap ve metalden yapılıyorlardı. Ağaç olanlar çok ince tahtadandı ve ağırlık yapmayan bir madde püskürtülerek tahtanın deri gibi sertleşmesi sağlanıyordu. Metal olanlarsa genellikle alaşım oluyor, beyaz ve kırmızı metallerden yapılıyordu. Sevk ve dümen donanımları her iki uçta da kullanılabiliyordu. İlk zamanlarda sevk edici güç olarak vril, yani kişisel vibrasyonları yükselten levitasyon prensibi kullanılıyordu. Sonraları eterik nitelikteki güçler kullanıldı. Maksimum hızları saatte 150 km idi. (Sayfa: 13-15)

“Mu’nun Çocukları” kitabının yazarı James Churchward, Hindistan’da rahiplerin kendine bazı kadim metinler gösterdiklerini ve bunların Hint uygarlığından evvelki bir uygarlığa ait olduğunu söylediklerini yazar. Metinlerin hava gemilerinin yapımıyla ilgili bilgileri, motor çizimlerini ve talimatları barındırdığından bahisle, motorun bir kez çalıştırılması halinde yatakları aşınana kadar çalışabileceğini, araçların yakıt olarak havayı kullandıklarını, 1.500-4.500 km süren uçuşlar yapabildiklerini belirtiyor. (Sayfa: 22-23)

İngiliz yazar Desmond Leslie George Adamsky ile birlikte yazdığı kitapta ufoları sevk eden gücün yaşam gücü, yani biyokozmik güç olduğunu söylemekte, bu savını şöyle açıklamaktadır: “Yaşam gücünü ufolarda kullanabilmek için operatörün spiritüel açıdan oldukça evrimleşmiş olması gerekir. Çünkü operatör (pilot) bu gücü kendi benliği vasıtasıyla akümülatörlere ve sevk edici mekanizmaya kanalize edemiyorsa hiçbir sonuç elde edemez. Ele geçirildiği söylenen ufoların uçurulamaması bu yüzdendir. İnsandaki yaşam gücü belkemiğinin tabanında yerleşik olup ‘kundalini’ adıyla bilinir. Tıpta bir asanın çevresine dolanmış çift yılanla (pozitif ve negatif) gösterilen sembol kundalini enerjisini temsil eder. “Caduceus” denilen “Hermes’in Asası” da bu şekildedir. Kundalini yükselmeye ve yedi spiritüel çakrayı tırmanmaya başladığında kişi üstat (Adept) olur.
“Bu merkezler yedi titreşim hızına ya da var oluş düzeyine tekabül ederler. İnisiyasyonun bu aşamasında üstadın kişisel atomları öylesine arınmış ve güçlenmiştir ki, bedeni bir iletken gibi faaliyet gösterir. O artık ilahi gücün yürüyen bir santralidir. Şifa verebilir, yaratabilir ve yok edebilir. Bu güç, inanılması zor bir dakiklikle devasa taş blokları ayna gibi yontabilir ve yerine koyabilir.
“Edgar Cayce’ın tarif ettiği Atlantis’in Alev Evindeki güç santralleri, inisiyelerden alınarak depolanan bu yaşam gücüyle çalışıyorlardı. Atlantisliler biyokozmik güç sayesinde kent ve mabetleri inşa edebiliyor, ortamlarını aydınlatabiliyor ve uzay araçlarını çalıştırabiliyorlardı. George Adamsky’nin bindiği ufonun kubbesindeki kristalle, döşemedeki daha büyük kristalin metal bir kolon ya da manyetik direkle birbirine bağlanması, insan bedeninin mekanik kopyasından başka bir şey değildir. Aşağıdaki kristal belkemiğinin tabanındaki kundalinidir, manyetik kolon omuriliktir, yukarıdaki kristal ya da güç bobini ise baştaki yüksek merkezlerdir. Ufo pilotlarının tam alın hizalarında duran ufak bir cihaz, doğrudan başın beyin epifizi hizasına denk gelir ki, burada yedinci merkez ya da çakra yer alır. İki büyük kristalin ortasına rastlayan bu cihaz kristal ve platinden yapılmadır. Pilotun zihni cihazla tam bir uyum içinde ve rezonans halindedir. Pilotlar kozmik enerjiyi kendi varlıkları kanalıyla bu teçhizata yönelterek ufoyu evrenin her yanına götürebilirler.” (Sayfa: 33-35)

Vimanaları sevk eden mekanizmanın harekete geçirilmesinde sesin de kullanılmış olduğunu kadim Hint metinleri bize bildirmektedir. Samarangana Sutradhara’da vimanaların melodi ve ritimlerle hareket ettirilebileceği belirtilerek, “Zihin vimanayı ayakta tutan zemin haline geldi, sözler onun üzerinde yürüyeceği yollar haline geldi. Ve arabanın önüne yerleştirilen Om hecesi onu güzelleştirdi” denmektedir. Amerikalı mucit John Worrell Keely, 1890’da dünyanın kutupları arasında akmakta olan manyetik güçleri araştırırken madde korpüsküllerinin titreşimle bölünebileceğini ve bu prensibin bir motorun çalışmasına uygulanabileceğini keşfetti. Bu titreşimi kemanla çaldığı belirli bir notayla sağlıyor ve harekete geçirdiği esrarengiz güce ‘Dynaspheric Güç’ adını veriyordu. Titreşimin oluşması için Keely’nin kişisel vibrasyonuna ihtiyaç vardı, bir başkası onun motorunu çalıştıramıyordu. Keely sonradan 4 kg’lık metal bir hava aracı yapmış, esrarengiz ses titreşimiyle aracı havada asılı tutmuş, yere indirmiş ve hareket ettirmişti. (Sayfa: 35-37)
 

 

 

 

Ufo Bilimsel Kuramları


Yazarı: ..
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: Bilim Araştırma Merkezi
Yayın Yeri:
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1978
Dili: Türkçe

 

UFO –Bilimsel Kuramları

Bir uçan daire geceleyin millerce öteden görülebilen bir korona üretir. Uçan dairenin biçimi aerodinamiğin gereklerine değil, elektrostatik ve çekim yasalarının gereklerine uymaktadır. Tepkime yöntemiyle havayı yararak ilerleyen uçaklarda görülen ısı engeli ya da yüzey sürtünmesi onlar için söz konusu olamaz. Aracın maddi kenarı, önündeki elektrikle yüklü alanın yarattığı bir boşluğa girer. (Sayfa: 8)

Uçan daireler elektrostatik manyetik araçlardır. Aracın üzerindeki dış yükleme, radar dalgalarının araçtan yansımasını önleyecek bir frekansta titreşebilir. Araç hız kazandıkça dış alan koronası, aracın ilerlerken kestiği güç hatlarının hızına izafi olarak genişler. Aracı çepeçevre saran bu korona, ufonun hızının enerji oranına göre kırmızı, kavuniçi, sarı, yeşil, mavi ve mordan parlak beyaza kadar görünür tayfın çeşitli renklerine bürünebilir. Dünyanın buharla yüklü atmosferi içinde, havadaki buharın iyonlaşması statik alan yüküne orantılı olarak yoğunlaştığından araç çevresinde bir bulut oluşturabilir. (Sayfa: 13)

Negatif elektrik yüklü bir kağıt mendilin, üzerine tutulan üç binlik bir asetilen lambası alevinde bile yanmadığını ya da kavrulmadığını görüyoruz. Dış kabuğunda negatif bir polarlık yükü taşıyan uzay aracının dış yüzeyi hiç ısınmadan saatte binlerce millik bir hızla nasıl uçtuğunu böylece kavrayabiliriz. Atmosfere girişlerinde bizim uzay kapsüllerinin üzerinde yaratılacak negatif statik yükleme bir alev kalkanını gereksiz kılacaktır. (Sayfa: 14)

Acaba ufolar uçan laser üreteçleri midir? Işın yayıldığında havada kalan disk, ışın odaklandığında hızla ilerlemektedir. Laser ışınının nabız gibi çalışması hareket halindeki diskin bir yükselip bir düşmesine yol açacaktır ki, salınım denen bu hareket ufolarda gözlemlenmektedir. Özet olarak diyebiliriz ki, biz burada yoğun laser ışınları ve füzyon enerjisi boşalımlarıyla işletilen, dönen bir tekerlek ya da diskle dengelenen, laserleri için enerjiyi çevresindeki elektrostatik enerjiden ya da kimyasal hücrelerden sağlayan bir ufo kavramı hipotezini tüm ufo araştırmacılarının dikkatine sunmaktayız. (Sayfa: 31-33)

New York Colombia Üniversitesinde kuramsal fizik profesörü olan Gerald Feinberg, 1967 yılında Tachyon’larla ilgili kuramını yayımladı. Tachyon sözcüğü Yunanca’da hız anlamına gelen tachyos’dan gelmektedir. Feinberg, Einstein Kütlesi’nin karşıtının varlığına dair matematik bir kanıt vermiştir. Bu karşıt, sonsuz hızla hareket eden, fakat ışık hızına yaklaştıkça yavaşlayan parçacıklardır. Feinberg’e göre takyonlar ışıktan bir milyar kere daha hızlı hareket ediyor, fakat hızları ışık hızına ya da daha düşük bir hıza indirgendiğinde yok oluyorlarmış. Bundan üç yıl sonra 1970’de John ve Allen Geoffrey adlı iki İngiliz bilim adamı bir manyetik alan keşfettiklerini açıkladılar, bu alanın karakteristikleri Einstein’in yanıldığını ortaya koyuyordu. İki İngiliz’in gözlemlerine göre bu manyetik alanın içindeki parçacıklar ışıktan iki kat daha hızlı hareket ediyorlardı. Böylece Einstein’in kuramının temelinde iki büyük gedik açılmış oldu. (Sayfa: 37)

Dr. Marcel Pages’e göre, yerin çekim gücü elektromanyetik yapısının tam tersi bir alan yaratılarak nötralize edilebilir. Bu tür bir alan oluşturabilecek her uzay aracı ya da aygıt, yer çekiminden kurtulup alan yönünde gitmek koşuluyla kendini sonsuza kadar hareket ettirebilir. (Sayfa: 39)
 

 

Anagemi - Ufo Genel Yapıları
Yazarı: ..
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: Bilim Araştırma Merkezi
Yayın Yeri:
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1980
Dili: Türkçe

 

 

ZAMAN VE RÖLATİVİTE

Uzaydaki büzülme, uzayın içine gömülü haldeki tüm cisimleri de büzer. Uzaydaki tüm şekil değişiklikleri ona gömülü cisimlere de aynen yansır. Uzayı elastiki jelatinimsi bir madde olarak düşünürsek, bu jelatinin sıkıştırılması, döndürülmesi veya çekilmesi halinde içindeki cisimlerin şekilleri de otomatik olarak değişecektir.

Objelerin uzunlukları rölativistik hızlarda (ışık hızına yaklaşan) kısalıyor gibi görünür. Hareketli bir sistem içindeki bu tür uzunlukların kısalması ve zamanın uzaması, ancak ışık hızına yaklaşan hızlarda fark edilebilir bir değere ulaşır. (Sayfa: 11-15)

Amerikalı filozof Manly P. Hall’e göre, geçmiş zaman fiziksel duyularımızla nüfuz edemeyeceğimiz gölgelere gömülüp gitse de yine mevcuttur. Eğer geçmişin vibrasyonları elektriksel yükseltme (amplifikasyon) yoluyla şiddetlendirilebilse, geçmiş çağlar tekrar canlandırılabilir ve canımız istediği zaman bir düğmeye basarak geçmişi seyredebiliriz. Aslında ‘geçmişin fotoğrafının çekilmesi’ olarak nitelendirebileceğimiz bir uygulama günümüzde yapılmaktadır. Amerikan Hava Kuvvetlerinin geliştirdiği özel bir enfraruj kamerasıyla bir keşif uçağından yerdeki boş bir araba park yerinin fotoğrafı çekildiğinde, birkaç saat önce oraya park eden ama çekim anında orada bulunmayan arabaların görüntüsü elde edilmektedir. (Sayfa: 23-24)

A.P. Sinnet’in derlediği ‘Mahatma Mektupları’ adlı eserde, Tibet’teki bir tür sihirli aynadan bahsedilmektedir. Söz konusu kitapta Sinnet şöyle yazıyor: “Her mabedin bir karanlık odası bulunur. Odanın kuzey duvarının cilalanmış bakırdan oluşan ve eşyayı ayna gibi yansıtan bir yüzeyi vardır. Mürit, kalın camdan yapılmış bir kabin içindeki üç ayaklı sehpaya oturur. Operatör lama, ayna ve müritle üçgen oluşturacak şekilde müridinkine benzer bir sandalyede oturmakta, müridin tam başının üzerinde kuzey ucu yukarı bakan bir mıknatıs sallanmaktadır. Operatör lama celseyi başlattıktan sonra müridi yalnız bırakır. Mürit duvardaki sihirli aynada üç boyutlu zaman görüntülerini izlemeye başlar.” (Sayfa: 24)

Yazar Andrew Thomas bir arkadaşının başından geçen olayı şöyle anlatıyor: “Yaşlı Taoist Çinli bir arkadaşımdan mendilini istedi, mendili yere yayarak arkadaşıma mendile bakmasını söyledi. Sanki sinema perdesiymiş gibi birden mendilin üzerinde görüntüler belirmeye başladı. Mançurya’nın Japonlar tarafından işgali, arkadaşımın Şanghay’da geçen yılları, büyük okyanustaki İkinci Dünya Savaşı ve arkadaşımın Avrupa’ya dönmek üzere Asya’dan ayrılışı mendilin üzerine ardı ardına görüntüler şeklinde yansıdı.” (Sayfa: 25)

Okült yazar Ferdinand Ossendowsky, Moğolistan’daki Narabanchi Kure Manastırı’nın Hutuktusu’nun kendini içinde Buda heykeli bulunan kutsal bir odaya götürdüğünü söyleyerek başından geçen olayı şöyle anlatmaktadır: “Hutuktu hatiğimi alarak Buda heykelinin omuzuna koydu, mihrabın önündeki kilimin üstüne secde edip duaya başladı, bana da heykelin arkasındaki karanlık boşluğa bakmamı söyledi. Az sonra karanlıkta duman bulutları ve şeffaf ipliksi görüntüler belirdi. Giderek yoğunlaştılar ve karımla dostlarımın içinde bulunduğu bir oda belirdi. Karımın giydiği elbiseyi hemen tanıdım, yüz hatları gayet belirgindi. Sonra görüntü yine karardı, Hutuktu, “Merak etmeyin aileniz gayet iyi ve sıhhatte” diyerek Buda heykelinin üzerindeki hatiği alıp bana geri verdi.” (Sayfa: 25-26)

Apokrifal Yeni Ahit’te, şimdiki anın genişleyip ebediyen mevcutmuş gibi hissedildiği bir ‘zaman durması’ tarifine rastlamaktayız: “Şimdi ben Yusuf yürüyordum ve yürümedim. Ve havaya baktım ve havayı gördüğümde hayretler içinde kaldım. Ve göğün direğine baktım ve durduğunu ve gökteki kuşların hareket etmediğini gördüm. Ve yere baktım ve hazırlanmış bir tabak ve yanında işçiler gördüm ve elleri tabağın içindeydi ve yemeğini çiğneyenler çiğnemiyordu ve yemeği tabaktan alanlar almıyordu ve ağızlarına götürenler götürmüyordu, fakat hepsinin yüzü de yukarıya dönüktü. Güdülmekte olan koyunlar gördüm ve ilerlemeyip duruyorlardı ve çoban değneğiyle koyunlara vurmak için elini kaldırmış ve eli yukarda kalmıştı. Ve ırmağın akışına baktım ve çocukların suya uzanan ağızlarını gördüm ve içmiyorlardı. Ve birden her şey yoluna devam etti.” İşte bu ‘zamansız süre’dir. Burada insani anılarımızdan birini bir sonraki izlemez. Bilinç bir andan ötekine adımını atmayıp Ebedi Zaman’ın bir parçasında durur. (Sayfa: 31)

Ünlü Mistik Meister Eckhart şöyle der: “Eğer bir kimse son altı bin yılın ve dünya sona erene kadarki geleceğin zamanını ve tüm olaylarını toplayacak bilgi ve güce sahip olsaydı, bütün bunların tek bir şimdiki an halinde toplanması zamanın bütünlüğünü verecekti.” (Sayfa: 32)

Ouspensky’ye göre zaman mevcut değildir. Sürekli ortaya çıkan ve sürekli yok olan bir olaylar çeşmesi yoktur. Her şey hep mevcuttur, sadece ebedi şimdi vardır. Sınırlı zihin bunu kavrayamaz. Ebedi şimdi, her şeyin acımasız bir şekilde önceden belirlendiği anlamına gelmez, öyle olsaydı evrim gereksiz olurdu. Gerçek dünya sonsuz bir olasılıklar dünyasıdır. Zihnimiz bu olasılıklardan sadece birini izler, oysa olasılıkların hepsi gerçekleşir, ama biz bunu göremeyiz ve bilemeyiz, insan zihninin zayıflığı da buradadır. (Sayfa: 33)

St. Augustine, zamanın üçe katlanmış bir şimdiki zaman olduğunu söyler. Durum şöyledir: Deneyimlediğimiz şekliyle şimdiki zaman. Şimdiki zamanın anıları halindeki geçmiş zaman. Şimdiki zamanın umutları halindeki gelecek zaman. (Sayfa: 38)

Kendilerini Dünyanın Bakıcıları olarak kabul eden Hopi Kızılderililerinin dilinde sadece şimdiki zaman kullanılır. Geçmiş zaman, tezahür etmiş şimdiki zamandır. Gelecek ise tezahür etmekte olan şimdiki zamandır. (Sayfa: 38)
 

 

Dünyalılara Bildiriler - Ashtar Sheran

Yazarı: Ashtar Sheran
Çeviren: Yavuz Keskin
Hazırlayan:
Yayınevi: Ruh ve MAdde Yayınları
Yayın Yeri: İstanbul
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1991
Dili: Türkçe

 

ASHTAR SHERAN
DÜNYALILARA BİLDİRİLER
RUH VE MADDE YAYINLARI

Ashtar Sheran, evrendeki çeşitli yıldız sistemlerinden gelen uzaylı grupların meydana getirdiği Galaktik Federasyona bağlı Uzay Donanmasının komutanıdır. (Derleyen)

ANTİ ALEM

Soru- Niçin tüm dünyayı varlığınıza inandıracak şekilde kesin bir iniş yapmıyorsunuz?

Ashtar- Bu kendimizi küçümsenemeyecek tehlikelere atmak demektir. Düşmanca tutumunuz ve savaşçı ruhunuz, yöneticilerinizle yakın temasta bulunmamızı engelliyor. Binlerce yıl önce durum farklıydı, o zamanlar dünyalı insanlardan çekineceğimiz bir husus yoktu. Atalarımız (ki biz onların enkarnasyonuyuz) tanrıymış gibi saygı gördüler. Vaktiyle Sina Dağına büyük bir ana gemi inmişti. Ama günümüzde durum farklı, çünkü belirttiğiniz türden bir iniş dünya çapında bir paniğe yol açabileceği gibi, bize de hiçbir yarar sağlamayacaktır.


Soru- Uzay araçlarınızın duyularımızla alay edercesine hareket etmeleri bizi şaşırtıyor, ufolarınız mucizevi şekilde aniden belirip yine aynı hızla gözden kayboluyorlar. Bu olaylar o kadar esrarlı ki, psikologlarımız bu gözlemlere bazı psikopatların hayalleri ya da halüsinasyonları sıfatını yakıştırıyorlar. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?

Ashtar- Biliminiz aşırı derecede maddi fenomenlere yönelmiştir. Biliminize göre tek bir evren vardır, o da gözle görülebilen ve ölçülebilen evrendir. Oysa bu büyük bir yanılgıdır, çünkü gözle görülen evrene zıt, görünmez bir evren daha vardır, yani zıt bir kutup. Bu anti evren, hayat formları hemen hemen aynı olduğu için yapısı ve bileşimi itibariyle maddi evrene benzer.
İçinde beşeriyetler barındıran anti alemlerin canlı varlıkları sizi fark edemezler, en azından son derece kompleks cihazlar olmadıkça. Tanrının sonsuz ve sınırsız Ruhsal Hiyerarşisi anti alemlerle karıştırılmamalıdır. Ruhsal alem (spadyum) enkarnasyonlar arasında uğranılan bir ara istasyondur, ayrıca yetkili bir adli kuruluştur, hesaplaşmanın, telafinin, tövbe ve ödüllendirilmenin gerçekleştiği yerdir. Orada kötü ya da geri denebilecek varlıklar da bulunur.
Anti alem ise madde alemiyle bir bütündür. Yaratılışın bu iki ortamı arasında nöbetleşe ilişkiler vardır. Bu iki alem, hatırı sayılır enerjiye sahip iki manyetik kutup oluşturur. Siz bu güçleri pozitif ve negatif olarak nitelendirirsiniz, kutuplaşmış enerjiler çekim dediğiniz şeyi yaratırlar. Yıldızlar arası uzaklıklar, yıldızların kendi çekimleriyle değil, maddi alemlerle anti alemlerin çekim gücüyle belirlenir.
Evrenin elektromanyetik alanlarını ustaca kullanarak hareket ettiğimizi sanıyorsunuz, öyle değil. Biz iki farklı çekimin alanını kullanırız. Zıt kutupları, karşılıklı birbirini iten iki evren olarak tasavvur etmeniz gerekir. Ufoların size fantastik gelen hareketlerinde ne atom gücünü, ne de elektronik sistemleri kullanırız, sadece evrenlerin kutuplanışını işler hale getiririz, o kadar. Kısaca, uzay gemisinin kutuplarını tersine çevirmemizi sağlayan, maddi alem ve anti alem dengesinde değişiklik meydana getiren cihazlar kullanırız.
Kutup değişimi esnasında, uzay aracı içindeki her şeyiyle maddi hayattan çekilir, yani ortadan kaybolur, bu durumdaylen hiçbir radar aygıtı bizi tespit edemez. Araç madde tarafından şiddetle geri itilmiştir, böylece ufo hayal bile edilemeyecek bir hıza ulaşır. Yerin çekim gücü misliyle artırılmış bir karşıt güç haline getirildiğinden, elde edilen hız ışık hızıyla kıyaslanamayacak kadar yüksek bir hızdır. Demek ki, önemli olan ayarlama ve yönelmedir, bunu gerçekleştirmek için ışık cisimciklerini (corpuscule) kullanırız. Siz henüz bu işlemleri gerçekleştirmekten çok uzaksınız, bu konudaki cehaletinizi yıllarla ifade edecek olursak, binlerce yıl geri olduğunuzu söyleyebiliriz. Üstelik bu gelişiminizi engelleyen savaşlar göz ardı edilerek ifade edilmiş bir süredir.


Soru- Ufo dediğiniz araçlar neden fincan tabağı şeklindeler?

Ashtar- Dış görünüş küresel bir şekle sahiptir. Bu küre, üst ve alt yüzeyleri kutuplanmış bir diske tutturulmuştur. Diskin iç kısmında anti aleme yönelik kutup değişimi yapılarak bir karşı çekim (anti gravitasyon) yaratılır, bu değişimin gücü ayarlanabilir. Uzay gemisinin maddi alanı terk etmesi esnasında araç ışıklı bir görünüm kazanır ve tümüyle gözden kaybolur. Aksi yöndeki işlem de aynı şekilde gerçekleştirilir. Enerji kutuplarının değiştirilmesi, maddenin anti maddeyle ilişkiye geçirilmesi demektir. Bu iki madde yan yana olamaz, birbirlerini iterler. Bir ufonun kutup değiştirerek anti maddeye bağlanması, hatırı sayılır manyetik bir gücün harekete geçirilmesine yol açar. Eğer ufo dünyaya yakınsa müthiş bir hızla uzaya fırlar.
Yıldızlar arası yolculukta anti madde yönünde bir değişim gerçekleştirmekteyiz. Ayrıca yer değiştirme esnasında kullandığımız ayrı bir sevk gücümüz daha var. Terminolojinizde ona takion vasıtasıyla elde edilen hyperdrive diyorsunuz. Bu farklı sevk vasıtaları birlikte kullanılabilir. Ani ve keskin dönüşlerde yaptığımız şey, ufoyu o yana eğmekten ibarettir. Her geminin özel güç alanları vardır, bunlar bizi atmosfer sürtünmelerine ve su basıncına karşı koruyan kalkanlardır. Demateryalizasyon (maddelikten çıkma), ufonun içindeki bir teknikle mümkün olur. Her insanın sahip olduğu astral beden rahatça dolaşırken, yarı demateryalize haldeki beden ufonun içinde kalır.


Soru- Tamamen hareketsiz ufolar gözlemlendi, bu nasıl mümkün oluyor?

Ashtar- Ufo böyle bir izlenim yaratsa da asla durmaz. Bu durumdaki bir gemi, kendini gezegenin rotasyon hızına ayarlamış haldedir, yani seyir halindedir. Gemi uzayda inşa edilir, kalkışı da bir gezegen üzerinde değil yine uzayda gerçekleşir. Hayal gücü en geniş şairleriniz bile böyle bir imalatı tasavvur edemez. Devasa bir ana geminin gezegen üzerinden kalkış yapması, o gezegenin yörüngesinden sapmasına yol açabilir, çünkü dev enerji dalgaları gezegeni etkileyebilir.


Soru- Bir ana gemi kendi özel enerjisiyle yolculuk yapabilir mi?

Ashtar- Hareket halindeki bir geminin tamamiyle anti maddeye bağlanmış olması gerekir. Bu andan itibaren gemi uzayda muazzam bir güçle yol alır, ama istenilen hıza ulaşılamazsa kendi özel enerjimizi de devreye sokarız. Bunun için fotondan daha küçük partikülleri kullanırız, böylece gemi ışık hızından çok daha süratli olan hyperdrive hızına ulaşır. Eğer anti maddeye yönelik kutup değişimi çok ani yapılırsa mürettebat büyük zarar görebilir, bu yüzden manevra tedrici yapılmalıdır. Geminin ışığında gözlemlediğiniz değişimlerin sebeplerinden biri de budur.
Gemi anti maddeye doğru kutup değişimi yaptığı zaman ilginç bir şey olur. Uzay aracındaki yolcu, yıldızların görüntüsünün yavaş yavaş değiştiğini ve yeni bir alemin gizlerini açmaya başladığını görür. Bilinen evrenin gezegen ve güneşleri kaybolur ve anti maddeden oluşan göksel cisimler ortaya çıkmaya başlar. O zaman uzay gemisini bir ateş sütunu halinde görürsünüz, bu onun saydam haldeki dış görünüşüdür. Vaktiyle Kızıldenizin ikiye bölünmesi ve bazı deprem olayları kutup değişimiyle yaratılan devasa enerji akımları tarafından meydana getirilmiştir. Dolayısıyla, bir uzay gemisi New York gibi büyük bir kenti yerle bir edebilir. Bunu bir tehdit olarak algılamayın, bu güçler hakkında bir fikriniz olsun diye söylüyorum.


Soru- Bazı bölgelerde mevzilenmiş kötülük, anti alemde de hüküm sürüyor mu?

Ashtar- Kötülük her yerde vardır, yani elverişli her yere yerleşebilir. Biz kötülüğü büyük çapta yendik. Kuşkusuz bizim toplumumuzda da hala bazı küçük yalanlar ve karakter zayıflıkları yok değil, ama cinayet asla. Kötülük dünya insanlığını üstesinden gelemeyeceği durumlara zorlamaktadır, işte bu yüzden size yardım etmeye geldik.


Soru- Belirli bir planı gerçekleştirmek üzere dünyaya geldiniz, bunun belli bir süresi var mı?

Ashtar- Evet, bazı safhalar önceden belirlenmişti ve bilinmekteydi. Örneğin, Sina Dağında Tanrı emirlerini teslim ettiğimiz zamanki safha. O sıralarda dünya bizim için herhangi bir gezegenden daha fazla önem taşımıyordu, ama bugün evrensel bir sorun haline gelmiştir.


Soru- Anti evren bulunduğumuz evrenden çok mu farklı?

Ashtar- Hayır, aralarında büyük bir benzerlik var, doğal olarak o evren de iskan edilmiştir. Anti alem başka bir boyuttur, fakat bunu dördüncü boyutu olan bir alem gibi düşünmeyiniz, yani bu boyutun görünüşü de yine üç boyutludur. Anti madde, maddenin iki kutbunun olması gibi tamamen doğal bir şeydir. Orada da rölativite yasası geçerlidir. İki evrenden her biri, dıştan bakıldığında diğeri için mevcut değildir, oysa her ikisi de vardır. Bu bir illüzyon değildir, iki evren uçsuz bucaksız manyetik kutuplar oluştururlar. (Sayfa: 19-36)

DÜNYA İNSANLARI

Yaşamın ebedi olduğuna birkaç kez dikkatinizi çekmiştim. İnsanın et ve kandan oluşan kısmından değil, ruhsal prensibinden söz ediyorum. İnsan evrenin bir parçası ve Tanrının bir cüzüdür. İnsan beyninin rolü tembellik yüzünden çok kısıtlanmış durumda, büyük bölümü hiç kullanılmıyor, düşünceniz belli bir noktaya çıkar çıkmaz duruyor, daha öteye gidemiyor. Dünya insanının ölümden ötesini anlayamamasının sebebi budur. Tabuttan ötesini düşünmek istemiyorsunuz, örneğin düşünce faaliyetinin ölümden sonra da devam ettiği gerçeği size saçma geliyor. Oysa düşünce kimi zaman somut yaşamdan daha önemlidir. Şuurunuz ölümsüzdür. Evet geçmiş yaşamlarınızın anısı bir sis perdesiyle örtülü gibidir, ama tamamen silinmiş de değildir. İnsan ruhu dünyevi bedenini bırakıp özgürleştikten sonra binlerce yıllık olayları hatırlar. Sormak istediğiniz sorular var mı?


Soru- Diyalektik materyalizm, insan şuurunun maddenin ürünü olduğunu ileri sürüyor.

Ashtar- Eğer tüm hatalarınızı bir bir saymak gerekseydi, binlerce cilt kitap olurdu. Şuur hiçbir şekilde maddenin ürünü değildir, uzayda hür bir şekilde evrimleşir. İnsanın, şuurun kafasının içinde yer aldığı zannına kapılması bir yanılgıdır. Şuurun kapsam alanı milyonlarca kilometrelik bir saha olabilir, bununla birlikte nihai etkisi bedende yer alır. Etkinin son bulduğu nokta ruhsal beden (perispiri) ya da semavi beden (astral beden) de olabilir. Şuurun kendine vasıtalık edecek bir araca, bir alete ihtiyacı vardır, fakat bu aletin ille de et ve kandan oluşmuş bir beden olması gerekmez. İnsan ölüp beyin tüm fonksiyonlarını yitirse de şuur ölmez. Beynin görevi, şuurun kendine özgü titreşimine aracılık etmekten ibarettir. Bu titreşimden en ufak bir sapma deliliğe sebebiyet verir. Beyin düşünmek için değil, titreşimi kontrol için yaratılmıştır.


Soru- İnsan ruhunun ölümsüzlüğüne ilişkin sürüyle kanıtı bilim adamlarının kuşkuyla karşılamaları, inkar etmeleri anlaşılmaz bir tutum değil mi?

Ashtar- Dünyanızda sadece kuşku ve inkar değil, büyük cinayetler de hüküm sürüyor. Bilim adamlarınız yakında gerçekleşecek İlahi Adalete boyun eğecekler. Tanrısızlığı kalkan edinmiş beceriksiz psikologlarınız kesin doğruları reddedip onları fanteziye ya da halüsinasyona bağlamaktalar! Gerçeğin kendilerinden saklandığı halklar yalanlarla yönetilmekte, büyük cinayetler kahramanlık gibi gösterilmekte ve aşağılık işlerin diplomasi adına yapıldığı ileri sürülmektedir. Şiddet ve kaba güç sıradan bir iş sayılmakta, ırklar arasındaki kin ve düşmanlığa normal şeylermiş gibi bakılmaktadır. Semavi dinler saptırılarak amacından uzaklaştırılmakta, fanatizm üreten kurumlar haline getirilmektedir. Tanrıya hakaret edilip sövülmekte, yaratılışın kör bir tesadüften ibaret olduğu ileri sürülmektedir. Kitleler koyun gibi pasifleştirilmekte, bazı açıkgözler küçümseme ve küstahlıkla yükselip toplumun emekçilerinin sırtında asalaklar gibi yaşamaktadırlar. Bu kişiliksiz kaba insanlar birbirlerine pastanın dilimlerini sunmakta, tavus kuşları gibi kabarıp içki alemleri düzenleyerek nefis yemekler yemektedirler. Onlara göre Tanrı gözle görülür ve elle tutulur olmadığı için yoktur, bu yüzden masalarına da oturamaz! (Sayfa: 37-40)

İNSAN OLMAK

Yöneticiler konuşuyor, halklar susuyor. Dünyada anlayamadığımız bir kayıtsızlık ve umursamazlık hüküm sürmekte, kitlelerin dikkati olumsuz şeylere çekilmekte, bu amaçla çeşitli sektörler geliştirilmektedir. Bu arada kulis arkasında çevrilen işler, döndürülen dolaplar halklardan gizli tutulmaktadır. Oynanan namussuzca bir oyundur. Tüm dünyada kokuşmanın getirdiği pis bir esinti hüküm sürmektedir. Her siyasi akım mutluluk formülünün kendinde olduğuna beşeriyeti inandırmak istiyor, bunlar yönetici sınıfların yerlerini korumalarını sağlayan yöntemlerdir. “Kendini bilmek” kimseyi ilgilendirmiyor, olumluya, iyiliğe ve insanlaşmaya doğru en ufak bir çaba harcanmıyor. Siz insan tabirinden ne anlarsınız ki? İnsan evrenin en zeki varlığıdır, siz sadece beşersiniz!
Binlerce ışık yılı uzaklıktaki uygarlıklar size yardım için Tanrısal mesajlar getiriyor, astronot ve misyonerler yolluyor, ama filozoflarınız getirdiğimiz yasaların zamane öğretmenleri tarafından icat edildiğini ileri sürüyorlar. İşte sizin teşekkür tarzınız bu! Oysa On Emir yüksek bir uygarlığa erişmiş gezegenlerdeki dinlerden gelmiştir, bu emirleri bir uzay gemisiyle getiren bizlerdik. Dünya tehlikededir ve tehlike giderek büyümektedir. İster kabul edin, ister etmeyin bizler İlahi Hiyerarşilerin elçileriyiz! Şimdi sorularınızı cevaplayabilirim.


Soru- Şu sıralar çok sayıda mümin kiliseden elini eteğini çekiyor, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ashtar- Bünyesinde objektif gerçeği tam anlamıyla barındırmayan dinlerinizden hiçbiri kurtuluşu gerçekleştiremez. Hıristiyanlık bu gerçeğin son derece ufak bir bölümünü içerir, Musevilik de öyle. Bu yüzden, müminlerin kiliseden elini eteğini çekmesini onaylıyorum. Dinin tam anlamıyla neyi temsil ettiği hakkında insanların çoğunun maalesef en ufak bir fikri bile yok, bu rahiplerinizin çoğunluğu için de geçerlidir. Din bir zaman geçirme vasıtası, bir hobi değildir. Her insanın din karşısında, yani gerçek ve yasa karşısında ödevleri vardır. Temel yasayı bilenin bunu diğerlerine de açıklaması kutsal bir görevdir. Gerek İncil yazarlarının, gerekse rahiplerin binlerce yıl boyunca insanlığa doğru bir öğreti aktarmadıkları saptanmıştır. Din bir gariplikler ve fanatikler fuarı değildir, din bir savaş alanı da değildir, o her varlığın hayati temelidir.
İdrak edemediğiniz bir şeyi reddetmekle büyük bir hata yapıyorsunuz. Yaradan Allah bizim için de anlaşılmaz ve kavranılmazdır, fakat bu onu kabul etmemek için bir gerekçe olamaz. Evrenler o kadar büyük, karmaşık ve çeşitli ki, öyle ustalıkla, öyle zekice düzenlenmiş ki, önceden yapılmış dahiyane bir planın varlığını insan kabul etmek zorunda kalıyor. Planlayan eşsiz bir kudret dilediğine hayat veriyor.
Kitabı Mukaddes’te “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı” diye yazar. Kitabı Mukaddes’in bu pasajı, diğer birçokları gibi bizim tarafımızdan Musa’ya nakledilmemişti. Şimdi bu pasajın oraya nasıl sokulduğunu uzun uzun anlatmaya gerek yok, fakat bilinmeli ki kafa karıştıran yanlış bir anlam içermekte. Bu sözler büyüklük hırsına kapılmış bir rahibin elinden çıkmıştır. Tanrı hiçbir insan varlığıyla yakından ya da uzaktan hiçbir şekilde kıyaslanamaz. Tanrı sadece dünyadaki insanı yaratmadı ki, bir başka gezegende yaşayan bizleri de yarattı, aynı şekilde et ve kemikten varlıkların bulunduğu nice küreleri de yarattı. Şimdi onların Tanrısı da yalnız onlara göre mi olacak? Olmaz öyle şey!
İnsanın Tanrıyla benzerliği, ancak yaratıcı faaliyet gösterme yeteneğindedir. İnsanın Tanrıya benzeyen bir tarafı varsa, bu fiziki görünüm değil şuurdur. Musa uzay gemisinde kırk günlük ikameti boyunca muhtemelen bu yönde eğitilmişti. Fakat şurası muhakkak ki, bu öğreti zihin yapıları yetersiz halefleri tarafından dejenere edildi.


Soru- Teleportasyon (bedenin bir yerden bir yere nakli) olayında insanın hiç zarar görmemesini nasıl açıklıyorsunuz?

Ashtar- Mademki ruh ve beden diye bir şey var, o halde iki ayrı bölüm var demektir. Vücut demateryalize olmuş olsa da, inşa yasası ortadan kalkmaz. Canınıza gelince, o zaten dokunulmaz bir özelliğe sahiptir. Şu halde teleportasyon en ufak bir zarara uğranmadan gerçekleştirilebilir, çünkü bu yöntem saniyenin milyonda biri kadar kısa bir sürede gerçekleştiğinden, vücudun bir tehlikeye maruz kalması söz konusu değildir. Bir maddi zararın oluşabilmesi için nispeten uzun bir zamana ihtiyaç var. (Sayfa: 41-57)

İNANÇLAR

Soru- Bir celsede, kurtuluşun spiritüel bir reformla mümkün olabileceğini söylemiştiniz.

Ashtar- Evet, misyonumuzun amaçlarından biri de budur, sizi huzura kavuşturacak olan da budur. Bir atom savaşı felaketine uğramanıza izin verilmeyecektir. Üstün bir ırk tarafından gözetim altında tutulmaktasınız, bunu böyle bilin ve hiç endişelenmeyin.


Soru- Sovyetler Birliği ufo fenomenine karşı hep ilgisiz kalmıştı. Şimdi bu fenomeni çözmek için araştırmalara mı girişti, ne dersiniz?

Ashtar- Dünyasal bakış açısıyla Sovyetler Birliği komünizmi temsil eder, yani sadece dünyasal yaşama ve maddi bilimce kanıtlanmış olana inanır, bilimin reddettiği derhal parti tarafından da mahkum edilir. Şu halde, Sovyetler için ne bir gizem, ne de bir din vardır, onun tek dini sosyolojidir. Bu ideoloji ne Kitabı Mukaddes’in bilgilerini, ne de Sina Dağında verdiğimiz türden ilahi yasaları tanır. Parti kendini dünya beşeriyetinin en büyük düşünürlerinin zirvesi olarak görür, Kitabı Mukaddesle zıtlaşan mutlak bir mantıkları vardır. Cehaletten doğan ne ilkel bir mantıktır bu!
Sovyet yöneticileri için gizem yoktur, Tanrı yoktur, ölümsüz olan ruh yoktur, öte alem yoktur, ölümden sonra vicdani hesaplaşma yoktur, sorumluluk yoktur, reenkarnasyon yoktur, Hıristiyanlık yoktur, kısaca dünya dinlerinden hiç birinin hiçbir bakış açısı yoktur, yalnızca bilim üzerine kurulu beşeri bilgi vardır. Bu yüzden, Sovyet biliminin duyular dışı idrake pencere açma hakkı da yoktur, çünkü bu komünizmin çöküşüne yol açar, onlar bunu çok iyi biliyorlar (bu mesaj 1956 yılında alınmıştır). Onlara göre biz tüm dünyadaki askeri güçlerden daha büyük bir tehlike arzediyoruz. İşte bu yüzden Sovyetler her türlü gizemi inkar etmek zorundadır, çünkü gizem Marksist fikirlerin geleneksel düşmanıdır. Karl Marks her tür ilahi bilgiyi reddediyordu, izleyicileri de onu taklit ettiler, çünkü ideolojiye karşı gelmek istemiyorlardı. Bir gizem çözülüp aydınlatıldığı zaman sır olmaktan çıkar. Öyle ki Ruslar ufo meselesini çözmeye, bu işin sırrını aydınlatmaya çalışmıyorlar. Onlar ufoların ilahi iradenin tebliğleri ya da fiiliyle herhangi bir ilgisi olmadığını zannediyorlar, işte yanıldıkları nokta budur.


Soru- Ufoların esrarıyla ilgilenen herkesin, verdiğiniz bilgilerden yararlandığını sanıyoruz.

Ashtar- Biliminiz belli belirsiz de olsa bir başka evrenin varlığını sezmeye başlamıştır. Anti madde kanıtlanmıştır, ama anti evrenin sizinkinden ya da bizimkinden farklı olmadığını anlamanız gerekir. Hayat formları ve maddenin varlığı bu noktada aynıdır, farklı değildir. Herşey kavranılması mümkün olmayan o yüce planlayıcının iradesine göre yaratılmıştır. Tanrı en kapsamlı şuurdur, ezeli ve ebedi olan sonsuz uzayın en yüce kudretidir.
İnsanı bizzat Tanrının gözetlediğine, ona bizzat Tanrının rehberlik yaptığına, ölümden sonra onun huzuruna çıkacağına inanmakla teoloji büyük bir hata işlemektedir. Tanrı, Ruhsal Hiyerarşi aleminde mutlak bir yetkiye sahip nice kurumlar, nice varlıklar yaratmıştır. Bu büyük varlıklardan biri de, bir zamanlar kendine güç verip destek olduğumuz İsa’dır, bunu hala yapmaktayız. (Sayfa: 64-73)

GELECEĞİN ELÇİLERİ

Dünyanın şu andaki durumu, son yıllardaki yanlış atılımlardan ileri gelmiştir denemez, bu durum en azından 10 bin yıldan beri sürmektedir. Ama bu süre içinde yaşam biçiminizde yine de belirli bir değişim meydana gelebilmiştir. Teknik alandaki atılımlarınız gerçi dünyanın çehresini kökten değiştirmiştir, ama bu atılımın anlamı hiç de dürüst bir şekilde saptanıp ortaya konmuş değildir. Bir arınma yeri olan bu gezegen, üzerine düşen görevi yerine getirmemiştir. Dünya insanlığı adeta yeminliymişçesine arınmaya ayak diremiştir. Beşeriyetin böylesine alıklaşmış ve insanlığını böylesine yitirmiş olması bizi dehşete düşürüyor!
Aydınlarınızın fikirleri korkunçtur, din adamlarınızınkiler ise çocukçadır. Bu bönlük konusunda sizi uyarırım, çünkü bu durum spiritüel gelişiminizi tümüyle frenlemektedir. İnsan ruhunu bekleyen tehlikeleri bilemezsiniz, çünkü ahiret diye adlandırdığınız mekanları boş inanca dayalı fanteziler sanıyorsunuz!
Uzay gemisi üretimini büyük oranda artırmış bulunuyoruz, şu anda bile gezegeninizi kontrol altına alacak durumdayız. Sahip olduğumuz güçler bizi bir düşman gibi görmenize yol açıyor, toplumlarınızın liderleri de öyle düşünüyorlar. Başka gezegenlere gittiğimiz de oldu, ama hiçbir yerde düşmanca karşılanmadık, bu tutum dünyanıza özgü bir şey. Uzay gemilerimiz o kadar çok ki, istesek elektrik şebekelerinizi bir anda çökertebiliriz. Bu kadarı bile hayatınıza ve savunmanıza büyük bir darbe indirmeye yeter. Barıştan söz edip duruyorsunuz, ama iş onu gerçekleştirmeye gelince oralı bile olmuyorsunuz. Mevcut durumunuzla barışı kurmanız olanaksızdır, çünkü maneviyata ve dine dayalı olmayan bir barış doğaya ters düşen bir barıştır.
İmkansız sözcüğü dünyalılara has bir şeydir, oysa Tanrı için imkansız hiçbir şey yoktur. Her dünyalı kendine şu soruyu sormaktadır: Tanrı var mı? Bu soruya profesörleriniz bile doyurucu bir cevap veremez, bir kanaat ileri sürmekten öte bir şey yapamaz. Bu soruya cevap verebilmesi için, insanın dünya bedenini terk etmesi gerekir. Ama bu sefer de aynı bedenle tekrar dünyaya gelemeyeceği için Tanrının varlığı çözümsüz kalmaya devam eder. Bizde durum biraz farklıdır, çünkü kendimizi değişmezliğin kollarına terk etmeyiz, sadece fizik gelişimle değil, spiritüel gelişimle de ilgileniriz. Sırlara vakıf oluşumuzun hikmeti işte burada yatmaktadır. Dünyanızda din ve evrensel ruh konusunda yalan yanlış kavramlar geliştiriyorsunuz. Kiliseleriniz ve dini kurumlarınız nazarımızda bir tradisyondan, bir tiyatrodan ve yalan yanlış bir yorum koleksiyonundan başka bir şey değildir! Dinlerinizin yer yer pozitif hakikat parçacıkları içerdiğini inkar edemem, ama buna rağmen hem insanların anlayışını bulandırmış, hem de tutumlarını etkilemişlerdir. (Sayfa: 77-83)

EŞİTLİK ÖĞRETİSİ HAKKINDA

Komünizm akıl almaz gelişmeler kaydetmiş, uluslar arasında yüksek bir gerilimin filizlenmesine yol açarak yeni bir çağı başlatmıştır. Bu dünya görüşünü tahlil etmemiz gerek.
Özünden saptırılmış Hıristiyan kiliseleri, dünya insanlığının alt tabakalarının evrimini frenlemiştir. Vasat insanlar ve yoksul halk tabakaları üzerine zenginler kadar aydınlar da çullanmış, insanları baskı altına almışlardır, bu tutum özellikle Rusya’da sergilenmiştir. Büyük düşünürler Kutsal Kitabın her türlü mantığa ters düştüğünü söylerken, rahipler aksini iddia etmişlerdir. Bu rahipler, insanların muhtemel yanlışlar üzerinde kafa yormasını yasaklayan zihniyetin temsilcileriydiler. Kutsal Kitaba göre bir tabu mevcuttu, hala da öyledir. Tabuya ilişen doğru yoldan çıkmış sayılır, ebedi cehennem azabına layık görülürdü, hala da görülmektedir. Marks ve Engels gibi büyük sosyologlar, ebedi cehennem kavramına inanmama cesaretini göstermişlerdi. O amansız baskı karşısında böyle davranabilmek, büyük cesaret isteyen bir işti doğrusu!
Spinoza’nın felsefesini incelemiş olan Marks, düşünceleri ve sarsılmaz muhakemesiyle büyük bir dahi idi. Böyle insanlara büyük saygı duyarız, ama diğerleri gibi o da trajik bir şekilde yanılmış ve tüm insanlığın zararına yol açacak sonuçlar yaratmıştır. Dünya insanlığına eşsiz bir sevgi beslemiş bu sosyologlara karşı nankörlük etmemek gerekir. Gerçi niyetleri pek halisti, ama çabaları yanılgıdan ibaretti. Bu büyük düşünürlerin bizimle hiçbir teması olmamıştı.
Marks’a göre Tanrı intikama susamış bir varlık olamazdı, sevgi tanrısı olmadığına göre tahtı boştu. Ona göre insanların ibadet ve itaatleri, yalan yanlış tanımlanmış bir objeye yönelikti. Yerine başka bir şey koymadan sahip olduğu bir şeyi insanın elinden çekip almak zor bir iştir, hele o şey Tanrı olursa! Akıl dışı bir Tanrının şüphesiz ispatlanmaya ihtiyacı olamaz, akıl dışılığı bile bunun için yeterli kanıttır. Ama kilise bu akıl dışılığa dört elle sarılmış durumdadır. Bizi kızdıran şey, politik dalaşlarınızda Tanrıyı bahane olarak kullanmanızdır. Tevratta şöyle deniyor: “Tanrı insanlara Sina Dağından hitap ediyordu” Tanrı, yani Evrensel Ruh çehresini hiçbir zaman göstermemiştir, Tevratta ifade edildiği kadar gülünç bir tarzda tecelli etmemiştir. Sina Dağında Tanrıyı gördüğünü sanan kişi feci bir yanılgıya düşmüştür. Geçmişte atalarımız Tanrı elçisi olarak görev yapmışlardır, Tanrı olarak değil, bu görevi bugün bizler yapmaktayız.
Tanrının mesajları ve geleceğin elçileri konusunda inkarcı materyalist ideoloji sahipleri ne biliyorlardı acaba? Onlar kendilerini tesadüfün yarattığını sanmaktaydılar! Politik gücün çok büyük bir önem taşıdığının farkındaydılar, bu yüzden insanlığın Tanrı tarafından değil, büyük düşünürlerden oluşmuş bir meclis tarafından yönetilebileceği kanısındaydılar. Oysa gerçek Tanrı (ki böyle bir Tanrı Kutsal Kitaplarınızda tasvir edilmiş değildir) insanlık alemini değil, doğayı ve yıldızları yönlendirmektedir. O, insanlar ve hayvanların yaşamını hedefleyen yasalar değil, semavi yasalar vazetmiştir. Evrim yolunda herkes özgürdür, ama dünyaları yöneten ve büyük düşünürlerden oluşan bir seçkinler topluluğu vardır. Bu topluluk, sözümona bilim adamlarınızın kabul etmeye yanaşmadıkları ve hor görüyle andıkları spiritüel mekanlarda bulunmaktadır. Bu seçkinlerin direktiflerini dinlemek istemeyenler boşuna çırpınıp dururlar, çünkü sorunları herkesi tatmin edecek şekilde çözemezler. Dünyada barışın insanlar tarafından kurulamamasının sebebi budur.
Sözlerimize kulak veriniz, biz küçük azizler geleceğinizin teminatıyız, sevgiyi ve geleceğinizi teminat altına almakla görevlendirilmiş melekleriz. Dünyanın politik manzarası tam anlamıyla kokuşmuş durumda, çünkü temel kaya üzerine oturtulmuş değil, hakikat kayası spiritüel hayattır. Eğer Marks varlığımızın ve faaliyetlerimizin farkında olsaydı, eşsiz ve dahiyane bir esere hayat verecek malzemeye de sahip olacaktı. Tanrı kavramıyla doğa kavramı arasında bir ilişki vardır, doğal olan aynı zamanda ilahidir de, iki ifade arasında hiçbir fark yoktur. Komünistlerin tanrıtanımazlığı, dine ait her tür düşünceyi reddetmekle büyük bir hata yapmıştır, çünkü bu doğal olan herşeyi reddetmek anlamına gelir.
“Tanrı indinde tüm insanlar eşittir.” Bu Kutsal Kitabın ifadesidir, ama tam anlamıyla doğru bir ifade değildir, çünkü insanlar arasında büyük farklar vardır. İyi ve zeki insanlar olabildiği gibi, kötü ve ahmak olanlar da vardır. İkisi aynı kefeye konulamaz, insanlar arasında tam bir eşitlik asla söz konusu olamaz. İnsanlar eşittir diyen bir felsefe ya da bilim yalan söylüyor demektir. Komünizm bir sürü partizana işte bu yalan sayesinde sahip olmuştur. Toplumun alt tabakalarına eşitlik vaat ederek, onlara zenginlerin sahip olduğu mülklerin bir kısmını vereceğini söylemiştir. Ne yazık ki eşitliğin ancak evrimle sağlanabileceğini söylememiştir. Toplumdaki farklılıkları, dünyadaki hiçbir politik görüş silip atamaz. Evrim yasası tüm ırkları eşit bir şekilde sarıp sarmalamaktadır. Az gelişmiş bir toplumun, gelişmiş toplumların sahip olduğu tüm nimetlerden yararlanması gerçekçi değildir. Yoksulların kıskançlığı, tüm dünya için bir tehlike teşkil etmektedir.
Tehlikeli olduğu gerekçesiyle komünizmin tümüyle mahkum edildiğini de gözlemledim. Bu hiç doğru bir şey değil, çünkü komünizmin pozitif yanları da var. Biz küçük azizleri pekala komünist diye nitelendirebilirsiniz, ama sizin komünizminizle bizimki arasında büyük bir fark var, çünkü bizim dünya kardeşliği kavramımız tanrıtanımazlık temeline oturtulmamıştır. Biz şunu çok iyi biliriz ki, bir gezegen üzerindeki yaşam biçimi, bireyin evrim derecesine uygun bir yaşam türüdür. İnsanın bireysel evrimi için bir sınır söz konusu olamaz, olmayacaktır da.

ÖLÜM HAKKINDA

Biraz da ölüm konusuna temas etmek istiyorum, çünkü ölüm dünya hayatınızın heder olup gitmesine yol açmaktadır. Kilise sorumluları görevlerini tamamen ihmal etmişlerdir. İnsan hayatından çok söz edilmekte, ama bu hayatın sadece doğum ve ölümle sınırlanan tek bir bölümü ele alınmaktadır. Bu iki sınırın öncesi ve sonrası, içine nüfuz edilemeyecek kadar koyu karanlık içindedir. Dünya insanı muhakemesini bu iki sınır içinde tuttuğundan, tüm deneyimlerinin bu hayatıyla sınırlı olduğunu, ölümünden sonra bunların hiçbir anlamı kalmayacağını anlayamamaktadır. İşte yanılgı bu noktadadır. Kim olursa olsun, hangi gezegende yaşarsa yaşasın, insanın spiritüel deneyim olarak biriktirdiği şeylerin hiçbirisi ölümle birlikte yok olup gitmez.
Dünya insanı anılarını ve deneyimlerini bir sonraki nesle iletebileceğini sanmaktadır. Kalıtım yasaları bu maksatla formüle edilmiştir, çocuklara büyük önem verilişinin temelinde yatan sebep de budur. Kitaplar, başarılı işler, anıtlar dikerek ölümsüzleşme isteği ve tarihe geçmek isteyen canilerin fiilleri de bu sebepten kaynaklanmaktadır. Sonraki nesillerin hafızasında ölümsüzleşmek hiç de ölümsüzleşmek değildir, bu düpedüz yanılgıdır. Öte alem konusunda bilgi sahibi olmalarına rağmen firavunlar da böyle düşünmüşler, ama orada yaşamaya nasıl devam edileceğini bilememişlerdir. Dahası, önemli gerçeklerin yerine yalan yanlış açıklamalar konulmaya kalkışılmıştır.
Ölümün yanlış bir şekilde yorumlanması, ruhun bedenden yayılan bir ürün diye nitelendirilmesinden kaynaklanmakta, ruhun etkileyici gücünü beynin ürettiği sanılmaktadır. Bu anlayışa göre ölen bir beyin, etkileyici güç üretimini de durdurmaktadır. Zavallı bilim adamları! Televizyon cihazı arıza yaparsa veya tahrip olursa, ortada verici istasyon diye bir şeyin kalmadığını nasıl iddia edebilirsiniz? Yayını yapan alıcı cihazınız değildir, cihazınız yayını belli bir frekans üzerinden alan nesnedir sadece! Demek ki düşüncelerim, kendini düşünce dalgamın frekansına ayarlayabilecek herkes tarafından pekala alınabilir. İnsan öldüğünde alıcı cihaz kırılıp gitmekte, ama şuur ile anılara bir şey olmamaktadır. Şuur ruhun sahip olduğu tüm edinimlerle evrenin sinesinde daha önce nasıl var idiyse, aynı şekilde varlığını sürdürmeye devam edecektir. Madde ne ruhu meydana getirebilir, ne de ruhsal fonksiyonları ortaya çıkarmayı başarabilir, çünkü ruh maddenin üstündedir, onu kullanandır.
Aslında ölüm çok basit ve sade bir olaydır. Ruhun maddeyle bağlantısı kopmakta, bedene bağlanmadan önceki haliyle kalmaktadır. Bunun anlamı şudur: İnsanın algıları, duyguları ve her türlü şuur faaliyeti devam etmektedir. Ama bu kez iş maddesiz olarak ve özerk bir anlamda cereyan etmektedir. Spiritüel mekanlardaki hayat, dünya hayatına kıyasla daha yüksek seviyelidir. Oralarda düşünce de, algı da daha yoğunlaşmakta, insanın tahayyül ettiği herşey anında gerçekleşmektedir. Gelişmiş bir ruh kuş gibi uçabilmekte, balık gibi yüzebilmekte, kurtçuk gibi toprağın içine girebilmektedir. Çok ağır hareket edebildiği gibi, düşünce hızıyla da yer değiştirebilmektedir.
İnsanların çoğunluğu hayatın adaletsizliğine maruz kaldığına inanmakta, kendileri mahrumiyet içindeyken diğerlerinin şan, şöhret, zenginlik ve sağlık içinde hayatın tadını çıkardığını düşünmektedir. Aslında adaletsizlik diye bir şey yoktur, tek bir hayat yaşamadığına göre, insan bu durumu telafi etme imkanına her zaman sahiptir. Zevkü sefa içinde geçen bir hayat, genellikle o hayatı sürdüren kişinin çok gelişmiş olduğunu göstermez, gelişmiş bir varlık, zengin birini her halükarda geride bırakır.
Dünya insanlarının spiritüel manzarası diğer gezegenlerdeki varlıklarda tiksinti uyandırmaktadır. Sizler anlaşılması zor insanlarsınız, bir şeyler öğretmek için elimizden geleni yapıyoruz, ama sözlerimiz çölde vaaz veriyormuşçasına yoklara karışıp gidiyor. Şeytan dünyanızda dilediği gibi at koşturuyorsa bu yüzden koşturuyor!

NEGATİF BİR MİRAS

Atadan kalan servet çocuklar ve akrabalar arasında bölüşülmektedir. Ama bir de spiritüel miras vardır, o mirasa tüm ulus konabileceği gibi, tüm insanlık da konabilir. Atalarınızın spiritüel miras anlayışı pek korkunçtu. En önemli miras, kanlı savaşlar ve korkunç mücadeleler sırasında edinilmiş tarihi deneyimlerdir. Hiç tanımadığı insanları acımasızca katleden savaşlara komuta etmiş şefler kahraman diye nitelendirilmiş ve ölümsüzleştirilmiştir. Bunlar gençliğe ve insanlık aleminin yeni şeflerine müstesna örnekler olarak tanıtılmıştır. Böyle bir miras evrenin neresinde var? Ben şahsen başka hiçbir yerde böyle bir mirasa tanık olmadım, bu zihniyet sadece dünyanızda var!
Binlerce yıl önce işlediği soykırımla böbürlenen bir insanlıkla karşı karşıyayım! Ne güzel bir spiritüel miras! Bu kan dökücülükle bir ilginiz olmadığını söylemeye kalkmayın sakın, çünkü insanlara karşı işlenmiş bu canavarca suçların failleri sizlersiniz! Dünyanın çehresini siz şekillendirdiniz. Savaşlardaki kahramanlıklarınızı nesiller boyunca yücelttiniz de yücelttiniz, yerküreyi her biri insan kanına bulanmış nice hayatlar boyunca çiğneyip durdunuz. Dünyaya öyle bir yapışmışsınız ki, şu andaki gelişim seviyenizin üzerine bir türlü çıkamıyor, negatif mirası bir türlü reddedemiyorsunuz.
Bize göre normal bir insanın savaşı kabul etmesi olacak şey değildir. Savaşı kabul eden bir insan sağlıklı bir mantığa sahip olmayan, insan hayatına hiç saygı duymayan ve skalanın cehalet basamağında tüneyen bir zavallıdır! Eğer Tanrı insanların sayısını azaltmak isteseydi savaşa, depreme, vebaya ihtiyaç duymazdı, yeryüzünde bedenlenmelerine engel olması yeterdi. Siz Tanrınızı tanımıyorsunuz, savaşmanızın sebebi budur. Savaş düşüncesini ululayan ve gelenek haline getiren bir mirası yüklenmiş durumdasınız. Geleceğinizi görmekteyiz, halihazırdaki zihniyeti devam ettirdiğiniz takdirde geleceğiniz iyiden iyiye kararacaktır.
Siyasi liderleriniz ve din adamlarınız şöyle düşünüyorlar: Tanrı her şeyi affedebildiğine, kendi oğlunu bile diğer insanlar cezadan kurtulsun diye feda edebildiğine göre korkulacak bir şey yok! Ne ahmakça bir düşünce bu? İnsanlarınızın düşünme yetisinin yozlaşmışlığını görebiliyor musunuz? Bir insanın, hem de kutsal ve masum bir insanın, günahlarınızın kefaretini ödemek için çarmıhta can vermesi size mantıklı geliyor mu? Siz günahlar içinde yaşamaya devam edebilesiniz diye, masum biri bedel mi ödeyecek? Böyle saçma bir görüşü paylaşmamız mümkün değildir.

İNADIN EGEMENLİĞİ

İnsanlığın bir türlü anlamak istemediği bir konu da tekrardoğuştur. Tüm evrende geçerli olmasına rağmen tekrardoğuş ciddiye alınmamaktadır. Dünyadaki insanların hemen hemen hepsi burada defalarca bedenlenmiş varlıklardır. Bu, evrendeki daha yüksek düzeyli kürelerde yaşamayı hak etmedikleri için böyledir. Kiliselerin nasıl olup da tekrardoğuş öğretisini saf dışı ettiklerine, görmezden geldiklerine bir türlü akıl erdiremiyorum. Bu yola sapmasalardı, belki de insanlık yaşamın anlamını kavrayabilecekti. Ama dünyada inadın egemenliği hüküm sürmektedir. Nice kanlı savaşın, nice insanın ıstırap çekmesinin sebebi hep bu inattır. Siz inadı gelenek haline getirmiş bir topluluksunuz!
Bilim adamlarınız sırf inat yüzünden spiritüel gerçeklerin karşısına dikilmekte, politikacılarınız inat yüzünden pes etmemektedir. İnat yüzünden önyargılara sarılmakta, nice evlilik bağı inat yüzünden kopmakta ve aileler dağılmaktadır. İsa inat yüzünden çarmıha gönderilmiş, Berlin duvarı inat yüzünden inşa edilmiştir, silahlanmayı dürtükleyen de inattır. Ama ne filozoflarınız, ne bilim adamlarınız, ne yargıçlarınız, ne de politikacılarınız inat konusunda bir açıklama yapmıştır, hatta inat konusunda düşünmek akıllarına bile gelmemiştir. Dünya insanı öte alemdeki mekanlarda bile inadını sürdürmekte, yüce ışığa yönelmekte zorlandığı için yine dünya planına dönmeye mecbur kalmaktadır. Bana inanmayanlar çocuklara baksınlar. Onlar bile eski yaşamlarında edindikleri inadı bu yaşama taşımakta, istedikleri yerine getirilmediği zaman dikleşmekte, kendilerini yere atıp tepinmeye ve ağlamaya başlamaktadır.
Biz inatçı bir uygarlık değiliz. Sizi yeni bir inancı kabule zorlamayışımızın sebebi de budur. Biz aklınızı ve mantığınızı harekete geçirmeyi yeğliyoruz. Uykudan uyanmanız şart, beyninizin kullanmadığınız o ikinci bölümünü de faaliyete geçirmeniz gerekir. Orada aksayan ve düşünme yeteneğinizi baskı altında tutan bir şeyler var. İnadı bırakınız!

GEÇMİŞİN PEYGAMBERLERİ

Geçmişin peygamberlerine bu kadar inanmanıza rağmen, kilisenin yeni peygamberlere karşı aynı inancı beslememesi şaşılacak bir şey! Bilim ve teknik ilerlemiştir, ama vasat bir insanın düşünme kapasitesi normalde ulaşması gereken seviyenin altındadır. Sonuç olarak peygamber de sizin gibi bir insandır, ama başka planlara mensup zekalarla spiritüel ilişki kurabilme yeteneğine sahiptir. Fakat söz konusu zekalar her zaman üstün bilgilere sahip olmayabilirler, hatta bazıları yaşayan insanlardan daha fazla şey bilmeyen ölmüş insanların ruhlarıdır. Bu geri seviyeli ruhlar, kendilerini tanrı olarak tanıtabilirler. Nitekim şeytan, koltuğunda Kutsal Kitap olduğu halde tezahür etmiştir!
Geçmişteki peygamberleriniz tecrübeye de, bilimsel anlamdaki bilgiye de sahip olmayan cahil insanlardı. Öte aleme mensup varlıkların onlara X’i U diye yutturması işten bile değildi. Ne diğer yıldızlardaki hayatlardan, ne de spiritüel alemlerden haberleri vardı. Tanrıyı bulutların üzerinde süzülen üstün bir insan olarak tasavvur ediyorlardı. Dünyanıza bir misyonla gelen atalarımız, bu peygamberlere başka yıldızlardan geldiklerini bir türlü anlatamamışlardır. İçinde görkemli kıyafetlere bürünmüş atalarımızın bulunduğu uzay gemileriyle yüz yüze geldiklerinde büyük bir korkuya kapılmışlardı! Tanrı muamelesi görmek, görevlerini kolaylaştırdığı için atalarımızın işine gelmişti, tersini söyleseler bile bir yararı olmayacak, tanrılık payesinden kurtulamayacaklardı.
Bu tür faaliyetlerin hepsi bizim tarafımızdan gerçekleştirilmiştir. İlya’nın göğe alınması, Hezekiel’in vizyonları, İsa’nın göğe çıkışı bu tür fenomenlerdir. Dinleriniz, bu konudaki bilgisizlikleri yüzünden yalan yanlış inançların vücut bulmasına sebep olmuşlardır. Fatima olayı da bizim meydana getirdiğimiz olaylardan biriydi. Geçmişin peygamberleri, bugün fabrikalarda çalınan sirenlerin sesini duymuş olsalardı, son saatin gelip çattığını ve meleğin suru üflediğini sanırlardı! Nitekim uzay gemimiz dikkatlerini çekmek için siren çaldığında, Sina Dağı sakinleri dehşete düşmüştü! Peygamber olarak ölümsüzleştirdiğiniz zavallı Yunus, sadece denizlerin üzerinde dolaşan uzay gemisinin yolcularından biriydi!
Tanrı vardır, ama hayal ettiğiniz şekilde değildir. Tanrı sizin ayağınıza gelmez, ama elçilerini gönderir, işte biz o elçileriz, geleceğinizi şekillendirmekle görevli elçiler. Ama gelecek, savaşan insanlar, dinler ve uluslar olduğu sürece şekillendirilemez. Bilim bu alanda itibar kaybına uğradığını kabullenme cesaretini göstermelidir, çünkü dünya üzerindeki hayattan tamamen bilim sorumludur. (Sayfa: 77-113)

ASHTAR SHERAN

Kutsal Kitap meleklerin tezahür edişlerini (aparisyon) dile getirmektedir. Melek spiritüel bir varlıktır ve spiritüel alemde yaşayan insanların tabi olduğu yasalara tabidir. Meleğin tezahür ediş tarzı, öte alemde yaşayan bir ruh varlığının tezahür ediş tarzının aynıdır. Bazı Kutsal Kitap uzmanları, tam anlamıyla materyalize olabilen, yani ete kemiğe bürünebilecek kadar kendilerini değişime uğratabilen meleklerden söz etmektedir. Oysa uzmanlar bu konuda yanılmaktadır, melek her zaman melek olarak kalır, fizik bir bedenle tezahür edemez. İnsan ruhuyla melek arasındaki fark da budur zaten. Melek, durugörü yeteneğine sahip bir medyuma pekala görünebilir. Gerçi fizik bedene bürünemez, ama yaşayan bir insanın ektoplazmasını kullanmak suretiyle kendini insan suretinde tezahür ettirebilir. Bu durumda melek kendine ektoplazmik maddeyi sağlayan medyuma bağlı kalmaktadır.
Ama spiritüel alemde yüce ruh varlıkları da vardır. Melek diye adlandırılabilecek niteliğe sahip büyük inisiyatörlerdir bunlar. Kanatlar, kuşta olduğu gibi melek bedeninin ayrılmaz parçaları değildir, sembolik şeylerdir, istek üzerine astral maddeyi düşünce yoluyla şekillendirmek suretiyle oluşturulmaktadır. Melek kanatlı görünüme çok özel şartlarda bürünür, özellikle de Tanrı elçisi olduğunu göstermek istediği zaman. Omuzladığı görev, meleğin kendinden daha önemlidir, bizim omuzladığımız görev de bizden önemlidir. Şunu bilmelisiniz ki, Kutsal Kitabınızda bir melek tarafından meydana getirilmiş hiçbir tezahür olayı yer almamaktadır. Meryem Ana’nın müjdeci meleği bile şekle bürünmemiş, mesajını ona telepati yoluyla, yani gönül kulağına fısıldamak suretiyle iletmiştir.
Diğer melek tezahürlerinin hepsi bizim meydana getirdiğimiz fenomenlerdir. Az önce sözünü ettiğim astral madde gerçi sizinki kadar yoğun değildir, ama onu kullanarak yine de materyalize olabiliriz. Materyalize olmak için bir medyumun ya da herhangi bir dünyalının ektoplazmasına ihtiyaç duymayız. Tevrattaki Sodom ve Gomore olayında, Lut’u uyarmak için iki melek zuhur etmişti, o uzun saçlı melekler küçük azizlerdi, yani bizlerdik. İncilde İsa’nın mezarı başında beklediği belirtilen uzun saçlı, beyaz giysili melekler de bizlerdik. İsa’nın göğe alınışını hayret dolu bakışlarla izleyen seyircilerin arasındaki beyaz giysili insanlar da bizlerden başkası değildi. İlya uzay gemilerimizden birine bindirilmiştir, İsa da uzay gemisine alınmıştır. Kutsal Kitaptaki uçan daireler bulut diye tasvir edilmiştir, orada ayrıca ufo diye adlandırdığınız küçük gemilerden de söz edilmiştir.
O zamanlar dünyalılarla ilgilenen atalarımız, hedeflerine kısmen ulaşabilmişlerdir. Gerçi İsa onlardan himaye görmüştü, ama o da hedefine ulaşamamıştı. Teknolojinizin kaydettiği gelişme bizi umutlandırıyor, sizi spiritüel etki altına almaya çalışmamızın sebebi de bu umuttur. Ama karşımıza son derece güçlü bir düşman dikilmektedir. İktidar çılgınlığı! Bu çılgınlık bazen tüm insanlığı mahvedecek ölçülere varmaktadır, ama biz böyle bir şeye asla izin vermeyeceğiz. Şimdi sorularınızı sorabilirsiniz.


Soru- Küçük azizler, yani sizler dünyada cereyan eden tüm olaylardan haberdar mısınız?

Ashtar- Dünyanız dört bin yıldan fazla bir süredir ilahi denetim altındadır, bu denetim küçük azizler kanalıyla yürütülmektedir. Gemilerimiz keşif ve istihbarat imkanlarıyla donatılmıştır. Araçlarımızda dünya liderlerinin tüm görüşlerini kayda alabilecek cihazlar var. Söylediklerim size inanılmaz gelebilir, ama unutmayın ki sizden fersah fersah ilerdeyiz. Uzaktan kumandalı araçlarımızda insan bulunmaz, takip edildiklerinde süratle uzaklaşırlar. Hızları sadece sizin değil, bizim bile tahammül edemeyeceğimiz kadar yüksektir, hiç yanılmaksızın ana gemiyi otomatik olarak bulabilirler.
Pilotlu araçların hızı daha düşüktür, yine de etten ve kemikten yapılmış bir bedenin dayanamayacağı kadar yüksek hızlara ulaşabilirler. Bu hızda biz demateryalize olma yoluna gideriz, böylece yolun tamamını ışık hızını da aşan bir hızla kat etmiş oluruz. Bunları kavramanız elbette çok zordur, bilim adamlarınız ışık hızını aşan bir hızı hala kabul etmiyorlar. Deneylerimiz düşünce hızına bile ulaşabileceğimizi göstermiştir. Düşünce bir saniye içinde güneş sisteminizi bir uçtan öbür uca kat edebilir. Düşünce hızında demateryalize olduğumuzda şuur fonksiyonlarımızda bir kayıp olmaz.


Soru- Binlerce yıldır dünya insanından istediğiniz sonucu alamadığınızı söylediniz, bundan sonrası için umutlu musunuz?

Ashtar- Evet, yoksa bu konuyu çoktan rafa kaldırırdık. Geçmişte, evrende başka alemlerin de var olduğunu kafanıza çok zor sokabilmiştik. Ama kilise bu bilginin karşısına işkence tehditlerini dikti. Bugün dünya insanlığı varlığımızı kavrayacak bir noktaya gelmiştir. Bilim adamlarınız başka gezegenlerde de hayat olabileceği düşüncesini artık reddetmiyorlar. Evrende birçok insanlık alemleri vardır, ama birçoğu sizden çok uzaktadır. Bizimle irtibat kurmuş pek çok medyum tımarhanelere kapatılmış, birçoğu da aynı akıbete uğramamak için susmayı tercih etmiştir. Ama parapsikoloji her geçen gün biraz daha fazla saygınlık kazanmaktadır.


Soru- Anlattıklarınızdan dünyada durumun hiç de iç açıcı olmadığını anlıyoruz, bunun sebebi nedir?

Ashtar- Aranızda kendini dindar sanan, ama bağnaz ahmaklardan başka bir şey olmayan nice insan var. Ahmak sözcüğünü özellikle kullanıyorum, çünkü bağnazlık insanı daima taraf tutmaya sevk eder. Dünyanızda bir sürü mezhep var, bunların hepsi bağnazdır. Bağnazlık insanı spiritüel anlamda kör eder, bu körlük politikacılarda olduğu kadar askerlerde de var. Özel şekilde yoğrulup şekillendirilen sade bir nefer bile, sonunda bağnazlaşmakta ve spiritüel anlamda körleşmektedir.
Çok eskiden beri sizi gözetliyor ve ne yaptığınızı biliyoruz. Şimdi bana eski çağlardaki insanların sizler olmadığını söyleyebilirsiniz, bu bile ne kadar cahil olduğunuzun kanıtıdır, çünkü eski çağlardaki o insanlar sizlerdiniz! Sina Dağı çevresinde konaklamış olanlar sizlerdiniz, İsa’yı yuhalayanlar da, Meksika’da güneşe tapanlar da, sık ağaçlı ormanlarda hemcinslerini yiyenler de sizlerdiniz! Bugün bile hemcinslerinize saldırmaktan, onları soymaktan ve Tanrıyla alay etmekten başka ne yapıyorsunuz ki?


Soru- Dünyalılar bir gün araçlarınıza mutlaka ateş açacaktır, o zaman ne yapacaksınız?

Ashtar- İsabet kaydetmeniz mümkün değil, uzay gemilerimiz özel bir enerji alanıyla çevrilidir, bu alanı hiçbir silahınız delemez. Bu koruma kalkanı yüksek hızlara ulaştığımızda da işimize yaramakta ve bizi meteorların darbesinden korumaktadır. Biz kesinlikle sizden üstünüz, üstünlüğümüzü kanıtlamak için kanınızı akıtmamız gerekmez herhalde?


Soru- Binlerce yıldır bizi gözetleyenler sadece sizler miydiniz?

Ashtar- Şu anda sadece bizleriz. Ama iki, üç, hatta dört bin yıl önce başka uzaylılar da dünyanızı ziyaret ettiler. Metharia gezegeninden keşif amacıyla bazı insanlar geldiler, başka uygarlıklardan da gelenler oldu. Dünyanız incelenmeye ve denetlenmeye değer bir gezegendir.


Soru- Fatima Olayını sizin gerçekleştirdiğinizi söylediniz, bize bu konuda daha detaylı bilgi verebilir misiniz?

Ashtar- Fatima Olayı birçok kez gerçekleştirilmiş, ama bunların hepsine insan yığınları tanık olmamıştır. Katolik kilisesi bu olayı bir Meryem Ana mucizesi olarak sunmayı kendi çıkarlarına uygun buldu, çünkü kiliselerin bu tür delillere ihtiyacı var. Söz konusu Fatima Olayını tam 70 bin kişi izlemiştir. Olay bir mucize olmakla birlikte, Meryem Anayla hiçbir ilgisi yoktu, aslında olaya Meryem Ananın ya da başka bir varlığın iştirak etmesinin önemi de yoktu. Uzay gemisinin davranış biçimi, Hıristiyan inancına olan bağlılığı muhakkak ki güçlendirmiştir. Olayın güneşle de bir ilgisi yoktu, insanlara bir mesaj verilmek istenmişti, işte hepsi bu. Bugün sizlere vermiş olduğumuz mesajlar, Fatima Olayında verilenlerden daha önemsiz değildir.
Söz konusu olayların ilki 1916 baharında, üç küçük çobanın fırtınadan korunmak için bir kaya kovuğuna sığınmasıyla başladı. Çok güçlü esen rüzgar çocukların gözlerini gökyüzüne dikmesine sebep oldu, ama rüzgar hava durumuyla ilgili değildi, uzay gemimiz yeryüzüne yaklaşırken çok güçlü bir girdap yaratmıştı. Çocuklar gökte, olağanüstü güzellikte on beş yaşlarında bir delikanlı görmüşlerdi. Tezahür eden bu varlık çocuklara, “korkacak bir şey yok, ben barış meleğiyim” demişti.
70 bin kişinin izlediği asıl Fatima olayı 13 Ocak 1917 tarihinde meydana geldi. Ona değinmeden önce, benzeri diğer olayları da kısaca anlatalım. 13 Mayıs 1917 gününde aynı çocuklar bu sefer eşsiz bir güzelliğe sahip 18 yaşlarında bir kadın görmüşlerdi. Kadının Meryem Anaya benzer bir yanı yoktu, çünkü kadın silüeti bizlerden birine aitti. 13 Haziran 1917’de çocuklar bu güzel silüeti bir kez daha gördüler. Bu olaya tanık olanlar, tezahür fenomeni cereyan ettiği sırada, çocukları beyaz bir bulutun sarıp sarmaladığını fark ettiler. Ayrıca güneş ışığında ve ısısında muazzam bir düşüş gözlemlediler. Bu belirtiler daha sonraki tezahür olaylarında da tekrarlanmış, olay sona erince ortadan kaybolmuştu. Bunların hepsi sıradan materyalizasyon ve demateryalizasyon fenomenleriydi.
25-26 Ocak 1938 gecesi, gökyüzünün büyük bir bölümü güçlü bir ışıkla aydınlanıverdi. Böyle bir olayın tezahür edeceği önceden bildirilmişti. Birinci Dünya Savaşının çıkacağını haber veren 1917’deki Fatima Olayından sonra, 1938 yılındaki bu tezahür sanki İkinci Dünya Savaşının çıkacağını haber veren bir sinyal gibiydi.
Şimdi gelelim asıl Fatima Olayına: Dünyada büyük yankılar uyandıran olay 13 Ocak 1917 günü meydana geldi ve 70 bin kişi tarafından izlendi. Bu büyük kalabalık, o gün hac maksadıyla Cova da Iria’ya doğru yol almaktaydı. Hava yağmurluydu ve bastıkları toprak balçık gibiydi. Saygın bazı gazeteler olay yerine en seçkin muhabirlerini göndermişlerdi. Tam saat 12’de devasa kalabalık benzeri görülmemiş bir manzarayla yüz yüze geldi. Aniden bulutların arasından sıyrılan güneş parlamaya başlamıştı, yağmur bir anda kesilmiş, yoğun bulutlar dağılıvermişti. Güneş zenit noktasında gümüşi bir disk gibi parlıyordu, oysa kalabalığın gördüğü güneş değil, bulutların arasında seyreden bir uzay gemisiydi. Sonra bu güneş kendi ekseni etrafında akıl almaz bir hızla dönmeye başladı, gökkuşağının tüm renklerini birer birer sergiliyor, etrafa ışık demetleri saçıyordu. Yeryüzü ve gökyüzü, kayalar ve insanlar sırayla kırmızı, sarı, yeşil, mavi ve mor renklere bürünmekteydi. Sonra güneş bir an olduğu yerde asılı kaldı, ardından ekseni etrafında tekrar dönmeye başladı, ama bu sefer ilkinden daha harika renklere bürünmüştü. Sonra durup yine havada asılı kaldı ve üçüncü kez hayal edilemeyecek kadar güzel şenlik fişekleri saçmaya başladı. Biraz sonra da adeta gökten düşercesine zikziklar çizerek hızla dünyaya yaklaşmaya başladı. O sırada insan kalabalığından korkunç çığlıklar yükseldi!
İşte Fatima Olayı böyle cereyan etti. Şimdi mucizelerin nasıl cereyan ettiğini artık biliyorsunuz. Buna rağmen tüm yetkili kurumlarınız suskunluk içinde, kiliseleriniz kayıtsız, politikacılarınız yalan dolanla işi geçiştirmeye çalışıyor, bilim adamlarınız bilgiç bir edayla başlarını sallayıp inkara sığınıyor. Bu tavır bile dünya insanının kabalığını ve cehaletini ortaya koyan bir tutumdur. Gerçekten neden korkuyorsunuz? Kapınızı gerçeğe açma becerisini niçin gösteremiyorsunuz? Tanrının bu davranışınızı ebediyen hoş göreceğini sanmayınız.


Soru- İsa’yı bir uzay gemisine aldığınızı söylediniz, ölümüyle dirilişi arasındaki süre zarfında neler olduğunu çok merak ediyoruz, bu süreçte neler cereyan etti?

Ashtar- İsa’nın cesedi şüphesiz bir işe yaramazdı, bu anlamda bir diriliş anlamsız bir şey olurdu. Ama o çağda, insanların Tanrıya imanlarını pekiştirmek için cesedin göğe alınması büyük bir önem taşıyordu. İsa beden olarak ölmüştü, ama astral bedeni şüphesiz ölemezdi, zaten astral bedeni şu anda bile dünyanızda faal haldedir. İsa dediğiniz varlık, istediği şekilde materyalize olacak yetenekte bir astral bedene sahipti.
İsa’nın cesedi yukarı çekildikten sonra tamamen demateryalize edildi, astral bedeni ise materyalize olup görünür hale geldi, yani yeni bir fizik bedene büründü. Sonra bu yeni beden bir uzay gemisine alınıp dünyada başka bir yere bırakıldı. Tanınabilmesi için materyalizasyon sırasında kendine ait özel izler muhafaza edildi. (El ve ayaklarındaki çivi izleri)


Soru- İsa’ya Gerçeğin ne olduğu sorulmuştu. Bu soruya bugüne kadar doyurucu bir cevap verilemedi. Gerçeğin ne olduğunu söyleyebilir misiniz?

Ashtar- Gerçek İlahi Yasa demektir. Gerçek mantık demektir, şüphe götürmez olan demektir. Gerçek mutlak ve değişmez olan demektir, ebediyetler boyunca geçerli olan demektir.


Soru- Dünyamız gelişmiş bir gezegen midir?

Ashtar- Gerçi dünyanız skalanın son basamağında yer almıyor, ama az gelişmişler arasında sayılıyor. Sık sık yaptığınız savaşlar bunun kanıtıdır. Dünya gibi hayli gelişmiş bir gezegenin, spiritüel açıdan bu kadar geri seviyeli zeki bir beyaz ırkı barındırması anlaşılır şey değil. Gerçi teknik açıdan bir hayli ilerdesiniz, ama spiritüel bakımdan henüz çok gerisiniz! Beyninizin diğer yarısını kullandığınız zaman, telepati gibi sıradışı okült yeteneklere sahip olacak ve spiritüel yeteneklerinizi eni konu geliştirebileceksiniz. Beynin tamamını kullanmanın çarpıcı bir örneğini İsa sergilemiştir, onu Tanrıoğlu yapan da bu yeteneğidir. İnsanlığın hedefi, mümkün olan en yüksek spiritüel ve moral seviyeye ulaşmaktır, ama mükemmelliğe değil, çünkü mükemmellik sonsuza kadar peşinden koşulacak bir hedeftir. Mükemmel olan sadece Evrensel Ruhtur.


Soru- Son zamanlarda Amerikalılar Ay’a bir sonda cihazı gönderdiler, aldıkları toprak örnekleri Ay’ın nemden yoksun olmadığını gösteriyor. Aldıkları taş parçaları ise hiçbir iz bırakmadan kayboldu, bunu açıklar mısınız?

Ashtar- Sözünü ettiğiniz taşlar sabun köpüğü kadar dayanıksız yapılardır, kepçeyle sıkıştırılıp alınırken patlayıvermişlerdir. Ay nemden tamamen yoksun değildir, bazı su yataklarının yanı sıra, amonyak gibi kimyasal ürünlere de sahiptir. Atmosferi ise insanın teneffüs etmesine elverişli değildir, çünkü son derece incedir. Ay’ın temel maddesi lavdır. Ay’a ulaşmak keşif açısından bir değer taşıyabilir, ama ekonomik açıdan değersizdir. Size göre Ay’a hakim olan Dünya’ya da hakim olacaktır. Lazer gelecekte çok büyük bir önem kazanacaktır. Ay’a süper silahlar yerleştirmenize engel olacağız.

YEDİ EMİR

1- Başlangıçta Mekansız Kudret ve Aşkın Zeka vardı. Bu Kudreti ve Zekayı rastgele bir meselle anlaşılabilir hale getirmeye gücün yetmez, bu konuda hiçbir düşünce öne süremezsin. Bu Zekayı, kendi zekan ve duyguların vasıtasıyla Yaradan’ın olarak kabullenmeye bak.

2- Doğa yasalarına zıt düşecek şekilde yaşama ve hareket etme hakkına sahip değilsin. Böyle davrandığın takdirde sadece astral bedenine ve kendine değil, soyundan gelecek olanlara da zarar verirsin. Hal böyle olunca artık onlara kimse yardım edemez.

3- Yarım yamalak düşünme yeteneğinle Yaradan’ını hafife almaya kalkma sakın. Kelamı (İlahi Ruh) eleştirme, çünkü o sonsuz tecrübesi ve sınır tanımaz kudreti nedeniyle şaşmaz ve yanılmazdır.

4- Düşüncenin Tanrı tarafından bahşedilmiş en büyük güç ve en yüce miras olduğunu bilerek hem zihnen, hem de fiilen bıkıp usanmadan çalış. Düşüncenin etkisi bu dünyada da, öte alemde de sonsuz ve sınırsızdır. Yaradan’ın yorulmak bilmez mesaisine ve yaratılışa alın teri dökerek Tanrı rızası için hizmet eden hemcinslerine saygı duy.

5- Fakirle zengin arasında olduğu gibi gençle ihtiyar arasında da, rengi farklı insanlar arasında da ayırım yapma. Anan da, baban da Yaradan Tanrıya inandıklarına göre onların öğütlerini dinle. Bu imandan mahrum olduğunda belki yine zengin olabilirsin, ama ne mutlu olabilirsin, ne de tatmin ve huzur duyabilirsin.

6- Tanrı senden, kürenizde kudretinin nişanesi olarak devam eden hayata saygı duymanı istiyor. Hemcinslerinden birinin hayatına sahip çıkmaya hakkın yoktur. Negatif varlıklarla ve hayatın tahripkar tohumlarıyla mücadele et. Hiçbir hayvanı zevk için öldürme, ancak canını korumak zorunda kaldığın zaman öldür.

7- Hiçbir hemcinsinin bedenine, canına, şanına ve alınteriyle kazandığı malına zarar verme, evrimine ve özgürlüğüne engel olma. Ona her zaman her yerde teşekkür beklemeden yardım et. Gerçeğin yer etmesi için hayatını, sağlığını ve spiritüel gelişimini kolaylaştıran kurumların korunması için elinden geleni yap.

YEDİ GEREKLİLİK

1- Yardıma muhtaç bir varlığın, kendisi veya eşya hakkında daha üstün bir bilgiye ulaşmasına yardım ederken, seni yöneten duygu zevk değil fedakarlık olsun.

2- Karına, İlahi Muradın meyvesini taşıma sorumluluğunu yüklenmiş bir varlık olduğu için saygı duy.

3- Dünyanın hazinelerine tek başına sahip olmaya çalışma, çünkü onlar tüm yaratılmışlar içindir ve en başta da tüm insanlar içindir.

4- Ne hemcinsini kıskan, ne bir halkı veya ırkı, ne de herhangi bir ülkeyi.

5- Kendini herkesten güçlü de sansan, tecavüze uğramış da olsan, asla kaba kuvvete başvurma, çünkü bu maksatla harekete geçirilmiş kaba kuvvet, sadece hasmını değil, seni de telef edecek türden uğursuz güçlerin sahneye çıkmasına yol açar.

6- Zorlukla karşılaştığın zaman Tanrına başvur, mahvolmanı isteyen danışmanlarının veya düşmanlarının görüşlerine uyma.

7- Duyularına sakın güvenme, çünkü son kararı verecek güç ve yeteneğe ancak ruhsal varlığın sahiptir. Bu yolda sana yardım edecek olan sadece Tanrıdır, başkası değil. (Sayfa: 114-140)

 

 

Ruhsal Işınlama Olayları (Aporlar)

Apor, fizik yetenekli medyumların celselerinde evvelce mevcut olmayan eşyanın ortaya çıkışıdır. Bu tür psişik olaylar günlük hayatta pek sık görülmediği için doğa üstü olaylar olarak yorumlanmaktadır. Oysa ne doğa üstü, ne de saçmadır. Üstün bir mekanizmanın, insanoğlunu kalıpçı ve dar bir mantık sisteminden kurtarmak için meydana getirdiği düzenlemelerdir. Bazen binlerce kilometre ötedeki bir yere taşınan bu objelerin, bulundukları yerde aniden kaybolarak tekrar aynı yerde ortaya çıktıkları görülmüştür. Spiritüalistler apor fenomenini, ruhsal varlıkların objeleri bulundukları yerde demateryalize edip celse odasında tekrar materyalize etmeleri şeklinde açıklarlar. Beyaz Kartal isimli ruhsal varlık, bir celse sırasında hiç yoktan var ettiği taşların esrarını şöyle açıklamıştır: “Taşlar çözülene kadar atomik vibrasyonlarını hızlandırırım. Sonra buraya taşır ve tekrar katı cisim haline gelinceye kadar vibrasyonlarını yavaşlatırım.” (Sayfa: 6-7)

1877 yılının 17 Aralık günü saat 11.00’de Alman fizikçisi ve astronomu Johann Zoellner, önceden uçları birleştirilerek mühürlenmiş bir ip parçası üzerine tam dört düğümün kendi kendine atıldığına tanık olmuştu. Zoellner buna benzer birçok gözlemden sonra şu sonuca vardı: “Dünyaya müdahale eden zeki varlıklar var, bunlar aramızda yaşamadıklarına göre bir başka boyuttalar.” Zoellner Leipzig Üniversitesinde arkadaşlarıyla birlikte yürüttüğü deneyler sırasında 4-5 kiloluk bir masanın demateryalize olarak ortadan kaybolduğunu ve biraz sonra tekrar ortaya çıktığını gördü. Beş dakika süreyle yok olan masa baş aşağı tavanda belirmiş ve tüm ağırlığıyla yere düşmüştü. Zoellner bu celseler sırasında öylece havadan boşalan sulara, kendi kendine yanan mumlara, mühürlü bir kutudan kaybolup masanın altında beliren paralara tanık olmuştu. Zoellner bu tür apor olaylarında maddenin madde içinden geçebildiğini de gözlemledi. (Sayfa: 9)

Sumatra’da yaşayan Hollandalı W.G. Grottendieck, 1903 Eylülünde başından geçen ilginç bir apor olayını Journal Dergisi’ne şöyle anlatmıştır: “Yanımda çalışan yerli çocuğun yatak odasına tavandan taşlar düşüyordu. Gayet yavaş düşen bu taşları yakalamaya çalıştığımda yön değiştirdiklerini gördüm. Çatıya çıkıp nereden geldiklerini anlamak istedim. Kadjang’ın içinden geçerek odaya iniyorlardı. Her bir kadjang, 60x90 cm ebadında yassı bir yapraktır. Bir delik açılmadan içlerinden bir iğnenin bile geçmesi mümkün olmayan çok sert bir yapısı vardır. Buna rağmen taşlar yaprak üzerinde hiç delik açmamışlardı. Benim gördüklerimin hepsi de aynı yaprağın içinden geçiyordu. Taşlar çok yavaş düştükleri halde döşemeye çarpar çarpmaz muazzam bir ses çıkarıyorlardı. Bazılarını elime aldığımda ılık olduklarını gördüm.” (Sayfa: 12)

1928 yılında Poona’da (Hindistan) Almanca öğretmenliği yapan Bayan H. Kohn, kızkardeşi ve eniştesiyle birlikte oturuyordu. Eniştesi Dr. Ketkar, olaylarla ilişkisi olan iki kız kardeşten küçüğünü evlat edinince bir yıl süren tekinsiz ev olayları da başladı. Bir gün Bn. Kohn ve Bn. Ketkar içlerine yumurta koydukları birkaç sepeti buzdolabına yerleştirmişlerdi. Dolaptan bir yumurta fırlayıp yere düşerek kırıldı, dolaba baktıklarında yumurtalardan birinin eksildiğini fark ettiler. Tam yeri temizliyorlardı ki bir başka yumurta döşemede patladı. Üç yumurta daha aynı akıbete uğradıktan sonra içinde 42 yumurta bulunan sepet de sırra kadem bastı ve bir daha ortaya çıkmadı. İki kız kardeş havadan düşen paralara da tanık olmuşlardı. Bn. Kohn başlarından geçen olayları şöyle anlatıyor: “Önceleri paraların düştüğünü döşemede çıkardıkları sesten anlıyorduk, ama dikkat edince onların havada oluştuğunu fark ettik. Bir gün, saat 15.30’da dışarı çıkmıştım. Masamın üzerinde içinde Swan marka bir şişe mürekkep bulunan kapağı sıkıca kapatılmış alüminyum bir kutu vardı. Bizimle oyun oynayan ruhların bu kutuyu açamayacağını düşünüyordum. Saat 17.00’de eve döndüğümde odanın her yanına mürekkep saçılmış olduğunu gördüm. Kırılan şişe parçaları etrafa yayılmıştı, ama alüminyum kutu ortada yoktu. Objelerin çoğu tavandan geldiği için başımı tavana kaldırıp “Bu kutu bana 1 rupi 8 anna’ya mal oldu, inşallah ruhlar kutumu geri verirler” diye söylendim. Sözlerimi bitirir bitirmez kutu havada belirdi, tavandan 15 cm aşağıda öylece duruyordu. Sonra yatağın üzerine düştü, elime alıp inceledim, evden çıkarken bıraktığım gibi kapağı sıkıca kapalıydı.” (Sayfa: 13)

1948 yılında Bohemia’dan gelen bir aile, Bavyera eyaletindeki Vachendorf dağ köyünde eski bir konağa yerleşmişti. Bir gün odadaki iki yatağın taşlar ve aletlerle dolduğunu gördüler. Evin hanımı aletleri toplayarak kutusuna koydu ve üstüne oturdu. Az sonra aletler esrarengiz şekilde havalanarak odanın çeşitli yerlerinde tekrar ortaya çıktılar. Bir keresinde de tavan arasındaki çarşaflar havada süzülerek döşemeye düşmüşlerdi. (Sayfa: 14)

Batı Afrika’daki Merkezi Angola’da Seles adıyla bilinen kabile yüzyıllardır doğanın kaprislerine boyun eğerek yaşamıştı. 1939 yılında yine kuraklık olmuş, aylarca tek damla yağmur yağmamıştı. Çocuk ve yaşlılardan yüz kişi ölmüş, kabilenin geri kalanı da açlıktan kıvranmaya başlamıştı. Kabilenin toprakları üzerinde Carlos Sequesque’nin yönettiği bir Hıristiyan misyonu da bulunuyordu, onların hali de yerlilerden parlak değildi. Sıcak bir mart sabahı Carlos 5 yaşındaki kızı Rita’nın kaybolduğunu fark etti. Arama grupları tam yola çıkıyorlardı ki Rita göründü. Elindeki tahta çanaktan bir şeyler yiyordu, ne yediği sorulduğunda bunun Hz. Musa’nın yediği türden bir manna olduğunu söyledi. Sonra açlıktan kırılan yerlileri arkasına takarak birkaç yüz metre ötedeki çalılığa götürdü. Yerliler toprağın balı andıran bir maddeyle kaplı olduğunu görerek şaşırdılar, üstelik onlar tükettikçe toprak her gece bu maddeyle tekrar kaplanıyordu. Söylendiğine göre karnı çok acıkan küçük kız Hz Musa’nın yediği yiyecekten göndermesi için Tanrıya dua etmişti. Kızın mannanın yağdığı alanı nasıl bulabildiği sır olarak kaldı. Halk yağmurlar başlayıncaya kadar manna ile beslenmeye devam etti. Olaydan haberdar edilen Capetownlu din adamı E.L.Cardy bu maddeden bir kavanoz dolusu örnek alarak incelenmesi için Capetown’a götürdü, laboratuvar bunun bir tür bal olduğunu söyledi. Balın nereden ve nasıl geldiği ise sonuna kadar esrarını korumaya devam etti. (Sayfa: 15-16)

Gloucestershire (İngiltere) Brockworth’daki bir tarlada elektrik telleri üzerinde çalışırken acıkan Wilkins adlı işçi yemek molası vermişti, yanında bıçak getirmeyi unuttuğu için sinirlendi, kendi kendine söylendi. Birden ayaklarının dibinde bir bıçağın belirdiğini hayretle fark etti, daha önce hiç görmediği bir sofra bıçağıydı bu! Wilkins bu esrarengiz bıçağı sakladı, ama kendisi öldükten sonra bıçak da aniden ortadan kayboldu! (Sayfa: 17)

Günümüzde hala yaşayan Hintli ermiş Sathya Sai Baba daha küçük bir çocukken arkadaşlarını hoşnut etmek için onların istediği her tür meyveyi aynı ağaçta materyalize ederdi. Bugün de Baba’nın eliyle havada bir daire çizmesi yüzük, madalyon türünden çeşitli objeler yaratması için yeterli olmaktadır! Ayrıca her gün kilolarca kutsal külü parmak uçlarından saçarak kendisini sevenlere armağan eder. Ziyaretçilerini uzun süre beklettiği zaman onları memnun etmek için şekerlemeler de materyalize eder. Uzak ülkelerdeki müritlerinin evinde asılı fotoğrafının üzerinde durup dururken kutsal küller peyda olur. Bir gün Baba’nın katıldığı bir ziyafette 100 kişi için hazırlık yapılmış, ama yemeğe yaklaşık 1000 kişi gelmişti. Yemek servisi yapılırken yemeği 10 misli çoğaltan Baba hem konukların doymasını sağlamış, hem de ev sahiplerini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştı. (Sayfa: 19-20)

Ünlü Hintli Ermiş Mahavatar Babaji tarafından Himalayalarda meydana getirilen muhteşem apor olayını öğrencisi Lahiri Mahasaya şöyle anlatıyor: “Yaklaşan ayak seslerini duyunca düşüncelerimden sıyrıldım. Karanlıkta bir el beni yavaşça ayağa kaldırdı ve giymem için bir elbise uzattı. Adam, “Gel kardeşim Üstat seni bekliyor” dedi. Ormanda ilerlerken uzakta göz kamaştıran bir parıltı gördüm. “Yoksa güneş mi doğuyor, daha gece sona ermedi ki” dedim. Kılavuzum gülümseyerek yanıt verdi: “Henüz gece yarısı, o gördüğün ışık Üstat Babaji’nin materyalize ettiği altın sarayın parıltısıdır. Geçmişte bir kez altın bir sarayın içinde dolaşmak istediğini söylemiştin, Üstat şimdi bu isteğini yerine getirerek seni en son karmik bağından da kurtaracak. Bu muhteşem saray, bu gece Kriya Yoga’ya inisiye oluşuna tanık olacak.”

“Gerçekten de önümüzde pırıl pırıl parlayan altın bir saray duruyordu. Her tarafı sayısız mücevherle süslenmiş, düzenli büyük bahçeler dört bir yanını kuşatmıştı. Havuzdaki durgun suya yansıyan şahane bir görüntüsü vardı. Kemerleri safir, zümrüt ve iri elmaslarla bezenmişti, yakutlarla kaplı kapılarında melek yüzlü insanlar duruyordu. Kılavuzuma dönüp şöyle dedim, “Kardeşim bu yapının güzelliği insanın hayal gücünün çok ötesinde, lütfen bunun esrarını bana açıklar mısın?” Kılavuzum bilgece gülümseyerek yanıtladı: “Bu materyalizasyonun esrarengiz hiçbir yanı yok. Tüm kozmos Tanrı’nın projekte edilmiş düşüncesidir, yani uzayda yüzen ve adına Dünya dediğimiz bu toprak parçası Tanrı’nın rüyasıdır. O her şeyi kendi zihninden yaratmıştır, tıpkı insanın rüyasında bir takım nesneler yaratması gibi. Tanrı yeryüzünü önce bir düşünce olarak biçimlendirdi, sonra onu hızlandırdı, önce atom enerjisi sonra da madde var oldu. Dünyanın atomlarını birbirine uyumlu hale getirip katı bir kürede topladı. Yeryüzünün tüm molekülleri Tanrı’nın iradesiyle bir arada durmaktadır, O iradesini çektiğinde Dünyayı oluşturan atomlar enerjiye dönüşür, bu enerji de kaynağına, yani Bilince geri döner ve yeryüzü objektif niteliğini yitirir. İnsan da aynı şeyi yapar, rüyasında bir yaratı oluşturur, uyandığında ise yarattığı şeylerin yok olduğunu görür. İnsan da tıpkı Tanrı gibi İlahi Arşetipik Modeli izlemektedir. Aynı şekilde Üstat Babaji de sonsuz iradeyle uyum içine girip elemental atomlara emir vererek istediği şeyi tezahür ettirebilir. Bir anda var edilen bu altın saray gerçektir, tıpkı gördüğün diğer şeyler gibi. Tanrının düşüncesi Dünyayı nasıl yarattıysa ve iradesi onu nasıl ayakta tutuyorsa, Babaji de bu sarayı öyle yarattı ve iradesiyle onu ayakta tutuyor. Saray işlevini bitirince Babaji onu yok edecek!”
“Kılavuzumla saraya girdik. Elimi altın kapılarda, mücevherlerle süslü vazolarda gezdirdim, hepsi gerçekti. Benliğime derin bir tatmin olma duygusu yayıldı, bilinç altımda saklı istekler bir anda sönüp gitmişti. Kılavuzum beni çok zengin döşenmiş bir sürü odaya götürdü, sonra muazzam bir hole girdik. Mücevherlerle süslü altın bir tahtın üstünde Üstadım Babaji lotüs pozisyonunda oturuyordu. Ayaklarının dibindeki parıldayan döşemeye diz çöktüm. “Lahiri, altın sarayın tadını çıkarıyor musun? Uyan artık, dünyasal susuzlukların ebediyen giderilmek üzere. Oğlum ayağa kalk, Kriya Yoga sayesinde Tanrı’nın melekutuna inisiye ol ” diyerek bir takım mistik kelimeler mırıldanıp beni kutsadı.

“Gün ağarırken ayin tamamlanmıştı, sanat harikalarıyla dolu sarayın odalarını gezdim, bahçelerde dolaştım. Sonunda Üstadımın yanına gittim, müritlerle çevrili vaziyette tahtında oturuyordu, beni görünce “Lahiri sen açsın, kapa gözlerini” dedi. Gözlerimi açtığımda o muhteşem saray ortadan kaybolmuştu. Babajiyle birlikte hepimiz çıplak toprağın üstünde oturuyorduk. Kılavuzumun yaptığı açıklamayı hatırladım. Tutsak edilen atomların düşünce özlerine dönmek üzere serbest bırakılacağını söylemişti. Babaji “Saray yaratılış amacına hizmet etmiştir” diyerek yerden boş bir toprak kap alıp bana uzattı. “Elini uzat, istediğin yiyeceği buradan al” dedi. Toprak çanağa elimi uzattım, tereyağlı çörekler, baharatlı pilav ve şekerlemeler beliriverdi. Biz bunları yerken çanağın bir yandan dolduğunu fark ettim. Yemek bittikten sonra su aramaya başladım, Üstadım yine çanağı işaret etti, yemekler kaybolmuş bu sefer çanakta su belirmişti. Babaji, “Tanrı’nın melekutunun, dünyevi hırsların melekutunu da kapsadığını pek az insan bilir. İlahi alem dünyevi olana da uzanır, fakat hayali mahiyette olan dünya Gerçeğin özünü içermez” dedi. ” (Sayfa: 20-24)

Paramahansa Yogananda, Gurusu Sri Yukteswar’ın anlattığı bir apor olayını şöyle naklediyor: “Yıllar önce, şimdi senin yaşadığın bu odada keramet sahibi bir Müslüman gözlerimin önünde tam dört mucize gerçekleştirdi. Bu fakirin adı Afzal Han’dı. Olağanüstü güçlerini tesadüfen karşılaştığı Hintli bir yogiden edinmişti. Afzal’ın saygılı bir şekilde yogiye hizmet etmesi çok hoşuna gitmiş, ona şöyle demişti: “Sana görünmeyen alemlerden birine hükmetmen için bir yoga metodu öğreteceğim. Yalnız sahip olacağın gücü hayırlı amaçlar için kullanacaksın, sakın onları çıkarın için kullanma.” Şaşkınlık içindeki Afzal’a bazı teknikler öğrettikten sonra Üstat ortadan kaybolmuştu. Afzal 20 yıl süreyle sadakatle bu yoga metodu üzerinde çalıştı. Sonunda mucizeyi andıran başarıları herkesin dikkatini üzerine çekti. Anlaşıldığı kadarıyla Hazret adlı bedensiz bir varlık sürekli kendisine refakat ediyor, Afzal’ın tüm isteklerini yerine getiriyordu.

“Üstadın uyarısını bir süre sonra unutan Afzal gücünü istismar etmeye başladı. Şöyle bir eline alıp da geri verdiği her obje kısa bir süre sonra ortadan kayboluyordu. Bazen Kalküta’daki büyük kuyumcuları ziyaret edip kendini bir alıcı gibi tanıtıyor, dokunduğu tüm mücevherler sırra kadem basıyordu. Onu tutuklamak için harekete geçen polis de çaresiz kalmıştı. Afzal sadece “Hazret al bunu geri götür” diyor ve aleyhindeki tüm kanıtları yok ediyordu.
“Bu oturduğun pansiyon bir zamanlar bir arkadaşıma aitti. Afzal’la tanışan arkadaşım onu buraya davet etmiş, ayrıca 20 kadar konu komşu arasında beni de çağırmıştı. O zamanlar çok gençtim ve bu ünlü fakirin neler yapabildiğini çok merak ediyordum. Üzerimde değerli hiçbir şey bulundurmayarak tedbirimi almıştım. Beni dikkatle süzen Afzal “Senin güçlü ellerin var, bahçeye çıkıp pürüzsüz bir taş bul üzerine tebeşirle adını yaz, sonra taşı olanca gücünle Ganj’a fırlat” dedi. Söylediklerini yaptım, taş Ganj’ın dalgaları arasında kaybolur kaybolmaz Afzal balkondan seslendi. “Bir kabı Ganj’ın suyuyla doldurup bana getir.” Su dolu kapla yanına döndüğümde Afzal, “Hazret taşı kaba koy” diye bağırdı. Elimi kaba uzattım ve taşı aldım, evet bu imzamı attığım taşın ta kendisiydi.

“Arkadaşım Babu’nun antika altın bir saati vardı. Afzal saati ve zincirini eline alıp şöyle bir baktı, bir süre sonra saat de zincir de oratadan kayboldu. Babu ağlamaklı bir sesle baba yadigarı saatini geri istedi. Afzal, “Demir bir kasada sakladığın 500 rupin var, onu bana getirirsen saatinin yerini söylerim” dedi. Aklı başından giden Babu hemen eve koşarak istenen parayı getirdi. Afzal, “Evinin yakınındaki köprüye git saatini ve zincirini vermesi için Hazret’e çağrıda bulun” dedi. Babu koşarak köprüye gitti, geri döndüğünde yüzü gülüyordu, ama saat ve zincir yanında değildi. Kendine söylendiği gibi Hazrete çağrıda bulunur bulunmaz saat ve zincir gökten sağ avucuna düşmüştü. Akıllanan Babu saati evdeki kasaya kilitleyip yanımıza dönmüştü. Bir saat ve zincir için ödenen bu bedel orada bulunanları kızdırdı, hepsi Afzal’a nefretle bakıyordu. Ortalığı yatıştırmak isteyen Afzal, “Lütfen istediğiniz içkiyi söyleyin Hazret getirecektir” dedi. Bazıları süt, bazıları meyve suyu istedi, kazıklanan Babu viskiyi tercih etti. Biraz sonra Hazret paldır küldür döşemeye bir sürü kutu boşalttı, herkes istediği içkiye kavuşmuştu.

“Günün görülmeye değer dördüncü mucizesi en çok Babu’yu memnun etti. Altın tabaklar içinde nefis yemekler istedi Hazretten. Kaynakları hiç tükenmeyen Hazret herkesin ısmarladığı yemeği altın tabaklar içinde getiriverdi. Bir saat kadar süren ziyafetten sonra tam odadan ayrılmak üzereydik ki bir gürültü koptu, ardımıza dönüp baktığımızda ortada ne tabak kalmıştı ne de yemek artığı, Hazret hepsini anında toplayıvermişti.
“Afzal Han spiritüel açıdan gelişmemiş bir fakirdi. Belirli bir yoga tekniğiyle bir astral planla bağlantı kuruyor, Hazretin aracılığıyla herhangi bir objenin atomlarını eterik enerjiden sağlayabiliyordu. Fakat astral maddeden oluşturulan bu atomlar yapısal olarak dayanıksız oldukları için uzun süre fizik dünyada alıkonamıyordu. Dünya zenginliklerine özlem duyan Afzal bu yüzden daha dayanıklı olan dünya objelerini tercih ediyordu. O Tanrı bilincinden yoksundu, kalıcı mucizeler ancak gerçek azizler tarafından gerçekleştirilebilir.

“O günden sonra Afzal’ı bir daha görmedim. Birkaç yıl sonra Babu bana Afzal’la ilgili bir gazete kupürü gösterdi, bir itirafnameydi bu, özetle şöyle diyordu: “Ben Afzal, bu satırları yaptıklarımın kefaretini ödemek ve mucizevi güçlere sahip olmak isteyenleri uyarmak için yazıyorum. Guru’mun bana bahşettiği yetenekleri yıllarca kötüye kullandım. Nefsime hizmet ederek kendimi ahlak yasalarının üzerinde gördüm. Sonunda hesap verme günüm geldi çattı. Geçenlerde Kalküta dışında yaşlı bir adama rastladım. Istırap içinde topallayan bu adamın elinde altına benzer parlak bir nesne vardı. Onun tek kıymetli malı olduğunu söyleyerek benden kendisine şifa vermemi diledi. Elindeki altına dokunup yoluma devam ettim, yaşlı adam topallayarak ardımdan geliyordu. Az sonra “altınım çalındı” diye bağırmaya başladı. Hiç oralı olmadım, yaşlı adam cılız bedeninden umulmayacak bir sesle arkamdan gürledi: “Beni tanımadın mı? ” Bu yaşlı adamın yıllar önce beni inisiye eden Guru olduğunu anlayınca nutkum tutulmuş, ağzım bir karış açık kalmıştı. Şöyle bir doğrulup heybetli bir hal almış, topallığından eser kalmamıştı, gözleri alev saçıyordu, “Elindeki kudreti ıstırap içinde kıvranan insanlara yardım etmek için değil, kendin için kullandın öyle mi? Verdiğim yeteneklerin hepsini geri alıyorum, Hazret artık sana hizmet etmeyecek, artık hiç kimseye zarar veremeyeceksin” dedi.

“Acıdan kıvranan bir ses tonuyla Hazret’i çağırdım, ama o emrime itaat etmedi. Karanlık perde yırtılmış, tüm günahlarımı açıkça görmüştüm. Guru’mun ayaklarına kapanıp ağlamaya başladım. Dünyasal ihtiraslarımı terk edeceğimi, meditasyon yapmak için dağlara çekileceğimi söyledim. O hiç sesini çıkarmadan ve şefkatli bakışlarını üzerimden ayırmadan beni dinledi ve şöyle dedi, “Pişmanlığından ötürü sana bir lütufta bulunacağım, diğer güçlerin elinden tamamen alındı, ama yiyeceğe ve giyeceğe ihtiyacın olduğu zaman Hazret’ten isteyebilirsin. Bundan böyle dağlarda kendini içtenlikle Tanrıya adamanı istiyorum.” Sonra Gurum ortadan kayboldu, gözyaşlarım ve düşüncelerimle baş başa kalmıştım. Elveda dünya, sevgili Tanrı’nın affını aramaya gidiyorum.” (Sayfa: 24-29)

Ünlü Hintli Ermiş Paramahansa Yogananda, ölümünden önce annesinin kendisine bıraktığı bir tılsımdan bahseder ve bu apor olayını yine annesinin ağzından şöyle aktarır: “Lahor’da yaşadığımız yıllarda, bir sabah hizmetçimiz odama girerek kapıda tuhaf bir sadhu’nun beni görmek için beklediğini söyledi. Ziyaretçiyi karşılamaya gittim, önünde eğildiğim zaman bir Tanrı eriyle karşılaştığımı hemen anladım. Sadhu, “Mukunda’nın (Paramahansa) annesi, Yüce Üstatlar dünyada uzun süre kalamayacağınızı söylediler, bundan sonraki hastalığınız sonuncusu olacaktır” dedi. Bu sözleri izleyen sessizlikte hiç telaşa kapılmadım, aksine son derece huzur verici bir titreşim hissettim. Sadhu tekrar konuşmaya başladı, “Size gümüş bir tılsım emanet edilecek, onu bugün vermeyeceğim. Sözlerimin kanıtı olarak yarın meditasyon yaptığınız sırada avucunuzda materyalize olacak. Ölmeden önce, tılsımı bir yıl süreyle koruması ve sonra küçük oğlunuza teslim etmesi için büyük oğlunuz Ananda’ya vereceksiniz. Mukunda Ululardan gelen bu tılsımın anlamını kavrayacaktır. Tüm dünyasal uğraşları terk etmeye ve Tanrı’yı aramaya hazır olduğunda eline geçmelidir. Birkaç yıl onu elinde tuttuktan ve amaç hasıl olduktan sonra tılsım kendiliğinden kaybolacak, en gizli yerde saklansa bile geri dönecektir.”
“Bu ermiş kişiye sadaka vermeyi teklif ettim ama kabul etmedi. Saygıyla önünde eğildim, hayır duada bulunarak ayrıldı. Ertesi akşam sadhu’nun dediği gibi meditasyon yaparken avucumun içinde bir tılsım materyalize oldu. Soğuk pürüzsüz bir temasla kendini belli etmişti. İki yıldan uzun bir süre boyunca tılsımı büyük bir kıskançlıkla korudum, işte şimdi onu ilerde sana vermesi için oğlum Ananda’ya teslim ediyorum. Benim için üzülmeyin, çünkü sonsuzluğun kollarına atılmak üzereyim. Elveda oğlum, Kozmik Ana seni koruyacaktır.”
Bundan sonra olanları Paramahansa Yogananda (Mukunda) şöyle anlatıyor: “Tılsımın elime geçmesiyle birlikte beni bir aydınlanma furyası sardı. Sanki uyuklamakta olan anılarım birden uyanıvermişti. Yuvarlak şekilli bu antika tılsım Sanskrit dilinin yazı karakterleriyle kaplıydı. Geçmiş yaşamlarda bana rehberlik eden görünmez öğretmenlerden geldiğini anlamıştım. Aslında bir anlamı daha vardı, ama bir tılsımın anlamı tümüyle açıklanamaz. Tılsım astral maddeden oluşturulmuştu, dayanıksız olan bu tür objeler bir zaman sonra dünyadan ayrılırlar.”
Yıllar sonra liseyi bitiren Yogananda Kalküta’dan ayrılarak spiritüel disiplin edinmek üzere Benares’deki bir Mahamandai Aşramına katıldı. Tılsımın astral aleme geri dönüşüne de burada tanık oldu. Yogananda tılsımın kayboluşunu şöyle anlatıyor: “Kalküta’dan beri bana eşlik eden tek hazinem, annemin bıraktığı gümüş tılsımdı. Yıllarca titizlikle koruduğum tılsımı aşramdaki odamda saklıyordum. Bir sabah onu görmeyi arzulayarak kilitli kutuyu açtım, ama tılsım yerinde yoktu, oysa kutuya hiç el sürülmemişti. Sadhu’nun önceden söylediği gibi gümüş tılsım geldiği yere geri dönmüştü.” (Sayfa: 29-31)

Yazar Guy Lyon Playfair, ‘Bilinmeyen Güç’ adlı kitabında ünlü Brezilyalı medyum Carmine Mirabelli’nin çevresinde tezahür eden apor olaylarından bahsetmektedir. 1933 yılında yapılan özel bir celsede, kilitli ve mühürlü bir pencereden içeri henüz koparılmış çiçekler yağmış, ardından kiloluk bir dini heykel havada yüzerek içeri süzülmüş, odada bir tur attıktan sonra geldiği gibi pencereden çıkıp gitmişti! Celse sonunda tutanakları okuma zamanı geldiğinde celsenin Alman sekreteri gözlüklerini evde unuttuğunu fark etmişti. Mirabelli kanalıyla Almanca konuşan bir ses “Bekle oğlum, gözlüğünü hemen getireceğim” demiş, gerçekten de gözlük aynı anda sekreterin elinde belirivermişti.

Mirabelli sanki arkadaşları için bir tür kayıp eşya bürosu gibi çalışıyordu! Arabayla Santos’a yolculuk yaparken bir arkadaşı şemsiyesini evde unuttuğunu söylemişti. Mirabelli’nin Santos’daki evine vardıklarında arkadaşının şemsiyesinin tavandan düştüğünü gördüler. Mirabelli’nin apor yoluyla ortaya çıkardığı eşyalar arasında çalınmış bir altın haç, otobüste unutulmuş bir kürk atkı ve çalınmış bazı dokümanlar da bulunuyordu.
Mirabelli, apor olaylarının gerçekliğini kanıtlamak için ara sıra zararsız şakalar da yapıyordu. 1928 yılında bir İngiliz şairi Mirabelli’nin celsesini izlemek üzere Sao Paulo’daki bir eve gelmişti. Hole girer girmez masanın üzerinde gördüğü ilk şey otel odasındaki bavulunda bıraktığı çalar saat oldu. Aynı akşam evin hanımının gözlüğü kaybolmuş, daha sonra arkadaşlarından birinin evinde ortaya çıkmıştı. Mirabelli’nin oğlunun anlattığına göre, bir dost ziyaretinden eve dönüşte kapıda başlarına gül yaprakları yağmıştı. (Sayfa: 37-38)

1868 yılında Firenze’yi (İtalya) ziyaret eden ünlü İngiliz medyumları Guppy çiftinin celselerinden birinde, bayanlardan biri bedensiz varlıktan bir kuş ya da tavşan materyalize etmesini rica etti. Aniden masanın üstü irili ufaklı böceklerle doldu, masanın üzerinde gezinip duruyorlardı, sonra hepsi birden uçarak kayboldu. Varlık bundan sonra birkaç elma, limon ve portakal aporu meydana getirip celsedekilere armağan etti.
Guppy çifti Psişik Araştırmalar Cemiyetini ziyaret ettiği sırada özel bir celse düzenlendi. Üyelerden biri, “Aklım bir türlü almıyor, ruhlar karanlıkta renkleri nasıl ayırt edebiliyorlar” dedi. Celse başlarken ışıklar söndürüldü, bedensiz varlık “Burada ruhların karanlıkta nasıl gördüklerine şaşan biri var” dedi. Ardından bir hışırtıdır başladı, sanki masanın üzerine kuru yaprak yağıyordu. Işıklar yakıldığında masanın beyaz, kırmızı ve yeşil konfetilerle dolu olduğu görüldü. Varlık konfetilerin karıştırılarak ortaya yığılmasını ve ışığın söndürülmesini istedi. Işıklar hemen söndürüldü, birkaç saniye sonra tekrar yakılması söylendi. Karmakarışık olan konfetilerin yeşil, beyaz ve kırmızı olmak üzere üç ayrı renk grubuna ayrıldığı görüldü. Bedensiz varlık bu gösteriyle, ışığın ancak bedenli varlıklar için gerekli olduğunu kanıtlamak istemişti. (Sayfa: 43-45)

Bolluk mucizeleriyle ün yapan azizlerden St. Angiolo Paoli, Roma’nın fakirlerine dağıtılacak az miktardaki yiyecekleri çoğaltmaya bayılır, ricaları hiç geri çevirmezdi. Bazı Carmelite misyonlarının hamilerince düzenlenen pikniklere sık sık katılan St.Angiolo, sıcak bir haziran günü yapılan piknikte apor yoluyla birçok yiyecek peyda etti. Salata için marul ve turp, bir turta ve meyve olarak da bir sepet çilek materyalize etmişti. Oysa o tarihte kuraklık vardı, materyalize edilen yiyecekleri bulmak imkansızdı. (Sayfa: 48)

Yunus Emre yedi yıl ayrı kaldığı Taptuk Dergahına dönerken konakladığı handa üç gençle tanışır, yola birlikte devam ederler. Bir süre sonra karınları acıkır, ama hiç birinin yol hazırlığı yoktur. Üç gençten biri elini açar ve ‘Hu’ diyerek duaya başlar, diğerleri de ona katılırlar. Aniden oracıkta üç çeşit yemek ve taze ekmek belirir. Yemekler yenir, şükürler edilir, tekrar yola çıkarlar. Akşam olunca diğer genç dua eder, yemekler yine gelir. Ertesi gün üçüncü genç aynı marifeti gösterdikten sonra sıra Yunus’a gelir. Gençlerden biri, “Derviş ağa misafirlik bitti, Hu çek de Tanrı nafakamızı göndersin” der. Yunus gözlerini yumarak “Tanrım bu üç genç hangi sevdiğinin yüzü suyu hürmetine sana dua ettiyse, ben de onun için dua ediyorum, benim yüzümü kara çıkarma” diye yalvarır. Aniden beliren yemeklerin çokluğu karşısında şaşıran yol arkadaşları, Yunus’a kim adına dua ettiğini sorarlar. Yunus aynı soruyu onlara yöneltince gençlerden biri “Tanrının bir sevgili kulu var, adı Yunus, yüzünü görmedik ama şanını duyduk. Biz onun yüzü suyu hürmetine Tanrıya dua ederiz, o da bizi hiç boş çevirmez” der. (Sayfa: 51-52)

Ünlü bir bestekar olan Kemal-i Kavval, bir dostun düzenlediği semada içinden “Acaba bu semada tefime ne kadar para atılacak” diye geçirir. Hz. Mevlana yerden bir avuç toprak alıp tefe atar ve “Al da gözüne sok” der. Kemal- i Kavval o anda tefinin altınlarla dolduğunu hayretle görür. (Sayfa: 52)

Kayseri’yi mekan tutan bir ermiş Hacı Bektaş-ı Veli’yi tekkesine davet etmiştir. Sohbet sırasında ermiş elini koynuna sokup bir salkım taze üzüm çıkararak masaya koyar. Hacı Bektaş-ı Veli, “Sizin erenlerden olduğunuz bizce malumdur, sizden keramet isteyen de yoktu, buna ne gerek vardı?” diye serzenişte bulunur. Bir süre sonra Hacı Bektaş-ı Veli gitmek üzere ayağa kalkınca eteğinin arasından yere bir Hindistan cevizi düşer. Kayserili ermiş “Buna ne gerek vardı dediniz, ya bu sizin yaptığınız nedir?” diye sorunca, Hacı Bektaş-ı Veli “Tanrı hakkı için benim bundan haberim yoktu, fakat siz o kerameti gösterince Horasan Erenleri de bunu gönderdiler” diye yanıtlar. (Sayfa: 55)

Eski Ahit/ I. Krallar: 17/ 14-6
“Çünkü İsrail’in Allah’ı Yehova böyle diyor. Rab toprak üzerine yağmur vereceği güne kadar küpte un tükenmeyecek ve tulumda yağ eksilmeyecek. Ve kadın gidip İlya’nın sözüne göre yaptı ve İlya ile kadın ve onun ev halkı çok günler yemek yediler. İlya vasıtasıyla Rabbin söylediği söze göre küpte un tükenmedi ve tulumda yağ eksilmedi.”

Eski Ahit/ II. Krallar: 4/2-6
“Ve Elişa ona dedi: Sana ne yapayım? Bana anlat, evde nen var? Ve kadın dedi: Bir sürümlük zeytinyağından başka bu cariyenin evinde bir şey yoktur. Ve dedi: Git, dışardan bütün komşulardan kendin için iğreti kaplar, boş kaplar al, az alma. Ve içeri girersin ve kendi üzerine ve oğullarının üzerine kapıyı kaparsın ve bütün o kaplara dökersin ve dolanı bir tarafa koyarsın. Ve kadın onun yanından gitti ve kapıyı kendi ve oğulları üzerine kapadı ve kendisine kapları getirdiler ve o doldurdu. Ve vaki oldu ki kaplar dolunca oğluna dedi: Bana bir kap daha getir. Ve oğlu ona dedi, artık kap kalmadı ve zeytinyağı kesildi.”

Tih Çölünde bulunan İsrailoğulları bu çölden kurtulmak için her sabah büyük bir ümit ve azimle yola çıkıyor, fakat dönüp dolaşıp tekrar aynı noktaya geliyorlardı. Nihayet Hz. Musa’ya başvurup, “Karnımızı nasıl doyuracağız, yiyeceğimizi nereden sağlayacağız? Yoksa Rabbin açlıktan bizi helak mı edecek?” diye sordular. Bunun üzerine Allah gökten onlar için kudret helvası ve bıldırcın kuşları indirdi. Bıldırcınlar o kadar boldu ki, İsrailoğulları bunların sadece semizlerini yer, diğerlerine el sürmezlerdi.

Sonra yine Hz. Musa’ya başvurarak, “Bu çölde su da yok. Suyumuzu nereden bulacağız? Yoksa Rabbin bizi susuzluktan helak mı edecek?” dediler. Allah’ın emriyle Hz. Musa asasını yere vurdu ve her kabile için yerden bir pınar fışkırdı. İsrailoğulları bu sudan içerek susuzluklarını giderdiler. Ancak bir müddet sonra, “Ey Musa ya elbiselerimizi nasıl bulacağız?” diye sordular. Bunun üzerine Allah onlara eskimeyen elbiseler verdi. İçlerinden boyu uzayan olursa elbiseler de birlikte uzamakta ve daima vücutlarına uymaktaydı. (Sayfa: 57)

İncil/Matta: 14/17-21
“Şakirtler de İsa’ya dediler: Burada beş ekmek ve iki balıktan başka bir şeyimiz yok. İsa, onları buraya getirin dedi. Ve çayır üzerine otursunlar diye halka emretti. Ve beş ekmekle iki balığı aldı ve göğe bakıp şükran duası etti ve ekmekleri kırıp şakirtlere verdi, şakirtler de halka verdiler. Hepsi de yiyip doydular ve parçalardan artanı on iki küfe dolusu olarak kaldırdılar.Yiyenler, kadın ve çocuklar hariç beş bin erkek kadardı.” (Sayfa: 58)

Ebu Eyyüb el Ensari Hz. Muhammed ve Ebu Bekir için yemek hazırlamıştı. Hz. Muhammed Ebu Eyyüb’e 30 kişi daha çağırmasını söyledi. Çağrılan 30 kişi yemeklerini yiyip gittiler. Hz. Muhammed önce 60, sonra da 70 kişi daha çağrılmasını istedi. Yeni gelenler de karınlarını doyurdukları halde yemek olduğu gibi duruyordu. Ebu Eyyüb, “O gün iki kişi için hazırladığım yemekten 180 kişi yedi ve karnını doyurdu” demiştir. (Sayfa: 61)

 

 

TELEPATİ : UYGULAMA DENEY VE YÖNTEMLERİ
Yazarı:
Çeviren:
Hazırlayan: BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ

Yayınevi: BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1978
Dili: Türkçe

 

   

Ra Bilgileri 2

Don Elkins

· Akaşa
· Basım Tarihi : 03 - 1993
· ISBN : 9759999933
· Sayfa Sayısı : 184
· Çevirmen : Rengin Özer
 

Birinci kitabı her kesimden gerçek, ciddi ve ileri bilgi arayışında, yüksel bir anlayış peşinde olan okurlar tarafından yoğun bir ilgiyle karşılanan RA BİLGİLERİ'nin ikinci kitabını sunuyoruz. Bu ikinci kitapta, bu yaratılış oktavının her boyutu -yoğunluk derecesi- ayrıntılı olarak araştırılmakta, ruhsal tekamülümüzü yöneten metafizik prensipler açıklanmakta, özellikle de bizim üçüncü yoğunluk derecemizden tekamül ederek nasıl dördüncü yoğunluk derecesine geçileceği üzerinde durulmaktadır. Yaratılışın yoğunluk dereceleriyle bedenin enerji merkezleri arasındaki ilişki de ortaya konmakta, böylece her deneyimin bu enerji merkezlerinin dengelenmesi ve arındırılması için bir katalizör olarak kullanılması olanağı sunulmaktadır. Ayrıca, bizden çok daha yüksek yoğunluk derecelerinden gelip dünyada enkarne olan Gezginler, cinsel ilişki sırasında meydana gelen enerji aktarımları ve tıkanıklıkları, şifacılık, Dewey B. Larson'un fiziği, bilincin kutuplaşması ve Yüksek Benliğin doğası ve işlevi, Bir'in Yasası ile olan bağlantıları açısından incelenmektedir. RA BİLGİLER'ni okudukça, insan, evren, dünyamızın ve insanlığın geçmişi ve geleceği ve Tanrısal gerçeklerle ilgili ne kadar az şey bildiğimizi ibretle görüyoruz. Bu kitap, yaklaşık yirmi yıl süren deneysel bir telapati çalışması vasıtasıyla, bizden milyonlarca yıl ilerideki bir uzaylı ırkla kurulan temaslar sırasında alınan olağanüstü ve çarpıcı bilgileri sözcüğü sözcüğüne sunmaktadır.

 

 

Ra Bilgileri 3

Don Elkins

· Akaşa
· Basım Tarihi : 07 - 1993
· ISBN : 9759999926
Birinci ve İkinci kitabı her kesimden, ciddi ve ileri bilgi arayışında, yüksek bir anlayışın peşinde olan okurlar tarafından yoğun bir ilgiyle karşılanan RA BİLGİLERİ'nin üçüncü kitabını sunuyoruz. Bu kitapta, gezegenimiz dördüncü Yoğunluk Derecesi'ne hasat edilmeye hazırlanırken etkili bir kutuplaşmanın nasıl yapılabileceğinin ve bunun için de enerji merkezlerinin nasıl dengeleneceğinin teknikleri derinlemesine incelenmektedir. Çeşitli enerji aktarımları ve tıkanıklıkları, negatif ve pozitif kutuplaşmalar, şifacılık, tekrardoğuş, meditasyon ve Gezginler hakkında yeni bilgiler verilmekte ve pramit şeklinin şifa, inisiyasyon ve enerji sağlamak için nasıl kullanılacağı açıklanmaktadır. Madde aleminin ve madde ötesi alemin özellikleri, psişik kehanetin yapısı, psişik saldırı adı verilen olayların yapısı ve çeşitleri üzerinde durulmakta; büyü ayinleri, özellikle de beyaz büyünün prensipleri hakkında geniş bilgi verilmektedir. Ayrıca Logos'un aklının, yani tekamül sürecimizin bir çeşit planı olan ve aynı zamanda her birimizin bireysel aklının temel kavramlarını meydana getiren modelin, Aklın Temel Modeli'nin incelenmesine de bu kitapta başlanmaktadır. RA BİLGİLERİ'ni okudukça, insan, evren, dünyamızın ve insanlığın geçmişi ve geleceği ve Tanrısal gerçeklerle ilgili ne kadar az şey bildiğimizi ibretle görüyoruz. Bu kitap, yaklaşık yirmi yıl süren deneysel bir telapati çalışması vasıtasıyla, bizden milyonlarca yıl ileride bir uzaylı ırkla kurulan temaslar sırasında alınan olağanüstü ve çarpıcı bilgileri sözcüğü sözcüğüne sunmaktadır.

 

   

Ra Bilgileri 4

Don Elkins
· Akaşa
· Basım Tarihi : 11 - 1994
· ISBN : 9759999636
· Sayfa Sayısı : 263
· Çevirmen : Rengin Özer


İlk üç kitabı her kesimden, ciddi ve ileri bilgi arayışında, yüksek bir anlayışın peşinde olan okurlar tarafından yoğun bir ilgiyle karşılanan RA BİLGİLERİ'nin dördüncü kitabını sunuyoruz. Bu son kitapta, Logosumuz tarafından -akıl, beden ve ruhumuzun tekamülüne yardımcı olmak için- oluşturulan model, yani Aklın Temel Modeli, Ra'nın bundan 11.000 yıl önce Eski Mısırlılar'a sunduğu tarot yöntemi kullanılarak incelenmektedir. Ayrıca, bilinç ile bilinçaltı arasındaki perdenin ve üçüncü yoğunluk derecesi deneyimimizin her enkarnasyonunda yaşanan "unutma" sürecinin yapısı ve amacı da anlatılmaktadır. Yine bu kitapta, Ra, bir üstadın, enerji merkezlerini dengelemek ve unutma perdesini delmek için deneyimlerini nasıl kullanbileceğini açıklamakta, böylece üstadın yolu daha berrak bir biçimde ortaya çıkmaktadır. RA BİLGİLERİ'ni okudukça, insan, evren, dünyamızın ve insanlığın geçmişi ve geleceği ve Tanrısal gerçeklerle ilgili ne kadar az şey bildiğimizi ibretle görüyoruz. Bu kitap, yaklaşık yirmi yıl süren deneysel bir telepati çalışması vasıtasıyla, bizden milyonlarca yıl ilerideki bir uzaylı ırkla kurulan temaslar sırasında alınan olağanüstü ve çarpıcı bilgileri sözcüğü sözcüğüne sunmaktadır.

  

Hathor Bilgileri

Bu kitapta okuyacağınız bilgiler, Hathorlar olarak bilinen ve şu anda bizim Evrenimiz'in dördüncü boyutunda bulunan bir grup yükselmiş varlıktan gelmektedir. Binlerce yıldır insanoğlu ile ilgilenen ve kadim Mısır'da ve Tibet'te inisiyeler yetiştiren bu varlıklar sevgi, ses ve enerji üstatları olarak bilinmektedirler. Hathorlar, bu kitapta, Biz Kimiz ve Buraya Neden Geldik, Bir Enerji Sistemi Olarak İnsan, Hisler ve İnsanın Tekamülü, Açılma Korkusu, Denge Piramidi, Yükselen Sarmal, Kaosta Dengeyi Koruma, Kutsal Ana-Unsurlar, Dayanak Noktası, Ses Bir Anahtardır, Kaderi Değiştirme, Güç Çubukları ve Sorulmayan Soru başlıkları altında çok değerli ve yararlı bilgiler sunmaktalar. Bu bilgileri okuyarak, güçlü bir yükseliş bedeni inşa etmek için gerekli kendine-hakimiyet yöntemlerini, dört temel yükseliş alanında mevcut durumunuzu değerlendirmeyi, kendi dayanak noktanızı belirlemeyi, bilincinizi yükseltmek ve şifa bulmak için kutsal ana unsurlarla nasıl ilişki kuracağınızı ve ses titreşimlerini nasıl kullanacağınızı, dünyanın bu kaoslu döneminde dengenizi nasıl koruyacağınızı, DNA'nızın değişiminin gerçek anlamını, şifa enerjinizin ne zaman uyum içinde olduğunu, kaderinizi nasıl değiştirebileceğiniz, foton kuşağı fenomeninin gerçek önemini ve gizli Dünya tarihini öğrenebilirsiniz. "Eğer yeni bir dünya kurmaya hazırsanız, sizi bizimle birlikte bu zihin ve kalp yolculuğuna çıkmaya davet ediyoruz."

Yazar: Tom Kenyon, Virginia Essene
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 237
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1997

 

 

Dokuz Kehanet
James Redfield
· Altın Kitaplar
· Basım Tarihi : 01 - 1999
· ISBN : 9754055165
Son yıllarda modern fiziğe mistik dine ve psikolojiye duyulan ilgi, sonunda yeni bir mantık sentezine mi ulaşacak? Ruhsal Rönesans da denilebilecek bu senteze nasıl kavuşacağız? Gelecek yüzyıl Ruhsal Rönesans devri mi olacak? DOKUZ KEHANET hayatı tanımlayan 9 anahtar ile açılan, gizemli bilgilerden oluşuyor. Peru yağmur ormanlarında bulunan elyazmalarında ortaya çıkan bu bilgilerden yola çıkarak hayatımızda hala meydana gelen olaylarla nasıl bağlantı kurabileceğimiz anlatılıyor... ve bu kitapta önümüzdeki yıllarda neler olacağı da şimdiden gösteriliyor. Bu kitabın yayınlanmasından sonra dünyanın geleceğinin tekrar gözden geçirilmesi gerektiği ortaya çıktı. DOKUZ KEHANET eski bilgilerin insanı ne derece etkilediğini, hayatta bulunmamızın nedenini berraklıkla algılayabileceğimizi de öğretiyor. Ayrıca öğretim sağladığı yepyeni enerji ve iyimserlik, yarınlara çok daha sağlıklı adımlar atmamızı sağlayacak. "Yaşamı tümüyle değiştirecek böylesi kitaplar ancak on yılda bir yazılır." - New York Times - "DOKUZ KEHANET'in ışığında insanlık tarihi ve gelecek ile ilgili teoriler tümüyle yeniden gözden geçirilmeli. Çarpıcı bir başyapıt." -Washington Post



 

 

İçimdeki Yolculuk

Shirley MacLaine ülkemizde yalnızca Oskar ödüllü, ünlü bir Hollywood yıldızı olarak tanınıyor. Oysa, Shirley MacLaine bugün tüm dünyada kitapları en çok satan, dışavurumcu bir düşünür, özgün ve etkileyici bir yazar olarak da tanınmakta.


"İçimdeki Yolculuk"ta MacLaine, daha önce yazmış olduğu iki en çok satan yapıtını aşarak bizi kendi kişisel yaşamına ve iç dünyasına götüren güçlü, şaşırtıcı, hatta çarpıcı bir yolculuğu anlatıyor. Önemli bir politikacıyla yaşadığı yoğun ve gizli bir aşk ilişkisi, bu ünlü sanatçının kendini keşfetme arayışını başlatıyor. MacLaine'in ruhsal serüveninin yazılı bir açıklaması olan bu kitapta onunla birlikte Stockholm'den Hong Kong'a, Hawaii'den Peru'nun sonsuz dağlarına soluk soluğa koşarken bir yandan da "geçmiş yaşamların", ruhsal rehberlerin ve ruhun ölümsüzlüğünün yer aldığı psişik fenomenlerin, Ufo'larıyla dünyamızı ziyaret eden ve olağanüstü bilgiler getiren dünya-dışı varlıkların gizemli ve şaşırtıcı dünyasını da tanıyoruz.


Bu cesur, araştırıcı ve derin sentezlere ulaşmayı başaran kadın, sonunda varlığıın gerçek kökenini keşfediyor. Ve, hayatın, mutlaka bilmemiz gereken sonsuz olasılıklarını... Evet, MacLaine'in yürekliliği ve içtenliği sır dolu dünyaların kapılarını aralıyor, varoluşun gizemini aydınlatan yeni açıklamalar ve giderek yeni anlayışlar getiriyor. "İçimdeki Yolculuk", mutlaka okunması gereken sarsıcı, çarpıcı, vazgeçilmez bir kitap!


"Şaşırtıcı bir biçimde dürüst, geniş kapsamlı bir şekilde yapılmış içdünyadaki yolculuğun hesaplaşması. Shirley MacLaine'in keşfettiği yeni bir amaç, haz, enerji ve aşk sizi etkileyecek ve şaşırtacaktır."

Literary Guild Magazine


"İnanılmaz şekilde etkileyici bir kadın -parlak, açık, dürüst ve içten"

The New York Daily News

Yazar:  Shirley MacLaine
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Fatoş Dilber
Sayfa sayısı: 408
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1995

 

 

Dışarıda Hiçbir Şey Var

Ünlü sanatçı Shirley MacLaine, tüm dünyada Bestseller olan iki kitabı İçimdeki Yolculuk ve Sevginin Sonsuz Dansı'nda kendi ruhsal yolculuğunu betimlemiş, içsel uyum ve anlayışı ararken geçtiği olağanüstü şaşırtıcı ve hayat-değiştiren yolları bizlerle paylaşmıştı. Bu büyük oyuncu, cesur yazar ve doğru sözlü düşünür, Dışarıda Hiçbir Şey Var'da daha sağlıklı, daha mutlu ve kendi içimizdeki ve dışımızdaki dünyanın daha farkında olabilmek ve bu dünyaların doğal ahengine uyum sağlamak için kullanabileceğimiz güçlü ruhsal teknikleri ve zihinsel alıştırmaları açıklıyor. Son derece zengin ve ödüllendirici bir rehber olan bu eserde sanatçı, içimize yönelerek nasıl gerilim ve korkulardan kurtulabileceğimizi, nasıl sevgi ve uyum düzeyine ulaşabileceğimizi ve yeni -ve çok daha iyi- bir yaşam biçiminin hazlarını keşfedebileceğimizi gösteriyor. Daha da ötesi, bizleri evrensel enerjinin kalbine götürecek yollardan geçirerek karşı konulamaz çekicilikte bir keşif yolculuğuna sürüklüyor.

Yazar: Shirley MacLaine
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 285
ISBN:
Basım tarihi: Haziran 1993
Kategori: Ruhsal / New Age

 

 

 

Ra Bilgileri

Don Elkins
· Akaşa
· Basım Tarihi : 10 - 1994
· ISBN : 9759999940X
· Sayfa Sayısı : 326
· Çevirmen : Rengin Özer
 

RA adlı uzaylı dünyaya ilk kez ne zaman ve niçin geldi? Piramitleri düşünce gücüyle nasıl ve neden inşa ettiler? Geçmişteki ve günümüzdeki uygarlıkların gelişiminde nasıl bir rol oynadılar? Evrenimizi acaba başka hangi varlıklarla paylaşıyoruz? UFO'lar dünyamıza neden geliyorlar? Dünyamız kozmik planın hangi noktasında bulunuyor ve nasıl geleceğe hazırlanıyor? Evrenimizde kaç boyut var? Dünya ve üzerindeki insanlar şu anda hangi boyuttalar ve önümüzdeki yirmi yıl içinde hangi boyuta geçmeye hazırlanıyorlar? Dünya insanını nasıl bir "hasat" bekliyor? Ruhsal tekamülümüzü belirleyen prensipler nelerdir? Bir'in Yasası ve onun sapmaları nelerdir? Her şeyi başarmamızı mümkün kılan Sonsuz Zeka ile nasıl bağlantı kurabiliriz? Şifa nasıl verilir? Madde alemi sadece bir illüzyondan mı ibarettir? İnsan pozitif ve negatif tekamül yolunu nasıl seçer? Pozitif ve negatif uzaylı varlıklar bu seçimimizi nasıl etkilerler? Onlar dünya insanıyla niçin ilgileniyorlar? Birbirleriyle nasıl savaşıyorlar? Dünyamıza neden karantina uygulanıyor? Bizden çok daha yüksek boyutlardan "Gezginler" neden bu son devrede kitle halinde dünyada enkarne oldular? Ra neden geri dönüyor? RA BİLGİLERİ'ni okudukça insan, evren, dünyamızın ve insanlığın geçmişi, geleceği ve Tanrısal gerçeklerle ilgili ne kadar az şey bildiğimizi ibretle görüyoruz. Bu kitap, yaklaşık yirmi yıl süren deneysel bir telepati çalışması vasıtasıyla, bizden milyonlarca yıl ilerdeki bir uzaylı ırkla kurulan temaslar sırasında alınan olağanüstü ve çarpıcı bilgileri sözcüğü sözcüğüne sunuyor. "RA BİLGİLERİ'ni henüz bitirdim. Hayatım boyunca gördüğüm en iyi kozmik bağlantıyı yapmışsınız gerçekten. Bu, dünyanın ihtiyaç duyduğu temas ve bilgeliğin ta kendisi. Müthiş bir yapıt!" Dr. Andrija Puharich

 

 

Şimdi'nin Gücü - uygulama kitabı

Şimdi'nin Gücü, kısa bir süre içinde, son zamanlarda yazılmış en büyük spiritüel kitaplardan biri olduğunu kanıtladı. O, sözcükleri aşan bir güç içermekte, ve bizi düşüncelerimizin ötesindeki çok daha dingin bir yere, zihnin-yarattığı sorunların ortadan kalktığı ve özgür bir yaşam yaratabileceğimiz bir yere götürmektedir.

Eckhart Tolle'nin kendi sözleriyle:

Ben insan bilincinin çok derin bir değişim-dönüşümünden söz ediyorum; bu uzak gelecekteki bir olasılık değil, şimdi gerçekleştirebeliceğiniz bir şeydir. Burada kendinizi zihnin esraretinden nasıl kurtarabileceğinizi, bu aydınlanmış bilinç haline nasıl girebileceğinizi ve onu günlük yaşamınızda nasıl sürdürebileceğinizi göreceksiniz.

Şimdi'nin Gücü'nde bunu yapmamızı sağlayacak belli uygulamalar ve açık anahtarlar vardır. Bu Uygulama Kitabı, Şimdi'nin Gücü'nden yapılmış -dikkatle düzenlenmiş ve bize bu uygulamaları ve anahtarları sunan- alıntılardan oluşmaktadır. Bu kitabı dikkatle okuyup, üzerinde düşündüğünüzde -belki zaman içinde, belki hemen- yaşam değiştirici önemde bir şeyi keşfedeceksiniz. Sadece kendi yaşamınızı değil, dünyanızı da değiştirip yükseltecek gücü ve yeteneği bulacaksınız.

Var'lığınızın kutsal mevcudiyeti şimdi burada bulunmaktadır. O uzak bir gelecekte değil, şimdi buradadır: O içimizde bulunan ve yaşam karmaşasının daima ötesinde olan bir yer, sözlerin ötesinde dingin bir dünya, karşıtı olmayan bir mutluluktur.

O sizin ellerinizde bulunmaktadır. Şimdi'nin gücünü keşfedin.

Yazar: Eckhart Tolle
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 127
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 2003

 

 

 

Kryon - Yuvaya Yolculuk

Bu büyüleyici mesel, görünüşte sıradan bir adamın, Michael Thomas'ın öyküsünü anlatır. O, Amerikan normallik ve -hoşnutsuzluk- ikonunu temsil etmektedir. Ölümden döndüğü bir olaydan sonra, Michael bilge bir melek tarafından ziyaret edilir ve bu melek ona hayattan gerçekten ne beklediğini sorar. Michael, tek isteğinin YUVA'ya dönmek olduğunu söyler! YUVA'ya dönebilmesi için, Michael'in önce, meleklerle, bilge öğretmenlerle ve hatta karanlık varlıklarla dolu şaşırtıcı bir yerde, bir dizi serüven ve sınavdan geçmesi gerekmektedir. Bu onun hayal edemeyeceği kadar duygusal, mizah dolu ve huşu verici bir yolculuk olacaktır. YUVAYA YOLCULUK'un öyküsü Kryon tarafından ilham edilmiş ve Lee Carroll tarafından yazılmıştır.

"Bu muhteşem mesel, temel spiritüel gerçeklerle ve bu sorunun yanıtını Yuvaya Yolculuk'ta bulabilirsiniz."
- The Messenger

"Yuvaya Yolculuk, benim en sevdiğim yazarlardan birinin son çalışması ve tüm eserleri arasında en iyi olandır. Lee Carroll bize büyük bir nehir gibi akan, çok iyi yazılmış bir kitap sunmakta. Ve bu nehir bizi gerçek, umut, kader, farkındalık ve yuva gibi yerlere götürmektedir!"
- Richard Fuller, Metaphysical Reviews
(Arka Kapak)

Yazar: Lee Carroll
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Zeynep Apaydın Güvenç
Sayfa sayısı: 304
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 2000

 

Sevginin Sonsuz Dansı

Sanatçı bu kitabında kişiliğinin en gizli yanlarını gözler önüne seriyor; aşklarına, yitirdiklerine, çocuklarına, içsel dürtülerine, tutku ve ihtiraslarına yeni bir ışık altında bakıyor. Meydan okuyan sorular soruyor ve şaşırtıcı yanıtlarla karşılaşıyor; inançlarını sorguluyor ve çatışmalarıyla yüzleşiyor. Ve en sonunda da bizleri, hayatımızı değiştirecek güçte bir deneyime sürüklüyor. Ayrıca, MacLaine bu kitabında bizleri en gizli kalmış, büyüleyici ve serüven dolu "yolculuğuna" götürüyor: Geçmiş yaşamlarına... Atlantis Uygarlığı'ndaki kristal giysili insanlardan, Hindistan'da fillerin arasında geçen bir yaşama, Gobi Çölü'nde boğazı kesilerek ölüme terk edilen Moğol kızından, Üçüncü Gözü'nün açılması için alanın ortasında delik açılan İnka çocuğuna, kör Japon şarkıcıdan, Rus soylusuna, Antik Yunan tiyatrocusundan ABD'nin kurucu ataları arasında yer aldığı yaşama dek ilkel ya da uygar, bencil ya da bilgece, ihtişam ya da sefalet dolu, esir ya da özgür, mutlu ya da acı dolu birçok yaşamını sanatçıyla birlikte keşfederken, en çok da bu hayatlardan çıkarılması gereken dersler karşısında büyüleniyoruz. Kuşkusuz, MacLaine'in kitabın en çarpıcı bölümü, yazarın Yüksek Ben'i, hepimizin içinde var olan o Tanrısal gücü keşfedip onunla ilişki kurduğu bölüm. Bu muhteşem karşılaşmadan sonra sanatçının yaşamı artık asla eskisi gibi olmuyor. Ve Shirley MacLaine, elli yaşında yazdığı bu kitapta, kırk yaşlarında başladığı ruhsal araştırmalarını bilgeliğe varan geniş bir anlayışla yorumluyor.

Yazar: Shirley MacLaine
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Fatoş Dilber
Sayfa sayısı: 444
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1998

 

Sonsuzluğa Açılan kapı

Kiara Windrider’ın uyanış yolculuğu dünyamız daha yüksek bir boyuta geçerken kişisel dönüşümünü gerçekleştirmek isteyen herkese ilham verecektir. Onun öyküsü aynı zamanda Dünya’nın bu zamandaki uyanışının da öyküsüdür, ve ruhumuza uyumlandığımızda yaşamı yüksek boyutlarda nasıl deneyimleyebileceğimizi anlamamıza yardımcı olmakta-dır. Kiara’nın spiritüel ve ezoterik bir yaklaşımla yazdığı bu kitaptaki uygulanabilir bilgi ve etkileyici öyküler şunları içermektedir:


• Ruhun İnisiyasyonu ve Yükseliş Yolu

• 2012’de sona erecek zaman devreleri ve onların insanlığın geçireceği Büyük Değişim ile ilişkileri

• Kutsal geometrinin ve genişlemiş bilincin sırları

• Birçok zaman-hattı, ve Büyük Piramit’teki kehanet

• Dünya Ana’nın, yeraltı uygarlıklarının, zaman-yolcularının, balinaların ve yunusların mesajları

• İndigo ve Kristal Çocukların tanımları, ve Supramental Bilinç

• Benliği birleştirmek ve ışık bedeni aktive etmek için kolay
uygulanabilir yöntemler

• Tüm geçmişimizi şifalandırmak, gezegenle ve kozmosla bağlantı kurmak, alt ve üst dünyaları keşfetmek, kişisel enerjimizi geliştirmek için etkili meditasyonlar

• Mesih Bilinci Ağı, Oyuk Dünya, Foton Kuşağı, ve Galaktik Süperdalga teorilerinin tanımları ve şemaları

“Bu çok derin gerçekleri içeren, çok önemli, ve yaşamınızı değiştirebilecek bir kitap.”

–James Twyman, yazar

“Gelişkin bir ruhun aydınlanma yolculuğunun ve keşfettiği bilgeliğin çok güzel bir öyküsü!”

–Dolores Cannon, yazar

“Bu kitap ancak en yüksek Kaynaktan gelebilecek derin bir bilgeliği yansıtıyor. Bu çalışmaya yönelmiş herkes evrenin işleyişi ve yaşamın gizemleri hakkında daha büyük bir anlayış kazanacaktır. Bu kitap zamanımızın büyük eserleri arasında yerini alacaktır.”


– Ronna Herman , yazar

Yazar: Kiara Windrider
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Sayfa sayısı: 336
ISBN: 00000000
Basım tarihi: Temmuz 2003

 

The Secret - Rhonda Byrne

"Bu sırrın ne olduğunu söyleyemem.Tek söyleyebildiğim varolduğu."

(Alexander Graham Bell-Telefonun Mucidi)

Çağlar boyu nesilden nesile geçerken, bir çok insan ona göz dikti, onu gizledi, kaybetti, çaldı, büyük paralar karşılığı satın alanlar oldu. Tarihteki en önemli insanların bazıları yüzyıllar kadar eski olan "Sır"ra vakıf olmuşlardı. Eflatun, Galileo, Beethoven, Edison, Carnegie, Einstein ve diğer mucitler, bilim adamları ile büyük düşünürler "Sır"rı biliyorlardı; ve şimdi "Sır" dünyaya açıklanıyor.

"Sır"rı öğrendiğinizde, istediğiniz her şeyi elde etmeyi, yapmayı, ya da istediğiniz her şey olmayı da öğrenmiş olacak; asıl kimliğinizi bulacak ve hayatta sizi bekleyen gerçek ihtişamın ne olduğunu göreceksiniz.

Sizce dünya nüfusunun sadece %1'lik bir kısmını oluşturan bir kesimin tüm maddi gelirin %96'sına sahip olması bir tesadüf mü?

Olağanüstü bir servete sahip olmak ister misiniz?

Muhteşem bir malikanede yaşamak ister misiniz

Ömrünüz boyunca hiç sıkıntıya düşmeden bolluk, bereket içinde yaşamak ister misiniz?

Ruh eşinizi bulmak ya da huzurlu, mutlu bir evlilik yaşamak ister misiniz?

Peki kendinize sorun. Gerçekten ne, ama ne istersiniz?

Amaçlarınıza ulaşmak için bu kitabı kullanmaya başlayabilirsiniz. Yaşamınızdaki herhangi bir şey için bir cevap, bir rehber arıyorsanız, sorunuzu sorun, cevap alacağınıza inanın ve bu kitabı rastgele açın. Açılan sayfada aradığınız cevabı ve tavsiyeyi bulacaksınız.

"Sır tüm olmuşların, olanların ve olacakların cevabıdır."

(Ralph Waldo Emerson-Filozof)

Yazar: Rhonda Byrne
Yayınevi: Ovvo Basım Yayın
Çevirmen: Can Üstünuçar
Sayfa sayısı: 198
ISBN: 9944-482-13-4
Basım tarihi: İstanbul / 2007 - Nisan
Kategori:Ezoterizm / Metafizik / Sembol

 

Bilinmeyen Gücümüz - Paranormal Olayların Bilimsel Kanıtları

Bu kitap telepati, durugörü, psikokinezi, rekognisyon, ÖYD, BBD, gibi zorlayıcı, şaşırtıcı ruhsal olguların gerçek olduğunu anlatmaktadır.Bu düşünce dünya nüfusunun çoğunu şaşırtmayacaktır çünkü çoğunluk zaten ruhsal olgulara inanmaktadır.Ancak birkaç yılda gerçekleşen yeni birşey bizi, kişisel inançlara dayanan eski tartışmaların ötesine sürüklenmiştir.

Yazar: Dean I.Radin
Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
ISBN: 975-8007-94-7
Basım tarihi: Haziran 2005
Kategori: Parapsikoloji

 

 

 

Mistik Hakikatler - Bilimsel Gerçekler

Doğaüstü Deneylere Dair Özgün İncelemeler

Her gün gazetelerde başka bir olağanüstü olayın haberini okuyoruz. Mistik Hakikatler Bilimsel Gerçekler, telepati, duru görü, ölüm sonrası, reenkarnasyon gibi mistik olaylarla ilgili bilimsel çalışmalar üzerine yazılmış çok önemli bir kitaptır.
Crystal Love, dünyanın dini mitolojileri, felsefeleri, düşüncelerini derinliğine araştırıyor ve bütün dinsel deneyimlerin kökenlerini gözlerinizin önüne seriyor.
Elinizdeki kitap zihnimizin nelere kadir olduğu konusunda ufkumuzu açıyor. Bunun için tıptan psikolojiye, kimyadan biyolojiye bütün bilimleri tarıyor. Son derece zihin açan bir kitap

Yazar: Crystal Love
Yayınevi: Dharma Yayınları
Sayfa sayısı: 256
ISBN: 994-498-671-7
Basım tarihi: İstanbul / -

 

AGARTA - Mahatmalar Misyonu (2.Kitap)

Agarta Ülkesi, şimdiye kadar yeryüzünden gelip geçmiş uygarlıkların tüm evrim aşamalarının en ince ayrıntısına kadar kaydolup saklandığı milyonlarca kitaptan oluşan kozmik kütüphanesiyle aslında kozmik bir üniversitedir. Söz konusu kitapların birçoğu hologram tekniğiyle renkli olarak basılmıştır. Bu üniversitenin Agarta Yüksek Hiyerarşisi dışındaki asıl öğrencileri, dünya dışından gelen ve insanlığa bilinen ya da bilinmeyen kimliklerle rehberlik eden Öğretmenlerdir. Bu kozmik bilim merkezi, Yüksek İlahi Hiyerarşinin varlıkları Hz. Muhammed ve Hz.İsa gibi insanlık Öğretmenleri tarafından da şereflendirilmiştir. Onlar ilahi görevleri için gerekli etütleri burada yapmışlardır.
Dünya Yönetici Rab Mekanizma’sına dünya üzerindeki bir görev merkezi olarak hizmet eden Agarta Işık Ülkesi, bir ışık ve rahmet odağı olarak Rabbin dünyadaki ilahi Eli’dir. Bu ilahi El’in kudret alanı içinde dünyanın tüm ülkeleri ve insanlığın tümü bulunmaktadır. Bin yıllar boyunca insanlık ve onun yöneticileri, bu ilahi merkezin rahmet ya da gazabını üzerlerine çekmişlerdir. Özellikle ülkemizin halk düşmanı politikacıları bilsinler ki, Agarta’nın kudretli Eli karanlığın uşaklarının saltanatını yıkacak amansız yıldırımlarını savurmak üzeredir! Ve zaman yaklaşıyor! Haluk Egemen Sarıkaya (Sayfa: 7)


BİR DAĞ İÇİNDE

Adım adım izleri
Bu alemden içeri
On sekiz bin alemi
Gördüm bir dağ içinde

Bir döşek döşemişler
Nur ile bezemişler
Dedim bu kimin ola
Sordum bir dağ içinde

Yetmiş bin hicap geçtim
Gizli perdeler açtım
Ben dost ile birleştim
Buldum bir dağ içinde

Deprenmedim yerimden
Ayrılmadım pirimden
Aşktan bir kadeh aldım
İçtim bir dağ içinde

Gökler gibi gürledim
Yerler gibi inledim
Çaylar gibi çağladım
Aktım bir dağ içinde

Yunus eydür gezerim
Dost iledir bazarım
Ol Allah'ın didarın
Gördüm bir dağ içinde

YUNUS EMRE


Dipnot: Yunus’un sözünü ettiği bu dağ sakın Himalayalar olmasın? Dağ içindeki dost da kim? Yunus’un yüzünü gördüğü Allah yoksa o dağın içinde mi gizleniyor? (Derleyen)

Bir Afgan Prensinin Yüksek Okült Yönetimin emriyle Paris’e gelerek Saint-Yves d’Alveydre ile görüştüğü söylenir. Asya’nın inisiyatik sırlarını bu prensten öğrenen d’Alveydre, “Hint Misyonu” adlı kitabını yazarak Agarta’ya ilişkin kimsenin bilmediği sırları açığa vurur. Ancak bir gaf yaptığını anlayan yazar, baskıdan çıkar çıkmaz kitabını imha etmeye karar verir. Fakat birkaç nüsha imhadan kurtulup elden ele dolaşmaya başlar. Yazarın ölümünden sonra yeniden yayımlanan Hint Misyonu okültistleri derinden etkilemiş ve birçok insan Agarta’nın yerini tespit etmek için kitapta sözü edilen yerlere gitmiş, bazıları da oradaki yüksek varlıklarla görüştüklerini söylemişlerdir.
Saint-Yves d’Alveydre asıl tradisyonu koruduğu kitabında, ‘Dünyanın Merkezi’ ezoterik yaklaşımını yeniden ele alır. Ona göre dünya yer altı sistemlerinin merkezi Agarta, Asya’nın göbeğinde uçsuz bucaksız bir yer altı sitesidir. Milyonlarca Dwijas (iki kere doğanlar) ve Yogis (Tanrı’da birleşenler) Agarta İnisiyatik Hiyerarşi’sinin en dış çemberini oluştururlar. Onların üstünde 5 bin Pundit (bilgin) yer alır. Gizemli merkeze en yakın çemberde ise, Yüksek İnisiyasyonu temsil eden 12 kişi bulunur. Daha sonra Brahatmah, evrensel ruh temsilcisi Mahatmah ve kozmosun tüm maddi organizasyonunu temsil eden Mahanga yer alır.
Hint Misyonu adlı kitabın tanıtımını yapan Jacques Weisse, kitapta sözü edilen Avrupa Misyonu’nun amacının Hz. İsa’nın sevgi dinini Asya’ya götürmek olduğunu belirterek, buna karşılık doğu bilgeliğinin de Avrupa’ya taşınması gerektiğine işaret eder. Weisse şöyle yazar: “Bu durumda beyaz ırkın misyonu hiç de bilimi Asya’ya taşımak değildir. Gerçek bunun tersidir, doğu bilgeliği Avrupa’ya, sevgi dini ise doğuya taşınmalıdır. Bizim maddeci bilimimizin gürültücü ve rahatsız edici icraatı, doğu inisiyatik merkezlerinin biliminin icraatıyla kıyas bile edilemez. Batı’nın peşinde koştuğu tüm sonuçları, görünen ve görünmeyen yasalara uyum sağlayarak ve daha ustaca yöntemlerle Asyalılar zaten elde etmişlerdir. O halde şimdiye dek Asyalı bu bilgeler bilgilerini niçin bize vermediler? Çünkü biz bu bilgileri politik hırslarımızın güdümündeki uyumsuz amaçlar için kullanacaktık da ondan! Buna rağmen gerçeğin artık kuyudan çıkarılması gereken zaman yaklaşıyor! İncil’deki şu söz buna işaret etmektedir, “Aydınlığa çıkarılmayacak ve bilinmeyecek gizli hiçbir şey yoktur.”
“İşte bu yüzden 1875’den beri, yani balık burcu çağının bitiminden 25 yıl önce Asyalı inisiyeler varlıklarını vakur bir şekilde yavaş yavaş duyurmaya başladılar. Madam Blavatsky, çağdaş bilgelik üstatlarının varlığından bahseden kitapları ilk yazan kişilerden biriydi. Saint- Yves d’Alveydre, Asya’nın büyük inisiyatik üniversitesi Agarta ve lideri Brahatmah hakkında ilk aydınlatıcı bilgileri verdi. Brahatmah, evrensel ruhani lider ya da çağdaş dünyanın Büyük Eğiticisi’dir.”
Saint-Yves’e göre, Agarta uygarlığında yer alan Paradesa Üniversitesi dünyanın en eski üniversitesidir. Paradesa’nın yüksek rahipleri bilimlerini insanlığa kapalı tuttular, çünkü bilimlerinin bizimkiler gibi tanrı tanımazlığa, kötülüğe ve anarşiye karşı silahlı ve tepkisel bir hale dönüşmesini istemiyorlardı. Nüfusu 20 milyona ulaşan Agarta’da adliyeler, cezalar ve tutuklular yoktur. Güvenlik görevleri aileler tarafından yerine getirilir, suçlular ıslah edilmek için inisiyelere teslim edilir. Orada sefalet, fahişelik, ayyaşlık, bencillik ve yıkıcı zihniyete yer yoktur. 55.700 yıldan bu yana tüm sanat ve bilimleri içeren kütüphanelere ilahiliğe saygısı olmayanlar giremezler. Kütüphaneler Agarta’nın derinliklerinde yer alır ve gerçek üniversite arşivleri binlerce kilometre boyunca uzanır. Müritlerin eğitimi Ram devrinden beri değişmemiştir. Her öğrenci ilk basamaktan son basamağa kadar ilerlemek zorundadır. Musa, Orfe, Fisagor, Solon, Zerdüşt, Krişna, Daniel hepsi böyle yapmıştır. Kullandıkları evrensel dilin adı Vattan’dır. Agarta ölümün sırlarına bile nüfuz etmiştir. Görünmez krallıklarla bağlantı, uykunun yasaları, spiritüel gelişime elverişli beslenme rejimi, bedeni bırakarak seyahat etme, hepsi de Agarta’da bilinmekteydi.
Agarta’daki temizlik işlerini başlangıçta ilkel kabileler yapardı. Bunlar çoğunluklarına güvenerek isyan çıkarıp Agarta’yı ele geçirmeye kalktılar, hepsi de Agarta’dan kovuldu. Kovulanlar arasında yer alan Sivaistler kabilesi daha sonra insan kurban etme törenleriyle Hindistan’ı kana buladı. Kovulan bir diğer kabile de çingenelerdi. Onlar şimdi Avrupa’da, Agarta’da edindikleri bilgi kırıntılarını yayarak dolaşıp durmakta, batıl inançlarla karışık yöntemlerini sürdürmektedirler! Hint fakirleri de kovulanlardandı, onlar da Agarta’nın eski öğrencileriydiler. Şimdi ezoterik öğretinin birkaç kırıntısını Hint köylerinde yayıp dururlar. Kovulanlar, ancak sinarşi dünyaya egemen olduğu zaman vatanlarına geri dönebilecekler.
Hiçbir öğrenci Agarta’da tuttuğu orijinal notları dışarı çıkaramaz, öğrenilen her şeyin hafızada tutulması gerekir. Bir gezintiden dönen Sakya Muni (Buda), notlarını tuttuğu defteri bulamayınca feryat etti. Brahatmah’ın bulunduğu tapınağa koştuysa da kapılar yüzüne kapandı. Yönetim, Buda’nın gizli niyetini öğrenerek tedbir almış ve notlara el koymuştu. Budizmin kurucusunun acele Agarta’yı terk etmesi ve aklında kalanları müritlerine aktarması gerekiyordu, bildiklerini unutmamak için kenti hemen terk etti.
1848 yılında ruhani liderliğe geçen Brahatmah, işlevini yerine getirmeye 1886’da başladı. Hindistan’ın İngilizler tarafından işgal edilmesine Yukardan izin verilmiş bir deneyim gibi
bakıyor, özgürlüğe kavuşma anının kesin tarihini de biliyordu! (Sayfa: 9-18)

Moğolistan’da, Polonyalı bilgin Ossendowsky’ye Moğol Prensi Chultun Beyli ve yanındaki Lama şunları anlatmışlardı: “Agarta’da 16 ayaklı ve tek gözü kaplumbağalar, çok lezzetli kocaman yılanlar, denizden balık tutan dişli kuşlar vardır. Dünya’nın Kralı’nın çevresinde iki milyon tanrı bulunur. Onlar okyanusları kurutacak, bitkileri hemen yeşertecek, ölüleri diriltecek güçlere sahiptirler. Dünya’nın Kralı tıpkı benim sizinle görüştüğüm gibi Tanrı ile görüşebilir. Büyük rahipler genç müritleri hipnotize edip onların bedenlerini kullanarak evrenin her yerinden bilgi toplarlar.
“Dünya’nın Kralı bazen selefinin sandukasının bulunduğu mabede gider. O içeri girer girmez duvarda ateşten çizgiler oluşur, sandukadan alevler çıkar. Duvardaki ateşten çizgiler daha sonra Vattan alfabesine dönüşür. Tanrı’nın istek ve emirleri Dünya Kralına iletilir. Kral o anda dünyayı yöneten liderlerin zihinleriyle temastadır. Liderlerin niyetleri Tanrının emirlerine uygunsa Kral bunların yerine getirilmesini sağlar, değilse engeller. Kral büyük kurultayı toplar ve kararlar alır, sonra büyük mabede giderek dua eder. Alevler arasından Tanrı’nın yüzü belirir ve Kral alınan kararları ona iletir, sonra da Tanrının emirlerini alır.
“Dünya Kralı beş kez halka görünmüştür. Beyaz cübbeye sarınmış halde, saltanat arabasından üstünde kuzu figürü bulunan altın bir küreyle halkı kutsamıştır. Başını çevirdiği yerdeki körler görmüş, sağırlar işitmiş, kötürümler yürümüş ve ölüler mezarlarından ayağa kalkmışlardır!
“Oletler ve Kalmuklar Agarta’ya girip büyü ve kehanet sanatını öğrendiler. Çingeneler birkaç yüzyıl Agarta’da yaşadılar ve falcılıkta çok ileri gittiler. Her yüz yılda bir 100 Çinli bilgin deniz kıyısında bir yerde toplanır. Derinlerden yüz ölümsüz kaplumbağa çıkar, Çinliler bunların bağası üzerine yüzyılın ilahi biliminin hükümlerini kaydederler. Tibetli bir şef Agarta’ya girecek kapıyı buldu. Mağaradan yakışıklı bir adam çıkıp ona esrarengiz işaretleri olan altın bir levhacık verdi ve “İyilerin kötülerle savaşacağı zaman geldiğinde Dünya Kralı insanlara görünecektir, ama henüz vakit gelmedi” dedi.
“1890 yılında bir manastırda konuşan Dünya’nın Kralı bir kehanette bulunarak şöyle dedi:
“İnsanlar giderek ruhlarını unutup bedenleriyle meşgul olacaklar. Büyük ve küçük kralların taçları düşecek. Uluslar arasında korkunç bir savaş olacak. Açlık, hastalık ve cinayetler dünyayı kasıp kavuracak. Tanrının düşmanları ortaya çıkacak, yer sarsılacak, büyük göçler olacak. On bin kişiden sadece biri ayakta kalacak, o da kuduz kurt gibi uluyacak, leşleri kemirecek ve Tanrı’ya isyan edecek. Dünyayı karanlık ve ölüm kaplayacak. O zaman gönderilecek bir halk, zararlı otları koparıp atacak ve insanlık ülküsüne sadık kalanları kötülüğe karşı savaşa götürecek. Bunlar, milletlerin ölümüyle temizlenmiş dünyada yeni bir hayat kuracaklar. Yüzüncü yılda yalnız üç büyük devlet ortaya çıkacak ve 71 yıl mutlu bir hayat sürecekler. Ondan sonra 18 yıl savaş ve tahribat devam edecek . O zaman Agarta halkı yer altı mağaralarından çıkıp dünyada görünecek!” (Sayfa: 22-29)

AGARTA (3.Kitap)

Rene Guenon, “Dünya’nın Kralı” adlı eserinde şöyle yazar: “Doğal bir afetten kurtulan spiritüel üstatlar Himalayaların altındaki mağara sistemlerini sığınak edindiler, bir süre sonra da ikiye ayrıldılar. Dünya’ya karışmayıp seyirci kalma yolunu seçenler Agarta’ya yerleşip “Sağ El Yolu”nu oluşturdular. Şiddet ve zoru seçenlerse Şambala’ya yerleşip “Sol El Yolu”nu oluşturdular.”
İkinci Dünya Savaşı ertesinde, Kut Humi Lai Sing- Kwang Hsih adında yüksek dereceden bir inisiye Agarta hakkında şöyle diyordu: “Agarta’ya katılmak, üye olmak mümkün değildir. Oraya atanılmaz veya görev için seçilinmez. Tüm yetki sadece Agartalı’ya aittir. O mevkiye ilahi atamayla gelinir, uygulama süreci ise ezoterik inisiyasyondur. Agarta, kalabalık yerleşimlerden ve tedirgin edici densizliklerden uzak yerlerde kurul ya da ‘Durultay’ halinde zaman zaman toplanır. Kararlar her zaman oybirliğiyle alınır ve bu topluluğun majik kudreti, yüksek bilgeliği sayesinde direkt uygulanır.”
1972 yılında Fransız Radyo -Televizyonu kameralarının önünde bir açıklama yapan ve kendisinin tarihteki efsanevi Saint-Germain Kontu olduğunu söyleyen Richard Chanfrey, Pascal Seuran’a Agarta konusunda şunları söylüyordu: “Agarta, Hermes’in 22 arkanı (gizem) ve kutsal alfabenin 22 harfi arasında mistik sıfırı temsil eder. Mistik sıfır bulunamaz olandır, o her şey ya da hiçbir şeydir, armonik bir ünite onsuz olamaz. Agarta’nın ilk sahanlığı yerin 2.400 metre altındadır. Sahanlığın giriş açıklığı, insanlar ve hayvanlar dışında dünyadaki çeşitli üslerden gelecek taşıtların da geçebileceği büyüklüktedir. Volkanik yapıdaki doğal kanallar yerin kalbine inmektedir. Agarta’nın ilk salonu 800 m. uzunluğunda, 420 m. genişliğinde ve 110 m. yüksekliğindedir, bu içi oyuk bir piramittir. Salondan çıkan kanallar yer altı alemine doğru uzayıp giderler. Agarta sakinlerinin çoğunluğu oralara asla gitmezler, çünkü atmosfer uygun değildir, bölgede müthiş bir sıcaklık hüküm sürer. Orada görev yapan inisiyeler özel olarak yapılmış uçan daireler kullanırlar.”
Fransız Rozkruvalarının lideri Raymond Bernard, kendini yüce meclisin lideri olarak tanıtan Maha adlı bir varlığın yaptığı açıklamaları şöyle aktarıyor: “Maha’ya göre Agarta’daki yüce meclis ölümsüz, ama üyeleri ölümlüdür. Yüce meclis, dünyanın evrimde ulaşacağı en son noktayı bilmektedir. Olayları hızlandırmak ya da geciktirmek onların gücü dahilindedir. Halkların sindirme kapasitesine göre uygarlığın dinsel, bilimsel, sanatsal ve felsefi evrimine hizmet edecek şeyleri analiz eder, ölçüp biçer, dozunu ayarlar ve süzerler. Sayılarının 12 olması, insan evriminin geçirdiği 12 devreyi ve zodyak’ın 12 burcunu sembolize eder. Bu devreler yaklaşık olarak 24 bin yılı kapsarlar. 12 devrelik periyodun bitiminden sonra kolektif bir bireysel yargı süreci başlar ve ardından yine 12 devreden oluşan yeni bir periyot gelir. Yüce meclisin üstünde ise Görünmeyen Muktedirler yer almaktadır.” (Sayfa: 10-22)

Kapadokya’da doğan Tyanalı Apollonius Tibet’e giderek Agarta Kralıyla görüşmüş ve orada birkaç ay kalmıştır. Apollonius’un hayatını kaleme alan Philostratus bu seyahat hakkında şunları yazıyor: “Apollonius ve Suriyeli arkadaşı Damis, Agarta’da kendilerini şaşkına çeviren şeyler gördüler. Agarta halkı güneş enerjisini faydalı hale getirebiliyordu. Pantarbe denen taşlar öylesine ışık yayıyorlardı ki, gece gündüze dönüyordu. Bilgeler kendilerini bir metre yüksekte asılı halde tutabiliyor, hatta uçuyorlardı. Apollonius, bir seremoni esnasında ellerindeki değnekleri yere vuran bilgelerin havada uçtuklarını görmüştü. Bu insanlar dünyanın tüm zenginliklerine sahip olacak güçteydiler, ama hiçbir şeye sahip değildiler. Veda zamanı geldiğinde çok etkilenen Apollonius şöyle demişti: ‘Buraya kara yolu ile geldim, ama siz bana bilgeliğinizle göğün yolunu da gösterdiniz. Öğrendiklerimin hepsini Greklere götüreceğim ve sanki buradaymışım gibi sizlerle haberleşmeye devam edeceğim.’ Apollonius bu vedadan sonra Damis’le birlikte Agarta’yı terk etti.”
Apollonius Agarta’nın spiritüel üstatlarından iki misyon aldı. Belirli bazı yerlere mıknatıs veya tılsımlar gömecek ve Roma despotizmini sarsarak kölelik rejimini yumuşatacaktı. İtalya’ya vardığında Neron’u eleştirdiği için mahkemeye verildi. Savcı hazırladığı iddianame tomarını açtığında yazıların silinip yok olduğunu ve tomarın tamamen boşaldığını gördü, mahkeme bilgeyi serbest bırakmak zorunda kaldı. İmparator Domitian’ın despotizmine karşı çıktığı için tekrar mahkemeye verildi. Suçunu kabul etmesi şartıyla davadan vazgeçileceği kendisine söylendiğinde, bilge imparatorun karşısında durup pelerinini bedenine sararak şöyle dedi: “Bedenimi hapsedebilirsiniz ama ruhumu asla, hatta bedenime bile dokunamayacaksınız.” Daha sonra binlerce Romalının gözleri önünde bir ışık tufanı içinde gözden kayboldu. İsa’nın çağdaşı olan Apollonius, MS. 96’da Efes’te söylev verirken toprağa bakıp üç adım attı ve “Vurun despota, vurun” diye bağırdı, ardından şöyle dedi “Athene adına, işte tam şimdi despot katledildi.” Birkaç gün sonra Roma’dan gelen haberciler İmparatorun bir suikast sonucu öldürüldüğünü bildirdiler. (Sayfa: 35-38)

Peter Kolosimo’ya göre, Azerbaycan’daki dipsiz kuyuya inen bilginler Gürcistan ve Kafkaslar boyunca uzanan bir yer altı tünel şebekesi keşfettiler. Koridorlar yuvarlak alanlara ve salonlara bağlanıyordu. Bu tünel sistemi orta Amerika’daki tünel sistemlerinin tıpatıp benzeriydi. Amerika’daki tünel sistemlerini kullanan İnkalar tünellerin kimler tarafından yapıldığını bilmiyorlardı. Bu tür tüneller sadece Amerika ve Asya’yla sınırlı kalmıyor, dünyanın dört bir yanında bulunuyordu. Kaliforniya, Virginia, Havai Adaları, İsveç, Çekoslovakya, Balear Adaları ve Malta’da da tünel şebekelerine rastlanmaktadır. Hatta İberik yarımadasını Fas’a bağlayan bir tünelden bile söz edilmektedir. (Sayfa: 39 -42)

Yazar Andrew Thomas ‘Şambala’ adlı eserinde, değerli taşlarla aydınlatılmış görkemli mağaralarda Yılanlar Irkından Nagaların yaşadığını yazmaktadır. Göklerde uçma yeteneğine sahip bu varlıklar bilgelikleriyle ün yapmışlardır. Nagalar ve Naginiler çoğunlukla krallar, kraliçeler ve ermişler olmak üzere insan ırkından kişilerle evlenmişlerdir, ama spiritüel yönden gelişmemiş insanlarla ilişki kurmayı istemezler. Başkentleri Bhogawati’dir. Birçok Hindu ve Tibetli, Nagaların yüzlerce kilometre boyunca uzanan yer altı kentlerine girme ayrıcalığına sahip olmuştur. (Sayfa: 43)
 

IŞINLAMA OLAYLAR GÖZLEMLER

Yazarı:
Çeviren:
Hazırlayan: BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ
Yayınevi: BİLİM ARAŞTIRMA YAYINEVİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1979

IŞINLAMA / OLAYLAR VE GÖZLEMLER
BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ / 1979
"ZAMAN VE MEKAN KESİŞİMLERİNİN GEÇİCİ BİR SÜRE İÇİN BOZULMASI İLE, O KESİŞİM ORTAMINDA BULUNAN CİSİM İSTENİLEN YERE TAŞINABİLİR..."

- IŞINLAMA OLAYI VE BİLİMSEL YORUMLARI
- BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ
- PHİLADELPİA DENEYİ
- HİNT BİLGELERİ VE IŞINLAMA DENEYİMLERİ
- URİ GELLER'İN IŞINLANMASI VE SPEKTRA UZAY GEMİSİ ...
84 SAYFA
EBAT: 13.5 X 19.5
 

Astral projeksiyonda beden terk edilerek birkaç saniye içinde uzak yerlere yolculuk yapılır. Işınlamada ise fizik beden terk edilmez, kişi bedeniyle birlikte uzaktaki bir yere aktarılır, aktarma anında bir anlık şuur kaybı yaşanır. (Sayfa: 12)

Bermuda Şeytan Üçgeninde 1800 yılından bu yana irili ufaklı 110 deniz taşıtından 20’si terk edilmiş halde bulundu, 90’ı ise hiçbir iz bırakmadan kayboldu. Toplam 140 olayda 2014 kişi arkalarında hiçbir belirti bırakmadan yok oldu. Bermuda Üçgenindeki en büyük üç kaybolma olayı şöyledir: 1814’de 140 kişiyle Karaibler’de kaybolan Wasp (ABD) adlı gemi. 1880’de 290 kişiyle kaybolan Atlanta (İngiltere) okul gemisi. 1918’de 309 kişiyle kaybolan Cyclops (ABD) adlı kömür gemisi. (Sayfa: 18)

1943 yılında Amerika’nın Philadelphia askeri limanında genç bir  bilim adamı olan Dr. Morris K. Jessup bilimsel bir deney yaptı. Konu, Einstein’ın Birleşik Alanlar Kuramına dayanarak oluşturulacak elektromanyetik alanda eşyanın uzay içinde yer değiştirmesiydi. Deneyin amacı, bir nesneyi demateryalize edip istenilen bir başka yerde ortaya çıkarmaktı, yani ışınlama olayını gerçekleştirmekti.
Deney açık denizde ve Amerikan sahil koruma gemisi D-173 üzerinde uygulandı. Deney başlar başlamaz önce sisli yeşil bir ışık çevreyi sardı, gemi bu yeşil sise büründü ve yavaş yavaş içindekilerle birlikte gözden kaybolmaya başladı. Hemen ardından 640 km. ötedeki Norfolk Limanında (Virginia), askeri gözlemcilerin gözleri önünde aniden ortaya çıktı ve tekrar kayboldu.
Geminin görünme ve kaybolma süreleri, deneye son verme yöntemi bilinmediğinden biraz uzadı ve sonunda deney güçlükle durduruldu. Gemide bulunan askeri personelin büyük çoğunluğu kayboldu, bir kısmı da sonradan öldü. Kalan tayfaların psişik yeteneklerinin güçlendiği, çoğunun deneyde kazandıkları görünmeme yeteneğini korudukları gözlemlendi. Tayfaların çoğu ara sıra kaybolup sonra yeniden görünmeye başladılar. Evlerinde otururken, sokakta yürürken, lokantalarda ve değişik yerlerde çevredekilerin şaşkın bakışları arasında kayboluyor, sonra aniden ortaya çıkıyorlardı. (Sayfa: 20-21)

Işınlanma olayları bazen kalabalık askeri birlikleri de kapsamaktadır. 1593’de, Filipinlerdeki sarayın önünde nöbet tutan bir asker Meksika’daki bir sarayın önüne ışınlandı. 1800’de İspanya’ya yürüyen Fransız birliği, Pireneler’de hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboldu. 1915 yılında bir İngiliz alayı bulutun içine girerek tanıkların gözleri önünde kayboldu. 1939’da 2988 kişilik bir askeri birlik sırra kadem bastı. 1940’da bir binada çalışma yapan Nazi subayları bir sürü nöbetçinin bulunduğu binanın içinde aniden yok oldular. 1963’de Japonya’da bir buluta giren araba içindekilerle birlikte ortadan kayboldu. 1977’de ise Şilili bir asker ufoya ışınlanmış, sonra tekrar ortaya çıkmıştı. (Sayfa: 25-31)

Hintli Bilge Ramana Maharshi, Dr. Paul Brunton ve birkaç müridiyle oturmaktadır. Bir ara Maharshi’nin gözleri kapanır ve transa girer. Sonra müritlerden biri yukarı doğru uzar gibi olur ve ortadan kaybolur, diğerleri de onu izlerler. Sonunda Maharshi ve Brunton kalırlar. Her ikisi de kayıplara karışmak üzereyken Brunton çırpınmaya, derin derin nefes almaya başlar ve eski haline döner, diğerleri kaybolmuş ama Brunton direnmiştir! (Sayfa: 36)

Hintli Bilge Sri Yukteswar Kalküta’daydı. Serampore’de bulunan müridi Paramahansa Yogananda’ya göründü, parlak bir ışığın içinde aniden materyalize olmuştu. Yogananda üstadının ayakkabı ve elbisesine dokundu, hepsi gerçekti, hatta üstat elini müridinin başının üstüne koyarak dua bile etmişti. Daha sonra Yukteswar tıpkı dürülen bir tomar gibi önce ayakları, sonra gövdesi, en sonunda başı olmak üzere yok oluverdi! Demateryalizasyon esnasında tuhaf bir gümbürtü duyulmuştu, bu demateryalize olan bedensel atomların sesiydi! Yogananda son ana kadar üstadın saçına dokunan elinin temasını hissetmişti. (Sayfa: 39-40)

Şüpheci arkadaşlarını ikna etmek isteyen Hintli bilge Lahiri Mahasaya, meditasyon yaparak ölmüş olan üstadı Mahavatar Babaji’yi çağırdı. Parlak bir ışığın içinde aniden Babaji belirdi, şüpheciler yerlere kapandılar. Babaji onlara bedenine dokunabileceklerini söyledi, hatta birlikte helva bile yediler. Sonra ani bir parlama oldu ve Babaji kayboldu. Üstadın bedenini bir arada tutan eterik atomlar, Babaji’nin irade gücünü gevşetmesiyle birlikte ayrışmışlardı. (Sayfa: 41-42)

Ram Gopal üstadının dediği yere gittiğinde devasa bir taş yerden havalandı ve yer altı mağarasından Babaji’nin kız kardeşi Mataji yükseldi. Ram’a biraz sonra orada bir buluşmanın gerçekleşeceğini söyledi. Sonra Ganj üzerinde bulutumsu bir ışık belirdi, Mataji’nin yanına kadar gelerek bedenlendi. Bu üstat Lahiri Mahasaya idi. Daha sonra bir alev topu yaklaştı, o da bedenlendi. Gelen, ölümsüz üstat Mahavatar Babaji’ydi. Diğerleri saygıyla önünde diz çöktüler, biraz konuştuktan sonra her biri geldiği gibi yok olup gitti. (Sayfa: 43-45)

Howard Menger, atölyesinde tabela boyarken dikkati 30 km ötedeki uzaylılarla buluştuğu yere kaydı ve birden kendini orada buldu. Atölyesinde yarım kalan işi hatırladığında, bu sefer atölyeye ışınlandı. Bunlar olurken aradan 15 dakika kadar bir süre geçmiş ve çalıştığı boya fırçası kurumuştu. Howard Menger bu olaydan sonra uzaylı dostlarının söylediklerini hatırladı. Onlar, insanoğlunun ışık enerjisini imajlara dönüştürmeyi (televizyon) başardığı halde, bu bilgiyi kendi bedenleri üzerinde neden uygulayamadıklarını merak ediyorlardı.
(Sayfa: 46-48)

 

Agarta-Yeraltı Devleti

Önsöz

Agarta Yeraltı Dünya Devleti, çağımızda, insanlığın içine sokulduğu uyanış, idrâkleniş sürecinde, dolaylı ve dolaysız yollarla yapıldığı geniş işlevi ve etkisi ile yeryüzünün toplumsal her türlü eylem ve girişimlerinde söz sahibi olarak, yeryüzünün derin yeraltı yapay yerleşim sitelerinde görkemli çalışmalarını sürdürmektedirler. Araştırmalar, gözlemler ve gelenekler böyle söylüyor. Onbinlerce Yıl önce, dış dünyaların üstün senyörleri tarafından kurulduğu belirtilen bu bilgelik ülkesinin, son derece gelişmiş milyonlarca vatandaşı ile, yeryüzünün derin yapay mağara sistemleri içersine yerleşerek, buralardan dünya insanları aralarına zaman zaman dahil edilen yüksek ve kimliği çoğu zaman saklı üstadlar, liderler, bilim adamları vb. vasıtasıyle beşeri evrim ve gelişimin belirli bir program üzere gerçekleşmesini sağladıklarını, çeşitli kaynaklar ifade etmektedirler. Bu yapıtla, Yeraltı Uygarlığı' na ilişkin, bazı Doğu ve Batı kaynaklarından alınan görüş, yorum ve bilgiler bir araya getirilmişler ve iddiasız olarak sunulmuşlardır. Ne var ki, Hakikâtler' in esas kendileri olmayan bu bilgiler, şimdilik hiç değilse, belirli bir önbilgi ve kavram oluşturmak bakımından önemlidir.
 

1. Bölüm - Tufan Öncesi Koloniler

Alman yazar, K.K. Doberer "The Goldmakers" adlı kitabında şu düşünceyi belirtir : "Atlantis' in bilge kişilerinin görüşlerine göre büyük tehlikeden kaçmanın bir yolu da göç etmektir. Akdeniz üzerinden doğuya doğru ilerleyerek Asya topraklarına varıp DÜNYA' NIN DAMI' nda koloniler kurmaktı. (Himalayalar' da)" Bu, şaşırtıcı bir tahmin olmasına rağmen, belki de gerçeklerden pek uzak değildir. "İyi Kanun" un yüksek rahipleri ve prensleri kültür ve teknolojilerinin tüm meyvaları ile birlikte, yeryüzünün güvence içindeki uzak bir köşesine havadan nakledilmiş olabilirlerdi. İlimlerini, küçük, tümüyle tecrit edilmiş topluluklarda, akademilerimizce bile tahayyül edilemiyecek yüksekliklere değin gelişmiş olabilirlerdi. Görünürde fantastik olan bu kurama ağırlık kazandıracak kanıtlar mevcuttur.

Mahabharata Destanı' nda, göklerde uçakların uçtuğu ve kentler üzerine tahrip edici bombaların atıldığı eski bir devirden bahsolunur. Zalim savaşlar yapılmış ve kötülük serbestçe hükmetmiştir. Jeolojik tufandan az önce olanların muhtemel görüntüsünü eski yazıtlardan ve çoğu ırkların efsanelerinden faydalanarak yeniden kurabiliriz.

Kültürlerin sonunun geldiği ve insanlığın ilerleyişini tehlikeye girdiğini farkeden bir grup açık görüşlü filozof ve bilgin, dünyanın erişilmesi imkânsız bölgelerine çekilmeye karar verdiler. Dağlarda gizli yeraltı sığınakları inşa edildi. Himalayalar' daki saklı vadiler, uyanış meşalesini geleceğe ulaştıracak birkaç seçkin kişiye tahsis edilmişti.

 

a- Birleşmiş Milletler'ce Bilinmeyen Devlet :

Okyanus, Atlantis' i kapladığı zaman bundan kurtulan koloniler, yıkılmış olan İmparatorluğun hatalarını tekrarlamaktan kaçınarak bir ütopya inşa etmek üzere ayakta bırakılmışlardı. Barbarlık ve cehaletten uzakta kalan bu topluluklar, tecrit olmakla korunarak geliştiler. Daha başından, dış dünya ile bütün teması kesmeye karar verilmişti. Hiçbir engelle rastlanmayan bilimleri gelişerek, Atlantis' in başarılarını geride bıraktı.

Bu anlatımlar bir fantazi mi? Yine de, günümüzün bazı bilim adamları, şimdiden, gelebilecek bir atom afetine karşı yeraltı sığınakları ve hâtta yeraltı kentleri önermişlerdir. Kentlerin boşaltılması ve yeraltı kasabalarının inşa edilmesi, insanlığın devamlılığını garantiye almak için gösterilen çaba dahilinde sorumluluklarını anlayan bilim adamlarınca teklif edilen projelerdir. Eğer böyle bir plân bugünün bilim adamlarınca da düşünülüyorsa, insanlığın ahlâki çöküşü ve "Brahma' nın onbinlerce güneş gibi parlayan silahı" nın tehlikesi ile karşılaşıldığında Atlantis' in kültürel liderlerince buna benzer bir projenin önerilip gerçekleştirilmesi mümkün değil midir?

Unutulmuş bir devirde bir teknolojiye sahip olmuş güçlü bir devlet görüntüsü, aklıbaşında bilimsel düşüncenin çerçevesi içinde pekâlâ yer alabilir. Nükleer fiziğin öncülerinden Prof. Frederick Soddy, 1909' da, eskilerin bilimsel geleneklerinin, "dünyanın kaydolunmamış tarihindeki geçmiş birçok devirlerin birinden, bugün bizim yürümekte olduğumuz yolu önceden tamamlamış olan bir insanlık çağından kopup gelen bir yankı" olabileceğini söylemiştir. Bir medeniyetin ürünlerini, yıkıcı savaşların ve jeolojik afetlerin tehlikelerine karşı belirsiz bir süre boyunca koruyabilmek için, yeraltı sığınaklarından daha etkin birşey olamaz.

İnsanın, bu gezegen üzerindeki yaşam hikayesinden birçok sayfa, Zaman'ın eli tarafından yırtılarak çıkarılmıştır. Ancak, efsaneler, ileri bir medeniyeti yok eden devasa bir afetten bahseder. Kurtulanların çoğu vahşilere dönüşmüştü. Sonradan, "İlâhi haberciler"ce rehabilite edilenler, ilkel durumlardan yükselerek bizim kendi kökenimin de dayandığı geçmiş tarihin uluslarını oluşturdular. "Güneş' in Çocukları" nın gizli topluluklarının nüfusu azdı, ama bilgileri çoktu Yüksek bilimleri sayesinde, bilhassa Asya' da, muazzam bir tüneller şebekesi kazdılar.

Tecrit edilme, bu kolonilerin ebedi kanunu olagelmiştir. Filozoflar, bilim adamları, şairler, ressamlar, yazarlar, din ve müzik ile uğraşanlar çabalarını sürdürmek üzere sakin bir ortama gerek duyarlar. Askerlerin ayak sesini, ya da pazaryerinden gelen bağırtılar işitmek istemezler. Çağlar boyunca, bilgeliklerini buna benzer olanlarla paylaşageldiklerinden, hiç kimse bu filozofları egoistlikle suçlayamaz. Bu kopukluk, koruyucu niteliktedir. Bugün kaba kuvvet, ilk çağların zamanlarındaki kadar geçerli değil midir? Kaba kuvvet, teknolojik zırhı içinde belki daha da dehşetlidir. İnsanlığı Büyük Kardeşler' i (Elder Brothers), karlı tepeler arasındaki gizli vadilerde kaybolmuş ya da dağlardaki tünellerde saklanmış bir halde yaşarlar. Bu kolonilerin gerçekliği üzerine belirtiler, Hindistan , Amerika, Tibet, Rusya, Moğolistan gibi birbirilerinden bu kadar uzakta olan ülkeler ile dünyanın çeşitli bölgelerinden gelmektedir. Zamanın genişliği içinde, bu raporlar geçen beşbin yıl süresince ortaya çıkmıştır. Çeşitli ülkelerde yaşayan insanların hayalleri ile süslenmelerine rağmen gerçeğin tohumlalarını taşıdılar.

Elli yıl kadar önce, Fransız Akademisi' nden Dr. Fredinand Ossendowski, kendisine Prens Chultun Beyli ve onun Lama' sı tarafından Moğolistan' da anlatılan tuhaf bir hikayeden bahsetmiştir. Bu görüşe göre, önceleri Atlantik ve Pasifik Okyanusu' nda iki kıta bulunuyordu. Bu kıtalar denizin dibine çöktüğünde buralarda yaşayanlardan bazıları muazzam yeraltı sığınaklarına kaçtılar. Bu mağaralar, tarih öncesi insanlığın kaybolmuş halkına hayat veren ve bitkilerin büyümesini sağlayan acayip bir ışıkla kaplıdır. Bu ırk, bilimin en yüksek düzeyine ulaşmıştır.

Polonyalı bilgin, Agharta'nın yeraltı halkının büyük teknik aşamalara ulaştıklarını belirtir. Asya' daki devasa tünel şebekesinin içinde, yüksek hızda yol alan olağandışı araçlara sahiptirler. Diğer gezegenlerdeki yaşam üzerine çalışmalar yapılmıştır. Ancak, en büyük başarılarını zihin konusunda elde etmişlerdir.

Meşhur kâşif ve ressam Nicholas Roerich' e, Çin Türkistan' ı ve Sinkiang' daki gezileri sırasında uzun yeraltı koridorları gösterilmiştir. Yerel sakinler ona, kasabalarda alış veriş yapmak için tünellerden dışarı çıkan tuhaf insanlardan bahsettiler. Onlara, aldıklarının karşılığını kimsenin teşhis edemediği eski paralarla ödemişlerdi. Roerich, 1935' de Çin' deki Kalgan yakınlarında Tsagan Kure' de konaklarken, "The Guardians" (Gözeticiler) adlı bir makale yazdı. Bu yazıda, eğer çölün ortasında boşluktan çıkıyormuşçasına gizemli adamlar beliriyorsa, bunlar bir yeraltı geçidinden çıkmış olamaz mı, diye soruyor. Nicholas Roerich, bu gizemli ziyaretçiler hakkına Moğollara danıştığında ona birçok ilginç hususlar açıklamışlardır. Yabancılar arada bir at sırtında geliyorlar ve ortalığı fazla meraklandırmamak için tüccar, sığırtmaç ve asker gibi giyiniyorlardı. Moğollar' a hediyeler vermişlerdi.

Uluslararası bir şöhrete sahip olan ve hem araştırmacı, hem de ressam olarak başarılı sayılan bir kişinin tanıklığı hafifçe geçiştirilemez. Andrew Tomas, bu kâşifle 1935 yılı seferinden sonra Şangay' da karşılaşma bahtiyarlığına ermiştir. Burada belirtmeliyiz ki, 1926' da Prof. Roerich ve heyetindeki üyeler, Karakum Dağları' nın üzerlerinde parlak bir disk izlemişlerdir. Güneşli bir sabahleyin ve üç kuvvetli dürbünle objeyi net bir şekilde gözlediler. Sonra, bu oval araç aniden yönünü değiştirir. Kırk yıl önce Orta Asya' da ne uçak, ne de balon vardı. Bu, tarih öncesi bir koloniden gelen bir uçan araç mıydı?

Roerich Heyeti, Karakurum Geçiti' nden geçerken yerli rehberlerden biri kendisine, dağların içlerindeki gizli girişlerden ortaya çıkan uzun boylu, beyaz tenli adam ve kadınlardan bahsetmişti. Bunlar, meşalelerinin ışığı altında karanlıkta görülmüşlerdi. Rehberlerden birinin söylediğine göre, bu gizemli dağ insanları gezginlere de yardım etmişlerdir. Tibet kâşifi Madam A. Davit-Neel, yazılarında Tibetli bir şairden söz eder. Denildiğine göre bu şair, Çin' in Çinhai eyaletinin boş çölleri ile dağlarının bir yerinde bulunan "tanrıların yurdu" na ulaşan yolu bilmekteydi. Bir keresinde, Madam David-Neel' e, bu yerden mavi renkte bir yaz çiçeği getirmişti. Halbuki David-Neel' in bulunduğu bölgede ısı -20 dereceydi ve Dichu Nehri180 cm' ye kadar donmuştu.
 

b- Kuzey Şamballa :

1920' lerde bir Şangay gazetesinde, Dr. Lao-Tsin' in bir ütopya peşinden Orta Asya' ya yaptığı seyehat üzerine yazdığı bir makale yayımlandı. Doktor, James Hilton' un "Lost Horizon" (Kaybolan Ufuk) adlı romanının yayımlanmasından önceki bir tarihe rastlayan bu renkli hikayesinde; Nepal' li bir Yogi ile Tibet' in yaylalarına yaptığı tehlikeli geziyi anlatır. İki gezgin, boş bi dağlık bölgede, keskin kuzey rüzgarlarından korunmuş ve çevresine nazaran daha ılıman bir iklime sahip, saklı bir vadi bulurlar. Dr. Lao-Tsin, "Şamballa Kulesi" nden ve merakını uyandıran laboartuvarlardan bahsediyordı. İki gezgin, vadide yaşayanların büyük bilimsel aşamalar yaptıklarını görmüşler, uzun mesafeler dahilinde yapılan olağandışı telepati deneylerini de seyretmişlerdir. Eğer, her şeyi açıklamamak üzere burada yaşayanlara verilmiş herhangi bir sözü olmasaydı, Çinli doktor, vadide geçirdiği günler hakkında daha çok şeyler anlatabilirdi. Doğu' nun Kuzey Şamballa tradisyonuna göre, Orta Asya' da şimdi sadece tuz gölleri ile kumların bulunduğu yerde bir zamanlar muazzam bir deniz mevcuttu. Bu denizin, şimdi geriye dağlardan başka hiçbir şeyin kalmadığı bir adası vardı. O uzak devirlerde büyük bir olay meydana geldi:

"Ateş' in Çocukları' nın, Venüs' ten gelen Alev Senyörleri' nin arabası, püsküren alevden dilleri ile göğü dolduran korlaşmış ateş kütlelerince çevrili olarak, ölçülmeyecek yüksekliklerden hızlı düşüşün görkemli kükreyişi ile göksel mekanların içinden yeryüzüne doğru parladı; Gobi Denizi' nin sinesinde gülümseyerek uzanan Beyaz Ada' nın (White Island) üzerinde asılı kalarak durdu."

Sibirya, Tunguska' da 1908' de yere çakılan kozmik uzay gemisi olayının zamanımıza yarattığı tartışmanın çerçevesi içinde bu Sanskrit metinin ciddi olarak incelemeliyiz.

Şamballa, Tibet ve Moğolistan folkloru ile şarkılarında, en yüksek dereceden bir realite biçmine dönüşene kadar yüceltilmiştir. Nicholas Roerich, Orta Asya' daki bir sefer gezisi sırasında, Şamballa' nın üç ileri sınır noktasından biri olarak kabul edilen beyaz bir sınır boyu mevkiine rastladı. Lamalık'ta Şamballa inancını ne kadar kuvvetli olduğunu göstermek için, Roerich' le konuşan Tibet' li bir rahibin sözlerini aktaralım: "Şamballa halkı zaman zaman dünyaya çıkar. Şamballa' nın, dünya ortamında yaşayan ortakları ile buluşurlar. İnsanlğın iyiliği için dışarıya kıymetli hediyeler, harikulâde emanetler gönderirler." Csoma dö Köros (1784-1842), Tibet' teki budizm geleneklerini inceledikten sonra Şamballa ülkesini Siri Derya Nehri' nin ötesinde, 45 ile 52 derece kuzey paralelleri arasında yerleştirmiştir. Belçike, Antwep' de yayımlanan bir onyedinci yüzyıl haritasının Şamballa ülkesini göstermesi dikkate değer bir husustur. Peder Stephen Cacella gibi Orta Asya' daki ilk Cizvit gezginleri, "Zembala" adında bilinmeyen bir bölgenin varlığını kayıtlarına geçirmişlerdir.

Albay N.M. Prjevalsky ve Dr. A.H. Frank gibi kâşifler, çalışmalarında Şamballa'dan bahsederler. Eski bir Tibet kitabı olan "Then Path to Shambhala" nın ("Şamballa'ya Giden Yol"), Prof. Grünwedel'ce yapılan tercümesi ilginç bir dökümandır. Ancak, coğrafi işaretler sanki bir amaçla belirsiz hale getirilmişlerdir. Yerlerin ve manastırların eski ve yeni isimler ile onlar, tamamen aşina olmayan birinin işine yaramazlar. Koloniler hakkında gerçekten bilgisi olanlar, Gözeticiler' in insanlık üzerine çalışmalarını engellememek için nerede olduklarını hiçbir zaman açıklamayacaklardır. Ayrıca, Doğu edebiyatı ve folklorunda bu yerlere yapılan atıflar, değişik bölgelerdeki topluluklardan bahsettikleri için bazen çelişkiye düşmüş gibi görünürler.

Andrew Tomas, bu konuyu birçok yıllar inceledikten sonra bu bölümü Himalayalar' da yazmıştır. Kendisine göre, "Şamballa" adı, Gobi' deki Beyaz ada'yı, Asya ve diğer yerlerdeki saklı vadiler ile tünelleri ve daha birçok şeyi kapsar. Taoizm' in kurucusu Lao Tse (İ.Ö. 6. Yy), "batı tanrıçası" olan His Wang Mu'nun yurdunu aramış ve bulmuştu. Taoist gelenek, tanrıçanın binlerce yıl önce bir ölümlü olduğunu doğrulamaktadır. Tanrıça, "ilahi" olduktan sonra, Kun Lun Dağları' nda inzivaya çekilir. Çinli rahipler, rehbersiz gezginlere geçit vermeyen muhteşem güzellikteki bir vadinin mevcudiyeti üzerine ısrar etmektedirler. Kun Lun Dağları' ndaki bu vadi, bir cinler topluluğuna hükmeden His Wang Mu'nun yurdudur. Bunlar, dünyanın en büyük bilim adamları olabilirler.

Bu görüş açısından bakıldığında, Roerich Heyeti tarafından (Kun Lun Dağları' nın bir uzantısı olan) Karakurum Dağları üzerinde acayip bir uçan aracın görünmesi olduça anlamlıdır. Bu acayip disk, "tanrılar" a ait bir uçak olabilir, ya da uzay hangarından gelmiş olabilir.

Şimdiye kadar söylenenlerden anlaşılacağı gibi, gizli topluluklarda yaşayanlarla temas kurmanın zorluğu açıkça bellidir. Yine de bu karşılaşmalar, kayda geçirenlerden çok daha sık olagelmiştir. Kayıtların bulunmaması, bu eski kolonilerin ziyaretçilerinin, haklı nedenlerle, kaçınılmaz bir gizli yemini etmeye bırakılmaları ile açıklanabilir. "Mahatma" lar, Kadim Bilim' in bekçileri ve Çağlar' ın Hazinesi' nin gözetiçileri olduklarından; değişiklil meraklıları, hazine avcıları, ya da süpheciler tarafından rahatsız edilmek istemezler.

Mahatmalar' ın, insanlığa yardım faaliyetlerinin kapsamını aydınlatıcı bir biçimde özetleyen mektupların birinden aktarma yapmak yerinde olacaktır:

"Sayısız kuşaklarca üstadlar, yalçın kayalıklardan oluşan bir mabed, devasa bir Sonsuz Düşünce Kulesi inşa etmişlerdir. Burada 'Titan' yaşamıştır ve daha gerekirse tek başına yaşayacak, buradan ancak her devrenin sonunda, kendisiyle birlikte çalışmak ve sırası geldiğinde boş inançlı insanları aydınlatmak için insanlığın seçkin kişilerini davet etmek üzere çıkacaktır."

Temmuz 1881' de Mahatma Koot Humi böyle yazmıştır. Evrim yolundaki büyüklerimizin, "İyi Kanun" un takipçileri kişilerin Atlantis' ten göçlerini emretmiş olmaları çok muhtemeldir. Atlantis' in görkemli günlerinde ulaştığı tüm maddesel ve spiritüel aşamalar halâ daha gizli kolonilerde muhafaza ediliyor olabilirler. Bu ufacık Cumhuriyet, Birleşmiş Milletler Organizasyonu' nda temsil edilmemesine rağmen, Dünya gezegenindeki tek kalıcı devlet ve kayalar kadar eski bir bilimin bekçisi olabilir. Şüpheciler şunu unutmamalıdırlar ki Mahatmalar' ın Mesajları, belirli bazı hükümetlerin devlet arşivlerinde halâ korunmatadırlar.

Rus folklorunda, içinde hakkaniyetin hükmettiği Kitezh yeraltı kentine dair bir efsane vardır. Çar hükümetince mahkûm edilen İhtiyar İnançlılar (Old Believers) bu Vadedilmiş Ülke' yi aramışlardı. Gençler, "Nerede bulunacak?" diye sorduklarında ihtiyarlar, "Batu yolunu izleyin", diye karşılık verdiler. Tatar fatihi Batu Han, batıya doğru ilerleyişine Moğolistandan başlamıştı. Bu yön, ütopyanın Orta Asya' da bulunacağını belirtiyordu.

Efsanenin diğer bir çeşitlemesinde de Rusya' daki Sveltloyar Gölü belirliyordu. Ancak, gölün dibi taranıp da birşey bulunamayınca bu iddanın aslı olmadığı anlaşıldı. Kitezh geleneğini Kuzey Şamballa geleneği ile birlikte ele almak gerekir. Aynı şeyi Belovodye Destanı için de söyleyebiliriz.

Rus Coğrafya Derneği' nin 1903 yılı Dergisi' nde Korolenko' nun yazdığı, "Ural Kazakları'nın Belovodye Krallığı'na Yaptıkları Yolculuk" adında bir makale vardır. Aynı şekilde, 1916' da Batı Sibirya Coğrafya Derneği de Belosliudov' un "Belovodye Tarihi'ne" başlıklı bir yazısını yayımladı.

Bilimsel kuruluşlarca sunulan bu makalelerin her ikisi de oldukça ilginçtir. Rusya' daki "Starover" ya da İhtiyar İnaçlılar arasında süregelen tuhaf bir tradisyonda bahsederler. Buna göre, "Belovodye" ya da "Belogorye" -Beyaz Sular' ın ve Beyaz Dağlar' ın ülkesi- diye bir yerde dünyasal bir cennet mevcuttur. Şunu da unutmayalım ki Kuzey Şamballa, Beyaz Ada (White Island) üzerine kurulmuştu.

Bu hayalet krallığın coğrafi konumu, ilk anda edinilen izlenimdeki kadar belirsiz olmayabilir. Orta Asya' da, bazılarının korumakta olduğu, beyaz bir tabaka ile kaplı birçok tuz gölü vardır. Chang Tang ile Kun Lun Dağları' nın tepeleri de karla kaplıdır

Nicholas Roerich' in Altay Dağları' nda edindiği bilgiye göre, büyük göllerin ve yüksek dağların ötesinde bir "gizli vadi" mevcuttu. Birçok kişinin Belovodye' ye ulaşmak için çabalamasına rağmen, başaramadıklarından söz ediliyordu. Ancak, aradıklarını bulan bazı kişiler, kısa bir süre için orda kalmışlardı. Ondokuzuncu yüzyılda, iki adam bu ütopyaya ulaştılar ve geçici olarak orada yaşadılar. Döndüklerinde, kaybolmuş koloni hakkında harikalardan bahsettiler, ama "diğer harikalardan söz etmelerine izin verilmemişti."

Bu hikâyenin, daha önce anlattığımız Dr. Lao-Tsin' inki ile birçok ortak noktası olduğu görülüyor. Roerich' in bu toplulukların birinden manastırına dönmekte olan bir lama hakkındaki hikâyesinden, bu gizli yerleşim merkezlerindekilerin bilime yönelik kişiler oldukları sonucunu çıkarabiliriz. Bu keşiş, dar bir yeraltı geçidinde kusursuz yetiştirilmiş bir koyunu taşımakta olan iki adama rastlar. Hayvan' ın, gizli vadide uygulanan bilimsel üretme için kullanıldığını
anlaşılmaktadır.

Misyonerlerin, ondokuzuncu yüzyıldan kalan ve Çin imparatorlarının kritik zamanlarında akıl danışmak üzere "Dağların Cinleri" ne (Genii of the Mountains") temsilciler gönderdiklerini teyit eden nadide raporları Vatikan Arşivleri' nde korunmaktadır. Bu dökümanlar, Çinli diplomatların nereye gittiklerini belirtmeseler dahi, sadece Chang Tang, Kn Lun ya da Himalayalar''a gitmiş olabilirlerdi.

Katolik misyonerlerin bu kayıtları (ve Monseigneur Delaplace' nin yazdığı "Annales de la Propagation de la Foi"), Çinli bilgelerin Çin' in geçit vermeyen bölgelerinde yaşayan insanüstü varlıklara inandıklarını gösterir. Kayıtlardaki tariflere göre "Çin Koruyucuları" ("Protectors of China") görünüşte insana benzer ama fizyolojik olarak bizlerden farklıdırlar.
 

c- Kutsal Dağlar ve Kayıp Kentler :

Dünya üzerindeki birçok dağın "tanrılar" ın yurdu oldukları düşünülür. Bu, bilhassa Hindistan için geçerlidir. Hindular, Nanda Devi, Kailas, Kançencanga ve diğer birçok yüksek tepenin ilahî anlam taşıdıklarına inanırlar. Onlara göre dağlar tanrıların yaşam mekânlarıdır. Dahası, sadece tepeleri değil, dağların içlerini de kutsal sayarlar. Şiva' nın tahtının Kailas (Kang rimpoche) Dağı' nda olduğunu söylenir. Ayrıca, Kançencanga üzerine Şiva' nın gökten indiği de kabul edilir. Tanrıça Lakshmi' nin ise, Şiva' nın aksine, bu tepeden cennete yükseldiğine inanılır. Bu efsanelerin analizi sonucunda kişi, insanların arasından tanrıların yaşadığı zamana ait geçmiş bir devirde, iki yönlü bir hava ya da uzay trafiği sürdüğü izlemine kapılıyor.

Medeniyetin ilk ışıklarının ağarmasıyla birlikte, insanlığın vahşetten kurtulmasından bu yana iyilik sever, güçlü tanrılara karşı bir inanç belirdi. Dünyanın belirli bölgeleri ve göklerdeki yaşam yerleri bu uzaylı varlıklara atfedildi. Eski Yunanistan' da, Parnas ve Olimpos Dağları' nın tanrıların tahtları olduğu düşünülürdü. Mahabharata' ya göre, Asuralar göklerde yaşarken Paulomalar ve Kalakanjalar, uzayda yüzmekte olan altın kent Hiranyapura' da yerleşmişlerdi. Aynı zamanda, Asuralar' ın yeraltı sarayları da vardı. Uçan yaratıklar Nagalar ve Garudalar' ın da buna benzer yeraltı yaşam merkezleri mevcuttu. Acaba bu efsaneler, alegorik anlamda uzay platformları, kozmik uçuşlar ve dünyadaki uzay hangarlarından mı bahsediyorlar.

Puranalar, Uzay Boyutları' nın Ataları (The Ancients of Space Dimensions) olan "Sanakadikalar" dan söz eder. Geçmiş zamanlarda uzay gezilerinin yapılmış olması ihtimalini kabul etmezsek bu varlıklar bir gizem olarak kalacaklardır. Astronomi olmadan yıldızlararası ulaşım imkânsız olduğuna göre, Atala' nın (yoksa "Atlan" mı?) idarecilerinden Maya' nın, astronomiyi güneş-tanrı' dan almış olduğunu belirten Surya Siddhanta, sanki bu bilgin kişinin, kozmik bir köke bağlı olduğunu ima eder.

Tanrılar; Yunanlı, Mısırlı ya da Hindli de olsalar, istisnasız olarak insana işe yarar bilgiler veren ve kritik anlarda onu uyaran velinimet olarak görünürler. Hint metinleri, dünyanın merkezi olan Meru Dağı' ndan söz ederler. Bu dağ bir yandan Tibet' teki Kailes Dağı ile tanımlanırken, diğer yandan dünyadan 411,000 mil yüksekliğe ulaştığı da söylenir. Yoksa, Kailas Dağı, Atlantis' in son afetle yok olmasından önceki tarihlerde dahi mevcut olan ve uzaya açılan bir geçit midir?
 

d- Shasta Dağı ve Esrarengiz Kızılderiler :

Belirli dağlarda yaşamakta olan üstün varlıklara ait hikâyeler çok yaygındır. Kuzey-batı Pasafiğin Amerikan Kızılderili mitolojilerinde Kaliforniya' daki Sahsta Dağı önemli bir yer tutar. Efsanelerden biri, Tufan' dan söz etmektedir. Eski kahramanlardan Çakal' ın (Coyote) kendini kurtarmak için nasıl Shasta Dağı' nın tepesine kaçtığı anlatılır. Arkasından yükselen su, zirveye ulaşmaz. Çakal, kuru kalan tek yer olan tepelerde bir ateş yakar. Tufan yatışınca da afetten sağ çıkan birkaç kişiye ateşi getirir ve onların kürtürel kahramanı olur

Bu efsanelerde ayrıca, Uzay-Ruhları' nın Şefi 'nin (Chief of the Sky-Spirits) ailesi ile birlikte Shasta Dağı üzerine indirdiği, eski zamanlardan bahsedilir. Dünyalı insanların, Uzaylılar' ın yaşam yerlerine yaptıkları ziyaretlerden de söz edilmektedir.

Shasta Dağı efsaneleri Büyük Tufan, astronotlar ya da havacıların dünyaya inişi ve dağın içinde yeraltı sığınaklarının tesisi gibi geçmişteki gerçek olaylara dayanıyor olabilir. Dahası, bu koloni halâ yaşıyor olabilir. Bu varsayımı destekleyen kanıtlar mevcuttur.

Geçen yüzyılın ortasında, Kaliforniya' daki Altına Hücum günlerinden sonra, maden araştırmacıları, Shasta Dağı' nın üzerinde görülen gizemli parıltılardan söz ettiler. Bunlar bazen açık havada oluştuklarından, yıldırımla bir ilişkileri olamazdı. O zamanlar henüz ülkede elekrtik bulunmadığından, bu parıltıların elektrikle açıklanması da düşünülemezdi. Daha yakın zamanlarda ise, Shasta Dağı üzerinde, arabaların ateşleme tertibatlarında, görünürde bir neden olmadan ortaya çıkan arızaların söz konusu olduğunu görüyoruz.

1931' de Shasta Dağı' nda bir orman yangını çıktığı sırada, gizemli bir sis belirmiş ve yangının yayılmasına engel olmuştu. Yangının yarattığı zararın sınır çizgisi yıllar boyunca izlenebildi. Merkezi bölge çevresinde tam bir eğri çiziyordu. 1932' de Los Angeles Times tarafından tuhaf bir makale yayımlandı. Yazarı Edward Lanser' in iddasına göre, Shasta Dağı çevresinde yaşayanlarla yaptığı görüşmelerin sonucunda, dağın üzerinde ya da içinde acayip bir topluluğun mevcut olduğunun yıllardır bilindiği gerçeği ortaya çıkmıştı. Hayalet kasabada yaşayanlar, kısa kesilmiş saçları ve alınlarını çevreleyen bantları ile beyaz tenli, uzun boyunlu, asil görünüşte kimselerdi. Uzun, beyaz elbiseler giymişlerdi. Tüccarların dediğine göre, bu adamlar nadiren dükkânlarına gelirler, aldıklarının karşılığını her zaman malların değerini bol bol geçen altın külçeleri ile öderlerdi. Shastalılar, ormanda gördüklerinde ya kaçarak ya da birden ortadan kaybolarak temas kurmaktan kaçınmışlardır. Dağın eteklerinde Shastalılar' a ait acayip sığırlar belirmiştir. Amerika' da bilinen hayvanların hiçbirine benzemiyorlardı. Shasta Dağı bölgesinin üzerinde, rokete benzer hava gemilerinin gözlenmiş olması muammayı daha da arttırmaktadır. Bunlar kanatsız ve gürültüsüzdüler. Bazen, Pasifik Okyanusu' na dalarak gemi ya da denizaltı gibi denizde yollarına devam ettikleri de oluyordu.

Eski Kızılderili efsanelerinin bahsettiği gibi dağın göbeğinde, Uzaylılar' a ait bir sığınak var mıdır? Bunlar, gerçekten, tüm gezegeni kaplayan bir tufandan, uçan araçlarıyla mı kaçmışlardır?

Buna benzer gizli toplulukların Meksika' da da bulunması muhtemeldir. Harold T. Wilkins "Mysteries of Ancient South America" ("Kadim Güney Amerika' nın Gizemleri") adlı kitabında, Kızılderililer' le mal değiş tokuşu yapan, bilinmeyen bir Meksika halkından bahseder. Bunların, kaybolmuş bir orman kentinden geldikleri sanılmaktadır.

Roerich' in kayıtlarında, dağlardan gelip Sinkiang' da alış veriş yapan ve karşılığını eski altın paralarla ödeyen gizemli adam ve kadınların bahsi geçer. Kaliforniya, Meksika ve Türkistan, birbirinden oldukça uzak yerler, ama yine de acayip kişiler hakkındaki hikâyelerin birçok ortak noktaları var gibi.

L. Taylor Hansen, "He Walked the Americas" ("Amerika Kıtalarının Yürüyerek Geçti") adlı kitabında, yıllar önce özel uçaklarıyla Yıkatan Cangılı üzerinde uçmakta olan Amerikalı bir çiftten söz eder. Yakıtları tükenince mecburen inişe geçerler, havadan gözlenmeye karşı kamufle edilmiş gizli bir Maya kentine rastlarlar.

Mayalar, kökeni hiç şüphesiz Atlantis' e dayanan saygıdeğer kültürlerini korumak üzere, dış dünyadan tamamiyle tecrit edilmiş bir halde, geçmişin ihtişamı içinde yaşamaktadır. Amerikalı çift, kentlerinin yerini açıklamayacaklarına dair Mayalara söz verirler; uzun bir süre Yutakan' da kaldıktan sonra, Meksika' nın gizli halkının ahlâkî ve entelektüel düzeyi üzerine oldukça övücü izlenimlerle birlikte Amerika Birleşik Devletleri' ne dönerler.

Tanınmış Amerikalı arkeolog J. L. Stephens "Incidents of Travel in Central America, Chiapas and Yucatan" ("orta Amerika, Çiapalar ve Yukatan Gezilerinden Olaylar") adlı kitabında, bir İspanyol rahibin 1838-9' da Cordillera Dağları' nda gördüklerinin hikâyesini aktarır :

"Büyük bir kent geniş bir mekana yayılıyor, içindeki beyaz kuleler güneşte parıldıyordu. Geleneklere göre, beyaz tenli insanlar arasında bu kente ulaşan hiç olmadığı gibi, yerliler Maya diliyle konuşmakta, tüm topraklarının yabancıların eline geçtiğini bilmekte ve arazilerine girmeye kalkan beyaz adamları öldürmektedirler. Paraları, atlar, sığırları, katırları ya da evcil hayvanları yoktur."

İspanyol işgalciler, içlerinde muazzam hazine ve malzeme depolarının bulunduğu cangılda saklı olan ileri sınır üslerine ait Aztek tradisyonunu kayıtlara geçirmişlerdi. İşgalciler Meksika' ya ayak bastıkları zaman, bu yedek üsler hakkındaki bilgi, hemen hemen tamamiyle unutulmuş bulunuyordu. Verrill' in yazdığına göre, "Bu 'kaybolmuş kentler' den herhangi bir tanesini keşfeden birinin bulunmaması, bunların mevcut olmadığı ya da zamanımızda var olmayacakları anlamına gelmez." Peru ve Bolivya' nın Quecua Kızılderilileri, And Dağları' nın içindeki yaygın bir yeraltı tünel şebekesinden bahsederler. İnka öncesi üstad inşaatçıların, mühendislik alanındaki olağandışı başarılarını düşünürsek, bu hikâyeler gerçek olabilir. Albay P.H. Fawcett, Atlantis gerçeğini ispat edebileceğine inandığı kaybolmuş bir kent ararken hayatını feda etmişti. Güney Amerika' daki bu çeşit bir kentin yıkıntılarını gördüğünü söylüyordu.

Bu geleneksel inançlardan bazıları, bizi Atlantisliler' in ve Hattâ belki de daha önceki ırkların neslinden gelenlerin kolonilerine ulaştırabileceğinden; kaybolmuş kentler, kutsal dağlar, saklı vadiler ve tünellere ait efsaneler hiçbir önyargı olmadan incelenmelidir.

Kaynak : Agarta-Yeraltı Devleti, Bilim Araştırma Merkezi


 

AGARTA YERALTI UYGARLIĞI
Yazarı :
Yayınevi : BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ, 1978
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO: 35
Yayın Yılı: 1978
Dili: Türkçe

Agarta, Tibet ve Orta-Asya tradisyonlarında sözü edilen, Asya’daki sıradağların içinde bulunduğu ileri sürülen efsanevi bir yer altı organizasyonuna verilen addır.

Agarta konusunu kitaplarında en ayrıntılı işleyen üç yazar Saint-Yves d’Alveydre (1842 -1909), Ferdinand Ossendowsky ve René Guénon’dur. Agarta, teozoflara göre Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim rahiplerince ya da inisiyelerce kurulmuş, sonradan gizlenme gereği görüp, dağ ve mağara içlerine çekilmiştir. Agartha, Agharta ve Agarthi olarak da yazılır.

Kimileri Şambala adında Agarta’ya karşıt olarak kurulmuş, gizli bir menfi merkezin varlığını ileri sürüyorsa da, Agarta’nın Tibet tradisyonlarındaki bir diğer adı Şambala’dır

 

Mürşitler Odağı Agarta

AGARTA sözcüğü, pek belirli olmayan ve hatta bazen çelişkiler de arz edebilen kavramları içeriyor olmasına rağmen, nice okültiste (1) yine de hayaller kurdurabilmiştir. Söz konusu ülke, Tibet ile Moğolistan'' ın sınır bölgelerine isabet eden alanda kurulmuş bir yeraltı ülkesi midir, yoksa bilmecemsi bir gizli dernek merkezi midir? Her iki görüşün de yandaşları vardır, ama konuya iyice nüfuz edildiğinde bu görüşlerin her ikisinde de bir hakikat payının yattığı görülmektedir.

Konuya sızmış olan ve onu geçersiz kılmayı hedefleyen bir iki bozguncu unsurun sentezini yaptığı takdirde insan, Agarta'' nın (bazılarına göre de Agarti'' nin), sadece kendisinin sahip bulunduğu binlerce yıllık sırları uygulamak suretiyle insanlığı büyük bir spiritüel ilhama (illumination) kavuşturmayı amaçlayan bilge ve filozoflardan oluşmuş dünya meclisi mesabesinde bir şey olabileceğini pekala düşünebilmekte ve genel merkez olarak da ona Tiyen-Şan dağlarında, yani "semavî dağlarda" yer alan bir kutsal alanı yakıştırmaktadır.

Agarta ismini, geçen asırda Batıda ilk olarak Saint-Yves d'' Alveydre kullanmıştır. Bu zat, sinarşi''nin (2) habercisi diye nitelenen, değersiz metalleri sülfürasyon (kükürtleme) yoluyla altın ve gümüş haline dönüştürme formüllerini düzenlemiş bir simyacı konumunda bulunan, İbranice ve Sanskritçe''yi mükemmel denilecek seviyede bilen ki bu yanı, ona Kabala'' nın ve Brahmanizm'' in kaynaklarına kadar çıkma imkanını sunmuştur ve de Martinist (3) tarikatının gözde mürşitlerinden biri olan ilginç bir okültisttir. Grötanya (4) asıllı ve 1842 doğumlu olan AIveydre markisi, Avrupa yüksek aristokrasisi ile akraba olan ve de Saint-Petersbourg kraliyet sarayı ile ilişkilerinden ötürü kendisini kutlamış ve ona Orta Asya manastırlarına mensup inisiyeler ile görüşme imkanını sunmuş olan Weller kontesi ile evlenmiştir. Bu görüşmeler sırasında öğrenmiş olduğu bilgileri "Hind''in Misyonu" adlı kitabında biraraya getirmiştir, fakat kendisine ait olmayan sırları gözler önüne sermiş olmanın üzüntü ve pışmanlığıyla eserin tamamını imha etmiştir; ama sonuçta bu eserin bir nüshası yine de PapüSlün eline geçebilmiş ve bu zat tarafından 1910 yılında ikinci kez basılabilmiştir.

Saint-Yves d'' Alveydre'' in ardından, Fransız konsolosu olan Jacoliot "Hint''teki Tevratn adlı eserinde, teozofinin kurucusu olan H. P. Blavatsky de "Gizli Doktrin ve Gün lşığına Çıkarılmış İsis" adlı eserinde Agarta''yı tekrar gündeme getirmişlerdir. Bir süre sonra konuyu bu kez Rene Guenon ele almış ve "Dünyanın Kralı" adlı eseriyle okurlara Agarta hakkında kucak dolusu bilgi sunmuştur.

Belirttiğine göre, binlerce yıl önce cereyan etmiş olan bir tufan o sıralarda bugünkü Gobi yöresinde yer almakta olan çok gelişmiş bir uygarlığı yerle bir etmiştir. Bu yörede yaşamakta olan ve "Öteye Ait Zekâların Oğulları" diye anılan (Bu deyim dünya dışı bir kökeni mi dile getiriyor dersiniz?) spiritüel mürşitler, tufan sırasında, Himalayaların altında yer almakta olan muazzam bir mağara şebekesine sığınmışlardır. Çok geçmeden iki gruba ayrılmışlar ve sonuçta "sağ  elin yoluıı diye anılan grup Agarta'' ya, yani dünya hayatından uzak kalarak murakabe ve mükaşefede bulunma ülkesine, "sol elin yolu" diye anılan diğer grup ise Şamballah'' a yani kaba güç ülkesine yerleşmiştir.

Agarta konusuna ilişkin en eksiksiz ve en şaşırtıcı bilgileri gün ışığına çıkaran kişi Ferdinand Ossendowski olmuştur. Bolşevik ihtilaline karşı koymaya çalışmış olan Amiral Koltchak hükümetinde bakanlık yapmış olan bu Polonyalı, Kızılordunun bastırması üzerİne Moğolistan'' a ve Çin'' e kaçmıştır. Serüvenlerle dolu yolculuğu sırasında birçok lama manastırında konaklamış ve oralarda ilk elden sağlamış olduğu bilgileri daha sonra yani 1924''de yayınlamış olduğu "Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar" adlı eserinde biraraya getirmiştir.

Kaldığı manastırlarda Ferdinand Ossendowski'' ye, altı bin yıldan da fazla bir zaman önce kutsal bir insanın bütün bir oymakla birlikte muazzam bir mağarada kayıplara karıştığı ve orada, yitip gitmiş bir bilim yardımıyla, Agarti adlı bir yeraltı krallığının temelini attığı anlatılmıştır. Bu krallığın tahtında, tabiatın bütün güçlerini tanıyıp bilen, insanların gönüllerini ve yüce kader kitabını okuyabilecek kudrete sahip bulunan Dünya Kralı oturmaktadır. Gözle görülemez yapıda olan bu kralı emirlerini icraya her an hazır durumda bulunan sekiz yüz milyon insana hükmetmektedir.

Günlerden bir gün lama Turgut, Ferdinand Ossendowski'' ye şunları söylemiştir: "Başkent Agarti'' nin çevresinde, büyük rahipler ile bilim adamlarının oturduğu kentler yer almaktadır. Bu başkent, mabet ve manastırlarla dolu bir dağın zirvesinde bulunan Dalay Lama'' nın sarayını, yani Potala'' yı andırmaktadır. Dünya Kralı, iki milyon adet bedenli tanrı ile çevrelenmiş durumdadır. Bunlar, aziz pandit'' lerdir. Sarayın çevresinde, Yerkürenini Cehennemin ve Cennetin her türlü görünür ve görünmez güçlerine sahip bulunan ve de insanların yaşamı ve ölümü konusunda elinden her şey gelen Goro'' ların sarayları bulunmaktadır. Çılgın dünya insanlığı bunlarla mücadeleye kalkışacak olsa, bilin ki yeryüzü bir baştan öbür başa dümdüz edilir ve çöl hâline dönüşür."

Bu haline bakılacak olursa, agarta efsanesi ile, "Sihirbazların Sabahı" adlı eserlerinde Louis Pauwels ve Jacques Bergier tarafından gerçeklikleri su yüzüne çıkarılmış olan Dokuz Meçhuller geleneği arasında pekâlâ bir ilinti var denilebilecektir. Bu geleneğin (tradition) kökeni, M.Ö. 273'' de hüküm sürmüş ve Hint''e Budizmi benimsetmiş olan Imparator Asoka devrine kadar çıkmaktadır. Kıtayı yakıp yıkmış olan bir dizi savaşın ardından, Asoka, insanları, bilimi kötü amaçlarla kullanmayı yasaklamış ve mevcut bütürı bilim kitaplarını dokuz bilgeye tes lim ve emanet etmiştir.

Pauwels ve Bergier, kitapta şöyle demektedirler: "On asırdan daha fazla bir zaman boyunca üst üste yığılmış deney, çalışma ve belgelerden dolaysız bir anlamda yararlanabilmekte olan dokuz insanın sahip bulunduğu sırların kudretini bir tahayyül edin! Bu insanların amacı nedir acaba? Tahrip vasıtalarını, kutsal şeylere saygı duymaz nitelikli insanlardan korumak. İnsanlığın hayrına olan araştırmalara devam etmek. Bu insanlar, çok uzak geçmişten kaynaklanıp yığılmış olan teknik sırları muhafaza etmek üzere, yerlerini, bırakmak gerektiğinde ancak kendi seçtikleri üyelere bırakmaktadırlar."

Ayrıca, Agarta yeraltı ülkesine ait sırlar ile Lobsang Rampa tarafından alınıp gözler önüne serilmiş ifşaatlar (vahiyler) arasında da bir ilişki mevcuttur. Üçüncü Göz adlı eserinde, bu lama, inisiyasyonun son aşamasına ulaştıktan sonra kendisinin üç büyük lamalık metafizikçisi tarafından, içinde Tibet''e ait gerçek sırrın saklı bulunduğu derin bir Lassa mahzenine götürüldüğünden soz etmektedir.

İkinci Dünya Savaşının ertesinde, derecesi yüksek bir inisiye olan ve Kut Humi Lal Singh-Kwang adını taşıyan bir zatın bu konudakj ifşaatlarının inisiyasyon ve Bilim adlı okültist dergide yayınlandığı güne kadar Agarta'' dan pek söz edilmemiştir. Bu zat, yeraltı ülkesi hakkında gerçi o güne kadar söylenmişlerin dışına çıkmamıştır, ama gizli dernek terimi üzerinde yine de ısrarla durmuştur. İfadesinde bireysel anlamda bir inisiyasyona özellikle yer vermiştir, ki bu da, uzun bir çile evresinden sonra, yani bireysel bir inisiyasyon çalışmasından sonra inisiye olunur tezini benimsemiş olan Rene Guenon'' un görüşünü teyit etmektedir.

Kut Humi şunları söylemektedir: "Agarta'' ya girmek katılmak ve özellikle de oraya atanmak veya orası için seçilmek diye bir şey söz konusu olamaz. Ancak, spiritüel anlamda olmak üzere, bileğinin hakkıyla Agartalı olunabilmektedir; kişi, ancak ulûhiyetle tekrar bütünleşip özdeşleşebilecek seviyeye ulaştığı takdirde Agartalı olabilmektedir, ki bu seviyeye ulaşmanın yolu da tatbikat ve tahakkuk sürecinden geçmektir, çünki beşer varlığını en tam ve en aşkın biçimde değişime uğratan ve güçlendiren tek şey ancak spiritüel bilimdir. Agartalının hali, Himalayalardaki veya Tiyen Ti Huan'' daki yogilere veyahut da ilk İbranilerdeki "semavî insana" özgü halin en derini mesabesinde bir haldir. Gerçek Agartalılar kendilerini diğer Agartalılarda görmekte ve bulmakta ve de dünya sakinlerinin şuurlarında genişleme ve açılma meydana getirmek ve kendilerinin spiritüel anlamda ulaşmış bulundukları duygu ve düşünce birliğine onları da ulaştırmak amacıyla kendi aralarında işbirliği yapmaya her an hazır durumda bulunmaktadırlar.

Agarta''da zaman zaman kurultay (durultay) da toplanmaktadır; ama bu kurultay, daima meskûn veya uygarlaşmış merkezlerden, tedirgin edici densizliklerden, kaba akışkanlardan ve insan kalabalıklarından uzak yerlerde gerçekleştirilmektedir. Orada kararlar hep oybirliğiyle alınmakta ve bu kozmik egregor'' un (5) majik kudreti ve yüksek seviyeli bilgeliği tarafından derhal yürürlüğe konmaktadır; bu kurultayın psişik, astral ve spiritüel gücü ile sahip bulunduğu muazzam maddi imkanlar, özellikle bir sorun söz konusu olduğunda, son derece müthiş bir hale gelmektedir."

Kut Humi, söylenebilecek her şeyi gerçi açıklıkla dile getirmiştir, ama Agarta'' ya ; özgü sırların birçoğundan yine de söz etmemiştir. Ancak küçük bir bölümü tercüme edilebilmiş dlan bu sırlar, Tibet'' teki lamalık saraylarının kutsal arşivlerinde mi muhafaza edilmektedir acaba? Bu mümkündür, ancak ne var ki, Tibet'' in Çin'' e ilhak ediliş tarihinden beri bu kutsal kitaplara ulaşmak bir türlü mümkün olmamaktadır.

Agarta ile Dokuz Meçhuller arasında ne gibi bir ilişki vardır? Agartalılar, bazıları nın ifade ettiği gibi, yitip gitmiş bir uygarlığa, yani Atlantis uygarlığına ait sırların gerçek mirasçıları mıdırlar acaba? İdeolojisi Nazi şeflerini derinden etkilemiş olan Thule grubu üyeleri ile ilgileri hangi noktaya varmıştır acaba? Bu konuda bilinmekte olanlar, bilinmeyenlerin yanında şüphesiz nokta gibi kalmaktadır. (6)

ÇEVİRENİN NOTLARI

(1) : bkz. Metapsişik Terimler Sözlüğü, s. 112 (Ruh ve Madde Yayınları)
(2) : Birkaç kişi ya da grup tarafından yönetme biçimi.
(3) : Tours piskoposu Aziz Martin (M.S. 316-397) tarafından kurulmuş olan tarikat.
(4) : Fransa'' nın batısında yer alan bir bölge.
(5) : Bu kelime Yunanca''da "uyanık kalmakn anlamına gelen "egregorein" fiilinden türemiştir. Bu fiil, Hanok'' un (Nuh'' un büyükbabası olan Mathusalem'' in babası) kitabında, Hermon tepesine yerleşip orada "uyumadan beklemeye and içmiş olan asî melekler" için kullanılmıştır. Yeminlerine sadık kalmış olan bu melekler Seth'' in (Adem'' in üçüncü oğlu) kızlarıyla birleşmişler ve böylece dev ırkının doğuşuna öncülük etmişlerdir; bu ırk daha sonra Tufan sırasında yok olup gitmiştir.
Kabalistlere göre egregor'' lar ya insan bedenli melek görünümüne ya da sırf bedensiz varlık görünümüne sahiptirler. Yehova geleneğinde ise genellikle, diğer melekler gibi göçebe yıldızlar veyahut da ateş topları görürıümünde tasvir edilmektedirler.

Parapsikolojideki egregor, psişik bir gücün özgürleşmesiyle meydana geldiği sanılan gizli bir gücün tezahür edişidir. Vasat psişizmli birsürü insan tarafından veyahut da üstün seviyeli psişizme sahip bir avuç insan tarafından tahrik edilmiş olan egrero'' lar, telekinezi (uzaktan etki) fenomenlerinde ortaya çıkan güce benzer bir maddi güce sahiptirler. Deneysel parapsikolojide, bu egregor'' lar, psişizmleri bir manyetizör tarafından uyarılmış ve bir medyom tarafından da katalize edilmiş olan bir grup insanını iradelerini yoğunlaştı rmasıyla elde edilebilmektedirler. Bu, zor bir işlemdir, ama şartlar elverişli olduğunda pekala başarılabilmektedir. Psişik senkronizasyon tesis edildiği anda, egregor, düşünceden türemiş bir varlık görünümü altında veyahut da gayri maddi bir güç görünümü altında tezahür etmektedir.

(6) : Agarta konusunda daha ayrıntılı bilgi elde etmek için Ruh ve Macde Yayınlarının "Metatron- DÜNYA RALLIĞI-Kıyamet işçileri Ülkesi AGARTA'' nın Öyküsü" (Rene GUENON) adlı esere başvurmanızı tavsıye ederiz.

Kaynak: Ruh ve Madde Dergisi
 

 

 

Ufoloji - Dünya Dışı Zeki Varlıklar Bilimi - Uzaylılar Bilimi / Bilim Araştırma Merkezi

Yazarı: ..
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: Bilim Araştırma Merkezi
Yayın Yeri:
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1979

 

UFOLOJİ-Dünya Dışı Zeki Varlıklar Bilimi

Yüzyıllardan beri astronomiyle uğraşanların bir türlü cevaplayamadıkları bir soru vardır. Acaba dünya kozmosun hayat taşıyan tek planeti midir, yoksa üzerinde canlıların bulunduğu başka planetler de var mıdır? Bazı araştırmacılar eski Hint, Mısır ve Güney Amerika yazıtlarında sözü edilen ‘kayıp geçen nesneler’, ‘uçan parlak cisimler’ gibi tasvirlere insanlığın dikkatini çekmekte, uçan dairelerin eski çağlardan beri dünyamızı ziyaret ettiklerini ileri sürmektedirler. Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra dünyanın hemen hemen her yerinde görülen ufolar bu konuyla ilgilenen birçok organizasyonun kurulmasına yol açmıştır. Bu kuruluşlar, ciddi çalışmalar sonucunda çapları 6 metreden 75 metreye kadar ufolar, uzunlukları 1350 metreye varan puro şeklindeki ana gemiler ve çapları 0.30 metreden 1 metreye kadar gözlem disklerinin fotoğraf ve filmlerini çekmeyi başardılar. Ayrıca ufoların havadayken fizik kurallarını altüst ettiklerini, 90 derecelik sert dönüşler yapabildiklerini, 70 bin kilometreye varan hızlarla uçtuklarını da saptadılar. (Sayfa: 7)

Uzaylıların kendilerini dünya insanlarına tanıtabilmek için bazı insanlarla temas kurdukları da görülmüştür. Bunlardan bazıları uzay gemilerine davet edilmiş, seyahatler yaptırılmış, hatta fotoğraf çekmelerine bile izin verilmiştir. Ayrıca bugüne kadar 143 uçak pilotu ve 120 astronom ufo gördüklerini bildirmişlerdir. Ufolar daha çok atom bombasının atıldığı Hiroşima ve Nagazaki gibi kentlerde, nükleer testler yapılan Pasifikte ve nükleer santral bulunan yerlerde görülmektedir.
Temas kurmuş oldukları insanlara söylediklerine göre, uzaylıların amaçları insanlar arasında sevgi ve kardeşliği yaymak, spiritüel gelişmeyi sağlamak ve bizleri nükleer bir savaştan korumaktır. Avrupa ülkelerinin hemen hepsinde ufolojik çalışmalar yapılmakta, konuyla ilgili birçok kitap yazılmaktadır. Bu konuda başı çeken iki ülke Amerika ve Rusya’dır. Bu iki büyük gücün ufolar hakkında topladıkları bilgiler gizli tutulmakta, düzenlenen dosyalar devletlerin gizli arşivlerinde muhafaza edilmektedir. Uluslararası ufo kongreleri ufolara halkın ilgisini artırmış ve konuyla ilgili sayısız film çekilmiştir. Son yıllarda ufoların varlığına inanan birçok üniversite profesörü ve bilim adamı ufoloji diye bir bilim kolunun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bazı üniversitelerde ufoloji bilimi kürsüleri bile kurulmuştur. (Sayfa: 8-14)

Prof. Dr. Allen Hynek, uçan daire olgusunu hafife almanın yıkıcı etkisine dikkati çeken ilk Amerikalı bilim adamıydı. Tanıkların ve olayların alaycı bir tutumla karşılanmasının, bilimin bu konuya ilgisini yıpratan bir etki yarattığını şöyle belirtiyordu: “Uçan daire gözlemlerinin sadece “kuş beyinliler” ile “aklı bir karış havada entelektüellerin” ürünü olduğunu ima edip alay etmekle ne geniş anlamda kitle yararına, ne de uzun vadede bilim adına yapıcı bir tutum ortaya konmuş oluyor.”
Ufoların dünya dışı kökenli olduğu gerçeğinin en ateşli savunucularından biri de Prof. Dr. Mc. Donald’dır. Mc. Donald büyük bir titizlikle birçok ufo olayını incelemiş ve yüzlerce tanıkla görüştükten sonra şu sonuca varmıştır: “Elimizdeki bilgilere dayanarak ulaşabileceğimiz en geçerli sonuç, uçan dairelerin dünya dışından gelmekte oldukları düşüncesidir.”
Prof. Dr. Carl Sagan ise, “Dünya muhtemelen uzayın gelişmiş uygarlıklarını temsil eden zeki varlıklarca ziyaret edilegelmiştir” diyerek ilginç bir iddia öne sürmüş ve uzaylıların Ay’ın görünmeyen yüzünde kurdukları bir üssü kullanmalarının çok mantıklı olacağını söylemiştir.
Dr. Wilbur Smith ise kendisine yöneltilen bir soruya Washington’da şu yanıtı vermiştir: “Kanıtların yoğunluğundan ötürü uçan dairelerin uzaydan geldiklerine inanıyorum. Sanırım hükümetinizin uzay yolculuğuna ve yapay uydulara karşı duyduğu ilginin aniden artmasına ufoların ortaya çıkışı neden olmuştur. Yaptığınız çalışmalara göre diyebilirim ki, sizler de uzayda büyük hızlarla yolculuk yapabilme sırrıyla yakından ilgilenmektesiniz.”
Prof. Hermann Oberth ise ufolar konusundaki görüşünü gayet açık bir şekilde şöyle ortaya koyuyordu: “ Bu nesnelerin bir tür gezegenler arası araç olduklarından hiç kuşkum yok. Kökenlerinin güneş sistemimizin dışında olduğuna inanıyorum. Ancak, Mars’ı veya diğer bir gezegeni yollarının üzerindeki bir istasyon olarak kullanıyor olabilirler. Bu araçların, çekim alanını bozarak ya da değiştirerek büyük hızlarla seyrettikleri sonucuna vardım.” (Sayfa: 21-25)
 

 

 

Bu kitap bizlere evrimin yeni bir aşamasına nasıl erişeceğimizi anlamamıza yardımcı olmak için Dünya'ya gelen Pleiades'lilerin bilgeliğini aktarıyor. Pleiades'liler bir grup aydınlanmış varlık.
Şaşırtıcı, yoğun, zekice tartışmalar içeren bu öğretiler, gezegendeki varlığını, ortak bilinç ve bilinçdışının gittiği yönü sorgulayan herkes için vazgeçilmeş bir kaynak. Bize iç ışığımızı yakmanın yaratıcı ve pozitif bir yolunu gösteriyor.

Bu kitapta şu soruların yanıtlarını bulacaksınız:
- Korkularımızın ötesine nasıl geçeriz?
- Orijinal insanın on iki sarmallı DNA yapısı ve on iki çakra merkezi nasıldı?
- Tanrılarımızı kimdir?
- Zaman Elçileri kimdir?
- Kolektif bilincimizde ve bilinçdışı kayıtlarımızda neler var?
- Biz kimin Amacıyız?

Dünya gezegeninde olmak için harika bir zamandasınız.
(Arka Kapak)

Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
262 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 9789758363070
2000
262 s., 1. Basım

Çeviren: Seda Toksoy - 262 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-8363-07-7; Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 2000
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı:
Bringers of the Down: Teachings from the Pleiadians

 

  

Pleiades Öğretileri 2

Pleiadesliler olarak gerçekliğe sizin şu andaki görünüşünüzden daha geniş bir bakış açımız var. Bunu sizinle paylaşmak üzere buradayız. Pleiadesliler, bilinç evrimimizde destek olmak üzere bilgi ve bilgeliklerini bizlere aktaran bir grup ileri varlık. Bizim de ait olduğumuz ama parçası olduğumuzu unuttuğumuz Işık Ailesi'nin üyeleri. Öğretilerin toplandığı ilk kitapta (Pleiades Öğretileri 1- Unuttuğumuz Tanrılar) insana, insanın özgün tasarımına, evrende sürüp giden güç savaşları ve ışığın yükselişine ilişkin verdikleri bilgilerin devamını Dünya'da bulacaksınız. Uygarlıklar Oyun Ustaları'nın birbiri ardına sahneye koyduğu evrim atölyeleri midir? Zamanın esnekliği. Zaman geçitleri. Zaman kapıları; Kapıların Bekçileri. Doğru ve yerinde kullanılan cinselliğin barındırdığı büyük güç. Eski etkinliğine yeniden kavuşmaya başlayan dişi enerji. Dişi ve erkek enerjilerin dengelenerek bütünlenmesi. Dünya ve içindeki gizleri anlamak içinizdeki bilmecelerin üstesünden gelmenizi gerektirir, özellikle de bilinçdışı varlığınızın köklerinde gizli olan yanlarınızın.


Yazar: Barbara Marciniak
Yayınevi: Ötesi Yayınları
Çevirmen: Seda Aksoy
Sayfa sayısı: 276
ISBN: 9758363123
Basım tarihi: Ocak 2000

 

REENKARNASYON - GENEDOĞMAK BİLİMSEL İNCELENİMİ

Yazarı:
Çeviren:
Hazırlayan: HALUK EGEMEN SARIKAYA-SUAT BERGİL
Açıklama:63 SAYFA....13.5X19.5 EBADINDA....
Yayınevi: BİLİM ARAŞTIRMA GRUBU YAYINEVİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO: 35
Yayın Yılı: 1977
Dili: Türkçe

 

PARAPSİKOLOJİ - HALUK EGEMEN SARIKAYA - SUAT BERGİL

Yazarı: HALUK EGEMEN SARIKAYA - SUAT BERGİL
Çeviren:
Hazırlayan:

Yayınevi: BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ YAYINEVİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1978
Dili: Türkçe
 

Levitasyon yerçekimini yenen insanlar
Yazarı:
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1979
Dili: Türkçe

Levitasyon: yine düşünce gücüne bağlı olarak, insanların yer çekimini yenerek kendilerini havalandırabilme yeteneğidir.

 Bilim Araştırma Merkezi

1979 Basımı

72 Sayfa


Doğa, en içten en dışa değin, bitip tükenmez yasalarla oluşturulmuş, sürekli evrim ve gelişim gösteren kompleks bir yapıdır. Bu kompleks yapının her bir kademesinde varolan yaşam mekanlarının hayattar varlıkları, o mekanların tüm fizik, şimik, biyolojik vb. yasalarıyla sıkıca kuşatılmış olarak ve ancak belirli bazı yeti ve yetenekle mahsur durumda olarak, evrimleşmektedirler. Bu olgu, belirli düzeyli varlık sistemleri için böyledir.

Ne varki beden denilen bu sondaj aracını yöneten asıl kişilik sahibi beden üstü güç, beden vasıtasına hakim olabilerek, bazen öylesine yetenek ve olaylar oluşturuyor ki, bunlar o beden üstü görkemli güç hakkında, giderek, büyük bir şaşkınlık ve hayranlık veren bilgi ve anlayışların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Aslında, gene çeşitli yüksek varlık sistemlerinin ruhsal tasarruflarıyla oluşturulmuş maddi yapının her bir parçasını veya yasalarını, diğer varlıkların izinleri ve gerek üzre kullanabilerek, normalin üstünde oluşumlar meydana getirebilmeleri insanlar için gayet doğaldır.

Bu yapıtla, şu hususlara ilişkin bilgi edinebilirsiniz:

Tarihte, Çeşitli Tapınaklardaki Levitasyon Olaylar).
Tarihte, Levitasyon Yeteneğinin Çeşitli Kullanımları.
Tarihte, Ses ile Levitasyon Oluşturan Halklar.
Medyomlar ve Levitasyon Denemelerinin Bazıları.
Uzak Doğu Ezoterizmi ve Levitasyon Fenomenleri.
Tarihte, Levite Olan Hıristiyan Azizleri.
(ARKAK KAPAK)

Arap tarihçisi Abu Zeyd al-Balki, Mısır’daki piramitlerin nasıl yapıldığını anlatırken şunları yazıyordu: “Piramit inşaatında, büyük taş blokları yerlerinden kaldırmak ve taşımak için üstlerine içinde bazı formüller yazılı papirüsler konurdu. Sonra bir avuç büyüklüğünde iç içe geçen halkalardan oluşan bir alet taş bloğun üzerine tutulup halkalar çevrilirdi. Taş blok ağır ağır yerinden kalkar ve istenilen yere götürülürdü.”
Arap tarihçisinin bu açıklamalarını okuyan büyük bilgin Einstein şunları söylemişti: “Bizim bilmediğimiz bazı sırları eskilerin bildiklerini kabul etmek zorundayız. 600 tonluk taş blokların üst yüzeylerinin konkavlaşmış olmaları dikkat çekici. Bu ancak muazzam bir çekim gücü veya emme kuvvetiyle yapılabilir.” (Sayfa: 12-13)

Hindistan’ın batısındaki Şivapur Köyü’nde, Müslüman sufi Ali Derviş’e ithaf edilmiş bir cami vardır. Bu caminin önündeki 55 kg. ağırlığındaki granit kaya 11 kişi parmağını dokunarak ‘Ali Derviş’ diye bağırdığında yerden 2 metre havaya yükselmekte, havada bir saniye kaldıktan sonra yere düşmektedir. 11 kişiden fazla veya az kişi dokunduğunda kaya yerinden kımıldamamaktadır. Ancak 41 kg gelen bir başka kayayı havalandırmak için 9 kişinin taşa temas etmesi yeterli olmaktadır. Ali Derviş’in adı açık seçik söylenmediği zaman kaya yine hareket etmemektedir! (Sayfa: 13)

Habeşistan’daki bir manastırda 2 metre boyundaki altın bir çubuk havada asılı durur. Çeşitli zamanlarda manastırı ziyaret eden kişiler bu olaya tanıklık etmişlerdir. 1700 yılında bir Fransız doktor baş rahipten izin alarak elini çubuğun dört bir yanından geçirmiş ve çubuğun hiçbir yerden destek almadığını görmüştü. Sonradan yazdığı mektuplardan birinde “Şaşkınlıktan küçük dilimi yuttum. Böylesine akıllara durgunluk veren bir olayı neye yoracağımı bilemiyorum” demiştir. (Sayfa: 16)

Tibet’in başkenti Lassa’dan üç kilometre uzaklıkta yer alan Khaldan Manastırı inanılmaz bir mucizeye tanıklık etmektedir. Burası Tibet Lamaları ve Budistlerin kutsal saydıkları bir yerdir, her yıl binlerce kişi bu manastıra hacı olmak için gelir. Manastırın özelliği, 14. yüzyılda ölmüş Tsong Koba adlı bir Budist rahibin mumyalanmış cesedini muhafaza etmesidir. Ancak rahibin cesedi yerden 1,5 metre yüksekte havada asılı durmaktadır. Hiçbir dayanak noktası bulunmayan ceset, kelimenin tam anlamıyla bir mucize sergilemektedir! (Sayfa : 18)

Ünlü Fransız kaşifi Madam David-Neel, kuzey Tibet’te lastik top gibi havaya sıçrayan lamalar gördüğünü yazar. Söylediğine göre bu lamaların ayakları yere değer değmez havalanmaları bir oluyormuş. Tibetliler Madama bu tür lamaların karşısına aniden çıkmamasını, aksi takdirde meydana gelecek şok sonucunda ölümlerine sebep olabileceğini söylemişler. Madam başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor: “Lastik top gibi sıçrayan lama inanılmaz bir hızla yol aldığından keşif heyetiyle onu at sırtında izlemeye karar verdik, yine de lamaya yetişemedik. Bu uyur gezer lamalar kendilerinden geçmiş olmakla birlikte tıpkı uyur gezerler gibi yürüdükleri yerlerin tamamen farkındadırlar. Ancak ani olarak uyandırıldıklarında şoka girip dengelerini yitirebilirler. Kimi lamalar uzun yıllar uçmaya alıştıklarından yürüme yeteneklerini yitirirler. Bazıları uçup gitmemek için ayaklarına ağırlıklar bağlayarak yapay bir yer çekimi oluşturur.”
(Sayfa: 33)

Medyum Home’un, birçok değişik kişi önünde gerçekleştirdiği yüzden fazla yerden yükselme olayı vardı. Çarpıcı bir olay da Lord Lindsay’in ve yanındaki iki kişinin tanık olduğu bir toplantıda gerçekleşmişti. Lord Lindsay, 1871 yılında yazdığı bir mektupta bu olayı şöyle anlatmıştı: “Odada Bay Home, Lord Adair ve kuzeniyle beraberdik. Seans sırasında Bay Home transa girip havalanarak pencereden dışarı uçtu, pencere dışında yüzdüğünü gördük. Bu uçuş birkaç dakika sürdü, sonra Bay Home ayakları önde olmak üzere uçarak pencereden içeri girdi ve yerine oturdu.” Lord Lindsay’in sözünü ettiği pencere yerden 23 metre yükseklikteydi. (Sayfa: 36-37)

Yaptığımız her şey beyin ve sinir dalgalarıyla idare edilmektedir. Hayatımızın her anında bu enerji ya da dalgalar beyinden organlara iletilir. Milyonlarca sinir dalgasını, büyük bir kentin kalabalığını boşaltan büyük caddelere benzetebiliriz. Bu elektrik ve çekim dalgaları olmaksızın sinir sistemi fonksiyonunu icra edemez, hayat ve düşünce durur. İşte bu yüzden insanoğlu başlı başına bir elektrik ve gravitasyon alanıdır. Yalnız beyin kısmı 20 Watt’lık enerji üretmektedir.
Levitasyon, daima beyin ve sinir sisteminin olağanüstü duruma girdiği esrime halinde meydana gelir. Esrimenin ne olduğu bilimsel olarak bilinmemektedir. Dindar olmadığı halde esriyenler de vardır, onların da bazıları havalanabilir, fakat esriyen herkes havalanamaz. Azizlerden birçoğu hayatlarında hiç havalanmamışlardır. (Sayfa: 47-48)

Rahibe Teresa, bir ayin sırasında kutsal ekmeği alırken bir feryat kopararak havalandı. Ara sıra meydana gelen bu havalanma olayları alçakgönüllü rahibeyi çok rahatsız ediyordu. Bir keresinde havalanacağını hisseden rahibe demir bir kafese sarıldı ve havalanmamak için mücadele etmeye başladı. Bir yandan da “Rabbim, benim gibi önemsiz bir varlığı bu rahmetinizden yoksun bırakınız, benim gibi değersiz bir yaratığın kutsal bir kadın sanılmasına izin vermeyiniz” diye yalvarıyordu. Rahibe bir başka seferinde havalanmamak için bir hasıra yapışmış, ama hasırla birlikte havalanmıştı. Rahibelerden biri, Azize Teresa’nın yerden 50 cm yükseklikte yarım saat süreyle havada asılı kaldığına tanıklık etmişti.
(Sayfa: 51-53)

İtalyan rahibi Copertinolu Ermiş Joseph ‘Uçan Rahip’ ünvanıyla anılırdı. Bir keresinde 10 işçinin 11 metre boyundaki bir haçı kaldıramadığını görmüş, 60 metre uçarak haçı kucaklayıp yerine dikmişti. Bir keresinde de kilisede İspanyol elçisinin gözleri önünde havalanmış, halkın üzerinden süzülerek mihraptaki bir heykelin yanına konmuştu. Bir başka sefer Papa VII Urban’ın gözü önünde havalanmış, bir amiralin karısı rahibi havada görünce bayılmıştı. Manastırdaki arkadaşları onun yemek servisi yapmasına izin vermiyor, çanak çömlekle havalanmasından çekiniyorlardı. Bu yüzden ‘Uçan Rahip’ dünyevi görevlerden muaf tutulmuştu, çünkü kutsal bir heykel görmesi havalanmasına yetiyordu. (Sayfa: 54-55)

 

Sadıklar Planı- Ruhsal Tebliğler

"Bir bilgi her ne neviden olursa olsun beşerin iç yapısını, zihniyetini, ahlak seviyesini, Allah'a hizmet etmek arzusu ile doldurmuyorsa, o bilgi yanlış, o bilgi hiç olmazsa kısır bilgidir. Allah'a hizmet arzusu, şuurun berraklığı ve vicdanın nezaheti ile tebarüz eder.

-S.P.-

Yazar: Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneği
Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
Sayfa sayısı: 736
ISBN: 975800793-9
Basım tarihi: Ocak 1993

"Öz" - Sadıklar Planı

Sadıklar Planı'ndan derleyen: Osman Türkmenler


           Şuur (Umumî - Kullî Şuur): Bütün var olmuş olanların ve var olacak olanların genel bilgisi ve enerjisidir. Öyle ki, Kaadir-i Mutlak’ı hissetmemiş olsanız, onu (yani şuuru) Tanrı diye adlandırırsınız. Şuur, her var olanı ihata eden (çevreleyen) birbirlerini ne kadar ihata eden olursa olsun, onları da ihata eden İlâhî Kudret, enerji, bir müessiriyettir. Ruh, ismini verdiğiniz müteal (süptil) cevher, işte bu umumi şuurun özüne en yakın derecede bağlı bulunan şuurun hususi bir adıdır. Varlığın esasını Öz, Cevher, Şuur ve Şuur sahaları meydana getirir. Bunlar birbirleri ile çok derin bir şekilde bağlı bulunurlar. Şuur cevhere, cevher öze desteklik eder. Şuurun, umumi (genel-küllî) şuurla rabıtası (bağlantısı) cevher kanalı ile olur.

           Varlığı teşkil eden unsurlar: cevher ve şuurdur. Varlı ise Öz’dür. Öz, Kaadir-i Mutlak tarafından var edilmiştir. Ve Öz, kâinatları teşkil eden vibrasyonların en incesinden daha incedir. Bu kâinatlara iniş ve oraya bağlanış, Öz için pratik olarak imkânsızdır. Ve bundan dolayı cevher ve şuur meydana gelmiştir. Bu yüzden cevhere destek madde denir, desteklik yapan esas denir. Böyle olunca Öz, bir manada tecerrüt etmiştir (yani her şeyden soyutlanmıştır, yalnızdır, tektir, başka şeylerle normal anlamda bağlantısı yoktur). Ve dış yüzü sadece cevher ve sonra şuur ve sonra şuur sahası ile bedene kadar, yani maddi ortama kadar kendini gösterir. Bunda merbutiyet (ilişki, bağlanma) ancak cevher vasıtası ile yerine getirilen bir meseledir. Yani cevherin ihtiva etmiş olduğu vibrasyonel karakter ve seviye nereye göre ayarlanabilmişse oranın buuduna (boyutuna) merbutiyet vardır.

           Şüphe yok ki, kendisi Mutlak olan Allah, önce Özü yaratmıştır. Bu Öz kendinde bütün kâinatları mezc etmiştir (bir bütün halinde toplamıştır). O, enerji, vasıta ve varlıktır. Özün enerji vasfı, Mutlak olan Allah’ın bizatihi meydana getirmiş olduğu kâinat ışığı veya enerjisidir. Bu enerji her şeyin mebdei (kökeni, başladığı nokta) ve her şeyin esasıdır. Onun varlık kâinatında zuhuru (belirmesi) ancak yaratılışla ortaya çıkar. Öz budur. Cevher ise bu Özün kendi dışında teşekkül ettirdiği ve kâinat maddesinin enerjisine mukavemet edebilecek (kâinat maddesinin enerjisinden) daha yüksek bir enerji terakümüdür (birikimidir, toplanmasıdır).

           Şuur, gerek Özdeki, gerek cevherdeki bu enerjinin aksiyon halindeki tavrıdır. Ve böylece aksiyon halindeki tavırlanma, yani maddeye karşı bir vaziyet alma, kendiliğindenlik, bizatihi olmak, bilgiyi kullanma kudret ve selahiyetinin bir yerde toplanması, böylece şuur dediğiniz bir yeni mekânı teşkil eder. O halde şuur, umumi manası ile Özün ve cevherin enerjisinin, madde kainatı karşısında, aksiyon halindeki faaliyeti neticesinde ortaya çıkan bir tavırlanmadır. Bu tavrın neticesinde aksiyon mevzuunun ve mekânının bilgisi tahaddüs eder (ortaya çıkar). Sizin bu şuuru idrakiniz mümkün değildir. Fakat bu kadar bilmenizde fayda vardır.

           İşte "şuur sahası" böyle bir aksiyonun neticesinde meydana çıkar. Dolayısıyla, Şuur sahası, özden cevhere, cevherden bir tavırlanma ile sahaya intikal eden değişik karakterdeki enerjilerin ihtizazlarının (titreşimlerinin) bir dalgalanması, muhtelif mekânlardaki yerleşmesidir. Şuur sahasının mekânı birkaç yönlüdür. Sizler mekânı da tasavvur edecek kadar değişik bir tahayyüle malik bulunmadığınız için, ancak mekân olarak maddi ve perisprital mekânları anlayabilirsiniz.

 


Tartışılan Bilim Parapsikoloji
İnsanın Olağanüstü Yetenekleriyle Ruhsal Gücünün Araştırılmasıı
Richard S. Broughton

Say Yayınları


Dünyada birçok kişi, parapsikolojik deneyim, ya da kısaca ESP diye nitelenen psişik olguyla karşılaştığını iddia ediyor. Ortaya çıkan sorun, bazı yanıtların bulunmasıyla bir çözüme kavuşacak; işte o zaman, günümüze kadar çok tartışılan 'Parapsikoloji' gerçek bir bilim kimliğine bürünecektir.

Günümüzde, cinayet araştırmalarının ve arkeolojik kazıların yapılmasında bile kullanılan 'psişik yetenek'in varoluş kanıtlarını sunan 'Tartışılan Bilim' Parapsikoloji'nin, gelecekte insanlığa ışık tutacak kavramların öncülüğünü üstlenen bilimsel bir yapıt olduğuna inanıyoruz.

Çeviren: Vedii Evsal - 277 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-468-074-4; Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1996
Özgün Dili: İngilizce

Antik Mısır Sırları
Ergun Candan

Bir zamanlar "Ezoterik Kültür"ün önde gelen kalelerinden biri olan Antik Mısır, Dünya coğrafyasında yer almış en gizemli toplumlardan biridir.
Mısır, kadim çağlardan çok sayıda kişiyi eğiten ve yetiştiren bir okuldu... Bir zamanlar yeryüzünü aydınlatmış olan "Osiris'in Işığı", bugün terkedilmiş mabetlerde artık sönmüş durumdadır. Atlantisli bilge Thot'un binlerce yıl önce söylemiş olduğu kehanet niteliğindeki şu sözleri, bugün tam anlamıyla gerçekleşmiş bulunmaktadır:
Ey Mısır! Gelecek kuşaklara senden hatıra olarak sadece inanılmaz masallar kalacaktır ve seninle ilgili olarak geriye, taşlara oyulmuş kelimelerden başka bir şey kalmayacaktır...Evet... Taşlara oyulmuş bir tarih... Bu taşa sayfaların üzerine işlenmiş hiyeroglifler arkeologlar ve tarihçilerce bugün çözümlenebilmiştir. Ama bütün bunlara rağmen ortada yine de, önemli bir sorun kalmıştır:
Bu gizemli tarihin ve kültürün sırlarına nüfuz etmek...
İşte bunu yapabilmek için, tarihin geçmiş dönemlerine geri dönüyor ve bir zamanlar Mısır'daki mabetlerin içinde yaşananları gözümüzün önünde canlandırmaya başlıyoruz... Kitabın sayfalarını açtığınızda, Mısır'da gerçekleştirilen "Gizli Öğreti"ye, mabetlerin içine girerek, bizzat kendiniz rahiplerin arasında yaşayarak şahit olacaksınız.

Mısır Ezoterizmi ile ilgili sırların ele alındığı bu kitapta Mısır mabetlerinin içine girip bir zamanlar buralarda yaşananlara tanıklık edeceksiniz... Kitapta ayrıca Mısır’ın Ölüler Kitabı’nın çok geniş bir özetini ve burada geçen sembollerin ezoterik açılımlarını bulacaksınız.

Ergun Candan’ın o alışık olduğunuz açık ve sade anlatım üslubuyla kaleme aldığı bu çalışmasını ilgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz.

479 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9758312243; Boyut: 13,5x19,5 cm
Özgün Dili: Türkçe


Mısır’ın Ölüler Kitabı | Orjinal isim: Le Livre Des Morts

Albert Champdor

Ruh ve Madde Yayınları
/ Ezoterizm Dizisi

… Elinizdeki özet yapıt, bir sürü alışılmamış sözcük, tanrı adı ve ilk bakışta saçma görünen imajlarla doludur. Ancak, şurasını unutmamak gerekir ki M.Ö. 3000 yıl süren bir uygarlık odağı olarak ortaya çıkan bir dünya parçasının bu verilerini bir çırpıda “Vah zavallı putperestler!” veya “niçin ölüm karşısında bu kadar ilgi ve zahmet?” biçiminde bön yorumlarla geçiştiremeyiz.
Bu çevirisini sunduğumuz yapıt şu bakımdan yararlıdır: Size asıl Ölüler Kitabı’nın bilimsel ve karşılaştırmalı çevirilerini olduğu gibi aktarsaydık, daha ilk satırlarda hiçbir şey anlamamanın verdiği sıkıntıyla kaldırır atardınız.
Oysa kitabın Fransız yazarı, -bütün ciddi araştırmalarını değerlendirmeyi bir borç biliriz- Mısır’a, on dokuzuncu yüzyılda moda, bir Pierre Loti romantizmi ile gitmiştir…
(Önsöz’den)

------------------------------------------------
119 s. — 3. Hamur– Ciltsiz — 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 975-8007-59-9
119 s., 1. Basım: 1984, 3. Basım
 

ÖLÜM SON DEĞİLDİR SENTEZ - YUSUF MİRDOĞAN

Yazarı: YUSUF MİRDOĞAN
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: İSHAK BASIMEVİ
Yayın Yeri: İSTANBUL / 3 BASKI
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1975
Dili: Türkçe
sayfa say. 244

 

İÇİNDEKİLER:
-Tanrı duygusu.
-Dünyamızın canlıya dönüşmesi.
-Üreme hücreleri.
-İçgüdü.
-Mikrolar, insan ve evren.
-İlk yapılarımız.
-Ölüm son değildir.
-Benliğim.

 

Yazar : D.Ray Griffin
Çeviren : Yasemin Tokatlı

"Zihin" ve zihnin olağanüstü gibi görünen güçleriyle ilgili tartışmalara Whitehead ve hologram felsefesi açısından bakan çeşitli makalelerı içeren bu derleme, okuyucuyu parapsikolojinin felsefi açısıyla buluşturuyor. Ayrıca "deja vu", "beşinci boyut", "küresel perspektif açısından ruhsal, kişisel ve siyasal din" gibi başlıklara postmodern bir perspektifle bakan makaleleri de bu kitapta bulabilirsiniz. Seziyorsunuz, görüyorsunuz, hissediyorsunuz... Bazı olayları önceden sezmek, olmadan evvel anlamak... Bu nasıl olmaktadır?

Çeviren: Yasemin Tokatlı - 197 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-8007-53-X; Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1998
Özgün Dili: Bulgarca

 

Aslan Halkı: Gelecekten İnterkozmik Mesajlar

Metafizik ve kadim inançlarda parapsikoloji konusunda yazdığı kitaplarla tanınan Murry Hope, başka bir dünyadan ve başka bir zamandan olan aslanımsı bir ırkla, PASCHATLARLA telepatik iletişimlerini açıklıyor.

· Tüm yaşamın Merkezi Yaratıcı Kuvvet ile nasıl bağlantıda olduğunu,
· Evrendeki diğer zeki yaşam formlarının gerçekliğini,
· Bazı insanlar görünüşte kolay hayat sürmekteyken, diğerlerinin neden acı çektiğini,
· Zamanı düşman edinmeyip, onunla nasıl dost olabileceğinizi,
· İyi ve kötüye dair yeni bir kavramı,
· Şifa ve kendi kendine şifa süreçlerini,
· Kendini keşfetmenin yeni ve ilginç yollarını,
· Sirius ile Dünyamız arasındaki kozmik bağlantıyı bu kitapta keşfedeceksiniz!

Kedigillere yakınlık duyuyorsanız, Dış Uzaydan ve Dış Zamandan gelen bu şaşırtıcı açıklamaları içeren Aslan Halkı’nı severek okuyacaksınız.

Yazar: Murry Hope
Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
Çevirmen: Anonim
Sayfa sayısı: 176
ISBN: 978-975-8584-29-1
Basım tarihi: Haziran 2009

 

Lemurya Yolu Asli Doğanızı Hatırlamak
(The Lemurian Way: Remembering Your Essential Nature)

Açıklama:
Lemura Yolu, Lemurya Uygarlığı'nın ve daha da önemlisi, bir Lemuryalı olmanın ne anlama geldiğinin büyüleyici bir anlatımını sunuyor.
Yazar-medyum Lauren O. Thyme (Sareya Orion ile birlikte), Lemuryalı Büyüklerin aktardıkları bilginin rehberliğiyle Lemurya toplumunu, yaşam tarzını, prensiplerini, felsefesini, işlerini, geleneklerini ve Işık tapınaklarını şaşırtıcı bir ayrıntıyla ve ustalıkla anlatıyor.
(Arka Kapak'tan)

 

 

P'taah-Pleiades Mesajları 2

1991 yılının ikinci yarısında gerçekten olağandışı ve çok özel bir şey oldu. Avustralya'nın Kuzey Queensland sahilinin tepelerindeki bir evde bir grup insan on altı hafta boyunca, yıldız halkından birinin öğretisini dinlemek üzere düzenli biçimde toplandı: Pleiades Takımyıldızı'ndan P'taah'ın sevgi ve bilgelik dolu öğretisini. İnsanlığın, huzursuz, korku dolu bir bilinç ve içimizdeki Tanrı'nın yadsımasının insafsız etkileri yüzünden daha önce hiç olmadığı kadar gerilim ve ıstırap içinde yaşadığı bir dönemde, P'taah iletişimi bundan daha uygun bir zamanlama ile yapılamazdı. P'taah, insanlığı ayrılıktan Bir'liğe geçirecek olan büyük değişime hazırlayan yüce varlıklardan biri. Onun medyum Jani King aracılığıyla verdiği, sınırsız bir sevgi, sevinç, yükseliş mesajı ve günlük hayata uygulanabilir bir somut bilgidir; her ne kadar bu bilgi insan realitesini oluşturan inanç yapılarını temelinden sarsacak olsa bile. P'taah, insanlık ve Dünya gezegeni için gelecek olan yüce değişimlerden söz ediyor, o görüş alanımızı yaşam-dolu ve çok-boyutlu bir evrene açıyor. O, İç-Dünya halkından ve Yıldız halkından söz ediyor ve böylece bize asla yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Dahası, o bize, korkuyu sevgiye dönüştürmemiz, gerçekte kim olduğumuzu keşfetmemiz için büyük bir anlayış sunuyor. O, insanı hayatta kalabilme mücadelesi içeren bir bilince hapseden dogmaların ve kavramların prangalarını yumuşaklıkla eritiyor ve tüm görünümlerin aksine, insanlık için muhteşem güzellikte bir kaderi ifşa ediyor. Yıldız-halkının insanlara olan sevgisi P'taah'ın kendi sözlerinden daha iyi ifade edilemezdi: Sizi yuvaya getirmek için her şeyi yapacağız!

Yazar: Jani King
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Jale Gizer Gürsoy
Sayfa sayısı: 317
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1999



P'taah-Pleiades Mesajları 1

1991 yılının ikinci yarısında gerçekten olağandışı ve çok özel bir şey oldu. Avustralya'nın Kuzey Queensland sahilinin tepelerindeki bir evde bir grup insan on altı hafta boyunca, yıldız halkından birinin öğretisini dinlemek üzere düzenli biçimde toplandı: Pleiades Takımyıldızı'ndan P'taah'ın sevgi ve bilgelik dolu öğretisini.

İnsanlığın, huzursuz, korku dolu bir bilinç ve içimizdeki Tanrı'nın yadsınmasının insafsız etkileri yüzünden daha önce hiç olmadığı kadar gerilim ve ıstırap içinde yaşadığı bir dönemde, P'taah iletişimi bundan daha uygun bir zamanlama ile yapılamazdı.

P'taah, insanlığı ayrılıktan Bir'liğe geçirecek olan büyük değişime hazırlayan yüce varlıklardan biri. Onun medyum Jani King aracılığıyla verdiği, sınırsız bir sevgi, sevinç, yükseliş mesajı ve günlük hayata uygulanabilir bir somut bilgidir; her ne kadar bu bilgi insan realitesini oluşturan inanç yapılarını temelinden sarsacak olsa bile.

P'taah, insanlık ve Dünya gezegeni için gelecek olan yüce değişimlerden söz ediyor, o görüş alanımızı yaşam-dolu ve çok boyutlu bir evrene açıyor. O, İç-Dünya halkından ve yıldız-halkından (uzaylılardan) söz ediyor, ve böylece bize asla yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Dahası, o bize, korkuyu sevgiye dönüştürmemiz, gerçekte kim olduğumuzu keşfetmemiz için büyük bir anlayış sunuyor. O, insanı hayatta kalabilme mücadelesi içeren bir bilince hapseden dogmaların ve kavramların prangalarını yumuşaklıkla eritiyor, ve tüm görünümlerin aksine, insanlık için muhteşem güzellikte bir kaderi ifşa ediyor.

Yıldız-halkının insanlara olan sevgisi P'taah'ın kendi sözlerinden daha iyi ifade edilemezdi:

Sizi yuvaya getirmek için her şeyi yapacağız!

Yazar: Jani King
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Jale Gizer Gürsoy
Sayfa sayısı: 316
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1998
----------------------------------------------------------------------

 

BEN O'YUM

Sri Nisargadatta Maharaj

Çağımızın en büyük bilgilerinden birinin olağanüstü öğretisi

"Çağımızın, belki de insanlık tarihinin en büyük bilginlerinden biri olan Sri Nisargadatta Maharaj'ın olağanüstü öğretisini içeren bu büyük eseri sizlere sunmaktan onur duyuyoruz. İnsanlık bugün, her zaman olduğundan daha fazla aydınlanmaya, kendini, aslında ne olduğunu bilmeye, özünü idrak etmeye ve iç huzuruna kavuşmaya şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Sri Nisargadatta, bir güzellik, sevgi ve sadelik örneği olan öğretisiyle okuru gerçekdışı rüyasında, içinde bulunduğu zavallı, korku ve ıstırap dolu hayal dünyasından uyanmaya, gerçek, sınırsız ve edebi varlığını, özünü idrak etmeye çağırıyor. BEN O'YUM, varoluşun gerçeğiyle ilgili tüm düşünce ve inançlarımızı derinden sarsarak, bizi bütünlük, birlik ve mükemmellik içeren sınırsız bir anlayışla karşı karşıya getiriyor. Sri Nisargadatta Maharaj, bağımlı olduğumuz, kendi kendimizi aldattığımız her şeyi elimizden alıp, karşılığında ilahi gerçeği, insanın, hayatın, varoluşun sırrını veriyor ve asıl özgürlüğe zamandan, uzaydan ve her türlü tariften öte olan o En Yüce Hal'e giden en kısa yolu gösteriyor."


Yayınevi : AKAŞA
Dil : Türkçe
Yayın Yılı : 1993
Sayfa Sayısı : 613
Kapak Türü : Karton
Ebat : 13,5x19,5 cm
Çevirmen : Jale Gizer GÜRSOY
Kağıt Türü : İthal
Orjinal Adı : I am That

 

 


Tasavvufa Giriş
(Tasavvufun çeşitli yönlerden bilimsel açıklaması)İsmail Özmen
Parşömen Yayınları / Yayınevi Genel Dizisi


Bu kitap, yeryüzündeki mistik düşünce sistemlerinin sonsuz ummanında oluşan derin anaforlarındaki gezintilerin izdüşümlerinin renkli ve çok yönlü bir öyküsüdür.

Yine bu kitap, tasavvufa çok değişik ve özgün açılardan bakıp, onu çağdaş bilimsel yöntemlere göre yorumlayarak, zenginliklerine yeni ve daha çok zengin değerler ile değişik görüş ve renkler katmayı amaç edinen, daha çok soluklanmasına çalışılan bir kitaptır.

Nasıl ki genelde insan, evrende ve dünyada yalnız ve tek başına yaşayan garip bir tozsa, bu kitapta da insan yine yalnız ve tek başına yaşayan ama bu kez, evrenle, doğayla ve toplumla her yönden el ele ve iç içe, her türlü lekeden uzak, arı duru olan bir varlıktır.

Bu kitap, dünyaya, evrene, topluma ve yaşama bakış açılarınızı değiştirip genişletecek, sizleri hayata çok derinlerden bağlayacak olan üstün değerleri bir bir sunacaktır.

Bu kitap, insandaki önemli, kutsal değerleri içeren bilgelikleri sergileyen bir yapıttır.
(Tanıtım Yazısından)
-----------------------------------------------------------------------
Türkçe
424 s. -- 1. Hamur-- Ciltsiz -- 13 x 20 cm
ISBN : 9786055935023
2008
---------------------------------------------------------------------


 

 

Şems-i Tebrizi'nin Öğretileri

 Mevlana'nın Türk Tasavvuf Şiiri üzerindeki etkisi hiç kuşkusuz tartışılamaz. Bu nedenle, onun manevi hocası Şems'in öğretileri birçok konuyu aydınlatmak bakımından önem arz etmektedir. Ayrıca Şems ve Mevlana arasında nasıl bir bilgi alış verişi olduğunu, Şems'in kendi söylemlerinden öğrenmek mümkündür. Şems-i Tebrizi'nin bize bırakmış olduğu tek eser onun "Makalat"ıdır. Makalat, konuşmalar demektir. Mevlana'nın Mesnevisi gibi bu eseri de Şems kendisi kaleme almış değildir. Konya'da bulunduğu iki buçuk yıl boyunca medrese ve camilerde verdiği vaazlardan oluşan bu eser, Mevlana'nın teşviki ile müritleri tarafından kaleme alınmıştır. Bu konuşmalar mecmuası "Esrar-ı Şems al-Din-i Tebrizi" veya "Hırka-yı Şems-i Tebrizi" unvanlarıyla da Mevleviler arasında bilinmekte idi. Fakat en yaygın unvanı "Makalat-ı Şems-i Tebrizi'dir. Şems'in Makalatı gelişi güzel konuşmalarından oluştuğu için dil, üslup ve anlatımda yer yer kopukluklar ve örgüde istikrarsızlıklar görülür. Hitap edilen kimi kişiler de esrar perdesinde gizlidir. Yazanlar, sanki Şems'in konuşmalarını bazen özet halinde yazmaya çalışıyorlardı. Onun aşk denizi çok çalkantılı olduğu için her an yeni dalgalar meydana gelmekte ve fikirlerdeki durgunluk yok olmaktadır. Bunu kendisi de şu sözlerle ifade etmiştir: "Bende yazı yazma alışkanlığı yok ve yazıya dökmediğim sözler bende kalır ve her an yeni bir şekil ve biçim alırlar" (Makalat).

Bu kitapta yer alan Şems'in konuşmaları (makalatı) karmaşık bir mozaikten kurulu olduğundan İran'da yayımlanan karşılaştırmalı metinler ile Türkçe ve İngilizce yapılmış çevirilerden de yararlanmak suretiyle yeniden düzenlenmiş ve konulara göre sıralanmıştır.

Fîhi Mâ Fîh

Fihi Ma Fih, Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin meclislerindeki konuşmalarının, oğlu Sultan Veled veya müritlerinden biri tarafından yazılarak, sonradan bu notların bir araya getirilmesiyle meydana gelmiş bir eserdir. Her fasılda ele alınan mevzu ve meseleler başka başkadır ve her fasıl muhtevası bakımından müstakil olmakla beraber Hazret-i Mevlana'nın umumi olara tasavvufi düşüncelerini, dini, felsefe, ahlaki akidelerini, dünya ve insanlık görüşünü, tabiatını, şiir telakkisini, devrinin birçok mühim olaylarını, muhitini ve nihayet geniş muhiti üzerindeki derin ve büyük tesiri anlatması bakımından tam bir bütünlük gösterir.

Bu eserde hakim unsur tasavvuftur. Birçok fasıllarda doğrudan doğruya, mutlak varlık ve zuhurundan; akl-ı kül ve nefs-i külden; kainat, eflak, anasır ve devirden; dünya ve ahiretten; insan, veli, nebi ve insan-ı kamilden; sülük ve derecelerinden; yakinden, aşk ve cezbeden bahsedilmiştir. Fihi Ma Fah'i okuyanlar Haz-ret-i Mevlana'nın bütün bu hususlardaki düşünce ve görüşlerini ne büyük bir açıklık, sadelik ve aynı zamanda ne büyük bir kudretle anlatmağa muvaffak olduğunu göreceklerdir.

Yazar: Mevlana Celaleddin Rumi
Yayınevi: Ataç Yayınları
Sayfa sayısı: 279
ISBN: 978-975-6205-242
Basım tarihi: Ocak 2007

 

 

Şems-i Tebrizi

Melâhat Ürkmez

312 Sayfa | ISBN: 9789944116862 | Basım Yılı: 2008

"Bir mum, diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından birşey kaybetmez."
- Hz. Mevlana

Hz. Mevlana'yı Hakikatin Sırlarına Ulaştıran Şems-i Tebrizi

Bu kitapta, zâhiri ilimlerde zirveye ulaşmış bir müderrisi, bilginler bilginini önünde diz çöktürerek öğrenci yapan, geleneksel tasavvufa başkaldıran, anlaşılması ve açıklaması güç, tehlikeli görülen davranışlara götüren, Şems-i Tebrizî'yi tanıyacaksınız.

Kimdi bu celâlli, sivri dilli, garip, tahammül edilmez, esrarengiz yabancı?..

Neye inanıyordu, ne istiyordu?..

Mevlâna gibi bir bilgi cevherinin şahsında, o bilgi cevherinin aracılığı ile bütün dünyaya duyurmak, anlatmak istediği sırrın ana konusu neydi?..

İnsanlığa nasıl bir mesaj, nasıl bir insan-Allah ilişkisi öğretmek istiyordu?..

İnancın zirvesinden Hakikatin özüne ulaşan müstesna tefekkür insanı Şems-i Tebrizî'yi okurken, hiç farkında olmadan onun gizemli dünyasının eşiğinden adım attığınızı hissedecek, özellikleriyle dolacak, adeta tılsımlı bir âleme girip büyüleneceksiniz. İçinde bulunduğunuz zamanın dışına kanatlanıp, onun muhteşem dünyasına yelken açacaksınız,

Onun kişilik çemberine girmeye,
Aşk taşıran terennümlerine ortak olmaya,
Onunla yanmaya,
Onunla coşmaya,
Onunla savrulmaya,
Ölümde ölüm(süz)lüğü Onunla bulmaya,
Aşkın kanatlarında Onunla yükselmeye Hazır mısınız?..

Hazırsanız eğer, birlikte yollara düşelim...

Sufi Bilgeliği
Gülistan Sadi
Anadolu ve çevresindeki ülkelerdeki etkinliğini yüzyıllarca sürdürmüş olan Sufiler’in en büyük özelliği, “Ezoterik - Bâtıni Bilgileri”ni, halka hikâyelerle anlatmada göstermiş oldukları başarılarıdır.

Anadolu ve çevresindeki ülkelerdeki etkinliğini yüzyıllarca sürdürmüş olan Sufiler’in en büyük özelliği, “Ezoterik - Bâtıni Bilgileri”ni, halka hikâyelerle anlatmada göstermiş oldukları başarılarıdır. “Adaletsiz sultanlardan birisi bir din adamına sormuş: ‘İbadet şekilleri arasında en iyisi hangisidir?’ Şu cevabı almış: “Senin için en iyisi, öğle uykusuna yatmaktır çünkü o sırada kimseyi incitemezsin.” "İki tür insan devletin ve dinin düşmanıdır: Birisi yumuşaklıktan yoksun sultan, diğeri de bilgiden yoksun din adamı.” Bu hikayeler, “Sufi Yaşam Kültürü”nün temelleridir. Bu kültür hakkında doyurucu bir bilgi edinmek isteyenler için, Ferideddin Attar, Mevlânâ Celâleddin-i Rumi gibi Sufiler’le aynı dönemde yaşamış olan Şirazlı Sadi’nin şimdiye kadar yayınlanmış en kapsamlı, eksiksiz ve sansürsüz çevirisini sizlerle buluşturuyoruz.

Çeviren: Yavuz Keskin - 304 sayfa, 1. hamur, ISBN: 9789758312344; Boyut: 13,5x19,5 cm; Baskı Tarihi: Şubat 2007
Özgün Dili: Türkçe

Makâlât
Tasavvufî Sohbetler

511 Sayfa | ISBN: 9789756205198 | Basım Yılı: 2006 |

Makâlât kitabı, Şems-i Tebrizî´nin bazı meclislerdeki sohbetleri sırasında, Mevlânâ ile konuşurken aralarında geçen bahislerin, müritler ve inkârcılar tarafından sorulan sorulara verdiği cevapların derlenmesiyle oluşmuştur. Eser aynı zamanda bize Mevlânâ´nın özel yaşantısını, onun hayat hikâyesini kapsayan bir çok gizli hataları da gün ışığına çıkarmaktadır.

Mevlânâ´nın, Şems-i Tebrizî ile nasıl buluştuğunu anlatan ve o buluşmanın efsaneleşmiş yönlerini, iyi bilinemeyen, sebepleri anlaşılamayan taraflarını aydınlatmak gayreti gösteren birçok eski ve yeni menakıb yazarları, bu hikâyeleri ancak romantik bir kılıkta uzun uzadıya nakletmeye özenmişlerdir. Makâlât kitabı bu gizli kalmış konular üzerindeki perdeyi kaldırdığı gibi, Mevlânâ´nın, Şems´e nasıl tabi olduğuna da bir dereceye kadar ışık tutmakta ve açıklık getirmektedir. Kitap, herkesçe bilinen halin aksine olarak Şems-i Tebrizî´nin çok keskin görüşlü bir bilgin ve bir hakikat âşığı, mürşitlik mertebesine ermiş ârif bir yol gösterici olduğunu öğretmektedir. İşte sadece bu nokta bile eserin önemini belirtmeye yeter.

 

Çağlar Ötesini Aydınlatan Işık Mevlana Felsefesi
Hanri Benazus

Türkçe
368 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 12 x 20 cm
ISBN : 9789944159111
2008

Mevlana, insan düşüncesine yepyeni mesajlar veren, gerek İslam, gerek batı düşünürlerinin fikir sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan katarak yeni ufuklar açan müstesna yüce bir varlık, ilahi bir ışık, manevi bir güneştir.
O, sahip olduğu ayrıcalıklı inanç ve düşünce yapısıyla gönülleri coşturmuş, bir pir, bir yol gösterici olan insan aklını, içindeki insancıl duyguları ile adeta yıkamış, akıl ve gönülleri her türlü olumsuzluklardan, kötülüklerden, art düşüncelerden, kirden, ikilikten kurtararak temizlemiştir.

 

Mevlana ile Sems
Asik ve Masuk
H. Zekai Yigitler

"Kimi âşık görecek olursan, bil ki o maşuktur. Çünkü o, âşık olmakla birlikte maşuk tarafından sevildiği için aynı zamanda maşuktur da," diyor Yüce Mevlâna.
O Mevlâna ki Şems için şunları söyledi:
"Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. O, elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime; hep aynı nameyi çalıp söyleyen, kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım. Ben onun avucunda bağlar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm. Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. Lâkin siz bunların hiçbirini göremezsiniz."
Büyük mutasavvıfın hayatı "âşık ve maşuk"un gitgelinde gelişti, geçti. Tanrı aşkından insan aşkına uzanan bir sufi şölen olarak adlandırabileceğimiz mevleviliğin özünü ve insan yanını yazar H. Zekâi Yiğitler "Mevlâna'da İnsan Olmak" kitabında ortaya koymuştu.
(Arka Kapak Takdim Yazisi)

Mevlana ile Şems : Aşık ve Maşuk
Yazarlar: H. Zekai Yigitler, Nuriye Yigitler
Yayinevi: Dharma Yayinlari
ISBN: 9789944986861
Sayfa: 184 s.
Türü: Tasavvuf

 

Ölmeden Önce Ölünüz

Ölüm dıştaki her şeyinizi alır ve içsel olarak kendinizi geliştiremediğiniz takdirde doğal olarak hiçbir şeyi ölümden koruyamayacağınız ve sahip olduğunuz her şeyi yitireceğinize dair korku duyarsınız. Ancak içsel benliğinizi geliştirip, dış etkenlerden bağımsız olarak huzur, mutluluk, sükunet ve neşeye kavuşabilmişseniz, benliğinizin ait olduğu bahçeye varıp, saf bilincinizin açan çiçeklerini görebilmişseniz, ölüm korkusu diye bir konu sizin için söz konusu bile olamaz.

Yaşayabildiğiniz kadar yoğun ve dolu dolu yaşayın ki, yaşamın tadı, ölümün neden korkulacak bir şey olmadığına dair bir ipucu sunsun size. Yaşamınızı tanıdığınız taktirde, onun ışığında ölüm diye bir şeyin olmadığını anlarsınız.


Kişinin ancak dolu dolu yaşayarak tanıyacağı bu yaşam sonsuzdur.

Siz yaşadıkça, bu sonsuzluk duygusu da eş zamanlı olarak ortaya çıkacaktır. Ne kadar yoğun yaşarsanız bu duyguyu da o kadar derinden hissedecek, ölümün olmadığını da o kadar hızlı kavrayacaksınız.

Benim dinimde ölüm kutlanacak bir şeydir çünkü aslında ölüm diye bir şey yoktur. O yalnızca yeni bir yaşama açılan kapıdır.
Osho

Çeviren: Elif Ara - 193 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-7200-93-X; Boyut: 10cm x 18cm; Baskı Tarihi: 2001
Özgün Dili: Fransızca

 

Zen Yolu/Tasavvuf Yolu / Kendi Özünü Görmek/Gönül Gözünü Açmak

İşte size aydınlanmayı gerçekleştirmiş, uçsuz bucaksız bir içsel yaşantıya, uçsuz bucaksız bir bilgeliğe erişmiş bir ustanın, Osho'nun, Zen ve Tasavvuf üzerine yaptığı söyleşilerden derlenmiş yetkin bir kitap.
Kendi özünü görmek/Gönül gözünü açmak isteyip de Yol'a çıkmış yolcular için...

198 sayfa, 3.HAMUR,KARTON KAPAK, ISBN: 9757200735; Boyut: 11x18
Özgün Dili: Türkçe

 

 

HAZRETİ ALİ DİVANI
(HZ. ALİ)

  

NEHC ÜL BELAGA (HZ. ALİ BUYRUĞU/ KUR AN-I NATIK)
(HZ. ALİ)

 

Noktanın Sonsuzluğu

Dördüncü Kitap Tevhid, Vahdet, Mürşit, Sohbet, Mürit, Seyr-i Süluk, İnsan-ı Kamil

Lütfi Filiz
Pan Yayıncılık;
İstanbul, 2008, 2. baskı, 13.5 x 19.5 cm, 606 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9758434098
 

Kulluğunun son noktasına gelen insan hiçtir ve Hep'e aynı olmuştur. Hep, kendini hiçe ulaşan kulunda görmeye başlar.

Zatı itibarıyla Allah, sonsuz bir deniz. İnsan ise o denizden alınmış bir damla su gibidir. O damlanın denizden alındığının ve aslının su olduğunun bilinmesi önemlidir ki bu da denizdeki ve damladaki zatın, yani hakikatin faklı olmaması demektir.

An denen nokta, aşk noktasıdır. O noktanın verdiği hareketle dolaşma, gezinme ve uzaklaşma olunca, zaman kavramı ortaya çıkar. O noktada ne derinlik, ne uzunluk vardır ama uzaklaşılınca zaman ortaya çıkmaktadır.

Tevhidde biren başka bir şey yoktur. Her şey birin bir başka bire eklenmesiyle ortaya çıkar. Burada görülen çokluk, birin aynalardaki görüntüsünden başka bir şey değildir.

Elh-i tevhid bilerek, Allah için çalışır. Diğerleriyse kendileri için çalıştıklarını zannederek, bilmeden. Allah için çalışırlar.

'Noktanın Sonsuzluğu', tasavvufun temel kavramlarını derinlemesine açıklayan bir kaynak kitaptır. Lütfi Filiz'in yıllar süren sohbetleri, konuşmadaki akıcı üslup korunarak ve dilin anlaşılır olmasına özen gösterilerek hazırlanmıştır. Dört ciltten oluşan kitabın son cildi Tevhid, Vahdet, Mürşit, Sohbet, Mürit, Seyr-i Sülük ve İnsan-ı Kamil konularını içermektedir.

(Arka Kapak)

Kitaptan bir bölüm

Kulluğun son noktasına gelen insan hiçtir ve Hep’e ayna olmuştur. Hep, kendini hiçe ulaşan kulunda görmeye başlar.


Zâti itibarıyla Allah, sonsuz bir deniz; insan ise o denizden alınmış bir damla su gibidir. O damlanın denizden alındığının ve aslının su olduğunun bilinmesi önemlidir ki bu da denizdeki ve damladaki zâtın, yani hakikatın farklı olmaması demektir.


Ân denen nokta, aşk noktasıdır. O noktanın verdiği hareketle dolaşma, gezinme ve uzaklaşma olunca, zaman kavramı ortaya çıkar. O noktada ne derinlik, ne uzunluk vardır ama uzaklaşılınca zaman ortaya çıkmaktadır.
Tevhidde birden başka bir şey yoktur. Her şey birin bir başka bire eklenmesiyle ortaya çıkar. Burada görülen çokluk, birin aynalardaki görüntüsünden başka bir şey değildir.


Ehl-i tevhid bilerek, Allah için çalışır. Diğerleriyse kendileri için çalıştıklarını zannederek, bilmeden, Allah için çalışırlar.

Lütfi Filiz'in diğer kitaplarından bir bölüm:

Noktada ne uzunluk, ne de genişlik vardır. Ne zaman harf haline gelirse o zaman şekillenir. Kelimeler mânânın suret giymiş halleridir ve sureti tam olarak anlamadan sireti (özü) anlamak mümkün değildir. Gerçek namaz, Allah'a vuslat etmek demektir. Asıl namaz, aynasını bulup onunla görüşmektir. Bu görüşme, hem maddeten hem de manen yapılacaktır. Çünkü O'nun maddesi ile mânâsı birbirinden ayrı değildir. Gerçek anlamıyla oruç, güneşin doğuşundan batışına, yani insanın doğumundan ölümüne kadar, kötü ahlâktan ve o ahlâk ile yapılacak kötülüklerden sakınmak ve o kötü ahlâka bir daha düşmemek olarak algılanmalıdır.

Her şeyin bir başlangıcı, bir de sonu vardır. Eğer bu başlangıç ve son aynı noktada birleşiyorsa o birleşme noktası esas, gerisi teferruattır. Kainat da bu kuralın dışında değildir. Onun da bir başlangıcı vardır. işte "nokta-yı kübra" diye kabul edilen o başlangıç noktasına "Allah" denir.

Allah'ın varlığının en kesin delili, kainatın mevcudiyetidir. Nasıl bir resim ressam olmadan meydana gelemezse, kainat da bir Yaratan olmasaydı meydana gelemezdi. Burada ressam asıl, resim fer'idir (gölge, yansıma)…
 

İnsan, varlığının farkına vardığı andan itibaren bir yandan kainatı tanımaya çalışırken, diğer taraftan kendi derinliklerinde varlığını hissettiği "Gerçek Ben"i aramaya yönelmiş, farklı din ve inanca sahip pek çok insan kendi din ve inançları merkez olmak üzere Yaradan'a ulaşmaya çalışmışlardır.

İnsanın kendini tanıması ve kendinde var olanı görmesi fikir gözünün açılması ile mümkündür. Ancak o zaman insan fanide bakiyi zevk edebilecektir.

Fikir gözü ya da gönül gözü ile seyredebilmek için cehil adı verilen karanlıktan kurtulup ilmin aydınlığına yönelmekten başka çare yoktur.

Asıl olan kişinin kendini gönül gözü ile görmesi ve kendinde var olan esasın farkına varmasıdır. Dört ciltten oluşan ve ilk cildini elinizde tuttuğunuz bu eser, işte bu arayışın meyvesidir.
 

PARAPSİKOLOJİ - DUYULAR DIŞI İLETİŞİM

Orjinal ad:
Kitabın Yazarı: D. Scott Rogo

SUNUŞ
Parapsikoloji, ruhsal (PSI "say" diye okunur) yeteneği ve onunla ilgili olayları inceleyen bir araştırma dalıdır. Parapsikoloji'nin alanına giren olayları iki ana grupta toplayabiliriz: Zihinsel deneyimler ve fiziksel etkiler. PSI fenomeninin zihinsel ya da sübjektif tipten olanlarına Duyular Dışı İdrakler (DDİ) denir. DDİ'den kasıt, bildiğimiz beş duyusunu kullanmadan bireyin kendi dışında olan bir şeyin farkına varmasıdır ki, bunun içine durugörü, telepati ve prekognisyon girer. Bunların ayrıntılarım konuların akışı içinde göreceğiz.
Bazı fizik etkiler meydana getiren PSI fenomenine psikokinezi (PK) denir. Bu tür olaylarda, süjenin elini, ayağını (motor sistem) kullanmadan çevresindeki eşyalar üzerinde fiziksel etkiler meydana getirmesi söz konusudur. Yani, psikokinezi (PK); zihnin madde üzerindeki kaslar ötesi fonksiyonudur.
Parapsikoloji'nin konusuna giren olaylar göstermiştir ki, PSI iletişimi genel anlamda birey ile çevresi arasında, bilinen öteki iletişim şekillerine nazaran daha doğrudan doğruya bir nitelik göstermektedir. Buna rağmen aslına bakılırsa, PSI'nin bu direkt çalışması henüz açıklanmış değildir. Bundan dolayı da; Batı'da klasik Ortodoks bilim hala bu gibi olayları görmemezlikten gelmekte ya da "süper natural" damgasmı vurarak, şimdilik rafa kaldırmaktadır. Buna rağmen, PSI yeteneği ve onunla ilgili olayları içeren kanıtlar gün geçtikçe giderek çoğalmaktadır. Üniversite düzeyindeki çalışmaların yanısıra, birçok dernek ve özel kuruluş bu konuda faaliyette bulunarak dergi ve kitap yayınlamaktadırlar. Bu gelişmelere paralel olarak yurdumuzda da Parapsikoloji Derneği, (Kadıköy - Sakızgülü Sokak, No: 21) İstanbul'da çalışmalarını ve yabancı ülkelerdeki benzerleriyle iş birliğini sürdürmektedir.
Parapsikoloji'nin araştırma alanına giren olaylar, tarihin çok eski devirlerinden beri insanlar arasında "ruhsal deneyimler" olarak bilinir. Bu deneyimler, hemen hemen tüm kültürlerin folklorunda anlatılagelmiştir. Bu anlatılanlar birçok bakımlardan ortak yanlar taşımaktadır. Zaman zaman günümüzde yapılan anket çalışmaları da göstermektedir ki, insanların çoğunluğu, hayatlarının bir döneminde şu ya da bu türden bir PSI deneyimi geçirmişlerdir. Gerek ABD, gerekse Avrupa ülkelerinde yapılan kamuoyu yoklamaları bunu ortaya koymuştur. Bizde ise bu, adeta kültürel bir miras olarak ortada apaçık durmaktadır.
Örneğin, yaşanan bu kişisel deneyimlerden en yaygın olanı, "gerçekleşen rüyalar"dır. Başka, bir ifadeyle, "haberci rüyalar". Kendiliğinden ruhsal deneyimler hemen hemen her uygarlık tarafından, çeşitli derecelerde, ciddiyetle ele alınmıştır. Bu deneyimler, dinsel ve majik sistemlerin gelişmesinde önemli rol oynamışlardır.
19. yüzyılın ikinci yarısında, bu geçmişine rağmen PSI fenomeni, felsefî açıdan imkansız görülüyordu. Dinlerin ruhsal yanıyla bilimin materyalist felsefesi arasındaki terslik, insanlar arasında küçümsenmeyecek bir çelişki oluşturuyordu. Bu boşluktan ve tatminsizlikten cesaretlenen bir iki bilim adamı, ilk olarak 1882'de İngiltere'de (ve sonra ABD'de) dernekler kurdular. Bunlar o zamanlar, PSI deneyimlerini ellerindeki bilim yöntemleriyle incelemeye çalıştılar. Kendiliğinden yaşanan deneyimlerin listesini yaptılar. Bunları sınıflandırdılar. Özellikle telepati konusunda (19. yüzyıl sonlarında Avru pa'da, 20. yüzyılın başlarında da ABD'de) testler geliştirildi ve uygulandı. Bu arada spiritüalist medyomların çalışmalarıyla da ilgilenen parapsikologlar, ölümden sonra hayat ve bedensiz varlıklarla görüşme konularına eğildiler. Tüm bu çalışmalar, konuya karşı daha fazla ilginin doğmasına ve daha çok sayıda bilim adamının da konuya dikkat çevirmesine neden olmuştur. William Mc Dougall (İngiltere), G. Heymans (Hollanda), William James (ABD), Sir Oliver Lodge ve Sir William Barret'in çalışmaları bu
döneme rastlar.
İşte biz de, Scott Rogo'nun "Exploring Psychic Phe-nomena" isimli eserini esas alarak hazırladığımız bu kitabımızla sizlere, PSI fenomeninin incelenmesi için yapılan çeşitli çalışmalardan örnekler vereceğiz. Bu şekilde insanın tanınmasına küçük bir katkıda bulunurken, tanındıkça büyüyen insanın iç uzayına da küçük bir ışık tutmuş olacağız sanırız.
 

GİRİŞ
Geçmiş zamanların bazı dönemlerine, örneğin, "mantık çağı", "aydınlanma çağı" vs. isimler verildiği gibi, benzer şekilde de, içinde bulunduğumuz döneme de, para-normal fenomen açısından "zihin çağı" diyebiliriz. Zira, zihin yeteneklerinin keşfine yönelik olarak psikoloji, biyoloji ve bilimin ilgili dalları, bu dönemdeki kadar elele ve yoğun bir biçimde çalışmamıştır. Bu çalışmaların sonunda, beden fonksiyonları üzerinde zihnin hakimiyetinin ve aradaki sıkı ilişkinin önemi, eskiye nazaran daha çok anlaşılmıştır.
İnsanda psikolojik değişikliğe neden olan maddeler (psychedelic drugs) düne kadar sadece mistik çevrelerde ya da Zen uygulamalarının yapıldığı merkezlerde kullanılırken,' ya da en azından böyle olduğu kabul edilirken, şimdi korkunç derecede kolaylıkla bulunmakta olup, aynı zamanda da şuurla ilgili konularda insanlara değişik bir anlayış kapısı açmış bulunmaktadır. Nihayet bu ve benzeri kapılardan ilerleyen araştırmacılar, önümüze, Duyular Dışı İdrakler (DDİ), psikokinezi (PK), beden dışı deneyimler (şuur projeksiyonu, astral seyahat) gibi konularda yeni yeni bulgular getirmişlerdir.
Aslına bakılırsa, bu tür, insanda psikolojik değişikliğe neden olan, bitkilerden ölülerle konuşmaya kadar, DDİ ile ilgili deneme ve uygulamaların hemen her türünü, bugün "ilkel" olarak nitelediğimiz kültürler, yüzlerce yıldan beri uygulamaktadırlar. Bu arada çeşitli branştaki bilim adamları, bu konularla zaman zaman da olsa hiç ilgi lenmemiş denemez. İnsanın DDİ'leriyle ilgili yeteneklerini, çok eski dönemlerden beri, zaman zaman çok değerli bilim adamları ele almışlar ve değişik medyomlarla literatüre geçmiş deneyler gerçekleştirmişlerdir. Fakat ne yazık ki, gerek bu öncü bilim adamları, gerekse bulguları, o zamanki meslektaşları tarafından görmemezlikten gelinmiş, hatta horlanmış, gerçekler örtbas edilmeye çalışılmış, yani felsefe ve felsefenin maddesel yanı daha ağır basmıştır. Niçin? Çünkü materyalist bilim kültürüne paranormal olaylar uygun düşmüyordu. Batı toplumları, büyük ölçüde, bu tek yanlı maddesel anlayışla gelişimi tercih etmiş ve günümüze kadar böyle gelmiştir. Dolayısıyla materyalist bilimin insanla ilgili bir branşı olan davranışçı psikoloji, insan zihninin sübjektif yanıyla meşgul olmayı yararsız bulmuştur. Çok eskiden beri olduğu gibi, yakın geçmişe kadar da normal ötesi olayların görmemezlikten gelinmesi, onların üzerlerine gidilerek etüt edilmelerinden daha kolaydı ve daima birinci şık tercih edile gelmiştir.
Bununla birlikte son 40-50 yıllık dönemde bilim ve psikolojide, DDİ'ye yönelik şaşırtıcı keşifler yapıldı. Bu keşiflerle yukarıda kısaca değinilen olumsuz tutum temelinden sarsılıyordu. Bu keşiflerin bazı uzantıları, kuantum fiziğinin "zaman içinde geri gidilmesi", "uzayda delikler" gibi konularına kadar uzanıyordu. Bu gelişmelerle birlikte o zamana kadar, kurgu-bilimin dışında ele alınmayan birçok konu, rahatlıkla bu yeni keşiflerle ilgili tartışmalarla ele alınır olmuştu. Bu gelişmelerden klasik psikoloji, kuşkusuz rahatsız oldu. Zira psikoloji, insanı otomatik, programlanmış bir makine olarak tanıtırken, insanın bu kadar basit bir yapıda olmadığı, yukarıda değinilen keşiflerle (ipnoz, biofeedback, DDİ ve insanda psikolojik değişikliğe neden olan maddeler üzerindeki araştırmalar) ortaya çıkıyordu.
"Yeni" fizik ve "yeni" psikoloji diyebileceğimiz, gerçekten yeni araştırma alanları sayesinde bilim; telepati, prekognisyon ve psikokinezi gibi fenomenleri içeren zengin alana gözlerini nihayet çevirmiş durumdadır. Nihayet bu fenomenlerin bilimsel amaçla incelemeye değer oldukları ortaya çıkmış bulunuyor.
"Zihin Çağımızda" yapılan araştırmalar, sadece Zen, Yoga ve insanda psikolojik değişikliğe neden olan maddelerle sınırlı kalmamış; doğaüstü başlığı altında toplanabilecek büyücülük, okültizm ve parapsikoloji bilimi gibi alanlara doğru da nüfuz etmeye başlamıştır. Kuşkusuz böyle bir "ezoterik devrim'lerin hem iyi, hem de kötü yanları vardır. Bir yandan gelişi güzel herkesin, çoğunlukla sağlıklı olmayan bir yaklaşımla doğaüstü olaylara yönelmesini mümkün kılarken; öte yandan bilimi, parapsikolojiyi saygıdeğer bir disiplin olarak tanıyacak şekilde motive etmiş bulunuyor. Konunun bu yüzü, en güzel şekilde 1969'da Amerikan Bilim Geliştirme Kurumu tarafından ortaya konmuştur.
"Zihin Çağı"nın başka yararlı yanı da, insanlara ruhsal fenomeni araştırma olanaklarım sağlamış olmasıdır. Çok uzun zamandan beri, konuyla ilgili dikkatli araştırma ve denemelere ihtiyaç duyuluyordu. İşte bu kitap bir bakıma, bu ihtiyacı biraz olsun karşılamak amacıyla kaleme alınmıştır.
İlerideki sayfalar, beşerî şuurun değişik yüzlerine ait raporları içermektedir. Bunların arasında, bir objeye sadece dokunarak gerek objenin kendisi, gerekse sahibi hakkında nasıl bilgi edinilebildiği (psikometri), bedenin terk edilerek uzak yerlere kadar nasıl gidildiği (beden dışı deneyimler) gibi parapsikolojinin ilginç inceleme alanları bulunmaktadır. Ayrıca, insan zihninin fotoğraf plakasını etkileyerek nasıl resim meydana getirdiği hususuyla ilgili raporlar da vardır. Tüm bunlara, el sürmeden, zihin gücüyle eşyaların nasıl hareket ettirilebildikleriyle ilgili deneyleri de ekleyebiliriz. Bunlar, parapsikolojinin, bilimin önüne getirip bıraktığı örnek olaylardan sadece birkaçıdır. Bu birkaç örnek bile, madde ve zihinle ilgili kanunların ötesine taşan kanunlara bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.
 

Parapsikoloji
İnsanlar ve Mucizeler
Werner Keller

  Bu kitapta hem insanlığın tarihi kadar eski, hem de devrim olarak nitelendirilebilecek yepyeni bir konu ele alınıyor: Telepati, geleceği görebilmek ve benzeri olayları çatısı altında toplayan Parapsikoloji...

Ortaçağ'da Engizisyon tarafından araştırılmaları yasaklanarak şeytani bir içeriğe sahip olduğu öne sürülen doğadışı olaylar, Aydınlanma çağında da nesnel bulunmayarak bir kenara itilmişti. Oysa insanlık tarihiyle başlayan araştırma tutkusu, bizleri yeniden bu konuya eğilmeye zorlamaktadır. Hiçbir pozitif bilimle açıklanamayan bu olguların varlığını reddetmek imkansızdır; o halde bunların varlığını reddetmek yerine niteliklerini anlamaya çalışmak en doğru seçim olacaktır.

Uzakdoğu'ya, Pasifik ülkelerine ve Hindistan'a yapılan uzun gezilerin, araştırma ve incelemelerin gerçekçi sonuçlarından oluşan Werner Keller'in "Parapsikoloji: İnsanlar ve Mucizeler"i, konuyu soluk kesici ve heyecan dolu örneklerle temeline inerek anlatıyor.

İlgi çekici, etkileyici olaylar dizisi ile şaşırtıcı bir kitap.

400 sayfa, 3. hamur, ISBN: 9789944174879; Boyut: 14 x 21 cm; Baskı Tarihi: Eylül 2008

 

ÜÇÜNCÜ GÖZ, Tibet'li doktor-lama ve gizemci Lobsang Rampa'nın olağanüstü, inanılmaz görünen, ama o ölçüde de insanın özünü ve gerçeğini sergileyen yaşam öyküsüdür. Rampa, ülkemizde yeterince tanınmamasına karşın, dünyaca ünlü bir yazar. İlk kitabı olan ÜÇÜNCÜ GÖZ'ü izleyen öteki eserleri de istisnasız, "En Çok Satan Kitaplar" listesine girmişlerdir.

Lobsang Rampa bu ilk kitabında, akıllara durgunluk verecek şekilde yetiştirilmesini ve alın kemiğinin bir burgu ile delinerek alanında açılan (Aslında hepimizde kapalı halde bulunan) Üçüncü Göz'ün nasıl kullanıldığını anlatmaktadır. Bu Üçüncü Göz'le insanların bedenlerinden yayılan ışınların nasıl göründüğünü; düşünce ve kişiliklerinin bu ışınlarla nasıl ortaya çıkarıldığını da açıklamaktadır yazar.

Tibet'in bilinmeyen, gizemli yaşamının, gelenek ve inançlarının, bu arada dini lider Dalay Lama'nın da anlatıldığı kitabı asıl önemli kılan; insanın gizemi, var oluşun ve hayatın amacı üzerine verdiği çarpıcı bilgilerdir. Evet, düşsel, inanılmaz ölçüde şaşırtıcı görünen, ama o ölçüde de insanın Öz'üne, Asıl Gerçek'e ilişkin bilgilerdir bunlar...

Yazar: T. Lobsang Rampa
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Fulya Gencel
Sayfa sayısı: 239
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1998

-------------------------------------------------------------------------------------

İKİNCİ BEDEN, çağımızın en önemli gizemcilerinden, Tibetli doktor-lama Lobsang Rampa'nın olağanüstü, büyüleyici ve inanılmaz ölçüde şaşırtıcı görünen yaşam öyküsüdür. Pek az kitap, dünyanın birçok ülkesinde milyonlarca satan İKİNCİ BEDEN kadar çok ilgi görmüş ve tartışma konusu yapılmıştır. Lobsang Rampa, daha önce yayınevimiz tarafından yayınlanan ve yine olağanüstü bir ilgiyle karşılanan ÜÇÜNCÜ GÖZ kitabının devamı olan bu eserinde, yaşadığı müthiş deneyimleri ve bu deneyimlerden sonra kullanılmaz hale gelen bedenini terk ederek, artık yaşamak istemeyen bir İngiliz'in bedenini -yüce bir görevi sürdürebilmek için- nasıl devraldığı çarpıcı bir dille anlatmaktadır. Doktor Rampa, okült güçler ve doğaüstü olayların önemli bir rol oynadığı hayatını betimlerken, insanın, hayatın, dünyanın geçmişi ve gizemleri üzerinde de çok değerli bilgiler vermekte ve bilinmeyen alemin gizemlerini gözler önüne sermektedir.

Yazar: T. Lobsang Rampa
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Jale Gizer Gürsoy
Sayfa sayısı: 247
ISBN:
Basım tarihi: Nisan 1995


Carlos Castaneda

Sonsuzluğun Etkin Yanı

Çevirmen : Jülide Değirmenciler, Nevzat Erkmen
Ekim 2001, 283 sayfa, ISBN: 975-7190-34-9

"Carlos Castaneda, çağımızın en etkili ve derin düşünürlerinden biri. Onun içgörüleri, insan bilinçliliğinin gelecekteki evriminin kilometre taşlarını döşüyor. Hepimiz ona derinden şükran borçluyuz." - Deepak Chopra- "Carlos Castaneda'nın kitaplarına sahip olduğumuz için son derece şanslıyız... Onun başardığı işin öneminin abartılabilmesi olanaksızdır." - New York Times- Castaneda'nın sağgörüsü, en dehşetli deneyimleri dahi kesin bilgilerle destekliyor. Bizleri, don Juan'ın, antropoloji literatüründeki en olağandışı kişilerinden biri, bir taş devri bilgesi olduğuna inanmak mecburiyetinde bırakıyor. Çalmış olduğumuz kıtadan, esrarengiz bir bilgelik armağanını kabul etmemize yardımcı oluyor. - Life- "Onu okuduktan sonra, dünyaya gene aynı gözlerle bakmak olanaksızlaşıyor... Şayet Castaneda doğru söylüyorsa, şu anda gözlerimizin önünde kimi zaman çok güzel, kimi zaman da ürkütücü bir başka dünya daha var - ama görebilirsek eğer." - Chicago Tribune-

 

Ixlan Yolculuğu

Yaqui Kızılderilisi Don Juan'ın bilgelikleri yalnızca, Zen, Geştalt ve Taoculuk gibi öğretilerle iç içe olmakla kalmıyor, bize dünyanın gizlerini açacak olan yepyeni görme yöntemlerini de öğretiyor.

Yazar: Carlos Castaneda
Yayınevi: Söz Yayın
Çevirmen: Nevzat Erkmen
Sayfa sayısı: 301
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1995

 

 

Buda'nın Öğretisi / Gerçek Sözleri

Gerçek ne keyfidir ne de bir görüş konusudur, fakat karşılaştırılması mümkündür ve gerçeği içtenlikle arayan onu bulur
Gerçek, körden gizlenmiştir, ama ruh gözü olan gerçeği görür.
Gerçek Buda'nın özüdür ve gerçek, sahte ve doğru öğretileri ayırt etmemizde en büyük ölçü olarak kalacaktır.
Değişik gerçekler yoktur, gerçek tektir ve her zaman ve her yerde aynıdır.
Gerçek bize sekiz katlı soylu doğruluk yolunu öğretir ve bu yol, gerçeği sevenin kolayca bulduğu doğru bir yoldur. Ne mutlu o yolda yürüyenlere. iyileştirir ve bizi hasta olmaktan kurtarır; yalnız gerçek, yanılgının kötülüklerini yenebilir.

Yazar: Paul CARUS
Yayınevi: Onbir Yayınları
Sayfa sayısı: 312
ISBN: 9944-5197-0-7
Basım tarihi: Haziran 2006
 

 

 

UFO Gerçeği - Niğde Aksaray olayı  - Haluk Egemen Sarıkaya - Bilim Araştırma Merkezi Yayınları

 


 

RUSYA ' DA TANRI ' YA DÖNÜŞ - ( SOLJENİTZİN RÜYASI TANRI'YI MI ARIYOR )


Yazarı: SHEILA OSTRANDER-LYNN SCHROEDER
Çeviren:
Hazırlayan: ALTIN YAYIN

Yayınevi: ALTIN YAYIN
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO: 29
Yayın Yılı:

Dili: Türkçe

Soviet Psi Training (From Chapter Three of Psi Development Systems)

Ever since the publicjation of Psychic Discoveries Behind the Iron Curtain by Ostrander and Schroeder in 1970, the notion has been popular that Soviet parapsychologists have developed sophisticated techniques for training psi abilities. Ostrander and Schroeder cited several instances of apparent psi training. According to them training has focused on the telepathic sender. Techniques include surrounding the sender with weak electromagnetic fields, stimulating certain acupuncture points with needles, and mental suggestions. Instances are reported of Soviet laboratory psychics who trained themselves through persistent practice of various psi tasks. One prominently mentioned psi research subject, Karl Nikolaiev, had his friends hide objects and then telepathically direct hint to find them. Nikolaiev also credited the development of his psi skills to his training in yogic breathing exercises. Another subject, Alex Monin, trained himself by attempting to induce itching in various innocent bystanders as he sat on a park bench.

In Handbook of Psi Discoveries (1974), Ostrander and Schroeder highlighted a technique for inducing telepathy which they claimed was developed by Vladimir Fidelman, "a psi investigator at the Bio-Information Section of Moscow's Popov Institute." Insufficient data to evaluate this experiment are provided. The technique involves placing the target object in such a manner that it is illuminated by a flashing light. The telepathic sender then concentrates on the target in a rhythmic manner along with the light. According to Ostrander and Schroeder, Fidelman's senders, using numbers as targets, "successfully transmitted 100 out of 134 numbers to a receiver over a mile away." Ostrander and Schroeder claim that the "teleflasher" is an excellent way to get successful telepathy results and their book devoted considerable attention to it (along with other party games, given an ESP twist for training).

Victor Adamenko (1976), a Soviet biophysicist who is also a member of the Parapsychological Association,has reported in a paper, translated by A. J. Lewis, that he has developed means of training subjects in "electrical telekinesis." This is a process of moving small objects by virtue of an electrostatic field buil up in the body. Adamenko claims that the ability of these subjects improved under hypnosis. At the beginning of his experiments subjects charged themselves by rubbing their hands against the surface of a dialectric cube. Eventually they learned how to effect their own body charge without such exercises.

A review of this research by Wortz et al. (1976) prepared under Contract No. XG-4208 by the Airesearch Company states that Adamenko's report "appears to be genuine information and not disinformation." Elsewhere, Wortz et al. describe Adamenko's training methods in a manner suggesting the possibility of an actual psi - and not merely electrostatic - effect as follows:

"His model for training in telekinesis is volitional effort that leads to changes in skin conductivity that are simultaneous with telekinesis. During training, the subjects learn by volitional effort to charge a battery of condensers; the charge is roughly proportional to volitional effort. Once trained, the subjects can use similar volitional effort to electrostatically charge an object at a distance. In describing what may be a current Soviet position in training, Adamenko further states in his discussion on ‘. . . Electrodynamics and Psychoenergetics,' that ‘Production of special states of consciousness and psychic training at the level of psychoenergetics using modem devices has just as great significance as the investigation of the psychic field using physically talented individuals."'

The actual distance over which an object can be electrostatically charged is not sufficiently specified to rule out, as Wortz et al. imply, a normal electrostatic interaction.

An important Soviet researcher is A. S. Roman, described by Lewis (1976) as "a medical doctor with impeccable credentials." Roman has specialized in the field of "psychic self-regulation" or the "influence of self-suggestion on the human organism." His experimental research has extended over twenty years. Lewis (1976) states that this research began in the mid-fifties, "reportedly to discover ways by which cosmonauts could be taught to control their psycho-physiological processes in the conditions of space flight." His training method, which involves active self-suggestion, is drawn from elements of zen, yoga, Chinese medicine, autogenic training and progressive relaxation. Roman has laid great emphasis on research with naive, healthy subjects. Physiological parameters are measured both before and after training in psychical self-regulation. Measurements have included control of skin temperature, induction of a cataleptic state of "waxy flexibility," induction of automatic writing and automatic speech, isolated contraction of abdominal muscles, displacement of the internal organs of the abdominal cavity, alteration of sensitivity to pain, control of blood sugar metabolism, decrease of reaction time, decrease of visual perception speed, increase of memory abilities, and decrease of visual after images. During these experiments, Roman and his colleagues noticed a variety of effects that seemed to obey no lawfulness that depended on the self-regulation exercises. These effects included distortion of body image, feelings of inner agitation, itching and feelings of body discomfort.

Additionally, Roman has researched the use of self-suggestion as a therapeutic tool. Lewis (1976) states that Roman finds self-suggestion superior to any other therapeutic method, including hypnosis. Successful treatment has been researched with regard to some 23 different pathological conditions listed by Lewis.

Roman is one of the proponents of the theory of "bioplasmic energy" in the Soviet Union. This theory, sometimes likened to the occult concept of the "aura," is claimed by its proponents to account for the data of parapsychology. To support this theory, measurements of electrobioluminescence are made using high-voltage photography apparatus of the sort pioneered by Semyon and Valentina Kirlian. Regarding this research, Roman and Victor Inyushin state,

"When the trained subject places his hand on the forearm of the non-trained subject, and begins to suggest to himself a feeling of warmth in the hand, then similar changes will also appear in the arm of the non-trained, although before this he could not produce this by himself. The non-trained subject does not know what the individual trained in autosuggestion suggests to himself and to what extent, this being specified in the conditions of the experiment. Similar results were also noticed with distant contacts (2-3 cm. distance), but sometimes with weaker manifestation. It is possible to produce these effects only with the aid of individuals who developed the ability to voluntarily effect through autosuggestion a number of involuntary unconscious processes in the body (e.g., changing skin temperature).

"To refine the distant action of this effect, a series of special investigations with plants were conducted, as the experiments have shown to be very sensitive indicators of different forms of energy. Also in this case, electrobioluminescence data have shown that during distant contact (5-10 cm.) the autosuggestion of warmth (e.g. in the hand) increased the luminescence intensity in the direction of growth, as compared with the initial condition. On the other hand, autosuggestion of cold decreased it.

The extent to which psi is involved in the experiments of Adamenko and Roman is clearly questionable. The small distances over which "bioenergetic" effects are noticed are not sufficient to rule out nonpsi forms of interaction. It is entirely possible that training in self-regulation has been applied to more specifically measurable psi tasks, and that such research has not been published in a manner that would be accessible to American researchers. Such speculation is tenuous although probably not less informative than current popular accounts of Soviet psi activity.

References

Adamenko, V. Some questions of biological electrodynamics and psychoenergetics. In A.J. Lewis, A Report. Los Angeles: author, 1976.

Lewis, A.J. A Report. Los Angeles: author, 1976.

Ostrander, S., and Schroeder, L. Psychic discoveries behind the iron curtain. New York: Bantam, 1969.

Ostrander, S., and Schroeder, L. Handbook of psi discoveries. New York: Berkeley, 1974.

 

 

  

George Adamski

Uzay Gemilerinde - UFO'larla yakın Temas

Uzay Gemilerinde, Adamkski'nin kendi hikayesidir. Hikaye, uzaylı ilk varlıkla buluşmasıyla başladı, birkaç ay sonra bir ikinci varlıkla devam etti. Bu ikinci ziyaretçi Adamski'yi bir Venüslü Keşif Gemisi'ne, sonra da bir ana gemiye götürdü. Daha sonraki bir tarihte ise bir Satürnlü Keşif Gemisi ve Satürnlü ana gemiye götürüldü. Adamski, bu uzay gemilerinde neler olduğunu, diğer dünyalardan gelen varlıkların ona neler söylediklerini bu eserde anlatmakta, bu yolculuklarda çekilen 16 fotografla bu ifadelerini desteklemektedir.

Yazar: George Adamski
Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
Sayfa sayısı: 222
ISBN: 9758007637
Basım tarihi: Şubat 1999

 

Arkturus Mesajları

Bu olağanüstü kitap, Dr. Norma Milanovich'in, bizden daha yüksek bir boyuttaki, çok daha gelişkin bir uygarlıktan gelen Arkturuslular ile kurduğu bir dizi medyumik iletişim sonucunda ortaya çıkmıştır.

Bu iletişimlerde, Arkturuslu varlıklar kendi boyutlarını, gezegenlerini, yaşam biçimlerini, gelişme yollarını, tekamül düzeylerini, şu anda bulundukları ana-gemiyi, Dünya'da bulunuş amaçlarını, binlerce yıldır sürdürdükleri misyonlarını, burada bulunan diğer uzaylı grupları, Dünyalı liderlerle ve yetkililerle yaptıkları görüşmeleri ve bizi bekleyen geleceği ayrıntılarıyla anlatmaktalar. Spritüel çevrelerde büyük yankılar uyandıran bu kitapta Arkturuslular ayrıca, Tanrı'nın, evrenin ve insanın gerçek doğasını anlamamıza ve kendimizi geliştirmemize yardımcı olacak bilgiler vermekteler.

Arkturuslular, Dünya yeni bir Altın Çağa ve yeni bir boyuta girerken ona yardım etmek için burada bulunduklarını söylüyorlar. Evrensel yasa gereği hiçbir insanın özgür iradesine müdahale edemeyeceklerini, ancak, Dünya'nın girmekte olduğu yeni boyuta geçmeyi seçen herkesi eğitmek ve titreşimlerini yükseltmesine yardımcı olmak üzere burada bulunduklarını açıklıyorlar.

"Biz Dünya katında sadece getirdiğimiz armağanlar ve yararlardan ötürü kabullenilmeyi diliyoruz. Biz işimizi Işığa ve hizmet ettiğimiz Dünyalı kardeşlerimize mutlak bir adanmışlıkla yapmaya çalışıyoruz.

Biz bu kitabın iki farklı dünyanın kıyaslanışı olarak okunmasını arzu ediyoruz. Ancak, hepimizin bir-olduğu bir evrende sizden ayrı olarak görülmek de istemeyiz.

Ve size şimdiden, önümüzdeki yıllarda sevgili Dünya'yı galakside bir Cennet Bahçesine dönüştürecek muazzam bir değişimin ve geçişin müjdesini verebiliriz."

Yazar: Norma J. Milanovich, Betty Rice, C. Ploski
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 295
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1998
 

   

Andromeda'dan Gelen UFO
R. N. Hernandez, W. C. Stevens, Z. R. Montiel
Çevirmen : Rengin Özer
Ocak 1997, 343 sayfa, ISBN: 9759999865

Dünya-dışı (uzaylı varlıkların ziyaretleri)

ANDROMEDA'dan geldiklerini söylüyorlar

Ardromeda, yıldız haritalarında yer alıyor

Sokaklarımızda yürüyüp bizimle birlikte nefes alıyorlar

Temas kurdukları kişi, tanınmış bir bilim adamı ve profesör

Başka bir tanık da işe karışıyor

Olaya Meksika Hükümeti müdahale ediyor

Dünya-dışı varlıklarla uzun konuşmalar yapılıyor

Bilimsel ve dini konular tartışılıyor

Dünya-dışı uzay gemileriyle yapılan yolculuklar ve ziyaretler

Profesör de Dünya-dışı teknik gereçleri kullanıyor

Çeşitli uzay gemileri var

Dünya-dışı bir kadının fotoğrafı çekiliyor: Sonuç şaşırtıcı

Profesör iz bırakmadan kayboluyor .

 

Uzaylı Dostlarım

UFO'lar vardı, yoktu derken binlerce gözlem yapıldı; teknolojik imkanlardan yararlanarak varlıkları, "bilinmeyen uçan cisimler" olarak saptandı. Uçan, ama mahiyeti beşeri ölçümlere göre saptanamayan bu ışık saçan cisimlerin ve onları yönlendiren zekanın niteliğinin hala gölge altında kalması oldukça ilgi çekicidir. Dünya insanının "zihinsel gelişim süreci", yakın bir gelecekte, bu alacakaranlıkta tutulan gerçeği gün ışığında gözlemleyebilecek düzeye yükselince, dünya insanlığı bir bakıma uyanınca, her konuda olduğu gibi, bu konu da apaçık bir hale gelecektir. Bilinmeyenler, bilinenler haline gelmek için özenli bir ilgi bekliyorlar.

Yazar: H. Grenwaid
Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
Sayfa sayısı: 212
ISBN: 9758007610
Basım tarihi: Şubat 1999

 

 

Öncü-Ufo Genel Yapıları - Bilim Araştırma Merkezi

Yazarı: Bilim Araştırma Merkezi
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayın Yeri: İstanbul
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1979
Dili: Türkçe
 

ÖNCÜ-UFO (Genel Yapıları)

Howard Menger 1922 yılında New York’da doğdu. Çok küçük yaştayken New Jersey’deki kır evinde kardeşiyle defalarca gökte ışıklı cisimler gözlemlediler. 1932 yılında uzaylılarla ilk kez açık temas kurdu. İkinci Dünya Savaşında askerliğini yaparken uzaylılarla ilişkisi devam etti. 1956 Temmuzunda ilk kez bir ufoya bindi. Daha sonra değişik tarihlerde diğer planetlere yolculuklar yaptı. Uzaylılardan dünyanın geleceği hakkında çeşitli bilgiler aldı. Menger, tanınmış ufo araştırıcısı George Adamsky’den sonra uzaylılarla açık temasta bulunan, birçok ufo fotoğrafı çeken, konferanslar verip radyo ve televizyon konuşmaları yapan ciddi bir araştırmacıdır. Bu konuyla ilgilenen uzmanlar Menger’in çalışmalarına çok önem verirler. Aşağıda, Howard Menger’in bazı ufo temaslarından örnekler sunulmuştur.
Howard Menger 5 Temmuz 1956 gecesi uzaylı dostları tarafından telefonla arandı. Yine 1 nolu buluşma yerine gelmesi isteniyordu. Dostları birkaç güzel fotoğraf çekebileceğini de söylemişlerdi. Fotoğraf makinesini ve köpeği Tassy’yi de yanına alarak yola koyuldu. Daha sonra olanları Menger şöyle anlatıyor: “Az sonra tepelerin üstünde bir ışık küresi belirdi ve bana doğru ağır ağır yaklaştı, hemen bir resim çektim. Ufo başımın üzerine geldiği zaman alçalmaya başladı, tekrar resmini çektim. Araziye indikten sonra bir kapı açıldı. Köpeğim o yana fırladı, kapıda beliren sarışın eski dostumu hemen tanıdım, köpeği seviyordu. “Merhaba Howard seni gördüğüme sevindim, içeri gel” dedi. Dairevi büyük bir odaya girdik. Ortada saydam bir maddeden yapılmış bir masa ve masanın altında gayet büyük merceğe benzeyen bir şey vardı. Odanın her yanı yanıp sönen bir sürü aygıtla doluydu. Kontrol panosunun önünde ekrana benzer bir şey duruyordu. Bir uzaylı bazı elektronik aygıtlardan gelen bir haberi dikkatle dinliyordu. Sarışın dostum masanın bir yanına elini sallayınca zeminden iki sandalye çıktı, oturduk. Sesin bir başka planetten mi geldiğini sordum. Dostum hayır dedi, dünyanın bir başka yöresinden geliyormuş, her zamanki haberleşmelerdenmiş. Bir otomobilin yaklaştığını haber verdiler, uzaylı kapıyı açarak köpeği eve yollamamı söyledi. Tassy gittikten sonra kapı tekrar kapandı ve hemen havalandık. Masanın altındaki mercekler birden aydınlandı, altımızdaki otomobili o kadar yakından görüyorduk ki, insanların bütün hareketleri seçilebiliyordu, hatta yerdeki otları bile görebiliyorduk. Panonun başındaki uzaylı bir düğmeyi çevirince otomobildeki insanların sesleri ufoyu doldurdu. Merceğin büyütme gücü beni hayretler içinde bırakmıştı, çok yüksekte olduğumuzdan emindim. Ufo tekrar alçaldı ve yere indik. Bir süre sonra sarışın dostum gitme vaktinin geldiğini söyleyerek elini kapının yanındaki ışıktan geçirince kapı açıldı, ikimiz birlikte dışarı çıktık.”
1956 Ağustosunda Menger bir işadamından telefon aldı. Uzaylılarla sıkı ilişkisi olan biriydi, New Jersey’deki bir lokantada buluşmayı teklif etti. Menger lokantaya girdiğinde işadamının yanında genç bir çift gördü, Mars’dan bir hafta evvel geldiklerini söylüyorlardı. Yemek bittikten sonra bir otomobile binerek yola koyuldular. Bir süre sonra bir ufonun yanında otomobili park ettiler. Uzaylılar onları bekliyordu. Menger ufoya bindikten sonra olanları şöyle anlatıyor: “ Havalanırken keskin bir ıslık sesi duyduk. Nereye gideceğimizi bilmiyordum. Genç Marslılara sordum, Ay’ın etrafında birkaç tur atacağımızı söylediler. Kumanda panosunun önündeki uzaylı bazı düğmelere bastı, ışıklar biraz karardı ve ekran üzerinde Ayın yüzey görüntüleri belirdi. Sanki bizden 40 km kadar ötedeydi. Ay’a geldik mi diye sordum, genç kadın gülerek daha havalanmadığımızı söyledi. Hayretimi fark etmiş olacak ki, “Biz istediğimiz planeti çok uzaklardan görebilecek aygıtlara sahibiz” dedi. Tekrar ekrana baktım, önümde bir Ay krateri duruyordu, kraterin içinde mavi, yeşil ışıklar vardı. Hızımızın ne olduğunu sordum, pilot saatte 131.962 km olduğunu söyledi, bu hızı daha da artırmak mümkünmüş. Az sonra diğer uzaylı dönüşe geçtiğimizi haber verdi ve ekranda hızla yaklaşan Dünya’yı gösterdi. Havalandığımız alana konduğumuzda saate baktım, sadece iki saat geçmişti, yani iki saatte Ay’a gidip geri dönmüştük.”
1956 Ağustosunun sonunda her zamanki buluşma yerine giden Menger büyük bir ufoyla karşılaştı. Gemi daha önce gördüklerinden büyüktü. İki uzaylı tarafından içeri davet edildi. Masanın ortasında altın görünümünde yay gibi büyük bir aygıt vardı. Masanın altındaki mercekle bağlantılı olan bu aygıt birden saydamlaşarak çalışmaya başladı. Menger daha sonra olanları şöyle anlatıyor: “Uzaylı bir el hareketiyle açtığı yuvarlak pencereden karanlık uzayda hareketsiz gibi duran tenis topu iriliğinde sisli beyazımsı bir cisim gösterdi. Sonra kumanda tablosu üzerinde bir şeylere dokundu, masanın üstündeki aygıtta üç boyutlu görüntüler belirdi. Muhteşem bir gezegenin üzerinde, sanki birkaç metre yukarda dolaşıyor gibiydik. Bu Dünya değildi, hangi gezegen olduğunu sordum, Venüs dediler. Helezoni merdivenleriyle kubbe biçimli güzel yapılar gördüm. Doğal güzellikler içine özenle yerleştirilmiş ve büyük bahçelerle çevrilmişlerdi. Sonra ormanlar, göller, nehirler ve parlak renkli elbiseler giymiş insanlar gördüm. Pek tanıyamadığım dört ayaklı hayvanlar da vardı. Birden ekran bulandı ve görüntüler kayboldu, biraz sonra kapı havalandığımız yerde açıldı, Dünya’ya gelmiştik. Venüs’e yaptığımız tüm yolculuk yarım saatten fazla sürmemişti.” (Sayfa: 11-19)

George Adamsky 1891 yılında Polonya’da doğdu. Küçük yaşlarda ailesiyle birlikte Amerika’ya yerleşti. 1930’larda Long Beach ve Beverly Hills radyolarında konuya ilişkin programlar hazırladı, konuşmalar yaptı, konferanslar verdi. Kısa zamanda birçok taraftar topladı. 20 Kasım 1952’de ilk kez bir uzaylıyla karşılaşan Adamsky, 18 Şubat 1953’de bir ufoya bindirildi. Uzaylılarla son teması 1954 Ağustosunda gerçekleşti, 1965’de de Maryland’da öldü. Kendisine inananlar olduğu gibi, hayalperestlikle suçlayanlar da oldu. Ama çektiği fotoğrafları inceleyen bilim adamlarına ufoların varlığını tartışmasız bir biçimde kanıtladı. Aşağıda, Adamsky’nin bir ufo gözlemi sunulmaktadır.

George Adamsky 18 Şubat 1953’de yaşadığı dağ evinden anlamını çözemediği bir dürtüyle Los Angeles kentine yönlendirildi. Her zaman kaldığı otele yerleşti. Az sonra otelin salonunda iki kişi yanına yaklaştı ve içlerinden biri Adamsky’e adıyla hitap etti. Mükemmel İngilizce konuşuyordu. Uzaylılardan birinin kullandığı arabaya binerek yola koyuldular. Yolda uzun boylu olanı kendisinin Satürnlü, arkadaşının ise Marslı olduğunu söyledi. Fundalık bir alanda kendilerini bir ufo bekliyordu, bundan sonrasını Adamsky şöyle anlatıyor: “Ufoya girdik, doğruca kontrol odasına geçtik. Bir vınlama sesi duyuldu ve geminin içi iyice aydınlandı. İçinde bulunduğumuz kabinin çapı 5,5 metre kadardı. Yaklaşık 60 cm çapında bir kolon zeminin ortasından tavana kadar yükseliyordu. Sonradan bana bu kolonun doğal enerjileri toplamaya yaradığını ve geminin manyetik eksenini oluşturduğunu söylediler. Manyetik eksenin üst kısmı pozitif, alt kısmı ise negatifmiş, ama gerektiğinde bir düğmeye basılarak kutuplar değiştirilebiliyormuş. Kolonun taban kısmında 180 cm çapında büyük bir mercek vardı, merceğin etrafında iki yarım yuvarlak şeklinde oturacak sıralar yer alıyordu. Oturmam için yer gösterdiler. Girdiğimiz kapının iki yanında uzay haritaları ve grafikler vardı. Dünyadakilere hiç benzemeyen büyüleyici şeylerdi, üzerlerinde şiddetleri sürekli değişen ışıklar yanıp sönüyordu. Pilotun kumanda tablosu bir orgu andırıyordu, düğmelerle doluydu, beş düğmenin sürekli yandığını fark ettim. Geminin içinde karanlık bir tek köşe bile yoktu, ışığın nereden geldiğini bir türlü kestiremedim. Işığın rengini tanımlamak için bildiğimiz renklerin hiçbirine benzemediğini söylemeliyim, belki de bir karışımdı. Ayaklarımın ucundaki merceğe baktım, küçük bir kentin üzerinden sanki damlara sürtünürcesine geçiyorduk. Tahminime göre 30 metreden daha yüksekte değildik, oysa söylediklerine göre 2700 metre yüksekteymişiz ve yükselmeye de devam ediyormuşuz. Bu optik aletler gemi binlerce metre yüksekteyken yerdeki bir insanı görebilirmiş. Manyetik kolon ise hem uzaydan gemi için gerekli gücü sağlıyor, hem de teleskop olarak kullanılıyormuş. Makine dairesini göremediysem de tamir atölyesi olarak kullanılan ufak bir odayı gösterdiler. Az sonra ana gemiye inmek üzere olduğumuzu söylediler. Venüs ana gemisinde gördüklerimi anlatmama olanak yok. Bin yaşında olduğu söylenen uzaylı bir üstat, gelecekte karşılaşabileceğimiz muhtemel bir nükleer felaketten söz etti.” (Sayfa: 22-31)

Lester Rozas Porto Ricolu bir üniversite öğrencisidir. 1966 yılından beri ufolara ilgi duyan Rozas uzaylılarla telepatik ilişki kurmuş, 31 Mart 1967 yılında ilk defa bir uçan daireye binmiş ve Venüslü olduklarını söyleyen varlıklardan çeşitli bilgiler almıştır. Aşağıda, Rozas’ın yaptığı bir ufo gözlemi anlatılıyor.

Rozas bir ufo görmeyi arzuluyor, her akşam iki saat gökyüzünü seyrediyordu. Nihayet 31 Mart 1967 günü saat 19.00’da güçlü bir dürtü duyarak giyindi ve deniz kıyısına indi. Plajda gezinirken adının çağrıldığını duydu. Bir karaltı yaklaştı, uzun saçları omuzlarına dökülen bir erkekti bu. Adının Lean Deeka olduğunu söyleyen adam Rozas’ı kayalıkların arkasındaki ufonun yanına götürdü. Bundan sonrasını Rozas şöyle anlatıyor: “Ufo yerden 60 cm kadar havada asılı duruyordu. 12 m çapında, saydam metalden yapılmış bir gemiydi. Aniden bir kapı açıldı ve dışarı bir kadın çıktı. Tek parça bir elbise giymişti, çok güzel bir kadındı. “Adım Sharanna, Lean Deeka’nın nişanlısıyım” dedi. Lean Deeka birinin yaklaşmakta olduğunu söyleyerek ufoya girmeyi teklif etti. Deeka’nın bir düğmeye basmasıyla birlikte bir vınlama sesi duyuldu ve havalandık. Yerdeki merceğe baktım, epey yüksekte olmalıydık. Sharanna “Şu anda deniz seviyesinden 15 km yüksekte bulunuyoruz” dedi. Birkaç saniye içinde bu yüksekliğe nasıl çıktığımızı anlayamamıştım. Oturduğum koltuğun etrafında 35 cm çapında bir sütun vardı. Lean Deeka “Bu sütun manyetiktir, doğal güç alanından enerji çeker” dedi. Alttaki merceğin aynısı tavanda da vardı, buradan uzayın karanlık boşluğu içindeki yıldızları seyredebiliyordum. Sonra Deeka birkaç düğmeye bastı, büyük bir hızla alçaldığımızı hissettim, kısa bir süre sonra havalandığımız yere indik. Onlarla vedalaşıp araçtan indim. Ufo havalanırken meydana gelecek manyetik alandan etkilenmemem için mümkün olduğu kadar uzakta durmamı tembih ettiler.” (Sayfa: 48-50)
 

 

 

   

Hitler Almanyası nın Gizli Tarihi
Turgut Gürsan

Arka Kapak

İntihar ettiği söylenen Hitler, 2. Dünya Savaşı ndan sağ olarak kurtulmuş ve kutuplardaki Alman üssüne mi kaçmıştı?1947 den beri dünyanın birçok yerinde görüldüğü iddia edilen uçan daireler, gizli Alman teknolojisinin ürünü müdür?Naziler, Ay da ve Mars da üsler kurmuşlar mıydı?Nazi Almanyası nı perde arkasından yöneten gizli örgütler var mıydı? Bunların temel inançları neydi?Hitler in temelini attığı Kutuplar daki denizaltı üsleri halen faal midir?Rus denizaltısı Kursk, neden ve nasıl batırıldı?Hitler in gizemli yönleriyle birlikte, Almanya nın 2. Dünya Savaşı sonrasında dünya hakimiyeti için geliştirdiği akıl almaz projeler ufkunuzu zorlayacak.

Yazar:Turgut Gürsan

Sayfa Sayısı: 280
Dili: Türkçe
Yayınevi: Selis Kitaplar

 

OTOPSİ - ROSWELL OLAYI: GERÇEK Mİ, DÜZMECE Mİ?

Yazar : Yasemin Tokatli

Özellikle 1945’lerden itibaren dünya göklerinde tanimlanamayan Uçan Nesneler (UFO’lar) gözlemlenmeye baslar baslamaz, sonraki yillarda çok sik karsilasilacak bir kelime de ortaya çikti: örtbas. Hükümetler vatandaslarinin evrende (dünya insani disinda) baska zeki varliklarin isaretlerini görmemesine yönelik karsi taktikleri hemen devreye soktular. Bu süreç içinde ABD’nin Roswell bölgesinde düstüğü iddia edilen bir UFO olayı diğer gözlemlerin içinden sıyrıldı. Kitap, bu olay üzerinde elde edilen tanıklıkların ve filmin ayrıntılı bir yorumunu biraraya getirmekte, bunların gerçekliklerini okuyucunun vicdanına bırakmaktadır.

 

 

Çağlar Boyu Uçan Daireler

Bugünkü başarılarımızı, bizden önce gelip geçmiş 40.000 insan nesline borçluyuz. Keşfedilen eski uygarlıklar, yazıtlar, papirüsler, kitaplar insanın dünya üzerindeki serüvenini bir zaman örgüsü içinde sunarlar bize. Gün ışığına çıkan bu şaşırtıcı belgeler bize göztermektedir ki, Fleming'ten önce penisilin, Wright Kardeşler'den önce uçak, Galile'den önce Jüpiter'in uyduları, Apollo uçuşlarından önce Ay, Volta'dan önce pil bilinmekteydi. 21. yüzyılın başında olduğumuz şu yıllarda, çok eskilerin bildiği birçok şey hiç yokmuş gibi gizleniyor ya da efsane ve hayal yakıştırmasıyla geçiştiriliyor. Ama tarihin derinliklerinden göz kırpıp duran birçok şeyi biraraya getirdiğimizde, karşımıza bambaşka bir dünya çıkıyor. Çağlar Boyu Uçan Daireler, bu bambaşka dünya tarihini öğrenmek isteyenler için.

Yazar: Kollektif
Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
Sayfa sayısı: 182
ISBN: 9758007629
Basım tarihi: Şubat 1999
 

 

UZAYLILAR VE UÇANDAİRELER HALUK EGEMEN SARIKAYA 1975 - BİRİNCİ BASIM

 

 

Bermuda Şeytan Üçgeni

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ, arkasından bir dizi roman ve inceleme yazılmasına yol açan, olay kitaplardan biri... Charles Berlitz'in, Karayipler bölgesindeki Miami, Bermuda ve San Juan üçgeni arasında kaybolan, hava ve deniz araçlarının sonunu araştırdığı bu yapıt, ülkemizde de baskı üstüne baskı yapmıştır.

Beş Amerikan askeri uçağı, hiçbir iz bırakmadan kayboluyor Bermuda Şeytan Üçgeni'nin içinde... Bir gemi denizin ortasında mürettabatsız ve yolcusuz, terk edilmiş durumda bulunuyor... Bir romanda geçen olaylar değil bunlar: Yıllardır yüz kadar uçak ve gemiyi, bin kadar da insanı yutup yok eden Şeytan Üçgeni'nin öyküsü yalnızca... Acaba yeryüzünün bir köşesinde olup biten bu olaylara, başka dünyalardan gelen güçler mi neden oluyor?

Yazar: Charles Berlitz
Yayınevi: E Yayınları
Çevirmen: Belkıs Çorakçı
Sayfa sayısı: 198
ISBN:
Basım tarihi: Mart 1993

      

Yıldızlara Dönüş

Erich von Daniken

"TANRILARIN ARABALARI" ve "TANRILARIN AYAK İZLERİ" yazan ERICH von DAENIKEN, bu kitabında da çok büyük bir savla karşımıza çıkıyor: "İnsanlığın cennete gitme düşü gerçekleşecek midir? "Tanrıları" insana yıldızlara dönebileceklerini vaat ettikleri, Tekvin XI, 6'da bu açıkça görülür; Ve RAB dedi:... Ve yapmaya başladıkları şey budur; ve şimdi yapmaya niyet ettiklerinden hiçbir şey onlara men edilmeyecektir. Ve öteki gezegenlerdeki akıllı yaratıklarla ilişki kurulduğu gün, Babil Kulesi'nin günlerindeki gibi birbirimizle tek bir dille anlaşabileceğiz... Yalnız bu nedenden ötürü, görünüşte hayal ürünü olan eski kitapların yorum ve açıklamalarını ve dünyanın dört bucağındaki somut kalıntıları çok büyük bir bilimsel dikkatle incelememiz gerektiğine inanıyorum. 'Tanrılar' tarafından bırakılmış mesajları iyice sindirdiğimiz anda, uzak yıldızlardan gelen astronotlara duyduğumuz korku da silinecektir... Çünkü onlar da (bizim gibi) zamanın belirli bir noktasında yaratılmışlardı."

Yazar: Erich von Daeniken
Yayınevi: Cep Kitapları
Çevirmen: Zeki Okar
Sayfa sayısı: 130
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1995

 

    

Yüce Tanrı'nın izinde

Eski çağlarda uzay yolculuğu

Sayısı 20'yi geçen yapıtlarının büyük çoğunluğu Cep Kitabevi tarafından Türkçeleştirilen ünlü İsveçli araştırmacının SAT 1'de yayınlanan TV dizisine eşlik eden Yüce Tanrı'nın İzinde, dünyanın en eski kültürlerine fantastik bir keşif gezisinin öyküsünü içeriyor ve insanlığın binlerce yıldır merak ettiği konulara çok şaşırtıcı açıklamalar getiriyor...

Yazar: Erich von Daeniken
Yayınevi: Cep Kitapları
Çevirmen: Esat Nermi Erendor
Sayfa sayısı: 231
ISBN:
Basım tarihi: Nisan 1995

 

 

Tanrıların ayak izleri

Bütün dünyada en çok satan kitaplardan biri olan TANRILARIN ARABALARI adlı tartışmalı eserin yazarı Daeniken, TANRILARIN AYAK İZLERİ adlı yeni kitabıyla kendisini eleştrirenlere yeni yanıtlar verirken, ilginç sorular atıyor ortaya: "Ahid Sandığı" diye kutsal metinlerde adı geçen nesne neydi ve şimdi nerededir? İlk insanları uzaydan gelen güçler mi yarattı? Malta'daki dev taş dikitleri ve Bretanya'daki menhirleri uzaylılar mı inşa etti? Eski Çağlarda nükleer bir patlama mı olmuştu? Bunlar ve bunlara benzer birçok soruyla, Daeniken dünyanın en çok yankı yapan düşünürlerinden biri olmakta devam ediyor...

Yazar: Erich von Daeniken
Yayınevi: Cep Kitapları
Çevirmen: Halit Kakınç
Sayfa sayısı: 254
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1993

 

 

 

 

Tanrıların Arabaları

Orjinal isim: Errrinnerungen an die Zukunft

Erich von Daniken

Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ulaşılması güç satış rakamlarına erişen Tanrıların Arabaları, ünlü araştırmacı Daeniken’in gerçekten olay yaratan yapıtlar dizisinin ilki… Daha sonra yayınlanan “Tohum ve Evren”, “Yıldızlara Dönüş”, “Tanrıların Ayak İzleri” ve “Tanrısal Stratejisi” adlı yapıtlarında da sürdüreceği iddiasını, ilk kez bu kitapla ortaya koyuyor Daeniken.

“On bin yıl öncesinin insanı için uzay yolculuğu bir sorun değil, bir gerçekti. Bunun ispatı karanlık geçmişte tanrıların bıraktıkları ve bugün anlamını çözmeye çalıştığımız sayısız izdir…”
(Arka Kapak)
 

İz Bırakmadan
Orjinal isim: Without a Trace
Charles Berlitz
Bugüne kadar Bermuda Üçgeni'nde 150'yi aşkın gemi ve uçak kayboldu. Hem de hiçbir "İz Bırakmadan".
Acaba bir manyetik akım mı bütün bu insan dolu uçakları ve gemileri denizin dibine çekiyor?... Uçan daireler efsanesi gerçek mi?.. Yoksa kaybolduğunu zannettiklerimiz, insan duygularının algılayamadığı "Dördüncü Boyut"un içine mi giriyorlar?..
Berlitz, 20. yüzyılın çözemediği bir sorunu, alabildiğine hareketli bir teknikle ve belgelerle anlatıyor.
Okumadan inanılmayacak bir kitap...
(Arka Kapak)
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
318 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 12 x 19.5 cm
1981
318 s., 1. Basım: Mayıs 1977, 3. Basım
Çeviri : Gönül Suveren

-----------------------------------------------------------------------------------             

ESOTERIK - Berlitz, Charles und Moore, William L.: Das Philadelphia Experiment (1981)

Berlitz, Charles und Moore, William L.: Das Philadelphia Experiment.

Deutsche Buch-Gemeinschaft, Berlin ohne Jahr (1981). Leinen-Einband (sehr gut erhalten) mit Original-Schutzumschlag (am oberen rand vorne mit kleinem Einriss). 14,5 x 22 cm. 212 Seiten. Mit zahlreichen Abbildungen.

1943 machte die US-Marine ein sehr geheimnisvolles Experiment mit außergewöhnlichen Folgen. Die Kopplung von Elektrizität und Magnetismus zur Dematerilisierung eines Schiffes samt Besatzung gelang. Dieses Schiff tauchte Sekuknden später mehrere hundert Seemeilen in Norfolk auf und verschwand wieder an seinen Ursprungsort. Allerdings hatte dieses Experiment verherrende Folgen für die Mannschaft. Einige sterben oder sind spurlos verschwunden; andere wurden wahnsinnig.

Trotz einiger Augenzeugenberichten ist bis heute nicht geklärt, was damals wirklich geschah. Die Marine verleugnet das Experiment.
Die Autoren haben sich sehr viel Mühe mit den Recherchen gemacht und durchleuchten den Vorfall von 1943 von allen möglichen Sichtweisen.Es kommen sehr erstaunliche und merkwürdige Dinge zu Tage. An manchen Stellen des Buches wird es sehr physikalisch und für den Laien eher unverständlich. Ansonsten hervorragend gemacht.

Die Einstein-Rosen-Brücke

(1982)

Der Stoff, aus dem Science-fiction gemacht ist, existiert wirklich, wie der Bestseller-Autor Johannes von Buttlar schlüssig beweist. Er deckt das Geheimnis der sogenannten Schwarzen Löcher auf, die als »Navigationskorridore« Reisen an entfernte Orte des Universums, ja, vielleicht sogar den übertritt in eine andere Zeitdimension ermöglichen könnten. Albert Einstein und Nathan Rosen schufen dafür den Begriff der »Brücke«. Johannes von Buttlar rekonstruiert die atemberaubende Forschungseeschichte der »Einstein-Rosen-Brücke« und zeigt, daß die spektakuläre Vision einer zukünftigen Weltraumfahrt nicht nur in das Reich der Kinderträume oder auf die Kinoleinwand gehört.

Der Autor geht davon aus, daß die von einem Schwarzen Loch verschlungene Materie an einem anderen Ort des Universums durch ein Weißes Loch wieder zum Vorschein kommt. Auch das Raumschiff der Zukunft, mit dem interstellare Reisen über die »Einstein-Rosen-Brücke« durch Schwarze und Weiße Löcher zu außerirdischen Zivilisationen durchgeführt werden könnten, ist theoretisch bereits entworfen. Neuesten Erkenntnissen zufolge sollen allein in der Milchstraße etwa 260.000 hochentwickelte Zivilisationen existieren. Stehen wir vor einem neuen, revolutionären Zeitalter der Weltraumfahrt?

Dr. Johannes Freiherr von Buttlar-Brandenfels, Jahrgang 1940, wurde in Berlin geboren und ist in Australien aufgewachsen. Er studierte Psychologie und Philosophie, Astronomie, Physik und Mathematik. In seinen Werken befaßt er sich unter anderem mit der Möglichkeit der Existenz außerirdischer Zivilisationen und der Verlängerung des menschlichen Lebens, mit der Lichtgeschwindigkeit, der Quantentheorie, mit Psi-Phänomenen und den Beziehungen der Menschen zueinander. Er ist Fellow der Royal Astronomical Society. Mit einer Gesamtauflage von über 25 Millionen Exemplaren gehört er zu den fünf erfolgreichsten Sachbuchautoren der Welt.

 

Genel kültür kitaplarımdan örnekler:

 

Zaman Kavramı

Aristoteles, Augustinus, Martin Heidegger

· İmge Kitabevi
· Basım Tarihi : 01 - 2007
· ISBN : 9789755331485
· Sayfa Sayısı : 103
· Çevirmen : Saffet Babür

Öyleyse zaman ne? Eğer hiçkimse benden bunu sormasa biliyorum; ama soran kişiye açıklamak istesem bilmiyorum. Gene de kesinlikle şunu söyleyebilirim: Hiçbir şey olmamış olsaydı, geçmiş zaman olmazdı; hiçbir şey olacak olmasaydı gelecek zaman olmazdı; hiçbir şey olmasa şimdiki zaman olmazdı. O halde şu iki zaman, -geçmiş ve gelecek- geçmiş artık olmadığına göre, gelecek de henüz olmadığına göre, ne biçimde vardır?
Augustinus
 

 

DEVLET

PLATON (EFLATUN)

| 96 Sayfa | ISBN: 9789758491346 | Basım Yılı: 2009 |

Ya hükümdarlar filozof yahut da filozoflar hükümdar olmalıdırlar; böyle olmazsa, devlet ve insanlık için mutluluk beklenemez.
Çevirisini yaptığımız eser, Symposion ve Phaidonla birlikte Platonun bütün eserlerinin en yüksek noktasını oluşturur. Platonun gençlik dönemi diyalogları Devleti hazırlamasına yardım etmiştir. V. kitabın sonlarına doğru, yani bütün eserin tam ortasında okunan ana cümle şunu belirtmektedir: Ya hükümdarlar filozof yahut da filozoflar hükümdar olmalıdırlar; böyle olmazsa, devlet ve insanlık için mutluluk beklenemez. Bu söz, felsefe tarihinin son derece önemli olaylarından biri olan Sokratesin ölümüne Platonun verdiği son yanıttan başka bir şey değildir.
Devletin ne zaman kaleme alındığı kesin olarak bilinmiyor; zaten Platonun diyaloglarının yazılma tarihleri için elimizde bir takım çıkarsamalardan başka araç bulunmuyor. Bununla birlikte, eserin 372de bitmiş olduğunu kabul edebiliriz.

 

KILGISAL USUN ELEŞTİRİSİ - Salt Aklın Eleştirisi

Konu: Felsefe - Kant

ISBN: 9753970943
Ait Olduğu Dizi:
Çeviren: Aziz Yardımlı
Sayfa: 211 Ebat: 13,5*19,5 cm
Baskı Yeri: İstanbul
Basım Tarihi: 01.01.2000

Üzerlerine ne denli sık ve ne denli uzun uzadıya düşünürsek düşünelim, anlığı her zaman yeni ve her zaman artan bir hayranlık ve huşu ile dolduran iki şey vardır: Üstümdeki yıldızlı gökler ve içimdeki ahlaksal yasa. İkisini de sanki karanlıklara bürülüymüşler ya da ufkumun ötesinde aşkın bir alandaymışlar gibi araştırmam ya da yalnızca tahmin etmem gerekmez; onları önümde görünüm ve dolayısızca varoluşunun bilinci ile bağlarım. Birincisi dışsal duyu dünyasında doldurduğum yerden başlar ve onunla bağıntımı dünyalar üzerine dünyalarla, dizgeler üzerine dizgelerle ölçüsüz bir büyüklüğe, ve dahası bunarlın dönemsel deviminin, bunun başlangıcının ve sürmesinin sınırsız zamanlarına genişletir. İkinci görülemez ’kendim’den, kişiliğimden başlar ve beni gerçek bir sonsuzluğu olan bir dünyada sergiler ki, ancak anlak için sezilebilirdir ve onunla oradaki gibi salt olumsal değil, ama evrensel ve zorunlu bir bağıntı içinde olduğumu anlarım.

 

Felsefenin Başlangıç İlkeleri

Georges Politzer

· Arya Yayıncılık
· Basım Tarihi : 11 - 2009
· ISBN : 978975849339
· Sayfa Sayısı : 256

Georges Politzer her Şeyden önce Gülüştür. Meydan okumanın Gülüşü; başkaldırmanın değil, devrimcinin Gülüşü; anarşistin değil, tarihin mahkumiyet hükmünden kurtulmak için eski dünyanın güçleriyle açıkça alay eden marksistin Gülüşü. Zincirler içinde, Pucheu'nün karşısında, Gestaponun işkenceleri içinde bile, galip gelenin Gülüşü; infaz mangasının karşısında, galip gelenin Gülüşü.

Politzer'in yapıtı, bugün sunulduğu biçimiyle, eskisinden daha iyi olmak üzere, marksizmin temeli olan diyalektik materyalizmin öğrenilmesinde, vazgeçilmez bir hazırlık bilgisi taşımaktadır. Kitap, lise öğrencisine olduğu kadar militan işçiye, belli bir uzmanlık edinmiş aydına olduğu kadar, meraklı okura da hizmet edecektir.
 

1903 yılında Macaristan’da doğan Politzer, genç yaşta ülkesini terk ederek Fransa’da yaşamaya başladı. 1930 yılına kadar felsefe öğretmenliği yapan George Politzer, bu arada resmi burjuva ideolojisi haline getirilmeye çalışılan ve akademik çevrelerce göklere çıkarılan Bergsenizmin gerçek karakterini açıklayan eserini yazarak, ilerici felsefeyi savundu. 1930 yılında Paris İşçi Üniversitesinde Diyalektik Materyalizm dersleri vermeye başlayan Politzer, bu görevini savaş yıllarının başına kadar sürdürdü. 1942 yılında kurşuna dizilerek öldürüldü.

Bir aydın olarak kişiliğini hiçbir zaman işçi sınıfından ve onun ideolojisinden ayrı tutmamış, pratikte de en büyük fedakarlıklarını göstermiş olan Politzer, proletarya için örnek bir öğretmen olarak kalacaktır.

Devrimci felsefe idealizme karşı bir silah olarak kullanmakta olan herkes için, kolay ve rahat anlatımıyla vazgeçilmez bir kaynak olan “Felsefenin Temel İlkeleri” , Politzer’in İşçi Üniversitesi’ndeki derslerinin öğrencileri tarafından zenginleştirilmiş ve geliştirilmiş şeklidir.

 

Felsefe İncelemeleri

Karl Marx,  Friedrich ENGELS

· Yordam Kitapları
· Basım Tarihi : 04 - 2007
· ISBN : 9789944122115
· Sayfa Sayısı : 143
· Çevirmen : Cem Eroğul
Bu kitap, tarihsel maddecilik görüşünü, özgün metinlere dayanarak görece küçük oylumlu bir kitap içinde, olabildiğince varsıl bir biçimde sunmayı amaçlıyor. Bundan yaklaşık yarım yüzyıl önce Fransız Marksist Emile Bottigelli tarafından gerçekleştirilen bu derleme, Karl Marx ile Friedrich Engels'in bu konuda kaleme aldıkları en ünlü metinlerinden yapılmış bir seçme niteliğinde. Metinlerin bir bölümü, zamanında kitap ya da makale olarak yayınlanmış, bir bölümü el yazması olarak kalmış, bir bölümü ise mektup parçaları.

Okurun burada yanıtını bulacağı önemli soruların birkaçı şöyle sıralanabilir: Marx ile Engels, Hegel'in diyalektiğini nasıl anlamışlar ve nasıl kullanmışlardır? Feuerbach düşüncesinde en çarpıcı örneğini bulan metafizik maddeciliğin, toplumsal bir varlık olarak insanı kavrayışındaki temel eksiklik nedir? Diyalektik maddeciliğin doğa bilimleri ile tarih bilimleri anlayışı nedir? Toplum bilimlerinde yöntem ne olmalıdır? Toplumsal ilişkilerde iktisadi etmenin son çözümlemede belirleyici olması ne demektir? Karşılıklı belirlemeler dizgesi içinde devletin, siyasetin, dinin, ideolojinin, felsefenin, bilimlerin etki biçimleri ve ağırlıkları nedir? Toplumsal belirlenme ile bireysel özgürlük nasıl bağdaşır?
 

Metafizik Nedir?
Yayınevi: Birey Yayıncılık
Yazar: Henri Bergson, Rene Guenon, Gabriel Marcel
Kategoriler: Felsefe
 

Özellikler:
İstanbul 1. Basım Türkçe 119 s. Mayıs 1999 İngilizce 13.5 x 19.5 cm

Açıklama:
Bergson, metafiziğin önşartı mahiyetindeki karşıtların bilgisinin ötesinde bir başka türünün ve bir başka bilgi alanının mevcut olduğunun farkındadır.
Metafiziğin alanı ebedi, değişmez ve külli ilkelerin alanıdır. Bilginin elde edilmesi insanın kendini aşmasını dolayısıyla çaba ve cehdi gerektirir. Bu bilgi alelalde bilgiden farklıdır ve bilgi konusu olan şey ile aynileşmeyi icab eder.
Marcel'e göre, insanlar günlük hayatın her geçen gün daha da karmaşıklaşan akışı içinde yüklendikleri fonksiyonlarla yek diğerleriyle ikame edilebilir bireyler haline geldikçe, hayatın içi de bu ölçüde boşalmaktadır.
Guenon: şayet her fert kendi içinde tam bir varlıksa ve Leibnitz'in monadları gibi kapalı bir sistem teşkil ediyorsa metafiziğe yol bulmaya imkan yoktur. Çaresiz bir şekilde kendi üzerine kapanmış bu insan (cet etre), kendisinin ait bulunduğu varlık (existence) planından olmayan bir şeyi bilmek için hiçbir vasıtaya sahip olamayacaktır. Fakat durum böyle değildir. Gerçekte fert hakiki varlığın (l'etre veritable) ancak geçici ve arizi (contingente) tezahürünü (manifestation) temsil etmektedir. Bu fert, aynı varlığın diğer mertebelerinin namütenahi (indefinie) çokluğu arasında ancak hususi bir mertebeden (etat) ibarettir.
Yayınevi olarak önemli çalışmayı birarada yayınlamak siz okurlar için büyük bir kazançtır. Bize "hayırlı olsun" demek düşüyor.
(Arka Kapak)

 

Metafizik Nedir?
Martin Heidegger

Havf hiçliği ifşa eder.
Havf içinde boşlukta yüzüyoruz. Daha açıkça: Varlık bütünlüğü ile kayıp eridiği için havf bizi boşlukta dolaştırıyor. Biz de birlikte kendimizden sıyrılıyoruz. Bu suretle bizzat biz -varolan insanlar- varolanın ortasında kendimizden geçip eriyoruz. Bunun içindir ki esas bakımdan, 'sana' ve 'bana' değil, 'birisine' birşeyler olur. Hiçbir şeye tutunulması mümkün olmayan boşlukta kalmanın sarsıntısı içinde yalnızlık varolmak, daha mevcuttur.

Havf içinde dil tutulur. Çünkü varolan, bütünlüğü içinde erir ve hiçliğin baskısı kendini hissettirir. Ve onun varlığı karşısında 'dır' demek susar. Havf içinde bize birşeyler olduğu zaman, çok vakit boş sükutu, gayesiz kelimelerle ihlal etmeyi aramaklığımız sadece hiçliğin mevcudiyetinin bir delilidir.
(Arka Kapak)

Türkçe
56 s. -- 1. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 21 cm
ISBN : 9799756963295
1998
Çeviri : Suut Kemal Yetkin, Mazhar İpşiroğlu

 

 

Düsünce Tarihi
Yazar:Orhan Hançerlioğlu
Yayınevi: Remzi Kitabevi
ISBN: 9751400015
Basım tarihi: Ocak 1999

Bu yapıt ilk yayımlandığında (1963) Afet Muhteremoğlu, Oguz Kazım Atok vb. gibi değerli yazarlarca Yılın Kitabı olarak nitelenmişti.
Değerli sanatçı Suat Taşer de 29 Ocak 1982 tarihli Milliyet gazetesinde söyle yazı: "Düşünce Tarihi adlı o güzelim kitabının Yeni Baskıdan Önce başlıklı notunda; emegine, çalışkanlıgına, verdiği yaptların yetkinligine ve olgunluguna hayranlık duydugum Orhan Hançerlioğlu, "Öğrenmek benim mutluluğumdur" der. Aydın olanla olmayanı, bu sözün terazinde tartabiliriz."
 

 

Varlık Ve Zaman
Martin Heidegger

Çeviri : Kaan H. Ökten

"Varlık 'idesinin' menşei ve imkanlarını araştırabilmek için, formal-mantıksal 'soyutlama' yoluna gitmek, yani teminat altına alınmış bir soru ve cevap ufkunu tayin etmiş olmak asla yeterli olamaz. Yapılması gereken şey, ontolojik fundamental soruyu aydınlığa taşıyacak bir yol arayıp bulmak ve onu katetmektir. Bu yolun, yegane yol olup olmadığına ve hatta doğru yol olup olmadığına, onu katettikten sonra karar verebiliriz. Varlığın nasıl yorumlanması gerektiğine ilişkin kavgayı halihazırda çözümleyebilmemiz mümkün değildir, çünkü o henüz başlamamıştır bile. Netice itibariyle bu kavgayı 'zorla başlatmak' da mümkün değildir, çünkü kavganın başlayabilmesi için bazı hazırlıklara ihtiyaç vardır.
İşte bu inceleme, tam da bu istikamette yol almaktadır.
Yoksa asli zamandan hareket edip varlığın anlamına vardıran bir yol mu vardır? Yoksa bizatihi zaman kendini varlığın ufku olarak mı açığa çıkarmaktadır?"
(Martin Heidegger)
(Tanıtım Bülteninden)

Yorum: VARLIK VE ZAMAN ÜZERİNE

Varlığın anlamı sorusunu "Ben buna empati sorusu diyorum" diyerek bir kenara bırakan Heidegger Varlık ve Zaman'daki asıl soruya odaklanır; "Varolan ifadesini kullandığımızda aslında ne demek istiyoruz?" işte 1927 yılının başında yayınlanan "Varlık ve Zaman" bu soruya odaklanmaktadır, hem de en temel biçimiyle...
------------------------------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
488 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 15 x 23 cm
ISBN : 9786051030173
2008
 

 


Varlık ve Zaman
Martin Heidegger

Çünkü açıkça çoktandır ‘olan’ anlatımını kullandığın zaman aslında ne demek istediğini biliyorsun. Ama önceleri onu anladığımızı sanan bizler şimdi şaşırıp kaldık...* Bugün "olan" sözcüğü ile aslında ne demek istediğimiz sorusuna bir yanıtımız var mıdır? Hiçbir biçimde.

Öyleyse Varlığın anlamına ilişkin soru yeniden sorulmalıdır. Ama bugünlerde giderek bir de "Varlık" anlatımını anlamama gibi bir sıkıntı içinde miyiz? Hiçbir biçimde.

Öyleyse her şeyden önce yine bu sorunun anlamı için bir anlayışı uyandırmalıyız. "Varlığın" anlamı sorusunun somut olarak geliştirilmesi bu incelemenin amacıdır. Zamanın genel olarak her Varlık-anlayışı için olanaklı çevren olarak yorumu bu incelemenin geçici hedefidir.

- Platon, Sofist, 244 a
(Arka Kapak'tan)
-------------------------------------------------------------------
Türkçe
661 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 16 x 22 cm
ISBN : 9789753970907
2004
---------------------------------------------------------------------
Çeviri : Aziz Yardımlı

 

"İnsanların varlığını belirleyen şey, onların bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır." Karl Marx

KAPİTAL (Das Kapital)

Ekonomi Politiğin Eleştirisi alt başlıklı Das Kapital Karl Marx'ın en önemli yapıtlarındandır. Toplam üç cilttir. 2. ve 3. ciltler Marx'ın ölümünden sonra, dostu ve çalışma arkadaşı Friedrich Engels tarafından notlarının düzenlenmesi sayesinde yayınlanabilmiştir. İlginç bir durum, Marx'ın, 3. cildi ilk sırada, sonra 1. cildi, en son ise 2. cildi yazmış olmasıdır.

Marx, Kapital'de öncelikle "kapitalist toplumun en küçük hücresi" olarak gördüğü "meta"nın çözümlenmesinden başlayarak, kapitalist üretim ilişkilerini bütün boyutlarıyla inceler. "/.../ organik bir bütün olarak bir cisim, bu cismin hücrelerinden daha kolay incelenir/.../ Ayrıca, ekonomi biçimlerinin tahlilinde ne mikroskoptan yararlanılabilir, ne de kimyasal ayıraçlardan. Her ikisinin de yerini, soyutlama gücü almalıdır. Ancak, burjuva toplumda emek ürününün meta-biçimi —ya da metaın değer-biçimi— ekonomik hücre-biçimidir. Bu biçimlerin tahlili, sığ bir gözlemciye, küçük ayrıntılar gibi gelebilir. Aslında da, küçük ayrıntılar üzerinde durulmaktadır, ama tıpkı mikroskobik anatomide yapıldığı gibi." (Kapital, Almanca Birinci Baskıya Önsöz)
 

 

KARL MARX

Demokrİtos İle Epİkuros'un Doğa Felsefelerİ

Differenz der Demokritischen und Epikureischen Naturphilosophie, 1841

Çeviren: Hüseyin Demirhan

112 sayfa,

ISBN 975-7399-64-7

İlk Baskı: Kasım 2000

İÇİNDEKİLER


9 Önsöz

13 İçindekiler

15 Birinci Kısım: Demokritos ve Epikuros'un Doğa Felsefelerinin Genel Olarak Farkı

15 I. İncelemenin Konusu

19 II. Demokritos ve Epikuros'un Fiziği Arasındaki Bağıntı Üzerine Yargılar

21 III. Demokritos ve Epikuros'un Doğa Felsefelerinin Özdeşliği Konusundaki Güçlükler

33 İkinci Kısım: Demokritos ve Epikuros'un Fiziğinin Ayrıntılı Olarak Farkı Üzerine

33 Birinci Bölüm: Atomun Doğru Çizgiden Sapması

44 İkinci Bölüm: Atomun Nitelikleri

51 Üçüncü Bölüm: Atomoi Arkai ve Atoma Stoikeia

58 Dördüncü Bölüm: Zaman

62 Beşinci Bölüm: Meteorlar

73 [Ek'ten Parça]

[Epikuros'un Tanrıbilimine Karşı Plutarkhos'un Yönelttiği Polemiğin Eleştirisi]

73 [II. Bireysel Ölümsüzlük]

73 [1. Dinsel Feodalizm Üzerine. Avamın Cehennemi]

77 Notlar

108 Açıklayıcı Notlar

ÖNSÖZ

KARL MARX

Bu inceleme, eğer ilk amacı bu doktora tezi olmasaydı, bir yandan daha sıkı sıkıya bilimsel, bir yandan da, birçok kanıtlamalarında daha bilgiçlikten uzak bir biçim taşıyabilirdi. Ancak, dış nedenlerden ötürü kitabı bu biçimde baskıya vermek zorunda kaldım. Ayrıca şu da var ki bu kitapta, şimdiye değin Yunan felsefesinde çözülmemiş kalan bir problemi çözdüğüm kanısındayım.

Uzmanlar bilirler ki bu incelemenin konusuna ilişkin olarak ortada, en ufak ölçüde bile işe yarayabilecek ön araştırma yoktur. Günümüze değin, bu konuda hep Cicero ile Plutarkhos'un geveledikleri gevelenip durmuştur. Epikuros'u, Kilise Babalarının ve bütün Ortaçağın —bu gerçekleşmiş akıldışılık döneminin— üzerine koyduğu yasaktan kurtaran Gassendi, açıklamalarında yalnız bir tek ilginç öğe ortaya koyar. Kendi Katolik vicdanını pagan [putatapar] bilgisine, Epikuros'u da Kiliseye uydurmaya çalışır ki bu, boşuna harcanmış çabadır. Böylesi, tıpkı Yunan yosmalarının [Lais] parlak ve serpilmiş vücudu üzerine bir hıristiyan rahibesinin giysisini giydirmeye kalkışmak olur. Gassendi, bize Epikuros'un felsefesini öğretebilmekten çok kendisi Epikuros'tan felsefe öğrenmektedir.

Bu inceleme epikurosçu, stoacı ve kuşkucu felsefe çevrimini tüm Yunan kurgusal düşüncesi ile ilişkileri içinde ayrıntılı olarak ortaya koyacağım daha geniş bir yapıta yalnızca bir hazırlık niteliğinde görülmelidir. Bu incelemenin biçim vb. yönünden taşıdığı eksiklikler, sözkonusu ikinci yapıtta giderilmiş olacaktır.

Gerçi Hegel, yukarıda anılan sistemlerin genel görünümlerini bütünü bakımından doğru olarak tanımlamıştır. Ama onun felsefe tarihinin —ki felsefe tarihi genel olarak ancak bu yapıtla başlamış sayılabilir— o hayranlık uyandırıcı büyük ve cesur planı içinde, hem ayrıntılara girme olanağı yoktu, hem de, dev düşünürün en üstün biçimde kurgusal düşünce adını verdiği şeyle ilgili görüşü, bu sistemlerin Yunan felsefe tarihi için ve genellikle Yunan düşünüşü için taşıdığı büyük önemi görüp kabul etmesine engel olmuştu. Bu sistemler, Yunan felsefesinin doğru tarihi için birer anahtardır. Bunların Yunan yaşamı ile bağlantısını gösteren daha derin bir açıklama, dostum Köppen'in Friedrich der Grosse und seine Widersacher adlı denemesinde bulunabilir.

İncelemeye, Epikuros'un tanrıbilimine karşı Plutarkhos'un yönelttiği polemiğin bir eleştirisini eklememin nedeni, bu polemiğin hiç de tek kalmış bir örnek olmayıp, daha çok, bir türün temsilcisi olmasıdır, çünkü bu polemik, tanrıbilimci kafanın felsefeyle bağıntısını kendi başına en belirgin biçimde ortaya koymaktadır.

Eleştiri, birçok konular yanında, Plutarkhos'un, felsefeyi din mahkemesi önüne çıkardığı zamanki görüşünün genel yanlışlığına değinmemektedir. Bu konuda, her türlü kanıtlama yerine geçmek üzere, David Hume'un şu sözünü anmak yeterli olacaktır:

"... Egemen otoritesinin her yerde tanınması gereken felsefeyi, her fırsatta, çıkardığı sonuçlar için özür dilemek ve kendisine kırılabilecek her tikel sanat ve bilim karşısında kendini temize çıkarmak zorunda bırakmak, kuşku yok ki felsefeye karşı bir çeşit hakarettir. Bu, bir kralı, uyruklarına karşı vatan hainliği etmekle suçlayıp mahkemeye çıkarmaya benzer."

Felsefe, dünyaya baş eğdiren o alabildiğine özgür kalbinde bir damla kan devindiği sürece, düşmanlarına Epikuros'un şu haykırışıyla karşılık vermekten hiçbir zaman usanmayacaktır:

"Dine karşı asıl saygısız kişi, kalabalığın taptığı tanrıları tanımayan değil, tanrılar hakkında kalabalığın inandığını onaylayan kişidir."

Felsefe bunu açıkça söyler. Prometheus'un şu itirafı:

"Sözün açığı, ben o tanrılar sürüsünden nefret ediyorum."

onun itirafıdır, insanın özbilincini en yüksek tanrı olarak tanımayan tüm göksel ve yersel tanrılara karşı onun özdeyişidir. Onun, başkaca hiçbir özdeyişi olmayacaktır.

Felsefe, kendisinin görünüşte sarsılmış medeni durumuna sevinen o zavallı mart kedilerine ise, yine, Prometheus'un tanrıların uşağı Hermes'e verdiği karşılığı vermektedir:

Şunu bil ki şu kötü kaderimi

Senin köleliğine değişmem dünyada.

Zeus Babaya sadık uşak olmaktan

Şu kayanın kulu olmak yeğdir bana.

Prometheus, felsefe takviminde en yüce aziz ve şehittir.

Berlin, Mart 1841

 

 

Varlık ve Hiçlik: Fenomenolojik Ontoloji Denemesi
Jean-Paul Sartre


ISBN: 9789752732957
Çeviren: Turhan Ilgaz Gaye Çankaya Eksen
Sayfa: 783 Ebat: 15,5 x 23 cm
Baskı Yeri: İstanbul
Basım Tarihi: 19.06.2009


Varlık ve Hiçlik, hiç şüphesiz Jean-Paul Sartre’ın “başyapıtı”dır. Sadece Fransız felsefesi açısından değil genel olarak felsefe tarihi açısından da son büyük ontoloji denemesini temsil eder. Dolayısıyla önemini ve güncelliğini hâlâ korumaktadır ve hiç şüphesiz daha uzun yıllar korumaya devam edecektir. Çünkü, insan, ilk defa bu yapıtta, özgür olmaya “mahkum” edilmiştir…

 

 

 

Şato

Şatoya kabul edilmeyen, köyde kendisine bir yer bulamayan ve yine de evine dönemeyen, istenmeyen kadastrocu K.'nin öyküsü, varoluşun doğası ile ilgili anlaşılmaz bir gerçekliği ortaya koyar gibidir. İdris Parry, giriş bölümünde bu büyük eserin kalbinde yatan çift yönlüğü - Bu Kafka için insanın süregelen koşuludur - göstermiştir. Kesinlik ve şüphe, ümit ve korku, mantık ve saçmalık, düzen ve kaos ikilemleri.
Şato, sanki bitmiş gibi hissedilecek, bitmemiş bir romandır. Basit bir dille dünyanın labirentleri anlatılmış ve en garip fantazilerle en derin gerçek ortaya konmuştur.

Yazar: Franz Kafka

Türü: Roman
Yayınevi: Gün Yayıncılık
Çevirmen: Orhan Tuncay
Sayfa sayısı: 360
ISBN: 975872236-0
Basım tarihi: İstanbul / 2003 - Haziran
 

Şato – Franz Kafka ‘Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı’


Franz Kafka 1922’de yazmaya başladığı üçüncü romanı Şato’yu (Das Schloss) tamamlamadan bırakmıştır. Şato, sanki bitmiş gibi hissedilen, bitmemiş bir roman olarak basit bir dille dünyanın labirentlerini anlatmış ve en garip fantezilerle en derin gerçeği ortaya koymuştur.
Sağlığı giderek bozulan Kafka 1922 ilkbaharında malulen emekli edildi. Yazar bu tarihten sonra Şato (Dos Schloss) üzerinde çalışmaya başladı. Hiçbir zaman tamamlanamayan bu romanı 1926′da yayınlandı.
Kafka, “Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.” diyerek insanoğlunun içine doğduğu toplumun tüm kurumlarıyla birlikte bireyi nasıl esirleştirdiğini vurgular. Şato adlı romanında kendini kabul ettirebilmek için kafese girmek için rıza gösterir baş kahraman K.
Şatoya kabul edilmeyen, köyde kendisine bir yer bulamayan ve yine de evine dönemeyen, istenmeyen kadastrocu K.’nin öyküsü, varoluşun doğası ile ilgili anlaşılmaz bir gerçekliği ortaya koyar gibidir. Idris Parry, giriş bölümünde bu büyük eserin kalbinde yatan çift yönlülüğü -Bu Kafka için insanın süregelen koşuludur- göstermiştir. Kesinlik ve şüphe, ümit ve korku, mantık ve saçmalık, düzen ve kaos ikilemleri.
Egemenliğin kurumsallaşmış alanı olan bürokratik düzeneğin dişlilerine takılıp kalmayı, ileriye doğru bir adım bile atamamayı görünürleştiriyor Şato ile Franz Kafka; sınırlarının genişliği kestirilmeyen bir yerleşimde, “Yeryazımcı” kahramanıyla, statükoyu kırmayı, iktidarın nerelere kadar yayılıp örgütlenebileceğine ilişkin bir taslak çıkarmak deniyor; olanca mutsuzluklarına rağmen, özgürleşemeyen, belki de özgürleşmek istemeyen köylüleri o bildik, acılı alaylı biçemiyle okurun bilincine kazıyor.

Şato’ daki (Das Schloss) kadastro memuru k, kendisini büyüleyen bürokrasi ve mimarlık canavarının doğasını öğrenme yolunda tükenip gidecektir.
 

 

Doğanın Diyalektiği

Orjinal isim: Dialektik der NaturFriedrich Engels
F.Engels

· Sol Yayınları
· Basım Tarihi : 07 - 2002
· ISBN : 9757399507
· Sayfa Sayısı : 416
· Çevirmen : Arif Gelen

Friedrich Engels'in Dialektik der Natur adlı yapıtını Arif Gelen Almanca aslından (Dietz Verlag, Berlin 1961) ve 'Sunuş' ile 'Açıklayıcı Notlar'ı İngilizce baskısından (Dialectics of Nature, Progress Publishers, Moscow 1964) dilimize çevirdi ve kitap Doğanın Diyalektiği adı ile, Sol Yayınları tarafından Ekim 2006 tarihinde Ankara'da Kuban Matbaacılık'ta bastırıldı

 

"Ekonomi politikçiler, emek bütün zenginliklerin kaynağıdır, der. Gerçekten de zenginliğe çevirdiği malzemeyi ona sağlayan doğayla birlikte kaynaktır. Ama bundan sınırsızca daha fazla bir şeydir de. O, tüm insan varoluşunun birincil temel koşuludur ve bu öyle bir ölçüdedir ki, bir anlamda, emek insanın kendisini yarattı demek gerekir." (Doğanın Diyalektiği, s. 186)

Doğanın Diyalektiği, Friedrich Engels’in önemi bakımından başta gelen eserlerinden biridir. Bu eser, 19. yüzyıl ortlarında, doğa bilimlerinin ulaştığı başlıca başarıların diyalektik materyalist bir genellemesini verir, materyalist diyalektiği geliştirir ve doğa bilimlerindeki metafizik ve idealist kavramları eleştirir.

Doğanın Diyalektiği’nde Engels, özellikle Rönesanstan 19. yüzyılın ortalarına kadar olan dönem için doğa bilimi tarihinden geniş kanıtlar kullanarak, doğa bilimlerindeki gelişimin son tahlilde pratik gereksinimler ve üretim tarafından tayin edildiğini göstermiştir... (Sunuştan)

 

DOĞANIN Diyalektiği Friedrich Engels 'in çok önemli yapıtlarından biridir. Bu yapıt 19. yüzyıl ortalarında doğabilimlerin ulaştığı başlıca başarıların diyalektik materyalist bir genellemesini verir materyalist diyalektiği geliştirir ve doğabilimlerdeki metafizik ve idealist kavramları eleştirir.
Geçen yüzyıl içinde birkaç on yılı aşkın sürede kapitalist üretim tarzında ve kapitalizmin üretici güçlerinde sağlanan gelişmeler; teknolojide ve doğabilimlerde özellikle sanayi ile azçok bağlantısı olan doğabilimlerde hızlı bir ilerleme sağlamıştır.
19. yüzyılın başı ve daha çok ortaları matematikte gökbilimde fizikte kimyada ve biyolojide bir dizi başarıya ve buluşa tanık olmuştur. Yeni olgular ve doğa yasaları ortaya konmuştur yeni teoriler ve varsayımlar kabul edilmiştir; yeni bilim dalları ortaya çıkmıştır.

Engels doğabilimin bu zafer dolu yürüyüşündeki üç ilerlemeyi şöyle sıralar: organik hücrenin bulunması enerjinin sakınımı ve dönüşümü yasasının bulunması darvincilik. 1838 'de ve 1839 'da M. J. Schleiden ve T. Schwann bitki ve hayvan hücrelerinin özdeşliğini ortaya koymuşlardır; bu iki bilgin canlı organizmanın temel yapı biriminin hücre olduğunu kanıtlamışlar ve organizma yapısının eksiksiz bir teorisini yaratmışlardır. Böylece bu iki bilgin organik dünyanın birliğini göstermişlerdir. 1842 ve 1847 yılları arasında J. R. Mayer J. P. Joule W. R. Grove L. A. Colding ve H. Helmholtz enerjinin sakınımı ve dönüşümü yasasını bulmuşlar ve gerçekliğini kanıtlamışlardır. Bunun sonucu olarak doğa kendisini maddenin evrensel hareketinin bir biçiminin bir başka biçime dönüşümünün sürekli süreci olarak ortaya koymuştur. 1859 'da Charles Darwin temel yapıtı Türlerin Kökeni 'ni* yayınlamıştır. Bu yapıt bir yüzyıldan fazla süren evrim fikrinin gelişimini tamamlamış ve modern biyolojinin temellerini kurmuştur. Bu buluşların felsefi önemi doğal gelişmenin diyalektik niteliğini özellikle özlü bir biçimde ortaya koymuş olmalarındadır.
19. yüzyılın ortasından bu yana bilimsel gelişme gerçek bir devrim niteliğine bürünmüştür. Ne var ki doğabilimin ortaya koyduğu yeni bilgilerin diyalektik niteliği ile bilim adamlarının kullandığı metafizik yöntem arasındaki çelişki bu bilimsel gelişimi güçlüklerle karşı karşıya getirmiştir.


İçindekiler

Sunuş
 

  • [Plan Anaçizgileri]
  • [Genel Planın Anaçizgileri]
  • [Kısım Planının Anaçizgileri]
    Makaleler
     
  • Giriş
     
  • [Anti]-Dühring'e Eski Önsöz. Diyalektik Üzerine
  • Ruhlar Aleminde Doğabilim
  • Diyalektik
  • Hareketin Temel Biçimleri
  • Hareketin Ölçüsü. - İş
  • Gel-Git Sürtünmesi. Kant ve Thompson - Tait
  • Dünyanın Dönüşü ve Ayçekimi
  • Isı
  • Elektrik
  • Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü
    Notlar Ve Parçalar
     
  • [Bilim Tarihinden]
  • Eskilerin Doğa Görüşü [Hegel Geschichte der Philosophie. Cilt 1 - Yunan Felsefesi]
  • 300 Yılı Dolaylarında Eski Dünyanın Sonundaki Durumla 1453'te Ortaçağın Sonu Arasındaki Fark
  • Tarihsel Malzeme. - İcatlar
  • Tarihsel Malzeme
  • "Feuerbach"tan Çıkarılan Kısım
  • [Doğabilim ve Felsefe]
  • Büchner
    Diyalektik
     
  • [A) Diyalektiğin Genel Sorunları. Diyalektiğin Temel Yasaları.]
  • Raslantı ve Zorunluluk
  • Hegel, Logik, Cilt 1
  • [B) Diyalektik Mantık ve Bilgi Teorisi. "Bilginin Sınırları" Üzerine]
  • [Yargıların Sınıflandırılması Üzerine]
  • Nägeli'nin Sonsuzu Anlama Yeteneksizliği
  • [Maddenin Hareket Biçimleri. Bilimlerin Sınıflandırılması]
  • "Mekanik" Doğa Anlayışı Üzerine
  • Hareketin Çeşitli Biçimleri ve Bunlarla Uğraşan Bilimler
  • [Matematik]
  • Gerçek Dünyada Matematiksel Sonsuzun İlkörnekleri Üzerine
  • Düşünce ve Varlığın Uyumu. - Matematikte Sonsuz
  • [Mekanik ve Gökbilim]
  • Madler, Sabit Yıldızlar
  • [Fizik]
  • [Kimya]
  • [Biyoloji]
     
  • Moriz Wagner, Naturwissenschaftliche Streitfragen, I.
  • [Dosyaların Başlıkları ve İçindekiler Listesi]
    Ekler
     
  • Bölümlerin ve Tamamlanmamış Parçaların Kronolojik Listesi
  • Açıklayıcı Notlar
  • Adlar Dizini
  • Kaynaklar Dizini
  • 1. Yazarlar
  • 2. Gazete ve Dergiler
  • Konu Dizini
    (Tanıtım Yazısından)
  • Türkçe (Orjinal Dili:Almanca)
    432 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
    ISBN : 9789757399506
    1996

    Çeviri : Arif Gelen

     

    Thomas More ve Ütopya

    Benim Thomas Moore'um , Marks ve Engels'in Alman öğrencilerinin birinin, ustalarımızca geliştirilen materyalist tarih anlayışına dayanarak yayımladığı ilk kapsamlı tarihsel çalışmadır. Bir zamanlar pek dikkate alınmayan bu anlayış o günden sonra sosyal demokraside ve onunla birlikte tüm popüler düşünceye egemen bir yöntem haline gelmiştir; ne ki bu anlayışa yönelik eleştirel saldırılar da aynı ölçüde artmıştır ve bu saldırılar sadece rakiplerimizden gelmiyordu.

    Ancak bütün bu eleştiriler ve bunalımlar materyalis tarih anlayışının yayılmasına ve gelişmesine en ufak bir halel bile getirmiyordu. ve bu anlayış yıldan yıla çoğalan değişik dillerdeki bilimsel yayınlarda da teşvik edici etkisini gösteriyordu, bu yayınlar geçmişe ve günümüze gitgide daha derinden vakıf olma yolunu bize açmaktadır, tıpkı bütün uygar ülkelerdeki proleter sınıf savaşının pratiğine sağladığı güven ve tutarlıkta olduğu gibi. Bu tür etkiler, bir araştırma ve düşünme yönteminin en güvenli şekilde sınandığı bir denek taşıdır.

    Ütopya'lıların zevk anlayışları Avrupa'lılar ile bağdaşmaz. Ütopya'lıların zevkleri daha basit ve tatmin edicidir. Onlar Avrupa'da zevk diye bilinen şeylerin insanların ruhlarını öldürdüğüne inanırlar.
    More Ütopya'yı öylesine ironik yzamıştır ki sonunda Ütopya'y güzel bulmaktan ziyade Avrupa ve İngiltere birleşik devletler topluluğunu kötü bir yer olarak görürsünüz.


    Kitap ilk olarak latinceden almancaya çevrildi. İngilizce yapılan ilk çeviri ise 1551 yılında Ralph Robinson'dan geldi. Bu çeviri bazı eksikliklerine rağmen bugüne kadar More'nin kitabının en başarılı çevirisi olma ünvanını korudu.

     


    Ütopya – Thomas More ‘Yaşayanların kusursuz bir düzen içinde var olduğu yer.’
     

    Eserleri, görüşleri ve yaşam tarzıyla Kral’a ters düşen Thomas More, 6 Temmuz 1535′te “kötü bir amaç uğruna haince ve şeytanca davranmak “ suçuyla idama mahkum edildi , kafası kesildi ve ibreti alem olsun diye Londra Köprüsü’den halka teşhir edildi. İdam edileceği kendine bildirildiğinde her zamanki güler yüzüyle şunları söyleyecekti; “Krala gönlüm borçlu kaldı. Bu berbat dünyanın acılarından beni böyle çabuk kurtarma yüceliği gösterdiği için.” Ardından More bir şölene gider gibi giyindi. Celladı yanına geldiğinde ona bir altın lira hediye verdi. Cellat geleneklere uyarak diz çöküp onu bağışlamasını dileyince celladı ayağa kaldırıp öptü. Başını kütüğün üstüne koydu. Sakalını yana çekti. Son şakasını yaptı; “Ne de olsa sakalım vatana ihanet etmedi. O da ölüm cezasına çarptırılmasın”
    Aradan neredeyse 500 yıl geçti; insanlığa, bütün dillerde taht kuran “Yok-ülke ” anlamındaki “ütopya” kavramını armağan eden Thomas More ve eseri Ütopya, hafızalarda silinmeyen bir yer edindi. Thomas More, 1516 yılında, dostu Erasmus’a Ütopya’yı yazarken yüreğinin kabardığını söylüyordu. Ütopya, yalnız onun değil, okuyan herkesin yüreğini kabartıyor.
    “Ütopya’da; her şeyin herkese ait olduğu bu yerde, insanlar, bütün ihtiyaçlarının karşılanacağından eminler. Orada zengin de yoktur fakir de. Kimsenin hiçbir şeyi yoktur, ancak herkes zengindir. Bundan daha büyük bir zenginlik olabilir mi? Günlük ekmeğin peşinde koşmadan, oğlunun sefalet içinde yaşayacağını düşünmeden, kızının çeyizi için endişe duymadan, herkesin; kadınların, çocukların, torunların, torunlarının torunlarının ve daha sonraki kuşakların mutlu bir yaşam süreceğinden emin olarak…”

    1478 doğumlu Thomas Moore, Kral’a, hayatı pahasına da olsa hayır demesini bilen ve inançlarını hiç bir baskı altında değiştirmeyen bir kişiydi. Farklılıkları daha Üniversite eğitimi sırasında belirmeye başlamıştı. Oxford’da Grekçe ile tanışmış ve Grek düşüncesini yeniden araştıran İtalyan Rönesanssına sempati duymuştu. Bu eğilimi ailesi ve otoritelerin tepkisini çekince, dostu Erasmus’un da etkisiyle hukuku seçti. 1504 ise, parlamentoda – VIII.Henry’nin vergi isteğine karşı çıkan- muhalif bir üyeydi. 1514’de şövalye de oldu.

    Kral, pek hoşlanmamakla birlikte, giderek popülerleşen, bilgisi ve tavırları ile sivrilen More’la ilişkilerini sıcak tutmaya çalıştı. Önce Adalet Bakanlığına getirildi More. Ancak, mahkemeye işi düşenlerden hediye almayı reddederek teamülleri çiğnedi! Ardından Kral’ın boşanma isteğini reddetti. Böylece sarayla arası açıldı ve 1532’de bakanlıktan istifa etti . Davet edildiği evlilik törenine de katılmadı. 1534’de VIII. Henry’nin parlamentodan geçirdiği “Üstünlük Yasası”nı da inançlarına ve hukuka aykırı bulduğu için kabule yanaşmadı ve kralın papadan üstün olduğuna dair yemin etmeyi reddetti. İpler gerilmiş, kılıçlar çekilmişti artık. Suçu idamı gerektirmiyordu, ancak yalancı tanıklıklarla “vatana ihanet ettiği” saptandı..! Tavrından vazgeçerse affa uğrayacağı söylendiği halde, inançlarını çiğnemedi, vicdanının sesine uydu ve başını cellada vermekten imtina etmedi (1535).

    Kavram olarak Ütopya
    Kuzey ülkelerinde Rönesans, İtalya’dan sonra başladı ve hemen reformla karışmış bir duruma geldi. Bu nedenle dinsel etkilenmişliği vardı, anarşist ve ahlakdışı değildi. Tersine sofuluk ve kamu erdemiyle ilişkiliydi. Bu akımın örnekleri aynı dönemde yaşamış ve arkadaş olan Erasmus ve Sir Thomas More’dur. İkisi de meslekten filozof değillerdi, sistematik her şeye karşı hoşnutsuzluğu temsil ediyorlardı ve Skolastiğe olan tepkiyi belirleyen de bu hoşnutsuzluktu.

    Konuya balıklama dalmadan önce, sözcüğün sözlüksel bir tanımını vermek istiyorum. Ana Britanica’nın Ütopya maddesi şöyle ; “yaşayanlarına kusursuz bir düzen içinde var olma olanağı sağladığı kabul edilen ideal ülke”. Kelimenin çağrışımı ise, “olanaksız ölçüde idealist” reformcu görüşlere temel olmuştur (tabii buradaki idealizmi felsefi idealizmden ayırmak gerekiyor). Sözcük ilk olarak Sir Thomas More tarafından 1516 yılında telaffuz edildi. Terimi yunanca qu (değil) ve topos(yer) sözcüklerinden türeten More, olmayan yer anlamına gelen sözcüğü, bütünüyle akıl yoluyla yönetilen ortak mülkiyete dayalı bir kent devleti olarak betimledi.

    Yani, ütopya üretilmiş bir sözcük, ama kavramsallaşması ile birlikte, beklenmedik bir etki yaratmış. Onun üstüne herkesin farklı anlamlar yükleyişi basit bir dilsel olanaksızlıktan değil, toplumsal tasarımlardaki karşıtlıklardan geliyor. Gündelik konuşmalarımızda hayalcilik gibi kullanıyoruz bu sözcüğü, ama felsefi, siyasi ve ideolojik kuruluşları biraz farklı. Oralarda hayal ve gerçek birbirine karışıveriyor. En büyük ve etkili ütopyalar olarak, çok ya da tek tanrılı, cennet ve cehennem tasarımlı dinleri, bu hayal ve gerçek karışımı için örnek olarak göstermek mümkün. Thomas Moore’un bu kavramı kullanışından önceki tarihsel dönemlerde de -adı din ya da felsefe olsa da- ütopyacı anlayışları bulup çıkartmak hiç de zor değil. Bu tarih neredeyse yazının/mağara resimlerinin tarihi kadar gerilere uzanıyor.

    More’un Ütopyası
    Thomas More’un “Ütopya”sı, roman sanatının henüz ortaya çıkmadığı o tarihlerde, bir anlatı metni olarak kurgulanmıştır ve Kolomb’un keşiflerinin etkisiyle yazılmış ilk kurgusal metin olması nedeniyle de ilginçtir. Ütopya, Güney yarım küresinde bir adadır. Hikaye, bu adada yaşamış bir gemicinin, ada halkının kurduğu düzeninin mükemmelliğini Avrupa’ya tanıtması biçiminde sürer. Böylece More, hem İngiltere’deki iktidarın mutlak olamayacağını belirtir, hem de olması gerekenleri işaret eder. Siyasi ve ekonomik hayatı yeniden kurgular.

    “Ütopya”, devletin ilk mimari tasarım olarak da ilgiye değer; Bu ada devletinde, hepsi aynı plana sahip 54 kent var ve sadece başkentin planları değişik. Bütün cadde genişlikleri aynı (10 metre kadar). Herkesin evi aynı stilde. Evlerde bir sokak bir de bahçe kapısı var ve kilit yok. Herkes istediği eve girebilir, damlar da düzdür. Sahiplik duygusu olmasın diye 10 yılda bir ev değiştirilir. Köylerde her biri 40 kişiyi barındıran çiftlikler bulunur ve şimdi More’nun eşitliğinin sınırına geliyoruz, bu 40 kişiden ikisi köle! Her çiftlik yaşlı ve bilge olan bir kadın ve bir erkek tarafından yönetiliyor. Evlerin bile bu denli aynı olduğu adada elbette kılık ve kıyafet de belirlenmiş, herkes daha doğrusu her kategori yaz kış aynı türde giyiniyor. Bir giysi yedi yıl dayanacaktır. Çalışma sonunda giyilen yün harmaniyeler(pelerin) de aynıdır ve doğal yün rengindedir.

    Tanıtımı More’un cümleleri ile sürdürürsek; “bizim toplumumuzda kadınlar, rahipler, hizmetçiler, dilenciler çoğunluk yararlı bir iş yapmaz. Zenginlerin varlığı dolayısıyla da gereksiz lüksler için çok emek harcanır. Ütopya cumhuriyetinde bunların önüne geçileceğinden çalışma 6 saat olarak belirlenmiştir. Eğer artık değer ortaya çıkarsa, günlük çalışma saati kısıtlanır. Aile ataerkildir. Evlenen oğul babasıyla oturur. Eve sığmazsa yeni bir eve aktarılınır. Kentler büyürse yeni bir kent kurulur. Hayvanların öldürülmesi, özgür yurttaşlar zalimliği öğrenmesin diye kölelere havale edilir. Yemek kamuya ait salonlarda yenir ve buradaki ayak işlerini de köleler görür. Evlenirken hem erkeğin hem kadının bakir olması esastır. Demirin olmadığı adada bunu sağlamak için dış ticaret yapılır. Savaş zaferleri ile övünülmez, ancak zorunluluk halinde savaşa girilir ve mümkünse paralı askerler tutulur. Altın ve gümüş birikimi savaş için yapılır. Gündelik hayatta ise altın ve gümüş oturak ya da hayvan zinciri olarak kullanılır ki nefret edilsinler. Mutluluğu zevkte bulan bir ahlak ve çilecilikten uzak bir dinsel tutum söz konusu. Kadınlar da rahip olabilir, rahipler onurlandırılır ama toplumda güç sahibi de değillerdir. Tanrıya inanmayanlar yurttaş sayılmaz ve siyasal yaşantıya katılmazlar ama hiçbir bakımdan rahatsız edilmezler. Sanki kendi geleceğini okumuşçasına, More, “Ütopya”sına, hırsızlığa ölüm cezası verilmesini eleştiren bir kanıtla başlar.

    Her ütopya, kendi çağının toplumsal koşullarının bir eleştirisi niteliğini barındırır. Dinsel bir inançla, yaşanan kötülüklerden, Hıristiyanlığın başlangıcındaki eşitlikçi görüşlerle arınılacağı öğretisine inanan Thomas More, siyasi iktidarın tek elde toplanmasına ve sınıfsal imtiyazlara karşı çıkan bir metin yazmıştır. Ne var ki, ilk bakışta eşitlikçi görünen bu ütopyanın da altını kazıyınca, bir çok ütopyada olduğu gibi, bireyi yok sayan ve tek tipleştirici bir toplum mühendisliği ile karşılaşırız. Toplumda farklılığa yer yokmuş gibi görünür, ama yönetimle ilgili kişiler bilgililer arasından seçilir. Yani ütopik de olsa, bilginin topluma yayılacağı düşüncesi öne sürülmez. Buradan, soylu kesimin yoksul halkı ne denli küçümsediği çıkarılabilir. Toplumun en hümanist ve aydın insanları bile, toplum tasarılarında sınıf farklılıklarını bir biçimde ortaya koyuyorlar. Ancak, 1518 yılında yazılmış bu metni kendi dönemindeki düşünceler, yasalar ve inançlar eşliğinde değerlendirmek gerekir. Buradaki tek tipleştirmedeki abartı, dönemin soylularının debdebesi ve toplumun büyük yoksulluğuna bir tepkidir mesela.” A. Ömer Türkeş

    ÜTOPYA VE THOMAS MORE’UN “ÜTOPYA” ADLI ESERİ
    Hazırlayan: Rıza Öktem

    İÇİNDEKİLER

    ÜTOPYA
    Giriş
    Ütopyanın Tanımı ve Ütopya Üzerine Yorumlar
    Thomas More’un Ütopia Eserinin Özeti
    Thomas More’un Yaşamı
    Ütopya’nın İçeriği
    Ütopya’nın Birinci Bölümü
    Ütopya’nın İkinci Bölümü
    Sonuç
    Kaynakça

    ÜTOPYA
    Giriş
    Ütopya gerçekleşmesi mümkün olmayan ya da çok güç olan tasarımlar olarak tanımlanabilir. Ütopya aynı zamanda ütopyayı en iyi tarif eden Thomas More’un eserinin adıdır. Bu çalışmada hem ütopyanın genel tanımları üzerinde durulacak hem de Thomas More’un “Ütopia” eserinin incelenmesi yapılacaktır.
    Ütopya’nın Tanımı ve Ütopya Üzerine Yorumlar
    Gerçeklikle ilgisi olmayan siyasal ve toplumsal düzen tasarımı. Gerçekleşmesi olanaksız görünen tasarıma ütopya denir (Timuçin,1994,244). İdeal ya da yetkin toplum. İdeal bir toplum düzeni ya da yönetim biçimi ortaya koyan tasarıma da ütopya denir (Cevizci, 1996,691).
    Bilinen ilk ütopya örneği Platon’un Devlet ve Yasaları’dır. Bu eserde olduğu gibi bir çok düşünür uygulamadaki toplum düzenine bakarak, ideal bir toplum düzeni arayışına girmişler ve düşledikleri bu ideal toplum tasarımını ütopya olarak nitelemiştir( Cevizci,1996,691) .
    Ütopya tanımları üzerine üç grup tavır vardır.
    Bu tavırlar şöyle sıralanmıştır ( Cevizci,1996,691):
    1) Bir ütopyanın, ideal bir toplum düzeni ortaya koyduğu için gerçek bir değeri vardır. Tam olarak hayata geçirilmese bile ona bir şekilde yaklaşmak olanaklıdır.
    2) Bir ütopyanın ideal bir toplum düzeni oluşturduğu ve varolan toplum düzenlerine değer biçerken kullanılacak bir standart sağladığı için gerçek bir değeri vardır. Bununla birlikte bu ideal düzeni tam olarak hayata geçirmek bir yana, gerçekte ona yaklaşabilmek bile söz konusu olmaz.
    3) Ütopyalar gerçekleşme şansı olmayan, gerçekdışı, idealist ve bundan dolayı değersiz şemalardır.
    Düşünce tarihinin belli başlı ütopyaları şunlardır ( Cevizci,1996,692):
    a) Platon’un İdeal Devlet’i
    b) Campanella’nın Güneş Ülkesi
    c) Thomas More’un Ütopia’sı
    d) Bacon’un Yeni Atlantis’idir.
    Bu düşünürlerin ütopya yazmalarının belli başlı sebepleri vardır. Bu sebepler şunlardır ( Cevizci,1996, 692):
    1) Filozofun yeni dünya, yeni dünyalar yaratma isteği. Kağıt üstünde bile olsa ütopya oluşturma tanrısal bir faaliyettir.
    2) Varolan toplumsal kurumları tümüyle mahkum etme isteği,
    3) Toplumsal düzen ve uyumla ilgili tüm doğruların bilindiği, bu bilgilerin, aktarılarak, gerçek ve yetkin bir düzenin kurulacağı iyimserliği.
    Başlıca ütopya türleri şöyle sınıflandırılabilir ( Cevizci,1996,692):
    1) Siyasi Ütopyalar Ütopia ve Devlet gibi
    2) Yetkin ve ideal düzenler Ütoyası: Marx, Spencer Hegel
    3) Korku Ütopyaları: Huxley (yeni dünya) Orwell (1984)
    4) Dinsel ve marjinal grup ütopyaları.
    5) İnsanın potansiyel güçlerinin gerçekleştirmesini amaçladığı ütopyalar (Schiller-Estetik Eğitim üzerine, Marcuse- Enas veUyguarlık)
    Ütopyaları değersiz ve büsbütün yersiz gösterenler vardır. Ancak ütopyaların sosyolojinin, ahlaki düşüncelerin gelişmesine ve insan doğasının iyi anlaşılmasına çok büyük katkısı vardır. A. France adlı düşünürün dediği gibi; “Ütopya her ilerlemenin ilkesidir. Eskinin Ütopyacıları olmasaydı, insanlar bugün de mağaralarda sefil ve çıplak yaşıyor olacaklardı. İlk sitenin çizgilerini ütopyacılar çizdiler, iyiliğe açık gerçeklikler genel düşünürlerden çıkar” (Timuçin,1994,244).
    Thomas More’un Ütopya Eserinin Özeti(Yazılış tarihi : 1515 –1516)
    İngilizlerle – Flemenkler arasındaki ticaret sözleşmesi için Bruges’e giden İngiliz delegelerden biri de Thomes More’dur. Ütopia adlı yapıtı Bruges’te 1515 yılının Mayıs ayında yazılmaya başlanmıştır. İngiltere’ye döndüğünde bu eseri tamamlayarak 1516 da yayımlamıştır. Yapıt iki bölümden oluşur.Birinci bölümde, Avrupa’nın ve özellikle de İngiltere’nin ekonomik ve toplumsal koşulları eleştirilip kınanmaktadır. İkinci bölümdeyse, tam olarak bilinmese de Atlantik’te Amerika açıklarında hayali bir adada en iyi toplum tasarımı sergilenmektedir (Tunçay,1986,2).
    Ütopia’da ceza kuramından, iyilik için öldürme korkusuna, iyi doğum biliminden, altın standardına, boşanma ve kadın haklarından din, eğitim ve çevrebilime kadar pek çok sorun tartışılır ve çözümler üretilir (Tunçay,1986,2).
    Thomas More’un ütopya adlı eserini değerlendiren tarihçi ve düşünürler farklı dünyaları savunsalar da Ütopya’yı kendi düşüncelerini içeren bir yapıt olarak belirlemişlerdir.Bu görüşlerden bazıları şunlardır (Tunçay,1986,2-3) :
    Kaytsky’ninde aralarında bulunduğu birçok sosyalist tarihçi Ütopya’yı ilk komünistçe yapıt olduğu kabul etmişlerdir. Burjuva tarihçileri Ütopya’yı Britanya emperyalizminin bir ön taslağı olarak görmüşlerdir. Edebiyat eleştirmenleri bir aydının iğneleyici denemeleri olduğunu düşünmüşlerdir. Hümanistler ise Ütopya’yı Hıristiyan Rönesanssının Programı ilan etmişlerdir.
    Thomas More’un Yaşamı
    7 Şubat 1478 tarihinde Thomas More Londra’da doğdu. O doğmadan bir yıl önce Londra’da ilk matbaa kurulmuştu. Denizciler uzak denizlere açılan yolculuklarıyla bilinmedik dünyalar, bilinmedik ülkeler bulmaya başlamışlardı. Coğrafi keşifler denen bu yolculuklar yalnız insanın iç dünyasına değil, içinde bulunduğu evrene de yeni boyutlar kazandırdı. Uzaklara giden bu gemiciler ilerde More’un hayal dünyasını etkileyecek, şekillendirecek kahramanlar olacaktı.
    More sekiz yaşındayken dört yıl okuyacağı St. Antony okuluna kaydoldu, sonra İngiliz gelenekleri gereği bilgi ve görgüsünü artırmak için Kardinal Morton’un evine yerleştirildi. More bu evde çağın önde gelenlerin tanıma fırsatı buldu ve değişik konularda bilgi edinme olanağı buldu. İlerde Ütopya’da da anlatıldığı gibi Kardinal Mortan More için övgüye değer bir insandır. Kardinal’e göre More ise hayranlık duyulacak biridir. Hatta Morton bir gün More sofra kurarken yakınlarına çocuğu gösterip “Şu küçük yok mu, eşsiz bir insan olacak günün birinde, göreceksiniz” der. Kardinal Mortan More’u 14 yaşına geldiğinde Oxford’a gönderdi .Oxford’da Latince ve Yunancasın ilerletti. Ünlü hümanist felsefecilerden dersler aldı. O Oxford’da kalıp bu yöndeki çalışmalarını (Yunanca – Felsefe üzerine çalışmaları) sürdürmek isterken yargıç olan babasının ısrarlı baskıları nedeniyle hukuk öğrenimine başladı. 23 yaşında Baro’ya girdi. More tam bu yıllarda rahip olmayı da düşünmüştü. (1501-1505) Bu yıllarda bunu sadece düşünmemiş Charter House adlı manastıra kapanıp dört yıl boyunca bir keşiş gibi yaşamıştı. O her rahip adayı gibi sadece dua etmiyordu. Sürekli okuma ve yoğun bir çalışmada yapıyordu. Oruç tutarak, geceleri uyumayarak rahipliğe hazırlanıyordu. More rahip olmadı, ancak dine aşırı tutkusu yüzünden sıkı perhizler tuttu, kuru toprağın ya da kuru tahtanın üstünde yattı. Yastık olarak başının altında odun parçası koydu, geçenin 2’sinde kalktı, kamçılarla ve düğümlü iplerle zaman zaman bedenini cezalandırdı. Bedeninin isteklerini sıkı bir denetim altına almak için çıplak tenine sert bir kıldan yapılmış gömlek giymiş ve bu gömlek bedenini arasıra kanlar içinde bırakmıştı. Bütün bu olanlara rağmen More rahip olmadı.Kimilerine göre çağının din adamları, ahlak açısından gevşek davrandıkları, dinsel coşkularını yitirdikleri için caymıştı bu işten More. Büyük dostu Erasmus’a göreyse More “sevdalandığı için bu işten vazgeçmişti. İffetsiz bir rahip olmaktansa, iffetli bir koca olmayı yeğlemişti”. Kimilerine göre de More kiliseye çekilmemekle topluma ve yurduna, dolayısıyla tanrıya karşı görevini daha iyi yapacağı kanısındaydı (Urgan,2000,16-17).
    Thomas More 1505’te evlendi. Evlendiği kızın adı Jane Colt idi. Aslında More üç kız kardeşle tanışmış, ortanca kıza aşık olmuştu. Lakin ortanca kızın ablasından önce evlenmesinin doğru olmayacağını, büyük kızın üzüleceğini düşünerek hoşlandığı kızdan vazgeçer ve ablasıyla evlenir. Jane Colt okuma yazma bilmeyen bir köylü kızıydı. More ona istediği kişiliği verdi. Kitaplardan hoşlanmayı, çalgı çalmayı öğretti O’na. Kendi yaşantısına uygun bir eş haline getirdi. Dört çocukları oldu. Kısa süre sonra Colt öldü. More yeniden bir dulla evlendi (Urgan,2000,18).
    Erasmus’un anlattığına göre, More “ Ailesini kolayca yönetir, felaketler kavgalar yoktur evinde. Bir anlaşmazlık çıkarsa dakikasında uzlaştırır. Ne o kimseye düşman olur, ne de kimse O’na. Tüm ev halkı mutludur. Çocuklarının üstüne fazla düşerek keyfini kaçırmaz; ama hiçbir görevini de aksattığı görülmemiştir” (Urgan, 2000,19).
    Erasmus ayrıca “doğa, Thomas More’dan daha tatlı, daha ölçülü ve daha mutlu bir dahi yaratmış mıdır acaba?” diye sorarak ona hayranlığını belirtir (Urgan, 2000,23).
    Hem Erasmus hem de More Hümanist akımın içinde yoğrulmuş aynı değerlere inanmış insanlardı. Thomas More 25 yaşındayken Parlemento’ya girdi. Siyasal yaşamında hiçbir ödün vermeye yanaşmayacağı daha o sıralar anlaşıldı. Kralın haksız vergi toplamasına karşı çıkınca kralın hışmına uğradı. Saklanmak zorunda kaldı (Urgan,2000,24).
    1509 yılında 32 yaşındayken yargıçlığa atandı. Dürüstlüğü ve yoksullara gösterdiği anlayış ve iyilik sayesinde ün saldı. Hiçbir yargıç o kadar çok sayıda davayı karara bağlamamış, More’unkiler kadar doğru yargılar vermemişti. Yargıçlığı sırasında yaptığı en güzel işlerden biri 1517 yılındaki “kötü Mayıs günündeki” tavrıydı. 1 Mayıs günü İngilizlerin geleneksel bayram günüydü. Yoksul halk o bayramda çektiği sıkıntıları ileri sürerek ayaklandı. Bu ayaklanmadan az kan dökülerek bastırılmasında en büyük etken More’un söyledikleri olmuştur. More’un bu rolünü halktan bir kadın şöyle açıklar:“ Onların silahlarıyla yapamadıklarını sen güzel sözlerinle fazlasıyla başardın” (Urgan,2000,24-25)
    Thomes More 1529 yılında başbakanlığa eşit olan, Kralın vicdan bekçiliği sayılan, devlet mührünü elinde bulunduran Lordlar Kamarasının başkanlığına getirildi. O artık Lord Chancellor’du. Bu görevi yaklaşık iki buçuk yıl sürdü. Kralın yetkilerini kötü kullanmasını hazmetmeyerek ayrıldı. Ayrılırken yanında çalışan adamlara, “Aman ne güzel! Artık güneşe günaydın diyorum,devlete iyi geceler” diyerek ağır bir sorumluluktan kurtulduğunu anlatmaya çalışıyordu (Urgan, 2000,27).
    More bu görevden ayrıldıktan sonra kendi dünyasına çekildi. Son yıllarını dünya kaygılarından uzak, ruhunun ölümsüzlüğünü düşünerek geçirmek istiyordu. Ne yazık ki bu gerçekleşmedi. Ömrünün son yılları en acı yılları oldu. İstediği üç şey vardı (Urgan,2000,29):
    1) Hristiyan hükümdarlar arasında barış sağlanması.
    2) Hz. İsa’nın kilisesinin sapıklıklardan arınıp birlik içinde yaşaması,
    3) Kralın evlilik sorununun hayırlı bir sonuca bağlanması
    Oysa o sıralar bu isteklerin tam tersi oluyorlardı. Hz. İsa’nın kilisesi ikiye bölünmüştü. Kral 1533’te gizlice Anne Boleyn’le evlenmişti. Kral 8. Henry kendinden önce tahtta bulunan abisinin ani ölümü üzerine O’nun eşi Catherina ile evlenmişti. Catherina Almanya ve İspanya’yı egemenliği altında tutan Şarken’in yeğeniydi. Ancak bir süre sonra Anne Boleyn’e tutulan 8. Henry yengesiyle evlenmesinin yasalara aykırı olduğunu bahane edip boşanmayı istiyordu. Ancak Katoliklerde Papa nikahı bozmadan boşanma gerçekleşemiyordu. Buna çok sinirlenen 8. Henry önce Oxford, Cambiridge gibi Üniversitelerin de aralarında bulunduğu Üniversitelerden boşanmasının dinsel yasalara sözde uygun olduğunu belirten bir ferman kopardı. Sonra da bir yasa çıkararak kendini İngiliz Kilisesinin başı ilan etti. Parlamentoya baskı yaparak bu kanunu çıkaran 8. Henry ayrıca ülkenin ileri gelenlerinin bu yasaya boyun eğeceklerine dair and içmeleri istemişti (Urgan,2000,29-30).İleri gelenlerden biri de Thomes More’du.Bu andı içmek Katolik olan ve Papayı Hristiyanlığın başı sayan Thomes More’un vicdanına aykırıydı. Ancak More olanlara sessiz kalmayı yeğledi. Ünü dünyayı sarmış bu adamın sessizliği Avrupa’nın her yanında çınlıyordu. More’un desteğini almanın kendini çok güçlendireceğini bilen Kral 8. Henry O’nun konuşmasını ve herkesin önünde Kralı İngiliz kilisesinin başı saydığını yemin ederek bildirmesini istiyordu. Ama More, Kralı İngiliz Kilisesinin başı saymaya yanaşmadı ve 1534 yılının Mart ayında yakın birkaç arkadaşıyla 15 ay boyunca, yani ölünceye kadar Londra kulesine kapatılarak hapsedildi (Urgan,2000,30).
    More’un eşi ve kızları her ziyaretlerinde Kralın isteğini yerine getirip serbest kalmasını istediler. O bu isteklere hep direndi. “Her dürüst yurttaş, her şeyden önce kendi ruhuna kendi vicdanına saygı göstermelidir. Anlayın bunu.” diyerek bu istekleri reddediyordu (Urgan,2000,31).
    Bütün bunlara rağmen More ikna olmayınca mahkemeye çıkarılmaya karar verildi. Eğer mahkemede inat etmez tutumunu değiştirirse affedileceği de bildirildi. Mahkeme savcısı; Kralın savcısı olarak ünlenen Riclithi Rich ile More arasında şöyle bir diyalog geçeti (Urgan,2000,33):
    - Siz akıllı bir adamsınız. Ülkenin yasalarını da biliyorsunuz. Eğer parlemento beni kral ilan ederse, siz beni kral kabul eder misiniz?
    More “Evet” dedi.
    Richi
    - Peki ya parlemento beni Papa ilan ederse, siz beni papa olarak kabul etmez misiniz?
    More bu soruya soruyla karşılık verir.
    - Tutalım ki, Parlamento bir yasa çıkardı Tanrı Tanrı değildir. diye. Siz Mr. Rich tanrıyı yok mu sayacaksınız o zaman?
    Rice bu soruya şu yanıtı verir.
    - Böyle bir yasa hiçbir parlamentodan geçmez,
    - Tanrı tanrı değildir diyemeyen parlemento, Kralı da Hristiyan kilisesinin başı yapamaz.
    More’un yargılanması bu konuşma üzerine 15 dakika sürdü. More” kötü bir amaç uğruna haince ve şeytanca davranmak “ suçuyla idama mahkum edildi (Urgan, 2000,34).
    6 Temmuz 1535 sabahı idam edileceği kendine bildirilince her zamanki güler yüzüyle şunları söyleyecekti; “Krala gönlüm borçlu kaldı. Bu berbat dünyanın acılarından beni böyle çabuk kurtarma yüceliği gösterdiği için. O’na her iki dünyada da dua edeceğim.” Ardından More bir şölene gider gibi giyindi. Celladı yanına geldiğinde ona bir altın lira hediye verdi. Cellat geleneklere uyarak diz çöküp onu bağışlamasını dileyince celladı ayağa kaldırıp öptü. Başını kütüğün üstüne koydu. Sakalını yana çekti. Son şakasını yaptı;”Ne de olsa sakalım vatana ihanet etmedi. O da ölüm cezasına çarptırılmasın” Ölmeden önceki son sözleri,“Krala hizmet eden, ama kraldan önce Tanrıya hizmet eden bir insan olarak ölüyorum” oldu (Urgan, 2000,34-35).
    More’un ölümünü sonradan birçok aydın kendi penceresinden şu şekilde yorumladı (Urgan,2000,37):
    Sidney Lee’ye göre More, papalık kavramına inançla, Rönesans’a inancı uzlaştırmak istemiş, bu umutsuz dava uğruna hem dehasına, hem de yaşamına kıymıştır. Paul Turner; “More söz ve düşünce özgürlüğünün olmadığı İngiltere’de, düşüncenin suç sayılmayacağına inandığı için ölümü göze aldı” der. Chambers “O Yalnız Katolik Kilisesinin birliği için değil, insanların inanmadıkları şeylere yalan yemin etmeleri uğuruna, yani vicdan özgürlüğü uğruna öldü. Katusyk’e göre ise “More bir kralın aklına esti diye inançlarından vazgeçmeye yanaşmayıp idam sehpasına çıkmakla, kişiliğinin yüceliğini kanıtladı.

    Başlıca Eserleri
    Kral III Richard’ın Tarihi (1513-1518)
    Ütopya (1516)
    Tyndals’ın Yanıtlarına Tekzip (1532)
    Savunma (1533)
    Fatih (1533)
    Acıya Karşı Bir Yatıştırma Diyaloğu (1534)

    Ütopya’nın İçeriği
    Ütopya’nın Birinci Bölümü

    More’un unutulup gitmesini engelleyen en büyük eseri 1915-16 yıllarında yazdığı ütopya adlı eseridir.
    Ütopya iki bölümden oluşmuştur. Latince yazılmış olan ütopya iki yılda tamamlanmıştır. More önce Ütopya’nın ikinci bölümünü sonra birinci bölümünü yazmıştır. More düşlediği kusursuz düzeni ikinci bölümde anlattıktan sonra kendi ülkesindeki ve tüm Avrupa’daki durumu Ütopya’daki düzenle karıştırıp ne kadar berbat olduğunu da birinci bölümde anlatmıştır. More okuyucularına adeta “bir şu Ütopia’ların, bir de bizim şu halimize bakın” mesajını vermek istemiştir (Urgan,2000,39).
    Ütopia’nın anlamı “hiçbir yerdir.” Bu herkes tarafından bilinmesine rağmen More öyle bir yer varmış gibi anlatır. Ütopia’nın baş kahramanlarından Ropheal Hythloday gevezelik eden anlamına gelir. Bir gemici olduğu, sanki gerçekten yaşadığı ve More’un onunla konuştuğu gibi gösterilmeye çalışılır. Ütopia bir adaydı ve bu adanın nerde olduğu tam bilinmiyordu. Ayrıca adanın Anyder adlı bir nehri vardı. “Anyder” ise suyu olmayan anlamına geliyordu (Urgan,2000,40).
    More Anters kentine gittiğinde orada Peter Giles ile tanışır. Daha sonra Notre Dame da Peter Giles More’u bir gemiciyle tanıştırır. Bu gemici, Portekizli, Latince ve Yunanca’yı çok iyi bilen gençliğinde varını yoğunu kardeşine bırakıp dünyayı dolaşma sevdasına kapılan, America Vespuci gibi Amerika kıtasını keşfeden bir denizciyle kader birliği yapan Rapheal Hythoday’dır (Urgan,2000,40).
    Raphael, Thomas More’un düşlerini dile getiren onun yerine onun gibi konuşan hayali bir kahramandı. Rapheal dünyayı gezerek birçok yer görecek gördüğü yerlerin kötülüklerini ve acımasızlıklını anlatacak ve en sonunda bu olumsuzlukların dışında ideal ve adil bir düzen sunan Ütopia adasına demirleyecekti. Yani Rapheal bütün dünyayı gezmiştir ancak Ütopia adasında kusursuz bir devlet görmüştür. Bu kusursuz düzeni ikinci bölümde anlatacağı için birinci bölümde başka konulardan konuşulur.
    Rapheal’in anlatımıyla More’un krallara bakışı şöyledir “Barış Avrupa Krallarının umunda değildir. Onlar kan dökerek ülkeleri ele geçirirler sadece. Kralların danışmanlarına gelince onlar daha yüksek mevki kapmaktan, keselerini altınla doldurmaktan başka bir şey düşünmeyen metelik etmez dalkavuklardır.” (Urgan,2000,42).
    More ülkedeki yoksulluğun nedeninin soylular olduğun belirtir. Soyluları bal vermez arılara benzetir. Onların başkalarının alın teriyle geçinen, topraklarında yaşayanların derilerini yüzen caniler olduğun belirtir. İngiliz zenginlerinin bencilliğinin yasalarla önlenmesi gerektiğin belirtikten sonra “Toplum her insana eşit bir güvenlik sağlamalıdır. Bir insan para çaldı diye öldürülmemelidir. Çünkü tanrı bir insanın değil bir başka insanın öldürmesini, kendisini bile öldürmesini yasaklamıştır. Oysa biz yasaların gölgesine sığınarak bir birimizi boğazlıyoruz,” (Urgan,2000,43).
    More’un yaşadığı dönemde Kral tanrının yeryüzündeki temsilcisi sayılırdı. Ulu bir varlık olan kral için her şey feda edilebilirdi. Kral, canı isterse ülkenin tüm varlığına el koyar, özel vergilerle halktan para toplayabilir, sıkıntı çekmemek için her şeyi yapabilirdi. Onun baskı ve haksızlığa uğrama hakkı yoktur, olmamalıdır. Ama Rapheal daha doğrusu More böyle düşünmemektedir. “Kralın en kutsal görevi kendinden önce halkın mutluluğunu düşünmektir. Zorba kralın tahtta oturmaya hakkı yoktur. Halkın acıları, iniltileri ortasında keyif sürmek, krallık değil, zindan bekçiliği demektir” (Urgan,2000,44).
    Thomas More Ütopia’nın birinci bölümünde mülk sahipliğinden de yakınır. Memleketin zenginliğinin eşit dağıtılması gerektiği, mülkiyet hakkı toplumun temeli oldukça en kalabalık ve yararlı sınıfın yoksulluk açlık, umutsuzluk içinde yaşayacağını ısrarla belirtir. Ütopia’nın birinci bölümü özetle; İngiltere’deki akılsızlık ve bağnazlığı vurgular. Baskılarını zorbaca sürdüren kraldan, kargaşa içinde yaşayan bir toplum, vicdan özgürlüğünün ve dinsel hoşgörünün olmadığı bir ortam, sadece üst tabakanın yaralandığı eğitim hakkı, küçük bir azınlığın zengin ve varlıklı olduğu, çoğunluğun yoksul ve çaresiz olduğu bir düzen bu bölümün ana fikrini oluşturur. Ayrıca bu düzenin tam karşıtı bir düzenin ipuçlarına da bu bölümde verilir.
    More birinci bölümü Rapheal’den Ütopia adasını en ince ayrıntılarına kadar anlatmasını isteyerek bitirir. Rapheal- More arasındaki sohbete yemek yemek için ara verilir. Yemeğin ardından bahçeye çıkılır ve ikinci bölümün içeriğini oluşturacak sohbet başlar (Urgan,2000,45).
    Ütoya’nın İkinci Bölümü
    İkinci bölümde Rapheal daha doğrusu More sanki gerçek bir yermiş gibi, sanki kendisi orayı gözleriyle görmüş gibi Ütopia’yı ayrıntılı olarak anlatır.
    Ütopia eskiden ada değilmiş. Burayı akıllı ve erdemli Kral Utopus kurmuştur. Bu adada biri diğerinden 24 mil uzakta olan 54 tane güzel kent vardır. Başkent, adanın tam ortasında bulunan Amaraute’dir. Amaraute herkesin rahatça ulaşacağı temiz ve düzenli bir kenttir. Ütopia’da evler taş ve tuğladan üç katlı olarak yapılmıştır. Her evin büyük bahçeleri vardır. Bu bahçelerde çeşit çeşit ağaçlar, yararlı bitkiler ve çiçekler vardır. Bahçeler ve evler arasında duvarlar yoktur. Kapıların kilidi de yoktur. Hiç kimsenin özel bir malı yoktur. Ne varsa herkesin malı olduğu için isteyen başkasının evine, bahçelerine girebilir. Ayrıca her on yılda bir kurayla evler değiştirilir. Başka eve taşınırlar (Urgan,2000,47,48).
    Ütopia’da kent dört parçaya bölünmüştür. Her bölgede bir çarşı vardır. bütün ihtiyaç maddeleri bu çarşıda depolanır. Besin maddeleri çarşıya gelmeden pisliği ve bulaşıcı hastalığı önlemek için kentin dışındaki akarsuda yıkanırdı. Ütopia’lılar acıma duygularının kan döke döke körleşmemesi için yenilecek hayvanları kendi vatandaşlarına kestirmezlerdi. Her evin başı çarşıya gidip istediği kadar besin alabilirdi. Hiç kimsenin gerektiğinden fazla eşya ve yiyecek alması aklından geçmezdi. Yöneticiler bölgeleri dolaşır maddelerin kıt olduğu yerlere diğer yerlerden aktarım yaptırırlardı (Urgan, 2000,48).
    Ütopia’da sofralarda yalnız kız çocukları değil erkek çocuklarda hizmet görürdü. Sofrada taşkınlık yapılmasın diye her gencin yanına bir yaşlı oturtulurdu. Gençlerin düşüncelerini çekinmeden açıklamaları serbestti. Gerçek bir demokrasinin olduğu Ütopia’da herkes aynı giyinir, ancak bekarlarla ,kadın erkek ve evlilerin giyimleri arasında çok küçük farklılıklar olabilirdi (Urgan,2000,49).
    Ütopia’lılar güzelliğe önem verirler ancak yüzlerini gözlerini boyamayı, altınlar, inciler,elmaslar takmayı pek gülünç bulurlar.Ütopia’lılar inci ve elmaslara aldırmaz, altına da öneme vermezler. Onlara göre bunlar az bulundukları için değerlidirler. Oysa sevgi dolu bir ana olan doğa, hava, su, bitkiler gibi yararlı ne varsa yeryüzüne bırakılmış, bu yararsız nesneler ise toprağın derinliklerine gömülmüştür. Altını rezil etmek için, fırsat kollayan ütopyalılar onları suç işleyenlerin boynuna zincir, parmaklarına yüzük, kulaklarına küpe olarak takarlardı. Ada halkının gözlerini kamaştırmak için, altın takan elçiler Ütopyalıların maskarası olur alaya alınırdı (Urgan,2000,49-50).
    Ütopya’da yönetim demokratikti. Her kentte otuzar aile yılda bir, gizli oyla bir yönetici seçer. Bu yöneticiler de halkın gösterdiği 4 aday arasından gene gizli oyla kent başkanını seçerler. Halk kent başkanını beğenirse değiştirmek zorunda değildir. Başarılı olmayan yönetici bir dahaki yıl seçilmezdi. Kent başkanları bir araya gelir kurultay oluşturur, bu kurultay 3 günde ve gerektiği zaman toplanarak ülkenin durumunu gözden geçirip gerekli kararları alırdı. Bu kurultayın kararlarını denetleyen bir kurultay daha vardı. Yılda bir toplanan bu kurultay 54 kentten seçilen gün görmüş üç yaşlı kişiden oluşturuluyordu (Urgan,2000,50)
    Ütopya’da fazla yasa yoktur. Zaten yasaya da ihtiyaç yoktur. Varolan yasalara karşı koymak kimsenin aklından geçmez. Çünkü bu yasaların doğruluğunu herkes kabul eder. Yargıçlar Ütopya’da baba gibi görülür. Herkesin kendini savunması daha doğru sayıldığından avukata ihtiyaç yoktur. Eğer avukatlar olursa yasalara karşı hile yolları da oluşur (Urgan,2000,50).
    Ütopya’da suçu düpedüz işlemekle, tasarlamak arasında fark yoktur. İkisinin cezası aynıdır. “Kötülük yapmak isteyenler sadece karşısına bir engel çıktığı için bu kötülüğü yapmamışlarsa niçin suçlu sayılmasınlar” diye düşünür Ütopya’lılar.Her şeye rağmen suç işleyen olursa o suçluların boynuna utanç simgesi olan altın takılır, köle muamelesi yapılırdı. Köleler yenilecek hayvanları kesen, zahmetli ve ağır işleri görürlerdi. Ütopia’da köle olanlara daha ağır şartlar uygulanırdı. Ütopya’da ölüm cezası da yoktu. Köle olarak cezalandırılıp doğruya iyiye yönlendirilip yeniden topluma kazandırma amaçlanırdı (Urgan,2000,51).
    16. yy İngiltere’sinde Avrupalıların çoğu aylak aylak gezerken Ütopia’da hiçbir ayrım yapılmadan herkes çalışmak zorundaydı. Sadece sağlık engeli olanlar çalıştırılmazdı. Herkes her işte çalışırdı. Hem erkek hem kadın, tarımla uğraşır, zanaatkarlık yapar, askere gider ve okur yazardı (Urgan,2000,51).
    Ütopia bir tarım ülkesidir. Her kentin yakınlarında tarıma ayrılmış büyük alanlar vardır. Ütopia’lılar bu çiftliklerde dönüşümlü olarak çalışırlar. Böylece köye yerleşmiş bir köylü sınıfı ve şehirde yaşayan şehirli sınıfı yoktu.Ütopya’da herkes çalışmak zorundadır. Ancak hayvan gibi çalışmak yoktur. Üç saat sabah, üç saat öğleden sonra olmak üzere günde 6 saat çalışılır. Öğlen iki saat dinlenilir. Yöneticiler çalışmaları denetler. Aylaklığa izin vermezler. Herkesin çalıştığı bir toplumda çalışma saatleri az olacak ve böylece insanlar kafalarını geliştirmeye zaman bulacaklardır (Urgan,2000,52).
    Ütopya’da yaşlılara ve hastalara özenle bakılır. Her kentin dışında dört tane hastane vardır ve ihtiyacı karşılayacak büyüklük ve düzendedir. Hastanede bakım çok iyidir. Burada hastalara karşı en önemli tutumlardan biri de iyileşmesi mümkün olmayacak hastaların fazla acı çekmelerini önlemek için ölmelerini doğru bulmaktadır. Ruhun ölümsüzlüğüne inanıldığı için kişiye telkinde bulunulur, eğer kişi ölmek isterse bir uyuşturucuyla hayatına son verilirdi. İstemeyen kişinin ölümüne izin verilmez. İntihar eden kişilere ise iyi gözle bakılmaz cesedi pis bir bataklığa atılır (Urgan,2000,53-54).
    Ütopia’da kızlar 18, erkekler 22 yaşından önce evlenemezlerdi. Evlenmeden önce cinsel ilişki yasaktı. Bu yasağa uymayanlar olursa ömür boyu bekarlık cezasına çarptırılırlardı.Ütopia’da kadın-erkek eşittir. Evlenmeye niyetlenen çiftler yaşlı bir kadın ve erkeğin denetiminde çırılçıplak birbirlerine gösterilirlerdi. Ütopya’da boşanmada sınırlıydı. Sadece eşleri tarafından aldatılanlara yeniden evlenme hakkı tanınırdı. Aldatma suçu yinelenirse cezası ölümdü (Urgan,2000,55-55).
    Ütopia’da öğretmenler çocuklara sadece bilgi vermezler. Onlara önce doğru dürüst düşünmesini öğretirler. Doğru ahlakın ancak doğru düşünceden doğabileceğini bildikleri için sadece yönetici ve bilimle uğraşanların değil, tüm yurttaşların gerçek anlamda aydın kafalı olmalarını sağlamak gerekli görülürdü (Urgan,2000,56).
    Ütopya’lılar çalışma saatlerinden sonra istediğini yapabilirler. Orada meyhane, kumarhane bulunmadığı için kötü işlerle boşuna zaman harcamanın imkanı yoktur. Herkes doğuştan ölüme kadar eğitimin gerekli olduğuna inanır. Bilim sanat toplumun ortak malıdır. Ütopya’lılar Roma ve Mısır bilimi sanatı üzerine her şeyi bilirler. Hristiyanlık dininin gereklerini yerine getirirler (Urgan,2000,56-57).
    Savaş onlar için hayvanca bir iştir ve tiksindiricidir. İnsanların kanını dökerek elde edilen zaferlerle övünülmez, utanç verici bulunur. Ütopya’lılar ülkelerini savunmak zorunda kalırsa akıllarıyla savunma yaparlar. Ütopia’lılar dış ticarette kazanıp ülkelerinde dokunmadıkları para ve altınları savaşın pis işlerinde kullanırlar. Savaş başlar başlamaz düşman ülkenin en kalabalık yerlerine ve savaş meydanlarına ilanlar asılır, onların krallarını öldürenlere büyük paralar, öldürmeyip getirenlere ödülün iki katı, kendileri teslim olanlara ise bütün ödüllerin verileceği ve canının bağışlanacağı bildirilir. Ütopia’lılar sadece kendilerinin değil düşmanlarının da acı çekmesini istemezler. Eğer bütün bunlara rağmen savaş kaçınılmaz olursa kendileri savaşmaz paralı askerler tutarlar. Buna rağmen de ülkeleri tehlikeye düşerse gönüllü olan herkes kadın-erkek fark etmeden savaşılır. Onlar savaşı öç almak için yapmazlar. Şehirleri yakıp yıkmazlar. Eğer savaşı kazanırlarsa sadece karşı devlete savaş masraflarını ödetirler (Urgan,2000,57-59).
    Ütopya’da hiçbiri hor görülmeyen bir çok din vardır. Kimi güneşe, kimi aya, kimi bir gezegene veya kişiye tapabilir. Ama Ütopia’lıların çoğu tek tanrıya inanır. Bu tanrı dünyaya egemendir. Akılla dini hiçbir zaman bir birbirinden ayırmazlar. Falcılığa ve yıldızlara inanmaya pirim verilmez. Her şeyin başı doğadır. Doğada aklın çözemeyeceği şey yoktur. Aslolan akla göre yaşamak ve düşünmektir. Adanın en eski yasası olan “kimse dininden dolayı kötülenemez” maddesi en ciddi uygulanan maddedir. Herkes inandığı dinin propagandasını yapabilir ama başka dini kötüleyemez. Din adamları sadece dua etmez, hastalara bakar, bataklıkları kuruturlar.O çağda Avrupa’da boş inançlar aşılayan sayısız din adamları varken Ütopia’da sadece 13 rahip ve bir baş rahip vardır. Rahipler gizli oyla halk tarafından seçilir. Rahipler evlenebilir de. Hatta dul ve yaşlı kadınlar da rahip olabilirler. Rahipler kesinlikle devlet işlerine karışmazlar. Ütopia’lılar dinsel törenlerde kurban kesmezler Ütopia’lılar dinin ayırıcı yönlerini kullanmazlar, birleştirici yönleriyle tapınaklarda ibadet ederler. Tapınaktaki ibadet ortak bir duayla sona erer.Ruhlarının yaşayacağını bildikleri için ölümden korkmazlar. Bir yakını ölen asla ağlamaz. Ölünün cenazesi şölen havasında neşeli şarkılarla kaldırılır (Urgan,2000,59-63).
    Hem toplumsal, hem kişisel mutluluğa varmak isteyen Ütopya’lılar için hoş yaşamak, dünyanın tadını çıkarmak iyi bir şeydir. Hem kendileri hem de başkaları için diye düşünürler. Bütün insanlar yaşamın sevinçli sofrasına ortakça oturmalı ve dünyanın tadına varmalıdır. Ütopya’da kasaplık yasaktır. Avcılık da yoktur (Urgan,2000,63).
    Thomas More eserini övgüyle bitirir.Ütopya’dan başka yeryüzünün hiçbir yerinde böyle erdemli insanlar ve kusursuz toplum yoktur. Ütopya’da hiç kimsenin parası, mülkü yoktur ama; geçim derdi de yoktur. Kendisinin ve gelecek nesillerinin kaygısını duymadan mutludur insanlar.Avrupa’da devlet denilen şey bu değildir. Avrupa’da devlet zenginlerin yoksulları öldüresiye sömürmek için düzenledikleri suikastten başka bir şey değildir (Urgan,2000,64).
    More Ütopyasını bir özlemini dile getirerek noktalar:“Şunu da saklamayacağım ki, Ütopia devletinin birçok özelliklerini bizim kentlerimizde görmeyi isterdim. Bir umuttan çok bir dilektir bu” (Urgan,2000,65).

    Sonuç
    Ütopia’da acılar ve haksızlıklar ortadan kaldırılmıştır. İnsanlar eşit ve özgür yaşıyorlardır. Kralın baskıları da yoktur, soyluların lüks tutkusu da… Görevlileri parayla satın almak da mümkün değildir. Savaş naraları atan, dinsel baskılar yapan yöneticiler de yoktur.” Kısacası ütopya; bir düş ülkesi, bir mutluluk diyarıdır (Dündar, 1996).
    Bütün bu belirlemeler sonucunda Thomas More’un Ütopya’sında bir tasarım vardır. Bu tasarım bir adada kurulmuştur. Bu adada adaletli düzen düşleri vardır. Özel mülkiyet her türlü kötülüğün kaynağıdır. Adada özel mülkiyet de parada yoktur. orada herkes emeğiyle yaşama katılır. Ütopyalılar ürettiklerini ortak depoda biriktirir ve gerektiğinde kullanırlar. Bu adada tam anlamıyla demokratik bir düzen vardır.

    Kaynakça

    Cevizci, A. (1994). Felsefe Sözlüğü. BDS Yayınları.
    Timuçin, A. (1996). Felsefe Sözlüğü. Ankara: Ekin Yayınları.
    Tunçay, M.(1986). Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi. Ankara:Teori Yayınları.
    Urgan, M. (2000). Ütopia . Ankara: İş Bankası Yayınları.
    Dündar, C. (1996). “Devler Ülkesindeki Ada(m)”. Milliyet. 26 Mart.

     

    Kitaplığım:  Sayfa-1   Sayfa-2   Sayfa-3  Sayfa-4   Sayfa-5

    Hiçbir yazı/ resim  izinsiz olarak kullanılamaz!!  Telif hakları uyarınca bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla  siteden alıntı yapılabilir.

     © 1998 Cetin BAL - GSM:+90  05366063183 -Turkiye/Denizli 

    Ana Sayfa  / Index  / Roket bilimi / E-Mail / Rölativite Dosyası

    Time Travel Technology / UFO Galerisi / UFO Technology/

    Kuantum Teleportation / Kuantum Fizigi / Uçaklar(Aeroplane)

    New World Order(Macro Philosophy) / Astronomy