|
:: Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi © 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkey / Denizli :: Çetin BAL'ın kütüphanesi... 1
Schrödinger'in Yavru Kedileri Gerçekliğin Peşinde Nisan 2008, ISBN: 9789753426640 Bilim tarihinin şüphesiz en meşhur kedilerinden olan Schrödinger`in kedisi bilim insanlarının zihnini yeterince kurcalamamış gibi, şimdi de bu adsız kahramanın ikiz yavrularının rol aldığı bir başka "düşünce deneyi" bizleri benzer bir muammayla karşı karşıya bırakıyor. İngiliz bilim yazarı John Gribbin, Schrödinger`in Kedisinin Peşinde adlı başarılı kitabının devamı niteliğinde olan bu kitapta, kuantum dünyasının "tuhaflıklarını" irdelemeye ve bunlara ilişkin farklı yorumları ele almaya devam ediyor. Gribbin`in kendi ifadesiyle, "kuantum tartışmasını anlamak için bilmeniz gereken her şeyi burada bulacaksınız; aynı anda iki ayrı yerde olabilen fotonlar gibi görünüşte paradoksal fenomenleri, aynı anda iki yöne giden atomları, ışık hızıyla hareket eden bir parçacık için zamanın nasıl durduğunu ve kuantum kuramının Uzay Yolu`vari bir ışınlamayı mümkün kılabileceğine dair ciddi bir yorumu okuyacaksınız". Gribbin`in gayet anlaşılır ve esprili bir dille kaleme aldığı bu ilginç kitabı kuantum dünyasıyla uzaktan yakından ilgilenen tüm okurlarımıza tavsiye ediyoruz. Sayfa Sayısı: 296 296 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9789753426640; Boyut: 14 x 20 cm; Baskı Tarihi: Mart 2008; Özgün Adı: Schrödinger's Kittens
İçindekiler
---
Kuvantumu Anlamak Ödüllü bilim yazarı Barry Parker'dan dünyamızı ve hayatımızı değiştiren kuvantum devriminin kışkırtıcı ve ilginç hikâyesi...
Boyutlar: Eukleides'den Günümüze Felsefe ve Bilim Dünyasında Toygar
Akman Boyutlar Eukleides'den Günümüze Felsefe ve Bilim Dünyasından "Geometrik
bir ölçü birimi" olarak kullanageldiğimiz "boyutlar," Eukleides (Öklit)
zamanından beri "en, boy ve derinlik" olarak "üç yöne uzanımı" belirliyordu.
Yazar:
Toygar Akman
Atomun İçinde Kuvantumdan Kuarka Doğa Biz ve Bilgimiz Kuvantum
Kuramının Özüne Yapacağınız Yolculuğa Hazır Mısınız?
Yazar: Ramazan
Karakale
KUANTUM BİLMECESİ - WOLFGANG SMITH
Yazar bu kitabında, gizemli olaylara değinerek dünyaya bakışımızın ne denli zayıf, gerçeği kavrayış biçimimizin ne denli öznesel olduğunu göstererek, bizleri varoluşun iç ve dış dünyasına götürecek bir düşsel gezintiye çıkartıyor.
En Son
Verilere Göre Uzay Çağında Evren ve Biz Basım Yeri ve Yılı : İstanbul,
1983
Bir Zamanlar Evren
Evrenin Kökeni COBE uzay sondaj aracının gönderdiği veriler, evrenin başlangıcında gerçekleştiği varsayılan Büyük Patlama'nın doğruluğunu kanıtlamakla kalmayıp, aşağı yukarı astronomların hesapladığı zamanda olduğunu da gösterince, bilimsel çevrelerde büyük bir heyecan yaşanmıştı. İngiltere'deki Sussex Üniversitesi'nde Astronomi Profesörü olan Barrow, COBE'nin verilerini betimlerken, bu bilgilerin zamanın başlangıcında meydana gelen olaylara nasıl ışık tuttuğunu açıklıyor. Evrenin hiçlikten doğması ne demektir? Evrenin bir başlangıcı olmasına gerek var mıydı ve sonsuza kadar sürecek mi? Evrenin büyük çoğunluğunun görünmez olduğunu düşünmemizin nedeni nedir? Evrenbilimcilerin kafa yorduğu bu tür zor sorular, bu kitapta anlaşılır bir dille cevaplanıyor.
Schrödinger'in Kedisinin Peşinde
Metis Bilim dizisinin
ikinci kitabı, John Gribbin'den Schrödinger'in Kedisinin Peşinde.
İÇİNDEKİLER Giriş, s. 13-14
Önsöz, “Hiçbir Şey Gerçek Değil”, s. 15-18 ---- Schrödinger’in kedisi ölü mü canlı mı? 20. yüzyılın başından beri bir grup bilim adamı ve felsefeci bu muammanın cevabını bulmak için uğraşıyor. Fakat böylesine basit bir soruyu bir soru olmaktan çıkarıp bir muammaya dönüştüren şey nedir? Bir varlığın ancak canlı veya ölü olacağını biliyoruz. Bütün mesele kuantum fiziği. Çünkü kuantum fiziğinin bu soruya verdiği cevap şudur: Kedi aynı zamanda hem ölü hem de canlıdır. Bu ilk paragrafı okuyanlar bir bilimkurgu veya bir fantezi kitabından bahsettiğimi sanabilirler ve açıkcası ben de olsam herhalde aynı şeyi düşünürdüm. Fakat bu giriş bir bilimkurgu veya fantezi kitabıyla ilgili değil. Tam tersine bu giriş bana aslında gerçek dünyanın en uçuk fantezi romanlarından bile olağanüstü olduğunu gösteren Schrödinger’in Kedisi ile ilgili. Kedinin aynı anda nasıl hem ölü hem de canlı olabileceğine birazdan geleceğim ama öncelikle biraz kitaptan bahsedeyim. John Gribbin Cambridge Üniversitesi’nde astrofizik eğitimi gördükten sonra kendini bilimi halka anlatmaya adamış bir yazar. 1984 yılında yazdığı Schrödinger’in Kedisinin Peşinde’den (Bundan sonra kendisine SKP diyeceğim) sonra aynı tarzda yarım düzine daha kitap yazmış. SKP’de aslında yazarın üne kavuştuğu ve en başarılı kitaplarından biri. SKP’nin bir kurgu roman olmadığını söyledim. Aslında yer yer oldukça zor anlaşılabilen ve kuantum fiziğini ilk başlarından itaberen tamamen bilimsel bir gözle ele alan bir kitap. Yazar kitaba 19.yy’nin sonlarından başlıyor ve adım adım kuantum fiziğinin nasıl keşfedildiğini ve nasıl olgunlaştırıldığını anlatıyor. Lise bilgilerinizi yoklayın: Atomlar, elektronlar, pratonlar, nötronlar, x ışınları, fotonlar… Hatırladınız mı bunları? Bunlar ve daha nice unuttuğunuz veya belki de hiç adını duymadığınız, bizim gibi sıradan insanların anlaması zor olan kavramlar bu kitabın konusu. İşte bu noktada yazarımız John Gribbin’in yeteneği devreye giriyor. Ve bütün bu atomlar, protonlar son derece keyifli bir biçimde okuyucuya sunuluyor. Kitabı okurken zorlandığım anlar oldu elbette, sonuç olarak bir fizik geçmişine sahip değilim. Hatta bir kaç sayfa boyunca ne diyor yahu bu adam dediğim de oldu itaraf etmeliyim. Ama toplamda geriye baktığımda kitabın bende çok güzel izler bıraktığını söyleyebilirim. Büyük bir sıçramanın yapılabilmesi için ilk önce önceden yapılanların paramparça edilmesi gerekiyor. Bu dünya tarihinin gördüğü bütün büyük devrimlerde böyle olmuştur ve işin ilginci bilim dünyasında da aynı kurallar işliyor. 19.yy ve hatta 20. yy’nin ilk çeyreğinde bile fizik demek Newton demekti. Eğer bir şeyi Newton demişse o doğruydu, dememiş ise bırakın araştırmayı o konuda acaba demek bile saçmaydı hatta bazı fizikçilere göre küfürdü. İşte SKP’de böyle bir ortamda hikayesini anlatmaya başlıyor ve belkide sayıları 15-20′yi aşmayan öncülerin klasik fiziği yani Newton fiziğini nasıl alaşşağı ettiklerini anlatmaya başlıyor. Burada hemen bir parantez açıp şunu söylemeke gerek. Elbette Newton’un temellerini attığı ve kütle çekimi gibi pek çok önemli doğa olayının nasıl işlediğini bize anlatan klasik fiziktir. Fakat klasik fizik makro evrende yani güneş ile dünya arasındaki etkileşimi bize açıklayabilirken mikro düzeyde yani atom düzeyinde işlerin nasıl işlediğini anlatmakta yetersiz kalıyor. Ve bu kitap sayesinde anlıyorsunuz ki mikro dünya aslında Alice’in tavşan deliği gibi bir yer. Tavşan deliğinin ne kadar garip bir yer olduğunu göstermek için kitaptan bir iki alıntı yapayım: “Düzensiz ısı enerjisini bir taşa verdiğiniz durumda taş o enerjiyi kullanarak içindeki bütün molekülleriyle düzenli bir hareket yaratıp yukarıya doğru hep birlikte sıçrayamaz. Yoksa sıçrayabilir mi? Boltzman bu tema üzerine bir çeşitleme sundu. Böyle olağansütü bir olayın mümkün olduğunu söylüyordu, ama son derece ihtimal dışıydı.” “Klasik dünyada her şeyin bir sebebi vardır. Her olayın sebebinin izini zamanda geriye giderek takip edebilirsiniz. Sebebi yaratan sebebi, onu yaratan sebebi ve (eğer evren bilimciyseniz) ta Büyük Patlma’ya kadar, yok eğer kafanıza yatan model dini bir mahiyet taşıyorsa da Yaradılış anına kadar böyle gidebilirsiniz. Fakat kuantum dünyasında radyoaktif bozunmaya ve atom düzeyindeki geçişlere bakar bakmaz böyle doğrudan bir nedensellik ortadan kalkıyor. Elektron bir enerji seviyesinden ötekine belli bir zamanda ve belli bir sebeple geçmiyor. Geçişin ne zaman meydana geleceğini söylemenin bir yolu yok. Ne dışarıdan elektronu iten bir etken, ne de içte işleyip sıçramayı zamanlayan bir saat var. Oluyor işte, durduk yere, o zaman olmuyor da, bu zaman oluyor. Pek çok on dokuzuncu yüzyıl bilim adamı bundan dehşete kapılmış olsalar da bu sadece buzdağının ucu, kuantum dünyasının gerçek tuhaflığını gösteren ilk ipucu ve önemi zamanında fark edilmemiş olsa da dikkate değer. Bu ipucu 1916′da geldi, hem de Einstein’dan” Evet 20.yy’nin en önemli bilimadamlarından biri olan Einstein’da işin içinde. Aslında kuantum fiziğinin şekillenmesinde büyük çalışmalar yapmış biri. Fakat sonradan Kopenhag Yorumu olarak adlandırılacak kuantum fiziğinin önde gelen bilimadamları Bohr, Dirac ve Heisenberg tarafından ortaya atılacak olan Belirsizlik İlkesine karşı çıkmış ve “Tanrı zar atmaz” diyerek kuantum fiziğinden uzaklaşmış. Niels Bohr “Belirsizlik ilkesi bize asıl şunu söylüyor: Temel kuantum mekaniği denklemine göre hem kesin bir momentumu hem de kesin konumu olan elektron diye bir şey yoktur…. Biz bakarken bir elektronun ne yaptığına dair bilgimizin sınırlı olması ilginç, fakat bakmadığımızda ne yaptığı hakkında hiçbir fikrimizin olmadığını keşfetmek akıllara durgunluk veren bir şey. Eğer bir parçacığın biz ona bakmazken ne yaptığını söyleyemezsek, ona bakmazken var olup olmadığını da söyleyemeyiz ve çekirdeklerin de pozitronların da yirminci yüzyıldan önce var olmadıklarını iddia etmek mantıklıdır, çünkü 1900′den önce hiç kimse onları görmemiştir.” Einstein’nın “Tanrı zar atmaz” diyerek karşı çıktığı ve o hem canlı hem de ölü olan kedinin sahibi Schrödinger’in şiddetle karşı çıktığı aslında işte bu Kopenhag Yorumu ve belirsizlik ilkesidir. Schrödinger kediyi bu nedenle ortaya atmıştır. Belirsizlik ilkesinin olamayacağını gösterebilmek için. Aslında ortada kedi filan da yoktur. Kedi hayali bir deneyin parçasıdır. Ama kediye geçmeden önce çok önemli bir şeyi daha söylemekte yarar var. Zaten bütün bu karışıklığın sebebi de o. Işık nasıl yayılır? Az bulutlu bir günde bulutların arasında ok gibi yeryüzüne inen güneş ışınları bize ışığın doğrusal bir biçimde ilerlediğini söyler. Yani parçacık şeklinde. Newton’un da dediği buydu ve klasik fizik bile bunu söylüyordu. Fakat sonradan yapılan araştırmalar ile ışığın parçacık şeklinde değil suya atılan bir taşın su yüzünde bırakacağı dalgalar gibi dalga şeklinde yayıldığını ispat etti. İşin ilginci aslında bunların ikisinin de doğru olması. 1906 yılında J.J Thomson elektronların parçacık olduklarını ispat ettiği için Nobel Ödülü kazanmış 1937′de ise oğlu elektronların dalga olduğunu ispatladığı için Nobel Ödülü almış. İş iyice saçmaladı değil mi? O zaman biraz daha karıştıralım ortalığı. Elektronun nasıl davrandığını anlamak için yapılan çift yarık deneyinde elektronun önüne üzerinde iki delik bulunan bir engel koyulur ve arkada da elektronun hangi delikten geçtiğini tespit etmek için bir perde. Elektronları tek tek attığınız zaman her bir elektronun ya bir delikten ya da ötekinden geçeceğini ve arkadaki perdeye öyle yansıyacağını düşünürüz. Hangi delikten geçeceğini bilemeyiz ama sadece birinden geçmeli. Ama deneyin sonucu bize bunu söylemiyor, çünkü perdede ancak her bir elektronun iki delikten de aynı anda geçtiğinde olabilecek bir desen ortaya çıkıyor. Bu işte bir yanlış var şu elektronu bir izleyelim dendiğinde ise elektronun olması gerektiği gibi sadece bir delikten geçtiği tespit ediliyor ama eğer hangi delikten geçtiği gözlenmezse elektron iki delikten birden geçiyor! “Dünya bütün seçeneklerini, bütün olasılıklarını mümkün olduğu kadar uzun süre açık tutuyor gibi. Kuantum dünyasının standart Kopenhag yorumunun en garip özelliği şudur: Bir sistemi seçeneklerinden birini seçmeye zorlayan ve bu seçeneği ancak o zaman gerçeğe dönüştüren şey, o sistemi gözleme edimidir.” Yani başka bir değişle biz gözlemediğimiz sürece elektronlar hem dalgadır hem de parçacıktır. İşte en sonunda Schrödinger’in kedisine gelmiş bulunuyoruz. Kopenhag yorumunu kabul etmeyen Schrödinger hayali bir deney düzeneği oluşturdu. Bu hayali düzenekte içinde olup biteni gözlemleyemediğimiz bir kutu, kutunun içinde bir kedi, kediyi öldürecek bir eylem yapacak bir düzenek (örneğin kafasına çevrili bir silah veya zehir yayacak bir şişe) bu düzeneği harekete geçirecek bir algılayıcı ve elektron salan bir cisim bulunuyordu. Kediyi öldürecek olan düzeneği hareket geçirecek olan algılayıcı ise salınan elktronun dalga mı yoksa parçacık olarak mı hareket edeceğini tespit etme yeteneğindeydi. Eğer elektron dalga ise düzenek çalışacak ve kedi ölecek, eğer elektron parçacık ise düzenek çalışmayacak ve kedi yaşaacak. Soru kendi kendine oraya çıkıyor zaten. Kopenhag yorumuna göre elektron gözlemediğimiz sürece hem parçacık hem de dalga olduğuna göre salınan elektron algılayıcı tarafından hem algılanacak hem algılanmayacak ve bu durumda düzenek hem çalışacak hem çalışmayacak ve nihayet kedi de hem ölü hem de canlı olacak. Ta ki birisi kutuyu açıp ne olduğuna bakana kadar.
Zamanın Kısa Tarihi --------------------------------------------------------------------------------------------------- Dünyanın en ünlü fizikçilerinden biri olan `A Brief History of Time` (Zamanın Kısa Tarihi) adlı kitabın yazarı Stephen Hawking, yeni kitabında evrenin nasıl ve niçin yaratıldığını inceleyecek.
Cambridge Üniversitesi fizikçisi Hawking`in, `The Grand Design` (Büyük
Tasarım) adını verdiği yeni kitabının 2008 yılının sonbaharında Bantam Dell
Yayın Grubu tarafından piyasaya verileceği belirtildi.
Güncel olarak ana fikri bizzat kendi tarafından değiştirilmiş Kara delik Kuramını da içinde barındıran Kozmoloji yi bilim adamlarını Einstein, Newton ve diğerlerini ve kendi çalışmalarını anlatan çok öğretici ve herkesin kolaylıkla anlayabileceği bir kitap. Eğer evrenin akıl almaz büyüklükte nasıl hala büyüdüğünü genişlediğini ve nasıl doğduğunu merak ediyorsanız bu kitap size rehber olabilir...
Hawking'in aklı onun en güçlü silahıdır.
Temel Parçacıklar ve Fizik Yasaları, Richard Feynman ve Steven Weinberg (Alfa Bilim Dizisi- 103) T E M E L P A R Ç A C I K L A R VE F İ Z İ K Y A S A L A R I
Richard Feynman ve Steven
Weinberg
çev: Zekeriya Arslan
Yirminci yüzyılda en önemli iki
kavramsal ilerleme, kuşkusuz görelilik ve kuantum mekaniğidir.
Bu ikisini tek parça halinde birleştiren bir kuram geliştirme uğraşı, zor
ve halen süregelen bir meydan okumadır. Elinizdeki bu kitapta, Richard
Feynman ve Steven Weinberg gibi seçkin iki kuramsal fizikçi, bu temanın
merak uyandırıcı yanlarını incelemektedir.
Kuantum Elektrodinamiğinin
kurucularından Paul Adrien Maurice Dirac’ın anısına düzenlenen bu
konferansta, Richard Feynman karşı-parçacıkların doğasını, özellikle
kuantum mekaniksel spin ile istatistik arasındaki ilişkiyi anlatmaktadır.
Steven Weinberg ise bu anma konuşmasında, Einstein'ın kütleçekim kuramının
fiziğin en son yasalarıyla nasıl uzlaştırılabileceği hakkındaki son
düşünceleri tartışmaktadır.
Nobel sahibi bu iki
kuramsal fizikçi, temel fizik araştırmalarına muazzam katkılarda
bulunmuşlardır; ayrıca bilimin halka ulaştırılmasına yaptıkları hizmetler
de yadsınamaz. Çağdaş fiziğin gelişmesiyle ilgilenen herkes için,
büyüleyici bir kitap olacaktır bu.
“…bütün fizik okurlarının
kütüphanelerinde görmek isteyecekleri bir kitap.”
– New Scientist
“Kitabın yazarları olan Nobel
ödüllü fizikçiler, hem temel bilimlere hem de bilimin popülerlerşemesine
büyük katkılar yapmışlardır. Modern fizikle ilgilenen herkesin okuması
gereken bir kitap.”
–Reader’s Warehouse
“Bu kitabın içeriği on yıllarca taze kalacak.”
–International Journal of High-Energy
Physics
Kuantum Elektrodinamiği
"Fiziği yalınlıkla
sunmakla ünlü olan açıklama ustasından bir gövde gösterisi daha - John Roch,
The Times Yazın Eki"
Görelilik Kuramı
Zaman Makineleri Orjinal isim: Time Machines
Paul J. Nahin
Zamanda yolculuk olasılığını sayfalarına,
bilim ve bilim-kurgu arasındaki karşılıklı etkileşimler bağlamında yansıtan
Zaman Makineleri bu konuda yazılmış en ciddi eserdir. Zaman yolculuğu
öykülerinin hemen hemen tümünün özeti verilmiştir.
Türkçe (Orjinal
Dili:İngilizce) Time Machines: Time Travel in Physics, Metaphysics, and Science Fiction by Paul J. Nahin Zaman Makineleri Zamanda yolculuk olasılığını sayfalarına, bilim ve bilim-kurgu arasındaki karşılıklı etkileşimler bağlamında yansıtan Zaman Makineleri bu konuda yazılmış en ciddi eserdir. Zaman yolculuğu öykülerinin hemen hemen tümünün özeti verilmiştir. Kitabın İngilizce birinci baskısı yayınlandıktan sonra çok sayıda saygın bilim adamı, biraz da bu kitabın etkisi altında kalarak, zaman yolculuğunu bilimsel araştırma programlarına almışlardır. İkinci baskısına kadar geçen 6 yıl içinde zamanda yolculuk olasılığı üzerine yapılan araştırmalar ciddi artış göstermiştir. Arkadaş Yayınevi tarafından Türkçeye kazandırılan bu ikinci baskı, yeni araştırma sonuçlarını göz önüne alarak düzenlenmiş; zaman yolculuğu hakkında bilim-kurgu edebiyatının ve bilimsel literatürün tümünü içerir hale getirilmiştir. Kitabın diğer ilginç yanı, karmaşık fizik yasalarını herkesin anlayacağı bir dil ile açıklamada gösterdiği başarıdır. Zaman Makineleri’nde zaman yolculuğunu konu alan hikayeler, romanlar, filmler ve TV dizileri, mantık ve fizik kanunları bağlamında ayrıntılarıyla ele alınmıştır. Zaman Makineleri adeta bir zaman yolculuğu ansiklopedisidir. Hayal ufkunuzu zorlayacak satırları keyifle okuyacağını umuyoruz. Sayfa Sayısı: 736 Sayfa
Stephen Hawking'in Evreni Hawking'in Kuramına Giriş
Stephen Hawking: A Life In Science
Stephen Hawking
Gödel Einstein Buluşması
Kurt Gödel
ve Albert Einstein'ın durumunda sonuç, Gödel'in Evren Modeli'dir. 'Gödel'in
Evren Modeli'nde felsefi zaman yolculuğu fantezisi, bilimsel bir gerçeklik
haline gelebilir mi? Gödel'e göre, zaman yolculuğunun gerçekliği, zamanın
gerçek dışılığının sinyalini de vermektedir. Çeviren: Barış Akalın/ Bilge Şipal ; Yayın Yılı: 2003 ; 350 sayfa ; 2. Hm. ; 13x21 cm ; Karton Kapak ; ISBN:9758621505 ; Dili:TÜRKÇE
EVREN BOYUTLARI VE İNSAN - TOYGAR AKMAN
Evrenin Zarafeti
Bir şey keşfetmenin insanın yeni bir şey görmesi değil de bakışını
biçimlendirmesi demek olduğu söylenir. Evreni sicim kuramı tarafından
biçimlendirilmiş bir bakışla gören okurlar yeni manzaranın nefes kesici
olduğunu görecek.
Dinlerde, Bilimde ve Metafizikte Zaman Enerjisi
BEŞİNCİ BOYUT Modern Düşünce Çağı’na gelinceye dek, hemen bütün düşünürler, Evren içinde yer alan varlıkları, “İki Ayrı Yapı” olarak değerlendirmişlerdi: “Canlı - Cansız”, “Madde - Ruh”, “Tek - Çift”, “Artı - Eksi”, “Positiv - Negativ” vb. gibi. Modern Bilim Çağı ile birlikte, “Varlıkların”, bilinmeyen yönlerinin, derinliğine incelenebilmesi olanağı doğmuştu. Böylece de, “Madde Boyutlarının Uzantılarının Araştırılması”na gelinmiştir. Bu arada bazı düşünürler, “Evren” içinde yer kaplamakta olan “İnsan Şuuru”nun, başlı başına “Bir Boyut” olup olmayacağına değinmişlerdir. Yayınlarımız arasında yer alan “Sibernetik” ve “Evren Boyutları ve İnsan” kitplarının yazarı olan Dr. Toygar Akman bu kitabında, “Şuurun Uzanımları”nın, Evren Boyutları içerisinde, bir “Boyut Yapısı Oluşturup Oluşturmadığı”nı incelemektedir. (Arka kapaktan)
Stephen Hawking'le Zaman ve Uzayda Gezinti
İlk Üç Dakika
Evrenin Şiiri / Kozmosun Matematiksel Bir Açıklaması
Rastlantı ve Kaos
Havaya atığınız bir paranın yazı (ya da tura) gelme olasılığının ne olduğunu biliyor musunuz? Fransız Yüksek Bilimler Enstitüsü'nde teorik fizik profesörü olan David Ruelle, okuru yirminci yüzyılın bilimsel kavramları arasında bir geziye çıkarıyor. Bilim adamları fiziksel sistemlerin içerdiği rastlantı ve kaos öğeleri konusunda ne düşünüyorlar? Yazar bu soruyu yanıtlarken açık, anlaşılır, zaman zaman da esprili bir anlatıma başvurmuş; bunun yanı sıra fizik ve matematik alanlarında uzmanlaşmış okurlar kadar bu konularda lise düzeyinde bilgiye sahip olan büyük çoğunluğun da anlatılanları kolayca kavrayabilmesine özen göstermiş. Olasılık hesapları, piyangolar, yıldız falları ve şans oyunları gibi ilginç konular arasında bir süre gezindikten sonra kaosla tanışacak; "küçük bir şeytan"ın evrenin uzak bir köşesindeki tek bir elektronun çekim etkisini bir an için yok etmesi halinde yaşamımızın düzenli akışının nasıl değişebileceğini göreceksiniz. Entropi, bilgi teorisi, algoritmik karmaşa, Gödel teoremi, kara delikler ve "garip çekerler" gibi çağdaş bilimsel kavramları ele alan yazar, genetik, meteoroloji, ekonomi ve tarih alanlarında rastlantının oynadığı role de değiniyor. Ustaca düzenlenmiş bu geziye katılanlar, günümüzde bilim alanında elde edilmiş en önemli sonuçları yeni bir ışık altında görme olanağına sahip olacaklardır.
Eşzamanlılık Bilim, Mit ve Kozmik Şakacı Carl Jung, zaman ve sebep-sonuç zincirlerine ait geleneksel fikirlerin
açıklayamadığı anlamlı rastlantıları tasvir etmek için "eşzamanlılık"
terimini ortaya koymuştur. Büyük kuantum fizikçisi Wolfgang Pauli ile
çalışırken Jung bu rastlantıları zihin ve maddeyi, bilim ve ruhu içine alan
fenomenler olarak açıklama yolunu aradı. Böylece telepati, öngörü ve sezgi
gibi parapsikolojik olaylar için de mantıklı açıklamalar elde etmeye
çalıştı. "Eşzamanlılık", Jung ve Pauli'nin çalışmalarının yanı sıra ünlü
bilim adamları Paul Kammerer, Werner Heisenberg ve David Bohm'un
çalımalarını da ele almaktadır. Yazarlar, özellikle Kozmik Şakacı (Hilekar)
Hermes'e ait Yunan efsanesi gibi eski ve modern mitolojilerde tasvir edilen
eşzamanlılık konusunu ayrıntılarıyla işlemektedir. Onların günlük hayat ve
literatürden alınmış bol sayıda anekdotlarla dolu, disiplinleri aşan
benzersiz yaklaşımları; doğanın gizli modeli içine doğru bir göz atma süreci
içinde, bu karmaşık kavramın zeki bir keşfini sunmaktadır. (Arka Kapak)
KOZMOS (Cosmos) Kozmos, bilimi halka anlatmak konusunda bir dahi sayılan Carl Sagan’ın TV için yaptığı dizi belgeselin kitaplaştırılmış hali. Yaşamın kökeninden kozmolojiye kadar bir çok alanda -bazen cüretkarca- görüşlerini sıraladığı bu kitap, içindeki yanlışlık ve boşluklar bir kenara bırakılırsa, bence yirminci yüzyıl düşünüşünün son büyüklerinin bir örneği olan Sagan’ın kendisini en güzel anlattığı eserlerinden birisi. Sagan, bana göre, Newton’cu dünyanın son büyük kahramanıdır ve çalışmaları da gerçekten bu ünvanı hakketmesine neden olmaktadır. İnsanoğlunun bilimsel serüveninde önemli bir adım olan Cozmos’u okumanızı öneririm. Fakat her şey, Cosmos’daki dünyada tasvir edildiği gibi değil artık… - İnsanoğlu Uzay
Okyanusuna Açılıyor
Mesaj Türü: Roman
Sonsuzluğun Sonu Türü: Bilim Kurgu -Roman [1955] Çevirmen : Alperen Keleş SONSUZLUĞUN SONU'nun olağanüstü, fantastik dünyasında, "Yarın'ın iptal edilmesi" olanaklıydı. Gelecek'in egemen sınıfı olan Sonsuzlar insanların yaşamı ve ölümü üzerinde karar verme gücüne sahip olduğu gibi, hangi yüzyıllarda doğacaklarını da saptayabiliyordu. Dün, Bugün ve Yarın onların iradesine bağlı olarak yaratabiliyor ya da yok edebiliyordu. Sonsuzlar'dan biri olmak için özel niteliklere sahip olmak gerekliydi. Andrew Harlan de böyle biriydi işte. O tek bağışlanmaz günahı işleyene, aşık olana dek... Sırf Asimov'un değil, bilimkurgu türününde en begendiğim kitaplarından biri. Zaman yolculuğu üzerine yazılmış bence en ilginç kitap. Umarım sizde beğenirsiniz. Filmide sinemaya uyarlandı: Isaac Asimov’un 1955 tarihli romanı "The End of Eternity”i sinemaya uyarlayacak yönetmen Kevin Macdonald oldu. Henüz oyuncu kadrosu belli değil. Öyküsü yakın bir gelecekte geçecek olan filmde insanların Sonsuzluk adlı yönetici bir sınıf tarafından kontrol altında tutulduğu bir dünyada, bu grubun üyeleri zamanı kontrol edebilmektedir. Bir gün zaman polislerinden biri başka bir zaman periyoduna ait bir kadına âşık olduğunda Eternity kurallarına uymamış olur.
İnsanlığın Geleceği Cep Kitapları / Bilim Kurgu Dizisi
Karmaşık bilimsel kuramları ve ilkeleri,
herkesin okuyup anlayabileceği, hatta eğlendirici kitaplar haline getirmekte
bir deha olan Asimov, bu yapıtında insan uygarlığının varlığını tehdit
edebilecek felaket olasılıklarını inceliyor... Asimov'a göre, insan
uygarlığının sonunu getirebilecek felaketler beş grupta toplanabilir:
Tümüyle, evrenin nitelikleri öylesine değişebilir ki, canlıların yaşamasına
olanak kalmaz; Güneşe olacak bir şey yüzünden dünyamız yaşanmaz hale gelir;
Yeryüzü'nün kendisi, yaşamı söndürecek nitelikte bir değişim geçirir; (Belki
de insanoğlunun yarattığı) bir şey Yeryüzü'ndeki insan yaşamını sona
erdirir; Şu andaki uygarlığımız yıkılarak, yerini insanlığın ilkel bir yaşam
sürmeye mahkum olduğu bir dünyaya bırakır. Ve Asimov'a göre, en yakın
gelecekte başımıza gelebilecek türdeki felaketler aynı zamanda insanoğlunun
en çok önleme olanağına sahip olduğu felaketlerdir; nükleer savaş gibi...
EVRENİN UCU – RONNY LEWIS BASKAN YAYINLARI KURGU-BİLİM DİZİSİ 15 Evrenin Sonu
EVRENİN TÜRKÜSÜ – G.
ALTOV ve V. JURAVLEVA
Evrenin Gizli Boyutları Düşünmeye başladığımızda, yanıt bekleyen bir takım
sorularla karşılaşıyoruz. Evren nedir? Evren niçin yaratıldı, nasıl
yaratıldı? Biz kimiz? Nerden geldik, nereye gidiyoruz? Geçmiş, gelecek ve
hayat... Hayat nedir? Niçin yaşıyoruz?
Yeryüzünün ve Evrenin Keşfi
Yayınlarımız arasında
daha önce Dünya Dışı Uygarlıklar, İnsanlığın Geleceği, Sonsuzluğun Sonu,
Dünya Hepimize Yeter, Marslılar adlı yapıtların çıkan Asimov'un bu kitabında
astronomi, biyoloji, coğrafya, matematik, jeoloji, fizik ve kimya dallarında
insanoğlunun yaptığı keşifler anlatılıyor. Bilgi dağarcığını büyütmek için
çalışan insanoğlunun bu tutkusunun; uzayın, zamanın, maddenin ve enerjinin
ufuklarını nerelere kadar genişlettiğini izliyoruz bu kitapta. Örneğin,
insanın on parmak ve oniki sayıdan bugünlük çeşitli karmaşık sayı
sistemlerini nasıl geliştirdiğini; yanan bir evden çıkan dumanların ilk
sıcak, hava balonu fikrine nasıl esin kaynağı olduğunu ve insanoğlunun
göklerde uçmasını sağlayan icatlara yol açtığın; zaman kavramının nasıl
gelişip, zamanı ölçmek için ne gibi yöntemler icat edildiğini; atomun
içindeki hareketli, garip dünyanın nasıl keşfedildiğini; zaman içinde
seyahat konusunda ne gibi fikirler ortaya atıldığını öğreniyoruz. Özetle,
tek bir kitabın boyutları içinde, insanlığın yeryüzünü ve evreni keşfetmek
için atıldığı maceranın sürükleyici, soluk kesici öyküsünü okuyoruz.
Kim Korkar Schrödinger'in Kedisinden - A'dan Z'ye Yeni Bilimin Kılavuzu Ian Marshall,Danah Zohar 20. yüzyıl bilimi radikal şekilde yeni bir düşünme biçimi ile yürümektedir. Yeni kavramlar, yeni kategoriler, fiziksel ve biyolojik gerçekliğin bütünüyle yeni bir vizyonu, eski asırlarda bilimin savunduğu neredeyse her şeyden keskin bir kopuşu işaret etmektedir. Bu yeni düşünceye geçiş öylesine esaslı ve beklenmedik olmuştur ki, o, beki de yeni bir bilimsel metot için ikinci bir bilimsel devrimi oluşturmaktadır. Bu kitabın bir amacı, yeni blimsel düşünceyi sunmak, onun neresinin yeni olduğunu açıklamak ve ondan doğan başlıca fikirlerin uygun bir taslağını çıkarmaktır. İzafiyet teoremi ve kuantum teoremi nedir? Onların ana kavramları nedir; ortak noktaları nelerdir? Kaos ve karmaşıklık teoremleriyle paylaştıkları hususlar nelerdir? Yeni zihin bilimi, yeni biyoloji, yeni kozmoloji nedir? Tüm bunlar ne çeşit bir yeni bir yeni doğa görüşü taşımaktadır? Bu kitabın büyük başka bir amacı daha vardır. Bu yeni bilimsel düşünceler içinde, zengin bir dil, metofor ve çağrışım hazinesinin, gündelik hayatın dünyası içinde heyecan verici uygulamalarıyla tamamen yeni bir imgeler kümesi bulunduğunu göstermek. Bu, bilimsel düşüncelerin hayal gücünü nasıl ateşlediğini ve yeni bilimin, kişisel, düşünsel, sanatsal ve iş hayatlarımızın pek çok alanında yeni düşünme biçimi için güçlü bir model olabileceğini açığa vuracaktır.
Çeviren: Orhan Düz - 511 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9750024540; Boyut:
14,5x20cm; Baskı Tarihi: Mart 2006
İzafiyet Teorisi Nedir? Albert
Einstein insanlık tarihinin en yaratıcı zekalarından olduğu kabul edilen bir
bilim adamıdır. Yaptığı çalışmalarla bilimin gelişmesine büyük katkı
sağlayan Einstein, salt bilimsel çalışmalarıyla değil, üstlendiği pasifist
rol, cesur karşı çıkışları, atom bombası konusundaki uyarılarıyla kamuoyunun
gözünde "devrimci bir yenilikçi" konumuna yüceltilmiştir. Yazar: L.
Landau, Y. Roumer --------------------------------------------------
İZAFİYET TEORİSİ NEDİR
Zaman Makinesi H. G. Wells Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında İngiltere'de bir bilim adamı akşam yemeğine çağırdığı konuklarına zaman makinesi olduğunu iddia ettiği bir aygıtı gösterir. Saygıdeğer konukları ona inanmayı rededer, ancak bir hafta sonra tekrar evinde toplandıklarında onu bitkin, sefil ve perişan bir halde bulurlar. 802701 yılında, bir zamanlar Londra'nın bulunduğu noktada tanık olduğu yaşamı anlatır onlara. Geleceğe yolculuk etmiş, geleceğin ırkıyla tanışmıştır; birer peri kadar hoş, meyveyle beslenen, yaşamlarını neşeli bir tembellik içinde geçiren sevimle torunlarımızla... Ancak insanın evriminin tek sonucu, dünyayı miras alan tek tür onlar değildir. Yeni Aden'in altındaki tünellerde yaşayan başka bir canlı türü daha vardır. Bilimkurgu serüvenini başlatan ilk ve en görkemli adımlardan biri olan bu klasik romanda H.G. Wells, insanoğlunun hiç eskimeyecek zaman yolculuğu düşünden yola çıkarak yaşam biçimlerimizin evrildiği yönü sorguluyor.
SOLARİS Stanislav Lem Türü: Bilimkurgu Roman, Kris Kelvin’in sınırları bilinmeyen bazı güçlere sahip bir
organizma (Okyanus) ile kaplı Solaris gezegenine gönderilmesi ile başlar.
Kelvin uzay istasyonuna indiğinde garip bir şekilde onu karşılayan
olmamıştır. Çok geçmeden arkadaşı Gibarian’ın intihar ettiğini öğrenir ve
ortalıkta insana son derece benzeyen ama insan olmayan bazı varlıkların
dolaştığına şahit olur. İstasyon ekibine göre, insanın zayıflıklarının bir
vahyi; zihnindeki utanç verici ve trajik unsurların bir tür vücut buluşu
olan bu varlıkları Okyanus göndermektedir. Bir süre sonra Kelvin’in on yıl
önce ölmüş eşi (Rheya) de bu varlıkların arasına katılır. Bir bakıma
fethetmeye geldikleri bu gezegende, kendi zihinlerinin ürünlerine karşı aciz
kalan bilim adamları Okyanus’un etkilerini yok edebilmek için her yolu
denerler. Kelvin’in tepkileri zamanla diğerlerinden farklılaşır. Kendisine
aşkın tüm maraz duyguları içinden seslenen yapay eşini yavaş yavaş
kabullenir. Fakat, onunla beraberliğini sürdürmeyi umut ettiği bir noktada
Rheya, Kelvin tarafından gerçek bir eş gibi sevilemeyeceği düşüncesiyle bir
yolunu bulup kendini yok ettirir. Okyanus’tan yeni bir Rheya beklemek, bu
kendini tekrar eden kaybetmelerin sonunda, Kelvin için anlamını yitirmeye
başlar... Stanislaw Lem...
Son Üç Dakika. Evrenin Nihai Kaderi Hakkında Tahminler Avustralyalı doğa felsefesi profesörü Paul Davies, evrenin nihai kaderi hakkındaki en sağlam bilimsel temellere dayanan düşünceleri, evrenin sonu geldiğinde insanların neler hissedeceğini işleyen senaryolarla birleştirerek sunuyor. "Son Üç Dakika"da, dünyaca ünlü fizikçi ve yazar Paul Davies, evrenin mihai kaderi hakkındaki en sağlam bilimsel temellere dayanan düşünceleri, evrenin sonu geldiğinde insanların neler hissedeceğini işleyen senaryolarla birleştikrerek sunuyor. Bu yaptıtta son gün ışığının sürekli geceye döenüşmesini izleyecek, yanan yıldızların enerjisi tükendiğinde yıldız kıyametinin başlangıcını yaşayacaksınız. Kara deliklerin, yanıp tükenmiş gökadaların dağınık artıklarını yutan son erneji kaynağı olacağı o çağlarda bir yolculuk yapacaksınız. Acaba evren, sıcaklığın atom çekirdeklerini bile çözecek kadar yükseleceği büyük bir büzülşle mi sona erecek? Yoksa çok daha uzak olmayan bir gelecekte, ani ve beklenmedik bir kozmik felaketle mi? Evren sonsuza dek sürecekse, soyumuzdan gelenler ebedi geceden sonra hayatta kalmanın bir yolunu bulacaklar mı? Son yılların belki de en yararlı bilimsel yayıncılık projelerinden biri olan "Bilimin Ustaları" dizisinin bu kitabında, insanlığın büyük sorularının yanıtlarını araştıracaksnız. Yazar: Paul
Davies
Evren ve DönüşümleriEvren ve
Dönüşümleri evrenin evriminin anladığımızı sandığımız biçimindeki başlıca
evrelerini gözden geçirerek, evrende tizik yasalarının nasıl işlediklerini
göstermeyi amaçlamaktadır. Yazar:
Roland Omnes
Geleceğe Yolculuk İnsanlığın Kozmik SerüveniBir gün
yıldızlara gidecek miyiz? Hangi araçlarla ve ne yapmak için? İnsanı,
önümüzdeki on yıl, yüzyıl ve binyıllarda uzayda neler bekliyor? Evrende bir
başka yaşam biçimiyle, bir 'kardeş ruh' ile karşılaşacak mıyız, yoksa kozmik
yalnızlığımızla baş başa mıyız? Modern kozmolojinin önümüze sunduğu, bu
genişleyen evrende insanın yeri ne olabilir? Yaşam ve akıl sonsuza dek
sürecek mi? Yazar:
Nicolas Prantzos
Orjinal isim: Relativity: The Special and General Theory
1916'da Nobel Fizik Ödülü'nü alan Einstein'in adıyla
özdeşleşen İzafiyet Teorisi geçerliliğini kanıtlamış en temel fizik
kuramlarından biridir. Einstein'ın sözleriyle, "bir lise mezununun
anlayabileceği düzeyde" kaleme alınan kitap, kuramsal fiziğin matematiksel
yönünü pek tanımayan okuyucuların İzafiyet Teorisi'ni tam olarak
anlayabilmelerini sağlamak amacıyla yazılmıştır. Nobel Fizik Ödülü'nü 1916'da alan Einstein'ın adı ile özdeşleşen İzafiyet Teorisi, denebilir ki evrenin yaradılışından günümüze kadar geçerliğini kanıtlamış olan en temel kuram. Kendi deyişiyle "bir lise mezunun dahi anlayabileceği" düzeyde kaleme alınan kitap, kuramsal fiziğin matematiksel yönünü pek tanımayanlar için ufuk açıcı niteliklere sahip... Yazar:
Albert Einstein
Big Bang Teorisi ve Evrenin YaratılışıKlasik
olarak, Big Bang teorisi, evrenin tüm parçalarının aniden genişlemeye
başladığını kabul eder. Ama evrenin tüm parçaları genişlemeye aynı anda
nasıl başlayabilmişlerdir? Yazar:
Necat Kutlu
Çekirdek fiziğine giriş
Dünya, atom
çekirdeğinden Z elektrik yüküyle birbirinden ayrılan 92 kimyasal elementten
oluşmuştur. Bir yük, çekirdekle birlikte yüksüz atomu oluşturan Z elektron
tarafından taşınan yükle dengelenir. Elementler ayrıca %99′dan fazlası
çekirdekte bulunan kütleleri yönünden de farklıdırlar.
İçindekiler; Yazar: W.N.
Cottingham, D.A. Greenwood
Basım tarihi:
Nisan 2001
Atomaltı
Parçacıklar | 270 Sayfa | ISBN: 3000133100069 | Nobel Ödüllü parlak bir çağdaş kuramsal fizikçi olan Steven Weinberg, Atomaltı Parçacıklar´da elektron, proton ve nötronun keşfini olanaklı kılan yirminci yüzyıl fiziğindeki ana gelişmelerin öyküsünü, klasik fiziğin bu keşiflerde önemli roller oynamış temelleriyle birlikte anlatıyor. Tıpkı Einstein, Eddington ve Feynman gibi Weinberg de, kendi konusunu herkesin anlayabileceği bir biçimde anlatma yeteneğine sahip: Böylece, atom ağırlıkları, Dalton´un sabit oranlar yasası, elektroliz, elektron yükünün ölçümü, radyoaktivite ve benzeri konular, WeinbergÕin kalemi sayesinde akıcı öykülere dönüşüyor. Evrenin başlangıcını konu alan İlk Üç Dakika adlı kitabını da yayımladığımız ünlü fizikçiden, bilimi ve tarihi kaynaştıran yeni bir popüler bilim kitabı...
Einstein'ın Sırrı / Görelilik Görece KolaylaştıEinstein...
Yaşamış en büyük bilim adamı... Isaac Newton'dan beri hiç kimse evreni
böylesine yeni, devrimsel ve ürkütücü bir biçimde ifade etmemişti. Fizikçi
ve popüler bilim yazarı Barry Parker, geniş bir kitleyi hedefleyerek kaleme
aldığı kitabında, onun teorilerinin anlamını ve güzelliğini yalın bir dille
ve anlaşılır kılmayı başarıyor. Parker, Einstein'in hayat hikayesinin
izlerini sürerken, ortaya koyduğu son derece önemli ve çığır açan
teorilerini de kavrama imkanı buluyoruz. Einstein'ın özel ve genel görelilik
kuramlarının kapsamı ve anlamı, belki de ilk kez bu kadar açık bir anlatımla
ortaya konuldu. Yazar:
Barry Parker
FİZİĞİN EVRİMİ " İLK KAVRAMLARDAN İLİŞKİNLİĞE VE KUANTUMLARA "
Fiziğin Evrimi
Fizik
Yasaları Üzerine
1964 A. Einstein Ödülü ve 1965 Nobel Fizik Ödülü sahibi Profesör R. Feynman sadece fizik yasalarının bugünkü kavranışına yaptığı katkılarla değil, fiziği fizikçi olmayanlar için de çekici kılma yeteneğiyle tanınır. Elinizdeki kitap, Feynman'ın davetli olarak geldiği Amerika Birleşik Devletleri'nin Cornell Üniversitesi'nde verdiği bir dizi konferansı kapsamaktadır. Feynman fiziğin geniş evrenini, bir Marslıyla yapılan hayali telefon konuşması benzeri örnekler çeşitliliği içerisinde bizlere tanıtmaktadır. TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları
Süpersimetri Süpersimetri kuarklar fotinolar ve doğanın en temel yasalarının açığa
çıkarılması
Einstein Paradoksu ve Diğer Bilimsel GizemlerParadigma
değişimlerinin, görecelilik ve kuantum teorilerinin bilimsel ifadesini
polisiye romanın keyfiyle birleştiren eşsiz bir kitap... Yazar:
Colin Bruce
Kozmik Postacı - Zaman Kayması - Sürekli Akan Zaman Kökene Dönüş... Stonehenge ve Zamanıon Ritmleri... Uzay Çağında Zaman... Zaman Boyutları... Biyolojik Saatler... Davranışın Temeli... Zamanda Yolculuk... Paradokslar ve Olasılıklar... Zaman Döngüleri... Bilim Kurgu Felsefecileri... Dallar ve Halkalar... İki Temel Bilmece... Kozmik Postacı... Fiziksel Zaman Kayması Elastiki Zaman -İzafi Sıkışma... Fiziksel Gerçekler... Işık Hızı Engeli... Tek Yönlü Zaman Yoculuğu... Yerçekimi Sıkışmaları... Zamanın Dışında Dünyalar... Zaman Deliği... Uzay Deliği... Bir Zaman Makinesi Olarak Evren... Mekanı Zamanla Değiş Tokuş Etmek Karlı Bir Alışveriş mi?... Işıktan Hızlı... Zamanda Geriye Dönüş... Paralel Evrenler... Zaman Kıyıları... Dünyalar Dışı Dünyalar... Transandental Fizik... Zaman ve Zihin Rüyalar ve Reenkarnasyon... Telepatik Rüyalar... Haberci Rüyalar... Geçmiş Hayatlar... Gelecek Dünyalar... Dikkatin Odaklanması... Jung ve Kollektif Bilinçdışı... I Ching ve Uzakdoğu Gelsefesi... Zamana Hükmeden Zihin.
Rölativite'nin ABC'siEinstein'ın
herkes şaşırtıcı bir şey yaptığını bilir ama onun ne yaptığını gerçekten
bilen çok azdır. Yazar:
Bertrand Russell ------------------------------------------------------------------------------------- RÖLATİVİTENİN ALFABESİ - BERTRAND RUSSEL
Açıklama:
Günaydın 4. BoyutYaradılışta
vaadedilen "4. Boyut", olağanüstü görkemiyle dünyamıza ışıyor. Yazar:
Yüksel Yazıcı
KARA DELİK : EVRENİN SONU MU ?
"Bu kitap esin kaynağını, son birkaç on yılda kara deliklerin gizemini ve onların içinde yaşadığımız evrenle ilişkisini çözmek için yoğun çalışmalar yapan çok sayıda bilim adamına borçludur. Fakat hiç kuşkusuz bu eser görecelik (izafiyet) kuramının kurucusu Albert Einstein'a çok şey borçludur. Bu kitap yüzyılımız biliminin en önemli gelişmelerinden biri olan kara delikleri açıklamak için yapılan bir girişimdir. Kara Delikler içinde evrenimizi yöneten temel yasalar bilinen zaman ve uzay kavramlarıyla birlikte yok olmuş gözükür." Kara Delikler, uzayın ve zamanın nerede sonlandığını belirleyen, böylece doğanın en kutsal yasalarını hiçe sayan ürkütücü olgu. Kara Delikler, bilimin bile inanılmaz düşe dönüştüğü doğada, karşılaşabileceğimiz her şeyden farklı ve herşeyden korkunç. Kara Delikler, saniyenin yirmi milyonda birine sığacak korkunç bir kıyametin simgeleri. Nasıl ortaya çıktılar, güçlerinin kaynağı nedir, nereden geliyor, nereye gidiyorlar?... Yıldızların nasıl patladığı, yerçekimsel güçleriyle nasıl kendi içlerinde çöktüklerini, çağdaş fiziğin üzerinde durduğu bu ürkünç olayı açıklayan ilk kitap.
Fizik ve Felsefe (İdealizm Determinizm'den Olasılığa Doğru - Diyalektik Olasılık'tan Determinizme Doğru)
Denklemdeki Tanrı
Aristoteles, Galileo, Newton, Friedman, Einstein, de Sitter, Lemaitre,
Penzias ve Yazar:
Corey S. Powell
Büyük, Küçük ve İnsan ZihniBüyük,
Küçük ve İnsan Zihni, Penrose'un 21. yüzyıl kuramsal fiziğine bakışına kolay
anlaşılabilir, aydınlatıcı ve yeni düşünce yolları yaratan bir giriştir.
Kitap, Penrose'un evrenin büyük ölçekli fiziği, kuantumu küçük ölçekli
fiziği ve zihnin fiziğine ilişkin büyük yankılar uyandıran düşüncelerinin
eleştirel olarak tartışılması ve irdelenmesini içermektedir. Yazar:
Roger Penrose Bir Yorum: Muhteşem bir kafadan, muhteşem bir
kitap. Bu kitabı uzun aramalar sonucunda Samsun’da bulamamıştım fakat Alev
Alatlı e-mail grubu arkadaşlarımızdan sayın Nilüfer Buluk, Ankara’dan bana
bir tane göndermişti. Kendisine buradan da çok teşekkürler. Sayesinde bu
kitapla tanışmadan dünyayı terketmemiş oldum.
İlk Saniye Evrenden Son Haberler Hubert
Reeves, evren saati ilk saniyeyi gösterdiğinde neler olup bittiğini
araştırırken, milyarlarca derecelik sıcaklıklara doğru bir keşif gezisine
çıkarıyor bizi. Yolculuk boyunca, evrenin başlangıcı ve olası evrimleri
üzerine geliştirilen farklı kuramları tanımakla kalmıyor, maddenin bu ilk
anlardaki davranışını ve bunun evrenin oluşumuyla gelecekteki evrimi
üzerindeki etkilerini de gözleme fırsatı buluyor, geçmişe tanıklık eden
fosillerin bugünkü gözlem verileriyle değerlendirilmesine tanık oluyoruz.
Yazar:
Hubert Reeves
Madde ve İnsan
Çeviren: Ferit Pehlivan İnsan henüz çok gençtir. En eski uygarlıktan bu yana, onun kayıtlı geçmişi on bin yıldan aza tutar. Yakın ve uzak gelecekte, insan, yaşamı, komşu gezegenlere taşıyacaktır. Onun zeki ruhu, evren içlerinde daha uzağa ve daha uzağa erişecektir.
Stephen Hawking'in Evreni Kainatın Sırları
Ceviz Kabuğundaki Evren
Evrenin Kısa Tarihi A Short History of the Universe - 1994, 1997 Joseph Silk Çeviri: Murat Alev Sayfa Sayısı: 273 Kozmoloji bir anlamda bilimlerin en büyük ölçeklisi ve en geniş kapsamlısıdır. Bildiğimiz her şeyi içine aldığından kozmolojiyi her şeyin bilimi olarak tanımlamak yanlış olmaz. Kozmolojinin cevaplandırmaya çalıştığı temel sorular evrenin geçmişine, geleceğine ve yapısına ilişkindir. Evrenin Kısa Tarihi, kozmolojiyle ilgilenen herkesin anlayabileceği düzeyde olması nedeniyle kendi alanında öncü niteliğinde bir yapıttır. Kaliforniya Üniversitesi öğretim üyelerinden ve kozmolojinin önde gelen isimlerinden olan Joseph Silk'in bu önemli kitabını konuya ilgi duyan herkese yararlı olması umuduyla sunuyoruz.
Yıldızların Zamanı
Fizik
Zaman ve Uzay
Çeviri : Gürsel Tanrıöver
Evren
Einstein ve Tam Güneş Tutulması Postmodern Hesaplaşmalar
Newton ve Yerçekimi Büyük Fikirler
Einstein'in Büyük Yanılgısı
Einstein - Bilim ile Felsefe Yazıları
Çeviren: Ayşe Atalay Werner Heisenberg, Niels Bohr, Max Planck, Albert Einstein, Carl Friedrich, Wolfgang Pauli, Paul Dirac’ın birbirleriyle yaptıkları konuşmalarda gündelik bir konu olan doğa bilimleri. Otobiyografik bir anlatı Fizik yoluyla felsefenin ve hemen aynı anda, felsefe yoluyla da fiziğin gözönüne gelmesi. Ya da ikisi arasında sağlanan bütünlük. Fiziğin ve felsefenin doğal çevrelerde, sürekliliği olan anlatılarla ve Nobel Fizik Ödülü sahibi Werner Heisenberg’e özgü yumuşaklıkla sunulması. (Arka kapaktan)
- İlk
Patlama Yazar:
Gerhard Börner
Kozmik Kod Kuantum Fizigi Maddeye Yolculuk ISBN: 9755534075 Heinz R. Pagels bu kitapta mikrokozmosun gizemini anlatıyor. Mikrokozmosu, atomu, atomaltı ve çekirdekaltı parçacıkların dünyasını anlamak evreni anlamanın temel taşıdır. Kuantum Fiziği bugün atomaltı parçacıklarla ilgili, evren konusundaki anlayışımızı değiştirecek bulgular sunuyor:''Gökyüzü edebi ihtişamı göstererek üstünde dönüyor. Ama senin gözlerin hala yerde.''-Dante-
Hawking Ve Kara Delikler ------------------------------------------------------- Bilimkurgu edebiyatında, romanlarda, filmlerde ve televizyon dizilerinde bu kadar popüler olmasına rağmen, acaba ne kadarımız, kara deliklerin tam olarak ve olduğunu ve gelecek kuşaklar için ne anlam ifade edeceğini biliyor? "Hawking ve Kara Delikler", Hawking`in yaşam öyküsünü ve çalışmalarını anlatan mükemmel bir kitaptır. Bu kitapta Hawking`in buluşlarının önemini; yaşamımızı nasıl değiştirdiğini ve değiştireceğini herkesin anlayabileceği bir anlatımla bulacaksınız. | 91 Sayfa | ISBN: 2000991100859 | Basım Yılı: 1998
Eınsteın Ve Görecelik Kuramı Dünyayı Sarsan Büyük Fikirler Einstein ve görelilik kuramları
Maddenin Son Yapıtaşları
Einstein Evreninde Zaman Yolculuğu
Ünlü astrofizikçi Gott
şaşırtıcı bir üslupla en müşkülpesent eleştirmenleri bile zamanda yolculuğu
düşünmeye yöneltiyor. . Birleşmiş
Milletler Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) ve Avrupa Fizik Derneği 2005
yılını "Dünya Fizik Yılı" olarak ilan etti. Neden 2005? Bunun gerekçesi
Albert Einstein'ın, 1905 yılında yayımlanan '3+1' makalesi ile günümüz
fiziğinin temellerini atmasının 100. yıldönümü olmasıdır. Albert Einstein,
100 yıl önce daha 26 yaşındayken yayınladığı 3 makalede atomların varlığını
ve boyutlarını belirledi. Modern fiziğin en renkli dallarından birinin
temellerini oluşturan "Kuantum Teorisi" de aynı yıl Einstein tarafından
dünyaya sunuldu. Bu makalelerde önesürdüğü fikirler modern fiziği etkiledi.
Bu yıl Einstein'ın 21. yüzyıldaki yaşamı etkileyen olağanüstü fikirlerini
kutlamak için bir fırsattır. Yazar: J.
Richard Gott
Astrofizikçi J. Richard Gott, Einstein Evreninde Zaman Yolculuğu ya da özgün adıyla Time Travel in Einstein's Universe: The Physical Possibilities of Travel Through Time kitabında, fiziksel olayları herkesin anlayabileceği şekilde basite indirgeyerek, okurunda merak uyandıran ve şaşırtıcı bir üslupla, en zor beğenen eleştirmenleri bile zamanda yolculuğunu düşünmeye yöneltir. --------------------------------------------------------
Zamanda Yolculuk Arkeolojik Bulgular ve Yeni Bilimsel Perspektifler
Stephen Hawking Yaşamı - Kuramı ve Son Çalışmaları
"Zamanın Kısa Tarihi'ni
satın almış olanların çoğu zor olduğu için onu okumamışlardır. White ve
Gribbin Hawking'i ilgilendiren fiziksel evrenin daha açık bir tamını vermeyi
başarmışlar. Modern fiziğe ayrılmış bölümleri iyi hazırlanmış ve en temel
türden bilimsel araştırma heyecanını yakalamakta."
Elektromagnetik Alan Teorisinin TemelleriElektrik mühendisliğinin esas konusunu "Elektromagnetik" sözcüğü ile ifade edilen olaylar oluşturur. Doğada ve günlük yaşamımızda bir çırpıda sayamayacağımız kadar çok değişik biçimde karşımıza çıkan bu olayları iyice değerlendirebilmemiz, ancak bunların uyduğu değişmez kuralları iyice tanımakla mümkün olur. İkibinbeşyüz yıldan beri sürüp giden ve git gide yoğunlaşan çabalar bugün bizi belirli bir bilgi düzeyine çıkarmış bulunmaktadır. Bu bilgi düzeyi, geçmişte, yeryüzünün değişik köşelerinde, bazan birbirinden habersiz olarak, peş peşe tekrar edilmiş bulunan bir çok deneyler, iddialar, tartışmalar, yanılgılar ve yeni iddialar üzerine oturur ve bugün bize, gözlemiş olduğumuz bütün elektromagnetik olayları çok az sayıda yasa ve temel kavram aracılığı ile açıklamak olanağını verir. Bu kitabın amacı, söz konusu yasaları ve temel kavramları üniversite düzeyinde öğrenim görenlere tanıtmaktır. Değişik teorik ve pratik uygulamalara yönelik ayrıntılar başka derslerin konusunu oluşturduğundan kitapta bunlara yer verilmemiştir. Yazar:
Mithat İdemen
Elektromagnetik Dalgaların Temelleriİnsanın;
elektrik, magnetizma ve optik ile ilgili olarak ondokuzuncu yüzyılın
ortalarına kadar toplamış bulunduğu geniş bilgi yığını 1873 yılında, Maxwell
tarafından, çok zarif bir diferansiyel denklem takımının üzerine oturan bir
kuram çerçevesinde birleştirilmişti. Bu kuram, Thales'den bu yana, yaklaşık
2500 yılda, insanın gösterdiği entellektüel evrime paralel olarak gelişen
yöntemlerle ortaya konmuş bulunan ve birbiriyle ilişkisiz gibi görünen bir
çok olayın, aslında bir tek olayın, "elektromagnetik dalga'nın", değişik
görünümlerinden başka bir şey olmadıklarını söylemekteydi. Maxwell'in
denklemlerine dalga niteliği kazandıran ve yıllar sonra rölativite
teorisinin doğuşuna da bir bakıma, neden olan bir terim o günlerde pek çok
tartışmaya neden olmuştu. Maxwell'in 1862 de ortaya attığı ve "deplasman
akımı" olarak yorumladığı bu terimin gerçekliğini, daha doğru bir deyişle,
bunun sonucu olan "elektromagnetik dalga" olayını deneylerle kanıtlamak
amacıyla Hertz'in giriştiği çabalar 1887 de olumlu sonuca ulaşmış ve
uygarlığın artık hangi yönde gelişeceğini de göstermişti. O günden sonra
Elektromagnetik Dalgalar bir yandan matematikçilerin, bir yandan da
fizikçilerin günden güne artan ilgi duydukları bir konu haline geldi.
Matematikçiler bu kuramdan çıkarılabilecek teorik sonuçları incelemeye
koyulurken, fizikçiler radyo ulaşımını pratik hale getirmek için uygun
düzenler araştırmaya giriştiler. 1896 da Marconi ilk pratik radyo yayın
sistemini düzenledi ve 30-40 km uzağa telsiz telgraf işaretlerini göndermeyi
başardı. Şu günlerde sonuna yaklaştığımız yirminci yüzyıl ise, uygar dünya
için, 1901 yılının 12 Aralık günü Atlantik'in bir yakasından (Cornouailles'dan)
gönderilen radyo dalgalarının Atlantik'in öbür yakasında (TerreNeuve'den)
alınması haberiyle, büyük bir coşkuyla başlamış ve biribirini izleyen,
heyecan verici, sayısız uygulamalara şahit olmuştur: Telsiz telefon,
televizyon, radar, radyo astronomi. navar, yön bulucular, uydularla
haberleşme vb. bunların ilk akla gelen örnekleridir. Bugün elektromagnetik
dalgalar, çok alışılmış olan haberleşmenin yanı sıra, yer altındaki maden
yataklarının araştırılması. tahribatsız muayene, ısıtma (yemek pişirme,
sebze kurutma ve madenlere şekil verme), uzayın derinliklerindeki
oluşumların incelenmesi, tıp vb. konularda da yaygın bir şekilde
kullanılmaktadır. Bu nedenle, çağdaş elektrik ve elektronik mühendisliğinin
dayandığı temel kavramların büyük bir kısmı elektromagnetik dalgalara
ilişkin olan kavramlardır. Bugünün ve yarının elektrik mühendisleri bunları
iyice tanımak zorundadır. Bu kitabın amacı, Elektrik-Elektronik
Fakültelerinin lisans öğrencilerine söz konusu kavramları açıklamaktan
ibarettir. Konunun işlenmesi, okuyucunun ilk dört yarıyıldaki matematik,
fizik ve Elektromagnetik Alan Teorisi derslerinin öngördüğü bilgilere sahip
olduğu kabul edilerek yapılmıştır. Yazar:
Yazar: David J. Griffiths Özellikler: Açıklama:
Kuantum Mekaniği 2
KUANTUM MEKANIĞINE GIRIŞ BEKIR KARAOĞLU Kanıtım yazısı:Yirminci yüzyılın başlarında, mikroskopik sistemlerin incelenmesinde klasik fiziğin yetersiz kaldığı ortaya çıktı. Schrödinger, Bohr, Heisenberg ve Dirac gibi bilim adamları tarafından yeni bir fiziğin temelleri atıldı. Kuantum Mekaniği denilen bu yeni fizikle beraber klasik kavramların çoğu değişmek zorunda kaldı. Belirsizlik ilkesi, kuantalama ve olasılık yorumu gibi anlaşılması zor yeni kavramlar fiziğe girdi. Bu kitap Kuantum Mekaniğini en temel düzeyde ve modern bir yaklaşımla ele almaktadır. 50 çözümlü örnek, 138 problem. Bu baskıda problemlerin cevapları eklenmiştir. Türkçe
Zamanın Daha Kısa Tarihi
"Evren hakkında
gerçekten ne biliyorsunuz? Bunu nasıl biliyorsunuz? Evren nereden geliyor ve
nereye gidiyor? Zamanın Kısa Tarihi'nin özünü oluşturan bu sorular, bu
kitabın da odağında.
Herkes İçin Kuvantum Fiziği
Albert Einstein'in
kuvantum fiziği üzerine söylediği şu veciz sözünü hepimiz biliriz. "Tanrı
zar atmaz." Oysa son 75 yılda yapılan deneyler evrenin zar atabileceğini
gösteriyor.
ALİCE
KUANTUM DİYARI'NDA ( ROBERT GİLMORE )
1. Basım 221 s. 14 x
21 cm
Türkçe Aralık 2000 İstanbul
Modern Doğa Anlayışı ve Kuantum Teorisine Giriş Kuantum teorisi ile fizikte devrim yapan Planck 1858'de Kiel'de doğdu. 4 Ekim
1947'de Göttingen'de öldü. 1892'de Berlin Üniversitesinde fizik profesörlüğüne
getirilen Planck, aynı zamanda yeni kurulan Kuramsal Fizik Enstitrüsünü
yönetmeye başladı. 1918'de Kuantum Teorisiyle Nobel Ödülü alan Planck, 1926'da
Londra'daki Royal Society üyeliğine, 1930'da Berlin'de Kaiser Wilhelm Kurumu
başkanlığına getirildi. Nazilerin İktidara geçmesinden sonra Almanya'da kalmayı
seçmesine karşın, Hitler'in birçok uygulamasına karşı çıkan Planck 1933'de yedi
öğretim üyesinin üniveristeden atılmasını 22 arkadaşıyla birlikte bir bildiri
yayınlayarak prostesto etti.
ZAMAN UZAY VE ŞEYLER
KOZMİK
KOD / DOĞANIN DİLİ - KUANTUM FİZİĞİ
UZAY VE ZAMANIN DOĞASI - STEPHEN HAWKING - ROGER PENROSE
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| ÖNSÖZ | 7 |
| ÇEVİRMENİN SUNUŞU | 9 |
| GİRİŞ: KUVANTUMLARIN ÖNEMİ | 13 |
|
13 |
|
19 |
| BÖLÜM I: KLÂSİK MEKANİK | 23 |
|
23 |
|
25 |
|
29 |
|
33 |
|
36 |
| BÖLÜM II: KLÂSİK FlZlK | 41 |
|
41 |
|
42 |
|
48 |
|
53 |
| BÖLÜM III: ATOMLAR VE PARÇACIKLAR | 55 |
|
55 |
|
58 |
|
62 |
|
66 |
|
68 |
| BÖLÜM IV: GÖRELİLİK KURAMI | 73 |
|
73 |
|
81 |
|
83 |
|
86 |
| BÖLÜM V: FİZİKTE KUVANTUMLARIN ORTAYA ÇIKIŞI | 91 |
|
91 |
|
94 |
|
99 |
|
102 |
|
108 |
| BÖLÜM VI: BOHR ATOMU | 113 |
|
113 |
|
116 |
|
122 |
|
126 |
|
129 |
| BÖLÜM VII: KARŞILIKLILIK İLKESİ | 133 |
|
133 |
|
136 |
|
140 |
| BÖLÜM VHI: DALGASAL MEKANİK | 143 |
|
143 |
|
146 |
|
153 |
|
158 |
|
161 |
|
166 |
| BÖLÜM IX: HElSENBERG'IN KUVANTlK MEKANİĞİ | 171 |
|
171 |
|
173 |
|
176 |
|
178 |
| BÖLÜM X: YENİ MEKANİĞİN OLASICI YORUMU | İ81 |
|
181 |
|
186 |
|
190 |
|
192 |
|
197 |
| BÖLÜM XI: ELEKTRON SPINI | 201 |
|
201 |
|
204 |
|
206 |
|
210 |
|
214 |
| BÖLÜM XI: DİZGE(LER)IN DALGASAL MEKANİĞİ VEPAULİILKESI | 219 |
|
219 |
|
223 |
|
229 |
|
233 |
|
238 |
| SONSÖZ: | 241 |
|
241 |
|
|
Uzay, Zaman, Özdek I
James Clerk Maxwell, Erwin Schrödinger, Max Born
Ama daha dikkatli bir
düşünme bize özel görelilik kuramının bizi etheri yadsımaya zorlamadığını
öğretir. Bir etherin varoluşunu kabul edebiliriz; ancak ona belli bir devim
durumu yüklemekten vazgeçmeliyiz, e.d. soyutlama yoluyla ondan Lorentz'in
henüz ona bıraktığı son mekanik özelliği uzaklaştırmalıyız. .... Genel
görelilik kuramının etheri kendisi tüm mekanik ve kinematik niteliklerden
yoksun olan, ama mekanik (ve elektromanyetik) olayları belirtmeye yardım
eden bir ortamdır. ... Toparlarsak, diyebiliriz ki genel görelilik kuramına
göre uzay fiziksel niteliklerle donatılıdır; öyleyse, bu anlamda bir ether
vardır. Genel görelilik kuramına göre ethersiz uzay düşünülemezdir; çünkü
böyle bir uzayda yalnızca ışığın yayılımı ortadan kalkmakla kalmayacak, ama
ayrıca uzay ve zaman ölçünleri (Ölçme-çubukları ve saatler) için dolayısıyla
fiziksel anlamda uzay-zaman aralıkları için hiçbir varoluş olanağı da
bulunmayacaktır. Einstein, 'Uzay ve Zaman' (1926)
132 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-397-025-0; Boyut:
11cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1998
Özgün Dili: Türkçe
UZAY, ZAMAN, ÖZDEK I
MAXWELL, EINSTEIN, SCHRÖDINGER, BORN
James Clerk Maxwell
Doğada Olgusal
Andırımlar Var Mıdır?
‘‘Doğada [bu temel uzay ve zaman idealarına] karşılık düşen birşeyin mi olduğunu, yoksa [bu ideaların] yalnızca kendi ansal düzeneğimizin dışsal şeylerin yüzeyindeki izdüşümleri mi olduklarını belirlemek anlağın özlemlerini yatıştırmak için saltık olarak zorunludur. Şimdi bana öyle görünüyor ki, uzayın üç boyutu olduğunu söylediğimiz zaman yalnızca bilinen üç boyut ile eşgüdümlü bir dördüncü boyutu tasarlamanın olanaksızlığını anlatmakla kalmayız, ama noktaların üç değişkendeki bağımsız değişmeler yoluyla konumda değişebildikleri biçimindeki nesnel gerçekliği ileri süreriz. Öyleyse burada anlağın yapısı ve dışsal evrenin yapısı arasında olgusal bir andırım buluruz.’’
Einstein
"Uzay ve Zaman"
(1926)
Ama daha dikkatli bir
düşünme bize özel görelilik kuramının bizi etheri yadsımaya zorlamadığını
öğretir. Bir etherin varoluşunu kabul edebiliriz; ancak ona belli bir devim
durumu yüklemekten vazgeçmeliyiz, e.d. soyutlama yoluyla ondan Lorentz'in
henüz ona bıraktığı son mekanik özelliği uzaklaştırmalıyız.
... Genel görelilik
kuramının etheri kendisi tüm mekanik ve kinematik niteliklerden yoksun olan,
ama mekanik (ve elektromanyetik) olayları belirlemeye yardım eden bir
ortamdır.
... Toparlarsak,
diyebiliriz ki genel görelilik kuramına göre uzay fiziksel niteliklerle
donatılıdır; öyleyse, bu anlamda bir ether vardır. Genel görelilik kuramına
göre ethersiz uzay düşünülemezdir; çünkü böyle bir uzayda yalnızca ışığın
yayılımı ortadan kalkmakla kalmayacak, ama ayrıca uzay ve zaman ölçünleri
(ölçme-çubukları ve saatler) için ve dolayısıyla fiziksel anlamda uzay-zaman
aralıkları için hiçbir varoluş olanağı da bulunmayacaktır.
Erwin Schrödinger
"Dinginliksiz Evren"e
(1926)
‘‘Fizik ağır bir düşünceler bunalımı içindedir. Bu bunalım karşısında, birçokları olgusallığın nesnel bir tablosunun olanaksız olduğunu ileri sürerler. Bununla birlikte, aramızdaki iyimserler (ki kendimi onlardan biri sayıyorum) bu görüşe umutsuzluktan doğan felsefi bir aşırılık olarak bakarlar. Umuyoruz ki şimdiki düşünme dalgalanmaları yalnızca eski inançların bir altüst oluşunun belirtileridir ve sonunda bugün konumuzu kuşatan formüller dağınıklığından daha iyi birşeye götürecektir.’’
Max Born
Özdek Nedir?
‘‘Bu kitabın yeni bir yayımı sorusu doğduğu zaman büyük bir sıkıntı duydum. Çalışmayı güncelleştirmek için 1935’ten bu yana yer alan bilimsel gelişimin bir açıklamasını yazmam gerekiyordu. Ama bu dönem herhangi bir önceki evre gibi hayranlık verici buluşlar, düşünceler ve kuramlar ile dolu olsa da, onları kitabın yazılmış olduğu aynı tonda betimlemem olanaksızdı; bundan böyle doğanın işçiliği üzerine derin bir kavrayışın ussal bir felsefeye ve dünyasal bilgeliğe doğru ilk adım olduğu inancı içinde yazamazdım. Bana öyle görünüyor ki, atom bombasına götüren yolda öncülük eden bilimciler olağanüstü becerileri olan insanlar olmuş olsalar da, bilge insanlar değildiler. Buluşlarının meyvalarını koşulsuzca politikacıların ve askerlerin eline teslim ettiler; böylece duyunçlarında suçsuzluğu ve anlıklarında özgürlüğü yitirdiler.’’

Bu kitap
sizi uluslar arası şöhrete sahip bilim adamlarının düşünen her insanı
heyecanlandıran temel bir mesele hakkındaki tartışmalarına katılmaya davet
ediyor. Bu mesele bilginin, bilmenin bir sınırı olup olmadığıdır. Bu kitapta
hem insan zihninin bilme kapasitesi hem de tecrübi bilimlerin bilgi
edinebilme imkanları tetkik edilmektedir.
Günümüzde bilimin akıllara hayranlık veren keşif ve icatta bulunması
insanlığın eski rüyasını yani insan bilgisinin sınırı bulunmadığı fikrini
yeniden canlandırmış görünmektedir. Bu sebeple bu konuda en ehil kişilerin
yani bilim adamı ve araştırmacıların fikirlerine müracaat etmek hayli önemli
olacaktır.
Kitapta yer alan yedi makalede tanınmış bilim adamları kendi bilim
şubelerinde bilmenin bir sınırı olup olmadığını varsa bunların neler olduğu
hakkında görüşlerini ortaya koyuyor.
Bilgi nazariyesi açısından konuyu Wolfgang Stegmüller ele almaktadır. Fizik
bilimi ile alakalı olarak Hermann Bondi, biyoloji alanında ise Adolf
Portmann söz almaktadır. Alexander Mitscherlich konuyu psikoloji, Rene König
ise sosyoloji açısından tetkik etmektedir. Son iki makalede ise Karl Löwith
meseleyi felsefi bilgi, Joseph Maria Bochenski bilim-inanç ilişkisi
ekseninde incelemektedir.
Kitapta yer alan makaleler konuyu asla sulandırmadan ve populize etmeden tam
bir bilimsellik gayesi içinde ele almaktadır.
Yazar:
Leonhard Reinisch
Yayınevi: Kale Yayınevi
Çevirmen: Medeni Beyaztaş
Sayfa sayısı: 120
ISBN: 9944-903-00-0
Basım tarihi: Mart 2006
Kategori: Bilim / Teknik

1-2-3 SONSUZ (1-2-3 Infinity)
George GAMOV
Çeviren: Celal KAPKIN
EVRİM Yayınları, 1995; ISBN:975-7211-07-9; 320 sayfa.
Bu kitap için rahatlıkla “son yıllarda okuduğum en iyi kitap” tabirini kullanabilirim. Önce çocuklar için yazmaya başladığı bu kitabın, aslında hiç de çocuklara göre olmayan bir şekil aldığını yazma sürecinde farkettiğini söyleyen Gamov, ilginç örnekler bulma ve okuyucunun ilgisini sürekli canlı tutma konusunda çok başarılı. Özellikle mikroskobik dünyaya ilişkin güzel bilgilerin bulunduğu bu kitap, bana ilk okuduğumda derin bir hayret hissi vermişti. İşte ben bu tip kitapları “başarılı” olarak nitelerim. Okumanızı da şiddetle tavsiye ederim.
Kitap, okuyucuya, evrenin mikroskobik ve makroskobik görünüşlerinin genel bir resmini, günümüz bilim adamının gözlerinde var olduğu biçimde, vermek için en ilginç olayları ve çağdaş bilim kuramlarını toplama girişimi olarak ortaya çıktı. Bu geniş planı yaşama geçirmenin çok ciltli bir ansiklopedi gerektireceğini bildiğim için bütün öyküyü anlatmaya kalkışmadım. Aynı zamanda tarışılan konular, asıl bilimsel konunun değinilmedik yanı kalmayacak biçimde seçildi.

Kara Delikler ve Bebek Evrenler
Stephen W. Hawking
Çeviren: Nezihe Bahar - 168 sayfa, Ciltsiz. hamurBoyut: 13cm x 19cm; Baskı
Tarihi: 1994
Özgün Dili: İngilizce
Kara Delikler ve Bebek Evrenler ya da özgün adıyla Black Holes and Baby
Universes and Other Essays,
Profesör Stephen W. Hawking'in bir popüler bilim kitabıdır.
Kitap, yazarın kara delikler termodinamiği hakkında sunuşlarının bir
derlemesi olmasına karşın,
yapıtında kuvantum mekaniği, genel görelilik kuramı ve özel görelilik
kuramı gibi konular hakkında da açıklamalar bulunur.
Kitap ayrıca Profesör Hawking'le yapılan bir söyleşiyi de içerir.
Kara Delikler ve Bebek Evrenler Stephen Hawking'in Zamanın Kısa Tarihi'nden
sonra hazırladığı ikinci popüler yapıtı. Ekim 1993'de Amerika'da yayımlanan
yapıt yazarın ilk yapıtı kadar ilgi gördü.
Stephen Hawking "Ben evrenin bilinmez ve anlaşılmaz bir şey, insanın
sezgileri olabileceği fakat hiçbir zaman tam olarak analiz edemeyeceği veya
kavrayamayacağı bir şey olduğu görüşüne katılmıyorum. Bu görüşün hemen hemen
dört yüz yıl önce Galile tarafından başlatılan ve Newton tarafından devam
ettirilen bilimsel devrime karşı haksızlık ettiğini düşünüyorum. Onlar
evrenin en azından bazı alanlarının, gelişigüzel şekilde davranmadıklarını
kesin matematiksel yasalar tarafından yönetildiklerini gösterdiler. O
zamandan beri geçen yıllar içinde Galile ve Newton'un çalışmalarını evrenin
hemen hemen her alanına uzatmış bulunuyoruz." diyor.

Parçacık Fiziği - En küçüğü keşfetme Macerası
Sezen Sekmen
Şubat 2007, ISBN: 978-9944-344-16-6
Elinizdeki bu kitap biraz yukarı kuark, biraz aşağı kuark ve bir miktar da
elektron namlı leptondan yapılmıştır. Bunlara ulaşmak için kitap çok büyük
bir teknolojiyle çok küçük parçlara ayrıştırılabilir. Dahası, elde edilen
kuark ve leptonlar farklı şekillerde bir araya getirilip kitap çilekli
dondurmaya, fötr şapkaya ya da uzay gemisi motoruna da çevrilebilir. Çünkü
kuarklar, leptonlar ve bir kısım diğerleri temel parçacıklardır yani
evrendeki herşeyin nihai yapıtaşları. Öte yandan eğer kitabı daha faydalı ve
ilginç şeylere dönüştürmek yerine okumak tercih edilirse içeriğinde
evrenimizi doğumundan bugüne şenlendiren temel parçacıkların ve onları
yakalamak için sürekli uğraşan meraklı fizikçilerin heyecanlı hikayesi
bulunabilir.

Holografik Evren
Michael Talbot
Çevirmen : Güray Tekçe
Ekim 1997, 492 sayfa, ISBN: 9758007424
Evrenin, hem madde hem de şuuru tek bir alan halinde içeren dev bir hologram olduğu kavramı; 'Gerçeklik nedir?' sorusunu soran herkesi heyecanlandıracaktır. Bu kitap, bu soruyu bir daha sorulmamak üzere cevaplıyor. Dr. Fred Alan WOLF Evrene bakışın yepyeni bir biçimi olan bu düşünce sadece fiziğin çözülememiş bulmacalarını çözmekle kalmıyor, aynı zamanda telepati, beden dışı veya ölüme yakın deneyimler, lüsid rüyalar ve hatta kozmik birliği hissetmek veya mucize eseri iyileşmeler gibi dinsel ve mistik deneyimleri bile açıklayabiliyor. Dr. Larry DOSSEY

Einstein'la Yüzleşmek
Werner Heisenberg
GELENEK YAYINCILIK
Kopernik'in 500. doğum gününü kutladığımız şu yıllarda
onun getirdiği klasik anlayış hala bilim çevrelerinde belirleyici
olmaktadır. Peki, son dönemde yapılan yeni açıklamalara ve yeni bilimsel
bulgulara rağmen söz konusu bilim geleneğinde niçin radikal bir kırılma
yaşanmamaktadır? Einstein'la Yüzleşmek bilimin bu teme sorusuna verilmiş en
kapsamlı cevaplardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Nobel ödüllü ünlü
fizikçi Heisenberg, 9 makaleden oluşan bu kitapta tabulaştırılan bilimi ve
dayatılan bilimsel kavramları sorguluyor. Klasik bilim anlayışını eleştirel
bir tarzda ele alan bu eser, 20. yüzyılın başlarından itibaren Aristo
mantığını ve Newtoncu fiziği temellerinden sarsan bilim anlayışının önde
gelen klasiklerinden.
Çeviren: Kemal Budak Yayın
Yılı: 2003; Orjinal Adı: Encounter's with Einstein; 139 sayfa; 2.HAMUR;
13,5x19,5 cm; KARTON KAPAK; ISBN:9758719785; Dili:TÜRKÇE

Atom Fiziği
Yakup Kurucu, Yakup Şahin
Pegem A Yayıncılık;
Ankara, 2005, 16 x 24 cm, 376 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9758792571
19.yüzyılın sonlarına doğru mikroskobik fizik alanına açılan pencereden
görünenler ve bu sahadaki gelişmeler bugün itibariyle insanlığın
nanoteknolojiye ulaşmasını sağlamıştır.
Bu kitap atom fiziğinin temel bilgilerini ve bulgularını, mümkün olduğunca,
belli düzeylerde klasik fizik ve kuantum fiziği açısından verecek şekilde
hazırlanmıştır.

Bir Zaman Makinesi Yapmak
Paul Davies
GELENEK YAYINCILIK
Geçmiş ve gelecek tam olarak nerededir? Geçmişin yok olduğu ve tekrar geri getirilemeyeceği çok açıktır, gelecek bulanık ve henüz yaşanmamıştır ve şimdi ise "asıl gerçeklikte akıp giden bir an"dan ibarettir. İnsanın varolmayan bir dünyaya gitmesi nasıl mümkün olabilir? Bunu bir an için bir kenara bırakırsak, geçmişe yolculuk yapıp, değişikliklere sebep olmanın beraberinde getirdiği kaçınılmaz paradokslar hakkında ne diyebiliriz? Bunun şimdiye nasıl bir etkisi olur? Ye eğer zaman yolculuğu mümkünse, o zaman gelecekten geri gelip. 21. yüzyıl dünyasını incelemek isteyen zaman turistleri ile neden hiç karşılaşmıyoruz?
Çeviren: Ahmet Ergenç
Yayın Yılı: 2003; Orjinal Adı: How to Build a Time Machine; 152 sayfa;
2.HAMUR; 13,5x19,5 cm; KARTON KAPAK; ISBN:9758719696; Dili:TÜRKÇE

Albert Einstein: Bilimsel Kişiliği ve Dünyamıza Etkisi
Leopold İnfeld
ISBN: 9789754948257
Çeviren: Cemal Yıldırım
Sayfa: 196 Ebat: 13 x 19 cm
Baskı Yeri: Ankara
Basım Tarihi: 1.1.2000
Üzülerek belirtmeliyim ki, ülkemizi bugün saran genel yozlaşma, temel bilim
alanlarında daha belirgin biçimde göze çarpmaktadır. Temel bilimler giderek
çorak topraklara dönüşme süreci içinde. Yetenekli gençlerimiz, bilim
yapmanın uzun ve zahmetli yolundan yürümeyi göze alamadıkları için saygınlık
ve yüksek kazanç vaadeden mesleklere yönelmekteler.
Oysa temel bilimlerde ilerleme rastlantılara bırakılamaz. Hiç değilse ön
koşullardan birinin gözden kaçırılmaması gerekir: İlgi ve yetenek
potansiyeli yüksek gençlerimizi bilime yöneltmek. Çevirisini sunduğum
kitabın bu yolda etkin bir araç niteliğinde olduğunu sanıyorum.
Einstein`ı alışılmış birkaç basmakalıp sözün ötesinde, gerçek kişiliği ve
yaratıcı bilim adamlığı ile tanımak yalnız ona göstermemiz gereken bir saygı
olarak kalmaz; bu aynı zamanda, kültürel ortamımızın sağlıklı yönde
gelişmesi bakımından hem bir görev hem de iyi bir fırsattır.
Genç kuşakların, Einstein`ın yaşam serüveninde, geleceğe açılan yollarını
aydınlatan bir ışık kaynağı, coşku ve atılım gücüyle birleşen bilgeliğin
eşsiz örneğini bulacaklarına inanıyorum.

Rölativite Teorisi Üzerine Felsefi İnceleme
Rölativite Teorisi sadece bir fizik teorisi olarak görülmemelidir. O, aynı
zamanda geleneksel bilgi, bilim ve varlık anlayışından, dünya kavrayışından
kökten bir kopuşu, dolayısıyla da bir düşünme biçimi devrimini ifade
etmektedir. Zaman, mekân ve nicelik kavramları düşünce dünyamızda artık yeni
içerikleriyle yerini almış, varlık yeni bir çehre kazanmıştır. Diğer yandan
modern fizikte tanık olduğumuz, insan dünyasını teorik v epratik anlamda
kökten değiştiren atılımlar karşısında felsefe, sistemler yoluyla sözünü
henüz söylemiş değildir. Bilgi ve varlık felsefelerinin önüne, Rölativite
Teorisi ile açılan yeni ifku ilk defa işaret eden filozof, E. Cassirer
olmuştur. Bir filozofun Rölativite Teorisi üzerine yaptığı ilk bilgi teorisi
incelemesi olma özelliği taşıyan bu eser, bize, bu yeni ufkun ipuçlarını
sunmaktadır.
Yazar: Ernst Cassirer
Yayınevi: Hece Yayınları
Sayfa sayısı: 160
ISBN:
Basım tarihi: Şubat 2008
Kategori: Felsefe

Evrenin Sırları
Orjinal isim: The Structure of the UniversePaul Halpern
Sarmal Yayınevi / Bilim Kitaplığı
Evren kaç yaşındadır?
Evren kadar yaşlı oldukları tahmin edilen yıldızları ve galaksileri nasıl
açıklarız?
Evren bizim sandığımızdan daha fazla mı yapı içeriyor?
Evren genişlemeye devam edecek mi, yoksa günün birinde yok mu olacak?
Hubble Uzay Teleskobu gibi yeni teknolojik mucizeler uzayın en derin
köşelerine ilişkin çok zengin bilgiler ortaya çıkarıyor. Onyıllar süren
araştırmanın ardından, bilim insanları, "kayıp madde"yi, Büyük Patlama'dan
arta kalan ve evrenin kaderini belirleyecek gözle görünmez maddeyi
keşfetmeye artık yakın olduklarına inanıyorlar.
Paul Halpern, kozmolojinin ve teorik fiziğin dilini parçalayarak her
meraklının anlayabileceği hale getiriyor. Ortaya çıkan sonuç, mevcut evren
bilgimiz ve gelecek öngörülerimiz ışığında muhteşem bir gezintidir.
Paul Halpern, teorik fizikçi ve Philadelphia College of Pharmacy and
Science'de profesör. Astronomi ve bilim üzerine çok sayıda kitabın yazarı.
Önsözü hazırlayan Bruce Gregory ise Harvard-Smithsonian Center of
Astrophysics yöneticisi ve bilimsel eğitim uzmanıdır.
(Arka Kapak)
----------------------------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
134 s. -- 1. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789758304370
1999
134 s., 1. Basım
------------------------------------------------------
Çeviri : Fatma Esin
Fiziğin Gizemi Kralın Yeni Usu 2. Cilt
Roger Penrose
TÜBİTAK Yayınları / Popüler Bilim Kitapları
1990 yılında yayınlanan
ve aynı yıl Bilimsel Kitap Ödülü'nü kazanan "Kralın Yeni Usu", modern fizik,
evren bilimi, matematik ve felsefe üzerine bugüne kadar yazılmış en ilginç
yapıtlardan biri... Yapay zekayı, usu ve bilinci tartışan elinizdeki kitap
şimdiden bilimin klasikleri arasında yer almaktadır. Üç cilt halinde
yayınlanacak bu önemli ve yaratıcı çalışmanın elinizdeki ikinci cildinde
klasik fizik teorileri, kuantum fiziği ve konuyla ilgili temel kavramlar
sorgulanmaktadır.
188 sayfa, 1. hamur, ISBN: 9789754031423; Boyut: 13 x 20
cm
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: The Emperor's New Mind Concerning
Computers, Minds, and The Laws of Physics

Us Nerede? Kralın Yeni Usu 3. Cilt
Roger Penrose
TÜBİTAK Yayınları / Popüler Bilim Kitapları
1990 yılında yayınlanan
ve aynı yıl Bilimsel Kitap Ödülü'nü kazanan Kralın Yeni Usu, modern fizik,
evren bilimi, matematik ve felsefe üzerine bugüne kadar yazılmış en ilginç
yapıtlardan biri... Yapay zekayı, usu ve bilinci tartışan Kralın Yeni Usu
şimdiden bilimin klasikleri arasında yer almaktadır. Elinizdeki üçüncü
ciltle birlikte tamamlanmış olan bu önemli ve yaratıcı çalışmanın okurların
ilgisini çekeceğini umuyoruz.
202 sayfa, 1. hamur, ISBN: 9789754031706; Boyut: 13 x 20
cm
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: The Emperor's New Mind / Concerning
Computers, Minds, and The Laws of Physics

EINSTEIN VE EVREN
Yazarı: LINCOLN BARNETT
Çeviren: H. AYDIN
Hazırlayan:
Yayınevi: IŞIK KİTAPLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1959
Dili: Türkçe

AY'DA İLK ADIMLAR : APOLLO 11 VE SONRASI
Yazarı: PETER RYAN
Çeviren: NURAN ÜLKEN, AYHAN TEZEL
Hazırlayan:
Yayınevi: SANDER YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1969
Dili: Türkçe

BİLİMİN SONU
Yazarı: JOHN HORGAN
Çeviren: AHMET ERGENÇ
Hazırlayan:
Yayınevi: GELENEK YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO: 975-871-951-3
Yayın Yılı: 2003
Dili: Türkçe
Özellikler: Birinci Baskı
Açıklama:328 sayfa, 13x19.5 ebatında
... yetkin bir bilim biyografisi.
- The Associated Press-
Bu mükemmel, kıskırtıcı kitapta Horgan, bilimin nerede olduğu ve nereye
doğru ilerlediğine ilişkin fikir beyan etmleleri için dünyanın en aksi, en
dik kafalı, en inatçı bilim adamlarının yakasına yapışırken, bizi de bu
yolculuğun içine katıyor... Bütün bu bilim adamları Horgan'ın anlatısında
hayat buluyor.'
- Washington Post Book World, kapaktan
Bay Horgan'ın pürüzsüz üslubu, inatçı mizacı ve ayrıntılara dair ustalıklı
gözlemleri sayesinde, kitapta karşılaşan fikirler bize keyifli bir okuma
sunuyor. Bütün bunlar sıklıkla insanı gülümseten bir üslupla sunuluyor...
Çarpıcı bir kitap.
- Wall Street Journal
Başarıyla kotarılmış çok geniş kapsamlı bir tartışma...
- Washington Times
Bilimin Sonu, öncü bilim adamları ve felsefecilerden bazılarının zihnine bir
bakış atıp, içindekileri gözler önüne seriyor. Okuyun, keyif alın ve çok şey
öğrenmeye hazır olun."
- Hartford Courant
Bilimin dergilerde yayımlanmayan ya da okullarda öğretilmeyen yanına dair
keskin bir içgüdüye sahip; Horgan perdenin arkasına süzülürken onu takip
etmek, bize sunulan bir ayrıcalık olsa gerek.
- James Gleick, Chaos'un yazarı

Açıklama:"Bilim ve Teknoloji yönünden büyük gelişmeler kaydeden 'Yirminci Yüzyıl'a bilginler bir ad bulmakta çok güçlük çekmişlerdir. Kimileri bu yüzyıla 'Modern FizikÇağı', kimileri 'Boyutlar Çağı' kimileri de 'Atom Çağı' demişler, sonunda da 'Uzay Çağı' adını en yakışır ad olarak kabul etmişleridr. Gerçekte ise, yüzyılımızda en büyük gelişmeyi sağlayan unsurun 'Sibernetik' olduğu anlaşılmış ve bu nedenle de çağımıza 'Sibernetik Çağı' denmesi uygun bulunmuştur. Sibernetik'in saptadığı en önemli bulgu 'canlı ve cansız varlıkların, çevreleri ile durmaksızın bilgialış verişinde bulunmaları' ve bu bilgi alış verişi sonunda da 'denge kurarak, kendi kendine yönetimde bulunabilmesi' durumudur. Sibernetil, Bilimler Bilimi adıyla anıldığı ve kendine özgü kelime, tanım ve terimleri olduğu halde, sizlere sunduğumuz bu yapıtta oldukça basit ve karşılıklı konuşur gibi bir yazım şekli uygulanmıştır. Kitabımızda 'Sibernetik'in gelecekte ne gibi aşamalar getireceği, önümüzdeki yılların nasıl bir 'Sibernetik Toplumu' yaratacağı özellikle açıklanmaya çalışılmıştır." (Arka kapaktan)

BİLİMSEL FELSEFENİN DOĞUŞU
Yazarı: HANS REICHENBACH
Çeviren: CEMAL YILDIRIM
Hazırlayan:
Yayınevi: BİLGİ YAY
Yayın Yeri: ANKARA
ISBN NO: 975-494-856-9
Yayın Yılı: 2000
Dili: Türkçe
Özellikler: Güzel Ciltli Birinci Baskı
Cildi: Karton Kapaklı
Durum: Yeni
Açıklama:Bilim felsefesinin temel taşı sayılan bu kitap, felsefenin,
birbiriyle bağdaşmaz birtakım düşüncelerin bir çatışma alanı deği, bilimsel
bir araştırma ve bilgi edinme yöntemi olduğunu vurgulamaktadır. Geçmişte
ortaya atılan metafizik çözümlerin aldatıcı olmaktan ileri geçmediğini,
felsefede ilerlemenin ancak bilimsel yöntemle sağlanabileceği tezini savunan
yazar, bir yandan klasik felsefe öğretilerini acımasız eleştirirken, öte
yandan uzay, zaman, nedensellik, evrim, atom gibi temel kavramları
çözümlemekte, fizik geometri ve mantık alanlarındaki çağdaş gelişme ve
anlayışlara ışık tutmaktadır. Okuyucu, bilimsel felsefeye giriş niteliği
taşıyan bu kitapta bilimsel düşünme yönteminin en canlı ve sağlam
örneklerini bulmakla kalmayacak, bilimin kavramsal yapısı yönünden genel
kültür içindeki anlam ve değerini de görecektir. Reichenbach bu kitabı ile
felsefenin spekülasyondan çıkıp bilime geçtiğini kanıtladığı savındadır.
(ARKA KAPAK)

MODERN BİLİMİN TEMELLERİ
Yazarı: FETHİ YÜCEL
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI
Yayın Yeri: ANKARA
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1969
Dili: Türkçe
Açıklama: İzafiyet teorisinin bugün modern fizik ve felsefede oynadığı rol o
kadar önemlidir ki, her aydının, İzafiyet kıyılarında hiç olmazsa bir
gezinti yapması zarureti vardır. Bu küçük eserin amacı, böyle bir gezintiyi
kolaylaştırmaktır.
( Önsöz'den )
16x24 cm 109 sayfa,
Rölativite ve Kozmoloji
Kaufmann, William J.
Onur Yayınları
Tür : Bilim
Basım Yeri ve Yılı : İstanbul, 1980
Dili : Türkçe
Çeviren : Çev. Sacit Tameroğlu
Orjinal Dili : İngilizce
Boyut : 14x20
Binlerce yıldan beri insanlar, gece vakti üstlerindeki gökyüzüne hayret ve
hayranlıkla bakmışlardır. Bir ufuktan öbür ufka uzanan sayısız yıldızlar,
bitip tükenmeden birbirini izleyen devreleri ile gümüş bir ay ve Zodiak
kuşağının burçları boyunca gezinen gezegenler insanlara astronomi konusunda
ilk çalışma arzusunu aşılamışlardır.
Bu kitabın özel amacı sokaktaki adama amatör astronoma ve astronomi
öğrencisine, son zamanlardaki araştırmaların daha çarpıcı ve alışılmamış
sonuçlarını, özellikle, genel rölativite kuramını tanıtmaktır.
Herkes İçin Görelilik: Göreliliğin Tarih, Kuram ve Kanıtların
Basitleştirilmiş Bir Dökümü
Coleman, James A.
V Yayınları
Tür : Bilim
Basım Yeri ve Yılı : Ankara, 1987
Dili : Türkçe
Çeviren : Çev. Osman Gürel
Boyut : 14x20
İçindekiler.
Işık Hızı.
Mersenne’nin Ses Hızı Ölçümü.
Galileo’nun Işık Hızını Ölçme Girişimleri.
Işık Dalgalarının Başka Özellikleri.
Büyük İkilem.
Durağan Eter Postulası.
Eterin Başka Kanıtlamaları.
Eterin Beklenen Bir Etkisi.
Büyük İkilem
Özel Görelilik Kuramı.
Özel Kuramın İki Postulası.
Uzunluğun Kısalması.
Özel Kuramda Zaman
Özel Kuramın Deneysel Katkısı.
Kütlenin Hız İle Artışı.
Hızların Toplanması.
Kütle İle Enerjinin Eşdeğerliliği.
Zaman.
Genel Kuram ve Deneysel Kanıtı.
Görelilik ve Evrenin Doğası.
Birleşik Alan Kuramı.

Zamanın Gizli Sahipleri
Yazar : Jacques Bergier
Çeviren : Vedat Gülsen Üretürk
Kategori : Parapsikoloji
Bilimkurgu dünyasında hep bir zaman makinesinden söz edilir. İnsanları
geçmişe veya geleceğe götürüp getiren bir makinedir. Ama bu makine olmadan
da, başka mekanizmaları devreye sokarak zaman değişimlerini başarabilen
insanlar çıkmıştır tarih boyunca. Jacques Bergier, gelecegin realitesinin
geçmişte yaşanmış örneklerini sunan, ilk fantastik gerçekçilik türünden
eserler veren bir yazar. Geçmişte yaşanan bugün de yaşanmaktadır, ilerde de
yaşanacaktır.
"Biz, 'zaman yeteneği'nden geçmiş içinde yolculuk etmek, geçmişle iletişimde bulunmak ve sonra geçmişten geri gelmek gücünü anlıyoruz.
Zamanda yolculuk uzayda sonsuz yer değiştirmeleri içerir. Zamanda yolculuk
için korkunç enerji nicelikleri gerekir."
(Arka Kapak)
---------------------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:Fransızca)
100 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 9809758007031
1990
100 s., 1. Basım: 1981, 2. Basım
----------------------------------------------------------
Sunuş : Ergün Arıkdal
Çeviri : Vedat Gülşen Üretürk
-------------------------------------------------------

Düşüncenin Sınırsız Evrimi
Yazar : Günhan Yayla, M.D.
Kategori : Bilim/Felsefe
Hangi tür bilim dalı olursa olsun bir bilim tapınağında, metafizik de
bulunmalıdır. Yoksa tapınak, Einstein'ın dediği gibi, "ıssız" kalır. Evren,
var edilmeden önce gerçekten boyutsuz bir atomaltı parçacıkta mı
bulunuyordu? Büyük Patlama öncesini salt bir "Yaratıcı Dönemi" olarak
algılayabilir miyiz? Rastlantının bilinci olabilir mi? Gerçekten var olmak,
düşünmek ve düşünülmek midir? Her şey düşünce hedefi doğrultusuna mı
yonelmiştir? Düşüncelerimiz genlerimizi, genetik ve düşünsel evrimimiz de,
karşılıklı olarak, birbirlerini ve kaderimizi etkileyebilir mi?

EON
Yazar : Jean E. Charon
Çeviren : Alaiddin Sever
Kategori : Bilim/Felsefe
Yazar: Jean E. Charon
Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
Sayfa sayısı: 237
ISBN: 975800780-7
Basım tarihi: Şubat 2001
"Bu eser, vücudumuzun ve şuurumuzun esrarı ve daha genel bir deyimle, ruh ve madde ilişkileri konusunda evrensel ölçüde düşünenlere hitap etmektedir. İnsan medeniyetlerinin, büyük bir ihtiyaç hissettiklerinden dolayı, bildikleri ile hissettiklerini bir ahenk içine koyarak, muazzam kozmolojik macera içinde kendi yerlerini daha iyi belirlemek için sürekli araştırmalar yaptıklarına inanıyorum. Çok çeşitli arzu ve temennilerin biraraya gelmesinden doğan neo-gnostik akımın incelenmeye değer olduğunu düşünüyorum. Tabii, neticede ayrılmaz yoldaşımız olan zaman, tek hakim olacaktır."
Bir teorik fizikçi olan Jean E. Charon, maddeci evren anlayışımızda bir
devrim yaratacak olan bu kitabında maddenin evrimleştikçe ruhsal bir nitelik
kazandığını gözlerimizin önüne seriyor. Araştırmalarında her zaman için
maddenin ardındaki ruhu gözlemlediğini anlatan yazar, ruhu tamamen dışlayan
bir fizik bilimi kurmaya çalışan fizikçilerin kısıtlanmış programları
karşısında hissettiği rahatsızlığı net biçimde dile getiriyor ve şöyle
diyor: "Haklı olduğuma inanıyorum. Bazı temel parçacıkların yapısını ve
özelliklerini tam olarak anlamak için, kaba maddenin zaman-mekan boyutunun
yanında, ruhun zaman-mekan özelliklerinin tümünü gösteren bir kavramın
gerekliliğini kanıtladım. Kabul etmeliyiz ki, kozmik ruhun macerası, kozmik
evrenin her tarafında var olan parçacıklara dayanır: Düşünen elektronlar
veya eonlar."

Fantastik Saydam Sayfalarla Uzay / Alex BARNETT
Özellikler
• Orijinal Ad : Space
• Yazarı : Alex BARNETT
• Editör : İlke Aykanat ÇAM
• Çeviren : Oğuz SEBİK
• Kapak Tasarımı : NASA
• Yayınevi : Tudem Eğitim Hizmetleri
• Yayın Tarihi : 2005,12
• Yayınlandığı Yer : İzmir
• ISBN : 975-9081-26-1
• Sayfa Sayısı : 37 Sürüm : 1
• Ebat : 225x290x1 Ağırlık : 84 Kuşe Kağıt
• Kapak : Ciltli
• Uzay ile ilgili merak ettiğiniz her şey... Temel bilgiler, inanılmaz
fotoğraflar, çizimler ve özel olarak tasarlanmış "fantastik saydam
sayfalar". Bir "ay yürüyüşü" resmiyle başlayın. Astronotların "apollo"
giysisi, ay gezi modülü ve ay arabası ile ilgili her şeyi okuyun. Ardından
asetatlı kağıdı çevirin ve aynı resim üzerinde bu defa; astronotların "apollo"
giysisi, ay gezi modülü ve ay arabası'nın nelerden oluştuğunu ve nasıl
kullanıldığını görün. Bu eşsiz göster ve anlat sistemi, bilgisayarla
yapılmış kusursuz fotomontaj ve asetat teknolojisi ile anlatılmış, doğruluğu
denenmiş ve kanıtlanmış bilgilerle kendi alanlarında uzman olan kişilerin
araştırıp yazdığı ve fotoğrafladığı materyalleri sunuyor.
Astronotlar Ay'da nasıl hayatta kaldı? Bir yıldızın süpernovası nasıldır?
Cassini görevi nedir? Bir uzay mekiğinin içinde neler var? Sekiz fantastik
saydam sayfa, uzayın sırlarını ve fethini gözler önüne seriyor.
KUANTUM
BİLGELİĞİ VE TASAVVUF
Yazarı:
HALUK BERKMEN
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi:
SİSTEM
YAYINCILIK
Yayın Yeri:
İSTANBUL
ISBN NO:
978-975-322-522-9
Yayın Yılı:
2009
Dili:
Türkçe
Sayfa Sayısı :
304
Ebat :
13.5x19.5
Açıklama:Günümüzün
modern bilimleri bize yeni açılımlar ve farklı yaklaşımlar sunuyor. Fizik
dünya ile ilgilenen pozitif bilimlerin sınırında bilim ile tasavvuf ortak
bir düşünce şeklini işaret ederek bütünsel bir bakışa kapı aralıyor. Kuantum
kuramının felsefi açılımını günümüz insanının düşünce ve davranışlarına
uyguladığımızda "Kuantum Bilgeliği" şeklinde tanımlanabilecek yepyeni bir
bakış açısı karşımıza çıkarıyor.
Bu kitapta sadece Kuantum kuramından değil, doğadaki
karmaşadan, fraktallerden, belleğin holografik yapısından, temel
parçacıkların sicim kuramından, sibernetik sistemlerden, yapay zekâdan ve
ışıktan hızlı hareket eden takyonlardan söz ediliyor. Düşüncenin farklı
boyutlarını oluşturan ve kadim bilgeliğin parçası olan Tao öğretisi ile
Şamanlık da bu arada ihmal edilmiyor. Şaman mistisizminden söz ederken
Asya'dan Meksika'ya kadar yaygın bir coğrafyada binlerce yıl etkin olmuş bir
kültürün izleri sürülüyor.

Tanrı ve Yeni Fizik
Paul Davies
Konu: Bilim-Fizik
ISBN: 9757270008
Ait Olduğu Dizi: Yaşam Dizisi
Çeviren: Murat Temelli
Sayfa: 491 Ebat: 11*18 cm
Baskı Yeri: İzmir
Basım Tarihi: 01.01.2000
*Varoluşa ilişkin
- Evren nasıl yaratıldı ve nasıl sona erecek?
- Madde nedir?
- Yaşam nedir?
- Zihin nedir?
gibi derin sorunlar yeni değildirler. Yeni olan şey, sonunda onları
cevaplamanın sınırı üzerinde olmamızdır.
* Hiçbir bilimsel sorun, evrenin nasıl varlığa geldiği konusundaki
bilmeceden daha yıldırıcı ve daha temel değildir.
* Bu kitap din konusunda bir kitap değildir. Dahası, öncelikle dini
yayınların yapıldığı konu üzerindeki yeni fiziğin etkisi hakkındadır.
* Bu kitapta okuyucu birtakım ızdırap verici matematik hesaplar ya da özel
bir terminolojinin ipleri arasında olduğu düşüncesiyle yıldırılmıyor.
* Kitap ilk olarak, ateist ve inanan her iki kesim için, bilime ilişkin
öncesiz bilgiyle, genel okuyucu için tasarlandı. Bunun yanısıra, gerçek
bilgine yaraşır değerlerin bir kısmını da içine aldığını umuyorum.
* Bu kitabın anakonusu, Varoluşun Dört Büyük Sorusu adını verdiğim şeyi
içerir.
- Doğa yasaları niçin böyledir?
- Evren, niçin onu oluşturan şeylerden ibarettir?
- Bu şeyler nasıl ortaya çıktılar?
- Evren, organizasyonunu nasıl başardı?
* Kitabın sonuna doğru, bu sorulara deneme kabilinden verilen cevaplar
ortaya çıkmaya başlar. cevaplar fizikçinin doğayı kavrayışı üzerine dayanır.
Cevaplar bütünüyle yanlış olabilirler, ancak fiziğe onları sağlamak için
eşsiz derecede bir imkan tanındığına inanıyorum. Garip görünebilir, ama bana
göre bilim, Tanrı`ya ulaşmada dinden daha kesin bir yol sunar.
* Kendi dini görüşlerimi dışarıda tutmaya çalışmış olmama rağmen, baştan
başa fizik hakkındaki sunuşum kaçınılmaz olarak kişiseldir. Şüphesiz ki,
çoğu izdaşlarım, çizmeye çalıştığım sonuçlara sertçe karşı karşı
çıkacaklardır. Onların görüşlerine saygı duyuyorum. Bu sadece, bir insanın
evreni algılayışıdır; başkaları da vardır. Kitabı yazmamdaki motivasyonum,
gözün erişebildiğinden daha fazla bir evrenin varolduğuna inanmamdır.
Paul Davies

Mistik Düşünce ve Yeni Fizik
Orjinal isim: Mysticism and the New PhysicsMichael Talbot
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
200 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789755740423
1995
200 s.
----------------------------------------------------
Çeviri : Sabahattin Kurtay
Yeni fizik, yani kuantum fiziği teorisi, mistiklerin asırlardır ilan ettiği şeyi söylüyor bize: gerçeklik bir yanılsamadır. Yeni fiziğe göre, bilincin, "fiziki evren" de bir rolü var. Newton zamanından beri, fizik hep kaskatı bir ampirik yaklaşımı sürdürmeye çabaladı, ve gözlemcinin duygularını bir tarafa koymasını, yegane gözlemlenebilir birşey olan ve bilinçten önce gelen objektif gerçeklik üzerinde yoğunlaşmayı istedi hep. Fakat yeni fiziğin bulguları fiziki gerçekliği gözlemleyemeyeceğimizi, çünkü onun bir yanılsama olduğunu ve bütün mümkün gerçeklikler spektrumunda ona katılım halinde olduğumuzu gösterdi.

UZAY ÇAĞINDA İNANÇ KUR'AN VE MİSTİSİZM
Yazarı: HALUK CEMİL TANJU
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: BAYRAK MATBAACILIK
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1986
Dili: Türkçe

KUANTUM
BENLİK
Yazarı:
DANAH ZOHAR
Çeviren:
SEDA
KERVANOĞLU
Hazırlayan:
Yayınevi:
DORUK
KİTAPÇILIK YAYIMCILIK
Yayın Yeri:
ANKARA
ISBN NO:
975-553-386-9
Yayın Yılı:
2008
Dili:
Türkçe
Sayfa Sayısı :
287
Açıklama:Kuantum Fiziği, kafalarını fizik problemlerinden kaldıramayan fizik profesörlerini, üniversitelerin fizik bölümü koridorlarında yapılan tartışmaları çağrıştıran, gündelik hayatımızın basit kaygılarıyla ilişki kuramadığımız, bu nedenle de deyim yerindeyse "yorucu" bir kavram. Oysa ki Britanyalı fizikçi Donah Zorah'ın ellerinde; kendimizle, dünyayla ve başkalarıyla olan İlişkimizi açıklayabilecek bir alet kutusuna dönüşüyor. Bu alet kutusunun yardımıyla Zohar, yeni bir insan bilinci hipotezi kuruyor. Zohar'ın zihin açıcı tezi şu; öznel farkındalık dolaysız olarak kuantum süreçlerden doğar ve kuantum kuramındaki dalga-parçacık ikiliği zihin-beden ikiliğinin temelini oluşturur. Kitabın önemi ise, Zohar'ın bu tezi yalnızca fizik dünyasına ait olmaktan çıkararak; felsefi, toplumsal ve varoluşsal sorunlara bu tezin ışığında bakabilmesinde saklı. Zohar'ın teorisiyle artık kendimize ve yaşadığımız dünyaya modern dünyanın birbirinden bağımsız adacıkları olarak bakmaktan vazgeçebilir ve modern dünyaya özgü yabancılaşmadan kurtulabiliriz. Evreni, kaynaklarının emrimize amade olduğu bir tüketim nesnesi olarak değil, İnsan bilincinin de ifadelerinden biri olduğu bir bilinç durumu olarak görebiliriz. Yaşayan varlıklara yaşamın ortak yazarları olarak bakabiliriz. Kuantum Benlik; kendimizle, birbirimizle ve dünyayla barışı tesis etme mücadelesinde, kuantum fiziğinin zorlu yollarından gelmiş değerli bir katkı. "Bu kitabın ana teması, özellikle bu yüzyılda yaşama bir veba gibi yapışmış bir çeşit yabancılaşmanın ötesine geçmektir. Bu, biz bilinçli İnsanlar sanki evrende yabancı yaratıklarmışız, varoluşumuz tamamıyla kör evrim güçlerinin tesadüfi üretimi sonucu oluşmuş da, varlıkların düzeninde hiçbir rol oynamıyormuşuz, zalim ve hissiz dünyanın oluşmasını sağlayan amansız güçlerle hiçbir anlamlı İlişkimiz yokmuş gibi hissetmenin ardından gelen bir yabancılaşma duygusudur."
Arka
Kapak
"Fizik dünyası birçok insana ayrı bir dünya gibi görünür. O dünyadaki
matematiksel formüllerin, sırrına erişilmez deneysel sonuçların günlük
dünyevi sağduyu deneyimlerimiz, algılarımız ya da duygularımızla hiçbir
ilgisi yokmuş gibi görünür. Yaşamımızın büyük bir kısmını kaplayan kişisel
ve toplumsal sorunlardan ise söz etmeye hiç gerek yok. Oysaki, fizik tüm
diğer bilim dalları gibi günlük yaşam deneyimlerinden ortaya çıkmıştır.
Fizik, varlıkların nasıl ve niye devindiklerine duyulan merak ve ilgi
nedeniyle, yani dünya ve dünyadaki yerimiz hakkında sorduğumuz sorularla
başlamıştır. ve bu sorulara verdiğimiz yanıtlar bilim insanı olalım
olmayalım hepimizi etkiler."Modern atomaltı fiziğindeki son gelişmeler
ışığında insanın evrendeki yerini yeniden kurmayı deneyen Zohar, yıldız
tozlarından boyalara, bitkilerden hayvanlara kadar tüm evrenle bütüncül,
eşit bir ilişkinin insanı nasıl özgürleştirdiğini gözler önüne sererken
determinist yaklaşıma karşı olasılıkların sunduğu yaratıcı açılımları da
ortaya koyuyor.Zohar, özgürlük, zorunluluk, sorumluluk, nesne, yaratıcılık,
ruh/madde, tanrı gibi temel felsefi kavramlara özgül ve yeni bir yaklaşım
getirerek, yaşadığımız çağın açmazlarına ilişkin tartışma olanağı tanıyor.
Yazar:Donah Zohar
Çevirmen:Seda Kervanoğlu
Sayfa Sayısı: 284
Baskı Yılı: 2003
Dili: Türkçe
Bilime ve bilimsel gelişmelere dayanma iddiasındaki Batı düşüncesi, insanın evrenle ilişkisinde olduğu kadar, kendi tinselliğiyle ve öteki insanlarla ilişkisinde de parçalayıcı, bölücü ve hiyerarşiktir. Kendini evrenin efendisi zannederek, ruhunu maddesinden ayıran insan giderek yalnızlaşmış, narsist, yabancılaşmış ve bencil varlığıyla kendi tahakkümünün kölesi olmuştur.
Zohar’ın Kuantum Benlik’i bu Newtoncu-Kartezyen zihniyetten anlamlı bir kopuş çabasıdır.
Modern atomaltı fiziğindeki son gelişmeler ışığında insanı, evrendeki yerini yeniden kurmayı deneyen Zohar, yıldız tozlarından kayalara, bitkilerden hayvanlara kadar tüm evrenle bütüncül, eşit bir ilişkinin insanı nasıl özgürleştirdiğini gözler önüne sererken determinist yaklaşıma karşı olasılıkların sunduğu yaratıcı açılımları da ortaya koyuyor.
Özgürlük, zorunluluk, sorumluluk, seçme, yaratıcılık, ruh/madde, tanrı gibi temel felsefi kavramlara özgül ve yeni bir yaklaşım getiren Zohar, yaşadığımız çağın açmazlarına da tartışma olanakları sunuyor.
“Zohar’ın teorisi, tüm çevrecilerin doğaya holistik yaklaşım arayışları için, tüm dua ve dileklerini yanıtlayan, Platon’dan modern Hıristiyan kilisesine kadar tüm batı düşünce dünyasına baskın olan ruh / madde ikiliğinden bir kaçış oluşturan fevkalade güncel bir teoridir.”
ÖNSÖZ
Bu kitaba başlamam çok garip oldu. Üç yıl önce bir televizyon ekibi,
sezgisel bilgi ve modem fizik üzerine yazdığım başka bir kitap hakkında’ bir
söyleşi yapmak üzere evime gelmişti. Onlardan özür dileyerek o sırada hamile
olduğumdan bu kadar soyut bir konu üzerine düşünebilmemin zor olacağını
söyledim. Yapımcı bana. “Peki o zaman hangi konuda konuşabilirsiniz?” diye
sorunca ellerimi açıp “annelik” dedim.
Bunun üzerine annelik ve modem fizik hakkında hepimizi
şaşırtacak denli uzun bir söyleşi yaptık, hamileliğim süresindeki ruh
halimi, ilk çocuğumun doğumunu ve kendimi anne olarak nasıl hissettiğimi,
kuantum fiziğindeki atomaltı parçacıkların garip dünyasının ta mm lam al
arıyla anlatırken buldum kendimi. Gerçekliğin kuantum fiziğinde çizilen
tuhaf resmi aynı derecede tuhaf olan hamilelik halinin ve anneliğe ilk
adımın deneyimlerini anlatırken bana çok zengin bir İmgeleme gücü vermişti.
Daha sonra bu söyleşi, beni çok şaşırtarak, kuantum fiziği üzerine yapılan
bir televizyon programının temelini oluşturup, bir kitabın da bir bölümü
oldu.’ Ayrıca içimdeki bir şeylerin yeniden uyanmasını da sağladı. Kuantum
kuramıyla ilk kez on altı yaşımdayken tanıştım. Bu erken tanışma kuşkusuz
hem yaşamımı hem de genelde “yeni fizik” dîye adlandırılan olgunun
içerimlerine bakış açımı etkiledi. Buluğ çağımın son dönemlerinde birçok şey
belirsizleşti ve kendimi, “Ben kimim, niye buradayım, bütün varlıklar
arasında benim yerim ne, dünya niye böyle, bir gün ölecek olmamın anlamı
ne’ı” gibi büyük sorulara en kısa zamanda yanıt bulma gerekliliği konusunda
yoğun bir baskı altında hissettim. Anne ve babamın kalıplaşmış kısa yanıtlan
büyükannemle büyükbabamın basit yöntemci düşünceleri bana ışık tutmaktan çok
uzaktı. Ancak yeni fizik bana bir çeşit şiirsel bakış açısı sunar gibiydi.
Hadde ve enerjinin yerinde duramayan dengesi, dalga/parçacık ikiliğinin
sürekli yer değiştirdiğinin sezilmesi, kendi yaptığım bulut hücresindeki
buhar izlerinde gözlediğim parçacıkların ani doğum ve ölümleri,
heisenberg’in belirsizlik İlkesiyle ortaya attığı ve insanı diken üstünde
tutan gerçekliğin değişkenliği fikri; bunların hepsi hayal gücüme heyecan
katı ve bana evrenin “canlı” olduğuna dair mistik bir duyum sağladılar. O
dönemde kuantum matematiği hakkındaki bilgim ve kavrayışım varlıkların
yapısal doğalarıyla ilgili ayrıntılı açıklamalar toparlayacak denli yeterli
değildi; ancak “bunların hepsinin bir anlamı olduğu’na dair büyük bir
İnancın tohumları atıldı.
ne yazık ki bu inancın ve tutkunun peşinden gitmek yirmi yıl kadar zamanımı
aldı. Üniversite lisansımı fizik üzerine yapmama rağmen ya da belki bu
nedenle yaşam mücadelesinde kendimi başka işlere kaptırdım.
fizik dünyası birçok insana ayrı bir dünya gibi görünür. O dünyadaki
matematiksel formüllerin, sırrına erişilmez deneysel sonuçlarının günlük
dünyevi sağduyu deneyimlerimiz, algılanınız ya da duygularımızla hiçbir
ilgisi yokmuş gibi görünür. Yaşamımızın büyük bir kısmını kaplayan kişisel
ve toplumsal sorunlardan ise söz etmeye hiç gerek yok. Oysaki fizik, tüm
diğer bilim dalları gibi günlük yaşam deneyimlerinden ortaya çıkmıştır.
Varlıkların nasıl ve niye devindiklerine duyulan merak ve ilgi nedeniyle;
yani dünya ve dünyadaki yerimiz hakkında sorduğumuz sorularla başlamıştır
fizik ve bu sorulara verdiğimiz yanıtlar bilim İnsanı olalım olmayalım
hepimizi etkiler.
Kişisel olarak benim zihnim halen benzer sorularla meşgul. Örneğin eşimle
(psikiyatri ve psikoterapi) üzerine konuşurken, beynin yapısı ve İnsan
bilincinin beklenmedik ve şaşırtıcı değişimleri hakkında tartışırken ya da
Krisnamurti’nin yaşamının sun dönemlerinde varlıklar arası bağdan söz
ederek, “Ben dünyayım” önermesini ileri sürdüğünü düşünürken hep bu soruları
soruyorum.
Televizyon ekibiyle yaptığımız söyleşiden beri kendimi Kuantum fiziği
hakkındaki bilgim üzerinde giderek daha fazla yoğunlaşmış buluyorum. Kuantum
fiziğinin gerçekliği, atom allı oluşumlar seviyesinde anlatım biçimi ve
elektronlar dünyasında olan acayip şeyler bana bazı bildik felsefî sorulara
bakına konusunda yeni içgörüler kazandırdı. Örneğin, kişisel kimlik (ben ne
kadar kendimin; ne kadarımı “ben” saymalıyım?), zihin ve beden sorunu (benim
bilinçli zihnim ya da “ruh’um maddi bedenimle ya da başka bir maddeyle nasıl
İlişkiye geçiyor?), özgür irade determinizm karşıtlığı ve anlam sorunu…
Kuantum fiziği; doğum, ölüm düşüncesi, empati duygusu, ben ve başkaları
arasındaki telepati, maddi dünyanın (özellikle çirkin büyük şehirlerde)
bilinci kısıtlayışı vb. gibi günlük yaşam deneyimlerim konusunda farklı iç
görüler kazandırdı.
Kuantum kuramı kimi zaman bu derin düşünceleri yeni ve daha keskin bir
yoğunlaşma noktasına çekmeye yardımcı olan yararlı bir metafor hizmeti
görürken kimi zaman bilincin ve buna bağlı olarak günlük deneyimlerin mevcut
durumda nasıl İşlediği konusunda kısmen de olsa bir açıklama getirmeyi vaat
eder. Bu kitap aslen bir metafor alıştırması olarak başladı, fakat yol
aldıkça metafor bir sürü kanıta ya da en azından İnsan psikolojisinin gerçek
fiziği ve onun ahlaki ve ruhani içerimlerine dair sağlam temellere dayalı
bir görüşe ulaştı.
GÜNLÜK YAŞAMIN FİZİĞİ
Son yıllarda kuantum fiziği üzerine birçok iyi çalışma yayımlandı. Bu kitap
onlardan biri olma amacıyla yazılmadı. Kitabın hederi Kuantum fiziğinin
kendisiyle ilgili olmaktansa, onun getirilerinin günlük yaşam anlayışımızı
nasıl aydınlatabileceği ve kendimizle, ötekilerle, kısacası tüm dünyayla
olan ilişkimizi daha İyi anlamamıza nasıl yardımcı olacağıdır.
Daha doğrusu, bu kitabın ana teması özellikle bu yüzyılda yaşama bir veba
gibi yapışmış bir çeşit yabancılaşmanın ötesine geçmektir. Bu, biz bilinçli
insanlar sanki evrende yabancı yaratıklarmışız, varoluşumuz tamamıyla kör
evrim güçlerinin tesadüfi üretimi sonucu oluşmuş da, varlıkların düzeninde
hiçbir rol oynamıyormuşuz, zalim ve hissiz dünyanın oluşmasını sağlayan
amansız güçlerle hiçbir anlamlı ilişkimiz yokmuş gibi hissetmenin ardından
gelen bir yabancılaşma duygusudur. Bu temayı işleyebilmek için kuantum
kuramı içindeki madde ve bilinç ilişkisine çok yakından bakıp, evrenle
yeniden ortaklık kurmamızı sağlayacak bilince dair yeni bir kuantum mekaniği
kuramı ortaya atacağım.
Bu yabancılaşmanın kökleri kültürümüzde çok derinlere, en azından İdeatar
dünyası İle deney (yaşanan) dünyası arasında yaptığı ayrımı felsefesinde
işleyen Platon’a kadar uzanır ve ardından Hıristiyanlığın ruhu yüceltip
bedeni aşağılamasıyla devam eder.
Fakat herkesin Kabul ettiği gibi, modern kültürümüzdeki en güçlü etkiler on
yedinci yüzyıldaki felsefi ve bilimsel devrimden, dolayısıyla Kartezyen
şüpheciliğin ve Newtonculuğun ya da klasik fiziğin doğuşundan türemiştir. Bu
iki düşünce biçimi de kendimize ve dünyayla olan ilişkimize bakışımızı
tamamıyla değiştirmiştir. Kartezyen felsefe insanları bildik toplumsal ve
dinsel ortamlarından koparıp, ‘ben’ ve ‘benim’ üzerine kurulu ‘benmerkezci’
bir kültür içine itmiştir. Newton’un görüşü ise bizi evrenin bir parçası
olmaktan çıkarıp atmıştır.
Klasik fizik. Ortaçağ ve Yunanlıların yaşayan kozmosunu o
amaç ve zeka dolu, tanrı sevgisinin insanın yararına kullanıldığı kozmosu
almış ölü, tıkır tıkır işleyen bir makineye dönüştü mı üstü r.
Kopernik devrimi dünyayı yerinden oynatmış, dolayısıyla insanları da
dünyanın merkezi olmaktan çıkarmıştır. E1ewton’un devinim üzerine üç kuralı
ve oluşturduğu mekanik güneş sistemi modeli tamamıyla cansız bir yaşam
taslağıdır. Nesnelerin hareket ediyor olmalarının nedeni belirli ve sabit
kuralları izliyor olmalarıydı: Soğuk sessizlik bir zamanların coşkulu
saadetini gölgelemişti, insanlar ve mücadelelerinin, bütün bilinç ve
yaşamın, bu koskoca evrensel makinenin çalışmasıyla hiçbir ilgisi yoktu.
Tarih boyunca kendimiz ve evren içindeki yerimizle ilgili algılayışımızı
günün geçerli fiziksel kuramlarına dayandırmıştır. Bu yüzden 300 yıldır,
fizikçi olsun olmasın herkesin kişisel felsefesi, kimlik duyumu ve diğer
insanlarla ve dünyayla nasıl ilişki İçinde olduğuna dair düşüncesi bu
kasvetli Newtoncu görüşün İzini taşır.
Marx’ın tanımladığı tarihin değişmez yasaları. Darwin’in kör evrimci
mücadelesi ve Freud’un karanlık insan ruhunun şiddetli güçleri; tümü de,
büyük ölçüde ilhamlarını Newton’un fizik Kuramından alırlar. Le
Corbusier’nin mimarisi de dahil. bunların hepsi, günlük yaşamımızın her
evresiyle ilişkide olan o bîr sürü teknolojik araç gereç, bilincimize öyle
derin nüfuz etmiştir ki hepimiz kendimizi Newton fiziğinin aynasında
görürüz, hepimiz Bertrand Russell’ın “boyun eğmez bir keder” olarak
adlandırdığı duruma gömülmüş haldeyiz.
‘İnanç Karşısında bilimin bize sunduğu dünya” diye yazan Russell bu yüzyıl
başlarında bize şöyle seslenir:
Nedenlerin ürünü olan insanoğlu; aslının, gelişiminin, umutlarının ve
korkularının, aşklarının ve İnançlarının atomların kazara düzenlenip bir
araya gelmesinin sonucu olduğunu; hiçbir coşkunun, kahramanlığın, duygu ve
düşünce yoğunluğunun yaşamını mezardan ileriye götüremeyeceğini; her çağdaki
çabaların, kendini adadığı her şeyin, tüm ilhanlının, güneş ışığı
parlaklığındaki dahiyane zekasının bu güneş sisteminin engin Ölüm denizinde
yok olmaya mahkûm olduğunu görecek bir öngörüye sahip değildir ve İnsan
yapısı basan tapınağının bir gün kaçınılmaz şekilde evrenin yıkıntıları
altında kalacağını bilmez..:’
“nasıl olur da* diye sorar, ‘insan gibi böyle güçsüz bir
yaratık bu yabancı ve gayrı insani dünyada arzularını hiç leke sürülmeden
saklayabilir?” Aslında büyük ölçüde bunu yapamadık.
Yüzyılımızın yazılı eserlerinin çoğunda ve çok sayıda insanın deneyimlerinde
yadsınmayacak bir çözülme görülür. Kültürümüz ahlaksal, ruhsal ve estetik,
her açıdan bir sıkıntı İçindedir. Birçok “eski değer” ve genel kanı
sorgulanmaz durumlarını yitirmiş ve biz kendi kendimizle baş başa
kalmışızdır. Sayısız insan, ölü tanrıya küstahça kayıtsız kalan varoluşçu
kahraman çağını İster istemez yaşamak zorunda bırakılıp, kendi değerlerinin
yaratıcısı ve kendi vicdanlarının bekçisi olmuştur. Bu, ‘modernizm’in
İnsanlığa getirişidir ve bedeli hem kişisel hem de kültürel köksüzleşme
bağlamında çok büyük olmuştur.
Kendimizle ve ötekilerle olan İlişkimizde Newtoncu etki çok büyüktür. Eğer
biz yaratılışın kazara oluşmuş bir ürününden başka bir şey degilsek ve
denetimimiz dışındaki sayısız gücün oyununda bir piyondan ibaretsek, nasıl
olur da hem kendimiz hem de ötekiler için anlamlı bir sorumluluk
taşıyabiliriz?’
geçici varoluşumuz ve boş amaçlarımızla altbenimizin dinamiği ya da
genlerimizin gizli emelleri, sınıf mücadelesi ve tarih tarafından
fırlatılmış olan bizler nasıl olur da herhangi bîr şeyden sorumlu
tutulabiliriz? Bu yüzden, modem sosyolojiden, eğitim kuramından ve tüm
kişisel psikolojimizden şöyle bir soru doğar: Yirminci yüzyılımızın şu
acayip vahşeti bu iktidarsızlığa karşı gösterilen doğal bir tepki midir?
Doğa ve özdeksel dünya karşısındaki tutumumuz da aynı oranda etkilenmiştir.
Eğer Descartes’ın dediği gibi zihnimiz ya da bilinçli benliğimiz, özdeksel
varlığımızdan tamamıyla farklı olsaydı ve Newtoncu fiziğin öne sürdüğü gibi
eğer bilincin evrende hiçbir rolü olmasaydı, doğayla ve özdekle aramızda
nasıl bir ilişki olabilirdi? Biz özdeksel çevremize karşı ve ondan ayrı
tutulan yabancı bir dünyada yaşayan uzaylılarız. Bundan dolayı doğayı
fethetmek, onu etki altına almak, sonuçlarını hiç düşünmeden onu kendi
amaçlarımız uğruna kullanmak üzere yola çıkmışızdır.
Michel Seıres “İnsan dünyaya yabancıdır; şafağa, gökyüzüne, her şeye
yabancıdır. Onlardan nefret eder ve onlarla hep savaşır. Bulunduğu çevre,
savaşması, tutsak edilmesi gereken tehlikeli bir düşmandır” der.
Kutsal olan hiçbir şeye saygı göstermeyen, yirmi yüzyılda oluşan bu ortam ve
İnsan elinden hesapsızca çıkan ve git…

Zamanın Sonu
J. Krishnamurti, Dr. David Bohm
Zamanın Sonu, insanoğlunun saptığı yanlış yönün, içinden çıkılamayacak bir
durum olmadığında ısrar ediyor. İnsanoğlu köklü bir değişim geçirebilir, ama
bunun için kendi sınırlı ve kişisel çıkarlarından sıyrılıp evrensele
uzanması ve sonunda düşüncenin, zamanın, hatta boşluğun ötesindeki bir
temelden kaynaklanan şefkatin, sevginin ve zekanın saflığına ulaşması
gerekecektir. Bu ise, kişinin buradaki tartışmalarda yürütülen sorgulamalara
bütün zihni, kalbi ve varlığıyla katılması anlamına gelmektedir.
Yazar: J. Krıshnamurtı
Yayınevi: Ayna Yayınevi
Çevirmen: Nurgül Demirdöven - Deniz Demirdöven
Sayfa sayısı: 347
ISBN: 975829728-7
Basım tarihi: Istanbul / 2003 - Ekim

Kozmik Kitap
Yaratılışın mekaniği üzerine
“İnsanı
hayretler içinde bırakan bir eser - ruhsal yolda ilerleyen, istisnasız her
insanın MUTLAKA okuması gereken bir kitap”
-Judith Hollister-
Itzhak Bentov, bu kitabında, aşkın bir bilinçlilik durumunda ve kendi yüksek
beni ile bağlantıya geçerek bizlere evrenin oluşumunu, yapısını ve Tanrı’yı
anlatıyor. Evrenin eşsiz yapısını anlatmak için bir model olarak hologramı
kullanan yazar, sayılar ve renkler ile ilgili Kabalacı ilkeleri, kozmik
şekillerin ve sembollerin anlamlarını, tanrıların ve devaların bilincini ve
mutlağın doğasını bizler için aydınlatıyor.
Bir bilimci, makine mühendisi, kaşif ve mistik olan Bentov, iletişime
geçtiği herkesi derinden etkileme gücüne sahip. Bu eşsiz kitabı, kesinlikle
onun dehasının en iyi örneği.
Yazar:
Itzak Bentov
Yayınevi: Dharma Yayınları
Sayfa sayısı: 153
ISBN: 9757800-28-7
Basım tarihi: Aralık 1998

Çılgın Sarkaç
Çılgın bir sarkaç gibi sürekli hareket halinde olan, canlılıkla dolu,
titreşimlerin etkileşimleriyle an be an gelişen, büyüyen ve değişen bir
evrende zamanın hakimi olmak... Bir dahi ve mucit olan Itzhak Bentov’un,
“yeni fizik ve evrenbilim hakkında yazılmış en eğlenceli ve en uzak görüşlü
eser” denilen kitabını okurken, gülerken öğrenebildiklerinize
şaşıracaksınız. Kıpırdayın! Evren, “hareket” demek.
Yazar: Itzhak Bentov
Yayınevi: Meta Yayınları
ISBN: 975-8584-15-4
Basım tarihi: Aralık 2004
Çeviren : Nilgün Özcan
Kategori : Bilim/Felsefe

Kendini Bilen Evren
Orjinal isim: The Self-Aware Universe
Amit Goswami, Richard E. Reed, Maggie Goswami
Kuantum mekaniği bize daha geniş bir perspektif, algılayışımızı yeni bir
aleme genişleten yeni bir bağlam vermektedir.Doğayı ayrı biçimler, dalgalar
ya da parçacıklar olarak görebilir ya da tamamlayıcılığı keşfedebiliriz:
Dalgaların ve parçacıkların, aynı şeye özgü olduğu fikrini.
Rüzgarları, dalgaları, gelgitleri yerçekimini dizginledik sayılır. Sevgi
enerjilerini dizginlemeye başlayabilir miyiz?
Tüm potansiyelimize , yani kuantum ve klasik benliklerimize bütünleşmiş bir
halde sahip olabilirmiyiz ?
Yaşamlarımızın Sonsuz olanın ebedi sürprizlerinin ifadeleri haline gelmesine
izin verebilir miyiz?
Verebiliriz.
(Arka Kapak)
Türkçe
426 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789758007974
2003
Kapak Tasarımı : Ferda Gürsoy
Çeviri : Yasemin Tokatlı

Kuantum Teorisi Felsefe ve Tanrı
Caner Taslaman
Kuantum teorisi evren anlayışımızda hangi köklü değişiklikleri yapmıştır? Kuantum teorisine dayanılarak 'doğanın teolojisi' nasıl yapılabilir? Bu teorinin ortaya konulmasının sonucunda Kanî'm, Spinoza'nın, Leibniz'in felsefelerinde hangi düzeltmelerin yapılması gerekmektedir? Jeolojik fikirler arasındaki tercihte bilimin rolü nedir? Metafizik tercihler, kuantum teorisi nin yorum lanışında ne tür farklar oluşturmaktadır? Tamamlayıcılık İlkesi ve Belirsizlik İlkesi hangi farklı şekillerde anlaşılabilir? Bu teoriyle ortaya çıkan indeterminizm ontolojik mi, epistemolojik midir? Evrende 'ontolojik şans' var mıdır? Bohr'la Einstein arasındaki tartışmanın galibi kimdir? Schrödinger'in kedisiyle ne anlatılmak istenmiştir? Doğa yasalarının ontolojik statüsüne ne gibi farklı yaklaşımlar vardır? Tanrısal etkinlik, kuantum belirsizliklerinin belirlenmesi olarak değerlendirilebilir mi? Kuantum teorisi mucizeler, özgür irade ve kötülük sorunu hakkında binlerce yıldır yapılan tartışmalara yeni açılımlar getirebilir mi? Bunlar ve benzeri daha pek çok soruya bu kitapta cevap veriliyor. Kuantum teorisinin felsefi ve teolojik açıdan ele alınmasını önemli bulanlara bu kitabı mutlaka tavsiye ediyoruz.

Ruha neden inanıyoruz?
Ruh diye bir şey gerçekten var mı? Varsa nedir? Benlikten farklı bir şey
midir?
Maddi dünyanın bir parçası mıdır? Ağırlığı var mıdır?
Beden ölümünden sonra da varlığını sürdürür mü?
Fred Alan Wolf, Evrenin Ruhu'nda din ve felsefenin en eski sorularına,
kuantum fiziğinin en modern yaklaşımıyla yanıt arıyor. Okuyucuyu hem batı
hem de doğu düşüncesini kapsayan heyecan verici bir yolculuğa çıkartan Wolf,
Mevlana, Aristo, Platon ve St. Thomas'ın ruh konusundaki yaklaşımlarına da
değinerek, eski Mısırlıların Dokuz Ruh Turu anlayışı, Kabalizm'deki madde ve
enerjiden oluşan karmaşık evreni gizlice düzene sokmaya çalışan ruh
düşüncesi ve Budistlerin Yok-Ruh fikri arasındaki farkları ortaya koyuyor.
Bunu yaparken ruhu fiziksel bedenin bir parçası olarak gören modern
düşünceye karşı ruhu savunuyor. Böylece ruhun, tüm zamanların ve kültürlerin
tinsel dehasını aşan, üçüncü binyılda bizi sağlam bir inanç, cesur bir yürek
ve derin bir kavrayış ışığında yaşamaya davet eden yeni fiziğini ortaya
çıkarıyor.
'Evren'in Ruhu son on yılın en önemli kitaplarından biri. Fred Alan Wolf'un
diğer kitapları gibi, bu kitap da bilim, din ve felsefeyi bir araya getiren
yaklaşımı anlayabilmek açısından mutlaka okunması gereken bir eser.'
Noetic Sciences Review
'Fred Alan Wolf, bilinç temelli yeni kuantum paradigmanın çok yönlülüğünün
ve gücünün farkına varan ilk kaşiflerden biri. Bu kitapta, bu bilgiler
ışığında ruhu keşfedeceğimiz, ölümden sonra yaşam sorusunun yanıtını
arayacağımız bir yolculuğa çıkarıyor. Hem eğlenceli hem de kışkırtıcı bir
kitap. Hararetle öneriyorum.'
Amit Goswami, Fizik Profesörü
Evrenin Ruhu, okuyucuyu, ruhu keşfedeceği ve ölümden sonra yaşam sorusunun
yanıtını bulacağı bir yolculuğa çıkarıyor.
Yazar: Fred Alan Wolf
Yayınevi: Crea Yayıncılık
Çevirmen: Taner Gezer
Sayfa sayısı: 472
ISBN: 9786055882174
Basım tarihi: Nisan 2009

Temel Bilinç
Nick Herbert
(İnsan Bilinci Ve Yeni Fizik)
Orjinal isim: Elemental Mind
Belki de doğadaki hiçbir şey insan zihninden daha gizemli değildir. Zihin
nereden gelir? Neyle çalışır? Ve öldüğümüz zaman zihnimiz nereye gider?
Olağanüstü akıcı bir dille yazılmış olan Temel Bilinç, "bilinç/beden
sorunu"nda bir çözüme ulaşmak için yapılmış muhteşem ve cüretkar bir
girişimdir. Şimdiye kadar bu tartışma iki ana tahminle yürütülmüştür. Biri,
bilincin, belirli karmaşık biyolojik etkileşimlerin sonucu olduğunu ileri
sürerken, diğeri beynin bilgisayar benzeri "donanımını" kontrol eden
"yazılım" olduğunu varsayar. Bu kitap üçüncü bir hipotez sunmaktadır.
Buradaki hipotez zihinsel durumlarla ilgili geleneksel açıklamaları cesurca
bir kenara itmektedir.
Savını kuantum teorisinin üç anahtar özelliği (tesadüfi oluş, maddesiz oluş
ve birbirine bağlı oluş) üzerine kuran Nick Herbert, bilincin türemiş bir
olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine
işlenmiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu hipotezini araştırmaktadır.
Herbert'ın etkileyici ve geleneklere karşı çıkan anlayışına göre, bilinç
gerçekten temeldir ve eşit derecede temel bir düzeyde maddeyle etkileşme
bulunur.
Mükemmel bir şekilde kaleme alınmış ve şaşırtıcı derecede kendine özgü bir
kitap olan Temel Bilinç, yüzyıllardır filozofları ve bilimadamlarını meşgul
eden bilinç muammasına yeni bir yaklaşım sunmaktadır. Burada savunulan
görüşleri devrim olarak nitelendirebiliriz.
(Arka Kapak'tan)
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
299 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 21 cm
ISBN : 9789758297085
2007
Çeviri : Meltem Andırıç

Tanrı Parçacığı Eğer Evren Yanıtsa Soru Ne?
Orjinal isim: The God Particle If The Universe Is The Answer, What Is The
Question? Leon Lederman, Dick Teresi
Evrim Yayınevi / Bilim Dizisi
"Son yılların en açık, en eğlenceli bilim kitaplarından biri... Fiziğin ve
kozmolojinin tüm tarihini açıklıyor. Yolda öyle çok güleceksiniz ki ne kadar
çok şey öğrendiğinizin farkına bile varmayacaksınız."
- San Fransisco Examiner-
"Tanrı Parçacığı"nın, tüm doğanın gizemli yapı taşının büyüleyici keşfinde "Albert
Einstein'la Mel Brooks arasında bir köprü" diye tanımlanan Nobel Ödüllü
fizikçi Leon Lederman'a katılın.
Abdera'lı Democritus adlı sorgulayıcı bir Yunanlının kızarmış ekmeği
kokladığından ve atom'un varlığı sonucuna vardığından bu yana en küçüğün
izini sürmek bilimin en uzun araştırması haline gelmiştir. Şimdi şaşırtıcı
özgünlükte bir kitapta, evrenin son gizlerinin kilidini açmaya bizi işkence
edercesine yaklaştıran Evreka anlarının uzun zincirinden geçerek biz de aynı
yolculuğu yapıyoruz. Galileo, Newton, Faraday, Rutherford ve Einstein
Lederman'ın masalındaki kahramanlardan bir kaçı; maddenin peçesinin
arkasındaki ipuçlarını arayan birbirinden zeki dedektifler.
Olağanüstü yalınlığı, jilet gibi nükteleri ve şaşırtıcı anlatı gücüyle Tanrı
Parçacığı insan merakının sizi de macerada... tüm zamanların en büyük keşfi
olacak bir bulmaca çözmede yer almaya çağıran bir şöleni.
"Stephen Hawking'in kozmolojide yaptığını Leon Lederman parçacık fiziği için
yapıyor."
- Dallas Morning News-
"Zeki ve akıcı anlatımı kadar gülünç ve dogmalara saygısız... Lederman
kuantum fiziğine kendi nükteli dönmesini yerleştiriyor."
- Booklist-
(Arka Kapak'tan)
-------------------------------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
502 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 9789755030890
2001
502 s., 1. Basım
-----------------------------------------------------
Çeviri : Emre Kapkın
Evren Nasıl Oluştu?
Elif Beklen, Halil Kırbıyık, Nilgün Kızıloğlu, Ümit Kızıloğlu
ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık ve İletişim A.Ş.;
Ankara, 2007, 1. baskı, 13,5 x 19,5 cm, 148 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9944344234
Bu kitapta, astronominin ve ona koşut bilimin tarih içindeki gelişimi, evren
ve içinde bilinen veya bilinmeyenler hakkında bilgiler bulacak, zamanın
sıfır olduğu andan itibaren evrenin yaratılışı ve geleceğine dair fikirlerle
hayal gücünüzü zorlayacaksınız.
Yayınevi: BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1983
Dili: Türkçe
Atlantis: Tarih - Öncesi Evrensel Uygarlık
*Beşeriyetin tarihöncesi, çok uzak geçmişlerden bu yana bilinmeyen gelişim süreci.
*Binyıllar önce, beşeriyeti evrim yolunda ilerletmek için diğer Alemler’den gelen Yüksek Varlıklar
*Atlantis Uygarlığı’nın olağanüstü teknoloji ve bazı teknik özellikleri
*Atlantis Uygarlığı’nda halkın yaşamı, özellikleri, düşünce şekilleri ve kültürel yapısı.
*Atlantis Uygarlığı’nın Uygarlığımız ile olan kültürel ve sosyolojik ilişkisinin mahiyeti.
*Atlantis Uygarlığı’nın yıkılışına yol açan etmenler ve Atlantis’in Uygarlığımıza etkisi.
... (Arka kapaktan)
ATLANTİS ( Tarih Öncesi Evrensel Uygarlık)
Okült öğretiye göre “Round” denen her “Büyük Dünya Devresinde” 7 kök ırk
yaşar. Her kök ırk da 7 alt ırka ayrılır. Atlantisliler, şimdi içinde
bulunduğumuz Dördüncü Round’un 4. kök ırkını oluşturmuşlardır. Madam
Blavatsky, “Atlantisliler tamamiyle insani ve dünyasal nitelikte bir ırktı.
Ondan önceki ırklar insani ve fiziki varlıklar değillerdi, eterik
nitelikteydiler” der. Üçüncü Kök Irk Lemuryalılardı. Beşinci Kök Irk ise
bizim de ait olduğumuz Aryenlerdir. Atlantis ırkının 7 alt ırkı sırasıyla
şunlardır: 1- Rmoahallar. (Dilin ilk örneklerini geliştirdiler.) 2-
Tlavatliler. (Olumlu hırs ve bellek doğdu) 3- Toltekler. (Kamu kuruluşlarını
ve babadan oğula geçen yönetimleri kurdular) 4- Turanlar. (Hırsı, nefsani
yöndeki arzuların tatmininde kullandılar) 5- Orijinal Samiler. (Düşünce
gücüne, muhakeme yeteneğine değer vermeyi öğrendiler, zeki olanlar ön safa
geçti) 6- Akatlar. (Bireysel düşünceyi genel kanunlarla sınırlama ihtiyacı
duydular, hak ve adalet sistemlerini kurdular) 7- Moğollar. (Düşünce gücünü
çok geliştirdiler, en yaşlı olanın en akıllı olduğuna inandılar)
Atlantis’in batışı sırasında bu alt ırklardan sağ kalanlar her yöne doğru
göç ettiler, kültürlerini de beraberlerinde götürdüler. Aynı kültür ve
bilgeliğin izlerini taşıyan koloniler kurdular. Atlantis’in ana kıtası
bundan birkaç milyon yıl önce batmıştı. 850 bin yıl kadar önce de bu kıtanın
kalıntıları olan ünlü Ruta ve Daitya adalarıyla üçüncü bir küçük ada da
sulara gömülmüştü. Eflatun’un sözünü ettiği Atlantis, yani Poseidonis ise
nispeten yakın bir zamanda, 11 bin küsur yıl önce battığından bu olay kadim
Mısırlılar tarafından biliniyordu. Poseidonis bir kara majisyenler (kara
büyücüler) yuvasıydı. Atlantislilerin büyük bir kısmı bu afetler sonucunda
yeryüzünden silinirken, aralarından seçilenler kuzeyden göç ederek bir
milyon yıl önce Orta Asya’da bugünkü Beşinci Kök Irk olan Aryenleri
başlattılar.
Atlantis ırkı, astral bedeni geliştirmek, giderek onu eterik ve fizik
bedenlerle bir bütün haline getirmekle yükümlüydü. Ama astral beden sonunda
Atlantislilere hükmeder hale geldi. Atlantislilerin psişik yönleri aşırı
derecede gelişmişti, belirli türden majik uygulamalara saplanıp kaldılar, bu
da onların sonu oldu. Bizim ait olduğumuz Aryen ırkından beklenense, mental
bedenin geliştirilmesi ve daha aşağı düzeydeki diğer üç bedenle koordine
edilmesidir. (Sayfa: 6-7)
Yüksek Rehber Ruh WHİTE EAGLE : “Çeşitli afetler ve
Atlantis’in batışıyla ilgili öyküler çağlar boyu sürerek bugüne kadar
gelmiştir. Adını hiç işitmediğiniz kıtalar da aynı akıbete uğramışlardır.
Siz dünyanın yaşını bile bilmiyorsunuz. Gerçekten de zaman ve mekanın gerçek
niteliği konusunda hiçbir bilgiye sahip değilsiniz. Bilim adamlarının
belirli hesap metotları vardır. Bir süre için inanılan, sonra yeni bir
teoriye yer açmak için çürütülen teoriler oluştururlar. İnsan gerçekten de
zaman ve mekanı anlamaz. Spiritüel anlayışını geliştirene dek anlayacak gibi
de görünmüyor! Çünkü aradığı bilgi, ancak gelişen ve genişleyen şuurla
gelir.” (Sayfa: 9)
RUHSAL RAMALA MERKEZİ’NDEN : Atlantis ve Yükselişi
“Günümüzde Atlantis Uygarlığı konusunda birçok destan mevcut olmasına rağmen
gerçekler pek azdır, eldeki kanıtlar da hayal kırıklığı yaratacak
cinstendir. İnsanlık, kadim varlıkların bilgeliğiyle bağlantı kurmaya ve onu
anlamaya muktedir olmadıkça Atlantis’in varlığını bilemeyecektir. Ancak,
böyle bir uygarlık gerçekten vardı ve insanlığın dünya üzerinde tanık
olabildiği en yüksek evrim düzeyine erişmişti. Hem teknolojik hem de
spiritüel bakımdan insanlığın bugünkü durumunu kat kat aşmıştı.
“Atlantis’e ilişkin daha gelişmiş bir anlayış yakın bir zamanda ortaya
çıkacaktır. Bilim adamları yakın bir gelecekte Atlantis’in doğru bir kaydını
keşfedecekler. Fakat bu bilginin açığa çıkarılış amacı insanlığın merakını
gidermek değil, bu yüzyılın sonunda meydana gelecek afetten sonra
Atlantis’in tekrar ortaya çıkışına dünyayı hazırlamaktır. Bu zamanda
Atlantis’in tekrar ortaya çıkışı anlamlıdır, çünkü sular etrafa yayılıp
dağlar yükseldikçe ve karalar battıkça dünyanın yüzeyi İlahi Amaca uygun
olarak İlahi Niyetle biçimlendirilecek ve bir zamanlar Atlantis olan kara
parçası insanlığın kullanımı için tekrar yüzeye çıkacaktır! Yeni Çağ, eski
Atlantis’in tüm imkan ve evrim kavramlarıyla birlikte yeni bir Atlantis’i de
getirecektir!
“Atlantis’in nihai yok oluşu 15 bin yıl (veya 11-12 bin yıl) önce meydana
gelmiş, fakat kaçınılmaz çöküş bu tarihten 35 bin yıl önce başlamıştı.
Atlantis’in maddi olarak yeniden doğumuna yol açan Kova Burcu Çağı’dır. Bu
yeniden doğumla birlikte sadece hayrın geleceğini sanmayın, Atlantis’in
yüzeye çıkmasıyla birlikte onun şerri de gelecektir. Yıllar önce Atlantis’in
yıkımını hazırlayan tüm uyumsuzluk ve yanlışlar da geri gelecektir. Şerrin
varlığını kabul etmek ve onu dönüştürerek ülkeyi (İngiltere’yi) gelecek
Çağ’a hazırlamak size, bu dönemde enkarne olan Atlantislilere düşen bir
görevdir. Atlantis’i yok eden afette ölen evrimleşmiş canlardan birçoğu şu
kadar zamandır dengeyi ayakta tutmuşlardır, ama Atlantis’in yükselişiyle
birlikte sorumluluktan kurtulacaklardır. Dolayısıyla insanlık, o zamandan
beri birçok enkarnasyonlar sonunda elde ettiği yüksek şuur ve idrakiyle bir
yandan Atlantis’in armağanlarını, evrim bilgilerini kabul ederken, diğer
yandan da sözünü ettiğimiz şerle başa çıkmak zorunda kalacaktır!
“Sizin Atlantis’e inanıp inanmamanız beni ilgilendirmez! Her büyük
bilgelikte olduğu gibi kabul ya da reddetmeye şuurunuz karar verecektir.
Ancak şunu belirtmek isterim ki, bu dünyadan insanlığın farkında bile
olmadığı pek çok uygarlık gelip geçmiştir. İnsanlığın kendi evriminin ilk
aşamaları hakkındaki bilgisi çok eksiktir. Bu bilginin depolandığı binalar
ve diğer yazılı kanıtlar uzun süredir kayıp olduğu için dünyanın gerçek
tarihini maddi yollardan elde etme imkanından yoksunsunuz.
“İnsan ilk kez bu dünyaya yerleştirildiğinde, Güneşin Rabbi tarafından
kendine benzer şekilde yaratıldı. İnsan bu dünyaya ait değildi, sadece
burada yaşaması da amaçlanmamıştı. Yer küreye ayak bastığında, ne tür bir
hata yaptığının farkında olmaksızın burada mükemmel bir yaşam sürdü.
Cordemia adıyla bilinen ve insanoğlunun dünya üzerindeki ilk büyük uygarlığı
olan bir uygarlıkta yaşadı. Bu uygarlığın coğrafi konumu, Ölü Deniz
dediğiniz su kütlesinin civarındaydı. İlahi bir bağış olan özgür seçim,
insana sonradan verilmiş ve bu bağışla birlikte düşüşü de başlamıştır!
“Yeryüzünün burçlar kuşağınca belirlenen devresel evrimi gerçekleştikçe,
insanlığın kurduğu uygarlıklar da kah tırmanışa geçerek kah bir yerlere
çarpıp parçalanarak yükselmiş ve çökmüşlerdir. Lemurya gibi büyük
uygarlıklar gelip geçmiştir. O zaman insanlık şuurunu iyiden iyiye
yükseltmişti. Dünyadaki hayatın gerçek anlamını kavramış, daha yüksek
planların bilgisine uzanacak hale gelmişti. Bu büyük olayı gerçekleştirmek
için o zamana kadar kimsenin ayak basmadığı bir kara parçası hazırlandı.
Suların altındaki bu kara parçası dünyanın merkezinde ikamet eden (Agarta)
Spiritüel Hiyerarşi üyelerince hazırlanmıştı. Böylece, afetlerle birlikte
gelen bir yeniden doğum hareketiyle Atlantis kıtasının su üstüne çıkması
sağlandı. Artık insanlık için yeni bir çağ ufukta ağarmaya başlamıştı.
“Atlantis coğrafi konum olarak Atlantik Okyanusunda yer alıyordu. Atlantis
adının günümüze kadar gelmesi çok tuhaf değil mi? Kıta kuzeyde İzlanda’dan,
güneyde Falkland Adalarına, Afrika’nın batı kıyısından Amerika’nın doğu
kıyısına kadar uzanıyordu. Yüksek dağlarla kaplı güzel bir kara parçasıydı.
Günümüzde Azor Adaları olarak bilinen adalar bu dağ kütlelerinin su üstünde
kalan kısımlarıdır. Bugün bu büyük kıtadan geriye bazılarını bildiğiniz
oraya buraya dağılmış birkaç ada kalmıştır. Iona adası başta olmak üzere
bunlardan birkaçına İngiltere sahiptir. Hebrid Adaları, Batı İskoçya Adaları
ve İngiltere’nin batı bölgesi gibi. İzlanda, Grönland, Kanada’nın doğu
kıyısı ve Maine Eyaletine kadar Amerika’nın doğu kıyısı da eski Atlantis’ten
kalan kara parçalarıdır.
“Her büyük uygarlıkta olduğu gibi, Atlantis’te de çeşitli uluslar
bulunuyordu. Bunu Amerika’nın günümüzdeki durumuyla karşılaştırabilirsiniz.
Orada da dünyanın dört bir tarafından gelmiş uluslar yaşar. Tüm ırkların en
evrimleşmiş kişileri, yeryüzünün rüyasını gerçekleştirmek için bu yeni
kıtaya yöneliyordu. Atlantis Çağı binlerce yıl sürdü. Uygarlık, yüksek
planlardaki hayatın bir kopyası haline gelecek şekilde yücelmişti.
Atlantisliler bu hayatla ilgili en yüce gerçeği, yani Tanrının dünyaya
yansıyan varlığını tanır hale gelmişlerdi. Bu dünya ile içinde yer aldığı
‘Güneş Bedeni’ arasında bir ayrılık olmadığını biliyorlardı. Fizik planı
kabul ediyor, fakat onun kısıtlı olduğunu kabul etmiyorlardı. Güneş Bedeni
içindeki tüm hayatın yaratıcısı olan Güneş Logos’unun kozmik enerjisinin,
dünyadaki tüm fizik maddenin biçimlendiricisi olduğunu idrak etmişlerdi. Bu
dünyaya ait olmadıklarını, maddi bedenler içinde yaşayan çok daha yüce
varlıklar olduklarını biliyorlardı. Maddi bedenlerin sorumluluğunu
taşıdıklarını da biliyorlardı. Dolayısıyla ‘ben’in bireyselliğinin aşağı
düzeydeki yönüne değil, yüksek yönüne değer veriyorlardı. Atlantis’te
komünal bir yaşam sistemi vardı. Birçok ulus olduğu halde ırklar arasında
ayrım yapılmazdı, çünkü hayatın amacı ortaktı.
“Birçok uygarlıklardan süzülüp gelen yüksek bir teknolojiye sahiptiler.
Güneş enerjisini tanıyor ve ondan yararlanıyorlardı. Oysa günümüz insanlığı
hayatındaki en büyük faktörü görmezden gelmekte, güneşin gücünün değerini
takdir edememektedir. Atlantisliler güneş enerjisini sadece ulaştırma, şifa
ve inşaat alanında kullanmakla kalmayıp spiritüel açıdan da ondan
yararlanıyorlardı. Bu enerjiyle temas eden maddenin her zerresinde Mabut’un
bir veçhesinin bulunduğunu bildiklerinden, tüm maddenin güneş tarafından
kontrol edildiğini kabul ediyorlardı. Kısaca, güneş enerjisiyle hayat
arasındaki ilişkiyi keşfetmişlerdi.
“Atlantislilerin yapmış olduğu binalardan günümüze birkaç örnek kalmıştır.
Mısır’daki büyük piramitlerle, İngiltere’deki Stonehenge Atlantis
mimarisinin örneklerindendir. Ayrıca diğer ülkelerde de insanlığın esrarını
henüz çözemediği arkeolojik değerler vardır, bunların hepsi değilse bile
birçoğu Atlantis’e dayanır. Maddenin yapısını gayet iyi bildikleri için,
önce maddeyi dezentegre edip tekrar maddi formlar haline
dönüştürebiliyorlardı. Özellikle binaların yapımında kullanılan devasa taş
bloklar önce demateryalize ediliyor, istenilen noktaya götürüldükten sonra
da materyalize ediliyordu. Bu size imkansız gibi gelebilir, ama gerçektir.
Dünyanın maddesi güneş enerjisi tarafından bir arada tutulur, maddenin nasıl
bir arada tutulduğunu anladıktan sonra onu istediğiniz gibi dezentegre
edebilir ve tekrar yaratabilirsiniz.
“Atlantis toplumu rahip-krallar tarafından yönetiliyordu. Bunlar evrim
yolunda büyük başarı gösteren bu iş için eğitilmiş insanlardı. Ülkeyi büyük
bir spiritüel güçle yönetmekte ve eğitmekteydiler. Yüce varlıklarla bağlantı
kurma onlar için olağan bir şeydi. İstedikleri zaman Spiritüel Hiyerarşiyle
uyumlu hale gelebiliyorlardı. Sadece rahipler değil, sokaktaki halk da
manyetik bir cihaz aracılığıyla yüksek hayat planlarıyla uyum
sağlayabiliyordu. Dua etmek ya da meditasyon yapmak istediklerinde bu cihazı
üzerlerine takarak yüksek varlıklarla bağlantı kuruyorlardı. Atlantis Çağı,
diğer planetlerdeki üstatların dünyayı ziyaret ettikleri bir dönemdi.
Atlantisliler de güneş sistemi içindeki planetleri ziyaret ederlerdi. Bunu
roket veya uzay aracı kullanarak değil, zihin gücünü kullanarak yaparlardı.
Yer çekimini yenerek uçmayı başarıyor, bedenlerini bir yerden başka bir yere
nakledebiliyorlardı.
“Hastalık ya da rahatsızlık durumunda hastalığın kaynağının fizik bedende
değil, daha yüksek bedende olduğunu bilirler, tedaviyi orada
gerçekleştirirlerdi. Hasta olan kişi bir şifa mabedine götürülür ve bir
odaya yerleştirilirdi. Oda belirli tür bir kristalden inşa edilir ve o
şekilde açılandırılırdı ki, güneşin kozmik enerjileri odaya rahatlıkla
girerdi. Hasta odanın ortasına oturtulur, hastalığına göre çeşitli renkteki
ışınlar üzerine yönlendirilirdi. Bu arada yüksek rahipler hastanın akaşik
kayıtlarına bakarak tedaviye katkıda bulunurlardı. Onlar hastanın
rahatsızlığının sadece o andaki yaşamıyla değil, geçmiş yaşamlarıyla da
ilgili olabileceğini bilirler, eğer rahatsızlık daha önceki yaşamlara
dayanıyorsa tedaviyi o yöne kaydırmak için girişimde bulunurlardı.
“Çizdiğim bu tabloya bakarak “madem bu kadar uygardı Atlantis neden çöktü?”
diye sorabilirsiniz. Evet, Atlantis de tüm uygarlıklar gibi aynı sebepten
çöktü. İnsan hatası! Atlantisliler yüksek bir uygarlık kurmalarına rağmen,
kendilerini doğru şekilde motive edememişlerdi. Evrim düzeylerini
Yaratıcının plan ve programını gerçekleştirmek için değil, yaratılışla
ilgili kendi fikirlerini gerçekleştirmek için kullandılar. Bilgilerini
kişisel tatmin ve çıkar için, kudret ve servet sahibi olmak için, diğer
varlıkları kontrol altına almak için kullandılar. Başlangıçta onları
yücelten güçler artık yıkımlarına hizmet etmeye başlamıştı. Koca kıta sular
altında kalıncaya kadar bu davranışlarından vazgeçmediler. Kaçınılmaz yıkımı
Atlantis üzerine yönlendirenler sadece Spiritüel Hiyerarşinin Yüce
Varlıkları değildi, Atlantis’in gerçek rahipleri de bu yıkımı onaylamışlar,
Atlantis’in yok edilmesi gerektiğini, ancak böyle yapıldığında şerrin
dengede tutulabileceğini kabul etmişlerdi. Onlara göre Atlantis, bilgisinin
sorumluluğunu kabul edinceye kadar yeni evrim sikluslarına girmeliydi. Bunun
için kendi canlarını da feda etmeye hazırdılar.
“Herhangi büyük bir uygarlık dezentegre olmadan önce bir sonrakinin
tohumları ekilir. Bugün mevcut olan ırkları kuracak halklar Atlantis’ten
çıkarılmışlardı. Şimdiki ırksal özelliklerin hepsi Atlantis’ten kaynaklanır.
Kıta suların altına gömülmüş, şerri de kendisiyle birlikte batıp gitmişti.
Bir afetle dünya dönüştürülmüş, insanlığın ileriye doğru yürüyüşü yeniden
başlamıştı. Birçoğunuz Atlantisliydiniz. Büyük psişik güçlere sahip
olanlarınız güçlerini o günlere borçludur. Günümüzde dünyanın her yanında
yeni Atlantis Çağı’na hazırlanmak için psişik keşifler yapılmaktadır.
“Atlantis’te yaşamış canların çoğu, Atlantis’in ortaya çıkışına tanık olmak
için şimdi enkarne oluyorlar. Onlar fizik olarak genç olmalarına rağmen,
spiritüel yönden yaşlı kimselerdir. Ne yazık ki birçoğu spiritüel
motivasyondan yoksun oldukları ve dünyanın kısıtlılıklarına dayanamadıkları
için yanlış yollara sapmaktadırlar.
“Atlantis tekrar yükselecektir. Dünya Öğretmeni tekrar gelecektir.Yeni
Çağ’ın tohumları şimdiden ekilmiştir. O tohumlar sadece erkek ve kadınların
tohumlarından oluşmaz, zihin ve maddenin tohumları, bitki ve hayvanların
tohumları hepsi ekilmiş durumdadır. Bu büyük uyanış için, dünya evrimindeki
bu büyük adım için gerekli tüm hazırlıklar yapılmıştır. Kendini ıslah etmesi
için insanoğluna verilen son fırsat olacaktır bu. Atlantis yurttaşları,
ıslah olmaya hazır mısınız?” (Sayfa: 9-15)
Uyuyan Kahin EDGAR CAYCE : Atlantis ve Teknolojisi
Ünlü Amerikalı medyum Edgar Cayce trans halindeyken Atlantis’in yıkımına yol
açan Atlantis enerji santralleri ve kristalleri hakkında son derece ilginç
açıklamalarda bulunmuştu.
“Atlantis’te deniz ve hava gemilerinin ulaşımında, uzaktan fotoğraf çekmede,
yer çekimini yenmede ve daha birçok işte korkunç bir kudrete sahip
kristaller kullanılıyordu. Ateş taşı da denen ve ışığı yoğunlaştıran bu
kristal, iletken olmayan taşlardan yapılmış bir binada saklanıyordu. Binanın
üst kısmı oval biçimde ve açıktı. Kubbe açıldığında dünyada bulunmayan
kozmik enerjiler içeri alınarak konsantre ediliyor ve hayatın her alanında
enerji olarak kullanılıyordu. Kristaller o devrin inisiye rahipleri
tarafından hazırlanıyor ve taştan çıkan gözle görünmeyen ışınlar da onlar
tarafından yönlendiriliyordu. Bu ışınlar insan bedenlerini gençleştirme
işinde bile kullanılıyordu.
“Söz konusu kristaller çok yüksek frekanslara ayarlanmışlardı, Atlantis’e
yıkımı da işte bu getirdi, kıta sulara gömülerek battı, çünkü ilahi
melekeler egoist ihtirasları tatmin etmek için kullanılmaya başlanmıştı.
“Taşın yapımına gelince: Taşın silindir biçiminde büyük bir mercek olduğunu
görüyoruz. Üzerindeki fasetalar o tarzda kesilmişti ki, tepesindeki kapak
taşı, silindirin ucuyla kapak taşı arasında konsantre olan gücün
odaklanmasını sağlayabiliyordu. Taşın nasıl inşa edileceğine dair kayıtlar
bugün dünyanın üç değişik yerinde bulunmaktadır. Birincisi, batık kıtadaki
bir mabet kalıntısının altında, yani Florida kıyısı açıklarında Bimini
olarak bilinen yerde. İkincisi, Mısır’daki mabet kayıtlarında. Üçüncüsü,
şimdi o taşların çıkarılmakta olduğu Amerika’daki Yucatan denilen yerde.
Yucatan’da aynı taşın bir amblemi de var. Bunu açıklığa kavuşturalım ki daha
kolay bulunabilsin, çünkü bunlar Amerika’ya getirilecekler. Bir bölümü
Pensilvanya Devlet Müzesine taşınacak, bir bölümü de Washington ya da
Chicago’ya.” (Sayfa: 15-17)
Okültist Bn. MARCİA MOORE : Atlantis Uygarlığı
Amerikalı yoga hocası ve okültist Bn. Marcia Moore, Atlantis’le ilgili
ekminezi çalışmalarında birçok süjeden elde ettiği bilgiyi aşağıdaki şekilde
toplamıştır.
“Hemen hemen herkes Atlantis’in güzel olduğu konusunda hemfikir. Atlantis
yeşil tepelerden, görkemli dağ sıralarından, verimli tarlalardan,
plajlardan, kentlerden oluşuyordu. Arı kovanı gibi faal olan liman
kentlerinin limanlarında büyük gemiler demirliydi. Halkın çoğunluğu uçmayı
tercih ediyordu. Atlantisliler çeşitli türden manyetik motorlu uçaklar
kullanıyorlardı. Ufak kişisel uçaklar, otobüs tipi uçaklar ve kainatın başka
planetlerinden gelen uzay araçları da vardı.
“Atlantis kültürünün zirvesinde yer alan ekonomi güneş enerjisine
dayanıyordu. Güneş ışınları laser benzeri kristaller tarafından ışığa, ısıya
ve itici güce dönüştürülüyordu. Kadınlar erkeklerle eşit haklara sahip
olmadıkları halde oldukça üstün bir pozisyondaydılar.Tümüyle anaerkil
kültürün geçerli olduğu dönemler olmuştu, ama teknolojinin ilerlemesiyle
birlikte kadınların durumu da sarsılmıştı.
“Teokratik bir yönetim şekli vardı, iktidarın dizginlerini ellerinde tutmaya
çalışanlar arasında entrikalar dönüyordu. Enerji kaynakları kontrolleri
altında olduğundan rahiplerin emirlerine hiç kimse karşı koyamıyordu. Din
ile bilim birbirinden ayırt edilemeyecek kadar iç içeydi. Bunun yarattığı
sonuçlar her zaman yararlı oluyordu denemez. En tepede rahipler, onların
altında aristokratlar, daha sonra da tüccar ve köylüler yer alıyordu.
Ayrıcalıklı sınıflar son derece kendini beğenmiştiler, sosyal merdivenin alt
basamaklarında yer alanlardan ise hiçbir itiraz duyulmuyordu.
“Bir zamanların Atlantis yöneticileri, kainatın değişik yerlerinden gelmiş
bilge kişiler tarafından yönlendiriliyorlardı. Anlaşıldığı kadarıyla,
Atlantis uygarlığının başlangıcında bu ziyaretçilerden bazıları dünyalılarla
evlenerek kendi türlerinden varlıkların uygun bedenler içinde enkarne
olmalarını sağlamışlardı. Ekminezi süjelerinden bazılarına göre orijinal
Atlantis güneş sisteminin dışında bir yerdeydi. Dünyadaki Atlantis, ölmekte
olan bir planetin sakinlerini barındırmak için kurulan bir koloniydi.
Newyork, İngiltere’deki York kentinin adını nasıl almışsa, Atlantis de çok
ileri bir uygarlığın adını öyle almıştı. Atlantis’le birlikte kast sistemi,
atalara tapınma, nesilden nesile geçen monarşiler ve yöneticinin “Göklerin
Oğlu” olması geleneği başladı.
“Uzaylı ziyaretçilerin başlangıçta getirdikleri becerilerin en önemlisi
şifalı bitkilerin kullanımı, arıcılık, buğday üretimi ve ekmek yapımı gibi
tarıma yönelik şeylerdi. Ayrıca ateşte yemek pişirme hünerini de öğretmiş
olabilirler. Ünlü Prometheus efsanesi de buradan gelmektedir. Astroloji,
kutsal ayinler, sanat türleri, metalurji ve dille ilgili beceriler de
yıldızlardan gelen Ağabeyler tarafından getirilmiştir.
“Dünya, bu Yüce Yöneticilere göre cesaret isteyen bir deneyin yürütüldüğü
laboratuvar gibiydi. Planetteki evrimin aşama yapması için bir yandan insan
ırkında genetik mutasyonlar yapılırken, bir yandan da yarı hayvan tipindeki
varlıklar kasten ortadan kaldırıldı. Bu yüceltici çabaların bahşettiği
yararlara rağmen bazı olumsuz yan etkiler de meydana geldi. Herhangi bir
spiritüel yetenek, hala maddeye çok bağlı olanlar arasında ‘kudret
kompleksleri’ oluşturma eğilimindeydi. Son günlerinde Atlantis, “ dejenere
olan en iyi en kötü haline gelir” diyen atasözünü haklı çıkarır olmuştu.
İnsanlar kendilerine sunulan armağanları almışlar, fakat bunun karşılığında
yapmaları istenen tek şeyi reddetmişler, yani sunulan bolluğu paylaşmaktan
kaçınmışlardı. Sonunda Atlantislilerin yaşantıları yanlış yollara saptı.
Özgür iradeleri olduğuna inanıyor, ama özgürlüğün sorumluluğunu taşıma
cesaretini gösteremiyorlardı.
“Birlikte ekminezi çalışmaları yaptığımız süjelerden bazıları, 20. yüzyılın
ikinci yarısında yeni bir insan neslinin ortaya çıkışını hızlandıracak bir
başka mutasyonun meydana gelmekte olduğunu söylediler. Şimdi, evrim
sarmalının daha yüksek bir kıvrımı üzerinde Kova Burcu Çağının öncüleri,
Atlantis’in son günlerinde Atlantislilerin karşı karşıya kaldıkları
sorunların çoğuyla yüz yüze gelmek zorundalar.
“Atlantis’te mabetler sadece ibadet için kullanılmayıp yüksek şuur
hallerinin edinilmesine yönelik de kullanılıyordu. Kutsal bir ses bilimi
vardı. Okült uygulamalar, kıskançlıkla korunan ve iç mabedin duvarları
arasında öğretmenden öğrenciye aktarılan bir sırdı.
“Atlantis’in son günlerinde ışık güçleriyle karanlığın güçleri arasındaki
çekişme doruk noktasına ulaşarak açık bir savaş halini aldı. Uzaylı
Ağabeyler, tıpkı çocuklarının tek başlarına hayata atılmasını ve deneme
yanılma yoluyla öğrenmesini isteyen ebeveynler gibi ortalıktan çekildiler.
Böylece bilge varlıklar anılar alemine geri dönerek efsane ve hayallerin
sisleri arasında yitip gittiler.
“Atlantis’in nihai yok oluşu, genel kanıya göre yaklaşık 10 bin yıl önce bir
dizi doğal afet sonunda meydana geldi. Sonu çabuklaştıran doğanın
kaprisinden ziyade insanın kendini beğenmişliği ve açgözlülüğü olmuştu.
Dünyanın nazik dengesi, insanların kendilerine emanet edilen güçleri
ahlaksızca suiistimal etmesi yüzünden bozulmuştu. Bu olay, daha geniş bir
açıdan bakıldığında İlahi Kıvılcımın kendi Yüce Mekanına yükselebilmesi için
(dikey evrim), önce ruhun maddeye gömülmesi (yatay evrim) gerektiğini
söyleyen Yüce Evrim Planının bir parçasıdır.
“Atlantisli rahipler yaklaşan olay konusunda uyarılmışlardı. Afetle ilgili
imalara kulak verenler geniş çaplı bir kurtarma operasyonuna giriştiler.
Ekminezi süjelerinden birkaçı, bazı kimselerin uzay gemileriyle kıtadan
götürüldüklerini ifade etmişlerdi. Kutsal objelerin bekçileri, bu objeleri
ya yer altındaki odalara saklamışlar ya da kırıp yok etmişlerdi. İlerde
barbar ırkların eline geçmesini ve onları kötü emellerine alet etmelerini
istemiyorlardı.
“Tufandan sonra göçmenler Çin’e, Hindistan’a, Tibet’e, Orta ve Güney
Amerika’ya yerleştiler. Tarihten tanıdığımız İnkalar bunlardandı,
firavunlardan çok önce Peru ve Mısırda teokratik uygarlıklar kurulmuştu.
Tarihçilerin sözünü ettiği Mısır’dan önceki bir devirde Nil vadisinde
kurulan bu efsanevi kültür, her zaman okült tradisyonun ana akımlarından
biri olan Hermes öğretilerinin kaynağını meydana getirmiş olabilir.” (Sayfa:
17-21)
MADAM BLAVATSKY : Atlantis ve Tarihçesi
“Atlantis kıtasında iki farklı ırk yaşıyordu. Düşünce (yoga) ehli olanlar
ilk Aryenlerdi
(5. kök ırktı). Kontrol altına alamadıkları hırsları yüzünden hızla dejenere
olan savaşçı büyücüler ırkı ise 4. kök ırkın büyük çoğunluğuydu. Bu iki ırk
fiziki ve özellikle de ahlaki bakımdan birbirlerinden farklıydılar. Her
ikisi de bilgeliğe ve doğanın sırlarına derin bir şekilde vakıftılar.
Evrimleri sırasında her zaman birbirlerinin hasmı olmuşlardı. Çinlilerin
bile bu konuyu işleyen öğretileri vardır. Bir zamanlar kutsal bir adadan,
ölümsüz insanların yaşadığı bir ülkeden söz ederler. Bu ölümsüz insanların
bir bölümünün kutsal ada günahla kararıp yok olduktan sonra Gobi’deki çöle
sığındıklarına, kendilerine yaklaşmaya çalışanları ruh ordularıyla geri
püskürttüklerine ve hala orada yaşadıklarına inanırlar.
“Grek filozofu Proclus Atlantis hakkında şöyle diyor: “Ünlü Atlantis artık
mevcut değil, ama bir zamanlar var olduğuna hiç kuşkumuz yok. Çünkü
Habeşistan tarihini yazan Marcellus, bir zamanlar büyük bir adanın mevcut
olduğunu, okyanusla ilgili tarihi olayları derleyenlerin bunu
onayladıklarını söylemektedir. Bu tarihçiler, o zaman Atlantik Okyanusunda
Persefone için kutsal olan 7 adanın bulunduğunu ve bunların yanı sıra Plüto,
Jupiter ve Neptün için kutsal olan üç devasa adanın yer aldığını anlatırlar.
Ayrıca son adanın (Poseidonis’in) sakinleri, Atlantis adasının birçok dönem
boyunca tüm diğer adaları yönetişinin anısını atalarının kendilerine
anlattığı şekilde korumuşlardır.”
“Üçüncü ırkın (Lemuryalıların) başından geçen büyük tufandan sonra
insanların boyları hatırı sayılır derecede kısaldı ve ömürleri azaldı.
Dindarlık açısından gerileyip hayvan ırklarıyla karıştılar. Devlerle ve
Pigmelerle (kutuplardaki cüce ırklar) evlilikler yaptılar. Birçokları ilahi
bilgi edinirken, sayıca daha kalabalık olanlar yasa dışı bilgiler edindiler
ve kendi arzularıyla “sol yolu” izlediler.
“Dördüncü Kök Irk olan Atlantis ırkının ortaya çıkışından önce insanların
çoğunluğu kötülüğe ve günaha saplanmıştı. Sadece ‘iradenin ve yoganın
oğullarının’ izleyicileri ve müritleri olan ‘Seçilmişler Hiyerarşisi’ bunun
dışında kalmıştı. Daha sonra Atlantisliler geldi, onlar dördüncü alt ırkın
ortalarına doğru fizik yapıları sayesinde güçlerinin doruğuna ulaşan
devlerdi. Dzyan Kitabı bu devler için, “Onlar bedenlerinin iriliğinde olan
dokuz yati (yaklaşık 8 m) yüksekliğinde dev heykeller yaptılar” der.
Bilimsel nitelikteki bir eserde 8 metre boyundaki bir ırktan söz etmek pek
alışılmış bir durum değildir, yazara kanıtın var mı diye sorarlar. Buna
yanıt olarak tarihe ve tradisyonlara bakın diyeceğiz. Dünyanın her yanında
geçmişteki devler ırkına ilişkin yazılı ve sözlü gelenekler vardır.
Hindistan’da Danavalar ve Daityalar, Seylan’da Rakshasalar, Grek dünyasında
Titanlar, Mısır’da devasa kahramanlar, Kalde’de İzbudarlar ki Nimrod
bunlardan biriydi ve Yahudilerin Moab ülkesinde Emimler, ayrıca ünlü devler
Anakim de vardı. Hz Musa, 4.60 m boyunda 1.20 m eninde bir kral olan Og’dan
bahseder. Goliath da 3.20 m boyundaydı. Eski Ahit, Hz Musa, Yoşua ve Davut
zamanında bazı ülkelerin,Yahudilerin yanlarında çekirge gibi kaldığı
devlerle meskun olduğunu yazmaktadır. Batık bir kıtanın kalıntısı olduğu
jeologlar tarafından kabul edilen Paskalya Adası’ndaki dev heykellerden
çoğunun 6 ila 9 m boyunda olmaları çok dikkat çekicidir. Kaptan Cook bu
adayı keşfettiği zaman yerde yatan bazı heykelleri ölçtürmüş, boylarının 8
m, omuz genişliklerinin ise 2.50 m civarında olduğunu görmüştü.
“Afganistan’daki Hindukuş Dağlarının eteklerinde, Kabil ile Balktu arasında
yer alan Bamyan kenti yakınındaki devasa heykeller acaba hangi çağa
aittirler? Bu heykellerin en büyüğü 53 metreyi bulur, yani Amerika’daki 34
metrelik Hürriyet Heykelinden daha yüksektir. Birincisi gibi kayaya oyulmuş
ikinci heykel 38 metre boyundadır. Üçüncü heykel ise 18 metreye
ulaşmaktadır. Son iki heykel daha kısa olup en sonuncusu günümüz insanından
biraz daha iricedir. Toga türünden bir elbiseye bürünmüş olan birinci heykel
görünüşe göre Buda’yı temsil etmektedir, daha doğrusu temsil ettiği
sanılmaktadır, ama işin aslı öyle değildir. 7. asırda Bamyan’a gitmiş olan
ünlü Çinli gezgin Hiouen-Thsang bu dev heykelden bahsederken “Heykelin
üzerini kaplayan parlak altın süsleme insanın gözlerini kamaştırıyor” der.
Talbot da alçıdan yapılmış ve heykelin üzerine uydurulmuş olan elbisenin,
kayaya oyulmuş orijinal heykelden çok daha sonraki bir çağa ait olduğunu
tespit etmiştir. Acaba bu heykel kimi temsil etmektedir?
“1. yüzyılda Orta Asya’ya gelen Budist rahipler Bamyan’daki beş heykeli
bulmuşlardı. Onları alçıyla kapladılar ve orijinal yontuların üzerine
Buda’yı temsil eden heykeller yaptılar. Aslında bu heykeller, Atlantis
kıtasının sulara gömülmesinden sonra Orta Asya dağlarına sığınan Dördüncü
Irkın inisiyeleri tarafından yapılmıştı. Üstelik bu beş heykel ırkların
tedrici evrimiyle ilgili ezoterik öğretinin bir kaydıdır. Heykellerden en
büyüğü, astral nitelikteki bedenleri sert taşa işlenmiş Birinci Irkı temsil
etmektedir. İkincisi 38 metrelik boyuyla ‘ter doğumluları’ yani İkinci Irkı
temsil eder. 18 m yüksekliğindeki üçüncü heykel ise düşmüş olan, dolayısıyla
bir ana ve babadan doğmak zorunda kalan ve ilk fiziki ırkı başlatan Üçüncü
Irkı ölümsüzleştirir. Bunların soyundan gelen son insanlar Paskalya
Adası’ndaki heykellerde temsil edilmektedir. Lemurya’nın volkanlarla
mahvedilip sulara gömüldüğü dönemde, Üçüncü Irkın bu son örneklerinin
boyları sadece 6 ila 8 metre kadardı. Dördüncü Irk daha da kısaydı, ama
şimdiki Beşinci Irkla kıyaslandığında dev yapılı insanlardı. Heykeller
dizisi Beşinci Irkı temsil eden bu örnekle son buluyordu. Günümüzde birbiri
ardınca keşfedilen devasa kalıntıların hepsi kadim çağların devleri olan bu
Kiklopların eseridir. Bilim bugüne kadar Kikloplar konusunda cahil
kalmıştır. Okültizm onlara İnisiyatörler adını verir. Tarih öncesi
devirlerde Doğu Akdeniz ve Ege Denizi civarında yaşamış Pelasgi kabilesinin
bazı mensuplarını inisiye etmek suretiyle gerçek Taş Ustalığının (Masonary)
temelini atmışlardır.
“Druidlerin daireleri, dolmenler, Hint, Mısır ve Grek mabetleri ve Fransız
Enstitüsü’nce ‘Kiklopean kökenli’ oldukları tespit edilen 127 Avrupa kenti
ve kulesi, tümüyle ‘Tanrının Oğullarınca’ eğitilmiş olanların soyundan
gelen, İnşaatçılar da denen inisiye rahip-mimarların eserleridir. Sonraki
nesiller bu İnşaatçılar hakkında şöyle demişlerdir: “Ne harç, ne çimento, ne
de taşları kesmek için çelik veya demir kullanırlardı. Yine de taşlar
öylesine ustalıkla yerleştirilmişti ki ek yerleri görünmezdi. Peru’da olduğu
gibi bu taşların birçoğu 5.40 metre genişliğindedir. Hatta Cuzco kalesinin
duvarlarında daha iri taşlar vardır.”
“Amerika’daki bazı höyük ve mağaralarda yapılan kazılarda 3 ila 3,5 metre
boyunda iskelet gruplarına rastlanmıştır. Bunlar, günümüzde boyları 1,50 ile
1,80 metreye kadar inen Beşinci Irkın ilk kabilelerine aittir. Fakat
geçmişin Titanları ile Kiklopları Atlantis ırkına aittiler. Kikloplar
gerçekten de üç gözlü ölümlülerdi. Üçüncü Kök Irka ait insanların fiziki bir
üçüncü gözleri vardı. Dördüncü Kök Irkın üçüncü alt ırkının ortalarında,
insani organizmanın mükemmel ve simetrik hale gelmeye başlamasından
itibaren, ki bu ancak Beşinci Kök Irkta tamamlanmıştır, üçüncü göz de
insanın dış anatomisinden kalktı. Fakat fiziki ve spiritüel olarak üçüncü
gözün zihinsel ve görsel algılamaları Dördüncü Irkın hemen hemen sonuna
kadar sürmüş ve Atlantis kıtasının büyük bir kısmının batmasından önce, yani
insanlığın dejenere olmasıyla birlikte üçüncü gözün işlevi tamamiyle yok
olmuştur. Ancak bu göz efsanelerde anlatıldığı gibi iki kaşın arasında
değildi. Kadim yorumda yer alan açıklama şöyledir: “Erkek-dişilerin
(hünsaların) bulunduğu o eski zamanlarda dört kollu insanlar vardı. Bunların
bir başı ve üç gözü bulunuyordu, hem önlerini hem de arkalarını
görebiliyorlardı. Bir kalpa sonra cinsiyetler ayrılınca maddeye saplanıp
kalan insanın spiritüel görüşü zayıfladı ve buna paralel olarak üçüncü göz
işlevini yitirmeye başladı. Dördüncü Irkın ortalarında içsel görüşün
uyandırılması yapay bir şekilde gerçekleştiriliyordu ki, buna ilişkin işlemi
eski ermişler biliyorlardı. Giderek taşlaşan üçüncü göz de bir süre sonra
ortadan kayboldu. Çift yüzlüler tek yüzlü hale geldiler ve başın
derinliklerine çekilen üçüncü göz artık saçların altına gömüldü. Trans ve
spiritüel vizyon gibi içsel faaliyetler sırasında bu göz şişer ve
genişlerdi. Arhat onu görür, hisseder ve faaliyetini ona göre düzenlerdi.”
“Ne yazık ki bu göz artık ölmüş ve işlevini tamamiyle yitirmiştir. Ancak
ardında bir zamanki faaliyetine tanıklık edecek bir iz bırakmıştır, bu tanık
beyin epifizi’dir. Atlantis ırkının ortalarından itibaren içsel görüş gücü
ancak eğitim ve inisiyasyon yoluyla edinilebilir olmuştur. Sadece doğuştan
majisyen olanlar, yani günümüzdeki adıyla hassas kişiler ve medyumlar
istisna teşkil ederler.
“Dzyan Kitabı’ndaki kadim yorumlardan öğrendiğimize göre ilk ırk bizim
anladığımız şekliyle konuşmaktan acizdi, çünkü fizik planda zihinden
yoksundu. İkinci Irkın ise sadece sesli harflerden oluşan, şarkı benzeri
harfleri kapsayan bir ‘ses’ dili vardı. Üçüncü Irk başlangıçta doğanın
çeşitli seslerini, örneğin devasa böceklerle ilk hayvanların çığlıklarını
biraz ıslah etmek suretiyle bir tür dil geliştirdi. Konuşma ancak Üçüncü
Irkın ikinci yarısında, insanlar erkek ve dişi olarak ikiye ayrıldıkları ve
seksüel olarak üremeye başladıklarında gelişti. Ne var ki bu deneysel bir
çabadan öte gidememişti. O devirde tüm insan ırkı tek bir dile sahipti. Bu
durum, Üçüncü Irkın son iki alt ırkının İlahi Öğretmenlerinin rehberliği
altında kentler inşa etmelerine ve dünyaya uygarlığın tohumlarını ekmelerine
engel olmamıştı.” (Sayfa: 27-41)
Yüksek Rehber Ruh DJWHAL KHUL : Atlantis ve Çağımıza etkisi
“Atlantis’in Rahip-Kralları gününüzdeki modern bilimlerin çoğuna
vakıftılar. Onların bilgisi halk kitlelerinin gözünde olağanüstü bir maji
türü oluşturuyordu. Çok yüksek düzeyde bir sağlık organizasyonu ve ulaşım
düzeni geliştirilmişti. Ne var ki bunlar insanların başarısı olmayıp
Hiyerarşiden gelen ve bilgece bir rehberlikle sunulan armağanlardı.
“Atlantis döneminde, maddi güçleri temsil eden grupla ışığın enerjisini
temsil eden grup arasında giderek artan zıtlaşma Atlantis çağının sonuna
doğru giderek hızlandı ve uygar dünyada bir kriz meydana
getirdi.Yüzyılınızdaki dünya savaşları bu krizin size yansıyan sonuçlarından
biridir. Krizden sonra Form Rableri ile Varoluş Rableri ya da Madde
Güçleriyle Yüce Beyaz Kadro arasındaki büyük savaş başladı. Zafer Işık
Güçlerine nasip oldu, çünkü Hiyerarşi etkili biçimde işe karışmak zorunda
kalmış, bazı dünya dışı Yüce Varlıkların da yardımıyla uzun bir kaos ve
karmaşa döneminden sonra Atlantis uygarlığını ani bir şekilde sona
erdirmişti. Bu kaçınılmaz son, yüz binlerce insanı yeryüzünden silen bir
afetle oluşturulmuştu. Bu olayın anısı, dünyanın her tarafında hala dile
getirilen Tufan Efsanesi sayesinde günümüze kadar korunmuştur.
“Kutsal kitaplarınızda Nuhun gemisine binerek kurtulan insanlardan söz
edilir. O olay Atlantis’teki afetten sağ kurtulanların sembolik bir
anlatımıdır. Kadim metinlerde bu olay şu şekilde anlatılır: “Bir yılanın
çöreklenmiş bedenini yavaşça açması gibi, Bilgelik Oğullarının önderliği
altındaki insanlar da kıvrımlarını öylece açtılar ve akmakta olan bir tatlı
su ırmağı gibi yayıldılar…Aralarındaki yüreksizlerden çoğu yollarda telef
oldu, ama çoğu da kurtuldu.”
“Atlantis döneminde insanlık esas olarak fiziki ve duygusal bir odaklanma
içindeydi, modern standartlar açısından henüz olgunlaşmamış sayılırdı. Bitki
ve hayvanları kontrol altında tutacak majik bir yeteneğe de sahiptiler. Bu
iki konu pek az incelenmiş, ama İlahi Müdahale olgusu yeterince
vurgulanmıştır. Bu İlahi Müdahale sayesinde ahlaki açıdan sağlıklı kalmış
bir azınlığın kurtarılması, kendini maddenin kölesi haline getirenlerinse
yok edilmesi mümkün olmuştur. Kurtarılan bu çekirdek şimdiki kök ırkınız
olan Aryenlerin esasını oluşturmuştur. Eski Ahit’in tüm içeriği bu
çekirdeğin büyümesi ve gelişmesiyle ilgilidir. Sembolik olarak Nuh’un
gemisinin sakinleri ve onların soyundan gelen İsrail ırkı, Yüce Beyaz Kadro
tarafından büyük zorluklara rağmen kurtarılan Atlantis kalıntılarını temsil
eder.
“Atlantis çağının tüm nihai etkilerinin ortaya çıktığı bu modern dünyada,
göz önüne alınması gereken birkaç konunun hatırlatılmasında büyük yarar var.
Madde ile mana arasındaki ayrışma giderek artmakta ve netleşmektedir. Bu
olguya yol açan iki unsur var. Birincisi On Emir’dir. On Emir biçimi
bakımından negatif, tavrı bakımından da dogmatik olmasına rağmen, sorunları
ve insanlardan istenen davranış şekillerini yeterince net bir şekilde ortaya
koymuştur. On Emrin verildiği dönemde insan zekasının nispeten aşağı düzeyde
olması yüzünden bu emirler “yapmayacaksın” formülüyle ifade edilmiş ve
insanlığın dikkati maddi eğilimlerin maddi ifadesine yöneltilmişti.
Gelecekte On Emir tersine çevrilmiş bir biçimde ifade edilecektir ki, Hz.
İsa’nın Dağdaki Vaaz’ı, yani Matta İncilindeki (5/3-12) sözleri bunun cenin
halindeki bir örneğidir!
“İkincisi, olgunlaşan insanlığın baskı ve aşırı korumanın getireceği bir
handikapla karşılaşmadan ilahi özelliklerini ifade etmesi için Hiyerarşinin
kendini geri çekmesidir. Bu ilahi özellikler arasında özgür irade ve zihnin
ayrım yapabilecek şekilde kullanımı en önde gelen niteliklerdir. Atlantis
döneminde özgür irade yoktu, günümüzde ise özgür iradeye yönelik bir eğilim
vardır ki, biz buna hürriyet ve bağımsızlık veya düşünce özgürlüğü diyoruz.
“İnsanlar arasındaki bölünme, keskin hatlarla birbirinden ayrılan iki grup
insan yaratmıştır. Bir yanda spiritüel ve fedakar, insanlığın hayrına olan
değerlere yönelik kişiler, diğer yanda maddeye odaklanmış, nefsani amaçlar
taşıyan, mal mülk edinme peşinde koşan insanlar. Bu zıtlığın had safhaya
ulaşması, insanlığı izlemekte olan Hiyerarşiyi tüm risklerine rağmen Şambala
gücünü dünyaya yönlendirmek için izin vermeye zorladı. Amaç kitlelerin özgür
iradesini uyandırmaktı. Bu güç yayımı, büyük dünya ideolojilerinin formüle
edilip ifade edilmesine yol açtığı için uygulamanın kitleler üzerindeki
sonucu nispeten hayırlı olmuştur. Bu ideolojiler bir yandan halkların daha
iyi şartlarda yaşama arzuları tarafından teşvik edilirken, bir yandan da
Şambala gücü tarafından odaklanarak daha etkili ve yararlı bir hale
getirilmiştir. Fakat bu etkinin yaratılmasıyla bazı ülkelerdeki önemli
kişiler de uyarılmış oldular. Bunlar kitlelerin kontrolünü ellerine
geçirerek toplumun dini, politik ve sosyal yapısını istedikleri tarzda
yönlendirecek hale geldiler. Bu tür insanlar her ulusta küçük bir azınlık
olup isteklerini ya zorla ya da tatlı sözlerle gerçekleştirirler. Kader
Rableri ise, hem kadim çalışmalarını sonuca bağlamak, hem de insanlığı Kova
Burcu Çağına daha net bir anlayış edinmiş halde taşımak için bu durumdan
yararlanırlar.
“Şimdiki dünya anlaşmazlığı ve liderleriyle, Atlantis dönemindeki
anlaşmazlık ve liderlik arasında ne tür bir ilişki olduğunu soranlara şöyle
derim: Aynı kişilerin birçoğu, evrim sarmalının daha yüksek bir kıvrımında
bu büyük piyesteki rollerini tekrar oynamaktalar. Bu dönemde en önemli konu
neyin tehlikede olduğunu bilmek ve her iki grubu da harekete geçiren
idealleri doğru kavramaktır. Asıl sorunun şuur alanında olduğunu ve
mücadelenin formla formun içindeki can arasında, insan ruhunun özgürlüğüne
yol açan ilerlemeyle insan şuurunu hapseden ve özgürce kendini ifade
etmesini engelleyen gerici faaliyet arasında olduğunu unutmayın!” (Sayfa:
53-61)
Kayıp Kıta Mu'nun Kozmik Güçleri 1
Kategorisi : Kayıp Kıta Mu Kitaplığı
Yazarı : James Churchward
Çeviren : Ferit Burak Aydar
Yayınevi : Omega Yayınları
Basım Yeri/Tarihi : İstanbul / Aralık / 2009
ISBN : 978-975-468-859-7
“Hindistan’da Naacallar
tarafından anavatandan getirilen bir sürü kil tablet buldum. Bu tabletlerin
sayısı esasen 10 bindir. Bu Naacal tabletlerinin çok azı hariç hepsi
yaratılış ve Kozmik Güçler’in işleyişi hakkındaydı. Bunların açığa
çıkmasıyla bu kitabı yazmaya başladım. Bu tabletlerin bulunmasına ilişkin
ayrıntıları ilk kitabım olan Kayıp Kıta Mu’da vermiştim. Altmış
yıl önce Hindistan’da palmiyelerin gölgesinde oturuyordum; eski hocam Rishi
bu eşsiz Naacal kalıntılarını deşifre ediyor ve çeviriyordu. Bugün ise
Amerika’da bir kütüphane masasında, yalnızca tek bir takımında 3 binden
fazla yazı barındıran diğer Antikçağ yazılarını deşifre etmeye çalışıyorum.
Bu tabletlerin bazılarından, tabletlerin en az 12 bin yıllık oldukları
anlaşılıyor ama ne kadar eski olduklarını bilmiyorum.
Bunların büyük çoğunluğu Yaratılış
hakkındadır; binden fazlası da Kozmik Güçler’i konu alır, kökenlerini ve
işleyişlerini sunar, ayrıca hayatın ne olduğunu ve elementlere nasıl can
verildiğini gösterir.” James
Churchward
Mu’nun Kozmik Güçleri I,
James Churchwood’un neredeyse tüm yaşamını adadığı kayıp kıta MU’yla ilgili
kozmik güçleri incelediği birinci kitabıdır.
Omega Yayınları’ndan
çıkacak diğer James Churchward Kitapları
?
Mu’nun Kozmik
Güçleri 2

Kayıp Kıta Mu'nun Kozmik Güçleri 1
“Hindistan’da Naacallar tarafından anavatandan getirilen bir sürü kil tablet
buldum. Bu tabletlerin sayısı esasen 10 bindir. Bu Naacal tabletlerinin çok
azı hariç hepsi yaratılış ve Kozmik Güçler’in işleyişi hakkındaydı. Bunların
açığa çıkmasıyla bu kitabı yazmaya başladım. Bu tabletlerin bulunmasına
ilişkin ayrıntıları ilk kitabım olan Kayıp Kıta Mu’da vermiştim. Altmış yıl
önce Hindistan’da palmiyelerin gölgesinde oturuyordum; eski hocam Rishi bu
eşsiz Naacal kalıntılarını deşifre ediyor ve çeviriyordu. Bugün ise
Amerika’da bir kütüphane masasında, yalnızca tek bir takımında 3 binden
fazla yazı barındıran diğer Antikçağ yazılarını deşifre etmeye çalışıyorum.
Bu tabletlerin bazılarından, tabletlerin en az 12 bin yıllık oldukları
anlaşılıyor ama ne kadar eski olduklarını bilmiyorum.
Bunların büyük çoğunluğu Yaratılış hakkındadır; binden fazlası da Kozmik
Güçler’i konu alır, kökenlerini ve işleyişlerini sunar, ayrıca hayatın ne
olduğunu ve elementlere nasıl can verildiğini gösterir.” James Churchward
Mu’nun Kozmik Güçleri I, James Churchwood’un neredeyse tüm yaşamını adadığı
kayıp kıta MU’yla ilgili kozmik güçleri incelediği birinci kitabıdır.
Yazar: James Churchward
Yayınevi: Omega Yayınları
Çevirmen: Ferit Burak Aydar
Sayfa sayısı: 240
ISBN: 978-975-468-859-7
Basım tarihi: Aralık 2009
MU- TARİH ÖNCESİ EVRENSEL UYGARLIK
Yazarı:
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: BİLİM ARAŞTIRMA YAYINI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1978
Dili: Türkçe
MU - Tarih
Öncesi Evrensel Uygarlık
Ölçüsüz büyüklükteki Allah maddi değerleri ölçmek için kullanılan
“Bir” ile izah edilemez, çünkü ‘Bir’ maddeyi sayma gereksiniminden
doğmuştur. Manevi değerler dünyevi değerleri ölçmek için kullanılan
ölçülerle ölçülemezler.
Ne var ki, Allah’ın tüm maddi ölçülerin üzerindeki varlığını kavrayabilmek
için O’nu önce maddi ölçülerle açıklamak bir zorunluluk olmuştur. Bu
zorunluluk tek tanrılı dinlerin doğmasına yol açtı. Aslında Allah için
kullanılan “Bir” sıfatı bir sınırlamadır. İnsan Bir’in sınırlama olduğunu
anladığı zaman kendini ‘Tek Allah’ prensibine dayanan dinlerin üzerindeki
bir görüşe hazırlar. Tek Tanrılı dinler, aslında birçok evrim aşamasından
geçmiş ‘tek bir dindir.’ (Sunuş)
Büyük Okyanus’taki Carolin Adalarının en büyüğü olan Ponape eski Mu
Uygarlığının kalıntılarını barındırmaktadır. Ponape, Mu’nun 7 büyük
kentinden birinin yakınındaydı. Bugün adada bazalt bir tapınağın yanı sıra
kanallar, teraslar ve yıkıntılar vardır, ayrıca yer altı geçidi girişlerine
de rastlanmıştır. Ada yakınında dalış yapan inci avcıları su altında midye
ve mercanlarla kaplanmış caddelere, taş anıtlara, ev kalıntılarına ve yazılı
taş levhalara rastlamışlardır.
İnci avcılarından sonra adada araştırma yapan Japonlar su altından inciler,
gümüşler ve bol miktarda platin çıkarmışlardır. Japonların söylediğine göre,
ölüler evi dedikleri binada su geçirmez platin tabutlar içinde cesetler
yatmaktadır. O kadar çok platin çıkarılmıştır ki, adanın ihraç malı olan
tropik ürünler yerlerini platine bırakmak zorunda kalmıştır! İkinci Dünya
Savaşının başlamasıyla birlikte Japonlar adayı terk etmişlerdir.
Ponape yakınında küçük bir ada olan Nan Madol’da, çoğunun ağırlığı 10 tona
varan bazalt sütunlar bulunmakta ve bu sütunlardan kurulu yapı ada dışında
deniz altında da devam etmektedir.
Paskalya Adalarında ise kimi 50 ton ağırlığında ve 33 metre boyunda dev
heykeller bulunur. Adaya dağılmış 600 heykel dışında Rana Raraku volkanının
ağzında yarım kalmış yüzlerce heykel figürü bulunmuştur. ABD deniz
kuvvetleri, ada yakınında deniz dibinde yükselen bir dağ keşfetmiştir.
(Sayfa: 25-28)
Mu Uygarlığı konusunda geniş araştırmalar yapan İngiliz Albayı James
Churchward’a göre Mu Kıtasında 10 ayrı kabileden oluşan 64 milyon insan
yaşıyordu. Kabilelerin fizyolojisi farklı olmakla birlikte dilleri ortaktı,
kolonileşme arttıkça dillerde de farklılaşma meydana geldi. Egemen ırk beyaz
ırktı. Bunlar çok güzeldiler, iri koyu renk gözlü, düz siyah saçlıydılar.
Sarı, siyah ve kızılderili ırklar da vardı. Tamiller siyah derili ve düz
saçlıydılar, Habeştiler. Negroidler ise siyah derili, kıvırcık saçlı, kalın
dudaklı zencilerdi. Mu’nun güneydoğusunda, bugünkü Paskalya Adasının
bulunduğu yerde beyaz bir ırk olan Karyenler ya da Karalar yaşardı. Mu’da 7
büyük kent vardı, bunlar ilmin ve kozmik kökenli dinin merkezleriydiler. Bu
kentlerden biri bugün Ponape Adasının bulunduğu yerdeydi.
Kabileler ayrı yönetimlere sahip olmakla birlikte tek bir federatif çatı
altında toplanmışlardı. Başlarındaki hiyerarşik şefe Mu denirdi. Ra diye
bilinen güneş Tanrının en yüce sembolü olduğu için şefe sonradan Ra-Mu adı
verildi. Ülkeye ise Güneş İmparatorluğu denirdi. Ra-Mu Tanrının yeryüzündeki
temsilcisi sayılır,‘Tanrının Ağızlığı’ olarak nitelendirilirdi.
Mu’lular denizcilikte çok ileriydiler. Dünyanın en uzak köşelerine deniz
yoluyla gider, her yerde ticari koloniler kurarlardı. Churchward,
kolonileşmenin Mu’nun batışından 70 bin yıl önce başladığını söylemektedir.
Mu Uygarlığı, günümüz uygarlığıyla kıyaslanamayacak derecede bilim ve
teknikte ilerlemişti. MS. 8. yüzyılda yazılan Mahavira’da Puşpaka denen uzay
araçlarından bahsedilmekte, bu taşıtların başkent Ayodha halkını
taşıdıkları, gece seferi yaparken bir yıldız gibi parladıkları
yazılmaktadır.
Mu’nun hem bilgin hem de rahipleri olan Naakaller bilgilerini Hint halkına
öğretmişlerdi. Hint yoga sutraları Naakallerin spiritüel bilimde çok ileri
olduklarını, irade gücüyle maddeleri ufaltıp büyütebildiklerini, cisimleri
havada durdurabildiklerini, düşünce nakli yapabildiklerini, gaz, sıvı ve
katı cisimlerin içinden geçebildiklerini, maddenin özelliklerini
değiştirebildiklerini, başka bir bedene girebildiklerini ve görünmez
olabildiklerini yazmaktadır.
25-30 bin yıl önce Naakaller derinin rengini neyin değiştirdiğini
biliyorlardı. Eski bir metin bu konuda şöyle diyor: “Sebepler çeşitlidir,
ama en önemlisi, yaşam gücüyle deriyi meydana getiren elementer yapı taşları
arasındaki dengenin bozulmasıdır. Salgı bezlerinde gizlenmiş olan yaşam gücü
yenilen yemeğin cinsine bağlıdır. Salgı bezindeki ifrazat çok olursa
hücreler daha hızlı çalışır, ifrazat az olursa hücrelerde bozulmalar meydana
gelir. Bozulmalar yüzünden bedendeki saç rengi değişebilir. Yemeğin
karakteri ve biraz da iklim şartları deri değişikliğine yol açar.”
Churchward’a göre Mu alfabesi 16 harften meydana gelmektedir, iki seslinin
birleşmesinden oluşan harfler de vardır. Mu’da sadece rahiplerin kullandığı
ezoterik anlamlar taşıyan bir yazı dili daha vardı. Mu alfabesiyle Maya ve
eski Mısır alfabeleri arasında büyük benzerlikler vardır. (Sayfa: 31-37)
Hintliler Venüs’ten gelenlere “Göğün Süvarileri” anlamında Nasatyalar ya da
Açvinsler diyorlardı. Sanat Kumara adında birinin liderliğinde Gobi
Denizindeki Ak Ada’ya inen Venüslüler insanlığa uygarlığı öğretmiş, Ak
Ada’yı yer altı galerileriyle karaya bağlamışlardı. Eski bir Hint yazıtında
bu olay şöyle anlatılıyor: “Ulaşılmaz yüksekliklerden hızla inerken
çıkardığı gök gürültüsü gibi sesiyle, göğü ateş dilleriyle yalayan alevlere
bürünmüş olarak Ateşin Oğullarının, Parlak Yıldızdan gelen Alev
Senyörlerinin arabası göründü. Gobi Denizinin göz kamaştırıcı, yemyeşil ve
mis kokulu çiçeklerle bezeli Ak Adası üzerinde durdu.”
Churchward’a göre günümüzdeki dinlerin hepsi tek bir kaynaktan, Mu dininden
çıkmıştır. 70 bin yıllık bir geçmişe dayanan Mu dini Naakaller vasıtasıyla
dünyanın dört bir yanındaki kolonilere taşınarak oralardaki halka
öğretilmiştir. Doğulular vahye dayanan bu metinlere Altın Çağın Kitapları
veya İlahi Sırlar diyorlardı. Mu’da kutsal metinleri okuma hakkı sadece
rahiplere ve Ra-Mu’ya aitti.
Mu dininde kainatın yaratılışı şöyle anlatılmaktadır: “Yaradan’dan çıkan
“Dört Büyük Güç” ilk olarak kaos içindeki kainatta düzeni ve yasayı meydana
getirdi. Sonra verdiği buyrukla tüm şeyleri yarattı ve onlar üzerinde
idareci oldu. Kutsal Dörtlü, Yaratıcının verdiği 7 emri yerine getiriyordu.
Yaratıcının isteği üzerine Kutsal Dörtlü Mu kıtasını okyanusun altından su
yüzüne çıkarttı.” Mu’lulara göre Tanrı her şeyi yaratandır, ortağı yoktur,
erişilmez olandır. Tanrı Göksel Babadır, O Adsız olandır, adı rastgele ağza
alınamaz. O önce insanların bedenlerini yarattı, sonra da bedene ruhu koydu.
Beden eski haline dönünce ruh serbest kalır, bu serbestlik yeni bir beden
edininceye kadar sürer. Reenkarnasyon vardır, Göksel Baba sevginin ta
kendisidir, sevgi ne kadar asilleşirse Baba’ya o oranda yaklaşılmış olunur.
Her şeyi Göksel Baba yarattığına göre tüm insanlar kardeştirler.
Mu’nun son zamanlarında, kutsal sırların koloni rahiplerinin eline
geçmesiyle Mu dini dejenere olmuştur. Mısırlı rahipler dini meslek ve geçim
vasıtası haline getirmişler, sembolleri putlaştırmışlardır. Eski Mısır’a Mu
dinini bir rahibin oğlu olan bilge Thoth (Hermes) getirmiş ve Osiris dini
olarak vazetmiştir. Osiris, 18-20 bin yıl önce yaşamış Atlantisli bir
öğretmen olup gençliğinde Mu’ya giderek kozmik bilimlere ilişkin öğrenim
görmüş, sonra Atlantis’e dönerek rahiplerin bozduğu Mu dinini öğretmeye
başlamıştır. Daha sonra ülkesinin ruhani lideri olmuş, kendini çok seven
halk onu kral yapmak isteyince kardeşi tarafından katledilmiştir. Ona bağlı
olan rahipler öğretilerine Osiris dini adını verdiler. Bu din Mısır’a M.Ö.16
bin yılında girdi ve MÖ. 5 bine, Menes zamanına kadar devam etti. Horus’a
bağlı son Horus rahibi Menes’in tahta çıktığı dönemde yaşamıştır.
Churchward’a göre, Musa yaydığı dinin Osiris dini olduğunu çok iyi
biliyordu. O derin bilgi sahibi bir üstattı, Tevrat’ı doğru şekilde
yazmıştı, fakat İsrailoğullarının Mısır’dan çıkmalarından 8 asır sonra Ezra
tüm eski tabletleri bir araya getirerek İsrail’in tarihini yazmaya çalışmış,
Mısır hakkında derin bilgisi olmadığından birçok hata yapmıştı. Oysa Musa
Tevrat’ı Naakallerin Mısır’a getirdiği belgelerden yararlanarak kaleme
almıştı. Ezra anlamadığı sembollere rastlayınca araya tarihi hikayeler ve
efsaneler sokuşturdu.
Churchward Rig Veda’nın kaynağının, binlerce yıl önce Naakaller tarafından
Hindistan’a götürülmüş anavatan edebiyatının çevirisi olduğunu söyler. Rig
Vedaların bir Naakal tarafından yazıldığını, ama Aryenler tarafından
çalındığını ileri sürer, çünkü Aryenler o çağda Rig Veda’yı yazacak kadar
gelişmiş değillerdi. MÖ. 1.500 yıllarında yazılmış olan Dzyan Dörtlükleri Mu
metinlerinden aktarılmış, fakat asıllarından çok saptırılmışlardır. Mu dini
tek Tanrıya inanıyor, reenkarnasyonu, ruh beden ayrılığını ve ruhun evrimini
kabul ediyordu. (Sayfa: 39-53)
Chuchward, Mu kolonizasyonunun Mu’nun batışından 70 bin yıl evvel
başladığını söylemektedir, çünkü Naakal tabletleri Kutsal Kardeşlerin din ve
bilimleri doğuya 70 bin yıl evvel getirdiğini yazmaktadır. Mu kolonizasyonu
doğu ve batıya olmak üzere başlıca iki yoldan ve deniz yoluyla olmuştur.
Mu’lular çok usta denizcilerdi. Kıtadan göç eden ve koloniler oluşturan beş
ırk vardı. Siyah ırk, Nagalar, Beyaz ırk, Kişe Mayalar ve Moğollar. Siyah
ırktan olan Tamil’ler Habeşlerdir. Dravid’ler Hindistan’a yerleştiler.
Negroid’ler, yani zenciler Afrika’yı mesken tuttular, bunların bir kısmı da
Malenezya yerlileridir. Nagalar önce Birmanya’ya, sonra Hindistan’a
gittiler, oradan da bilimlerini Babil ve Mısır’a taşıdılar. İlk Hint
İmparatorluğunu kuranlar Nagalar’dı ve krallarına Ra-Ma denirdi. Beyaz ırk
üçe ayrıldı. Birinci grup Karyenler veya Karalardır, Atlantis yoluyla
Balkanlara yerleştiler, bunlar günümüzdeki Greklerin atalarıdır. Beyaz ırkın
ikinci grubu Uygurlardır. Asya’da çok büyük bir uygarlık kuran Uygurlar
Aryenler olarak bilinir ve Avrupa halklarının büyük çoğunluğu Uygurların
torunlarıdır. Uygur Aryenlerinden olan halklar; Keltler, Slavlar, Tötonlar,
Brötonlar, Basklar, Ermeniler ve eski İrlandalılardır. Aryenler açık tenli,
mavi gözlü ve sarı saçlı beyaz insanlardı. Beyaz ırkın üçüncü grubu ise
Quetzallardır, kuzey ve orta Amerika’ya yerleşen ilk insanlardır, onlardan
geriye gelenekleri dışında hiçbir şey kalmamıştır. Dördüncü ırk Kişe Mayalar
olup günümüz Japonlarının atalarıdır. Beşinci ırk ise Moğollardır, Amerika
Kızılderilileri ve Sarı Moğollar (Çinliler) bu ırktandır.
Mu kolonilerinde komünist bir toplum düzeni egemendi. Ürünler eşit şekilde
dağıtılıyor, para kullanılmıyordu. Topraklar devlete aitti, halk toprağı
eker, ürünün belli bir yüzdesini devlete verirdi. Ürünün belirli bir kısmı
tapınaklara gider, geri kalan da komüne ait zahire ambarına kaldırılırdı.
(Sayfa: 54-71)
Tibet’teki bir Budist tapınağında bulunan Lassa Belgesi, Bal Yıldızının
kıtanın üstüne düşmesi sonucu Mu’nun sulara gömüldüğünü yazar: “Bal Yıldızı
şimdi yalnızca deniz ve göğün olduğu yere düştüğünde yedi kent altın
kapıları ve saydam tapınaklarıyla fırtınadaki yapraklar gibi sallandı ve
saraylardan ateş ve duman yükseldi. İnsanların çığlığı ortalığı kapladı,
tapınaklara koşarak kurtuluş aradılar, bilge Ra-Mu kalktı ve onlara şöyle
dedi: “Size bunları önceden haber vermedim mi?” Kıymetli taşları ve süslü
parıltılı elbiseleriyle erkek ve kadınlar pişmanlıklarını ifade ederek
“Kurtar bizi Ra-Mu” diye yalvardılar. Ra-Mu onlara şöyle dedi: “Hepiniz
öleceksiniz..Servetiniz, hizmetçileriniz, mallarınız hepsi yok olacak. Sizin
küllerinizden yeni bir nesil doğacak ve o nesil sizden üstün olacak. Fakat
üstünlüğün üzerlerine giydikleri şeylerden değil, feda ettikleri şeylerden
geldiğini unuttukları zaman sizin başınıza gelen onların da başına gelecek.”
Ateş ve duman Ra-Mu’nun sözlerini yarıda kesti. Kıta ve üzerinde yaşayanlar
paramparça olup suların derinliklerine gömüldüler.”
Churchward’a göre Mu kıtasının altında kalbur şeklindeki granit bloklara
volkanik gazlar dolmuş, basıncın artmasıyla meydana gelen patlama koca
kıtayı sulara gömmüştür. Birçok araştırmacı gibi Churchward da Mu’nun
yaklaşık 12 bin yıl evvel sulara gömüldüğünü ileri sürmektedir. (Sayfa:
74-75)
Yılanlar ırkından olan Nagaların üstün bilgelikleri eski Hint kaynaklarında
anlatılmıştır. Son derece güzel insanlar olan Nagalar kıymetli taşların
aydınlattığı yer altı kentlerinde yaşarlar. Başkentleri Bhogawati’dir.
Dışarı çıktıklarında havada uçabilirler. İnsan ırkından sadece kral, kraliçe
ve ermişlerle evlenirler. Spiritüel olmayan insanlarla ilişki kurmak
istemezler. Krişna’nın müridi Arjuna’nın ve Mahayana’nın kurucusu
Nagarjuna’nın Nagaların yer altı kentini ziyaret ettikleri söylenir. Birçok
Hintli ve Tibetli, uzun tünellerle birbirine bağlanan bu mağaralara girme
ayrıcalığına sahip olmuştur. (Sayfa: 81-82)
Profesör Rameau de Saint Sauver’e göre Mu’nun beyaz ırkı Berenis’in Saçı
adıyla bilinen bir takımyıldızdan gelmişti. Yeryüzünün ilk sakinleri olarak
Atlantalılara kendi bilimlerini öğrettiler. Mu’nun başkenti Shalmali II idi,
beyaz ırkın anavatanındaki Shalmali I’e atfen bu isim verilmişti. Gondwana
veya Lemurya kıtasının başkenti Bakhrana’ydı ve siyah ırkla meskundu.
Gondwana 25 bin yıl önce Pasifikte battı, kurtulanlar Uygur ülkelerine
sığındılar. Büyük bir olasılıkla Gondwana, Lemurya ve Mu tek bir kıtanın üç
ayrı ifadesidir. O zamanlar Hyperborea adlı bir kıta daha vardı, başkenti
Thule idi. Atlantis kıtası ise kuzey Atlantikte üç adadan oluşuyordu. Eski
Çin efsanelerinde, Gobi Çölünden orta Avrupa’ya kadar uzanan topraklarda
MÖ.16 bin yılında kurulan Büyük Uygur İmparatorluğu’ndan bahsedilmektedir.
Uygurlar beyaz ve sarı ırklardan meydana geliyordu. (Sayfa: 83-84)
İsabel Buell, Mu’dan çok evvel var olan Muraya Uygarlığından bahseder.
Muraya’nın tarihi 4 milyon yıl öncesine kadar uzanır. Bir ada kıtadır ve
Aden Bahçesini andırır. Hem iyi hem de kötü insanlarla meskundur. Lemurya
Uygarlığını başlatanlar da onlardır. Adada ısı 25-30 derece arasında
değişir.Tekerleği kullanmalarına karşın makineleşmiş değillerdir. Kozmik
güçleri kullanmayı yıldızlardan gelen Ağabeylerden öğrenmişlerdir. Astral
bedenleri ile seyahat edebilirler. Nüfus fazlalığı gibi bir sorunları
yoktur. Evleri daire biçimindedir, ama onlar toprakta uyumayı tercih
ederler. Adada yırtıcı hayvanlar yoktur, sürekli bir uyum ve huzur
içindedirler. (Sayfa: 88-90)
Teozofistlere göre yaşam 7 devirde evrimleşir. Bu devreler çember (round)
olarak da ifade edilir. İnsanlık 7 kök ırk halinde bu devrelerden geçer. Her
kök ırkın 7 alt ırkı vardır. Birinci Kök Irk bir tür astral deniz anasıdır.
Sonsuza dek yaşayan ülke olarak bilinen yerde yaşadı. İkinci Kök Irk, bir
zamanlar arktik bir kıta olan Hyperborea’da yaşadı. Üçüncü Kök Irk, maymun
cinsinden hermafrodit ve yumurtlayıcı Lemuryalılardı. Bunlardan bazıları
dört kolluydu ve kafalarının arkasında gözleri vardı. Dördüncü Kök Irk,
insan tipinde Atlantislilerdi. Beşinci Kök Irk, bugün yaşayan biz Aryenleriz.
Altıncı Kök Irk ise yakında sahneye çıkacaktır.
Hyperborealılar Asya ve Avrupa’nın kuzeyinde, Riphaner Dağlarının arkasında
yaşadı. Çok ılımlı bir iklimleri vardı ve insanlar bin yıl yaşardı. Pan veya
Mu ise 24 bin yıl önce kayboldu. Fakat bu kıta yakında yeniden yükselecek ve
kozmik ırk tarafından iskan edilecek. Bu kozmik ırk şimdiki tüm insanların
birleşiminden meydana gelecek. Altın Çağ 1980’de başlayacak. (Sayfa: 91-92)
Eski bir bilgelik kaynağı olan Dzyan Dörtlükleri, dünya üzerindeki ilk ırkın
Ethereanlar, güneşten gelen tek hücreli türler olduğunu belirtir. İkinci ırk
Jüpiter’den gelen bilinçsiz canavarlardı. Üçüncü ırk Lemuryalılar Venüs ve
Mars’tan gelen sürgün meleklerdi. Bunlar çağlar boyunca erkek ve dişi
(hünsa) olarak yaşayan, sonradan ikiye ayrılacak tek cinsiyetli türlerdi.
Dördüncü ırk Ay ve Satürn’den gelen Atlantislilerdi. Beşinci ırk da günümüz
insanlığı olup Merkür’den gelmiştir. Bu bilgi Hermes Trismagistus tarafından
doğrulanmıştı. (Sayfa: 93-94)
Lemurya Uygarlığı, bugün Hint Okyanusu olarak bilinen yerdeki Lemurya ile
Pasifik’teki Mu kıtaları üzerinde gelişti. Lemurya’nın ilk insanları çift
cinsiyetli devlerdi. Milyonlarca yıl içinde erkek ve dişi olarak ikiye
ayrıldılar, boyları da giderek 3,5 metreden 2 metreye indi. Maviye çalan
derilerine rağmen Kızılderili ırkını andırıyorlardı. İleri fırlamış
alınlarının ortasında psişik gücü simgeleyen üçüncü göz gibi bir yumru
vardı. Venüs’ten gelen öğretmenler bilimlerini bunlara öğreterek doğu
bilgeliğini oluşturdular.
Cinsiyet spiritüel bir birlikteliği, evlilikse kutsal bir bağı
oluşturuyordu, boşanmak söz konusu değildi. Ölüm daha yüce alemlere
yükselmek anlamına geliyor, bu yüzden Lemuryalılar istedikleri zaman
ölebiliyorlardı. Yaşam onlar için mükemmel olmaktan çok uzaktı. Üzerinde
yaşadıkları kıta afetlerle tahrip oluyor, volkanik patlamalar ülkelerini
sarsıyordu. Sonunda kıtaları sulara gömüldü.
Devasa saraylar ve tapınaklar inşa ettiler. Altın ve gümüş camdan daha
değerli değildi. Lemuryalılar Sümerce ve Çince’nin kökü olan Mayax dilini
kullanıyor, sağdan sola doğru yazıyorlardı. Beyaz ırk koyu tenli
Lemuryalılardan yazıyı öğrendi ve soldan sağa doğru yazmaya başladı. Lazer
ışınını biliyor, lambalarını çağlar boyu yanan soğuk ışıkla
aydınlatıyorlardı. Gemileri ve uzay araçları nükleer güçle çalışıyordu.
Kıtaları parçalanınca afetten sağ kurtulanlar MA-NU ya da diğer adıyla İlahi
Yol Göstericinin liderliğinde denizden yeni yükselmiş olan Atlantis kıtasına
yerleştiler. Oradan da Amerika, Hindistan ve Çin’e göç ettiler.
Kaliforniya’da Shasta Dağı çevresinde yaşayanlar batık kıtanın neslinden
geldiklerini söylerler. Naakaller denilen Kutsal Kardeşlerin gizli
öğretilerini Mu’dan Hindistan’a MÖ. 70 bin yıllarında getirdikleri
sanılıyor. Yukarı Mısır ve Sümer’de kültler kuran Lemurya bilgelerinin Babil
ve Sümer majlarını etkiledikleri, hatta Eski Ahit’e de esin kaynağı
oldukları bilinmektedir. (Sayfa: 94-97)
Lemurya’nın batışını hazırlayan afetler aynı zamanda Atlantis’in ortaya
çıkmasına da yol açmıştı. Okült kaynaklarda Birinci Irk’ın Dhyan Chohanlar
denen uzaylılar tarafından yaratıldığı söylenir. Bunlar biçimi ve zihni
olmayan fantomlardı. Giderek yoğunlaştılar, hem erkek hem dişi olan bu
varlıklar sonradan iki farklı cinse ayrıldılar. Büyük uygarlıklar meydana
getirdiler. Bolivya’daki Tiahuanako’nun Lemurya uygarlığının bir ürünü
olduğu söylenir. Cinsiyetin farklılaşmasından sonra bu varlıkların
başlarının arkasındaki spiritüel göz yavaş yavaş işlevini yitirdi, iyice
başın içine gömüldü ve gözden kayboldu. Bugün Tibet’te yapılan ameliyatlarla
bu gözün uyarıldığı söylenir. (Sayfa: 99-103)

Lemurya ve Atlantis
Shirley Andrews
Lemurya ve Atlantis ne
zaman ve nerede var olmuşlardı? Bugün bu kayıp toprakların herhangi bir
kanıtı var mıdır? Mu neydi? 0 Rh (-) kan grubunun, Atlantisli atalarla bir
bağlantısı var mıdır? Lemuryalılar, insanların bugün artık sahip olmadıkları
ne tür fiziksel özelliklere sahiplerdi? Zamanda kaybolmuş olan bu iki
uygarlıktan neler öğrenebiliriz?
Bu kitapta, yazar Shirley Andrews bu soruları ve daha fazlasını
cevaplamaktadır. Amerika topraklarında Atlantisli ve Lemuryalı kalıntılarına
ait kanıtlar sunmakta, ileri teknolojilerini ve titreşim temelli şifa
yöntemlerini açıklamakta, dünya dışı varlıkların ziyaretlerini ve Lemurya
ile Atlantis'e gerçekte neler olduğunu ortaya koymaktadır.
"Lemurya ve Atlantis" adlı bu kitap, inanılmaz Lemurya ve Atlantis kayıp
kıtalarıyla birlikte, bir zamanlar orada yaşamış olan insanların
ruhsallıklarını, hem araştırmacılardan hem de psişiklerden alınan şaşırtıcı
bilgiler sayesinde vurgulamaktadır.
Shirley Andrews, yaşamı boyunca tarih öncesi uygarlıklara ve çağlara karşı
büyük bir ilgi duymuş, hem Birleşik Devletler'de hem de Londra'daki British
Museum Kütüphanesi'nde araştırmalar yürütmüştür. Araştırmaları sonucunda
Himalayalar'da, Azur Adaları'nda, Andes'te, Orta Amerika'da ve İspanya'daki
Tio Bustillo Mağarası'nda antik manastırlar bulmuştur. Sayısız radyo
programına katılmıştır ve hâlâ Atlantis hakkında popülerliğini koruyan
seminerler vermektedir.
Çeviren: Şenay Tufan - 318 sayfa, İthal,Karton Kapak.
hamur, ISBN: 9758973053; Boyut: 13,5x19,5
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Lemuraıa and Atlantis

Astral Seyahat Teknikleri
D. Scott Rogo
Ege Meta Yayınları / Psişik Araştırmalar Dizisi
İradî olarak bedenden ayrılma yeteneği diye tanımlanan astral seyahat, uzun
zamandır hem bilim çevrelerini hem de kamuoyunu derinden etkilemiş bir
fenomendir. Tüm insanların içinde saklı bulunan bu yeteneği merak
ediyorsanız ve bu merakınızı bir adım daha ileri götürmek istiyorsanız,
beden dışı deneyimleri meydana getimek için sekiz denenmiş yöntemi içeren bu
uygulamalı kitap sizin için iyi bir rehber olacaktır. Aşağıda adları geçen
sekiz adet astral seyahat tekniği, kitap içerisinde düzenli ve kolay
anlaşılır biçimde açıklanmıştır: Dinamik konsantrasyon Kasları art arda
gevşetme Diyet kontrolü Nefes, yoga ve mantra Monroe teknikleri
Vizüalizasyon Rüya kontrolü Güdümlü imgeleme Her tekniğin nasıl keşfedildiği
ve işleyiş mantığı detaylı olarak anlatılmakta, bunun yanı sıra şu tip
konulara da değinilmektedir.: Beden dışı yolculuk tekniklerini nasıl
kıyaslarsınız? Belirli bir metot bir diğerinden daha iyi iş görür mü?
Bedenden ayrılabilme yeteneği çalışma yoluyla ne oranda geliştirilebilir? Bu
yeteneği ruhsal gelişim yolunda en iyi nasıl kullanabilirsiniz? Astral
Seyahat Teknikleri, konuyla ilgili en ciddî ve objektif yaklaşımlı
eserlerden biridir.
Çeviren: Rengin Ekiz - 248 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-7089-12-5;
Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1998
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Leaving The Body

Geleceğe Ait Kitle Rüyaları
Dr. Chet B. Snow
"Geleceğe Ait Kitle Rüyaları" uzun yıllar süren bilimsel bir çalışmanın
ürünüdür. Dr. Snow ve Dr. Wambach binlerce bireyi ipnotize ederek geleceğe
götürüp onlara gelecekte yaşayacakları dünya yaşamı hakkında çeşitli sorular
sormuşlar ve aldıkları cevapları analiz ederek belli gruplar altında
toplamışlardır.
Kitapta bu potansiyel "gelecek"ler detaylı biçimde incelenerek,
gerçekleşmesi beklenen çeşitli kehanetlerle karşılaştırılmıştır.
Ayrıca Dr. Snow, geleceğin, insanlığın kendi seçimleri sonucunda nasıl
şekillendiği meselesine farklı perspektiflerden ışık tutabilmek için eski
bilgelik kaynaklarından çağdaş ruhsal öğretilere, astrolojik devrelerden
modern fiziğe ve uzaylı varlıklarla iletişime kadar pek çok konuda detaylı
bilgiler sunmaktadır.
' Bu kitap 'geçmiş yaşam anıları' onun ikiz kadeşi olan, Snow'un deyimiyle
'geleceğe ait rüyalar' konusuna ilgi duyan herkes için sürükleyici bir bakış
sunmaktadır. Dr. Snow konuyu hem bilim adamı titizliğiyle hem de etkileyici
bir üslupla işlemiş.'
Marilyn Ferguson
Beyin/Zihin Bülteni yayımcısı, kova Burcu Komplosu kitabının yazarı
'Dünya için hem büyük bir krizi hem de büyük bir fırsatı içeren bu dönemde,
uzak geleceğimizi olduğu kadar yakın geleceğimizi de ilgilendiren büyük
spiritüel tradisyonlarla ilgili önemli ve anlamlı bir kitap olan Geleceğe
Ait Kitle Rüyaları'yla karşılaşmaktan çok memnunum. Bu kitapta anlatılanlar,
üzerinde çalıştığım ruhsal deneyimlerle tam bir uyum içerisindedir.'
Dr. Raymond Moody
Ölümden Sonra Hayat ve Karşı Tarafın Işığı kitaplarının yazarı
'Geleceğe Ait Kitle Rüyaları Yeni Çağ ile ilgili kehanetler hakkındaki
tarihî bilgileri etkileyici bir bütünlük içerisinde sunuyor. Dr. Snow eski
kehanetlerle Dr. Helen Wambach'ın gelecekle ilgili son derece titiz
araştırmalarını muhteşem bir şekilde birleştirmiş. Karşılamakta olduğumuz
Yeni Çağ'ın ruhsal önemi ile ilgilenen herkes bu kitabı okumalıdır.'
Dr. Hazel M. Dennig
Geçmiş Yaşam Araştırmaları ve Terapisi Derneği Yöneticisi
Çeviren: Semra Tuna - 505 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-7089-07-9; Boyut:
14cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1998
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Mass Dreams of the Future
Yazar: Dr. Chet Snow - Dr. Helen Wambach
Yayınevi: Ege Meta Yayınları
Sayfa sayısı: 505
ISBN: 975-7089-07-9
Basım tarihi: Ocak 1998
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Dr. Helen Wambach ile ilk defa 1983 yılı başlarında Berkeley, California'da tanıştım. O sıralarda geleceği önceden anlatacak bir kitap yazmak herhalde aklımdan geçen en son düşünceydi. Yakındaki Napa Vadisi'nde oturuyor, Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri'nin bir sivil çalışanı olarak arşiv tutuyor ve askeri tarih yazıyordum. Önceki bir işimle ilgili bir rahatsızlığımdan arta kalan garip ve yinelenen sırt ağrıları dahil bir olaylar dizisi, o zamana kadar "normal" giden hayatımda açıklanması mümkün olmayan psişik fenomenlerin ortaya çıkışı ve yazma yeteneğimde işimdeki performansımı düşüren ısrarlı bir kesinti hali, bunların hepsi beni Dr. Wambach'dan profesyonel yardım isteme durumuna getirdi. Mevcut problemlerin sebeplerinin daha önceki hayat deneyimlerinden, onun ifadesiyle "geçmiş hayatlar"dan getirdiğimiz olaylar ve tavırlarda bulunmasında hastalarına ne kadar yardımcı olduğunu, kısacası başarılarını duymuştum. Bana neler olduğunu öğrenmeme yardım edeceğini umuyordum, böylece kişisel sorunlarımı halledebilecektim. Dr. Wambach ile birlikte çalıştığımız birkaç geçmiş hayata dönüş seansında gözle görülür bir iyileşme kaydetmiştim ve çok memnundum. Dahası, ilk karşılaşmamızdan itibaren aramızda son derece yakın ve sıcak bir kişisel ilişki kurulmuştu. İlk başta, konuşmalarımız doğal olarak çektiğim sıkıntıları ve beni geçmişime götüren ipnoz seanslarından edindiğimiz bilgileri konu alıyordu. Kolayca gevşeyebilen ve şuurlu zihnin kontrolünden kurtulan, bu şekilde gizli hatıraların çabucak ve kolaylıkla yüzeye çıkmasına imkan tanıyan çok iyi bir süje olduğum anlaşılmıştı. Bunlara ilave olarak, Helen Wambach'ın tavsiyesiyle, benim ilk defa geçmiş hayata dönüşümden başlayarak, deneyimlediğim şeylerin bir özetini yazmayı ve bir sonraki buluşmamızda yanımda getirmeyi bir alışkanlık edinmiştim. Bu sadece olayları daha canlı hatırlamama yardım etmekle kalmıyor, aynı zamanda o sıralarda bana sıkıntı veren yazı yazma yeteneğimdeki kesinti hali için mükemmel bir tedavi yerine geçiyordu. Haftalık buluşmalarımızı dört gözle bekler olmuştum. Birbirimizi daha iyi tanıyınca, Helen gelecek hakkındaki araştırmasını bana açarak fikrimi almaya başladı. Benim iyi bir süje olduğumu düşünüyordu ve haftalık yazılı raporlarımdan etkilenmiş olacak ki, zaman içinde "ileriye" doğru kişisel bir yolculuk yapmaya gönüllü olup olmadığımı sordu. Böyle bir cüretin neler getireceğini onunla bir zaman tartıştıktan sonra razı oldum. İkimiz de anlamlı kişisel tarihlerin genellikle zihnin bütün seviyelerinde daha iyi ayırt edileceği konusunda aynı fikirde olduğumuzdan dolayı bu seans için 1983 Temmuz'unda doğum günümün rastladığı haftayı seçtik. Yaklaşık on beş yıl ileriye gitmeye karar verdik. Bu zaman hayatımdaki önemli değişiklikleri fark etmeme yetecekti. Henüz otuz sekiz yaşına yeni girdiğimden halen yaşadığım bedenli hayatı aşması ihtimali azdı. İlk kişisel "geleceğe gidiş"in hikayesi bu kitabın 1. Bölümünde anlattıklarımı oluşturmuştur. Tanışmamızdan bir zaman önce Helen Wambach önemli bir karar almıştı. Kendisinin daha önceki yıllara ait, ipnoz vasıtasıyla geçmiş hayat ve doğum öncesini hatırlama araştırmaları vardı. Şimdi çağdaş Amerikalıların gelecekteki potansiyel hayatlarına nasıl baktıklarını inceleyerek o araştırmalarını tamamlamayı düşünüyordu. Kendi sahasında öncü sayılan geçmiş hayat ve doğum öncesi araştırmaları şu iki kitabında yayınlanmıştı: "Geçmişi Yeniden Yaşadılar" ve "Doğmadan Önceki Hayatımız". Bu kitapların her birinde yedi yüz süjenin anlattıkları birbiriyle karşılaştırılıyordu. Bu süjeler, grup çalışmaları sırasında hafif bir "uyanık trans" (waking trance) haline sokulmuşlar ve bunu takiben eski hayatlarına ait ayrıntıları ve şimdiki bedenlerine ve kişiliklerine doğmadan önceki zamana ait (prenatal) olayları hatırlayarak anlatmışlardı. Dr. Wambach grup çalışmalarında çoğu insanın geçmişini hatırlamasını başarıyla gerçekleştirmiş olmaktan memnunluk duyarak, aynı çalışmanın geleceğe uygulandığında nasıl bir işlerlik kazanacağını merak ediyordu. Böylece yeniden benzer seminer çalışmalarına girişti. Çalışmalara katılanlara 1980 yılından olması mümkün gelecek hayatlarına bakma fırsatı sunuyordu. Eski dostu Bn. Beverly Lundell ile lisanslı psikolog danışman ve Wyoming Üniversitesi'nde profesör olan Dr. R. Leo Sprinkle, ona yardıma istekliydiler. Kendileri de bazı benzer gelecek hayat seminerleri hazırladılar. Bu çalışmalara katılanlar onun metotları kullanılarak, zaman içinde M.S. 2100 - 2200 ve M.S. 2300 - 2500 yılları arasındaki dönemlere rastlayan potansiyel gelecek hayatlarına zihinsel olarak "ilerliyorlardı." Helen Wambach kendisiyle tanıştığım 1983 yılında, bu seminer çalışmalarından elde edilen yazılı verileri toplamaktaydı. Dostluğumuz ilerledikçe bu araştırmaya giderek daha çok ilgi duydum. Benim tedavi sonunda ortaya çıkan araştırma ve yazma becerilerimi takdirle karşıladığından ve sağlığının günden güne bozulması yüzünden, yürüttüğü bu araştırmanın, yani gelecek hayatlar projesinin tasnif edilip yazılması işinin tamamlanması için 1984 yılında benim gönüllü yardımımı sağladı. Artık ikimizin ortak girişimimiz olmuştu. Grup içinde "gelecek hayata gidişler"in sonuçları Bölüm 5-8 arasında açıklanmıştır. Yaptığı çalışmalara daha yakından katılmam mümkün oldukça, Helen Wambach ile birlikte ipnoz yoluyla geleceğe gönderme işlemini ve buradan elde edilen verilerin nasıl yorumlanacağı hakkındaki fikirlerini saatlerce tartıştık. Bu konuya başlangıçta nasıl ilgi duyduğunu ve bulgularımızı yayınlamamızı niçin önemsediğini bana detaylarıyla anlattı. Bundan başka, birkaç seçilmiş gönüllünün birer birer yakın geleceği, yani şimdiki hayatlarında ileriye doğru gönderilmesini de konuştuk. Onların anlattıklarının benim tecrübeme ne kadar uyduğuna bakacaktık. Helen sezgileriyle bunların tutarlı olacağını hissediyordu. Bu konuşmalarımızın kayıtlarını ve Helen'in kişisel araştırmalarına konu olan seans notlarını bu özgün "zaman içinde yolculuk" metoduna bir zemin oluşturmak amacıyla kullandım. Bu materyali Bölüm 2'de bulacakınız. Yine de, araştırma verilerini elde etmekte gösterdiğimiz ilerlemeye ve 1984 sonunda ön hazırlık tasniflerine başlamamıza rağmen, 1985'te iki olay bu belgelerin yazılarak baskıya hazır hale getirilmesini geciktirdi. Birincisi, Helen Wambach'ın sağlığı ikimizin de beklediğinden çok daha hızlı bir şekilde bozuluyordu. Kısa zamanda bedenen, ek verileri toplayıp bulgularımızın sonuçlarını yazamayacak bir hale gelmişti. İkincisi, geçmiş hayat tedavisine gösterdiğim ilgi ve işime karşı duyduğum tatminsizliğin devamı Hava Kuvvetleri'ne bağlı sivil hizmet işinden ayrılmama neden oldu. İpnozla tedavi sertifikası alarak regresyon tedavisi yapmak üzere özel bir iş kurdum. Aynı zamanda kültürler arası geçmiş yaşamlarla ilgili bir araştırmayı da yürütüyordum. Bu iş için zamanımın bir kısmını yurt dışında, özellikle Paris'te geçirmem gerekiyordu. İlginçtir ki, daha 1983'te, benim kişisel geleceğe gidişlerimden biri sırasında Paris'e taşınacağımı önceden görmüştüm! Kısacası, Helen'in 1985 Ağustos'unda ani bir kalp krizi sebebiyle vakitsiz vefatını öğrendiğimde deniz aşırı bir yerdeydim. Geçmiş Hayatları Araştırma ve Tedavi Derneği'nin (the Association of Past Life Research and Therapy) yıllık konferasında onun anısına bir konuşma yaparak şükranlarımı sunmak üzere Amerika'ya döndüysem de, ortaklaşa geliştirdiğimiz gelecek hayatlar projesine hemen oracıkta devam etmeyi açıkçası göze alamadım. Böylece çalışma yaklaşık üç yıl "askıda kaldı." Ancak benim gibi diğer geleceğe gönderilen süjelerin de gördüğü olayların, yani gidişatın büyük kısmının büyük bir açıklıkla gerçekleşmeye başlaması bu önemli araştırmanın dünyaya sunulma vaktinin geldiğini gösterdi. Dünya çapındaki deprem faaliyetlerinin son zamanlarda artmasıyla ve şimdiye kadar "güvenli" diye bilinen bölgelerin altında, derinlerde gizli fay hatlarının keşfedilmesiyle Bölüm 1'de canlandırılan senaryo artık birkaç yıl önce göründüğü kadar olasılık dışı değildir. Sadece "büyük California depremi"nin tarihi şüpheli olarak kalmıştır. Bundan başka, global rüzgar ve hava hareketleri, 1980'lerin ortasında genelde tahmin edildiği gibi sakinleşeceğine daha da şiddetleniyor. Yeni bir buzul çağı tehdidi ile kutuplardaki buz başlıklarını eritebilecek ve yaygın su taşkınlarına sebep olabilecek o çok tartışılan "sera etkisi" arasında sallanan bir sarkaç gibiyiz. Halihazırdaki ekonomik ve politik gelişmeler de güven verici değil. Batı'nın tarihte kayda geçen (Ekim 1987) en büyük borsa senetleri düşmesini atlatmasına rağmen, dünya çapında bir para krizi ve uluslararası ticaret savaşı her zamankinden daha yakın görünüyor ve bu arada yeni kuraklıklar yiyecek fiyatlarını yukarı çekiyor. Son olarak, Dr. Helen Wambach on yıl önce gelecek hayat verilerini toplamaya başladığında fiilen bilinmemekte olan AİDS salgını, günümüzde gelecek nesiller için gerçek bir tehdit halinde görünüyor. Belki de bizim "gelecek hayatlar" verilerimizde görülen önümüzdeki 150 yılda dünya nüfusunda ortaya çıkacak anlamlı azalmada etken bir unsur olabilir. Zamanımızda şahit olduğumuz bu faktörler, insanlığın en kutsal dini inançları ve kehanetlere dayalı tradisyonlar ile birleşiyor. Bu tradisyonların çoğu, insan türünün büyük bir devre sonu değişiminin eşiğinde olduğunda hemfikirdir. Büyük Piramit'in verdiği mesaja, astrolojiye, Mahşer hakkında İncil'de yer alan ikazlara veya medyom Edgar Cayce gibi çağdaş kahinlerin kanalından gelen ifadelere ister inanalım, ister inanmayalım, hepsinin olması yakın şiddetli bir değişimi açıkça bildirmesi, bugünün "Kıyamet ruhu"nun (Apocalyptic spirit) bir parçasını teşkil ediyor. Bu bin yılın kaçınılmaz sonuna yaklaşırken bahsettiğimiz "Kıyamet ruhu"nun şiddet kazanacağı açıktır. M.S. 2000 yılı ancak bir on yıl ötede hayal gibi belirmişken bizim rasyonel şuurlu zihnimiz "kasvet ve kıyamet" (gloom and doom) tahminlerini batıl inanç yerine koyarak reddedebilirse de, birleşik insan kültürünün yedi bin yılı aşkın bir zamandan beri muhafaza edip beslediği Kıyamet imajları şuurlu zihin yüzeyi altında gizleniyor ve sadece belirsiz bir tarzda fark edip anladığımız bazı intibalarla bize tesir ediyor. Ünlü İsviçreli psikolog Carl Jung'un kullandığı terimle "kolektif şuurdışı"mızın (collective unconscious) bu arşetipleri bizim günlük kararlarımızı verirken kullandığımız parametreleri oluşturuyor. İlerisiyle olan bağlardan kendimizde tuttuğumuz imajların bazılarına ve bunların bireysel ve kolektif geleceğimiz üzerindeki potansiyel tesirlerine şimdi bir göz atma zamanı gelmiştir. Yine de, Bölüm 10 ve 11'de açıklanacak nedenlerden dolayı, günümüzün kötü yönelimli ve geleceğin habercisi olan delillerine rağmen, insanlığın geleceği konusunda ben kişisel olarak iyimser kalıyorum. Ayrıca, gelecek bireysel olayların kesin zamanını bilmenin, önceden bilme (precognition), tahmin (prediction) ve kehanetlerin (prophecy) tümünün gerçekten en az güvenilir yanıdır diyen ilk kişi ben olmalıyım. Nihayet, insanın "hür irade"sinin gerçekliğine ve en azından geleceğin kişisel şartlarını değiştirme yeteneğimize inanan biri olarak şu an Dünya'da yaşayanların gezegenimizin kaderini şekillendirecek kolektif gücü ellerinde tuttuklarını hissediyorum. Bununla beraber, bu seçim gücü, insanlar zekalarını kullanarak bilgilendikçe açığa çıkar. Bu nedenle hiçbir şekilde ne Dr. Wambach, ne de ben, geleceğe ait ön görüleri sunarken -ister kendim görmüş olayım, ister süjelerimiz tarafından görülmüş olsun- itiraz kabul etmez veya değiştirilemez olduğunu iddia etmiyoruz. Her şeye rağmen bunlar yine de yeryüzünde yaşayan insanlar olarak şuuraltı zihinlerimiz yoluyla yansıttığımız geleceğe ait "kitle rüyaları"nın bir parçasını oluşturuyor. Bu özellikleri ile de yarınlarda şuurlu olarak yaşayabileceğimiz olayların önemli habercileri olmayı hak ediyorlar. |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||

% 100 Düşünce Gücü
Evrenin en büyük gücüne sahip olduğunuzu biliyor musunuz? Bu güç düşüncedir.
Yaşamınızı yöneten şey aslında düşünme biçiminizdir. Düşünme biçiminiz sizi
başarıdan başarıya ya da tam bir başarısızlığa götürebilir; size sevgi ve
mutluluk ya da yalnızlık ve sefil bir yaşam verebilir. Jack Ensing Addington
ünlü bir hukukçu olmasının yanı sıra ruhsal bilimler üzerine de eğitim
görmüş ve bu bilimi kendi yıllar süren derin inceleme ve araştırmalarıyla
geliştirmiş bir kişi. Yazar insanın önünde gerçekten yeni bir ufuk açan bu
kitabında Evrensel Akıl'ın bilgeliğini kullanabilmemizi sağlayacak, benliği
sınırlayan düşünce kalıplarını ortadan kaldıracak, başarısızlığı olağanüstü
bir başarıya dönüştürecek bilgiyi Ortak Bilinç'ten nasıl elde
edebileceğimizi öğretiyor.
Yazar: Jack E. Addington
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Birol Çetinkaya
Sayfa sayısı: 224
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1996
Himalaya
Yogileri
Rama, Swami
Bilim Araştırma Merkezi Yayınları
Tür : Psikoloji / Ruhbilim
Basım Yeri ve Yılı : İstanbul, 1984
Dili : Türkçe
Boyut : 14x20
SAYFA:160
*Himalaya Dağları’nın gizemli, görkemli özellikleri ve spiritüel tabiatı.
*Himalaya Dağları’nda binyıllardır sürdürülen Guru’lar Misyonu ve geleneksel öğretimleri.
*Himalaya Dağları’nın ünlü Yogileri, olağanüstü güçler ve yüce bilgelikleri.
*Spiritüel tabiatını geliştiren ve insanın neler yapabileceğini gösteren Swamiler.
*Tabiat güçlerine hakim olmanın yoga uygulamaları ve çeşitli disiplinler.
*Yoga öğrenimlerinin zorlu eprövleri ve kişiye kazandırdıkları yüksek kabiliyetler.
*Swami olma yolunda karşılaşılan çeşitli zorluklar, tehlikeler ve ilginç sonuçları.
... (Arka kapaktan)
Sovyetler UFO Kuramları
SOVYETLER’İN UFO KURAMLARI
Beyaz Rusya Bilimler Akademisi üyelerinden Dr. Vyacheslav K.Zaitsev
uygarlığımızı uzaylılara borçlu olduğumuzu ileri sürmektedir. “Göklerden
Gelen Tanrılar” adlı kitabın yazarı olan Zaitsev, çeşitli uygarlıkların
inançlarında savını destekleyecek birçok kanıt bulunduğunu söylüyor. Ona
göre, cami minareleriyle katedrallerin sivri kuleleri göklere tırmanan
roketleri sembolize etmektedir. Zaitsev bu konuyla ilgili olarak şöyle
diyor:
“Kozmik ziyaretçiler dünyamızın ilkel sakinlerine olağanüstü güçlere sahip
ilahi varlıklar gibi görünmüş olmalılar! Tanrıların içinden çıktıkları
araçların tüm dinlerimizdeki mimariyi etkilediğini düşünmek pek abes olmasa
gerek. Bu araçların içinde yaşayan tanrılar mabetlerimizdeki resimlerde ve
küçük heykelciklerde imajlarını hala koruyor gibiler. İçinde tanrıların
bulunduğu bir aracın göklere doğru havalanışı, tüm destanlarımızda göklere
verilen önemi anımsatmıyor mu? Minare ve kuleler uzay roketlerine öykünmüyor
mu?
“İncilin Apocrypha bölümünde anlatıldığına göre, melekler göklere yükselen
Hz. Davut’a sonradan Kudüs Tapınağı olarak inşa edilen mabedin arşetipik bir
imajını göstermişlerdi. Hindular da mabetlerinin dünya dışı uygarlıkların
mabetlerine uygun olarak inşa edildiğine inanır, mimari tasarımının bir ilah
tarafından esinlendirilerek rahiplere çizdirildiğini söylerlerdi. Ortaçağda
Hindistan’da Brahmanizm tekrar canlandığında ortaya tekerlekli platformlar
üzerinde yürüyen mabetler çıktı. Sovyet araştırmacısı Nikolai Brunov,
kulelere benzeyen yeni Brahman mabetleriyle ilahi arabalar (vimanalar)
arasındaki ilişkiyi ima eden birçok done sunmaktadır.
“Kutsal kitapta sözü edilen Sodom ve Gomorra’nın yok edilişi, cahil
tanıklarca tarif edilmiş bir nükleer patlamanın kanıtı değil midir? Eğer
yüzyıllar önce ziyaret edilmişsek, bugün de uzayın derinliklerinden gelecek
zeki bir uygarlığın ziyaretinin eşiğinde olabiliriz.”
Dr. Zaitsev Mesih’in ikinci gelişini sadece teolojik bir kavram olarak ele
almamakta ve Hz. İsa’dan bahsederken “Kozmonot Hz. İsa” sıfatını kullanmayı
önermektedir. Sahip olduğu mucizevi güçlerin ve hoşgörünün bu dünyadaki
anlayışla hiçbir ilgisi bulunmadığını ise onun kozmonotluğuna kanıt olarak
göstermektedir. Ayrıca Zaitsev Beytlehem Yıldızı’nın aslında bir yıldız
olmayıp bir uzay gemisi olduğunu da iddia etmektedir. (Sayfa: 24-27)
Moskova Havacılık Enstitüsü’nden Dr. Felix Ziegel’in Sovyet ufolojisinde
özel bir yeri vardır. Dr. Ziegel 1978 yılında kendisiyle yapılan bir
röportajda şunları söylemişti:
“Hala Amerika’nın ufoların ziyaret ettiği tek ülke olmasa bile ufo
ziyaretlerinin büyük çoğunluğunun meydana geldiği ülke olduğunu düşünen
birçok insan var. Diğer ülkelerde çıkan gazete haberlerine dikkat edilirse
bu yanlış kanı hemen silinecektir. Dünya ufolarla doludur ve ne kadar
uğraşırsa uğraşsın hiçbir ülke ufolardan kaçamaz. Sovyetlerdeki resmi
görevliler de en azından Amerika’daki meslektaşları kadar ufo konusuyla
savaştılar. Her iki hükümet de ufoların artık gülünüp geçilecek ya da
görmezden gelinecek bir konu olmadığını anladı. Ufoların kendiliğinden çekip
gitmeyeceğine kanaat getirdiler.”
Sovyet kozmonotlarının çoğunun eğitiminde katkısı olan Dr. Ziegel, ilk kez
batılı bir yayın organına, yüksek düzeyden saygıdeğer bilim adamlarının
inceledikleri ufo olaylarını açıklamıştır. Dr. Ziegel’in kayıtları arasında
yer alan en ilginç olay, 1961 yılının 27 Nisan günü Leningrad’ın
kuzeydoğusundaki Onega Gölü’nde meydana gelmişti. Olayla ilgili soruşturmayı
askeri mühendis Binbaşı Anton Kopeikin ve çevre sorunları bilimcisi Fyodor
Denidov’un başında bulunduğu sivil ve askerlerden oluşan bir ekip
yürütmüştü. Binbaşı ve Denidov’un hükümete verdiği raporda şöyle deniyordu:
“Bir başka gezegenden gelen uzay gözlem aracı donmuş olan gölün kıyı hattına
sürtünmüş, ancak ufak bir hasara rağmen yoluna devam etmeyi başarmıştır.
Görgü tanıklarının söylediğine göre uçan cisim yere sürtünmesine rağmen
hızını kesmemiştir. Obje yerde iki ufak çukurun yanı sıra 15m uzunluğunda ve
3m derinliğinde bir hendek açmış, gölü kaplayan buz tabakasını kırmıştır.
Buz kütlesinin altı parlak yeşil renkteydi. Bu buzdan alınan örnekler
eritildiğinde magnezyum, alüminyum, kalsiyum, baryum ve titanyumdan oluşan
bir artık bıraktı. Ayrıca tuhaf bir metal parçasıyla, demir, silikon,
sodyum, lityum, titanyum ve alüminyumdan oluşan siyah renkte, geometrik
şekle sahip zerrecikler bulundu. Bu zerrecikler aside ve yüksek ısıya
dayanıklıydı.”
Raporu veren ekip kanıtları tanınmış Sovyet jeofizikçisi Dr. Vladimir
Sharonov’a teslim etti. Kanıtları inceleyen Dr. Sharonov şöyle diyordu:
“Siyah zerreciklerin ne olduğunu henüz bilmiyorum, ama yapay bir maddeye ait
olduklarını sanıyorum. Bu elbette bir göktaşı değil, ama uzmanlar o hızla
buza çarpan uçak cinsinden bir objenin bu darbeye dayanamayacağını
söylüyorlar.” (Sayfa: 28-33)
Dr. Ziegel, Enquirer Dergisi’ne daha önce hiç açıklanmamış son derece
güvenilir tanıklara dayanan ufo olaylarını da anlatmıştır:
“Birçok şeref madalyası almış bir deney pilotu iki kez ufolar tarafından
inişe zorlandığını iddia etmiştir. Arkady Apraksin 1948 yılının 16 Haziran
günü Hazar Denizi’nin kuzeyine düşen Baskunçak yöresinde 9,500 m yükseklikte
bir jetle uçarken ışınlar yayan puro şeklinde bir obje gördü. Pilot
gözlemini hava üssüne rapor etti ve üsten objenin radarda görüldüğüne dair
onay aldı. Objeye yaklaşıp inişe zorlaması, daha olmazsa ateş açması
emredildi. Apraksin ufoya 9 km kadar yaklaştığında, söylediğine göre araçtan
gelen ışınlar bir yelpaze gibi açılarak görüşünü sıfırlamış, jetin elektrik
donanımı devreden çıkmış ve motoru aniden durmuştu. Pilot büyük bir hasar
almadan mecburi iniş yapmayı başarmıştır. Apraksin bu olaydan yaklaşık bir
yıl sonra 6 Mayıs 1949’da yeni bir uçağın deneme uçuşunu yaparken yine puro
biçiminde bir ufoyla karşılaştı. Ufo yine 9 km kala pilotu geçici olarak kör
eden ışınlar gönderdi, uçağın elektrik donanımı yine felce uğradı. Apraksin
Saratov’un 40 km kadar kuzeyindeki Volga Nehrinin kıyısına mecburi iniş
yaptı.
“31 Temmuz 1969 günü, Bilimler Akademisi’nde teknik bilimler doktoru olan
L.I. Kuprianov, yanında arkadaşlarıyla saat 20.00 sıralarında Usovo kasabası
yakınlarında arabasıyla seyrediyordu. Üzerinden hızla geçip giden iki adet
gümüşi renkli disk gördü. Civardaki tüm arabalar stop etmişti. İki dakika
süreyle hiç kimse arabasını çalıştıramadı.
“Öğretmen ve astronom Tsekhanovich Karadeniz kıyısındaki Gagra kasabası
üzerinde parlak, nabız gibi yanıp sönen kavuniçi renkte bir ışık topu gördü.
Obje hızla alçaldıktan sonra hareketsiz havada asılı kaldı. Yaklaşık 30
saniye sonra kavuniçi renkli ufacık bir top belirdi ve daha büyük objenin
çevresinde dolandı. Aynı manevrayı yapan üç top daha ortaya çıktı. Sonra
büyük obje uzamaya başladı. Bir dakika kadar sonra bir ışık parlaması oldu
ve tüm objeler ortadan kayboldu.” (Sayfa: 33-35)
Fizik Profesörü K. Kobyizev Sovyetlerde oldukça tanınmış bir bilim adamıdır.
Bir üniversitede verdiği konferansta ufolarla ilgili olarak şunları
söylemişti:
“Gözlemler göstermiştir ki olayların çoğunda ufoların çapı 10 ile 30 m
arasında değişmektedir. Hatta çapı 200 m’yi bulan ve saatte 75 bin km hıza
birkaç saniyede ulaşabilenleri de vardır. Hız arttıkça ışıma sarıdan
kırmızıya, turuncuya ve mavimsi mora dönüşür. Ufo uçuş bölgelerinde manyetik
fırtınalar oluşur, hayvanlar panikler, uçak ve otomobillerin çalışmasını
etkileyen elektrik kesilmeleri olur.
“Ufoların yoğun dünya atmosferinde saatte 75 bin km’lik hızlarla keskin
dönüşler yaparak uçmalarını anlamak bizim için zordur. Ancak gerçekler inkar
edilemez, bir şekilde dünyamızın yer çekiminden kurtulmayı başarmakta ve
bizi hayretler içinde bırakan hareketler yapmaktadırlar. Gagarin’in uzaydaki
uçuşu da atalarımıza kim bilir ne kadar inanılmaz gelecekti!
“Uzaylıların çok gelişmiş bir teknolojileri ve yüksek bir uygarlıkları
olduğu kesin. Büyük olasılıkla mükemmel bir telepati yetenekleri de var.
Nükleer bir savaş ihtimali onları çok tedirgin ediyor olmalı. Böyle bir
felaket güneş sisteminin dengesini bozacak, özellikle komşu gezegenler için
yıkıcı sonuçlar doğuracaktır. Atomla ilgili kuruluşların çevresinde onlara
sıkça rastlamamızın sebebi bu olsa gerek.” (Sayfa: 36-38)
Sovyet Ufo Araştırmacıları ile Amerikan Center for Ufo Studies (Ufo
İncelemeleri Merkezi) arasında direkt bir ufo telefon hattı (hotline)
kurulmuştur. Ünlü bilim adamı ve ufolog Dr. J. Allen Hynek’in yönettiği
merkezin elemanlarından Sherman J. Larsen “Rusya’daki bazı kişiler bize
enformasyon sağlayarak işbirliği yapıyor” demiştir. Bu bağlantı, merkezin
beyinlerinden biri olan istatistiki analizci Dr. David Saunders’in bir
teorisini denemek için kurulmuştu. Dr. Saunders, merkezin kompüterinden elde
edilen donelerden yola çıkarak 1977 yılının Aralık ayında Ural Dağları
üzerinden bir ufo dalgasının geçeceğini önceden haber vermişti. (Sayfa: 43)
Sovyetlerde Meydana Gelen Bazı Ufo Olayları
15 Ağustos 1663’de Robozero’da yerel saatle 10.00-12.00 arasında
alev püskürten ve büyük gürültü çıkaran bir obje görüldü, yaklaşık 40 m
çapındaydı. Robozero Gölü’nün üzerinde durup mavi bir duman çıkardı. Ön
tarafından iki alev sütunu uzanıyordu. İki kez kayboldu ve tekrar belirdi.
Artık daha büyük, daha göz alıcı ve daha etkiliydi. Bir buçuk saat süreyle
gözlemlendikten sonra batıya doğru uçarak gözden kayboldu. Obje gölün
üzerindeyken bazı balıkçılar yaklaşmaya çalışmış, fakat aşırı sıcaktan
bedenlerinde yanıklar oluşunca geri dönmüşlerdi. Yaydığı ışık o kadar
güçlüydü ki, gölün dibi gündüz gibi aydınlanmış, sağa sola kaçışan balıklar
görünür hale gelmişti. Daha sonra gölün üzerinde bir pas birikintisi meydana
gelmişti.
30 Haziran 1908’de, Sibirya’daki Tunguska taygası üzerinde muazzam bir
gürültüyle patlayan obje 20 milyon metrekarelik bir alanı havaya uçurmuş, 10
milyondan fazla ağacı yok etmişti. Gökyüzünde mantar şeklinde bir bulut
oluşmuş, şok dalgaları dünyayı iki kez dolanmış ve dünyanın manyetik
alanında değişiklikler meydana geldiği tespit edilmişti. Nükleer türden bu
patlamanın yerden yüksekliği 5-10 km arasındaydı.
12 Kasım 1968’de, Moskova’dan görevli olarak gelen ve Sibirya Derna’da 200’ü
aşkın işçi kardeşlerine bir konuşma yapan Vladimir Volkhoff aniden
durakladı, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Dinleyiciler önce
rahatsızlandığını sandılar, ama geri dönüp Volkhoff’un gözlerini diktiği
yöne baktıklarında şaşkınlıktan ağızları bir karış açık kaldı. Göğün
güneybatı kesiminden disk biçimindeki ufolardan oluşmuş bir filo üzerlerine
doğru geliyordu. Öğle güneşi altında pırıl pırıl parlıyorlardı. Bu garip
resmi geçitte yaklaşık 24 disk yer almaktaydı. En önde, Sovyet ihtilalinin
sembolü olan orak-çekiç şeklinde diğerlerinden daha büyük bir ufo vardı.
Filo iyice yaklaşıp 100 metre irtifaya kadar alçalınca kalabalığı bir uğultu
sardı, kulağını elleriyle kapayan kendini yere atıyordu. Volkhoff’un yanında
duran güvenlik görevlisi tüfeğine sarılıp tam ateş edecekti ki, Volkhoff
tüfeğin namlusunu başka yöne çevirerek ufolardan birinin isabet almasını
önledi. Mikrofon hala açık olduğundan kalabalık Volkhoff’un muhafızı
haşlayışını duyuyordu. Bu aptal tüfekle ateş etmenin bir anlamı olmadığını,
ufolarda bunun çok gelişmişi bulunduğunu, bir misilleme olursa bu kadar
insanın canının tehlikeye gireceğini bağıra çağıra adama anlatmaya
çalışıyordu. Biraz sonra ufolar nasıl geldilerse öylece gittiler. Lider
konumunda olan orak-çekiçli önder aniden yukarı doğru fırladı, diğerleri de
aynı hızla onu izlediler. Bu beklenmedik ziyaretten çok sarsılan Volkhoff
töreni kısa keserek Moskova’ya döndü. Ertesi gün resmi görevliler Derna’daki
tüm kameralara el koydular. Kameralar bir hafta sonra geri verildiğinde
içindeki filmlerin alınmış olduğu görüldü.
1969 baharında Kızıl Ordu dağlarla kaplı Kafkasya’da yıllık manevralarını
yapıyordu. Bu bölgede daha evvel yapılan manevralarda birçok yüksek rütbeli
subay ufo raporları göndermiş, ama bunlar Moskova’daki amirler tarafından
kuşku ve alayla karşılanmıştı, hatta bazıları üstleri tarafından
azarlanmıştı. Oysa Kafkasya bölgesiyle ilgili raporların ortak noktası,
Derna’da boy gösteren orak-çekiç biçimli ufoyla ilgiliydi. Aynı orak-çekiçli
ufo bu manevrada da ortaya çıkmış ve komutanın arazideki karargahının
üzerinde yarım saat süreyle asılı kalmıştı. Birliğe komuta eden general önce
ufoyu yabancı bir casus uçağı sandı. İşi şansa bırakmak istemeyen komutan
füze takımına ufoyu düşürmeleri için emir verdi. Füzeler ardı ardına
ateşlendi, ama tam isabet edecekken esrarlı bir şekilde rotadan
sapıyorlardı. Füze takımının beceriksizliğine kızan general bu sefer Mig
uçaklarına ufoyu düşürmeleri için emir verdi. Mig uçakları havalanır
havalanmaz ufo ok gibi yukarı fırlamış, bulutların içinde kaybolmuştu. Mig
pilotları böyle yüksek hızla seyreden bir aracı kovalamanın anlamsızlığını
bildiklerinden üslerine geri döndüler ve olayı uzun uzadıya rapor ettiler.
Hem füze takımından, hem de pilotlardan toplanan kanıtlar ivedi başlığı
altında Moskova’daki askeri karargaha gönderildi ve birkaç saat içinde
“Nyet” şifreli bir emir geldi. Sanki dalga geçiyormuş gibi aynı ufo ertesi
hafta tekrar ortaya çıktı. Üstelik bu kez daha büyük, daha parlaktı, hatta
orak-çekici daha andırır olmuştu. Kafkasya’daki orduda görev yapan bilim
adamları, en geniş hayal gücüne sahip kişilerin bile bu ufoyu bir takım
yıldız ya da yeni bir gezegen olarak teşhis edemeyeceği konusunda görüş
birliğine vardılar.Yerel halktan bazı kişilerse, orak-çekiç şeklindeki bu
tuhaf ufoyu Sovyetler Birliğine mutlu bir gelecek müjdeleyen semavi bir
alamet olarak değerlendirdiler! (Sayfa: 44-62)
VİMANA-
Tarih Öncesi Uzay Araçları
Kadim Hint metinlerinde uçan araçlardan, Vimana’lardan söz edilmektedir. Bir
Budist rahibin, MS. 4. yüzyılda Seylan’dan Java’ya Vimana’yla giderek kralı
Budist yaptığı söylenir. Ramayana Destanında iki ve ikiden fazla motoru olan
uçan araçlardan söz edilir. Mahabbarata Destanında ise, akıl almaz
büyüklükteki çok motorlu Vimana’lardan söz edilmektedir. Bu tarif
uzaylıların ana gemilerine uymaktadır. Mahabbarata’nın kahramanı Arjuna,
cennete yaptığı yolculuk sırasında havalanan ve yerde duran Vimana’lardan
bahseder. (Sayfa: 7-12)
Halkatha adlı kadim Babil metni, uçan makinelerin en eski miras ve
kendilerine yükseklerden gelenlerin bir armağanı olduğunu yazar, bu
makinelerle birçok hayatın kurtarıldığından bahseder. İngiliz yazarı W.Scott
Elliott’un 1895’de yazdığı ‘Atlantis’in Öyküsü’ adlı kitapta kadim
Atlantis’in sahip olduğu uçan araçlardan söz edilir.Yazara göre bu araçlar
ahşap ve metalden yapılıyorlardı. Ağaç olanlar çok ince tahtadandı ve
ağırlık yapmayan bir madde püskürtülerek tahtanın deri gibi sertleşmesi
sağlanıyordu. Metal olanlarsa genellikle alaşım oluyor, beyaz ve kırmızı
metallerden yapılıyordu. Sevk ve dümen donanımları her iki uçta da
kullanılabiliyordu. İlk zamanlarda sevk edici güç olarak vril, yani kişisel
vibrasyonları yükselten levitasyon prensibi kullanılıyordu. Sonraları eterik
nitelikteki güçler kullanıldı. Maksimum hızları saatte 150 km idi. (Sayfa:
13-15)
“Mu’nun Çocukları” kitabının yazarı James Churchward, Hindistan’da
rahiplerin kendine bazı kadim metinler gösterdiklerini ve bunların Hint
uygarlığından evvelki bir uygarlığa ait olduğunu söylediklerini yazar.
Metinlerin hava gemilerinin yapımıyla ilgili bilgileri, motor çizimlerini ve
talimatları barındırdığından bahisle, motorun bir kez çalıştırılması halinde
yatakları aşınana kadar çalışabileceğini, araçların yakıt olarak havayı
kullandıklarını, 1.500-4.500 km süren uçuşlar yapabildiklerini belirtiyor.
(Sayfa: 22-23)
İngiliz yazar Desmond Leslie George Adamsky ile birlikte yazdığı kitapta
ufoları sevk eden gücün yaşam gücü, yani biyokozmik güç olduğunu söylemekte,
bu savını şöyle açıklamaktadır: “Yaşam gücünü ufolarda kullanabilmek için
operatörün spiritüel açıdan oldukça evrimleşmiş olması gerekir. Çünkü
operatör (pilot) bu gücü kendi benliği vasıtasıyla akümülatörlere ve sevk
edici mekanizmaya kanalize edemiyorsa hiçbir sonuç elde edemez. Ele
geçirildiği söylenen ufoların uçurulamaması bu yüzdendir. İnsandaki yaşam
gücü belkemiğinin tabanında yerleşik olup ‘kundalini’ adıyla bilinir. Tıpta
bir asanın çevresine dolanmış çift yılanla (pozitif ve negatif) gösterilen
sembol kundalini enerjisini temsil eder. “Caduceus” denilen “Hermes’in
Asası” da bu şekildedir. Kundalini yükselmeye ve yedi spiritüel çakrayı
tırmanmaya başladığında kişi üstat (Adept) olur.
“Bu merkezler yedi titreşim hızına ya da var oluş düzeyine tekabül ederler.
İnisiyasyonun bu aşamasında üstadın kişisel atomları öylesine arınmış ve
güçlenmiştir ki, bedeni bir iletken gibi faaliyet gösterir. O artık ilahi
gücün yürüyen bir santralidir. Şifa verebilir, yaratabilir ve yok edebilir.
Bu güç, inanılması zor bir dakiklikle devasa taş blokları ayna gibi
yontabilir ve yerine koyabilir.
“Edgar Cayce’ın tarif ettiği Atlantis’in Alev Evindeki güç santralleri,
inisiyelerden alınarak depolanan bu yaşam gücüyle çalışıyorlardı.
Atlantisliler biyokozmik güç sayesinde kent ve mabetleri inşa edebiliyor,
ortamlarını aydınlatabiliyor ve uzay araçlarını çalıştırabiliyorlardı.
George Adamsky’nin bindiği ufonun kubbesindeki kristalle, döşemedeki daha
büyük kristalin metal bir kolon ya da manyetik direkle birbirine bağlanması,
insan bedeninin mekanik kopyasından başka bir şey değildir. Aşağıdaki
kristal belkemiğinin tabanındaki kundalinidir, manyetik kolon omuriliktir,
yukarıdaki kristal ya da güç bobini ise baştaki yüksek merkezlerdir. Ufo
pilotlarının tam alın hizalarında duran ufak bir cihaz, doğrudan başın beyin
epifizi hizasına denk gelir ki, burada yedinci merkez ya da çakra yer alır.
İki büyük kristalin ortasına rastlayan bu cihaz kristal ve platinden
yapılmadır. Pilotun zihni cihazla tam bir uyum içinde ve rezonans
halindedir. Pilotlar kozmik enerjiyi kendi varlıkları kanalıyla bu teçhizata
yönelterek ufoyu evrenin her yanına götürebilirler.” (Sayfa: 33-35)
Vimanaları sevk eden mekanizmanın harekete geçirilmesinde sesin de
kullanılmış olduğunu kadim Hint metinleri bize bildirmektedir. Samarangana
Sutradhara’da vimanaların melodi ve ritimlerle hareket ettirilebileceği
belirtilerek, “Zihin vimanayı ayakta tutan zemin haline geldi, sözler onun
üzerinde yürüyeceği yollar haline geldi. Ve arabanın önüne yerleştirilen Om
hecesi onu güzelleştirdi” denmektedir. Amerikalı mucit John Worrell Keely,
1890’da dünyanın kutupları arasında akmakta olan manyetik güçleri
araştırırken madde korpüsküllerinin titreşimle bölünebileceğini ve bu
prensibin bir motorun çalışmasına uygulanabileceğini keşfetti. Bu titreşimi
kemanla çaldığı belirli bir notayla sağlıyor ve harekete geçirdiği
esrarengiz güce ‘Dynaspheric Güç’ adını veriyordu. Titreşimin oluşması için
Keely’nin kişisel vibrasyonuna ihtiyaç vardı, bir başkası onun motorunu
çalıştıramıyordu. Keely sonradan 4 kg’lık metal bir hava aracı yapmış,
esrarengiz ses titreşimiyle aracı havada asılı tutmuş, yere indirmiş ve
hareket ettirmişti. (Sayfa: 35-37)
Ufo Bilimsel Kuramları
Yazarı: ..
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: Bilim Araştırma Merkezi
Yayın Yeri:
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1978
Dili: Türkçe
UFO
–Bilimsel Kuramları
Bir uçan daire geceleyin millerce öteden görülebilen bir korona üretir. Uçan
dairenin biçimi aerodinamiğin gereklerine değil, elektrostatik ve çekim
yasalarının gereklerine uymaktadır. Tepkime yöntemiyle havayı yararak
ilerleyen uçaklarda görülen ısı engeli ya da yüzey sürtünmesi onlar için söz
konusu olamaz. Aracın maddi kenarı, önündeki elektrikle yüklü alanın
yarattığı bir boşluğa girer. (Sayfa: 8)
Uçan daireler elektrostatik manyetik araçlardır. Aracın üzerindeki dış
yükleme, radar dalgalarının araçtan yansımasını önleyecek bir frekansta
titreşebilir. Araç hız kazandıkça dış alan koronası, aracın ilerlerken
kestiği güç hatlarının hızına izafi olarak genişler. Aracı çepeçevre saran
bu korona, ufonun hızının enerji oranına göre kırmızı, kavuniçi, sarı,
yeşil, mavi ve mordan parlak beyaza kadar görünür tayfın çeşitli renklerine
bürünebilir. Dünyanın buharla yüklü atmosferi içinde, havadaki buharın
iyonlaşması statik alan yüküne orantılı olarak yoğunlaştığından araç
çevresinde bir bulut oluşturabilir. (Sayfa: 13)
Negatif elektrik yüklü bir kağıt mendilin, üzerine tutulan üç binlik bir
asetilen lambası alevinde bile yanmadığını ya da kavrulmadığını görüyoruz.
Dış kabuğunda negatif bir polarlık yükü taşıyan uzay aracının dış yüzeyi hiç
ısınmadan saatte binlerce millik bir hızla nasıl uçtuğunu böylece
kavrayabiliriz. Atmosfere girişlerinde bizim uzay kapsüllerinin üzerinde
yaratılacak negatif statik yükleme bir alev kalkanını gereksiz kılacaktır.
(Sayfa: 14)
Acaba ufolar uçan laser üreteçleri midir? Işın yayıldığında havada kalan
disk, ışın odaklandığında hızla ilerlemektedir. Laser ışınının nabız gibi
çalışması hareket halindeki diskin bir yükselip bir düşmesine yol açacaktır
ki, salınım denen bu hareket ufolarda gözlemlenmektedir. Özet olarak
diyebiliriz ki, biz burada yoğun laser ışınları ve füzyon enerjisi
boşalımlarıyla işletilen, dönen bir tekerlek ya da diskle dengelenen,
laserleri için enerjiyi çevresindeki elektrostatik enerjiden ya da kimyasal
hücrelerden sağlayan bir ufo kavramı hipotezini tüm ufo araştırmacılarının
dikkatine sunmaktayız. (Sayfa: 31-33)
New York Colombia Üniversitesinde kuramsal fizik profesörü olan Gerald
Feinberg, 1967 yılında Tachyon’larla ilgili kuramını yayımladı. Tachyon
sözcüğü Yunanca’da hız anlamına gelen tachyos’dan gelmektedir. Feinberg,
Einstein Kütlesi’nin karşıtının varlığına dair matematik bir kanıt
vermiştir. Bu karşıt, sonsuz hızla hareket eden, fakat ışık hızına
yaklaştıkça yavaşlayan parçacıklardır. Feinberg’e göre takyonlar ışıktan bir
milyar kere daha hızlı hareket ediyor, fakat hızları ışık hızına ya da daha
düşük bir hıza indirgendiğinde yok oluyorlarmış. Bundan üç yıl sonra 1970’de
John ve Allen Geoffrey adlı iki İngiliz bilim adamı bir manyetik alan
keşfettiklerini açıkladılar, bu alanın karakteristikleri Einstein’in
yanıldığını ortaya koyuyordu. İki İngiliz’in gözlemlerine göre bu manyetik
alanın içindeki parçacıklar ışıktan iki kat daha hızlı hareket ediyorlardı.
Böylece Einstein’in kuramının temelinde iki büyük gedik açılmış oldu.
(Sayfa: 37)
Dr. Marcel Pages’e göre, yerin çekim gücü elektromanyetik yapısının tam
tersi bir alan yaratılarak nötralize edilebilir. Bu tür bir alan
oluşturabilecek her uzay aracı ya da aygıt, yer çekiminden kurtulup alan
yönünde gitmek koşuluyla kendini sonsuza kadar hareket ettirebilir. (Sayfa:
39)
ZAMAN
VE RÖLATİVİTE
Uzaydaki büzülme, uzayın içine gömülü haldeki tüm cisimleri de büzer.
Uzaydaki tüm şekil değişiklikleri ona gömülü cisimlere de aynen yansır.
Uzayı elastiki jelatinimsi bir madde olarak düşünürsek, bu jelatinin
sıkıştırılması, döndürülmesi veya çekilmesi halinde içindeki cisimlerin
şekilleri de otomatik olarak değişecektir.
Objelerin uzunlukları rölativistik hızlarda (ışık hızına yaklaşan) kısalıyor
gibi görünür. Hareketli bir sistem içindeki bu tür uzunlukların kısalması ve
zamanın uzaması, ancak ışık hızına yaklaşan hızlarda fark edilebilir bir
değere ulaşır. (Sayfa: 11-15)
Amerikalı filozof Manly P. Hall’e göre, geçmiş zaman fiziksel duyularımızla
nüfuz edemeyeceğimiz gölgelere gömülüp gitse de yine mevcuttur. Eğer
geçmişin vibrasyonları elektriksel yükseltme (amplifikasyon) yoluyla
şiddetlendirilebilse, geçmiş çağlar tekrar canlandırılabilir ve canımız
istediği zaman bir düğmeye basarak geçmişi seyredebiliriz. Aslında ‘geçmişin
fotoğrafının çekilmesi’ olarak nitelendirebileceğimiz bir uygulama günümüzde
yapılmaktadır. Amerikan Hava Kuvvetlerinin geliştirdiği özel bir enfraruj
kamerasıyla bir keşif uçağından yerdeki boş bir araba park yerinin fotoğrafı
çekildiğinde, birkaç saat önce oraya park eden ama çekim anında orada
bulunmayan arabaların görüntüsü elde edilmektedir. (Sayfa: 23-24)
A.P. Sinnet’in derlediği ‘Mahatma Mektupları’ adlı eserde, Tibet’teki bir
tür sihirli aynadan bahsedilmektedir. Söz konusu kitapta Sinnet şöyle
yazıyor: “Her mabedin bir karanlık odası bulunur. Odanın kuzey duvarının
cilalanmış bakırdan oluşan ve eşyayı ayna gibi yansıtan bir yüzeyi vardır.
Mürit, kalın camdan yapılmış bir kabin içindeki üç ayaklı sehpaya oturur.
Operatör lama, ayna ve müritle üçgen oluşturacak şekilde müridinkine benzer
bir sandalyede oturmakta, müridin tam başının üzerinde kuzey ucu yukarı
bakan bir mıknatıs sallanmaktadır. Operatör lama celseyi başlattıktan sonra
müridi yalnız bırakır. Mürit duvardaki sihirli aynada üç boyutlu zaman
görüntülerini izlemeye başlar.” (Sayfa: 24)
Yazar Andrew Thomas bir arkadaşının başından geçen olayı şöyle anlatıyor:
“Yaşlı Taoist Çinli bir arkadaşımdan mendilini istedi, mendili yere yayarak
arkadaşıma mendile bakmasını söyledi. Sanki sinema perdesiymiş gibi birden
mendilin üzerinde görüntüler belirmeye başladı. Mançurya’nın Japonlar
tarafından işgali, arkadaşımın Şanghay’da geçen yılları, büyük okyanustaki
İkinci Dünya Savaşı ve arkadaşımın Avrupa’ya dönmek üzere Asya’dan ayrılışı
mendilin üzerine ardı ardına görüntüler şeklinde yansıdı.” (Sayfa: 25)
Okült yazar Ferdinand Ossendowsky, Moğolistan’daki Narabanchi Kure
Manastırı’nın Hutuktusu’nun kendini içinde Buda heykeli bulunan kutsal bir
odaya götürdüğünü söyleyerek başından geçen olayı şöyle anlatmaktadır:
“Hutuktu hatiğimi alarak Buda heykelinin omuzuna koydu, mihrabın önündeki
kilimin üstüne secde edip duaya başladı, bana da heykelin arkasındaki
karanlık boşluğa bakmamı söyledi. Az sonra karanlıkta duman bulutları ve
şeffaf ipliksi görüntüler belirdi. Giderek yoğunlaştılar ve karımla
dostlarımın içinde bulunduğu bir oda belirdi. Karımın giydiği elbiseyi hemen
tanıdım, yüz hatları gayet belirgindi. Sonra görüntü yine karardı, Hutuktu,
“Merak etmeyin aileniz gayet iyi ve sıhhatte” diyerek Buda heykelinin
üzerindeki hatiği alıp bana geri verdi.” (Sayfa: 25-26)
Apokrifal Yeni Ahit’te, şimdiki anın genişleyip ebediyen mevcutmuş gibi
hissedildiği bir ‘zaman durması’ tarifine rastlamaktayız: “Şimdi ben Yusuf
yürüyordum ve yürümedim. Ve havaya baktım ve havayı gördüğümde hayretler
içinde kaldım. Ve göğün direğine baktım ve durduğunu ve gökteki kuşların
hareket etmediğini gördüm. Ve yere baktım ve hazırlanmış bir tabak ve
yanında işçiler gördüm ve elleri tabağın içindeydi ve yemeğini çiğneyenler
çiğnemiyordu ve yemeği tabaktan alanlar almıyordu ve ağızlarına götürenler
götürmüyordu, fakat hepsinin yüzü de yukarıya dönüktü. Güdülmekte olan
koyunlar gördüm ve ilerlemeyip duruyorlardı ve çoban değneğiyle koyunlara
vurmak için elini kaldırmış ve eli yukarda kalmıştı. Ve ırmağın akışına
baktım ve çocukların suya uzanan ağızlarını gördüm ve içmiyorlardı. Ve
birden her şey yoluna devam etti.” İşte bu ‘zamansız süre’dir. Burada insani
anılarımızdan birini bir sonraki izlemez. Bilinç bir andan ötekine adımını
atmayıp Ebedi Zaman’ın bir parçasında durur. (Sayfa: 31)
Ünlü Mistik Meister Eckhart şöyle der: “Eğer bir kimse son altı bin yılın ve
dünya sona erene kadarki geleceğin zamanını ve tüm olaylarını toplayacak
bilgi ve güce sahip olsaydı, bütün bunların tek bir şimdiki an halinde
toplanması zamanın bütünlüğünü verecekti.” (Sayfa: 32)
Ouspensky’ye göre zaman mevcut değildir. Sürekli ortaya çıkan ve sürekli yok
olan bir olaylar çeşmesi yoktur. Her şey hep mevcuttur, sadece ebedi şimdi
vardır. Sınırlı zihin bunu kavrayamaz. Ebedi şimdi, her şeyin acımasız bir
şekilde önceden belirlendiği anlamına gelmez, öyle olsaydı evrim gereksiz
olurdu. Gerçek dünya sonsuz bir olasılıklar dünyasıdır. Zihnimiz bu
olasılıklardan sadece birini izler, oysa olasılıkların hepsi gerçekleşir,
ama biz bunu göremeyiz ve bilemeyiz, insan zihninin zayıflığı da buradadır.
(Sayfa: 33)
St. Augustine, zamanın üçe katlanmış bir şimdiki zaman olduğunu söyler.
Durum şöyledir: Deneyimlediğimiz şekliyle şimdiki zaman. Şimdiki zamanın
anıları halindeki geçmiş zaman. Şimdiki zamanın umutları halindeki gelecek
zaman. (Sayfa: 38)
Kendilerini Dünyanın Bakıcıları olarak kabul eden Hopi Kızılderililerinin
dilinde sadece şimdiki zaman kullanılır. Geçmiş zaman, tezahür etmiş şimdiki
zamandır. Gelecek ise tezahür etmekte olan şimdiki zamandır. (Sayfa: 38)

Dünyalılara Bildiriler - Ashtar Sheran
Yazarı: Ashtar Sheran
Çeviren: Yavuz Keskin
Hazırlayan:
Yayınevi: Ruh ve MAdde Yayınları
Yayın Yeri: İstanbul
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1991
Dili: Türkçe
ASHTAR SHERAN
DÜNYALILARA BİLDİRİLER
RUH VE MADDE YAYINLARI
Ashtar Sheran, evrendeki çeşitli yıldız
sistemlerinden gelen uzaylı grupların meydana getirdiği Galaktik Federasyona
bağlı Uzay Donanmasının komutanıdır. (Derleyen)
ANTİ ALEM
Soru- Niçin tüm dünyayı varlığınıza inandıracak şekilde
kesin bir iniş yapmıyorsunuz?
Ashtar- Bu kendimizi küçümsenemeyecek tehlikelere atmak
demektir. Düşmanca tutumunuz ve savaşçı ruhunuz, yöneticilerinizle yakın
temasta bulunmamızı engelliyor. Binlerce yıl önce durum farklıydı, o
zamanlar dünyalı insanlardan çekineceğimiz bir husus yoktu. Atalarımız (ki
biz onların enkarnasyonuyuz) tanrıymış gibi saygı gördüler. Vaktiyle Sina
Dağına büyük bir ana gemi inmişti. Ama günümüzde durum farklı, çünkü
belirttiğiniz türden bir iniş dünya çapında bir paniğe yol açabileceği gibi,
bize de hiçbir yarar sağlamayacaktır.
Soru- Uzay araçlarınızın duyularımızla alay edercesine
hareket etmeleri bizi şaşırtıyor, ufolarınız mucizevi şekilde aniden belirip
yine aynı hızla gözden kayboluyorlar. Bu olaylar o kadar esrarlı ki,
psikologlarımız bu gözlemlere bazı psikopatların hayalleri ya da
halüsinasyonları sıfatını yakıştırıyorlar. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?
Ashtar- Biliminiz aşırı derecede maddi fenomenlere
yönelmiştir. Biliminize göre tek bir evren vardır, o da gözle görülebilen ve
ölçülebilen evrendir. Oysa bu büyük bir yanılgıdır, çünkü gözle görülen
evrene zıt, görünmez bir evren daha vardır, yani zıt bir kutup. Bu anti
evren, hayat formları hemen hemen aynı olduğu için yapısı ve bileşimi
itibariyle maddi evrene benzer.
İçinde beşeriyetler barındıran anti alemlerin canlı varlıkları sizi fark
edemezler, en azından son derece kompleks cihazlar olmadıkça. Tanrının
sonsuz ve sınırsız Ruhsal Hiyerarşisi anti alemlerle karıştırılmamalıdır.
Ruhsal alem (spadyum) enkarnasyonlar arasında uğranılan bir ara istasyondur,
ayrıca yetkili bir adli kuruluştur, hesaplaşmanın, telafinin, tövbe ve
ödüllendirilmenin gerçekleştiği yerdir. Orada kötü ya da geri denebilecek
varlıklar da bulunur.
Anti alem ise madde alemiyle bir bütündür. Yaratılışın bu iki ortamı
arasında nöbetleşe ilişkiler vardır. Bu iki alem, hatırı sayılır enerjiye
sahip iki manyetik kutup oluşturur. Siz bu güçleri pozitif ve negatif olarak
nitelendirirsiniz, kutuplaşmış enerjiler çekim dediğiniz şeyi yaratırlar.
Yıldızlar arası uzaklıklar, yıldızların kendi çekimleriyle değil, maddi
alemlerle anti alemlerin çekim gücüyle belirlenir.
Evrenin elektromanyetik alanlarını ustaca kullanarak hareket ettiğimizi
sanıyorsunuz, öyle değil. Biz iki farklı çekimin alanını kullanırız. Zıt
kutupları, karşılıklı birbirini iten iki evren olarak tasavvur etmeniz
gerekir. Ufoların size fantastik gelen hareketlerinde ne atom gücünü, ne de
elektronik sistemleri kullanırız, sadece evrenlerin kutuplanışını işler hale
getiririz, o kadar. Kısaca, uzay gemisinin kutuplarını tersine çevirmemizi
sağlayan, maddi alem ve anti alem dengesinde değişiklik meydana getiren
cihazlar kullanırız.
Kutup değişimi esnasında, uzay aracı içindeki her şeyiyle maddi hayattan
çekilir, yani ortadan kaybolur, bu durumdaylen hiçbir radar aygıtı bizi
tespit edemez. Araç madde tarafından şiddetle geri itilmiştir, böylece ufo
hayal bile edilemeyecek bir hıza ulaşır. Yerin çekim gücü misliyle
artırılmış bir karşıt güç haline getirildiğinden, elde edilen hız ışık
hızıyla kıyaslanamayacak kadar yüksek bir hızdır. Demek ki, önemli olan
ayarlama ve yönelmedir, bunu gerçekleştirmek için ışık cisimciklerini (corpuscule)
kullanırız. Siz henüz bu işlemleri gerçekleştirmekten çok uzaksınız, bu
konudaki cehaletinizi yıllarla ifade edecek olursak, binlerce yıl geri
olduğunuzu söyleyebiliriz. Üstelik bu gelişiminizi engelleyen savaşlar göz
ardı edilerek ifade edilmiş bir süredir.
Soru- Ufo dediğiniz araçlar neden fincan tabağı
şeklindeler?
Ashtar- Dış görünüş küresel bir şekle sahiptir. Bu küre,
üst ve alt yüzeyleri kutuplanmış bir diske tutturulmuştur. Diskin iç
kısmında anti aleme yönelik kutup değişimi yapılarak bir karşı çekim (anti
gravitasyon) yaratılır, bu değişimin gücü ayarlanabilir. Uzay gemisinin
maddi alanı terk etmesi esnasında araç ışıklı bir görünüm kazanır ve tümüyle
gözden kaybolur. Aksi yöndeki işlem de aynı şekilde gerçekleştirilir. Enerji
kutuplarının değiştirilmesi, maddenin anti maddeyle ilişkiye geçirilmesi
demektir. Bu iki madde yan yana olamaz, birbirlerini iterler. Bir ufonun
kutup değiştirerek anti maddeye bağlanması, hatırı sayılır manyetik bir
gücün harekete geçirilmesine yol açar. Eğer ufo dünyaya yakınsa müthiş bir
hızla uzaya fırlar.
Yıldızlar arası yolculukta anti madde yönünde bir değişim
gerçekleştirmekteyiz. Ayrıca yer değiştirme esnasında kullandığımız ayrı bir
sevk gücümüz daha var. Terminolojinizde ona takion vasıtasıyla elde edilen
hyperdrive diyorsunuz. Bu farklı sevk vasıtaları birlikte kullanılabilir.
Ani ve keskin dönüşlerde yaptığımız şey, ufoyu o yana eğmekten ibarettir.
Her geminin özel güç alanları vardır, bunlar bizi atmosfer sürtünmelerine ve
su basıncına karşı koruyan kalkanlardır. Demateryalizasyon (maddelikten
çıkma), ufonun içindeki bir teknikle mümkün olur. Her insanın sahip olduğu
astral beden rahatça dolaşırken, yarı demateryalize haldeki beden ufonun
içinde kalır.
Soru- Tamamen hareketsiz ufolar gözlemlendi, bu nasıl
mümkün oluyor?
Ashtar- Ufo böyle bir izlenim yaratsa da asla durmaz. Bu
durumdaki bir gemi, kendini gezegenin rotasyon hızına ayarlamış haldedir,
yani seyir halindedir. Gemi uzayda inşa edilir, kalkışı da bir gezegen
üzerinde değil yine uzayda gerçekleşir. Hayal gücü en geniş şairleriniz bile
böyle bir imalatı tasavvur edemez. Devasa bir ana geminin gezegen üzerinden
kalkış yapması, o gezegenin yörüngesinden sapmasına yol açabilir, çünkü dev
enerji dalgaları gezegeni etkileyebilir.
Soru- Bir ana gemi kendi özel enerjisiyle yolculuk
yapabilir mi?
Ashtar- Hareket halindeki bir geminin tamamiyle anti
maddeye bağlanmış olması gerekir. Bu andan itibaren gemi uzayda muazzam bir
güçle yol alır, ama istenilen hıza ulaşılamazsa kendi özel enerjimizi de
devreye sokarız. Bunun için fotondan daha küçük partikülleri kullanırız,
böylece gemi ışık hızından çok daha süratli olan hyperdrive hızına ulaşır.
Eğer anti maddeye yönelik kutup değişimi çok ani yapılırsa mürettebat büyük
zarar görebilir, bu yüzden manevra tedrici yapılmalıdır. Geminin ışığında
gözlemlediğiniz değişimlerin sebeplerinden biri de budur.
Gemi anti maddeye doğru kutup değişimi yaptığı zaman ilginç bir şey olur.
Uzay aracındaki yolcu, yıldızların görüntüsünün yavaş yavaş değiştiğini ve
yeni bir alemin gizlerini açmaya başladığını görür. Bilinen evrenin gezegen
ve güneşleri kaybolur ve anti maddeden oluşan göksel cisimler ortaya çıkmaya
başlar. O zaman uzay gemisini bir ateş sütunu halinde görürsünüz, bu onun
saydam haldeki dış görünüşüdür. Vaktiyle Kızıldenizin ikiye bölünmesi ve
bazı deprem olayları kutup değişimiyle yaratılan devasa enerji akımları
tarafından meydana getirilmiştir. Dolayısıyla, bir uzay gemisi New York gibi
büyük bir kenti yerle bir edebilir. Bunu bir tehdit olarak algılamayın, bu
güçler hakkında bir fikriniz olsun diye söylüyorum.
Soru- Bazı bölgelerde mevzilenmiş kötülük, anti alemde de
hüküm sürüyor mu?
Ashtar- Kötülük her yerde vardır, yani elverişli her yere
yerleşebilir. Biz kötülüğü büyük çapta yendik. Kuşkusuz bizim toplumumuzda
da hala bazı küçük yalanlar ve karakter zayıflıkları yok değil, ama cinayet
asla. Kötülük dünya insanlığını üstesinden gelemeyeceği durumlara
zorlamaktadır, işte bu yüzden size yardım etmeye geldik.
Soru- Belirli bir planı gerçekleştirmek üzere dünyaya
geldiniz, bunun belli bir süresi var mı?
Ashtar- Evet, bazı safhalar önceden belirlenmişti ve
bilinmekteydi. Örneğin, Sina Dağında Tanrı emirlerini teslim ettiğimiz
zamanki safha. O sıralarda dünya bizim için herhangi bir gezegenden daha
fazla önem taşımıyordu, ama bugün evrensel bir sorun haline gelmiştir.
Soru- Anti evren bulunduğumuz evrenden çok mu farklı?
Ashtar- Hayır, aralarında büyük bir benzerlik var, doğal
olarak o evren de iskan edilmiştir. Anti alem başka bir boyuttur, fakat bunu
dördüncü boyutu olan bir alem gibi düşünmeyiniz, yani bu boyutun görünüşü de
yine üç boyutludur. Anti madde, maddenin iki kutbunun olması gibi tamamen
doğal bir şeydir. Orada da rölativite yasası geçerlidir. İki evrenden her
biri, dıştan bakıldığında diğeri için mevcut değildir, oysa her ikisi de
vardır. Bu bir illüzyon değildir, iki evren uçsuz bucaksız manyetik kutuplar
oluştururlar. (Sayfa: 19-36)
DÜNYA İNSANLARI
Yaşamın ebedi olduğuna birkaç kez dikkatinizi çekmiştim. İnsanın et ve
kandan oluşan kısmından değil, ruhsal prensibinden söz ediyorum. İnsan
evrenin bir parçası ve Tanrının bir cüzüdür. İnsan beyninin rolü tembellik
yüzünden çok kısıtlanmış durumda, büyük bölümü hiç kullanılmıyor, düşünceniz
belli bir noktaya çıkar çıkmaz duruyor, daha öteye gidemiyor. Dünya
insanının ölümden ötesini anlayamamasının sebebi budur. Tabuttan ötesini
düşünmek istemiyorsunuz, örneğin düşünce faaliyetinin ölümden sonra da devam
ettiği gerçeği size saçma geliyor. Oysa düşünce kimi zaman somut yaşamdan
daha önemlidir. Şuurunuz ölümsüzdür. Evet geçmiş yaşamlarınızın anısı bir
sis perdesiyle örtülü gibidir, ama tamamen silinmiş de değildir. İnsan ruhu
dünyevi bedenini bırakıp özgürleştikten sonra binlerce yıllık olayları
hatırlar. Sormak istediğiniz sorular var mı?
Soru- Diyalektik materyalizm, insan şuurunun maddenin ürünü
olduğunu ileri sürüyor.
Ashtar- Eğer tüm hatalarınızı bir bir saymak gerekseydi,
binlerce cilt kitap olurdu. Şuur hiçbir şekilde maddenin ürünü değildir,
uzayda hür bir şekilde evrimleşir. İnsanın, şuurun kafasının içinde yer
aldığı zannına kapılması bir yanılgıdır. Şuurun kapsam alanı milyonlarca
kilometrelik bir saha olabilir, bununla birlikte nihai etkisi bedende yer
alır. Etkinin son bulduğu nokta ruhsal beden (perispiri) ya da semavi beden
(astral beden) de olabilir. Şuurun kendine vasıtalık edecek bir araca, bir
alete ihtiyacı vardır, fakat bu aletin ille de et ve kandan oluşmuş bir
beden olması gerekmez. İnsan ölüp beyin tüm fonksiyonlarını yitirse de şuur
ölmez. Beynin görevi, şuurun kendine özgü titreşimine aracılık etmekten
ibarettir. Bu titreşimden en ufak bir sapma deliliğe sebebiyet verir. Beyin
düşünmek için değil, titreşimi kontrol için yaratılmıştır.
Soru- İnsan ruhunun ölümsüzlüğüne ilişkin sürüyle kanıtı
bilim adamlarının kuşkuyla karşılamaları, inkar etmeleri anlaşılmaz bir
tutum değil mi?
Ashtar- Dünyanızda sadece kuşku ve inkar değil, büyük
cinayetler de hüküm sürüyor. Bilim adamlarınız yakında gerçekleşecek İlahi
Adalete boyun eğecekler. Tanrısızlığı kalkan edinmiş beceriksiz
psikologlarınız kesin doğruları reddedip onları fanteziye ya da
halüsinasyona bağlamaktalar! Gerçeğin kendilerinden saklandığı halklar
yalanlarla yönetilmekte, büyük cinayetler kahramanlık gibi gösterilmekte ve
aşağılık işlerin diplomasi adına yapıldığı ileri sürülmektedir. Şiddet ve
kaba güç sıradan bir iş sayılmakta, ırklar arasındaki kin ve düşmanlığa
normal şeylermiş gibi bakılmaktadır. Semavi dinler saptırılarak amacından
uzaklaştırılmakta, fanatizm üreten kurumlar haline getirilmektedir. Tanrıya
hakaret edilip sövülmekte, yaratılışın kör bir tesadüften ibaret olduğu
ileri sürülmektedir. Kitleler koyun gibi pasifleştirilmekte, bazı açıkgözler
küçümseme ve küstahlıkla yükselip toplumun emekçilerinin sırtında asalaklar
gibi yaşamaktadırlar. Bu kişiliksiz kaba insanlar birbirlerine pastanın
dilimlerini sunmakta, tavus kuşları gibi kabarıp içki alemleri düzenleyerek
nefis yemekler yemektedirler. Onlara göre Tanrı gözle görülür ve elle
tutulur olmadığı için yoktur, bu yüzden masalarına da oturamaz! (Sayfa:
37-40)
İNSAN OLMAK
Yöneticiler konuşuyor, halklar susuyor. Dünyada anlayamadığımız bir
kayıtsızlık ve umursamazlık hüküm sürmekte, kitlelerin dikkati olumsuz
şeylere çekilmekte, bu amaçla çeşitli sektörler geliştirilmektedir. Bu arada
kulis arkasında çevrilen işler, döndürülen dolaplar halklardan gizli
tutulmaktadır. Oynanan namussuzca bir oyundur. Tüm dünyada kokuşmanın
getirdiği pis bir esinti hüküm sürmektedir. Her siyasi akım mutluluk
formülünün kendinde olduğuna beşeriyeti inandırmak istiyor, bunlar yönetici
sınıfların yerlerini korumalarını sağlayan yöntemlerdir. “Kendini bilmek”
kimseyi ilgilendirmiyor, olumluya, iyiliğe ve insanlaşmaya doğru en ufak bir
çaba harcanmıyor. Siz insan tabirinden ne anlarsınız ki? İnsan evrenin en
zeki varlığıdır, siz sadece beşersiniz!
Binlerce ışık yılı uzaklıktaki uygarlıklar size yardım için Tanrısal
mesajlar getiriyor, astronot ve misyonerler yolluyor, ama filozoflarınız
getirdiğimiz yasaların zamane öğretmenleri tarafından icat edildiğini ileri
sürüyorlar. İşte sizin teşekkür tarzınız bu! Oysa On Emir yüksek bir
uygarlığa erişmiş gezegenlerdeki dinlerden gelmiştir, bu emirleri bir uzay
gemisiyle getiren bizlerdik. Dünya tehlikededir ve tehlike giderek
büyümektedir. İster kabul edin, ister etmeyin bizler İlahi Hiyerarşilerin
elçileriyiz! Şimdi sorularınızı cevaplayabilirim.
Soru- Şu sıralar çok sayıda mümin kiliseden elini eteğini
çekiyor, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Ashtar- Bünyesinde objektif gerçeği tam anlamıyla
barındırmayan dinlerinizden hiçbiri kurtuluşu gerçekleştiremez.
Hıristiyanlık bu gerçeğin son derece ufak bir bölümünü içerir, Musevilik de
öyle. Bu yüzden, müminlerin kiliseden elini eteğini çekmesini onaylıyorum.
Dinin tam anlamıyla neyi temsil ettiği hakkında insanların çoğunun maalesef
en ufak bir fikri bile yok, bu rahiplerinizin çoğunluğu için de geçerlidir.
Din bir zaman geçirme vasıtası, bir hobi değildir. Her insanın din
karşısında, yani gerçek ve yasa karşısında ödevleri vardır. Temel yasayı
bilenin bunu diğerlerine de açıklaması kutsal bir görevdir. Gerek İncil
yazarlarının, gerekse rahiplerin binlerce yıl boyunca insanlığa doğru bir
öğreti aktarmadıkları saptanmıştır. Din bir gariplikler ve fanatikler fuarı
değildir, din bir savaş alanı da değildir, o her varlığın hayati temelidir.
İdrak edemediğiniz bir şeyi reddetmekle büyük bir hata yapıyorsunuz. Yaradan
Allah bizim için de anlaşılmaz ve kavranılmazdır, fakat bu onu kabul etmemek
için bir gerekçe olamaz. Evrenler o kadar büyük, karmaşık ve çeşitli ki,
öyle ustalıkla, öyle zekice düzenlenmiş ki, önceden yapılmış dahiyane bir
planın varlığını insan kabul etmek zorunda kalıyor. Planlayan eşsiz bir
kudret dilediğine hayat veriyor.
Kitabı Mukaddes’te “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı” diye yazar.
Kitabı Mukaddes’in bu pasajı, diğer birçokları gibi bizim tarafımızdan
Musa’ya nakledilmemişti. Şimdi bu pasajın oraya nasıl sokulduğunu uzun uzun
anlatmaya gerek yok, fakat bilinmeli ki kafa karıştıran yanlış bir anlam
içermekte. Bu sözler büyüklük hırsına kapılmış bir rahibin elinden
çıkmıştır. Tanrı hiçbir insan varlığıyla yakından ya da uzaktan hiçbir
şekilde kıyaslanamaz. Tanrı sadece dünyadaki insanı yaratmadı ki, bir başka
gezegende yaşayan bizleri de yarattı, aynı şekilde et ve kemikten
varlıkların bulunduğu nice küreleri de yarattı. Şimdi onların Tanrısı da
yalnız onlara göre mi olacak? Olmaz öyle şey!
İnsanın Tanrıyla benzerliği, ancak yaratıcı faaliyet gösterme
yeteneğindedir. İnsanın Tanrıya benzeyen bir tarafı varsa, bu fiziki görünüm
değil şuurdur. Musa uzay gemisinde kırk günlük ikameti boyunca muhtemelen bu
yönde eğitilmişti. Fakat şurası muhakkak ki, bu öğreti zihin yapıları
yetersiz halefleri tarafından dejenere edildi.
Soru- Teleportasyon (bedenin bir yerden bir yere nakli)
olayında insanın hiç zarar görmemesini nasıl açıklıyorsunuz?
Ashtar- Mademki ruh ve beden diye bir şey var, o halde iki
ayrı bölüm var demektir. Vücut demateryalize olmuş olsa da, inşa yasası
ortadan kalkmaz. Canınıza gelince, o zaten dokunulmaz bir özelliğe sahiptir.
Şu halde teleportasyon en ufak bir zarara uğranmadan gerçekleştirilebilir,
çünkü bu yöntem saniyenin milyonda biri kadar kısa bir sürede
gerçekleştiğinden, vücudun bir tehlikeye maruz kalması söz konusu değildir.
Bir maddi zararın oluşabilmesi için nispeten uzun bir zamana ihtiyaç var.
(Sayfa: 41-57)
İNANÇLAR
Soru- Bir celsede, kurtuluşun spiritüel bir reformla mümkün
olabileceğini söylemiştiniz.
Ashtar- Evet, misyonumuzun amaçlarından biri de budur, sizi
huzura kavuşturacak olan da budur. Bir atom savaşı felaketine uğramanıza
izin verilmeyecektir. Üstün bir ırk tarafından gözetim altında
tutulmaktasınız, bunu böyle bilin ve hiç endişelenmeyin.
Soru- Sovyetler Birliği ufo fenomenine karşı hep ilgisiz
kalmıştı. Şimdi bu fenomeni çözmek için araştırmalara mı girişti, ne
dersiniz?
Ashtar- Dünyasal bakış açısıyla Sovyetler Birliği komünizmi
temsil eder, yani sadece dünyasal yaşama ve maddi bilimce kanıtlanmış olana
inanır, bilimin reddettiği derhal parti tarafından da mahkum edilir. Şu
halde, Sovyetler için ne bir gizem, ne de bir din vardır, onun tek dini
sosyolojidir. Bu ideoloji ne Kitabı Mukaddes’in bilgilerini, ne de Sina
Dağında verdiğimiz türden ilahi yasaları tanır. Parti kendini dünya
beşeriyetinin en büyük düşünürlerinin zirvesi olarak görür, Kitabı
Mukaddesle zıtlaşan mutlak bir mantıkları vardır. Cehaletten doğan ne ilkel
bir mantıktır bu!
Sovyet yöneticileri için gizem yoktur, Tanrı yoktur, ölümsüz olan ruh
yoktur, öte alem yoktur, ölümden sonra vicdani hesaplaşma yoktur, sorumluluk
yoktur, reenkarnasyon yoktur, Hıristiyanlık yoktur, kısaca dünya dinlerinden
hiç birinin hiçbir bakış açısı yoktur, yalnızca bilim üzerine kurulu beşeri
bilgi vardır. Bu yüzden, Sovyet biliminin duyular dışı idrake pencere açma
hakkı da yoktur, çünkü bu komünizmin çöküşüne yol açar, onlar bunu çok iyi
biliyorlar (bu mesaj 1956 yılında alınmıştır). Onlara göre biz tüm dünyadaki
askeri güçlerden daha büyük bir tehlike arzediyoruz. İşte bu yüzden
Sovyetler her türlü gizemi inkar etmek zorundadır, çünkü gizem Marksist
fikirlerin geleneksel düşmanıdır. Karl Marks her tür ilahi bilgiyi
reddediyordu, izleyicileri de onu taklit ettiler, çünkü ideolojiye karşı
gelmek istemiyorlardı. Bir gizem çözülüp aydınlatıldığı zaman sır olmaktan
çıkar. Öyle ki Ruslar ufo meselesini çözmeye, bu işin sırrını aydınlatmaya
çalışmıyorlar. Onlar ufoların ilahi iradenin tebliğleri ya da fiiliyle
herhangi bir ilgisi olmadığını zannediyorlar, işte yanıldıkları nokta budur.
Soru- Ufoların esrarıyla ilgilenen herkesin, verdiğiniz
bilgilerden yararlandığını sanıyoruz.
Ashtar- Biliminiz belli belirsiz de olsa bir başka evrenin
varlığını sezmeye başlamıştır. Anti madde kanıtlanmıştır, ama anti evrenin
sizinkinden ya da bizimkinden farklı olmadığını anlamanız gerekir. Hayat
formları ve maddenin varlığı bu noktada aynıdır, farklı değildir. Herşey
kavranılması mümkün olmayan o yüce planlayıcının iradesine göre
yaratılmıştır. Tanrı en kapsamlı şuurdur, ezeli ve ebedi olan sonsuz uzayın
en yüce kudretidir.
İnsanı bizzat Tanrının gözetlediğine, ona bizzat Tanrının rehberlik
yaptığına, ölümden sonra onun huzuruna çıkacağına inanmakla teoloji büyük
bir hata işlemektedir. Tanrı, Ruhsal Hiyerarşi aleminde mutlak bir yetkiye
sahip nice kurumlar, nice varlıklar yaratmıştır. Bu büyük varlıklardan biri
de, bir zamanlar kendine güç verip destek olduğumuz İsa’dır, bunu hala
yapmaktayız. (Sayfa: 64-73)
GELECEĞİN ELÇİLERİ
Dünyanın şu andaki durumu, son yıllardaki yanlış atılımlardan ileri
gelmiştir denemez, bu durum en azından 10 bin yıldan beri sürmektedir. Ama
bu süre içinde yaşam biçiminizde yine de belirli bir değişim meydana
gelebilmiştir. Teknik alandaki atılımlarınız gerçi dünyanın çehresini kökten
değiştirmiştir, ama bu atılımın anlamı hiç de dürüst bir şekilde saptanıp
ortaya konmuş değildir. Bir arınma yeri olan bu gezegen, üzerine düşen
görevi yerine getirmemiştir. Dünya insanlığı adeta yeminliymişçesine
arınmaya ayak diremiştir. Beşeriyetin böylesine alıklaşmış ve insanlığını
böylesine yitirmiş olması bizi dehşete düşürüyor!
Aydınlarınızın fikirleri korkunçtur, din adamlarınızınkiler ise çocukçadır.
Bu bönlük konusunda sizi uyarırım, çünkü bu durum spiritüel gelişiminizi
tümüyle frenlemektedir. İnsan ruhunu bekleyen tehlikeleri bilemezsiniz,
çünkü ahiret diye adlandırdığınız mekanları boş inanca dayalı fanteziler
sanıyorsunuz!
Uzay gemisi üretimini büyük oranda artırmış bulunuyoruz, şu anda bile
gezegeninizi kontrol altına alacak durumdayız. Sahip olduğumuz güçler bizi
bir düşman gibi görmenize yol açıyor, toplumlarınızın liderleri de öyle
düşünüyorlar. Başka gezegenlere gittiğimiz de oldu, ama hiçbir yerde
düşmanca karşılanmadık, bu tutum dünyanıza özgü bir şey. Uzay gemilerimiz o
kadar çok ki, istesek elektrik şebekelerinizi bir anda çökertebiliriz. Bu
kadarı bile hayatınıza ve savunmanıza büyük bir darbe indirmeye yeter.
Barıştan söz edip duruyorsunuz, ama iş onu gerçekleştirmeye gelince oralı
bile olmuyorsunuz. Mevcut durumunuzla barışı kurmanız olanaksızdır, çünkü
maneviyata ve dine dayalı olmayan bir barış doğaya ters düşen bir barıştır.
İmkansız sözcüğü dünyalılara has bir şeydir, oysa Tanrı için imkansız hiçbir
şey yoktur. Her dünyalı kendine şu soruyu sormaktadır: Tanrı var mı? Bu
soruya profesörleriniz bile doyurucu bir cevap veremez, bir kanaat ileri
sürmekten öte bir şey yapamaz. Bu soruya cevap verebilmesi için, insanın
dünya bedenini terk etmesi gerekir. Ama bu sefer de aynı bedenle tekrar
dünyaya gelemeyeceği için Tanrının varlığı çözümsüz kalmaya devam eder.
Bizde durum biraz farklıdır, çünkü kendimizi değişmezliğin kollarına terk
etmeyiz, sadece fizik gelişimle değil, spiritüel gelişimle de ilgileniriz.
Sırlara vakıf oluşumuzun hikmeti işte burada yatmaktadır. Dünyanızda din ve
evrensel ruh konusunda yalan yanlış kavramlar geliştiriyorsunuz.
Kiliseleriniz ve dini kurumlarınız nazarımızda bir tradisyondan, bir
tiyatrodan ve yalan yanlış bir yorum koleksiyonundan başka bir şey değildir!
Dinlerinizin yer yer pozitif hakikat parçacıkları içerdiğini inkar edemem,
ama buna rağmen hem insanların anlayışını bulandırmış, hem de tutumlarını
etkilemişlerdir. (Sayfa: 77-83)
EŞİTLİK ÖĞRETİSİ HAKKINDA
Komünizm akıl almaz gelişmeler kaydetmiş, uluslar arasında yüksek bir
gerilimin filizlenmesine yol açarak yeni bir çağı başlatmıştır. Bu dünya
görüşünü tahlil etmemiz gerek.
Özünden saptırılmış Hıristiyan kiliseleri, dünya insanlığının alt
tabakalarının evrimini frenlemiştir. Vasat insanlar ve yoksul halk
tabakaları üzerine zenginler kadar aydınlar da çullanmış, insanları baskı
altına almışlardır, bu tutum özellikle Rusya’da sergilenmiştir. Büyük
düşünürler Kutsal Kitabın her türlü mantığa ters düştüğünü söylerken,
rahipler aksini iddia etmişlerdir. Bu rahipler, insanların muhtemel
yanlışlar üzerinde kafa yormasını yasaklayan zihniyetin temsilcileriydiler.
Kutsal Kitaba göre bir tabu mevcuttu, hala da öyledir. Tabuya ilişen doğru
yoldan çıkmış sayılır, ebedi cehennem azabına layık görülürdü, hala da
görülmektedir. Marks ve Engels gibi büyük sosyologlar, ebedi cehennem
kavramına inanmama cesaretini göstermişlerdi. O amansız baskı karşısında
böyle davranabilmek, büyük cesaret isteyen bir işti doğrusu!
Spinoza’nın felsefesini incelemiş olan Marks, düşünceleri ve sarsılmaz
muhakemesiyle büyük bir dahi idi. Böyle insanlara büyük saygı duyarız, ama
diğerleri gibi o da trajik bir şekilde yanılmış ve tüm insanlığın zararına
yol açacak sonuçlar yaratmıştır. Dünya insanlığına eşsiz bir sevgi beslemiş
bu sosyologlara karşı nankörlük etmemek gerekir. Gerçi niyetleri pek
halisti, ama çabaları yanılgıdan ibaretti. Bu büyük düşünürlerin bizimle
hiçbir teması olmamıştı.
Marks’a göre Tanrı intikama susamış bir varlık olamazdı, sevgi tanrısı
olmadığına göre tahtı boştu. Ona göre insanların ibadet ve itaatleri, yalan
yanlış tanımlanmış bir objeye yönelikti. Yerine başka bir şey koymadan sahip
olduğu bir şeyi insanın elinden çekip almak zor bir iştir, hele o şey Tanrı
olursa! Akıl dışı bir Tanrının şüphesiz ispatlanmaya ihtiyacı olamaz, akıl
dışılığı bile bunun için yeterli kanıttır. Ama kilise bu akıl dışılığa dört
elle sarılmış durumdadır. Bizi kızdıran şey, politik dalaşlarınızda Tanrıyı
bahane olarak kullanmanızdır. Tevratta şöyle deniyor: “Tanrı insanlara Sina
Dağından hitap ediyordu” Tanrı, yani Evrensel Ruh çehresini hiçbir zaman
göstermemiştir, Tevratta ifade edildiği kadar gülünç bir tarzda tecelli
etmemiştir. Sina Dağında Tanrıyı gördüğünü sanan kişi feci bir yanılgıya
düşmüştür. Geçmişte atalarımız Tanrı elçisi olarak görev yapmışlardır, Tanrı
olarak değil, bu görevi bugün bizler yapmaktayız.
Tanrının mesajları ve geleceğin elçileri konusunda inkarcı materyalist
ideoloji sahipleri ne biliyorlardı acaba? Onlar kendilerini tesadüfün
yarattığını sanmaktaydılar! Politik gücün çok büyük bir önem taşıdığının
farkındaydılar, bu yüzden insanlığın Tanrı tarafından değil, büyük
düşünürlerden oluşmuş bir meclis tarafından yönetilebileceği
kanısındaydılar. Oysa gerçek Tanrı (ki böyle bir Tanrı Kutsal Kitaplarınızda
tasvir edilmiş değildir) insanlık alemini değil, doğayı ve yıldızları
yönlendirmektedir. O, insanlar ve hayvanların yaşamını hedefleyen yasalar
değil, semavi yasalar vazetmiştir. Evrim yolunda herkes özgürdür, ama
dünyaları yöneten ve büyük düşünürlerden oluşan bir seçkinler topluluğu
vardır. Bu topluluk, sözümona bilim adamlarınızın kabul etmeye
yanaşmadıkları ve hor görüyle andıkları spiritüel mekanlarda bulunmaktadır.
Bu seçkinlerin direktiflerini dinlemek istemeyenler boşuna çırpınıp
dururlar, çünkü sorunları herkesi tatmin edecek şekilde çözemezler. Dünyada
barışın insanlar tarafından kurulamamasının sebebi budur.
Sözlerimize kulak veriniz, biz küçük azizler geleceğinizin teminatıyız,
sevgiyi ve geleceğinizi teminat altına almakla görevlendirilmiş melekleriz.
Dünyanın politik manzarası tam anlamıyla kokuşmuş durumda, çünkü temel kaya
üzerine oturtulmuş değil, hakikat kayası spiritüel hayattır. Eğer Marks
varlığımızın ve faaliyetlerimizin farkında olsaydı, eşsiz ve dahiyane bir
esere hayat verecek malzemeye de sahip olacaktı. Tanrı kavramıyla doğa
kavramı arasında bir ilişki vardır, doğal olan aynı zamanda ilahidir de, iki
ifade arasında hiçbir fark yoktur. Komünistlerin tanrıtanımazlığı, dine ait
her tür düşünceyi reddetmekle büyük bir hata yapmıştır, çünkü bu doğal olan
herşeyi reddetmek anlamına gelir.
“Tanrı indinde tüm insanlar eşittir.” Bu Kutsal Kitabın ifadesidir, ama tam
anlamıyla doğru bir ifade değildir, çünkü insanlar arasında büyük farklar
vardır. İyi ve zeki insanlar olabildiği gibi, kötü ve ahmak olanlar da
vardır. İkisi aynı kefeye konulamaz, insanlar arasında tam bir eşitlik asla
söz konusu olamaz. İnsanlar eşittir diyen bir felsefe ya da bilim yalan
söylüyor demektir. Komünizm bir sürü partizana işte bu yalan sayesinde sahip
olmuştur. Toplumun alt tabakalarına eşitlik vaat ederek, onlara zenginlerin
sahip olduğu mülklerin bir kısmını vereceğini söylemiştir. Ne yazık ki
eşitliğin ancak evrimle sağlanabileceğini söylememiştir. Toplumdaki
farklılıkları, dünyadaki hiçbir politik görüş silip atamaz. Evrim yasası tüm
ırkları eşit bir şekilde sarıp sarmalamaktadır. Az gelişmiş bir toplumun,
gelişmiş toplumların sahip olduğu tüm nimetlerden yararlanması gerçekçi
değildir. Yoksulların kıskançlığı, tüm dünya için bir tehlike teşkil
etmektedir.
Tehlikeli olduğu gerekçesiyle komünizmin tümüyle mahkum edildiğini de
gözlemledim. Bu hiç doğru bir şey değil, çünkü komünizmin pozitif yanları da
var. Biz küçük azizleri pekala komünist diye nitelendirebilirsiniz, ama
sizin komünizminizle bizimki arasında büyük bir fark var, çünkü bizim dünya
kardeşliği kavramımız tanrıtanımazlık temeline oturtulmamıştır. Biz şunu çok
iyi biliriz ki, bir gezegen üzerindeki yaşam biçimi, bireyin evrim
derecesine uygun bir yaşam türüdür. İnsanın bireysel evrimi için bir sınır
söz konusu olamaz, olmayacaktır da.
ÖLÜM HAKKINDA
Biraz da ölüm konusuna temas etmek istiyorum, çünkü ölüm dünya hayatınızın
heder olup gitmesine yol açmaktadır. Kilise sorumluları görevlerini tamamen
ihmal etmişlerdir. İnsan hayatından çok söz edilmekte, ama bu hayatın sadece
doğum ve ölümle sınırlanan tek bir bölümü ele alınmaktadır. Bu iki sınırın
öncesi ve sonrası, içine nüfuz edilemeyecek kadar koyu karanlık içindedir.
Dünya insanı muhakemesini bu iki sınır içinde tuttuğundan, tüm
deneyimlerinin bu hayatıyla sınırlı olduğunu, ölümünden sonra bunların
hiçbir anlamı kalmayacağını anlayamamaktadır. İşte yanılgı bu noktadadır.
Kim olursa olsun, hangi gezegende yaşarsa yaşasın, insanın spiritüel deneyim
olarak biriktirdiği şeylerin hiçbirisi ölümle birlikte yok olup gitmez.
Dünya insanı anılarını ve deneyimlerini bir sonraki nesle iletebileceğini
sanmaktadır. Kalıtım yasaları bu maksatla formüle edilmiştir, çocuklara
büyük önem verilişinin temelinde yatan sebep de budur. Kitaplar, başarılı
işler, anıtlar dikerek ölümsüzleşme isteği ve tarihe geçmek isteyen
canilerin fiilleri de bu sebepten kaynaklanmaktadır. Sonraki nesillerin
hafızasında ölümsüzleşmek hiç de ölümsüzleşmek değildir, bu düpedüz
yanılgıdır. Öte alem konusunda bilgi sahibi olmalarına rağmen firavunlar da
böyle düşünmüşler, ama orada yaşamaya nasıl devam edileceğini
bilememişlerdir. Dahası, önemli gerçeklerin yerine yalan yanlış açıklamalar
konulmaya kalkışılmıştır.
Ölümün yanlış bir şekilde yorumlanması, ruhun bedenden yayılan bir ürün diye
nitelendirilmesinden kaynaklanmakta, ruhun etkileyici gücünü beynin ürettiği
sanılmaktadır. Bu anlayışa göre ölen bir beyin, etkileyici güç üretimini de
durdurmaktadır. Zavallı bilim adamları! Televizyon cihazı arıza yaparsa veya
tahrip olursa, ortada verici istasyon diye bir şeyin kalmadığını nasıl iddia
edebilirsiniz? Yayını yapan alıcı cihazınız değildir, cihazınız yayını belli
bir frekans üzerinden alan nesnedir sadece! Demek ki düşüncelerim, kendini
düşünce dalgamın frekansına ayarlayabilecek herkes tarafından pekala
alınabilir. İnsan öldüğünde alıcı cihaz kırılıp gitmekte, ama şuur ile
anılara bir şey olmamaktadır. Şuur ruhun sahip olduğu tüm edinimlerle
evrenin sinesinde daha önce nasıl var idiyse, aynı şekilde varlığını
sürdürmeye devam edecektir. Madde ne ruhu meydana getirebilir, ne de ruhsal
fonksiyonları ortaya çıkarmayı başarabilir, çünkü ruh maddenin üstündedir,
onu kullanandır.
Aslında ölüm çok basit ve sade bir olaydır. Ruhun maddeyle bağlantısı
kopmakta, bedene bağlanmadan önceki haliyle kalmaktadır. Bunun anlamı şudur:
İnsanın algıları, duyguları ve her türlü şuur faaliyeti devam etmektedir.
Ama bu kez iş maddesiz olarak ve özerk bir anlamda cereyan etmektedir.
Spiritüel mekanlardaki hayat, dünya hayatına kıyasla daha yüksek
seviyelidir. Oralarda düşünce de, algı da daha yoğunlaşmakta, insanın
tahayyül ettiği herşey anında gerçekleşmektedir. Gelişmiş bir ruh kuş gibi
uçabilmekte, balık gibi yüzebilmekte, kurtçuk gibi toprağın içine
girebilmektedir. Çok ağır hareket edebildiği gibi, düşünce hızıyla da yer
değiştirebilmektedir.
İnsanların çoğunluğu hayatın adaletsizliğine maruz kaldığına inanmakta,
kendileri mahrumiyet içindeyken diğerlerinin şan, şöhret, zenginlik ve
sağlık içinde hayatın tadını çıkardığını düşünmektedir. Aslında adaletsizlik
diye bir şey yoktur, tek bir hayat yaşamadığına göre, insan bu durumu telafi
etme imkanına her zaman sahiptir. Zevkü sefa içinde geçen bir hayat,
genellikle o hayatı sürdüren kişinin çok gelişmiş olduğunu göstermez,
gelişmiş bir varlık, zengin birini her halükarda geride bırakır.
Dünya insanlarının spiritüel manzarası diğer gezegenlerdeki varlıklarda
tiksinti uyandırmaktadır. Sizler anlaşılması zor insanlarsınız, bir şeyler
öğretmek için elimizden geleni yapıyoruz, ama sözlerimiz çölde vaaz
veriyormuşçasına yoklara karışıp gidiyor. Şeytan dünyanızda dilediği gibi at
koşturuyorsa bu yüzden koşturuyor!
NEGATİF BİR MİRAS
Atadan kalan servet çocuklar ve akrabalar arasında bölüşülmektedir. Ama bir
de spiritüel miras vardır, o mirasa tüm ulus konabileceği gibi, tüm insanlık
da konabilir. Atalarınızın spiritüel miras anlayışı pek korkunçtu. En önemli
miras, kanlı savaşlar ve korkunç mücadeleler sırasında edinilmiş tarihi
deneyimlerdir. Hiç tanımadığı insanları acımasızca katleden savaşlara komuta
etmiş şefler kahraman diye nitelendirilmiş ve ölümsüzleştirilmiştir. Bunlar
gençliğe ve insanlık aleminin yeni şeflerine müstesna örnekler olarak
tanıtılmıştır. Böyle bir miras evrenin neresinde var? Ben şahsen başka
hiçbir yerde böyle bir mirasa tanık olmadım, bu zihniyet sadece dünyanızda
var!
Binlerce yıl önce işlediği soykırımla böbürlenen bir insanlıkla karşı
karşıyayım! Ne güzel bir spiritüel miras! Bu kan dökücülükle bir ilginiz
olmadığını söylemeye kalkmayın sakın, çünkü insanlara karşı işlenmiş bu
canavarca suçların failleri sizlersiniz! Dünyanın çehresini siz
şekillendirdiniz. Savaşlardaki kahramanlıklarınızı nesiller boyunca
yücelttiniz de yücelttiniz, yerküreyi her biri insan kanına bulanmış nice
hayatlar boyunca çiğneyip durdunuz. Dünyaya öyle bir yapışmışsınız ki, şu
andaki gelişim seviyenizin üzerine bir türlü çıkamıyor, negatif mirası bir
türlü reddedemiyorsunuz.
Bize göre normal bir insanın savaşı kabul etmesi olacak şey değildir. Savaşı
kabul eden bir insan sağlıklı bir mantığa sahip olmayan, insan hayatına hiç
saygı duymayan ve skalanın cehalet basamağında tüneyen bir zavallıdır! Eğer
Tanrı insanların sayısını azaltmak isteseydi savaşa, depreme, vebaya ihtiyaç
duymazdı, yeryüzünde bedenlenmelerine engel olması yeterdi. Siz Tanrınızı
tanımıyorsunuz, savaşmanızın sebebi budur. Savaş düşüncesini ululayan ve
gelenek haline getiren bir mirası yüklenmiş durumdasınız. Geleceğinizi
görmekteyiz, halihazırdaki zihniyeti devam ettirdiğiniz takdirde geleceğiniz
iyiden iyiye kararacaktır.
Siyasi liderleriniz ve din adamlarınız şöyle düşünüyorlar: Tanrı her şeyi
affedebildiğine, kendi oğlunu bile diğer insanlar cezadan kurtulsun diye
feda edebildiğine göre korkulacak bir şey yok! Ne ahmakça bir düşünce bu?
İnsanlarınızın düşünme yetisinin yozlaşmışlığını görebiliyor musunuz? Bir
insanın, hem de kutsal ve masum bir insanın, günahlarınızın kefaretini
ödemek için çarmıhta can vermesi size mantıklı geliyor mu? Siz günahlar
içinde yaşamaya devam edebilesiniz diye, masum biri bedel mi ödeyecek? Böyle
saçma bir görüşü paylaşmamız mümkün değildir.
İNADIN EGEMENLİĞİ
İnsanlığın bir türlü anlamak istemediği bir konu da tekrardoğuştur. Tüm
evrende geçerli olmasına rağmen tekrardoğuş ciddiye alınmamaktadır.
Dünyadaki insanların hemen hemen hepsi burada defalarca bedenlenmiş
varlıklardır. Bu, evrendeki daha yüksek düzeyli kürelerde yaşamayı hak
etmedikleri için böyledir. Kiliselerin nasıl olup da tekrardoğuş öğretisini
saf dışı ettiklerine, görmezden geldiklerine bir türlü akıl erdiremiyorum.
Bu yola sapmasalardı, belki de insanlık yaşamın anlamını kavrayabilecekti.
Ama dünyada inadın egemenliği hüküm sürmektedir. Nice kanlı savaşın, nice
insanın ıstırap çekmesinin sebebi hep bu inattır. Siz inadı gelenek haline
getirmiş bir topluluksunuz!
Bilim adamlarınız sırf inat yüzünden spiritüel gerçeklerin karşısına
dikilmekte, politikacılarınız inat yüzünden pes etmemektedir. İnat yüzünden
önyargılara sarılmakta, nice evlilik bağı inat yüzünden kopmakta ve aileler
dağılmaktadır. İsa inat yüzünden çarmıha gönderilmiş, Berlin duvarı inat
yüzünden inşa edilmiştir, silahlanmayı dürtükleyen de inattır. Ama ne
filozoflarınız, ne bilim adamlarınız, ne yargıçlarınız, ne de
politikacılarınız inat konusunda bir açıklama yapmıştır, hatta inat
konusunda düşünmek akıllarına bile gelmemiştir. Dünya insanı öte alemdeki
mekanlarda bile inadını sürdürmekte, yüce ışığa yönelmekte zorlandığı için
yine dünya planına dönmeye mecbur kalmaktadır. Bana inanmayanlar çocuklara
baksınlar. Onlar bile eski yaşamlarında edindikleri inadı bu yaşama
taşımakta, istedikleri yerine getirilmediği zaman dikleşmekte, kendilerini
yere atıp tepinmeye ve ağlamaya başlamaktadır.
Biz inatçı bir uygarlık değiliz. Sizi yeni bir inancı kabule
zorlamayışımızın sebebi de budur. Biz aklınızı ve mantığınızı harekete
geçirmeyi yeğliyoruz. Uykudan uyanmanız şart, beyninizin kullanmadığınız o
ikinci bölümünü de faaliyete geçirmeniz gerekir. Orada aksayan ve düşünme
yeteneğinizi baskı altında tutan bir şeyler var. İnadı bırakınız!
GEÇMİŞİN PEYGAMBERLERİ
Geçmişin peygamberlerine bu kadar inanmanıza rağmen, kilisenin yeni
peygamberlere karşı aynı inancı beslememesi şaşılacak bir şey! Bilim ve
teknik ilerlemiştir, ama vasat bir insanın düşünme kapasitesi normalde
ulaşması gereken seviyenin altındadır. Sonuç olarak peygamber de sizin gibi
bir insandır, ama başka planlara mensup zekalarla spiritüel ilişki kurabilme
yeteneğine sahiptir. Fakat söz konusu zekalar her zaman üstün bilgilere
sahip olmayabilirler, hatta bazıları yaşayan insanlardan daha fazla şey
bilmeyen ölmüş insanların ruhlarıdır. Bu geri seviyeli ruhlar, kendilerini
tanrı olarak tanıtabilirler. Nitekim şeytan, koltuğunda Kutsal Kitap olduğu
halde tezahür etmiştir!
Geçmişteki peygamberleriniz tecrübeye de, bilimsel anlamdaki bilgiye de
sahip olmayan cahil insanlardı. Öte aleme mensup varlıkların onlara X’i U
diye yutturması işten bile değildi. Ne diğer yıldızlardaki hayatlardan, ne
de spiritüel alemlerden haberleri vardı. Tanrıyı bulutların üzerinde süzülen
üstün bir insan olarak tasavvur ediyorlardı. Dünyanıza bir misyonla gelen
atalarımız, bu peygamberlere başka yıldızlardan geldiklerini bir türlü
anlatamamışlardır. İçinde görkemli kıyafetlere bürünmüş atalarımızın
bulunduğu uzay gemileriyle yüz yüze geldiklerinde büyük bir korkuya
kapılmışlardı! Tanrı muamelesi görmek, görevlerini kolaylaştırdığı için
atalarımızın işine gelmişti, tersini söyleseler bile bir yararı olmayacak,
tanrılık payesinden kurtulamayacaklardı.
Bu tür faaliyetlerin hepsi bizim tarafımızdan gerçekleştirilmiştir. İlya’nın
göğe alınması, Hezekiel’in vizyonları, İsa’nın göğe çıkışı bu tür
fenomenlerdir. Dinleriniz, bu konudaki bilgisizlikleri yüzünden yalan yanlış
inançların vücut bulmasına sebep olmuşlardır. Fatima olayı da bizim meydana
getirdiğimiz olaylardan biriydi. Geçmişin peygamberleri, bugün fabrikalarda
çalınan sirenlerin sesini duymuş olsalardı, son saatin gelip çattığını ve
meleğin suru üflediğini sanırlardı! Nitekim uzay gemimiz dikkatlerini çekmek
için siren çaldığında, Sina Dağı sakinleri dehşete düşmüştü! Peygamber
olarak ölümsüzleştirdiğiniz zavallı Yunus, sadece denizlerin üzerinde
dolaşan uzay gemisinin yolcularından biriydi!
Tanrı vardır, ama hayal ettiğiniz şekilde değildir. Tanrı sizin ayağınıza
gelmez, ama elçilerini gönderir, işte biz o elçileriz, geleceğinizi
şekillendirmekle görevli elçiler. Ama gelecek, savaşan insanlar, dinler ve
uluslar olduğu sürece şekillendirilemez. Bilim bu alanda itibar kaybına
uğradığını kabullenme cesaretini göstermelidir, çünkü dünya üzerindeki
hayattan tamamen bilim sorumludur. (Sayfa: 77-113)
ASHTAR SHERAN
Kutsal Kitap meleklerin tezahür edişlerini (aparisyon) dile getirmektedir.
Melek spiritüel bir varlıktır ve spiritüel alemde yaşayan insanların tabi
olduğu yasalara tabidir. Meleğin tezahür ediş tarzı, öte alemde yaşayan bir
ruh varlığının tezahür ediş tarzının aynıdır. Bazı Kutsal Kitap uzmanları,
tam anlamıyla materyalize olabilen, yani ete kemiğe bürünebilecek kadar
kendilerini değişime uğratabilen meleklerden söz etmektedir. Oysa uzmanlar
bu konuda yanılmaktadır, melek her zaman melek olarak kalır, fizik bir
bedenle tezahür edemez. İnsan ruhuyla melek arasındaki fark da budur zaten.
Melek, durugörü yeteneğine sahip bir medyuma pekala görünebilir. Gerçi fizik
bedene bürünemez, ama yaşayan bir insanın ektoplazmasını kullanmak suretiyle
kendini insan suretinde tezahür ettirebilir. Bu durumda melek kendine
ektoplazmik maddeyi sağlayan medyuma bağlı kalmaktadır.
Ama spiritüel alemde yüce ruh varlıkları da vardır. Melek diye
adlandırılabilecek niteliğe sahip büyük inisiyatörlerdir bunlar. Kanatlar,
kuşta olduğu gibi melek bedeninin ayrılmaz parçaları değildir, sembolik
şeylerdir, istek üzerine astral maddeyi düşünce yoluyla şekillendirmek
suretiyle oluşturulmaktadır. Melek kanatlı görünüme çok özel şartlarda
bürünür, özellikle de Tanrı elçisi olduğunu göstermek istediği zaman.
Omuzladığı görev, meleğin kendinden daha önemlidir, bizim omuzladığımız
görev de bizden önemlidir. Şunu bilmelisiniz ki, Kutsal Kitabınızda bir
melek tarafından meydana getirilmiş hiçbir tezahür olayı yer almamaktadır.
Meryem Ana’nın müjdeci meleği bile şekle bürünmemiş, mesajını ona telepati
yoluyla, yani gönül kulağına fısıldamak suretiyle iletmiştir.
Diğer melek tezahürlerinin hepsi bizim meydana getirdiğimiz fenomenlerdir.
Az önce sözünü ettiğim astral madde gerçi sizinki kadar yoğun değildir, ama
onu kullanarak yine de materyalize olabiliriz. Materyalize olmak için bir
medyumun ya da herhangi bir dünyalının ektoplazmasına ihtiyaç duymayız.
Tevrattaki Sodom ve Gomore olayında, Lut’u uyarmak için iki melek zuhur
etmişti, o uzun saçlı melekler küçük azizlerdi, yani bizlerdik. İncilde
İsa’nın mezarı başında beklediği belirtilen uzun saçlı, beyaz giysili
melekler de bizlerdik. İsa’nın göğe alınışını hayret dolu bakışlarla izleyen
seyircilerin arasındaki beyaz giysili insanlar da bizlerden başkası değildi.
İlya uzay gemilerimizden birine bindirilmiştir, İsa da uzay gemisine
alınmıştır. Kutsal Kitaptaki uçan daireler bulut diye tasvir edilmiştir,
orada ayrıca ufo diye adlandırdığınız küçük gemilerden de söz edilmiştir.
O zamanlar dünyalılarla ilgilenen atalarımız, hedeflerine kısmen
ulaşabilmişlerdir. Gerçi İsa onlardan himaye görmüştü, ama o da hedefine
ulaşamamıştı. Teknolojinizin kaydettiği gelişme bizi umutlandırıyor, sizi
spiritüel etki altına almaya çalışmamızın sebebi de bu umuttur. Ama
karşımıza son derece güçlü bir düşman dikilmektedir. İktidar çılgınlığı! Bu
çılgınlık bazen tüm insanlığı mahvedecek ölçülere varmaktadır, ama biz böyle
bir şeye asla izin vermeyeceğiz. Şimdi sorularınızı sorabilirsiniz.
Soru- Küçük azizler, yani sizler dünyada cereyan eden tüm
olaylardan haberdar mısınız?
Ashtar- Dünyanız dört bin yıldan fazla bir süredir ilahi
denetim altındadır, bu denetim küçük azizler kanalıyla yürütülmektedir.
Gemilerimiz keşif ve istihbarat imkanlarıyla donatılmıştır. Araçlarımızda
dünya liderlerinin tüm görüşlerini kayda alabilecek cihazlar var.
Söylediklerim size inanılmaz gelebilir, ama unutmayın ki sizden fersah
fersah ilerdeyiz. Uzaktan kumandalı araçlarımızda insan bulunmaz, takip
edildiklerinde süratle uzaklaşırlar. Hızları sadece sizin değil, bizim bile
tahammül edemeyeceğimiz kadar yüksektir, hiç yanılmaksızın ana gemiyi
otomatik olarak bulabilirler.
Pilotlu araçların hızı daha düşüktür, yine de etten ve kemikten yapılmış bir
bedenin dayanamayacağı kadar yüksek hızlara ulaşabilirler. Bu hızda biz
demateryalize olma yoluna gideriz, böylece yolun tamamını ışık hızını da
aşan bir hızla kat etmiş oluruz. Bunları kavramanız elbette çok zordur,
bilim adamlarınız ışık hızını aşan bir hızı hala kabul etmiyorlar.
Deneylerimiz düşünce hızına bile ulaşabileceğimizi göstermiştir. Düşünce bir
saniye içinde güneş sisteminizi bir uçtan öbür uca kat edebilir. Düşünce
hızında demateryalize olduğumuzda şuur fonksiyonlarımızda bir kayıp olmaz.
Soru- Binlerce yıldır dünya insanından istediğiniz sonucu
alamadığınızı söylediniz, bundan sonrası için umutlu musunuz?
Ashtar- Evet, yoksa bu konuyu çoktan rafa kaldırırdık.
Geçmişte, evrende başka alemlerin de var olduğunu kafanıza çok zor
sokabilmiştik. Ama kilise bu bilginin karşısına işkence tehditlerini dikti.
Bugün dünya insanlığı varlığımızı kavrayacak bir noktaya gelmiştir. Bilim
adamlarınız başka gezegenlerde de hayat olabileceği düşüncesini artık
reddetmiyorlar. Evrende birçok insanlık alemleri vardır, ama birçoğu sizden
çok uzaktadır. Bizimle irtibat kurmuş pek çok medyum tımarhanelere
kapatılmış, birçoğu da aynı akıbete uğramamak için susmayı tercih etmiştir.
Ama parapsikoloji her geçen gün biraz daha fazla saygınlık kazanmaktadır.
Soru- Anlattıklarınızdan dünyada durumun hiç de iç açıcı
olmadığını anlıyoruz, bunun sebebi nedir?
Ashtar- Aranızda kendini dindar sanan, ama bağnaz
ahmaklardan başka bir şey olmayan nice insan var. Ahmak sözcüğünü özellikle
kullanıyorum, çünkü bağnazlık insanı daima taraf tutmaya sevk eder.
Dünyanızda bir sürü mezhep var, bunların hepsi bağnazdır. Bağnazlık insanı
spiritüel anlamda kör eder, bu körlük politikacılarda olduğu kadar
askerlerde de var. Özel şekilde yoğrulup şekillendirilen sade bir nefer
bile, sonunda bağnazlaşmakta ve spiritüel anlamda körleşmektedir.
Çok eskiden beri sizi gözetliyor ve ne yaptığınızı biliyoruz. Şimdi bana
eski çağlardaki insanların sizler olmadığını söyleyebilirsiniz, bu bile ne
kadar cahil olduğunuzun kanıtıdır, çünkü eski çağlardaki o insanlar
sizlerdiniz! Sina Dağı çevresinde konaklamış olanlar sizlerdiniz, İsa’yı
yuhalayanlar da, Meksika’da güneşe tapanlar da, sık ağaçlı ormanlarda
hemcinslerini yiyenler de sizlerdiniz! Bugün bile hemcinslerinize
saldırmaktan, onları soymaktan ve Tanrıyla alay etmekten başka ne
yapıyorsunuz ki?
Soru- Dünyalılar bir gün araçlarınıza mutlaka ateş
açacaktır, o zaman ne yapacaksınız?
Ashtar- İsabet kaydetmeniz mümkün değil, uzay gemilerimiz
özel bir enerji alanıyla çevrilidir, bu alanı hiçbir silahınız delemez. Bu
koruma kalkanı yüksek hızlara ulaştığımızda da işimize yaramakta ve bizi
meteorların darbesinden korumaktadır. Biz kesinlikle sizden üstünüz,
üstünlüğümüzü kanıtlamak için kanınızı akıtmamız gerekmez herhalde?
Soru- Binlerce yıldır bizi gözetleyenler sadece sizler
miydiniz?
Ashtar- Şu anda sadece bizleriz. Ama iki, üç, hatta dört
bin yıl önce başka uzaylılar da dünyanızı ziyaret ettiler. Metharia
gezegeninden keşif amacıyla bazı insanlar geldiler, başka uygarlıklardan da
gelenler oldu. Dünyanız incelenmeye ve denetlenmeye değer bir gezegendir.
Soru- Fatima Olayını sizin gerçekleştirdiğinizi söylediniz,
bize bu konuda daha detaylı bilgi verebilir misiniz?
Ashtar- Fatima Olayı birçok kez gerçekleştirilmiş, ama
bunların hepsine insan yığınları tanık olmamıştır. Katolik kilisesi bu olayı
bir Meryem Ana mucizesi olarak sunmayı kendi çıkarlarına uygun buldu, çünkü
kiliselerin bu tür delillere ihtiyacı var. Söz konusu Fatima Olayını tam 70
bin kişi izlemiştir. Olay bir mucize olmakla birlikte, Meryem Anayla hiçbir
ilgisi yoktu, aslında olaya Meryem Ananın ya da başka bir varlığın iştirak
etmesinin önemi de yoktu. Uzay gemisinin davranış biçimi, Hıristiyan
inancına olan bağlılığı muhakkak ki güçlendirmiştir. Olayın güneşle de bir
ilgisi yoktu, insanlara bir mesaj verilmek istenmişti, işte hepsi bu. Bugün
sizlere vermiş olduğumuz mesajlar, Fatima Olayında verilenlerden daha
önemsiz değildir.
Söz konusu olayların ilki 1916 baharında, üç küçük çobanın fırtınadan
korunmak için bir kaya kovuğuna sığınmasıyla başladı. Çok güçlü esen rüzgar
çocukların gözlerini gökyüzüne dikmesine sebep oldu, ama rüzgar hava
durumuyla ilgili değildi, uzay gemimiz yeryüzüne yaklaşırken çok güçlü bir
girdap yaratmıştı. Çocuklar gökte, olağanüstü güzellikte on beş yaşlarında
bir delikanlı görmüşlerdi. Tezahür eden bu varlık çocuklara, “korkacak bir
şey yok, ben barış meleğiyim” demişti.
70 bin kişinin izlediği asıl Fatima olayı 13 Ocak 1917 tarihinde meydana
geldi. Ona değinmeden önce, benzeri diğer olayları da kısaca anlatalım. 13
Mayıs 1917 gününde aynı çocuklar bu sefer eşsiz bir güzelliğe sahip 18
yaşlarında bir kadın görmüşlerdi. Kadının Meryem Anaya benzer bir yanı
yoktu, çünkü kadın silüeti bizlerden birine aitti. 13 Haziran 1917’de
çocuklar bu güzel silüeti bir kez daha gördüler. Bu olaya tanık olanlar,
tezahür fenomeni cereyan ettiği sırada, çocukları beyaz bir bulutun sarıp
sarmaladığını fark ettiler. Ayrıca güneş ışığında ve ısısında muazzam bir
düşüş gözlemlediler. Bu belirtiler daha sonraki tezahür olaylarında da
tekrarlanmış, olay sona erince ortadan kaybolmuştu. Bunların hepsi sıradan
materyalizasyon ve demateryalizasyon fenomenleriydi.
25-26 Ocak 1938 gecesi, gökyüzünün büyük bir bölümü güçlü bir ışıkla
aydınlanıverdi. Böyle bir olayın tezahür edeceği önceden bildirilmişti.
Birinci Dünya Savaşının çıkacağını haber veren 1917’deki Fatima Olayından
sonra, 1938 yılındaki bu tezahür sanki İkinci Dünya Savaşının çıkacağını
haber veren bir sinyal gibiydi.
Şimdi gelelim asıl Fatima Olayına: Dünyada büyük yankılar uyandıran olay 13
Ocak 1917 günü meydana geldi ve 70 bin kişi tarafından izlendi. Bu büyük
kalabalık, o gün hac maksadıyla Cova da Iria’ya doğru yol almaktaydı. Hava
yağmurluydu ve bastıkları toprak balçık gibiydi. Saygın bazı gazeteler olay
yerine en seçkin muhabirlerini göndermişlerdi. Tam saat 12’de devasa
kalabalık benzeri görülmemiş bir manzarayla yüz yüze geldi. Aniden
bulutların arasından sıyrılan güneş parlamaya başlamıştı, yağmur bir anda
kesilmiş, yoğun bulutlar dağılıvermişti. Güneş zenit noktasında gümüşi bir
disk gibi parlıyordu, oysa kalabalığın gördüğü güneş değil, bulutların
arasında seyreden bir uzay gemisiydi. Sonra bu güneş kendi ekseni etrafında
akıl almaz bir hızla dönmeye başladı, gökkuşağının tüm renklerini birer
birer sergiliyor, etrafa ışık demetleri saçıyordu. Yeryüzü ve gökyüzü,
kayalar ve insanlar sırayla kırmızı, sarı, yeşil, mavi ve mor renklere
bürünmekteydi. Sonra güneş bir an olduğu yerde asılı kaldı, ardından ekseni
etrafında tekrar dönmeye başladı, ama bu sefer ilkinden daha harika renklere
bürünmüştü. Sonra durup yine havada asılı kaldı ve üçüncü kez hayal
edilemeyecek kadar güzel şenlik fişekleri saçmaya başladı. Biraz sonra da
adeta gökten düşercesine zikziklar çizerek hızla dünyaya yaklaşmaya başladı.
O sırada insan kalabalığından korkunç çığlıklar yükseldi!
İşte Fatima Olayı böyle cereyan etti. Şimdi mucizelerin nasıl cereyan
ettiğini artık biliyorsunuz. Buna rağmen tüm yetkili kurumlarınız suskunluk
içinde, kiliseleriniz kayıtsız, politikacılarınız yalan dolanla işi
geçiştirmeye çalışıyor, bilim adamlarınız bilgiç bir edayla başlarını
sallayıp inkara sığınıyor. Bu tavır bile dünya insanının kabalığını ve
cehaletini ortaya koyan bir tutumdur. Gerçekten neden korkuyorsunuz?
Kapınızı gerçeğe açma becerisini niçin gösteremiyorsunuz? Tanrının bu
davranışınızı ebediyen hoş göreceğini sanmayınız.
Soru- İsa’yı bir uzay gemisine aldığınızı söylediniz,
ölümüyle dirilişi arasındaki süre zarfında neler olduğunu çok merak
ediyoruz, bu süreçte neler cereyan etti?
Ashtar- İsa’nın cesedi şüphesiz bir işe yaramazdı, bu
anlamda bir diriliş anlamsız bir şey olurdu. Ama o çağda, insanların Tanrıya
imanlarını pekiştirmek için cesedin göğe alınması büyük bir önem taşıyordu.
İsa beden olarak ölmüştü, ama astral bedeni şüphesiz ölemezdi, zaten astral
bedeni şu anda bile dünyanızda faal haldedir. İsa dediğiniz varlık, istediği
şekilde materyalize olacak yetenekte bir astral bedene sahipti.
İsa’nın cesedi yukarı çekildikten sonra tamamen demateryalize edildi, astral
bedeni ise materyalize olup görünür hale geldi, yani yeni bir fizik bedene
büründü. Sonra bu yeni beden bir uzay gemisine alınıp dünyada başka bir yere
bırakıldı. Tanınabilmesi için materyalizasyon sırasında kendine ait özel
izler muhafaza edildi. (El ve ayaklarındaki çivi izleri)
Soru- İsa’ya Gerçeğin ne olduğu sorulmuştu. Bu soruya
bugüne kadar doyurucu bir cevap verilemedi. Gerçeğin ne olduğunu
söyleyebilir misiniz?
Ashtar- Gerçek İlahi Yasa demektir. Gerçek mantık demektir,
şüphe götürmez olan demektir. Gerçek mutlak ve değişmez olan demektir,
ebediyetler boyunca geçerli olan demektir.
Soru- Dünyamız gelişmiş bir gezegen midir?
Ashtar- Gerçi dünyanız skalanın son basamağında yer
almıyor, ama az gelişmişler arasında sayılıyor. Sık sık yaptığınız savaşlar
bunun kanıtıdır. Dünya gibi hayli gelişmiş bir gezegenin, spiritüel açıdan
bu kadar geri seviyeli zeki bir beyaz ırkı barındırması anlaşılır şey değil.
Gerçi teknik açıdan bir hayli ilerdesiniz, ama spiritüel bakımdan henüz çok
gerisiniz! Beyninizin diğer yarısını kullandığınız zaman, telepati gibi
sıradışı okült yeteneklere sahip olacak ve spiritüel yeteneklerinizi eni
konu geliştirebileceksiniz. Beynin tamamını kullanmanın çarpıcı bir örneğini
İsa sergilemiştir, onu Tanrıoğlu yapan da bu yeteneğidir. İnsanlığın hedefi,
mümkün olan en yüksek spiritüel ve moral seviyeye ulaşmaktır, ama
mükemmelliğe değil, çünkü mükemmellik sonsuza kadar peşinden koşulacak bir
hedeftir. Mükemmel olan sadece Evrensel Ruhtur.
Soru- Son zamanlarda Amerikalılar Ay’a bir sonda cihazı
gönderdiler, aldıkları toprak örnekleri Ay’ın nemden yoksun olmadığını
gösteriyor. Aldıkları taş parçaları ise hiçbir iz bırakmadan kayboldu, bunu
açıklar mısınız?
Ashtar- Sözünü ettiğiniz taşlar sabun köpüğü kadar
dayanıksız yapılardır, kepçeyle sıkıştırılıp alınırken patlayıvermişlerdir.
Ay nemden tamamen yoksun değildir, bazı su yataklarının yanı sıra, amonyak
gibi kimyasal ürünlere de sahiptir. Atmosferi ise insanın teneffüs etmesine
elverişli değildir, çünkü son derece incedir. Ay’ın temel maddesi lavdır.
Ay’a ulaşmak keşif açısından bir değer taşıyabilir, ama ekonomik açıdan
değersizdir. Size göre Ay’a hakim olan Dünya’ya da hakim olacaktır. Lazer
gelecekte çok büyük bir önem kazanacaktır. Ay’a süper silahlar
yerleştirmenize engel olacağız.
YEDİ EMİR
1- Başlangıçta Mekansız Kudret ve Aşkın Zeka vardı. Bu Kudreti ve Zekayı
rastgele bir meselle anlaşılabilir hale getirmeye gücün yetmez, bu konuda
hiçbir düşünce öne süremezsin. Bu Zekayı, kendi zekan ve duyguların
vasıtasıyla Yaradan’ın olarak kabullenmeye bak.
2- Doğa yasalarına zıt düşecek şekilde yaşama ve hareket etme hakkına sahip
değilsin. Böyle davrandığın takdirde sadece astral bedenine ve kendine
değil, soyundan gelecek olanlara da zarar verirsin. Hal böyle olunca artık
onlara kimse yardım edemez.
3- Yarım yamalak düşünme yeteneğinle Yaradan’ını hafife almaya kalkma sakın.
Kelamı (İlahi Ruh) eleştirme, çünkü o sonsuz tecrübesi ve sınır tanımaz
kudreti nedeniyle şaşmaz ve yanılmazdır.
4- Düşüncenin Tanrı tarafından bahşedilmiş en büyük güç ve en yüce miras
olduğunu bilerek hem zihnen, hem de fiilen bıkıp usanmadan çalış. Düşüncenin
etkisi bu dünyada da, öte alemde de sonsuz ve sınırsızdır. Yaradan’ın
yorulmak bilmez mesaisine ve yaratılışa alın teri dökerek Tanrı rızası için
hizmet eden hemcinslerine saygı duy.
5- Fakirle zengin arasında olduğu gibi gençle ihtiyar arasında da, rengi
farklı insanlar arasında da ayırım yapma. Anan da, baban da Yaradan Tanrıya
inandıklarına göre onların öğütlerini dinle. Bu imandan mahrum olduğunda
belki yine zengin olabilirsin, ama ne mutlu olabilirsin, ne de tatmin ve
huzur duyabilirsin.
6- Tanrı senden, kürenizde kudretinin nişanesi olarak devam eden hayata
saygı duymanı istiyor. Hemcinslerinden birinin hayatına sahip çıkmaya hakkın
yoktur. Negatif varlıklarla ve hayatın tahripkar tohumlarıyla mücadele et.
Hiçbir hayvanı zevk için öldürme, ancak canını korumak zorunda kaldığın
zaman öldür.
7- Hiçbir hemcinsinin bedenine, canına, şanına ve alınteriyle kazandığı
malına zarar verme, evrimine ve özgürlüğüne engel olma. Ona her zaman her
yerde teşekkür beklemeden yardım et. Gerçeğin yer etmesi için hayatını,
sağlığını ve spiritüel gelişimini kolaylaştıran kurumların korunması için
elinden geleni yap.
YEDİ GEREKLİLİK
1- Yardıma muhtaç bir varlığın, kendisi veya eşya hakkında daha üstün bir
bilgiye ulaşmasına yardım ederken, seni yöneten duygu zevk değil fedakarlık
olsun.
2- Karına, İlahi Muradın meyvesini taşıma sorumluluğunu yüklenmiş bir varlık
olduğu için saygı duy.
3- Dünyanın hazinelerine tek başına sahip olmaya çalışma, çünkü onlar tüm
yaratılmışlar içindir ve en başta da tüm insanlar içindir.
4- Ne hemcinsini kıskan, ne bir halkı veya ırkı, ne de herhangi bir ülkeyi.
5- Kendini herkesten güçlü de sansan, tecavüze uğramış da olsan, asla kaba
kuvvete başvurma, çünkü bu maksatla harekete geçirilmiş kaba kuvvet, sadece
hasmını değil, seni de telef edecek türden uğursuz güçlerin sahneye
çıkmasına yol açar.
6- Zorlukla karşılaştığın zaman Tanrına başvur, mahvolmanı isteyen
danışmanlarının veya düşmanlarının görüşlerine uyma.
7- Duyularına sakın güvenme, çünkü son kararı verecek güç ve yeteneğe ancak
ruhsal varlığın sahiptir. Bu yolda sana yardım edecek olan sadece Tanrıdır,
başkası değil. (Sayfa: 114-140)

Ruhsal Işınlama Olayları (Aporlar)
Apor, fizik yetenekli medyumların celselerinde evvelce mevcut olmayan
eşyanın ortaya çıkışıdır. Bu tür psişik olaylar günlük hayatta pek sık
görülmediği için doğa üstü olaylar olarak yorumlanmaktadır. Oysa ne doğa
üstü, ne de saçmadır. Üstün bir mekanizmanın, insanoğlunu kalıpçı ve dar bir
mantık sisteminden kurtarmak için meydana getirdiği düzenlemelerdir. Bazen
binlerce kilometre ötedeki bir yere taşınan bu objelerin, bulundukları yerde
aniden kaybolarak tekrar aynı yerde ortaya çıktıkları görülmüştür.
Spiritüalistler apor fenomenini, ruhsal varlıkların objeleri bulundukları
yerde demateryalize edip celse odasında tekrar materyalize etmeleri şeklinde
açıklarlar. Beyaz Kartal isimli ruhsal varlık, bir celse sırasında hiç
yoktan var ettiği taşların esrarını şöyle açıklamıştır: “Taşlar çözülene
kadar atomik vibrasyonlarını hızlandırırım. Sonra buraya taşır ve tekrar
katı cisim haline gelinceye kadar vibrasyonlarını yavaşlatırım.” (Sayfa:
6-7)
1877 yılının 17 Aralık günü saat 11.00’de Alman fizikçisi ve astronomu
Johann Zoellner, önceden uçları birleştirilerek mühürlenmiş bir ip parçası
üzerine tam dört düğümün kendi kendine atıldığına tanık olmuştu. Zoellner
buna benzer birçok gözlemden sonra şu sonuca vardı: “Dünyaya müdahale eden
zeki varlıklar var, bunlar aramızda yaşamadıklarına göre bir başka
boyuttalar.” Zoellner Leipzig Üniversitesinde arkadaşlarıyla birlikte
yürüttüğü deneyler sırasında 4-5 kiloluk bir masanın demateryalize olarak
ortadan kaybolduğunu ve biraz sonra tekrar ortaya çıktığını gördü. Beş
dakika süreyle yok olan masa baş aşağı tavanda belirmiş ve tüm ağırlığıyla
yere düşmüştü. Zoellner bu celseler sırasında öylece havadan boşalan sulara,
kendi kendine yanan mumlara, mühürlü bir kutudan kaybolup masanın altında
beliren paralara tanık olmuştu. Zoellner bu tür apor olaylarında maddenin
madde içinden geçebildiğini de gözlemledi. (Sayfa: 9)
Sumatra’da yaşayan Hollandalı W.G. Grottendieck, 1903 Eylülünde başından
geçen ilginç bir apor olayını Journal Dergisi’ne şöyle anlatmıştır: “Yanımda
çalışan yerli çocuğun yatak odasına tavandan taşlar düşüyordu. Gayet yavaş
düşen bu taşları yakalamaya çalıştığımda yön değiştirdiklerini gördüm.
Çatıya çıkıp nereden geldiklerini anlamak istedim. Kadjang’ın içinden
geçerek odaya iniyorlardı. Her bir kadjang, 60x90 cm ebadında yassı bir
yapraktır. Bir delik açılmadan içlerinden bir iğnenin bile geçmesi mümkün
olmayan çok sert bir yapısı vardır. Buna rağmen taşlar yaprak üzerinde hiç
delik açmamışlardı. Benim gördüklerimin hepsi de aynı yaprağın içinden
geçiyordu. Taşlar çok yavaş düştükleri halde döşemeye çarpar çarpmaz muazzam
bir ses çıkarıyorlardı. Bazılarını elime aldığımda ılık olduklarını gördüm.”
(Sayfa: 12)
1928 yılında Poona’da (Hindistan) Almanca öğretmenliği yapan Bayan H. Kohn,
kızkardeşi ve eniştesiyle birlikte oturuyordu. Eniştesi Dr. Ketkar,
olaylarla ilişkisi olan iki kız kardeşten küçüğünü evlat edinince bir yıl
süren tekinsiz ev olayları da başladı. Bir gün Bn. Kohn ve Bn. Ketkar
içlerine yumurta koydukları birkaç sepeti buzdolabına yerleştirmişlerdi.
Dolaptan bir yumurta fırlayıp yere düşerek kırıldı, dolaba baktıklarında
yumurtalardan birinin eksildiğini fark ettiler. Tam yeri temizliyorlardı ki
bir başka yumurta döşemede patladı. Üç yumurta daha aynı akıbete uğradıktan
sonra içinde 42 yumurta bulunan sepet de sırra kadem bastı ve bir daha
ortaya çıkmadı. İki kız kardeş havadan düşen paralara da tanık olmuşlardı.
Bn. Kohn başlarından geçen olayları şöyle anlatıyor: “Önceleri paraların
düştüğünü döşemede çıkardıkları sesten anlıyorduk, ama dikkat edince onların
havada oluştuğunu fark ettik. Bir gün, saat 15.30’da dışarı çıkmıştım.
Masamın üzerinde içinde Swan marka bir şişe mürekkep bulunan kapağı sıkıca
kapatılmış alüminyum bir kutu vardı. Bizimle oyun oynayan ruhların bu kutuyu
açamayacağını düşünüyordum. Saat 17.00’de eve döndüğümde odanın her yanına
mürekkep saçılmış olduğunu gördüm. Kırılan şişe parçaları etrafa yayılmıştı,
ama alüminyum kutu ortada yoktu. Objelerin çoğu tavandan geldiği için başımı
tavana kaldırıp “Bu kutu bana 1 rupi 8 anna’ya mal oldu, inşallah ruhlar
kutumu geri verirler” diye söylendim. Sözlerimi bitirir bitirmez kutu havada
belirdi, tavandan 15 cm aşağıda öylece duruyordu. Sonra yatağın üzerine
düştü, elime alıp inceledim, evden çıkarken bıraktığım gibi kapağı sıkıca
kapalıydı.” (Sayfa: 13)
1948 yılında Bohemia’dan gelen bir aile, Bavyera eyaletindeki Vachendorf dağ
köyünde eski bir konağa yerleşmişti. Bir gün odadaki iki yatağın taşlar ve
aletlerle dolduğunu gördüler. Evin hanımı aletleri toplayarak kutusuna koydu
ve üstüne oturdu. Az sonra aletler esrarengiz şekilde havalanarak odanın
çeşitli yerlerinde tekrar ortaya çıktılar. Bir keresinde de tavan arasındaki
çarşaflar havada süzülerek döşemeye düşmüşlerdi. (Sayfa: 14)
Batı Afrika’daki Merkezi Angola’da Seles adıyla bilinen kabile yüzyıllardır
doğanın kaprislerine boyun eğerek yaşamıştı. 1939 yılında yine kuraklık
olmuş, aylarca tek damla yağmur yağmamıştı. Çocuk ve yaşlılardan yüz kişi
ölmüş, kabilenin geri kalanı da açlıktan kıvranmaya başlamıştı. Kabilenin
toprakları üzerinde Carlos Sequesque’nin yönettiği bir Hıristiyan misyonu da
bulunuyordu, onların hali de yerlilerden parlak değildi. Sıcak bir mart
sabahı Carlos 5 yaşındaki kızı Rita’nın kaybolduğunu fark etti. Arama
grupları tam yola çıkıyorlardı ki Rita göründü. Elindeki tahta çanaktan bir
şeyler yiyordu, ne yediği sorulduğunda bunun Hz. Musa’nın yediği türden bir
manna olduğunu söyledi. Sonra açlıktan kırılan yerlileri arkasına takarak
birkaç yüz metre ötedeki çalılığa götürdü. Yerliler toprağın balı andıran
bir maddeyle kaplı olduğunu görerek şaşırdılar, üstelik onlar tükettikçe
toprak her gece bu maddeyle tekrar kaplanıyordu. Söylendiğine göre karnı çok
acıkan küçük kız Hz Musa’nın yediği yiyecekten göndermesi için Tanrıya dua
etmişti. Kızın mannanın yağdığı alanı nasıl bulabildiği sır olarak kaldı.
Halk yağmurlar başlayıncaya kadar manna ile beslenmeye devam etti. Olaydan
haberdar edilen Capetownlu din adamı E.L.Cardy bu maddeden bir kavanoz
dolusu örnek alarak incelenmesi için Capetown’a götürdü, laboratuvar bunun
bir tür bal olduğunu söyledi. Balın nereden ve nasıl geldiği ise sonuna
kadar esrarını korumaya devam etti. (Sayfa: 15-16)
Gloucestershire (İngiltere) Brockworth’daki bir tarlada elektrik telleri
üzerinde çalışırken acıkan Wilkins adlı işçi yemek molası vermişti, yanında
bıçak getirmeyi unuttuğu için sinirlendi, kendi kendine söylendi. Birden
ayaklarının dibinde bir bıçağın belirdiğini hayretle fark etti, daha önce
hiç görmediği bir sofra bıçağıydı bu! Wilkins bu esrarengiz bıçağı sakladı,
ama kendisi öldükten sonra bıçak da aniden ortadan kayboldu! (Sayfa: 17)
Günümüzde hala yaşayan Hintli ermiş Sathya Sai Baba daha küçük bir çocukken
arkadaşlarını hoşnut etmek için onların istediği her tür meyveyi aynı ağaçta
materyalize ederdi. Bugün de Baba’nın eliyle havada bir daire çizmesi yüzük,
madalyon türünden çeşitli objeler yaratması için yeterli olmaktadır! Ayrıca
her gün kilolarca kutsal külü parmak uçlarından saçarak kendisini sevenlere
armağan eder. Ziyaretçilerini uzun süre beklettiği zaman onları memnun etmek
için şekerlemeler de materyalize eder. Uzak ülkelerdeki müritlerinin evinde
asılı fotoğrafının üzerinde durup dururken kutsal küller peyda olur. Bir gün
Baba’nın katıldığı bir ziyafette 100 kişi için hazırlık yapılmış, ama yemeğe
yaklaşık 1000 kişi gelmişti. Yemek servisi yapılırken yemeği 10 misli
çoğaltan Baba hem konukların doymasını sağlamış, hem de ev sahiplerini büyük
bir sıkıntıdan kurtarmıştı. (Sayfa: 19-20)
Ünlü Hintli Ermiş Mahavatar Babaji tarafından Himalayalarda meydana
getirilen muhteşem apor olayını öğrencisi Lahiri Mahasaya şöyle anlatıyor:
“Yaklaşan ayak seslerini duyunca düşüncelerimden sıyrıldım. Karanlıkta bir
el beni yavaşça ayağa kaldırdı ve giymem için bir elbise uzattı. Adam, “Gel
kardeşim Üstat seni bekliyor” dedi. Ormanda ilerlerken uzakta göz kamaştıran
bir parıltı gördüm. “Yoksa güneş mi doğuyor, daha gece sona ermedi ki”
dedim. Kılavuzum gülümseyerek yanıt verdi: “Henüz gece yarısı, o gördüğün
ışık Üstat Babaji’nin materyalize ettiği altın sarayın parıltısıdır.
Geçmişte bir kez altın bir sarayın içinde dolaşmak istediğini söylemiştin,
Üstat şimdi bu isteğini yerine getirerek seni en son karmik bağından da
kurtaracak. Bu muhteşem saray, bu gece Kriya Yoga’ya inisiye oluşuna tanık
olacak.”
“Gerçekten de önümüzde pırıl pırıl parlayan altın bir saray duruyordu. Her
tarafı sayısız mücevherle süslenmiş, düzenli büyük bahçeler dört bir yanını
kuşatmıştı. Havuzdaki durgun suya yansıyan şahane bir görüntüsü vardı.
Kemerleri safir, zümrüt ve iri elmaslarla bezenmişti, yakutlarla kaplı
kapılarında melek yüzlü insanlar duruyordu. Kılavuzuma dönüp şöyle dedim,
“Kardeşim bu yapının güzelliği insanın hayal gücünün çok ötesinde, lütfen
bunun esrarını bana açıklar mısın?” Kılavuzum bilgece gülümseyerek
yanıtladı: “Bu materyalizasyonun esrarengiz hiçbir yanı yok. Tüm kozmos
Tanrı’nın projekte edilmiş düşüncesidir, yani uzayda yüzen ve adına Dünya
dediğimiz bu toprak parçası Tanrı’nın rüyasıdır. O her şeyi kendi zihninden
yaratmıştır, tıpkı insanın rüyasında bir takım nesneler yaratması gibi.
Tanrı yeryüzünü önce bir düşünce olarak biçimlendirdi, sonra onu
hızlandırdı, önce atom enerjisi sonra da madde var oldu. Dünyanın atomlarını
birbirine uyumlu hale getirip katı bir kürede topladı. Yeryüzünün tüm
molekülleri Tanrı’nın iradesiyle bir arada durmaktadır, O iradesini
çektiğinde Dünyayı oluşturan atomlar enerjiye dönüşür, bu enerji de
kaynağına, yani Bilince geri döner ve yeryüzü objektif niteliğini yitirir.
İnsan da aynı şeyi yapar, rüyasında bir yaratı oluşturur, uyandığında ise
yarattığı şeylerin yok olduğunu görür. İnsan da tıpkı Tanrı gibi İlahi
Arşetipik Modeli izlemektedir. Aynı şekilde Üstat Babaji de sonsuz iradeyle
uyum içine girip elemental atomlara emir vererek istediği şeyi tezahür
ettirebilir. Bir anda var edilen bu altın saray gerçektir, tıpkı gördüğün
diğer şeyler gibi. Tanrının düşüncesi Dünyayı nasıl yarattıysa ve iradesi
onu nasıl ayakta tutuyorsa, Babaji de bu sarayı öyle yarattı ve iradesiyle
onu ayakta tutuyor. Saray işlevini bitirince Babaji onu yok edecek!”
“Kılavuzumla saraya girdik. Elimi altın kapılarda, mücevherlerle süslü
vazolarda gezdirdim, hepsi gerçekti. Benliğime derin bir tatmin olma duygusu
yayıldı, bilinç altımda saklı istekler bir anda sönüp gitmişti. Kılavuzum
beni çok zengin döşenmiş bir sürü odaya götürdü, sonra muazzam bir hole
girdik. Mücevherlerle süslü altın bir tahtın üstünde Üstadım Babaji lotüs
pozisyonunda oturuyordu. Ayaklarının dibindeki parıldayan döşemeye diz
çöktüm. “Lahiri, altın sarayın tadını çıkarıyor musun? Uyan artık, dünyasal
susuzlukların ebediyen giderilmek üzere. Oğlum ayağa kalk, Kriya Yoga
sayesinde Tanrı’nın melekutuna inisiye ol ” diyerek bir takım mistik
kelimeler mırıldanıp beni kutsadı.
“Gün ağarırken ayin tamamlanmıştı, sanat harikalarıyla dolu sarayın
odalarını gezdim, bahçelerde dolaştım. Sonunda Üstadımın yanına gittim,
müritlerle çevrili vaziyette tahtında oturuyordu, beni görünce “Lahiri sen
açsın, kapa gözlerini” dedi. Gözlerimi açtığımda o muhteşem saray ortadan
kaybolmuştu. Babajiyle birlikte hepimiz çıplak toprağın üstünde oturuyorduk.
Kılavuzumun yaptığı açıklamayı hatırladım. Tutsak edilen atomların düşünce
özlerine dönmek üzere serbest bırakılacağını söylemişti. Babaji “Saray
yaratılış amacına hizmet etmiştir” diyerek yerden boş bir toprak kap alıp
bana uzattı. “Elini uzat, istediğin yiyeceği buradan al” dedi. Toprak çanağa
elimi uzattım, tereyağlı çörekler, baharatlı pilav ve şekerlemeler
beliriverdi. Biz bunları yerken çanağın bir yandan dolduğunu fark ettim.
Yemek bittikten sonra su aramaya başladım, Üstadım yine çanağı işaret etti,
yemekler kaybolmuş bu sefer çanakta su belirmişti. Babaji, “Tanrı’nın
melekutunun, dünyevi hırsların melekutunu da kapsadığını pek az insan bilir.
İlahi alem dünyevi olana da uzanır, fakat hayali mahiyette olan dünya
Gerçeğin özünü içermez” dedi. ” (Sayfa: 20-24)
Paramahansa Yogananda, Gurusu Sri Yukteswar’ın anlattığı bir apor olayını
şöyle naklediyor: “Yıllar önce, şimdi senin yaşadığın bu odada keramet
sahibi bir Müslüman gözlerimin önünde tam dört mucize gerçekleştirdi. Bu
fakirin adı Afzal Han’dı. Olağanüstü güçlerini tesadüfen karşılaştığı Hintli
bir yogiden edinmişti. Afzal’ın saygılı bir şekilde yogiye hizmet etmesi çok
hoşuna gitmiş, ona şöyle demişti: “Sana görünmeyen alemlerden birine
hükmetmen için bir yoga metodu öğreteceğim. Yalnız sahip olacağın gücü
hayırlı amaçlar için kullanacaksın, sakın onları çıkarın için kullanma.”
Şaşkınlık içindeki Afzal’a bazı teknikler öğrettikten sonra Üstat ortadan
kaybolmuştu. Afzal 20 yıl süreyle sadakatle bu yoga metodu üzerinde çalıştı.
Sonunda mucizeyi andıran başarıları herkesin dikkatini üzerine çekti.
Anlaşıldığı kadarıyla Hazret adlı bedensiz bir varlık sürekli kendisine
refakat ediyor, Afzal’ın tüm isteklerini yerine getiriyordu.
“Üstadın uyarısını bir süre sonra unutan Afzal gücünü istismar etmeye
başladı. Şöyle bir eline alıp da geri verdiği her obje kısa bir süre sonra
ortadan kayboluyordu. Bazen Kalküta’daki büyük kuyumcuları ziyaret edip
kendini bir alıcı gibi tanıtıyor, dokunduğu tüm mücevherler sırra kadem
basıyordu. Onu tutuklamak için harekete geçen polis de çaresiz kalmıştı.
Afzal sadece “Hazret al bunu geri götür” diyor ve aleyhindeki tüm kanıtları
yok ediyordu.
“Bu oturduğun pansiyon bir zamanlar bir arkadaşıma aitti. Afzal’la tanışan
arkadaşım onu buraya davet etmiş, ayrıca 20 kadar konu komşu arasında beni
de çağırmıştı. O zamanlar çok gençtim ve bu ünlü fakirin neler yapabildiğini
çok merak ediyordum. Üzerimde değerli hiçbir şey bulundurmayarak tedbirimi
almıştım. Beni dikkatle süzen Afzal “Senin güçlü ellerin var, bahçeye çıkıp
pürüzsüz bir taş bul üzerine tebeşirle adını yaz, sonra taşı olanca gücünle
Ganj’a fırlat” dedi. Söylediklerini yaptım, taş Ganj’ın dalgaları arasında
kaybolur kaybolmaz Afzal balkondan seslendi. “Bir kabı Ganj’ın suyuyla
doldurup bana getir.” Su dolu kapla yanına döndüğümde Afzal, “Hazret taşı
kaba koy” diye bağırdı. Elimi kaba uzattım ve taşı aldım, evet bu imzamı
attığım taşın ta kendisiydi.
“Arkadaşım Babu’nun antika altın bir saati vardı. Afzal saati ve zincirini
eline alıp şöyle bir baktı, bir süre sonra saat de zincir de oratadan
kayboldu. Babu ağlamaklı bir sesle baba yadigarı saatini geri istedi. Afzal,
“Demir bir kasada sakladığın 500 rupin var, onu bana getirirsen saatinin
yerini söylerim” dedi. Aklı başından giden Babu hemen eve koşarak istenen
parayı getirdi. Afzal, “Evinin yakınındaki köprüye git saatini ve zincirini
vermesi için Hazret’e çağrıda bulun” dedi. Babu koşarak köprüye gitti, geri
döndüğünde yüzü gülüyordu, ama saat ve zincir yanında değildi. Kendine
söylendiği gibi Hazrete çağrıda bulunur bulunmaz saat ve zincir gökten sağ
avucuna düşmüştü. Akıllanan Babu saati evdeki kasaya kilitleyip yanımıza
dönmüştü. Bir saat ve zincir için ödenen bu bedel orada bulunanları
kızdırdı, hepsi Afzal’a nefretle bakıyordu. Ortalığı yatıştırmak isteyen
Afzal, “Lütfen istediğiniz içkiyi söyleyin Hazret getirecektir” dedi.
Bazıları süt, bazıları meyve suyu istedi, kazıklanan Babu viskiyi tercih
etti. Biraz sonra Hazret paldır küldür döşemeye bir sürü kutu boşalttı,
herkes istediği içkiye kavuşmuştu.
“Günün görülmeye değer dördüncü mucizesi en çok Babu’yu memnun etti. Altın
tabaklar içinde nefis yemekler istedi Hazretten. Kaynakları hiç tükenmeyen
Hazret herkesin ısmarladığı yemeği altın tabaklar içinde getiriverdi. Bir
saat kadar süren ziyafetten sonra tam odadan ayrılmak üzereydik ki bir
gürültü koptu, ardımıza dönüp baktığımızda ortada ne tabak kalmıştı ne de
yemek artığı, Hazret hepsini anında toplayıvermişti.
“Afzal Han spiritüel açıdan gelişmemiş bir fakirdi. Belirli bir yoga
tekniğiyle bir astral planla bağlantı kuruyor, Hazretin aracılığıyla
herhangi bir objenin atomlarını eterik enerjiden sağlayabiliyordu. Fakat
astral maddeden oluşturulan bu atomlar yapısal olarak dayanıksız oldukları
için uzun süre fizik dünyada alıkonamıyordu. Dünya zenginliklerine özlem
duyan Afzal bu yüzden daha dayanıklı olan dünya objelerini tercih ediyordu.
O Tanrı bilincinden yoksundu, kalıcı mucizeler ancak gerçek azizler
tarafından gerçekleştirilebilir.
“O günden sonra Afzal’ı bir daha görmedim. Birkaç yıl sonra Babu bana
Afzal’la ilgili bir gazete kupürü gösterdi, bir itirafnameydi bu, özetle
şöyle diyordu: “Ben Afzal, bu satırları yaptıklarımın kefaretini ödemek ve
mucizevi güçlere sahip olmak isteyenleri uyarmak için yazıyorum. Guru’mun
bana bahşettiği yetenekleri yıllarca kötüye kullandım. Nefsime hizmet ederek
kendimi ahlak yasalarının üzerinde gördüm. Sonunda hesap verme günüm geldi
çattı. Geçenlerde Kalküta dışında yaşlı bir adama rastladım. Istırap içinde
topallayan bu adamın elinde altına benzer parlak bir nesne vardı. Onun tek
kıymetli malı olduğunu söyleyerek benden kendisine şifa vermemi diledi.
Elindeki altına dokunup yoluma devam ettim, yaşlı adam topallayarak ardımdan
geliyordu. Az sonra “altınım çalındı” diye bağırmaya başladı. Hiç oralı
olmadım, yaşlı adam cılız bedeninden umulmayacak bir sesle arkamdan gürledi:
“Beni tanımadın mı? ” Bu yaşlı adamın yıllar önce beni inisiye eden Guru
olduğunu anlayınca nutkum tutulmuş, ağzım bir karış açık kalmıştı. Şöyle bir
doğrulup heybetli bir hal almış, topallığından eser kalmamıştı, gözleri alev
saçıyordu, “Elindeki kudreti ıstırap içinde kıvranan insanlara yardım etmek
için değil, kendin için kullandın öyle mi? Verdiğim yeteneklerin hepsini
geri alıyorum, Hazret artık sana hizmet etmeyecek, artık hiç kimseye zarar
veremeyeceksin” dedi.
“Acıdan kıvranan bir ses tonuyla Hazret’i çağırdım, ama o emrime itaat
etmedi. Karanlık perde yırtılmış, tüm günahlarımı açıkça görmüştüm. Guru’mun
ayaklarına kapanıp ağlamaya başladım. Dünyasal ihtiraslarımı terk edeceğimi,
meditasyon yapmak için dağlara çekileceğimi söyledim. O hiç sesini
çıkarmadan ve şefkatli bakışlarını üzerimden ayırmadan beni dinledi ve şöyle
dedi, “Pişmanlığından ötürü sana bir lütufta bulunacağım, diğer güçlerin
elinden tamamen alındı, ama yiyeceğe ve giyeceğe ihtiyacın olduğu zaman
Hazret’ten isteyebilirsin. Bundan böyle dağlarda kendini içtenlikle Tanrıya
adamanı istiyorum.” Sonra Gurum ortadan kayboldu, gözyaşlarım ve
düşüncelerimle baş başa kalmıştım. Elveda dünya, sevgili Tanrı’nın affını
aramaya gidiyorum.” (Sayfa: 24-29)
Ünlü Hintli Ermiş Paramahansa Yogananda, ölümünden önce annesinin kendisine
bıraktığı bir tılsımdan bahseder ve bu apor olayını yine annesinin ağzından
şöyle aktarır: “Lahor’da yaşadığımız yıllarda, bir sabah hizmetçimiz odama
girerek kapıda tuhaf bir sadhu’nun beni görmek için beklediğini söyledi.
Ziyaretçiyi karşılamaya gittim, önünde eğildiğim zaman bir Tanrı eriyle
karşılaştığımı hemen anladım. Sadhu, “Mukunda’nın (Paramahansa) annesi, Yüce
Üstatlar dünyada uzun süre kalamayacağınızı söylediler, bundan sonraki
hastalığınız sonuncusu olacaktır” dedi. Bu sözleri izleyen sessizlikte hiç
telaşa kapılmadım, aksine son derece huzur verici bir titreşim hissettim.
Sadhu tekrar konuşmaya başladı, “Size gümüş bir tılsım emanet edilecek, onu
bugün vermeyeceğim. Sözlerimin kanıtı olarak yarın meditasyon yaptığınız
sırada avucunuzda materyalize olacak. Ölmeden önce, tılsımı bir yıl süreyle
koruması ve sonra küçük oğlunuza teslim etmesi için büyük oğlunuz Ananda’ya
vereceksiniz. Mukunda Ululardan gelen bu tılsımın anlamını kavrayacaktır.
Tüm dünyasal uğraşları terk etmeye ve Tanrı’yı aramaya hazır olduğunda eline
geçmelidir. Birkaç yıl onu elinde tuttuktan ve amaç hasıl olduktan sonra
tılsım kendiliğinden kaybolacak, en gizli yerde saklansa bile geri
dönecektir.”
“Bu ermiş kişiye sadaka vermeyi teklif ettim ama kabul etmedi. Saygıyla
önünde eğildim, hayır duada bulunarak ayrıldı. Ertesi akşam sadhu’nun dediği
gibi meditasyon yaparken avucumun içinde bir tılsım materyalize oldu. Soğuk
pürüzsüz bir temasla kendini belli etmişti. İki yıldan uzun bir süre boyunca
tılsımı büyük bir kıskançlıkla korudum, işte şimdi onu ilerde sana vermesi
için oğlum Ananda’ya teslim ediyorum. Benim için üzülmeyin, çünkü
sonsuzluğun kollarına atılmak üzereyim. Elveda oğlum, Kozmik Ana seni
koruyacaktır.”
Bundan sonra olanları Paramahansa Yogananda (Mukunda) şöyle anlatıyor:
“Tılsımın elime geçmesiyle birlikte beni bir aydınlanma furyası sardı. Sanki
uyuklamakta olan anılarım birden uyanıvermişti. Yuvarlak şekilli bu antika
tılsım Sanskrit dilinin yazı karakterleriyle kaplıydı. Geçmiş yaşamlarda
bana rehberlik eden görünmez öğretmenlerden geldiğini anlamıştım. Aslında
bir anlamı daha vardı, ama bir tılsımın anlamı tümüyle açıklanamaz. Tılsım
astral maddeden oluşturulmuştu, dayanıksız olan bu tür objeler bir zaman
sonra dünyadan ayrılırlar.”
Yıllar sonra liseyi bitiren Yogananda Kalküta’dan ayrılarak spiritüel
disiplin edinmek üzere Benares’deki bir Mahamandai Aşramına katıldı.
Tılsımın astral aleme geri dönüşüne de burada tanık oldu. Yogananda tılsımın
kayboluşunu şöyle anlatıyor: “Kalküta’dan beri bana eşlik eden tek hazinem,
annemin bıraktığı gümüş tılsımdı. Yıllarca titizlikle koruduğum tılsımı
aşramdaki odamda saklıyordum. Bir sabah onu görmeyi arzulayarak kilitli
kutuyu açtım, ama tılsım yerinde yoktu, oysa kutuya hiç el sürülmemişti.
Sadhu’nun önceden söylediği gibi gümüş tılsım geldiği yere geri dönmüştü.”
(Sayfa: 29-31)
Yazar Guy Lyon Playfair, ‘Bilinmeyen Güç’ adlı kitabında ünlü Brezilyalı
medyum Carmine Mirabelli’nin çevresinde tezahür eden apor olaylarından
bahsetmektedir. 1933 yılında yapılan özel bir celsede, kilitli ve mühürlü
bir pencereden içeri henüz koparılmış çiçekler yağmış, ardından kiloluk bir
dini heykel havada yüzerek içeri süzülmüş, odada bir tur attıktan sonra
geldiği gibi pencereden çıkıp gitmişti! Celse sonunda tutanakları okuma
zamanı geldiğinde celsenin Alman sekreteri gözlüklerini evde unuttuğunu fark
etmişti. Mirabelli kanalıyla Almanca konuşan bir ses “Bekle oğlum, gözlüğünü
hemen getireceğim” demiş, gerçekten de gözlük aynı anda sekreterin elinde
belirivermişti.
Mirabelli sanki arkadaşları için bir tür kayıp eşya bürosu gibi çalışıyordu!
Arabayla Santos’a yolculuk yaparken bir arkadaşı şemsiyesini evde unuttuğunu
söylemişti. Mirabelli’nin Santos’daki evine vardıklarında arkadaşının
şemsiyesinin tavandan düştüğünü gördüler. Mirabelli’nin apor yoluyla ortaya
çıkardığı eşyalar arasında çalınmış bir altın haç, otobüste unutulmuş bir
kürk atkı ve çalınmış bazı dokümanlar da bulunuyordu.
Mirabelli, apor olaylarının gerçekliğini kanıtlamak için ara sıra zararsız
şakalar da yapıyordu. 1928 yılında bir İngiliz şairi Mirabelli’nin celsesini
izlemek üzere Sao Paulo’daki bir eve gelmişti. Hole girer girmez masanın
üzerinde gördüğü ilk şey otel odasındaki bavulunda bıraktığı çalar saat
oldu. Aynı akşam evin hanımının gözlüğü kaybolmuş, daha sonra
arkadaşlarından birinin evinde ortaya çıkmıştı. Mirabelli’nin oğlunun
anlattığına göre, bir dost ziyaretinden eve dönüşte kapıda başlarına gül
yaprakları yağmıştı. (Sayfa: 37-38)
1868 yılında Firenze’yi (İtalya) ziyaret eden ünlü İngiliz medyumları Guppy
çiftinin celselerinden birinde, bayanlardan biri bedensiz varlıktan bir kuş
ya da tavşan materyalize etmesini rica etti. Aniden masanın üstü irili
ufaklı böceklerle doldu, masanın üzerinde gezinip duruyorlardı, sonra hepsi
birden uçarak kayboldu. Varlık bundan sonra birkaç elma, limon ve portakal
aporu meydana getirip celsedekilere armağan etti.
Guppy çifti Psişik Araştırmalar Cemiyetini ziyaret ettiği sırada özel bir
celse düzenlendi. Üyelerden biri, “Aklım bir türlü almıyor, ruhlar
karanlıkta renkleri nasıl ayırt edebiliyorlar” dedi. Celse başlarken ışıklar
söndürüldü, bedensiz varlık “Burada ruhların karanlıkta nasıl gördüklerine
şaşan biri var” dedi. Ardından bir hışırtıdır başladı, sanki masanın üzerine
kuru yaprak yağıyordu. Işıklar yakıldığında masanın beyaz, kırmızı ve yeşil
konfetilerle dolu olduğu görüldü. Varlık konfetilerin karıştırılarak ortaya
yığılmasını ve ışığın söndürülmesini istedi. Işıklar hemen söndürüldü,
birkaç saniye sonra tekrar yakılması söylendi. Karmakarışık olan
konfetilerin yeşil, beyaz ve kırmızı olmak üzere üç ayrı renk grubuna
ayrıldığı görüldü. Bedensiz varlık bu gösteriyle, ışığın ancak bedenli
varlıklar için gerekli olduğunu kanıtlamak istemişti. (Sayfa: 43-45)
Bolluk mucizeleriyle ün yapan azizlerden St. Angiolo Paoli, Roma’nın
fakirlerine dağıtılacak az miktardaki yiyecekleri çoğaltmaya bayılır,
ricaları hiç geri çevirmezdi. Bazı Carmelite misyonlarının hamilerince
düzenlenen pikniklere sık sık katılan St.Angiolo, sıcak bir haziran günü
yapılan piknikte apor yoluyla birçok yiyecek peyda etti. Salata için marul
ve turp, bir turta ve meyve olarak da bir sepet çilek materyalize etmişti.
Oysa o tarihte kuraklık vardı, materyalize edilen yiyecekleri bulmak
imkansızdı. (Sayfa: 48)
Yunus Emre yedi yıl ayrı kaldığı Taptuk Dergahına dönerken konakladığı handa
üç gençle tanışır, yola birlikte devam ederler. Bir süre sonra karınları
acıkır, ama hiç birinin yol hazırlığı yoktur. Üç gençten biri elini açar ve
‘Hu’ diyerek duaya başlar, diğerleri de ona katılırlar. Aniden oracıkta üç
çeşit yemek ve taze ekmek belirir. Yemekler yenir, şükürler edilir, tekrar
yola çıkarlar. Akşam olunca diğer genç dua eder, yemekler yine gelir. Ertesi
gün üçüncü genç aynı marifeti gösterdikten sonra sıra Yunus’a gelir.
Gençlerden biri, “Derviş ağa misafirlik bitti, Hu çek de Tanrı nafakamızı
göndersin” der. Yunus gözlerini yumarak “Tanrım bu üç genç hangi sevdiğinin
yüzü suyu hürmetine sana dua ettiyse, ben de onun için dua ediyorum, benim
yüzümü kara çıkarma” diye yalvarır. Aniden beliren yemeklerin çokluğu
karşısında şaşıran yol arkadaşları, Yunus’a kim adına dua ettiğini sorarlar.
Yunus aynı soruyu onlara yöneltince gençlerden biri “Tanrının bir sevgili
kulu var, adı Yunus, yüzünü görmedik ama şanını duyduk. Biz onun yüzü suyu
hürmetine Tanrıya dua ederiz, o da bizi hiç boş çevirmez” der. (Sayfa:
51-52)
Ünlü bir bestekar olan Kemal-i Kavval, bir dostun düzenlediği semada içinden
“Acaba bu semada tefime ne kadar para atılacak” diye geçirir. Hz. Mevlana
yerden bir avuç toprak alıp tefe atar ve “Al da gözüne sok” der. Kemal- i
Kavval o anda tefinin altınlarla dolduğunu hayretle görür. (Sayfa: 52)
Kayseri’yi mekan tutan bir ermiş Hacı Bektaş-ı Veli’yi tekkesine davet
etmiştir. Sohbet sırasında ermiş elini koynuna sokup bir salkım taze üzüm
çıkararak masaya koyar. Hacı Bektaş-ı Veli, “Sizin erenlerden olduğunuz
bizce malumdur, sizden keramet isteyen de yoktu, buna ne gerek vardı?” diye
serzenişte bulunur. Bir süre sonra Hacı Bektaş-ı Veli gitmek üzere ayağa
kalkınca eteğinin arasından yere bir Hindistan cevizi düşer. Kayserili ermiş
“Buna ne gerek vardı dediniz, ya bu sizin yaptığınız nedir?” diye sorunca,
Hacı Bektaş-ı Veli “Tanrı hakkı için benim bundan haberim yoktu, fakat siz o
kerameti gösterince Horasan Erenleri de bunu gönderdiler” diye yanıtlar.
(Sayfa: 55)
Eski Ahit/ I. Krallar: 17/ 14-6
“Çünkü İsrail’in Allah’ı Yehova böyle diyor. Rab toprak üzerine yağmur
vereceği güne kadar küpte un tükenmeyecek ve tulumda yağ eksilmeyecek. Ve
kadın gidip İlya’nın sözüne göre yaptı ve İlya ile kadın ve onun ev halkı
çok günler yemek yediler. İlya vasıtasıyla Rabbin söylediği söze göre küpte
un tükenmedi ve tulumda yağ eksilmedi.”
Eski Ahit/ II. Krallar: 4/2-6
“Ve Elişa ona dedi: Sana ne yapayım? Bana anlat, evde nen var? Ve kadın
dedi: Bir sürümlük zeytinyağından başka bu cariyenin evinde bir şey yoktur.
Ve dedi: Git, dışardan bütün komşulardan kendin için iğreti kaplar, boş
kaplar al, az alma. Ve içeri girersin ve kendi üzerine ve oğullarının
üzerine kapıyı kaparsın ve bütün o kaplara dökersin ve dolanı bir tarafa
koyarsın. Ve kadın onun yanından gitti ve kapıyı kendi ve oğulları üzerine
kapadı ve kendisine kapları getirdiler ve o doldurdu. Ve vaki oldu ki kaplar
dolunca oğluna dedi: Bana bir kap daha getir. Ve oğlu ona dedi, artık kap
kalmadı ve zeytinyağı kesildi.”
Tih Çölünde bulunan İsrailoğulları bu çölden kurtulmak için her sabah büyük
bir ümit ve azimle yola çıkıyor, fakat dönüp dolaşıp tekrar aynı noktaya
geliyorlardı. Nihayet Hz. Musa’ya başvurup, “Karnımızı nasıl doyuracağız,
yiyeceğimizi nereden sağlayacağız? Yoksa Rabbin açlıktan bizi helak mı
edecek?” diye sordular. Bunun üzerine Allah gökten onlar için kudret helvası
ve bıldırcın kuşları indirdi. Bıldırcınlar o kadar boldu ki, İsrailoğulları
bunların sadece semizlerini yer, diğerlerine el sürmezlerdi.
Sonra yine Hz. Musa’ya başvurarak, “Bu çölde su da yok. Suyumuzu nereden
bulacağız? Yoksa Rabbin bizi susuzluktan helak mı edecek?” dediler. Allah’ın
emriyle Hz. Musa asasını yere vurdu ve her kabile için yerden bir pınar
fışkırdı. İsrailoğulları bu sudan içerek susuzluklarını giderdiler. Ancak
bir müddet sonra, “Ey Musa ya elbiselerimizi nasıl bulacağız?” diye
sordular. Bunun üzerine Allah onlara eskimeyen elbiseler verdi. İçlerinden
boyu uzayan olursa elbiseler de birlikte uzamakta ve daima vücutlarına
uymaktaydı. (Sayfa: 57)
İncil/Matta: 14/17-21
“Şakirtler de İsa’ya dediler: Burada beş ekmek ve iki balıktan başka bir
şeyimiz yok. İsa, onları buraya getirin dedi. Ve çayır üzerine otursunlar
diye halka emretti. Ve beş ekmekle iki balığı aldı ve göğe bakıp şükran
duası etti ve ekmekleri kırıp şakirtlere verdi, şakirtler de halka verdiler.
Hepsi de yiyip doydular ve parçalardan artanı on iki küfe dolusu olarak
kaldırdılar.Yiyenler, kadın ve çocuklar hariç beş bin erkek kadardı.”
(Sayfa: 58)
Ebu Eyyüb el Ensari Hz. Muhammed ve Ebu Bekir için yemek hazırlamıştı. Hz.
Muhammed Ebu Eyyüb’e 30 kişi daha çağırmasını söyledi. Çağrılan 30 kişi
yemeklerini yiyip gittiler. Hz. Muhammed önce 60, sonra da 70 kişi daha
çağrılmasını istedi. Yeni gelenler de karınlarını doyurdukları halde yemek
olduğu gibi duruyordu. Ebu Eyyüb, “O gün iki kişi için hazırladığım yemekten
180 kişi yedi ve karnını doyurdu” demiştir. (Sayfa: 61)
TELEPATİ : UYGULAMA DENEY VE YÖNTEMLERİ
Yazarı:
Çeviren:
Hazırlayan: BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ
Yayınevi: BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ YAYINLARI
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1978
Dili: Türkçe

Ra Bilgileri 2
Don Elkins
· Akaşa
· Basım Tarihi : 03 - 1993
· ISBN : 9759999933
· Sayfa Sayısı : 184
· Çevirmen : Rengin Özer
Birinci kitabı her kesimden gerçek, ciddi ve ileri bilgi arayışında, yüksel bir anlayış peşinde olan okurlar tarafından yoğun bir ilgiyle karşılanan RA BİLGİLERİ'nin ikinci kitabını sunuyoruz. Bu ikinci kitapta, bu yaratılış oktavının her boyutu -yoğunluk derecesi- ayrıntılı olarak araştırılmakta, ruhsal tekamülümüzü yöneten metafizik prensipler açıklanmakta, özellikle de bizim üçüncü yoğunluk derecemizden tekamül ederek nasıl dördüncü yoğunluk derecesine geçileceği üzerinde durulmaktadır. Yaratılışın yoğunluk dereceleriyle bedenin enerji merkezleri arasındaki ilişki de ortaya konmakta, böylece her deneyimin bu enerji merkezlerinin dengelenmesi ve arındırılması için bir katalizör olarak kullanılması olanağı sunulmaktadır. Ayrıca, bizden çok daha yüksek yoğunluk derecelerinden gelip dünyada enkarne olan Gezginler, cinsel ilişki sırasında meydana gelen enerji aktarımları ve tıkanıklıkları, şifacılık, Dewey B. Larson'un fiziği, bilincin kutuplaşması ve Yüksek Benliğin doğası ve işlevi, Bir'in Yasası ile olan bağlantıları açısından incelenmektedir. RA BİLGİLER'ni okudukça, insan, evren, dünyamızın ve insanlığın geçmişi ve geleceği ve Tanrısal gerçeklerle ilgili ne kadar az şey bildiğimizi ibretle görüyoruz. Bu kitap, yaklaşık yirmi yıl süren deneysel bir telapati çalışması vasıtasıyla, bizden milyonlarca yıl ilerideki bir uzaylı ırkla kurulan temaslar sırasında alınan olağanüstü ve çarpıcı bilgileri sözcüğü sözcüğüne sunmaktadır.

Ra Bilgileri 3
Don Elkins
· Akaşa
· Basım Tarihi : 07 - 1993
· ISBN : 9759999926
Birinci ve İkinci kitabı her kesimden, ciddi ve ileri bilgi arayışında,
yüksek bir anlayışın peşinde olan okurlar tarafından yoğun bir ilgiyle
karşılanan RA BİLGİLERİ'nin üçüncü kitabını sunuyoruz. Bu kitapta,
gezegenimiz dördüncü Yoğunluk Derecesi'ne hasat edilmeye hazırlanırken
etkili bir kutuplaşmanın nasıl yapılabileceğinin ve bunun için de enerji
merkezlerinin nasıl dengeleneceğinin teknikleri derinlemesine
incelenmektedir. Çeşitli enerji aktarımları ve tıkanıklıkları, negatif ve
pozitif kutuplaşmalar, şifacılık, tekrardoğuş, meditasyon ve Gezginler
hakkında yeni bilgiler verilmekte ve pramit şeklinin şifa, inisiyasyon ve
enerji sağlamak için nasıl kullanılacağı açıklanmaktadır. Madde aleminin ve
madde ötesi alemin özellikleri, psişik kehanetin yapısı, psişik saldırı adı
verilen olayların yapısı ve çeşitleri üzerinde durulmakta; büyü ayinleri,
özellikle de beyaz büyünün prensipleri hakkında geniş bilgi verilmektedir.
Ayrıca Logos'un aklının, yani tekamül sürecimizin bir çeşit planı olan ve
aynı zamanda her birimizin bireysel aklının temel kavramlarını meydana
getiren modelin, Aklın Temel Modeli'nin incelenmesine de bu kitapta
başlanmaktadır. RA BİLGİLERİ'ni okudukça, insan, evren, dünyamızın ve
insanlığın geçmişi ve geleceği ve Tanrısal gerçeklerle ilgili ne kadar az
şey bildiğimizi ibretle görüyoruz. Bu kitap, yaklaşık yirmi yıl süren
deneysel bir telapati çalışması vasıtasıyla, bizden milyonlarca yıl ileride
bir uzaylı ırkla kurulan temaslar sırasında alınan olağanüstü ve çarpıcı
bilgileri sözcüğü sözcüğüne sunmaktadır.
Ra Bilgileri 4
Don Elkins
· Akaşa
· Basım Tarihi : 11 - 1994
· ISBN : 9759999636
· Sayfa Sayısı : 263
· Çevirmen : Rengin Özer
İlk üç kitabı her kesimden, ciddi ve ileri bilgi arayışında, yüksek bir
anlayışın peşinde olan okurlar tarafından yoğun bir ilgiyle karşılanan RA
BİLGİLERİ'nin dördüncü kitabını sunuyoruz. Bu son kitapta, Logosumuz
tarafından -akıl, beden ve ruhumuzun tekamülüne yardımcı olmak için-
oluşturulan model, yani Aklın Temel Modeli, Ra'nın bundan 11.000 yıl önce
Eski Mısırlılar'a sunduğu tarot yöntemi kullanılarak incelenmektedir.
Ayrıca, bilinç ile bilinçaltı arasındaki perdenin ve üçüncü yoğunluk
derecesi deneyimimizin her enkarnasyonunda yaşanan "unutma" sürecinin yapısı
ve amacı da anlatılmaktadır. Yine bu kitapta, Ra, bir üstadın, enerji
merkezlerini dengelemek ve unutma perdesini delmek için deneyimlerini nasıl
kullanbileceğini açıklamakta, böylece üstadın yolu daha berrak bir biçimde
ortaya çıkmaktadır. RA BİLGİLERİ'ni okudukça, insan, evren, dünyamızın ve
insanlığın geçmişi ve geleceği ve Tanrısal gerçeklerle ilgili ne kadar az
şey bildiğimizi ibretle görüyoruz. Bu kitap, yaklaşık yirmi yıl süren
deneysel bir telepati çalışması vasıtasıyla, bizden milyonlarca yıl
ilerideki bir uzaylı ırkla kurulan temaslar sırasında alınan olağanüstü ve
çarpıcı bilgileri sözcüğü sözcüğüne sunmaktadır.

Bu kitapta okuyacağınız bilgiler, Hathorlar olarak bilinen ve şu anda bizim
Evrenimiz'in dördüncü boyutunda bulunan bir grup yükselmiş varlıktan
gelmektedir. Binlerce yıldır insanoğlu ile ilgilenen ve kadim Mısır'da ve
Tibet'te inisiyeler yetiştiren bu varlıklar sevgi, ses ve enerji üstatları
olarak bilinmektedirler. Hathorlar, bu kitapta, Biz Kimiz ve Buraya Neden
Geldik, Bir Enerji Sistemi Olarak İnsan, Hisler ve İnsanın Tekamülü, Açılma
Korkusu, Denge Piramidi, Yükselen Sarmal, Kaosta Dengeyi Koruma, Kutsal
Ana-Unsurlar, Dayanak Noktası, Ses Bir Anahtardır, Kaderi Değiştirme, Güç
Çubukları ve Sorulmayan Soru başlıkları altında çok değerli ve yararlı
bilgiler sunmaktalar. Bu bilgileri okuyarak, güçlü bir yükseliş bedeni inşa
etmek için gerekli kendine-hakimiyet yöntemlerini, dört temel yükseliş
alanında mevcut durumunuzu değerlendirmeyi, kendi dayanak noktanızı
belirlemeyi, bilincinizi yükseltmek ve şifa bulmak için kutsal ana
unsurlarla nasıl ilişki kuracağınızı ve ses titreşimlerini nasıl
kullanacağınızı, dünyanın bu kaoslu döneminde dengenizi nasıl
koruyacağınızı, DNA'nızın değişiminin gerçek anlamını, şifa enerjinizin ne
zaman uyum içinde olduğunu, kaderinizi nasıl değiştirebileceğiniz, foton
kuşağı fenomeninin gerçek önemini ve gizli Dünya tarihini öğrenebilirsiniz.
"Eğer yeni bir dünya kurmaya hazırsanız, sizi bizimle birlikte bu zihin ve
kalp yolculuğuna çıkmaya davet ediyoruz."
Yazar: Tom Kenyon, Virginia Essene
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 237
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1997

Dokuz Kehanet
James Redfield
· Altın Kitaplar
· Basım Tarihi : 01 - 1999
· ISBN : 9754055165
Son yıllarda modern fiziğe mistik dine ve psikolojiye duyulan ilgi, sonunda
yeni bir mantık sentezine mi ulaşacak? Ruhsal Rönesans da denilebilecek bu
senteze nasıl kavuşacağız? Gelecek yüzyıl Ruhsal Rönesans devri mi olacak?
DOKUZ KEHANET hayatı tanımlayan 9 anahtar ile açılan, gizemli bilgilerden
oluşuyor. Peru yağmur ormanlarında bulunan elyazmalarında ortaya çıkan bu
bilgilerden yola çıkarak hayatımızda hala meydana gelen olaylarla nasıl
bağlantı kurabileceğimiz anlatılıyor... ve bu kitapta önümüzdeki yıllarda
neler olacağı da şimdiden gösteriliyor. Bu kitabın yayınlanmasından sonra
dünyanın geleceğinin tekrar gözden geçirilmesi gerektiği ortaya çıktı. DOKUZ
KEHANET eski bilgilerin insanı ne derece etkilediğini, hayatta bulunmamızın
nedenini berraklıkla algılayabileceğimizi de öğretiyor. Ayrıca öğretim
sağladığı yepyeni enerji ve iyimserlik, yarınlara çok daha sağlıklı adımlar
atmamızı sağlayacak. "Yaşamı tümüyle değiştirecek böylesi kitaplar ancak on
yılda bir yazılır." - New York Times - "DOKUZ KEHANET'in ışığında insanlık
tarihi ve gelecek ile ilgili teoriler tümüyle yeniden gözden geçirilmeli.
Çarpıcı bir başyapıt." -Washington Post
İçimdeki Yolculuk
Shirley
MacLaine ülkemizde yalnızca Oskar ödüllü, ünlü bir Hollywood yıldızı olarak
tanınıyor. Oysa, Shirley MacLaine bugün tüm dünyada kitapları en çok satan,
dışavurumcu bir düşünür, özgün ve etkileyici bir yazar olarak da tanınmakta.
"İçimdeki Yolculuk"ta MacLaine, daha önce yazmış olduğu iki en çok satan
yapıtını aşarak bizi kendi kişisel yaşamına ve iç dünyasına götüren güçlü,
şaşırtıcı, hatta çarpıcı bir yolculuğu anlatıyor. Önemli bir politikacıyla
yaşadığı yoğun ve gizli bir aşk ilişkisi, bu ünlü sanatçının kendini
keşfetme arayışını başlatıyor. MacLaine'in ruhsal serüveninin yazılı bir
açıklaması olan bu kitapta onunla birlikte Stockholm'den Hong Kong'a,
Hawaii'den Peru'nun sonsuz dağlarına soluk soluğa koşarken bir yandan da
"geçmiş yaşamların", ruhsal rehberlerin ve ruhun ölümsüzlüğünün yer aldığı
psişik fenomenlerin, Ufo'larıyla dünyamızı ziyaret eden ve olağanüstü
bilgiler getiren dünya-dışı varlıkların gizemli ve şaşırtıcı dünyasını da
tanıyoruz.
Bu cesur, araştırıcı ve derin sentezlere ulaşmayı başaran kadın, sonunda
varlığıın gerçek kökenini keşfediyor. Ve, hayatın, mutlaka bilmemiz gereken
sonsuz olasılıklarını... Evet, MacLaine'in yürekliliği ve içtenliği sır dolu
dünyaların kapılarını aralıyor, varoluşun gizemini aydınlatan yeni
açıklamalar ve giderek yeni anlayışlar getiriyor. "İçimdeki Yolculuk",
mutlaka okunması gereken sarsıcı, çarpıcı, vazgeçilmez bir kitap!
"Şaşırtıcı bir biçimde dürüst, geniş kapsamlı bir şekilde yapılmış
içdünyadaki yolculuğun hesaplaşması. Shirley MacLaine'in keşfettiği yeni bir
amaç, haz, enerji ve aşk sizi etkileyecek ve şaşırtacaktır."
Literary Guild Magazine
"İnanılmaz şekilde etkileyici bir kadın -parlak, açık, dürüst ve içten"
The New York Daily News
Yazar:
Shirley MacLaine
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Fatoş Dilber
Sayfa sayısı: 408
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1995

Ünlü sanatçı Shirley MacLaine, tüm dünyada Bestseller olan iki kitabı İçimdeki Yolculuk ve Sevginin Sonsuz Dansı'nda kendi ruhsal yolculuğunu betimlemiş, içsel uyum ve anlayışı ararken geçtiği olağanüstü şaşırtıcı ve hayat-değiştiren yolları bizlerle paylaşmıştı. Bu büyük oyuncu, cesur yazar ve doğru sözlü düşünür, Dışarıda Hiçbir Şey Var'da daha sağlıklı, daha mutlu ve kendi içimizdeki ve dışımızdaki dünyanın daha farkında olabilmek ve bu dünyaların doğal ahengine uyum sağlamak için kullanabileceğimiz güçlü ruhsal teknikleri ve zihinsel alıştırmaları açıklıyor. Son derece zengin ve ödüllendirici bir rehber olan bu eserde sanatçı, içimize yönelerek nasıl gerilim ve korkulardan kurtulabileceğimizi, nasıl sevgi ve uyum düzeyine ulaşabileceğimizi ve yeni -ve çok daha iyi- bir yaşam biçiminin hazlarını keşfedebileceğimizi gösteriyor. Daha da ötesi, bizleri evrensel enerjinin kalbine götürecek yollardan geçirerek karşı konulamaz çekicilikte bir keşif yolculuğuna sürüklüyor.
Yazar:
Shirley MacLaine
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 285
ISBN:
Basım tarihi: Haziran 1993
Kategori: Ruhsal / New Age

Ra Bilgileri
Don Elkins
· Akaşa
· Basım Tarihi : 10 - 1994
· ISBN : 9759999940X
· Sayfa Sayısı : 326
· Çevirmen : Rengin Özer
RA adlı uzaylı dünyaya ilk kez ne zaman ve niçin geldi? Piramitleri düşünce gücüyle nasıl ve neden inşa ettiler? Geçmişteki ve günümüzdeki uygarlıkların gelişiminde nasıl bir rol oynadılar? Evrenimizi acaba başka hangi varlıklarla paylaşıyoruz? UFO'lar dünyamıza neden geliyorlar? Dünyamız kozmik planın hangi noktasında bulunuyor ve nasıl geleceğe hazırlanıyor? Evrenimizde kaç boyut var? Dünya ve üzerindeki insanlar şu anda hangi boyuttalar ve önümüzdeki yirmi yıl içinde hangi boyuta geçmeye hazırlanıyorlar? Dünya insanını nasıl bir "hasat" bekliyor? Ruhsal tekamülümüzü belirleyen prensipler nelerdir? Bir'in Yasası ve onun sapmaları nelerdir? Her şeyi başarmamızı mümkün kılan Sonsuz Zeka ile nasıl bağlantı kurabiliriz? Şifa nasıl verilir? Madde alemi sadece bir illüzyondan mı ibarettir? İnsan pozitif ve negatif tekamül yolunu nasıl seçer? Pozitif ve negatif uzaylı varlıklar bu seçimimizi nasıl etkilerler? Onlar dünya insanıyla niçin ilgileniyorlar? Birbirleriyle nasıl savaşıyorlar? Dünyamıza neden karantina uygulanıyor? Bizden çok daha yüksek boyutlardan "Gezginler" neden bu son devrede kitle halinde dünyada enkarne oldular? Ra neden geri dönüyor? RA BİLGİLERİ'ni okudukça insan, evren, dünyamızın ve insanlığın geçmişi, geleceği ve Tanrısal gerçeklerle ilgili ne kadar az şey bildiğimizi ibretle görüyoruz. Bu kitap, yaklaşık yirmi yıl süren deneysel bir telepati çalışması vasıtasıyla, bizden milyonlarca yıl ilerdeki bir uzaylı ırkla kurulan temaslar sırasında alınan olağanüstü ve çarpıcı bilgileri sözcüğü sözcüğüne sunuyor. "RA BİLGİLERİ'ni henüz bitirdim. Hayatım boyunca gördüğüm en iyi kozmik bağlantıyı yapmışsınız gerçekten. Bu, dünyanın ihtiyaç duyduğu temas ve bilgeliğin ta kendisi. Müthiş bir yapıt!" Dr. Andrija Puharich
Şimdi'nin Gücü - uygulama kitabı
Şimdi'nin
Gücü, kısa bir süre içinde, son zamanlarda yazılmış en büyük spiritüel
kitaplardan biri olduğunu kanıtladı. O, sözcükleri aşan bir güç içermekte,
ve bizi düşüncelerimizin ötesindeki çok daha dingin bir yere,
zihnin-yarattığı sorunların ortadan kalktığı ve özgür bir yaşam
yaratabileceğimiz bir yere götürmektedir.
Eckhart Tolle'nin kendi sözleriyle:
Ben insan bilincinin çok derin bir değişim-dönüşümünden söz ediyorum; bu
uzak gelecekteki bir olasılık değil, şimdi gerçekleştirebeliceğiniz bir
şeydir. Burada kendinizi zihnin esraretinden nasıl kurtarabileceğinizi, bu
aydınlanmış bilinç haline nasıl girebileceğinizi ve onu günlük yaşamınızda
nasıl sürdürebileceğinizi göreceksiniz.
Şimdi'nin Gücü'nde bunu yapmamızı sağlayacak belli uygulamalar ve açık
anahtarlar vardır. Bu Uygulama Kitabı, Şimdi'nin Gücü'nden yapılmış
-dikkatle düzenlenmiş ve bize bu uygulamaları ve anahtarları sunan-
alıntılardan oluşmaktadır. Bu kitabı dikkatle okuyup, üzerinde
düşündüğünüzde -belki zaman içinde, belki hemen- yaşam değiştirici önemde
bir şeyi keşfedeceksiniz. Sadece kendi yaşamınızı değil, dünyanızı da
değiştirip yükseltecek gücü ve yeteneği bulacaksınız.
Var'lığınızın kutsal mevcudiyeti şimdi burada bulunmaktadır. O uzak bir
gelecekte değil, şimdi buradadır: O içimizde bulunan ve yaşam karmaşasının
daima ötesinde olan bir yer, sözlerin ötesinde dingin bir dünya, karşıtı
olmayan bir mutluluktur.
O sizin ellerinizde bulunmaktadır. Şimdi'nin gücünü keşfedin.
Yazar:
Eckhart Tolle
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 127
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 2003
Kryon - Yuvaya Yolculuk
Bu büyüleyici mesel, görünüşte sıradan bir adamın, Michael Thomas'ın öyküsünü anlatır. O, Amerikan normallik ve -hoşnutsuzluk- ikonunu temsil etmektedir. Ölümden döndüğü bir olaydan sonra, Michael bilge bir melek tarafından ziyaret edilir ve bu melek ona hayattan gerçekten ne beklediğini sorar. Michael, tek isteğinin YUVA'ya dönmek olduğunu söyler! YUVA'ya dönebilmesi için, Michael'in önce, meleklerle, bilge öğretmenlerle ve hatta karanlık varlıklarla dolu şaşırtıcı bir yerde, bir dizi serüven ve sınavdan geçmesi gerekmektedir. Bu onun hayal edemeyeceği kadar duygusal, mizah dolu ve huşu verici bir yolculuk olacaktır. YUVAYA YOLCULUK'un öyküsü Kryon tarafından ilham edilmiş ve Lee Carroll tarafından yazılmıştır.
"Bu muhteşem mesel, temel spiritüel gerçeklerle ve bu
sorunun yanıtını Yuvaya Yolculuk'ta bulabilirsiniz."
- The Messenger
"Yuvaya Yolculuk, benim en sevdiğim yazarlardan birinin son çalışması ve tüm
eserleri arasında en iyi olandır. Lee Carroll bize büyük bir nehir gibi
akan, çok iyi yazılmış bir kitap sunmakta. Ve bu nehir bizi gerçek, umut,
kader, farkındalık ve yuva gibi yerlere götürmektedir!"
- Richard Fuller, Metaphysical Reviews
(Arka Kapak)
Yazar:
Lee Carroll
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Zeynep Apaydın Güvenç
Sayfa sayısı: 304
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 2000

Sanatçı bu kitabında kişiliğinin en gizli yanlarını gözler önüne seriyor; aşklarına, yitirdiklerine, çocuklarına, içsel dürtülerine, tutku ve ihtiraslarına yeni bir ışık altında bakıyor. Meydan okuyan sorular soruyor ve şaşırtıcı yanıtlarla karşılaşıyor; inançlarını sorguluyor ve çatışmalarıyla yüzleşiyor. Ve en sonunda da bizleri, hayatımızı değiştirecek güçte bir deneyime sürüklüyor. Ayrıca, MacLaine bu kitabında bizleri en gizli kalmış, büyüleyici ve serüven dolu "yolculuğuna" götürüyor: Geçmiş yaşamlarına... Atlantis Uygarlığı'ndaki kristal giysili insanlardan, Hindistan'da fillerin arasında geçen bir yaşama, Gobi Çölü'nde boğazı kesilerek ölüme terk edilen Moğol kızından, Üçüncü Gözü'nün açılması için alanın ortasında delik açılan İnka çocuğuna, kör Japon şarkıcıdan, Rus soylusuna, Antik Yunan tiyatrocusundan ABD'nin kurucu ataları arasında yer aldığı yaşama dek ilkel ya da uygar, bencil ya da bilgece, ihtişam ya da sefalet dolu, esir ya da özgür, mutlu ya da acı dolu birçok yaşamını sanatçıyla birlikte keşfederken, en çok da bu hayatlardan çıkarılması gereken dersler karşısında büyüleniyoruz. Kuşkusuz, MacLaine'in kitabın en çarpıcı bölümü, yazarın Yüksek Ben'i, hepimizin içinde var olan o Tanrısal gücü keşfedip onunla ilişki kurduğu bölüm. Bu muhteşem karşılaşmadan sonra sanatçının yaşamı artık asla eskisi gibi olmuyor. Ve Shirley MacLaine, elli yaşında yazdığı bu kitapta, kırk yaşlarında başladığı ruhsal araştırmalarını bilgeliğe varan geniş bir anlayışla yorumluyor.
Yazar:
Shirley MacLaine
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Fatoş Dilber
Sayfa sayısı: 444
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1998

Sonsuzluğa Açılan kapı
Kiara Windrider’ın uyanış yolculuğu dünyamız daha yüksek bir boyuta geçerken kişisel dönüşümünü gerçekleştirmek isteyen herkese ilham verecektir. Onun öyküsü aynı zamanda Dünya’nın bu zamandaki uyanışının da öyküsüdür, ve ruhumuza uyumlandığımızda yaşamı yüksek boyutlarda nasıl deneyimleyebileceğimizi anlamamıza yardımcı olmakta-dır. Kiara’nın spiritüel ve ezoterik bir yaklaşımla yazdığı bu kitaptaki uygulanabilir bilgi ve etkileyici öyküler şunları içermektedir:
• Ruhun İnisiyasyonu ve Yükseliş Yolu
• 2012’de sona erecek zaman devreleri ve onların insanlığın geçireceği Büyük
Değişim ile ilişkileri
• Kutsal geometrinin ve genişlemiş bilincin sırları
• Birçok zaman-hattı, ve Büyük Piramit’teki kehanet
• Dünya Ana’nın, yeraltı uygarlıklarının, zaman-yolcularının, balinaların ve
yunusların mesajları
• İndigo ve Kristal Çocukların tanımları, ve Supramental Bilinç
• Benliği birleştirmek ve ışık bedeni aktive etmek için kolay
uygulanabilir yöntemler
• Tüm geçmişimizi şifalandırmak, gezegenle ve kozmosla bağlantı kurmak, alt
ve üst dünyaları keşfetmek, kişisel enerjimizi geliştirmek için etkili
meditasyonlar
• Mesih Bilinci Ağı, Oyuk Dünya, Foton Kuşağı, ve Galaktik Süperdalga
teorilerinin tanımları ve şemaları
“Bu çok derin gerçekleri içeren, çok önemli, ve yaşamınızı değiştirebilecek
bir kitap.”
–James Twyman, yazar
“Gelişkin bir ruhun aydınlanma yolculuğunun ve keşfettiği bilgeliğin çok
güzel bir öyküsü!”
–Dolores Cannon, yazar
“Bu kitap ancak en yüksek Kaynaktan gelebilecek derin bir bilgeliği
yansıtıyor. Bu çalışmaya yönelmiş herkes evrenin işleyişi ve yaşamın
gizemleri hakkında daha büyük bir anlayış kazanacaktır. Bu kitap zamanımızın
büyük eserleri arasında yerini alacaktır.”
– Ronna Herman , yazar
Yazar:
Kiara Windrider
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Sayfa sayısı: 336
ISBN: 00000000
Basım tarihi: Temmuz 2003

The Secret - Rhonda Byrne
"Bu sırrın
ne olduğunu söyleyemem.Tek söyleyebildiğim varolduğu."
(Alexander Graham Bell-Telefonun Mucidi)
Çağlar boyu nesilden nesile geçerken, bir çok insan ona göz dikti, onu
gizledi, kaybetti, çaldı, büyük paralar karşılığı satın alanlar oldu.
Tarihteki en önemli insanların bazıları yüzyıllar kadar eski olan "Sır"ra
vakıf olmuşlardı. Eflatun, Galileo, Beethoven, Edison, Carnegie, Einstein ve
diğer mucitler, bilim adamları ile büyük düşünürler "Sır"rı biliyorlardı; ve
şimdi "Sır" dünyaya açıklanıyor.
"Sır"rı öğrendiğinizde, istediğiniz her şeyi elde etmeyi, yapmayı, ya da
istediğiniz her şey olmayı da öğrenmiş olacak; asıl kimliğinizi bulacak ve
hayatta sizi bekleyen gerçek ihtişamın ne olduğunu göreceksiniz.
Sizce dünya nüfusunun sadece %1'lik bir kısmını oluşturan bir kesimin tüm
maddi gelirin %96'sına sahip olması bir tesadüf mü?
Olağanüstü bir servete sahip olmak ister misiniz?
Muhteşem bir malikanede yaşamak ister misiniz
Ömrünüz boyunca hiç sıkıntıya düşmeden bolluk, bereket içinde yaşamak ister
misiniz?
Ruh eşinizi bulmak ya da huzurlu, mutlu bir evlilik yaşamak ister misiniz?
Peki kendinize sorun. Gerçekten ne, ama ne istersiniz?
Amaçlarınıza ulaşmak için bu kitabı kullanmaya başlayabilirsiniz.
Yaşamınızdaki herhangi bir şey için bir cevap, bir rehber arıyorsanız,
sorunuzu sorun, cevap alacağınıza inanın ve bu kitabı rastgele açın. Açılan
sayfada aradığınız cevabı ve tavsiyeyi bulacaksınız.
"Sır tüm olmuşların, olanların ve olacakların cevabıdır."
(Ralph Waldo Emerson-Filozof)
Yazar:
Rhonda Byrne
Yayınevi: Ovvo Basım Yayın
Çevirmen: Can Üstünuçar
Sayfa sayısı: 198
ISBN: 9944-482-13-4
Basım tarihi: İstanbul / 2007 - Nisan
Kategori:Ezoterizm / Metafizik / Sembol

Bilinmeyen Gücümüz - Paranormal Olayların Bilimsel Kanıtları
Bu kitap telepati, durugörü, psikokinezi, rekognisyon, ÖYD, BBD, gibi
zorlayıcı, şaşırtıcı ruhsal olguların gerçek olduğunu anlatmaktadır.Bu
düşünce dünya nüfusunun çoğunu şaşırtmayacaktır çünkü çoğunluk zaten ruhsal
olgulara inanmaktadır.Ancak birkaç yılda gerçekleşen yeni birşey bizi,
kişisel inançlara dayanan eski tartışmaların ötesine sürüklenmiştir.
Yazar: Dean I.Radin
Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
ISBN: 975-8007-94-7
Basım tarihi: Haziran 2005
Kategori: Parapsikoloji

Mistik Hakikatler - Bilimsel Gerçekler
Doğaüstü Deneylere Dair Özgün İncelemeler
Her gün
gazetelerde başka bir olağanüstü olayın haberini okuyoruz. Mistik Hakikatler
Bilimsel Gerçekler, telepati, duru görü, ölüm sonrası, reenkarnasyon gibi
mistik olaylarla ilgili bilimsel çalışmalar üzerine yazılmış çok önemli bir
kitaptır.
Crystal Love, dünyanın dini mitolojileri, felsefeleri, düşüncelerini
derinliğine araştırıyor ve bütün dinsel deneyimlerin kökenlerini
gözlerinizin önüne seriyor.
Elinizdeki kitap zihnimizin nelere kadir olduğu konusunda ufkumuzu açıyor.
Bunun için tıptan psikolojiye, kimyadan biyolojiye bütün bilimleri tarıyor.
Son derece zihin açan bir kitap
Yazar:
Crystal Love
Yayınevi: Dharma Yayınları
Sayfa sayısı: 256
ISBN: 994-498-671-7
Basım tarihi: İstanbul / -
AGARTA -
Mahatmalar Misyonu (2.Kitap)
Agarta Ülkesi, şimdiye kadar yeryüzünden gelip geçmiş uygarlıkların tüm
evrim aşamalarının en ince ayrıntısına kadar kaydolup saklandığı milyonlarca
kitaptan oluşan kozmik kütüphanesiyle aslında kozmik bir üniversitedir. Söz
konusu kitapların birçoğu hologram tekniğiyle renkli olarak basılmıştır. Bu
üniversitenin Agarta Yüksek Hiyerarşisi dışındaki asıl öğrencileri, dünya
dışından gelen ve insanlığa bilinen ya da bilinmeyen kimliklerle rehberlik
eden Öğretmenlerdir. Bu kozmik bilim merkezi, Yüksek İlahi Hiyerarşinin
varlıkları Hz. Muhammed ve Hz.İsa gibi insanlık Öğretmenleri tarafından da
şereflendirilmiştir. Onlar ilahi görevleri için gerekli etütleri burada
yapmışlardır.
Dünya Yönetici Rab Mekanizma’sına dünya üzerindeki bir görev merkezi olarak
hizmet eden Agarta Işık Ülkesi, bir ışık ve rahmet odağı olarak Rabbin
dünyadaki ilahi Eli’dir. Bu ilahi El’in kudret alanı içinde dünyanın tüm
ülkeleri ve insanlığın tümü bulunmaktadır. Bin yıllar boyunca insanlık ve
onun yöneticileri, bu ilahi merkezin rahmet ya da gazabını üzerlerine
çekmişlerdir. Özellikle ülkemizin halk düşmanı politikacıları bilsinler ki,
Agarta’nın kudretli Eli karanlığın uşaklarının saltanatını yıkacak amansız
yıldırımlarını savurmak üzeredir! Ve zaman yaklaşıyor! Haluk Egemen Sarıkaya
(Sayfa: 7)
BİR DAĞ İÇİNDE
Adım adım izleri
Bu alemden içeri
On sekiz bin alemi
Gördüm bir dağ içinde
Bir döşek döşemişler
Nur ile bezemişler
Dedim bu kimin ola
Sordum bir dağ içinde
Yetmiş bin hicap geçtim
Gizli perdeler açtım
Ben dost ile birleştim
Buldum bir dağ içinde
Deprenmedim yerimden
Ayrılmadım pirimden
Aşktan bir kadeh aldım
İçtim bir dağ içinde
Gökler gibi gürledim
Yerler gibi inledim
Çaylar gibi çağladım
Aktım bir dağ içinde
Yunus eydür gezerim
Dost iledir bazarım
Ol Allah'ın didarın
Gördüm bir dağ içinde
YUNUS EMRE
Dipnot: Yunus’un sözünü ettiği bu dağ sakın Himalayalar
olmasın? Dağ içindeki dost da kim? Yunus’un yüzünü gördüğü Allah yoksa o
dağın içinde mi gizleniyor? (Derleyen)
Bir Afgan Prensinin Yüksek Okült Yönetimin emriyle Paris’e gelerek Saint-Yves
d’Alveydre ile görüştüğü söylenir. Asya’nın inisiyatik sırlarını bu prensten
öğrenen d’Alveydre, “Hint Misyonu” adlı kitabını yazarak Agarta’ya ilişkin
kimsenin bilmediği sırları açığa vurur. Ancak bir gaf yaptığını anlayan
yazar, baskıdan çıkar çıkmaz kitabını imha etmeye karar verir. Fakat birkaç
nüsha imhadan kurtulup elden ele dolaşmaya başlar. Yazarın ölümünden sonra
yeniden yayımlanan Hint Misyonu okültistleri derinden etkilemiş ve birçok
insan Agarta’nın yerini tespit etmek için kitapta sözü edilen yerlere
gitmiş, bazıları da oradaki yüksek varlıklarla görüştüklerini
söylemişlerdir.
Saint-Yves d’Alveydre asıl tradisyonu koruduğu kitabında, ‘Dünyanın Merkezi’
ezoterik yaklaşımını yeniden ele alır. Ona göre dünya yer altı sistemlerinin
merkezi Agarta, Asya’nın göbeğinde uçsuz bucaksız bir yer altı sitesidir.
Milyonlarca Dwijas (iki kere doğanlar) ve Yogis (Tanrı’da birleşenler)
Agarta İnisiyatik Hiyerarşi’sinin en dış çemberini oluştururlar. Onların
üstünde 5 bin Pundit (bilgin) yer alır. Gizemli merkeze en yakın çemberde
ise, Yüksek İnisiyasyonu temsil eden 12 kişi bulunur. Daha sonra Brahatmah,
evrensel ruh temsilcisi Mahatmah ve kozmosun tüm maddi organizasyonunu
temsil eden Mahanga yer alır.
Hint Misyonu adlı kitabın tanıtımını yapan Jacques Weisse, kitapta sözü
edilen Avrupa Misyonu’nun amacının Hz. İsa’nın sevgi dinini Asya’ya götürmek
olduğunu belirterek, buna karşılık doğu bilgeliğinin de Avrupa’ya taşınması
gerektiğine işaret eder. Weisse şöyle yazar: “Bu durumda beyaz ırkın misyonu
hiç de bilimi Asya’ya taşımak değildir. Gerçek bunun tersidir, doğu
bilgeliği Avrupa’ya, sevgi dini ise doğuya taşınmalıdır. Bizim maddeci
bilimimizin gürültücü ve rahatsız edici icraatı, doğu inisiyatik
merkezlerinin biliminin icraatıyla kıyas bile edilemez. Batı’nın peşinde
koştuğu tüm sonuçları, görünen ve görünmeyen yasalara uyum sağlayarak ve
daha ustaca yöntemlerle Asyalılar zaten elde etmişlerdir. O halde şimdiye
dek Asyalı bu bilgeler bilgilerini niçin bize vermediler? Çünkü biz bu
bilgileri politik hırslarımızın güdümündeki uyumsuz amaçlar için
kullanacaktık da ondan! Buna rağmen gerçeğin artık kuyudan çıkarılması
gereken zaman yaklaşıyor! İncil’deki şu söz buna işaret etmektedir,
“Aydınlığa çıkarılmayacak ve bilinmeyecek gizli hiçbir şey yoktur.”
“İşte bu yüzden 1875’den beri, yani balık burcu çağının bitiminden 25 yıl
önce Asyalı inisiyeler varlıklarını vakur bir şekilde yavaş yavaş duyurmaya
başladılar. Madam Blavatsky, çağdaş bilgelik üstatlarının varlığından
bahseden kitapları ilk yazan kişilerden biriydi. Saint- Yves d’Alveydre,
Asya’nın büyük inisiyatik üniversitesi Agarta ve lideri Brahatmah hakkında
ilk aydınlatıcı bilgileri verdi. Brahatmah, evrensel ruhani lider ya da
çağdaş dünyanın Büyük Eğiticisi’dir.”
Saint-Yves’e göre, Agarta uygarlığında yer alan Paradesa Üniversitesi
dünyanın en eski üniversitesidir. Paradesa’nın yüksek rahipleri bilimlerini
insanlığa kapalı tuttular, çünkü bilimlerinin bizimkiler gibi tanrı
tanımazlığa, kötülüğe ve anarşiye karşı silahlı ve tepkisel bir hale
dönüşmesini istemiyorlardı. Nüfusu 20 milyona ulaşan Agarta’da adliyeler,
cezalar ve tutuklular yoktur. Güvenlik görevleri aileler tarafından yerine
getirilir, suçlular ıslah edilmek için inisiyelere teslim edilir. Orada
sefalet, fahişelik, ayyaşlık, bencillik ve yıkıcı zihniyete yer yoktur.
55.700 yıldan bu yana tüm sanat ve bilimleri içeren kütüphanelere ilahiliğe
saygısı olmayanlar giremezler. Kütüphaneler Agarta’nın derinliklerinde yer
alır ve gerçek üniversite arşivleri binlerce kilometre boyunca uzanır.
Müritlerin eğitimi Ram devrinden beri değişmemiştir. Her öğrenci ilk
basamaktan son basamağa kadar ilerlemek zorundadır. Musa, Orfe, Fisagor,
Solon, Zerdüşt, Krişna, Daniel hepsi böyle yapmıştır. Kullandıkları evrensel
dilin adı Vattan’dır. Agarta ölümün sırlarına bile nüfuz etmiştir. Görünmez
krallıklarla bağlantı, uykunun yasaları, spiritüel gelişime elverişli
beslenme rejimi, bedeni bırakarak seyahat etme, hepsi de Agarta’da
bilinmekteydi.
Agarta’daki temizlik işlerini başlangıçta ilkel kabileler yapardı. Bunlar
çoğunluklarına güvenerek isyan çıkarıp Agarta’yı ele geçirmeye kalktılar,
hepsi de Agarta’dan kovuldu. Kovulanlar arasında yer alan Sivaistler
kabilesi daha sonra insan kurban etme törenleriyle Hindistan’ı kana buladı.
Kovulan bir diğer kabile de çingenelerdi. Onlar şimdi Avrupa’da, Agarta’da
edindikleri bilgi kırıntılarını yayarak dolaşıp durmakta, batıl inançlarla
karışık yöntemlerini sürdürmektedirler! Hint fakirleri de kovulanlardandı,
onlar da Agarta’nın eski öğrencileriydiler. Şimdi ezoterik öğretinin birkaç
kırıntısını Hint köylerinde yayıp dururlar. Kovulanlar, ancak sinarşi
dünyaya egemen olduğu zaman vatanlarına geri dönebilecekler.
Hiçbir öğrenci Agarta’da tuttuğu orijinal notları dışarı çıkaramaz,
öğrenilen her şeyin hafızada tutulması gerekir. Bir gezintiden dönen Sakya
Muni (Buda), notlarını tuttuğu defteri bulamayınca feryat etti. Brahatmah’ın
bulunduğu tapınağa koştuysa da kapılar yüzüne kapandı. Yönetim, Buda’nın
gizli niyetini öğrenerek tedbir almış ve notlara el koymuştu. Budizmin
kurucusunun acele Agarta’yı terk etmesi ve aklında kalanları müritlerine
aktarması gerekiyordu, bildiklerini unutmamak için kenti hemen terk etti.
1848 yılında ruhani liderliğe geçen Brahatmah, işlevini yerine getirmeye
1886’da başladı. Hindistan’ın İngilizler tarafından işgal edilmesine
Yukardan izin verilmiş bir deneyim gibi
bakıyor, özgürlüğe kavuşma anının kesin tarihini de biliyordu! (Sayfa: 9-18)
Moğolistan’da, Polonyalı bilgin Ossendowsky’ye Moğol Prensi Chultun Beyli ve
yanındaki Lama şunları anlatmışlardı: “Agarta’da 16 ayaklı ve tek gözü
kaplumbağalar, çok lezzetli kocaman yılanlar, denizden balık tutan dişli
kuşlar vardır. Dünya’nın Kralı’nın çevresinde iki milyon tanrı bulunur.
Onlar okyanusları kurutacak, bitkileri hemen yeşertecek, ölüleri diriltecek
güçlere sahiptirler. Dünya’nın Kralı tıpkı benim sizinle görüştüğüm gibi
Tanrı ile görüşebilir. Büyük rahipler genç müritleri hipnotize edip onların
bedenlerini kullanarak evrenin her yerinden bilgi toplarlar.
“Dünya’nın Kralı bazen selefinin sandukasının bulunduğu mabede gider. O
içeri girer girmez duvarda ateşten çizgiler oluşur, sandukadan alevler
çıkar. Duvardaki ateşten çizgiler daha sonra Vattan alfabesine dönüşür.
Tanrı’nın istek ve emirleri Dünya Kralına iletilir. Kral o anda dünyayı
yöneten liderlerin zihinleriyle temastadır. Liderlerin niyetleri Tanrının
emirlerine uygunsa Kral bunların yerine getirilmesini sağlar, değilse
engeller. Kral büyük kurultayı toplar ve kararlar alır, sonra büyük mabede
giderek dua eder. Alevler arasından Tanrı’nın yüzü belirir ve Kral alınan
kararları ona iletir, sonra da Tanrının emirlerini alır.
“Dünya Kralı beş kez halka görünmüştür. Beyaz cübbeye sarınmış halde,
saltanat arabasından üstünde kuzu figürü bulunan altın bir küreyle halkı
kutsamıştır. Başını çevirdiği yerdeki körler görmüş, sağırlar işitmiş,
kötürümler yürümüş ve ölüler mezarlarından ayağa kalkmışlardır!
“Oletler ve Kalmuklar Agarta’ya girip büyü ve kehanet sanatını öğrendiler.
Çingeneler birkaç yüzyıl Agarta’da yaşadılar ve falcılıkta çok ileri
gittiler. Her yüz yılda bir 100 Çinli bilgin deniz kıyısında bir yerde
toplanır. Derinlerden yüz ölümsüz kaplumbağa çıkar, Çinliler bunların bağası
üzerine yüzyılın ilahi biliminin hükümlerini kaydederler. Tibetli bir şef
Agarta’ya girecek kapıyı buldu. Mağaradan yakışıklı bir adam çıkıp ona
esrarengiz işaretleri olan altın bir levhacık verdi ve “İyilerin kötülerle
savaşacağı zaman geldiğinde Dünya Kralı insanlara görünecektir, ama henüz
vakit gelmedi” dedi.
“1890 yılında bir manastırda konuşan Dünya’nın Kralı bir kehanette bulunarak
şöyle dedi:
“İnsanlar giderek ruhlarını unutup bedenleriyle meşgul olacaklar. Büyük ve
küçük kralların taçları düşecek. Uluslar arasında korkunç bir savaş olacak.
Açlık, hastalık ve cinayetler dünyayı kasıp kavuracak. Tanrının düşmanları
ortaya çıkacak, yer sarsılacak, büyük göçler olacak. On bin kişiden sadece
biri ayakta kalacak, o da kuduz kurt gibi uluyacak, leşleri kemirecek ve
Tanrı’ya isyan edecek. Dünyayı karanlık ve ölüm kaplayacak. O zaman
gönderilecek bir halk, zararlı otları koparıp atacak ve insanlık ülküsüne
sadık kalanları kötülüğe karşı savaşa götürecek. Bunlar, milletlerin
ölümüyle temizlenmiş dünyada yeni bir hayat kuracaklar. Yüzüncü yılda yalnız
üç büyük devlet ortaya çıkacak ve 71 yıl mutlu bir hayat sürecekler. Ondan
sonra 18 yıl savaş ve tahribat devam edecek . O zaman Agarta halkı yer altı
mağaralarından çıkıp dünyada görünecek!” (Sayfa: 22-29)
AGARTA (3.Kitap)
Rene Guenon, “Dünya’nın Kralı” adlı eserinde şöyle yazar: “Doğal bir afetten
kurtulan spiritüel üstatlar Himalayaların altındaki mağara sistemlerini
sığınak edindiler, bir süre sonra da ikiye ayrıldılar. Dünya’ya karışmayıp
seyirci kalma yolunu seçenler Agarta’ya yerleşip “Sağ El Yolu”nu
oluşturdular. Şiddet ve zoru seçenlerse Şambala’ya yerleşip “Sol El Yolu”nu
oluşturdular.”
İkinci Dünya Savaşı ertesinde, Kut Humi Lai Sing- Kwang Hsih adında yüksek
dereceden bir inisiye Agarta hakkında şöyle diyordu: “Agarta’ya katılmak,
üye olmak mümkün değildir. Oraya atanılmaz veya görev için seçilinmez. Tüm
yetki sadece Agartalı’ya aittir. O mevkiye ilahi atamayla gelinir, uygulama
süreci ise ezoterik inisiyasyondur. Agarta, kalabalık yerleşimlerden ve
tedirgin edici densizliklerden uzak yerlerde kurul ya da ‘Durultay’ halinde
zaman zaman toplanır. Kararlar her zaman oybirliğiyle alınır ve bu
topluluğun majik kudreti, yüksek bilgeliği sayesinde direkt uygulanır.”
1972 yılında Fransız Radyo -Televizyonu kameralarının önünde bir açıklama
yapan ve kendisinin tarihteki efsanevi Saint-Germain Kontu olduğunu söyleyen
Richard Chanfrey, Pascal Seuran’a Agarta konusunda şunları söylüyordu:
“Agarta, Hermes’in 22 arkanı (gizem) ve kutsal alfabenin 22 harfi arasında
mistik sıfırı temsil eder. Mistik sıfır bulunamaz olandır, o her şey ya da
hiçbir şeydir, armonik bir ünite onsuz olamaz. Agarta’nın ilk sahanlığı
yerin 2.400 metre altındadır. Sahanlığın giriş açıklığı, insanlar ve
hayvanlar dışında dünyadaki çeşitli üslerden gelecek taşıtların da
geçebileceği büyüklüktedir. Volkanik yapıdaki doğal kanallar yerin kalbine
inmektedir. Agarta’nın ilk salonu 800 m. uzunluğunda, 420 m. genişliğinde ve
110 m. yüksekliğindedir, bu içi oyuk bir piramittir. Salondan çıkan kanallar
yer altı alemine doğru uzayıp giderler. Agarta sakinlerinin çoğunluğu
oralara asla gitmezler, çünkü atmosfer uygun değildir, bölgede müthiş bir
sıcaklık hüküm sürer. Orada görev yapan inisiyeler özel olarak yapılmış uçan
daireler kullanırlar.”
Fransız Rozkruvalarının lideri Raymond Bernard, kendini yüce meclisin lideri
olarak tanıtan Maha adlı bir varlığın yaptığı açıklamaları şöyle aktarıyor:
“Maha’ya göre Agarta’daki yüce meclis ölümsüz, ama üyeleri ölümlüdür. Yüce
meclis, dünyanın evrimde ulaşacağı en son noktayı bilmektedir. Olayları
hızlandırmak ya da geciktirmek onların gücü dahilindedir. Halkların sindirme
kapasitesine göre uygarlığın dinsel, bilimsel, sanatsal ve felsefi evrimine
hizmet edecek şeyleri analiz eder, ölçüp biçer, dozunu ayarlar ve süzerler.
Sayılarının 12 olması, insan evriminin geçirdiği 12 devreyi ve zodyak’ın 12
burcunu sembolize eder. Bu devreler yaklaşık olarak 24 bin yılı kapsarlar.
12 devrelik periyodun bitiminden sonra kolektif bir bireysel yargı süreci
başlar ve ardından yine 12 devreden oluşan yeni bir periyot gelir. Yüce
meclisin üstünde ise Görünmeyen Muktedirler yer almaktadır.” (Sayfa: 10-22)
Kapadokya’da doğan Tyanalı Apollonius Tibet’e giderek Agarta Kralıyla
görüşmüş ve orada birkaç ay kalmıştır. Apollonius’un hayatını kaleme alan
Philostratus bu seyahat hakkında şunları yazıyor: “Apollonius ve Suriyeli
arkadaşı Damis, Agarta’da kendilerini şaşkına çeviren şeyler gördüler.
Agarta halkı güneş enerjisini faydalı hale getirebiliyordu. Pantarbe denen
taşlar öylesine ışık yayıyorlardı ki, gece gündüze dönüyordu. Bilgeler
kendilerini bir metre yüksekte asılı halde tutabiliyor, hatta uçuyorlardı.
Apollonius, bir seremoni esnasında ellerindeki değnekleri yere vuran
bilgelerin havada uçtuklarını görmüştü. Bu insanlar dünyanın tüm
zenginliklerine sahip olacak güçteydiler, ama hiçbir şeye sahip değildiler.
Veda zamanı geldiğinde çok etkilenen Apollonius şöyle demişti: ‘Buraya kara
yolu ile geldim, ama siz bana bilgeliğinizle göğün yolunu da gösterdiniz.
Öğrendiklerimin hepsini Greklere götüreceğim ve sanki buradaymışım gibi
sizlerle haberleşmeye devam edeceğim.’ Apollonius bu vedadan sonra Damis’le
birlikte Agarta’yı terk etti.”
Apollonius Agarta’nın spiritüel üstatlarından iki misyon aldı. Belirli bazı
yerlere mıknatıs veya tılsımlar gömecek ve Roma despotizmini sarsarak
kölelik rejimini yumuşatacaktı. İtalya’ya vardığında Neron’u eleştirdiği
için mahkemeye verildi. Savcı hazırladığı iddianame tomarını açtığında
yazıların silinip yok olduğunu ve tomarın tamamen boşaldığını gördü, mahkeme
bilgeyi serbest bırakmak zorunda kaldı. İmparator Domitian’ın despotizmine
karşı çıktığı için tekrar mahkemeye verildi. Suçunu kabul etmesi şartıyla
davadan vazgeçileceği kendisine söylendiğinde, bilge imparatorun karşısında
durup pelerinini bedenine sararak şöyle dedi: “Bedenimi hapsedebilirsiniz
ama ruhumu asla, hatta bedenime bile dokunamayacaksınız.” Daha sonra
binlerce Romalının gözleri önünde bir ışık tufanı içinde gözden kayboldu.
İsa’nın çağdaşı olan Apollonius, MS. 96’da Efes’te söylev verirken toprağa
bakıp üç adım attı ve “Vurun despota, vurun” diye bağırdı, ardından şöyle
dedi “Athene adına, işte tam şimdi despot katledildi.” Birkaç gün sonra
Roma’dan gelen haberciler İmparatorun bir suikast sonucu öldürüldüğünü
bildirdiler. (Sayfa: 35-38)
Peter Kolosimo’ya göre, Azerbaycan’daki dipsiz kuyuya inen bilginler
Gürcistan ve Kafkaslar boyunca uzanan bir yer altı tünel şebekesi
keşfettiler. Koridorlar yuvarlak alanlara ve salonlara bağlanıyordu. Bu
tünel sistemi orta Amerika’daki tünel sistemlerinin tıpatıp benzeriydi.
Amerika’daki tünel sistemlerini kullanan İnkalar tünellerin kimler
tarafından yapıldığını bilmiyorlardı. Bu tür tüneller sadece Amerika ve
Asya’yla sınırlı kalmıyor, dünyanın dört bir yanında bulunuyordu.
Kaliforniya, Virginia, Havai Adaları, İsveç, Çekoslovakya, Balear Adaları ve
Malta’da da tünel şebekelerine rastlanmaktadır. Hatta İberik yarımadasını
Fas’a bağlayan bir tünelden bile söz edilmektedir. (Sayfa: 39 -42)
Yazar Andrew Thomas ‘Şambala’ adlı eserinde, değerli taşlarla aydınlatılmış
görkemli mağaralarda Yılanlar Irkından Nagaların yaşadığını yazmaktadır.
Göklerde uçma yeteneğine sahip bu varlıklar bilgelikleriyle ün yapmışlardır.
Nagalar ve Naginiler çoğunlukla krallar, kraliçeler ve ermişler olmak üzere
insan ırkından kişilerle evlenmişlerdir, ama spiritüel yönden gelişmemiş
insanlarla ilişki kurmayı istemezler. Başkentleri Bhogawati’dir. Birçok
Hindu ve Tibetli, Nagaların yüzlerce kilometre boyunca uzanan yer altı
kentlerine girme ayrıcalığına sahip olmuştur. (Sayfa: 43)
IŞINLAMA OLAYLAR GÖZLEMLER
Yazarı:
Çeviren:
Hazırlayan: BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ
Yayınevi: BİLİM ARAŞTIRMA YAYINEVİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1979
IŞINLAMA / OLAYLAR VE GÖZLEMLER
BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ / 1979
"ZAMAN VE MEKAN KESİŞİMLERİNİN GEÇİCİ BİR SÜRE İÇİN BOZULMASI İLE, O KESİŞİM
ORTAMINDA BULUNAN CİSİM İSTENİLEN YERE TAŞINABİLİR..."
- IŞINLAMA OLAYI VE BİLİMSEL YORUMLARI
- BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ
- PHİLADELPİA DENEYİ
- HİNT BİLGELERİ VE IŞINLAMA DENEYİMLERİ
- URİ GELLER'İN IŞINLANMASI VE SPEKTRA UZAY GEMİSİ ...
84 SAYFA
EBAT: 13.5 X 19.5
Astral projeksiyonda beden terk edilerek birkaç
saniye içinde uzak yerlere yolculuk yapılır. Işınlamada ise fizik beden terk
edilmez, kişi bedeniyle birlikte uzaktaki bir yere aktarılır, aktarma anında
bir anlık şuur kaybı yaşanır. (Sayfa: 12)
Bermuda Şeytan Üçgeninde 1800 yılından bu yana irili ufaklı 110 deniz
taşıtından 20’si terk edilmiş halde bulundu, 90’ı ise hiçbir iz bırakmadan
kayboldu. Toplam 140 olayda 2014 kişi arkalarında hiçbir belirti bırakmadan
yok oldu. Bermuda Üçgenindeki en büyük üç kaybolma olayı şöyledir: 1814’de
140 kişiyle Karaibler’de kaybolan Wasp (ABD) adlı gemi. 1880’de 290 kişiyle
kaybolan Atlanta (İngiltere) okul gemisi. 1918’de 309 kişiyle kaybolan
Cyclops (ABD) adlı kömür gemisi. (Sayfa: 18)
1943 yılında Amerika’nın Philadelphia askeri limanında genç bir bilim
adamı olan Dr. Morris K. Jessup bilimsel bir deney yaptı. Konu, Einstein’ın
Birleşik Alanlar Kuramına dayanarak oluşturulacak elektromanyetik alanda
eşyanın uzay içinde yer değiştirmesiydi. Deneyin amacı, bir nesneyi
demateryalize edip istenilen bir başka yerde ortaya çıkarmaktı, yani
ışınlama olayını gerçekleştirmekti.
Deney açık denizde ve Amerikan sahil koruma gemisi D-173 üzerinde uygulandı.
Deney başlar başlamaz önce sisli yeşil bir ışık çevreyi sardı, gemi bu yeşil
sise büründü ve yavaş yavaş içindekilerle birlikte gözden kaybolmaya
başladı. Hemen ardından 640 km. ötedeki Norfolk Limanında (Virginia), askeri
gözlemcilerin gözleri önünde aniden ortaya çıktı ve tekrar kayboldu.
Geminin görünme ve kaybolma süreleri, deneye son verme yöntemi
bilinmediğinden biraz uzadı ve sonunda deney güçlükle durduruldu. Gemide
bulunan askeri personelin büyük çoğunluğu kayboldu, bir kısmı da sonradan
öldü. Kalan tayfaların psişik yeteneklerinin güçlendiği, çoğunun deneyde
kazandıkları görünmeme yeteneğini korudukları gözlemlendi. Tayfaların çoğu
ara sıra kaybolup sonra yeniden görünmeye başladılar. Evlerinde otururken,
sokakta yürürken, lokantalarda ve değişik yerlerde çevredekilerin şaşkın
bakışları arasında kayboluyor, sonra aniden ortaya çıkıyorlardı. (Sayfa:
20-21)
Işınlanma olayları bazen kalabalık askeri birlikleri de kapsamaktadır.
1593’de, Filipinlerdeki sarayın önünde nöbet tutan bir asker Meksika’daki
bir sarayın önüne ışınlandı. 1800’de İspanya’ya yürüyen Fransız birliği,
Pireneler’de hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboldu. 1915 yılında bir İngiliz
alayı bulutun içine girerek tanıkların gözleri önünde kayboldu. 1939’da 2988
kişilik bir askeri birlik sırra kadem bastı. 1940’da bir binada çalışma
yapan Nazi subayları bir sürü nöbetçinin bulunduğu binanın içinde aniden yok
oldular. 1963’de Japonya’da bir buluta giren araba içindekilerle birlikte
ortadan kayboldu. 1977’de ise Şilili bir asker ufoya ışınlanmış, sonra
tekrar ortaya çıkmıştı. (Sayfa: 25-31)
Hintli Bilge Ramana Maharshi, Dr. Paul Brunton ve birkaç müridiyle
oturmaktadır. Bir ara Maharshi’nin gözleri kapanır ve transa girer. Sonra
müritlerden biri yukarı doğru uzar gibi olur ve ortadan kaybolur, diğerleri
de onu izlerler. Sonunda Maharshi ve Brunton kalırlar. Her ikisi de
kayıplara karışmak üzereyken Brunton çırpınmaya, derin derin nefes almaya
başlar ve eski haline döner, diğerleri kaybolmuş ama Brunton direnmiştir!
(Sayfa: 36)
Hintli Bilge Sri Yukteswar Kalküta’daydı. Serampore’de bulunan müridi
Paramahansa Yogananda’ya göründü, parlak bir ışığın içinde aniden
materyalize olmuştu. Yogananda üstadının ayakkabı ve elbisesine dokundu,
hepsi gerçekti, hatta üstat elini müridinin başının üstüne koyarak dua bile
etmişti. Daha sonra Yukteswar tıpkı dürülen bir tomar gibi önce ayakları,
sonra gövdesi, en sonunda başı olmak üzere yok oluverdi! Demateryalizasyon
esnasında tuhaf bir gümbürtü duyulmuştu, bu demateryalize olan bedensel
atomların sesiydi! Yogananda son ana kadar üstadın saçına dokunan elinin
temasını hissetmişti. (Sayfa: 39-40)
Şüpheci arkadaşlarını ikna etmek isteyen Hintli bilge Lahiri Mahasaya,
meditasyon yaparak ölmüş olan üstadı Mahavatar Babaji’yi çağırdı. Parlak bir
ışığın içinde aniden Babaji belirdi, şüpheciler yerlere kapandılar. Babaji
onlara bedenine dokunabileceklerini söyledi, hatta birlikte helva bile
yediler. Sonra ani bir parlama oldu ve Babaji kayboldu. Üstadın bedenini bir
arada tutan eterik atomlar, Babaji’nin irade gücünü gevşetmesiyle birlikte
ayrışmışlardı. (Sayfa: 41-42)
Ram Gopal üstadının dediği yere gittiğinde devasa bir taş yerden havalandı
ve yer altı mağarasından Babaji’nin kız kardeşi Mataji yükseldi. Ram’a biraz
sonra orada bir buluşmanın gerçekleşeceğini söyledi. Sonra Ganj üzerinde
bulutumsu bir ışık belirdi, Mataji’nin yanına kadar gelerek bedenlendi. Bu
üstat Lahiri Mahasaya idi. Daha sonra bir alev topu yaklaştı, o da
bedenlendi. Gelen, ölümsüz üstat Mahavatar Babaji’ydi. Diğerleri saygıyla
önünde diz çöktüler, biraz konuştuktan sonra her biri geldiği gibi yok olup
gitti. (Sayfa: 43-45)
Howard Menger, atölyesinde tabela boyarken dikkati 30 km ötedeki uzaylılarla
buluştuğu yere kaydı ve birden kendini orada buldu. Atölyesinde yarım kalan
işi hatırladığında, bu sefer atölyeye ışınlandı. Bunlar olurken aradan 15
dakika kadar bir süre geçmiş ve çalıştığı boya fırçası kurumuştu. Howard
Menger bu olaydan sonra uzaylı dostlarının söylediklerini hatırladı. Onlar,
insanoğlunun ışık enerjisini imajlara dönüştürmeyi (televizyon) başardığı
halde, bu bilgiyi kendi bedenleri üzerinde neden uygulayamadıklarını merak
ediyorlardı.
(Sayfa: 46-48)
Agarta Yeraltı Dünya Devleti, çağımızda, insanlığın içine
sokulduğu uyanış, idrâkleniş sürecinde, dolaylı ve dolaysız yollarla
yapıldığı geniş işlevi ve etkisi ile yeryüzünün toplumsal her türlü eylem ve
girişimlerinde söz sahibi olarak, yeryüzünün derin yeraltı yapay yerleşim
sitelerinde görkemli çalışmalarını sürdürmektedirler. Araştırmalar,
gözlemler ve gelenekler böyle söylüyor. Onbinlerce Yıl önce, dış dünyaların
üstün senyörleri tarafından kurulduğu belirtilen bu bilgelik ülkesinin, son
derece gelişmiş milyonlarca vatandaşı ile, yeryüzünün derin yapay mağara
sistemleri içersine yerleşerek, buralardan dünya insanları aralarına zaman
zaman dahil edilen yüksek ve kimliği çoğu zaman saklı üstadlar, liderler,
bilim adamları vb. vasıtasıyle beşeri evrim ve gelişimin belirli bir program
üzere gerçekleşmesini sağladıklarını, çeşitli kaynaklar ifade etmektedirler.
Bu yapıtla, Yeraltı Uygarlığı' na ilişkin, bazı Doğu ve Batı kaynaklarından
alınan görüş, yorum ve bilgiler bir araya getirilmişler ve iddiasız olarak
sunulmuşlardır. Ne var ki, Hakikâtler' in esas kendileri olmayan bu
bilgiler, şimdilik hiç değilse, belirli bir önbilgi ve kavram oluşturmak
bakımından önemlidir.
Alman yazar, K.K. Doberer "The Goldmakers" adlı kitabında
şu düşünceyi belirtir : "Atlantis' in bilge kişilerinin görüşlerine göre
büyük tehlikeden kaçmanın bir yolu da göç etmektir. Akdeniz üzerinden doğuya
doğru ilerleyerek Asya topraklarına varıp DÜNYA' NIN DAMI' nda koloniler
kurmaktı. (Himalayalar' da)" Bu, şaşırtıcı bir tahmin olmasına rağmen, belki
de gerçeklerden pek uzak değildir. "İyi Kanun" un yüksek rahipleri ve
prensleri kültür ve teknolojilerinin tüm meyvaları ile birlikte, yeryüzünün
güvence içindeki uzak bir köşesine havadan nakledilmiş olabilirlerdi.
İlimlerini, küçük, tümüyle tecrit edilmiş topluluklarda, akademilerimizce
bile tahayyül edilemiyecek yüksekliklere değin gelişmiş olabilirlerdi.
Görünürde fantastik olan bu kurama ağırlık kazandıracak kanıtlar mevcuttur.
Mahabharata Destanı' nda, göklerde uçakların uçtuğu ve kentler üzerine
tahrip edici bombaların atıldığı eski bir devirden bahsolunur. Zalim
savaşlar yapılmış ve kötülük serbestçe hükmetmiştir. Jeolojik tufandan az
önce olanların muhtemel görüntüsünü eski yazıtlardan ve çoğu ırkların
efsanelerinden faydalanarak yeniden kurabiliriz.
Kültürlerin sonunun geldiği ve insanlığın ilerleyişini tehlikeye girdiğini
farkeden bir grup açık görüşlü filozof ve bilgin, dünyanın erişilmesi
imkânsız bölgelerine çekilmeye karar verdiler. Dağlarda gizli yeraltı
sığınakları inşa edildi. Himalayalar' daki saklı vadiler, uyanış meşalesini
geleceğe ulaştıracak birkaç seçkin kişiye tahsis edilmişti.
Okyanus, Atlantis' i kapladığı zaman bundan kurtulan
koloniler, yıkılmış olan İmparatorluğun hatalarını tekrarlamaktan kaçınarak
bir ütopya inşa etmek üzere ayakta bırakılmışlardı. Barbarlık ve cehaletten
uzakta kalan bu topluluklar, tecrit olmakla korunarak geliştiler. Daha
başından, dış dünya ile bütün teması kesmeye karar verilmişti. Hiçbir
engelle rastlanmayan bilimleri gelişerek, Atlantis' in başarılarını geride
bıraktı.
Bu anlatımlar bir fantazi mi? Yine de, günümüzün bazı bilim adamları,
şimdiden, gelebilecek bir atom afetine karşı yeraltı sığınakları ve hâtta
yeraltı kentleri önermişlerdir. Kentlerin boşaltılması ve yeraltı
kasabalarının inşa edilmesi, insanlığın devamlılığını garantiye almak için
gösterilen çaba dahilinde sorumluluklarını anlayan bilim adamlarınca teklif
edilen projelerdir. Eğer böyle bir plân bugünün bilim adamlarınca da
düşünülüyorsa, insanlığın ahlâki çöküşü ve "Brahma' nın onbinlerce güneş
gibi parlayan silahı" nın tehlikesi ile karşılaşıldığında Atlantis' in
kültürel liderlerince buna benzer bir projenin önerilip gerçekleştirilmesi
mümkün değil midir?
Unutulmuş bir devirde bir teknolojiye sahip olmuş güçlü bir devlet
görüntüsü, aklıbaşında bilimsel düşüncenin çerçevesi içinde pekâlâ yer
alabilir. Nükleer fiziğin öncülerinden Prof. Frederick Soddy, 1909' da,
eskilerin bilimsel geleneklerinin, "dünyanın kaydolunmamış tarihindeki
geçmiş birçok devirlerin birinden, bugün bizim yürümekte olduğumuz yolu
önceden tamamlamış olan bir insanlık çağından kopup gelen bir yankı"
olabileceğini söylemiştir. Bir medeniyetin ürünlerini, yıkıcı savaşların ve
jeolojik afetlerin tehlikelerine karşı belirsiz bir süre boyunca
koruyabilmek için, yeraltı sığınaklarından daha etkin birşey olamaz.
İnsanın, bu gezegen üzerindeki yaşam hikayesinden birçok sayfa, Zaman'ın eli
tarafından yırtılarak çıkarılmıştır. Ancak, efsaneler, ileri bir medeniyeti
yok eden devasa bir afetten bahseder. Kurtulanların çoğu vahşilere
dönüşmüştü. Sonradan, "İlâhi haberciler"ce rehabilite edilenler, ilkel
durumlardan yükselerek bizim kendi kökenimin de dayandığı geçmiş tarihin
uluslarını oluşturdular. "Güneş' in Çocukları" nın gizli topluluklarının
nüfusu azdı, ama bilgileri çoktu Yüksek bilimleri sayesinde, bilhassa Asya'
da, muazzam bir tüneller şebekesi kazdılar.
Tecrit edilme, bu kolonilerin ebedi kanunu olagelmiştir. Filozoflar, bilim
adamları, şairler, ressamlar, yazarlar, din ve müzik ile uğraşanlar
çabalarını sürdürmek üzere sakin bir ortama gerek duyarlar. Askerlerin ayak
sesini, ya da pazaryerinden gelen bağırtılar işitmek istemezler. Çağlar
boyunca, bilgeliklerini buna benzer olanlarla paylaşageldiklerinden, hiç
kimse bu filozofları egoistlikle suçlayamaz. Bu kopukluk, koruyucu
niteliktedir. Bugün kaba kuvvet, ilk çağların zamanlarındaki kadar geçerli
değil midir? Kaba kuvvet, teknolojik zırhı içinde belki daha da dehşetlidir.
İnsanlığı Büyük Kardeşler' i (Elder Brothers), karlı tepeler arasındaki
gizli vadilerde kaybolmuş ya da dağlardaki tünellerde saklanmış bir halde
yaşarlar. Bu kolonilerin gerçekliği üzerine belirtiler, Hindistan , Amerika,
Tibet, Rusya, Moğolistan gibi birbirilerinden bu kadar uzakta olan ülkeler
ile dünyanın çeşitli bölgelerinden gelmektedir. Zamanın genişliği içinde, bu
raporlar geçen beşbin yıl süresince ortaya çıkmıştır. Çeşitli ülkelerde
yaşayan insanların hayalleri ile süslenmelerine rağmen gerçeğin
tohumlalarını taşıdılar.
Elli yıl kadar önce, Fransız Akademisi' nden Dr. Fredinand Ossendowski,
kendisine Prens Chultun Beyli ve onun Lama' sı tarafından Moğolistan' da
anlatılan tuhaf bir hikayeden bahsetmiştir. Bu görüşe göre, önceleri
Atlantik ve Pasifik Okyanusu' nda iki kıta bulunuyordu. Bu kıtalar denizin
dibine çöktüğünde buralarda yaşayanlardan bazıları muazzam yeraltı
sığınaklarına kaçtılar. Bu mağaralar, tarih öncesi insanlığın kaybolmuş
halkına hayat veren ve bitkilerin büyümesini sağlayan acayip bir ışıkla
kaplıdır. Bu ırk, bilimin en yüksek düzeyine ulaşmıştır.
Polonyalı bilgin, Agharta'nın yeraltı halkının büyük teknik aşamalara
ulaştıklarını belirtir. Asya' daki devasa tünel şebekesinin içinde, yüksek
hızda yol alan olağandışı araçlara sahiptirler. Diğer gezegenlerdeki yaşam
üzerine çalışmalar yapılmıştır. Ancak, en büyük başarılarını zihin konusunda
elde etmişlerdir.
Meşhur kâşif ve ressam Nicholas Roerich' e, Çin Türkistan' ı ve Sinkiang'
daki gezileri sırasında uzun yeraltı koridorları gösterilmiştir. Yerel
sakinler ona, kasabalarda alış veriş yapmak için tünellerden dışarı çıkan
tuhaf insanlardan bahsettiler. Onlara, aldıklarının karşılığını kimsenin
teşhis edemediği eski paralarla ödemişlerdi. Roerich, 1935' de Çin' deki
Kalgan yakınlarında Tsagan Kure' de konaklarken, "The Guardians"
(Gözeticiler) adlı bir makale yazdı. Bu yazıda, eğer çölün ortasında
boşluktan çıkıyormuşçasına gizemli adamlar beliriyorsa, bunlar bir yeraltı
geçidinden çıkmış olamaz mı, diye soruyor. Nicholas Roerich, bu gizemli
ziyaretçiler hakkına Moğollara danıştığında ona birçok ilginç hususlar
açıklamışlardır. Yabancılar arada bir at sırtında geliyorlar ve ortalığı
fazla meraklandırmamak için tüccar, sığırtmaç ve asker gibi giyiniyorlardı.
Moğollar' a hediyeler vermişlerdi.
Uluslararası bir şöhrete sahip olan ve hem araştırmacı, hem de ressam olarak
başarılı sayılan bir kişinin tanıklığı hafifçe geçiştirilemez. Andrew Tomas,
bu kâşifle 1935 yılı seferinden sonra Şangay' da karşılaşma bahtiyarlığına
ermiştir. Burada belirtmeliyiz ki, 1926' da Prof. Roerich ve heyetindeki
üyeler, Karakum Dağları' nın üzerlerinde parlak bir disk izlemişlerdir.
Güneşli bir sabahleyin ve üç kuvvetli dürbünle objeyi net bir şekilde
gözlediler. Sonra, bu oval araç aniden yönünü değiştirir. Kırk yıl önce Orta
Asya' da ne uçak, ne de balon vardı. Bu, tarih öncesi bir koloniden gelen
bir uçan araç mıydı?
Roerich Heyeti, Karakurum Geçiti' nden geçerken yerli rehberlerden biri
kendisine, dağların içlerindeki gizli girişlerden ortaya çıkan uzun boylu,
beyaz tenli adam ve kadınlardan bahsetmişti. Bunlar, meşalelerinin ışığı
altında karanlıkta görülmüşlerdi. Rehberlerden birinin söylediğine göre, bu
gizemli dağ insanları gezginlere de yardım etmişlerdir. Tibet kâşifi Madam
A. Davit-Neel, yazılarında Tibetli bir şairden söz eder. Denildiğine göre bu
şair, Çin' in Çinhai eyaletinin boş çölleri ile dağlarının bir yerinde
bulunan "tanrıların yurdu" na ulaşan yolu bilmekteydi. Bir keresinde, Madam
David-Neel' e, bu yerden mavi renkte bir yaz çiçeği getirmişti. Halbuki
David-Neel' in bulunduğu bölgede ısı -20 dereceydi ve Dichu Nehri180 cm' ye
kadar donmuştu.
1920' lerde bir Şangay gazetesinde, Dr. Lao-Tsin' in bir
ütopya peşinden Orta Asya' ya yaptığı seyehat üzerine yazdığı bir makale
yayımlandı. Doktor, James Hilton' un "Lost Horizon" (Kaybolan Ufuk) adlı
romanının yayımlanmasından önceki bir tarihe rastlayan bu renkli
hikayesinde; Nepal' li bir Yogi ile Tibet' in yaylalarına yaptığı tehlikeli
geziyi anlatır. İki gezgin, boş bi dağlık bölgede, keskin kuzey
rüzgarlarından korunmuş ve çevresine nazaran daha ılıman bir iklime sahip,
saklı bir vadi bulurlar. Dr. Lao-Tsin, "Şamballa Kulesi" nden ve merakını
uyandıran laboartuvarlardan bahsediyordı. İki gezgin, vadide yaşayanların
büyük bilimsel aşamalar yaptıklarını görmüşler, uzun mesafeler dahilinde
yapılan olağandışı telepati deneylerini de seyretmişlerdir. Eğer, her şeyi
açıklamamak üzere burada yaşayanlara verilmiş herhangi bir sözü olmasaydı,
Çinli doktor, vadide geçirdiği günler hakkında daha çok şeyler
anlatabilirdi. Doğu' nun Kuzey Şamballa tradisyonuna göre, Orta Asya' da
şimdi sadece tuz gölleri ile kumların bulunduğu yerde bir zamanlar muazzam
bir deniz mevcuttu. Bu denizin, şimdi geriye dağlardan başka hiçbir şeyin
kalmadığı bir adası vardı. O uzak devirlerde büyük bir olay meydana geldi:
"Ateş' in Çocukları' nın, Venüs' ten gelen
Alev Senyörleri' nin arabası, püsküren alevden dilleri ile göğü dolduran
korlaşmış ateş kütlelerince çevrili olarak, ölçülmeyecek yüksekliklerden
hızlı düşüşün görkemli kükreyişi ile göksel mekanların içinden yeryüzüne
doğru parladı; Gobi Denizi' nin sinesinde gülümseyerek uzanan Beyaz Ada' nın
(White Island) üzerinde asılı kalarak durdu."
Sibirya, Tunguska' da 1908' de yere çakılan kozmik uzay gemisi olayının
zamanımıza yarattığı tartışmanın çerçevesi içinde bu Sanskrit metinin ciddi
olarak incelemeliyiz.
Şamballa, Tibet ve Moğolistan folkloru ile şarkılarında, en yüksek dereceden
bir realite biçmine dönüşene kadar yüceltilmiştir. Nicholas Roerich, Orta
Asya' daki bir sefer gezisi sırasında, Şamballa' nın üç ileri sınır
noktasından biri olarak kabul edilen beyaz bir sınır boyu mevkiine rastladı.
Lamalık'ta Şamballa inancını ne kadar kuvvetli olduğunu göstermek için,
Roerich' le konuşan Tibet' li bir rahibin sözlerini aktaralım: "Şamballa
halkı zaman zaman dünyaya çıkar. Şamballa' nın, dünya ortamında yaşayan
ortakları ile buluşurlar. İnsanlğın iyiliği için dışarıya kıymetli
hediyeler, harikulâde emanetler gönderirler." Csoma dö Köros (1784-1842),
Tibet' teki budizm geleneklerini inceledikten sonra Şamballa ülkesini Siri
Derya Nehri' nin ötesinde, 45 ile 52 derece kuzey paralelleri arasında
yerleştirmiştir. Belçike, Antwep' de yayımlanan bir onyedinci yüzyıl
haritasının Şamballa ülkesini göstermesi dikkate değer bir husustur. Peder
Stephen Cacella gibi Orta Asya' daki ilk Cizvit gezginleri, "Zembala" adında
bilinmeyen bir bölgenin varlığını kayıtlarına geçirmişlerdir.
Albay N.M. Prjevalsky ve Dr. A.H. Frank gibi kâşifler, çalışmalarında
Şamballa'dan bahsederler. Eski bir Tibet kitabı olan "Then Path to Shambhala"
nın ("Şamballa'ya Giden Yol"), Prof. Grünwedel'ce yapılan tercümesi ilginç
bir dökümandır. Ancak, coğrafi işaretler sanki bir amaçla belirsiz hale
getirilmişlerdir. Yerlerin ve manastırların eski ve yeni isimler ile onlar,
tamamen aşina olmayan birinin işine yaramazlar. Koloniler hakkında gerçekten
bilgisi olanlar, Gözeticiler' in insanlık üzerine çalışmalarını engellememek
için nerede olduklarını hiçbir zaman açıklamayacaklardır. Ayrıca, Doğu
edebiyatı ve folklorunda bu yerlere yapılan atıflar, değişik bölgelerdeki
topluluklardan bahsettikleri için bazen çelişkiye düşmüş gibi görünürler.
Andrew Tomas, bu konuyu birçok yıllar inceledikten sonra bu bölümü
Himalayalar' da yazmıştır. Kendisine göre, "Şamballa" adı, Gobi' deki Beyaz
ada'yı, Asya ve diğer yerlerdeki saklı vadiler ile tünelleri ve daha birçok
şeyi kapsar. Taoizm' in kurucusu Lao Tse (İ.Ö. 6. Yy), "batı tanrıçası" olan
His Wang Mu'nun yurdunu aramış ve bulmuştu. Taoist gelenek, tanrıçanın
binlerce yıl önce bir ölümlü olduğunu doğrulamaktadır. Tanrıça, "ilahi"
olduktan sonra, Kun Lun Dağları' nda inzivaya çekilir. Çinli rahipler,
rehbersiz gezginlere geçit vermeyen muhteşem güzellikteki bir vadinin
mevcudiyeti üzerine ısrar etmektedirler. Kun Lun Dağları' ndaki bu vadi, bir
cinler topluluğuna hükmeden His Wang Mu'nun yurdudur. Bunlar, dünyanın en
büyük bilim adamları olabilirler.
Bu görüş açısından bakıldığında, Roerich Heyeti tarafından (Kun Lun Dağları'
nın bir uzantısı olan) Karakurum Dağları üzerinde acayip bir uçan aracın
görünmesi olduça anlamlıdır. Bu acayip disk, "tanrılar" a ait bir uçak
olabilir, ya da uzay hangarından gelmiş olabilir.
Şimdiye kadar söylenenlerden anlaşılacağı gibi, gizli topluluklarda
yaşayanlarla temas kurmanın zorluğu açıkça bellidir. Yine de bu
karşılaşmalar, kayda geçirenlerden çok daha sık olagelmiştir. Kayıtların
bulunmaması, bu eski kolonilerin ziyaretçilerinin, haklı nedenlerle,
kaçınılmaz bir gizli yemini etmeye bırakılmaları ile açıklanabilir. "Mahatma"
lar, Kadim Bilim' in bekçileri ve Çağlar' ın Hazinesi' nin gözetiçileri
olduklarından; değişiklil meraklıları, hazine avcıları, ya da süpheciler
tarafından rahatsız edilmek istemezler.
Mahatmalar' ın, insanlığa yardım faaliyetlerinin kapsamını aydınlatıcı bir
biçimde özetleyen mektupların birinden aktarma yapmak yerinde olacaktır:
"Sayısız kuşaklarca üstadlar, yalçın
kayalıklardan oluşan bir mabed, devasa bir Sonsuz Düşünce Kulesi inşa
etmişlerdir. Burada 'Titan' yaşamıştır ve daha gerekirse tek başına
yaşayacak, buradan ancak her devrenin sonunda, kendisiyle birlikte çalışmak
ve sırası geldiğinde boş inançlı insanları aydınlatmak için insanlığın
seçkin kişilerini davet etmek üzere çıkacaktır."
Temmuz 1881' de Mahatma Koot Humi böyle yazmıştır. Evrim yolundaki
büyüklerimizin, "İyi Kanun" un takipçileri kişilerin Atlantis' ten göçlerini
emretmiş olmaları çok muhtemeldir. Atlantis' in görkemli günlerinde ulaştığı
tüm maddesel ve spiritüel aşamalar halâ daha gizli kolonilerde muhafaza
ediliyor olabilirler. Bu ufacık Cumhuriyet, Birleşmiş Milletler
Organizasyonu' nda temsil edilmemesine rağmen, Dünya gezegenindeki tek
kalıcı devlet ve kayalar kadar eski bir bilimin bekçisi olabilir. Şüpheciler
şunu unutmamalıdırlar ki Mahatmalar' ın Mesajları, belirli bazı hükümetlerin
devlet arşivlerinde halâ korunmatadırlar.
Rus folklorunda, içinde hakkaniyetin hükmettiği Kitezh yeraltı kentine dair
bir efsane vardır. Çar hükümetince mahkûm edilen İhtiyar İnançlılar (Old
Believers) bu Vadedilmiş Ülke' yi aramışlardı. Gençler, "Nerede bulunacak?"
diye sorduklarında ihtiyarlar, "Batu yolunu izleyin", diye karşılık
verdiler. Tatar fatihi Batu Han, batıya doğru ilerleyişine Moğolistandan
başlamıştı. Bu yön, ütopyanın Orta Asya' da bulunacağını belirtiyordu.
Efsanenin diğer bir çeşitlemesinde de Rusya' daki Sveltloyar Gölü
belirliyordu. Ancak, gölün dibi taranıp da birşey bulunamayınca bu iddanın
aslı olmadığı anlaşıldı. Kitezh geleneğini Kuzey Şamballa geleneği ile
birlikte ele almak gerekir. Aynı şeyi Belovodye Destanı için de
söyleyebiliriz.
Rus Coğrafya Derneği' nin 1903 yılı Dergisi' nde Korolenko' nun yazdığı,
"Ural Kazakları'nın Belovodye Krallığı'na Yaptıkları Yolculuk" adında bir
makale vardır. Aynı şekilde, 1916' da Batı Sibirya Coğrafya Derneği de
Belosliudov' un "Belovodye Tarihi'ne" başlıklı bir yazısını yayımladı.
Bilimsel kuruluşlarca sunulan bu makalelerin her ikisi de oldukça ilginçtir.
Rusya' daki "Starover" ya da İhtiyar İnaçlılar arasında süregelen tuhaf bir
tradisyonda bahsederler. Buna göre, "Belovodye" ya da "Belogorye" -Beyaz
Sular' ın ve Beyaz Dağlar' ın ülkesi- diye bir yerde dünyasal bir cennet
mevcuttur. Şunu da unutmayalım ki Kuzey Şamballa, Beyaz Ada (White Island)
üzerine kurulmuştu.
Bu hayalet krallığın coğrafi konumu, ilk anda edinilen izlenimdeki kadar
belirsiz olmayabilir. Orta Asya' da, bazılarının korumakta olduğu, beyaz bir
tabaka ile kaplı birçok tuz gölü vardır. Chang Tang ile Kun Lun Dağları' nın
tepeleri de karla kaplıdır
Nicholas Roerich' in Altay Dağları' nda edindiği bilgiye göre, büyük
göllerin ve yüksek dağların ötesinde bir "gizli vadi" mevcuttu. Birçok
kişinin Belovodye' ye ulaşmak için çabalamasına rağmen, başaramadıklarından
söz ediliyordu. Ancak, aradıklarını bulan bazı kişiler, kısa bir süre için
orda kalmışlardı. Ondokuzuncu yüzyılda, iki adam bu ütopyaya ulaştılar ve
geçici olarak orada yaşadılar. Döndüklerinde, kaybolmuş koloni hakkında
harikalardan bahsettiler, ama "diğer harikalardan söz etmelerine izin
verilmemişti."
Bu hikâyenin, daha önce anlattığımız Dr. Lao-Tsin' inki ile birçok ortak
noktası olduğu görülüyor. Roerich' in bu toplulukların birinden manastırına
dönmekte olan bir lama hakkındaki hikâyesinden, bu gizli yerleşim
merkezlerindekilerin bilime yönelik kişiler oldukları sonucunu
çıkarabiliriz. Bu keşiş, dar bir yeraltı geçidinde kusursuz yetiştirilmiş
bir koyunu taşımakta olan iki adama rastlar. Hayvan' ın, gizli vadide
uygulanan bilimsel üretme için kullanıldığını
anlaşılmaktadır.
Misyonerlerin, ondokuzuncu yüzyıldan kalan ve Çin imparatorlarının kritik
zamanlarında akıl danışmak üzere "Dağların Cinleri" ne (Genii of the
Mountains") temsilciler gönderdiklerini teyit eden nadide raporları Vatikan
Arşivleri' nde korunmaktadır. Bu dökümanlar, Çinli diplomatların nereye
gittiklerini belirtmeseler dahi, sadece Chang Tang, Kn Lun ya da Himalayalar''a
gitmiş olabilirlerdi.
Katolik misyonerlerin bu kayıtları (ve Monseigneur Delaplace' nin yazdığı "Annales
de la Propagation de la Foi"), Çinli bilgelerin Çin' in geçit vermeyen
bölgelerinde yaşayan insanüstü varlıklara inandıklarını gösterir.
Kayıtlardaki tariflere göre "Çin Koruyucuları" ("Protectors of China")
görünüşte insana benzer ama fizyolojik olarak bizlerden farklıdırlar.
Dünya üzerindeki birçok dağın "tanrılar" ın yurdu
oldukları düşünülür. Bu, bilhassa Hindistan için geçerlidir. Hindular, Nanda
Devi, Kailas, Kançencanga ve diğer birçok yüksek tepenin ilahî anlam
taşıdıklarına inanırlar. Onlara göre dağlar tanrıların yaşam mekânlarıdır.
Dahası, sadece tepeleri değil, dağların içlerini de kutsal sayarlar. Şiva'
nın tahtının Kailas (Kang rimpoche) Dağı' nda olduğunu söylenir. Ayrıca,
Kançencanga üzerine Şiva' nın gökten indiği de kabul edilir. Tanrıça Lakshmi'
nin ise, Şiva' nın aksine, bu tepeden cennete yükseldiğine inanılır. Bu
efsanelerin analizi sonucunda kişi, insanların arasından tanrıların yaşadığı
zamana ait geçmiş bir devirde, iki yönlü bir hava ya da uzay trafiği sürdüğü
izlemine kapılıyor.
Medeniyetin ilk ışıklarının ağarmasıyla birlikte, insanlığın vahşetten
kurtulmasından bu yana iyilik sever, güçlü tanrılara karşı bir inanç
belirdi. Dünyanın belirli bölgeleri ve göklerdeki yaşam yerleri bu uzaylı
varlıklara atfedildi. Eski Yunanistan' da, Parnas ve Olimpos Dağları' nın
tanrıların tahtları olduğu düşünülürdü. Mahabharata' ya göre, Asuralar
göklerde yaşarken Paulomalar ve Kalakanjalar, uzayda yüzmekte olan altın
kent Hiranyapura' da yerleşmişlerdi. Aynı zamanda, Asuralar' ın yeraltı
sarayları da vardı. Uçan yaratıklar Nagalar ve Garudalar' ın da buna benzer
yeraltı yaşam merkezleri mevcuttu. Acaba bu efsaneler, alegorik anlamda uzay
platformları, kozmik uçuşlar ve dünyadaki uzay hangarlarından mı
bahsediyorlar.
Puranalar, Uzay Boyutları' nın Ataları (The Ancients of Space Dimensions)
olan "Sanakadikalar" dan söz eder. Geçmiş zamanlarda uzay gezilerinin
yapılmış olması ihtimalini kabul etmezsek bu varlıklar bir gizem olarak
kalacaklardır. Astronomi olmadan yıldızlararası ulaşım imkânsız olduğuna
göre, Atala' nın (yoksa "Atlan" mı?) idarecilerinden Maya' nın, astronomiyi
güneş-tanrı' dan almış olduğunu belirten Surya Siddhanta, sanki bu bilgin
kişinin, kozmik bir köke bağlı olduğunu ima eder.
Tanrılar; Yunanlı, Mısırlı ya da Hindli de olsalar, istisnasız olarak insana
işe yarar bilgiler veren ve kritik anlarda onu uyaran velinimet olarak
görünürler. Hint metinleri, dünyanın merkezi olan Meru Dağı' ndan söz
ederler. Bu dağ bir yandan Tibet' teki Kailes Dağı ile tanımlanırken, diğer
yandan dünyadan 411,000 mil yüksekliğe ulaştığı da söylenir. Yoksa, Kailas
Dağı, Atlantis' in son afetle yok olmasından önceki tarihlerde dahi mevcut
olan ve uzaya açılan bir geçit midir?
Belirli dağlarda yaşamakta olan üstün varlıklara ait
hikâyeler çok yaygındır. Kuzey-batı Pasafiğin Amerikan Kızılderili
mitolojilerinde Kaliforniya' daki Sahsta Dağı önemli bir yer tutar.
Efsanelerden biri, Tufan' dan söz etmektedir. Eski kahramanlardan Çakal' ın
(Coyote) kendini kurtarmak için nasıl Shasta Dağı' nın tepesine kaçtığı
anlatılır. Arkasından yükselen su, zirveye ulaşmaz. Çakal, kuru kalan tek
yer olan tepelerde bir ateş yakar. Tufan yatışınca da afetten sağ çıkan
birkaç kişiye ateşi getirir ve onların kürtürel kahramanı olur
Bu efsanelerde ayrıca, Uzay-Ruhları' nın Şefi 'nin (Chief of the Sky-Spirits)
ailesi ile birlikte Shasta Dağı üzerine indirdiği, eski zamanlardan
bahsedilir. Dünyalı insanların, Uzaylılar' ın yaşam yerlerine yaptıkları
ziyaretlerden de söz edilmektedir.
Shasta Dağı efsaneleri Büyük Tufan, astronotlar ya da havacıların dünyaya
inişi ve dağın içinde yeraltı sığınaklarının tesisi gibi geçmişteki gerçek
olaylara dayanıyor olabilir. Dahası, bu koloni halâ yaşıyor olabilir. Bu
varsayımı destekleyen kanıtlar mevcuttur.
Geçen yüzyılın ortasında, Kaliforniya' daki Altına Hücum günlerinden sonra,
maden araştırmacıları, Shasta Dağı' nın üzerinde görülen gizemli
parıltılardan söz ettiler. Bunlar bazen açık havada oluştuklarından,
yıldırımla bir ilişkileri olamazdı. O zamanlar henüz ülkede elekrtik
bulunmadığından, bu parıltıların elektrikle açıklanması da düşünülemezdi.
Daha yakın zamanlarda ise, Shasta Dağı üzerinde, arabaların ateşleme
tertibatlarında, görünürde bir neden olmadan ortaya çıkan arızaların söz
konusu olduğunu görüyoruz.
1931' de Shasta Dağı' nda bir orman yangını çıktığı sırada, gizemli bir sis
belirmiş ve yangının yayılmasına engel olmuştu. Yangının yarattığı zararın
sınır çizgisi yıllar boyunca izlenebildi. Merkezi bölge çevresinde tam bir
eğri çiziyordu. 1932' de Los Angeles Times tarafından tuhaf bir makale
yayımlandı. Yazarı Edward Lanser' in iddasına göre, Shasta Dağı çevresinde
yaşayanlarla yaptığı görüşmelerin sonucunda, dağın üzerinde ya da içinde
acayip bir topluluğun mevcut olduğunun yıllardır bilindiği gerçeği ortaya
çıkmıştı. Hayalet kasabada yaşayanlar, kısa kesilmiş saçları ve alınlarını
çevreleyen bantları ile beyaz tenli, uzun boyunlu, asil görünüşte
kimselerdi. Uzun, beyaz elbiseler giymişlerdi. Tüccarların dediğine göre, bu
adamlar nadiren dükkânlarına gelirler, aldıklarının karşılığını her zaman
malların değerini bol bol geçen altın külçeleri ile öderlerdi. Shastalılar,
ormanda gördüklerinde ya kaçarak ya da birden ortadan kaybolarak temas
kurmaktan kaçınmışlardır. Dağın eteklerinde Shastalılar' a ait acayip
sığırlar belirmiştir. Amerika' da bilinen hayvanların hiçbirine
benzemiyorlardı. Shasta Dağı bölgesinin üzerinde, rokete benzer hava
gemilerinin gözlenmiş olması muammayı daha da arttırmaktadır. Bunlar
kanatsız ve gürültüsüzdüler. Bazen, Pasifik Okyanusu' na dalarak gemi ya da
denizaltı gibi denizde yollarına devam ettikleri de oluyordu.
Eski Kızılderili efsanelerinin bahsettiği gibi dağın göbeğinde, Uzaylılar' a
ait bir sığınak var mıdır? Bunlar, gerçekten, tüm gezegeni kaplayan bir
tufandan, uçan araçlarıyla mı kaçmışlardır?
Buna benzer gizli toplulukların Meksika' da da bulunması muhtemeldir. Harold
T. Wilkins "Mysteries of Ancient South America" ("Kadim Güney Amerika' nın
Gizemleri") adlı kitabında, Kızılderililer' le mal değiş tokuşu yapan,
bilinmeyen bir Meksika halkından bahseder. Bunların, kaybolmuş bir orman
kentinden geldikleri sanılmaktadır.
Roerich' in kayıtlarında, dağlardan gelip Sinkiang' da alış veriş yapan ve
karşılığını eski altın paralarla ödeyen gizemli adam ve kadınların bahsi
geçer. Kaliforniya, Meksika ve Türkistan, birbirinden oldukça uzak yerler,
ama yine de acayip kişiler hakkındaki hikâyelerin birçok ortak noktaları var
gibi.
L. Taylor Hansen, "He Walked the Americas" ("Amerika Kıtalarının Yürüyerek
Geçti") adlı kitabında, yıllar önce özel uçaklarıyla Yıkatan Cangılı
üzerinde uçmakta olan Amerikalı bir çiftten söz eder. Yakıtları tükenince
mecburen inişe geçerler, havadan gözlenmeye karşı kamufle edilmiş gizli bir
Maya kentine rastlarlar.
Mayalar, kökeni hiç şüphesiz Atlantis' e dayanan saygıdeğer kültürlerini
korumak üzere, dış dünyadan tamamiyle tecrit edilmiş bir halde, geçmişin
ihtişamı içinde yaşamaktadır. Amerikalı çift, kentlerinin yerini
açıklamayacaklarına dair Mayalara söz verirler; uzun bir süre Yutakan' da
kaldıktan sonra, Meksika' nın gizli halkının ahlâkî ve entelektüel düzeyi
üzerine oldukça övücü izlenimlerle birlikte Amerika Birleşik Devletleri' ne
dönerler.
Tanınmış Amerikalı arkeolog J. L. Stephens "Incidents of Travel in Central
America, Chiapas and Yucatan" ("orta Amerika, Çiapalar ve Yukatan
Gezilerinden Olaylar") adlı kitabında, bir İspanyol rahibin 1838-9' da
Cordillera Dağları' nda gördüklerinin hikâyesini aktarır :
"Büyük bir kent geniş bir
mekana yayılıyor, içindeki beyaz kuleler güneşte parıldıyordu. Geleneklere
göre, beyaz tenli insanlar arasında bu kente ulaşan hiç olmadığı gibi,
yerliler Maya diliyle konuşmakta, tüm topraklarının yabancıların eline
geçtiğini bilmekte ve arazilerine girmeye kalkan beyaz adamları
öldürmektedirler. Paraları, atlar, sığırları, katırları ya da evcil
hayvanları yoktur."
İspanyol işgalciler, içlerinde muazzam hazine ve malzeme depolarının
bulunduğu cangılda saklı olan ileri sınır üslerine ait Aztek tradisyonunu
kayıtlara geçirmişlerdi. İşgalciler Meksika' ya ayak bastıkları zaman, bu
yedek üsler hakkındaki bilgi, hemen hemen tamamiyle unutulmuş bulunuyordu.
Verrill' in yazdığına göre, "Bu 'kaybolmuş kentler' den herhangi bir
tanesini keşfeden birinin bulunmaması, bunların mevcut olmadığı ya da
zamanımızda var olmayacakları anlamına gelmez." Peru ve Bolivya' nın Quecua
Kızılderilileri, And Dağları' nın içindeki yaygın bir yeraltı tünel
şebekesinden bahsederler. İnka öncesi üstad inşaatçıların, mühendislik
alanındaki olağandışı başarılarını düşünürsek, bu hikâyeler gerçek olabilir.
Albay P.H. Fawcett, Atlantis gerçeğini ispat edebileceğine inandığı
kaybolmuş bir kent ararken hayatını feda etmişti. Güney Amerika' daki bu
çeşit bir kentin yıkıntılarını gördüğünü söylüyordu.
Bu geleneksel inançlardan bazıları, bizi Atlantisliler' in ve Hattâ belki de
daha önceki ırkların neslinden gelenlerin kolonilerine ulaştırabileceğinden;
kaybolmuş kentler, kutsal dağlar, saklı vadiler ve tünellere ait efsaneler
hiçbir önyargı olmadan incelenmelidir.
Kaynak : Agarta-Yeraltı Devleti, Bilim Araştırma Merkezi

AGARTA YERALTI UYGARLIĞI
Yazarı :
Yayınevi : BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ, 1978
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO: 35
Yayın Yılı: 1978
Dili: Türkçe
Agarta, Tibet ve Orta-Asya tradisyonlarında sözü edilen, Asya’daki sıradağların içinde bulunduğu ileri sürülen efsanevi bir yer altı organizasyonuna verilen addır.
Agarta konusunu kitaplarında en ayrıntılı işleyen üç yazar Saint-Yves d’Alveydre (1842 -1909), Ferdinand Ossendowsky ve René Guénon’dur. Agarta, teozoflara göre Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim rahiplerince ya da inisiyelerce kurulmuş, sonradan gizlenme gereği görüp, dağ ve mağara içlerine çekilmiştir. Agartha, Agharta ve Agarthi olarak da yazılır.
Kimileri Şambala adında Agarta’ya karşıt olarak kurulmuş, gizli bir menfi merkezin varlığını ileri sürüyorsa da, Agarta’nın Tibet tradisyonlarındaki bir diğer adı Şambala’dır
AGARTA sözcüğü, pek belirli olmayan ve hatta bazen çelişkiler de arz edebilen kavramları içeriyor olmasına rağmen, nice okültiste (1) yine de hayaller kurdurabilmiştir. Söz konusu ülke, Tibet ile Moğolistan'' ın sınır bölgelerine isabet eden alanda kurulmuş bir yeraltı ülkesi midir, yoksa bilmecemsi bir gizli dernek merkezi midir? Her iki görüşün de yandaşları vardır, ama konuya iyice nüfuz edildiğinde bu görüşlerin her ikisinde de bir hakikat payının yattığı görülmektedir.
Konuya sızmış olan ve onu geçersiz kılmayı hedefleyen bir iki bozguncu unsurun sentezini yaptığı takdirde insan, Agarta'' nın (bazılarına göre de Agarti'' nin), sadece kendisinin sahip bulunduğu binlerce yıllık sırları uygulamak suretiyle insanlığı büyük bir spiritüel ilhama (illumination) kavuşturmayı amaçlayan bilge ve filozoflardan oluşmuş dünya meclisi mesabesinde bir şey olabileceğini pekala düşünebilmekte ve genel merkez olarak da ona Tiyen-Şan dağlarında, yani "semavî dağlarda" yer alan bir kutsal alanı yakıştırmaktadır.
Agarta ismini, geçen asırda Batıda ilk olarak Saint-Yves d'' Alveydre kullanmıştır. Bu zat, sinarşi''nin (2) habercisi diye nitelenen, değersiz metalleri sülfürasyon (kükürtleme) yoluyla altın ve gümüş haline dönüştürme formüllerini düzenlemiş bir simyacı konumunda bulunan, İbranice ve Sanskritçe''yi mükemmel denilecek seviyede bilen ki bu yanı, ona Kabala'' nın ve Brahmanizm'' in kaynaklarına kadar çıkma imkanını sunmuştur ve de Martinist (3) tarikatının gözde mürşitlerinden biri olan ilginç bir okültisttir. Grötanya (4) asıllı ve 1842 doğumlu olan AIveydre markisi, Avrupa yüksek aristokrasisi ile akraba olan ve de Saint-Petersbourg kraliyet sarayı ile ilişkilerinden ötürü kendisini kutlamış ve ona Orta Asya manastırlarına mensup inisiyeler ile görüşme imkanını sunmuş olan Weller kontesi ile evlenmiştir. Bu görüşmeler sırasında öğrenmiş olduğu bilgileri "Hind''in Misyonu" adlı kitabında biraraya getirmiştir, fakat kendisine ait olmayan sırları gözler önüne sermiş olmanın üzüntü ve pışmanlığıyla eserin tamamını imha etmiştir; ama sonuçta bu eserin bir nüshası yine de PapüSlün eline geçebilmiş ve bu zat tarafından 1910 yılında ikinci kez basılabilmiştir.
Saint-Yves d'' Alveydre'' in ardından, Fransız konsolosu olan Jacoliot "Hint''teki Tevratn adlı eserinde, teozofinin kurucusu olan H. P. Blavatsky de "Gizli Doktrin ve Gün lşığına Çıkarılmış İsis" adlı eserinde Agarta''yı tekrar gündeme getirmişlerdir. Bir süre sonra konuyu bu kez Rene Guenon ele almış ve "Dünyanın Kralı" adlı eseriyle okurlara Agarta hakkında kucak dolusu bilgi sunmuştur.
Belirttiğine göre, binlerce yıl önce cereyan etmiş olan bir tufan o sıralarda bugünkü Gobi yöresinde yer almakta olan çok gelişmiş bir uygarlığı yerle bir etmiştir. Bu yörede yaşamakta olan ve "Öteye Ait Zekâların Oğulları" diye anılan (Bu deyim dünya dışı bir kökeni mi dile getiriyor dersiniz?) spiritüel mürşitler, tufan sırasında, Himalayaların altında yer almakta olan muazzam bir mağara şebekesine sığınmışlardır. Çok geçmeden iki gruba ayrılmışlar ve sonuçta "sağ elin yoluıı diye anılan grup Agarta'' ya, yani dünya hayatından uzak kalarak murakabe ve mükaşefede bulunma ülkesine, "sol elin yolu" diye anılan diğer grup ise Şamballah'' a yani kaba güç ülkesine yerleşmiştir.
Agarta konusuna ilişkin en eksiksiz ve en şaşırtıcı bilgileri gün ışığına çıkaran kişi Ferdinand Ossendowski olmuştur. Bolşevik ihtilaline karşı koymaya çalışmış olan Amiral Koltchak hükümetinde bakanlık yapmış olan bu Polonyalı, Kızılordunun bastırması üzerİne Moğolistan'' a ve Çin'' e kaçmıştır. Serüvenlerle dolu yolculuğu sırasında birçok lama manastırında konaklamış ve oralarda ilk elden sağlamış olduğu bilgileri daha sonra yani 1924''de yayınlamış olduğu "Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar" adlı eserinde biraraya getirmiştir.
Kaldığı manastırlarda Ferdinand Ossendowski'' ye, altı bin yıldan da fazla bir zaman önce kutsal bir insanın bütün bir oymakla birlikte muazzam bir mağarada kayıplara karıştığı ve orada, yitip gitmiş bir bilim yardımıyla, Agarti adlı bir yeraltı krallığının temelini attığı anlatılmıştır. Bu krallığın tahtında, tabiatın bütün güçlerini tanıyıp bilen, insanların gönüllerini ve yüce kader kitabını okuyabilecek kudrete sahip bulunan Dünya Kralı oturmaktadır. Gözle görülemez yapıda olan bu kralı emirlerini icraya her an hazır durumda bulunan sekiz yüz milyon insana hükmetmektedir.
Günlerden bir gün lama Turgut, Ferdinand Ossendowski'' ye şunları söylemiştir: "Başkent Agarti'' nin çevresinde, büyük rahipler ile bilim adamlarının oturduğu kentler yer almaktadır. Bu başkent, mabet ve manastırlarla dolu bir dağın zirvesinde bulunan Dalay Lama'' nın sarayını, yani Potala'' yı andırmaktadır. Dünya Kralı, iki milyon adet bedenli tanrı ile çevrelenmiş durumdadır. Bunlar, aziz pandit'' lerdir. Sarayın çevresinde, Yerkürenini Cehennemin ve Cennetin her türlü görünür ve görünmez güçlerine sahip bulunan ve de insanların yaşamı ve ölümü konusunda elinden her şey gelen Goro'' ların sarayları bulunmaktadır. Çılgın dünya insanlığı bunlarla mücadeleye kalkışacak olsa, bilin ki yeryüzü bir baştan öbür başa dümdüz edilir ve çöl hâline dönüşür."
Bu haline bakılacak olursa, agarta efsanesi ile, "Sihirbazların Sabahı" adlı eserlerinde Louis Pauwels ve Jacques Bergier tarafından gerçeklikleri su yüzüne çıkarılmış olan Dokuz Meçhuller geleneği arasında pekâlâ bir ilinti var denilebilecektir. Bu geleneğin (tradition) kökeni, M.Ö. 273'' de hüküm sürmüş ve Hint''e Budizmi benimsetmiş olan Imparator Asoka devrine kadar çıkmaktadır. Kıtayı yakıp yıkmış olan bir dizi savaşın ardından, Asoka, insanları, bilimi kötü amaçlarla kullanmayı yasaklamış ve mevcut bütürı bilim kitaplarını dokuz bilgeye tes lim ve emanet etmiştir.
Pauwels ve Bergier, kitapta şöyle demektedirler: "On asırdan daha fazla bir zaman boyunca üst üste yığılmış deney, çalışma ve belgelerden dolaysız bir anlamda yararlanabilmekte olan dokuz insanın sahip bulunduğu sırların kudretini bir tahayyül edin! Bu insanların amacı nedir acaba? Tahrip vasıtalarını, kutsal şeylere saygı duymaz nitelikli insanlardan korumak. İnsanlığın hayrına olan araştırmalara devam etmek. Bu insanlar, çok uzak geçmişten kaynaklanıp yığılmış olan teknik sırları muhafaza etmek üzere, yerlerini, bırakmak gerektiğinde ancak kendi seçtikleri üyelere bırakmaktadırlar."
Ayrıca, Agarta yeraltı ülkesine ait sırlar ile Lobsang Rampa tarafından alınıp gözler önüne serilmiş ifşaatlar (vahiyler) arasında da bir ilişki mevcuttur. Üçüncü Göz adlı eserinde, bu lama, inisiyasyonun son aşamasına ulaştıktan sonra kendisinin üç büyük lamalık metafizikçisi tarafından, içinde Tibet''e ait gerçek sırrın saklı bulunduğu derin bir Lassa mahzenine götürüldüğünden soz etmektedir.
İkinci Dünya Savaşının ertesinde, derecesi yüksek bir inisiye olan ve Kut Humi Lal Singh-Kwang adını taşıyan bir zatın bu konudakj ifşaatlarının inisiyasyon ve Bilim adlı okültist dergide yayınlandığı güne kadar Agarta'' dan pek söz edilmemiştir. Bu zat, yeraltı ülkesi hakkında gerçi o güne kadar söylenmişlerin dışına çıkmamıştır, ama gizli dernek terimi üzerinde yine de ısrarla durmuştur. İfadesinde bireysel anlamda bir inisiyasyona özellikle yer vermiştir, ki bu da, uzun bir çile evresinden sonra, yani bireysel bir inisiyasyon çalışmasından sonra inisiye olunur tezini benimsemiş olan Rene Guenon'' un görüşünü teyit etmektedir.
Kut Humi şunları söylemektedir: "Agarta'' ya girmek katılmak ve özellikle de oraya atanmak veya orası için seçilmek diye bir şey söz konusu olamaz. Ancak, spiritüel anlamda olmak üzere, bileğinin hakkıyla Agartalı olunabilmektedir; kişi, ancak ulûhiyetle tekrar bütünleşip özdeşleşebilecek seviyeye ulaştığı takdirde Agartalı olabilmektedir, ki bu seviyeye ulaşmanın yolu da tatbikat ve tahakkuk sürecinden geçmektir, çünki beşer varlığını en tam ve en aşkın biçimde değişime uğratan ve güçlendiren tek şey ancak spiritüel bilimdir. Agartalının hali, Himalayalardaki veya Tiyen Ti Huan'' daki yogilere veyahut da ilk İbranilerdeki "semavî insana" özgü halin en derini mesabesinde bir haldir. Gerçek Agartalılar kendilerini diğer Agartalılarda görmekte ve bulmakta ve de dünya sakinlerinin şuurlarında genişleme ve açılma meydana getirmek ve kendilerinin spiritüel anlamda ulaşmış bulundukları duygu ve düşünce birliğine onları da ulaştırmak amacıyla kendi aralarında işbirliği yapmaya her an hazır durumda bulunmaktadırlar.
Agarta''da zaman zaman kurultay (durultay) da toplanmaktadır; ama bu kurultay, daima meskûn veya uygarlaşmış merkezlerden, tedirgin edici densizliklerden, kaba akışkanlardan ve insan kalabalıklarından uzak yerlerde gerçekleştirilmektedir. Orada kararlar hep oybirliğiyle alınmakta ve bu kozmik egregor'' un (5) majik kudreti ve yüksek seviyeli bilgeliği tarafından derhal yürürlüğe konmaktadır; bu kurultayın psişik, astral ve spiritüel gücü ile sahip bulunduğu muazzam maddi imkanlar, özellikle bir sorun söz konusu olduğunda, son derece müthiş bir hale gelmektedir."
Kut Humi, söylenebilecek her şeyi gerçi açıklıkla dile getirmiştir, ama Agarta'' ya ; özgü sırların birçoğundan yine de söz etmemiştir. Ancak küçük bir bölümü tercüme edilebilmiş dlan bu sırlar, Tibet'' teki lamalık saraylarının kutsal arşivlerinde mi muhafaza edilmektedir acaba? Bu mümkündür, ancak ne var ki, Tibet'' in Çin'' e ilhak ediliş tarihinden beri bu kutsal kitaplara ulaşmak bir türlü mümkün olmamaktadır.
Agarta ile Dokuz Meçhuller arasında ne gibi bir ilişki vardır? Agartalılar, bazıları nın ifade ettiği gibi, yitip gitmiş bir uygarlığa, yani Atlantis uygarlığına ait sırların gerçek mirasçıları mıdırlar acaba? İdeolojisi Nazi şeflerini derinden etkilemiş olan Thule grubu üyeleri ile ilgileri hangi noktaya varmıştır acaba? Bu konuda bilinmekte olanlar, bilinmeyenlerin yanında şüphesiz nokta gibi kalmaktadır. (6)
(1) : bkz. Metapsişik Terimler Sözlüğü, s. 112 (Ruh ve
Madde Yayınları)
(2) : Birkaç kişi ya da grup tarafından yönetme biçimi.
(3) : Tours piskoposu Aziz Martin (M.S. 316-397) tarafından kurulmuş olan
tarikat.
(4) : Fransa'' nın batısında yer alan bir bölge.
(5) : Bu kelime Yunanca''da "uyanık kalmakn anlamına gelen "egregorein"
fiilinden türemiştir. Bu fiil, Hanok'' un (Nuh'' un büyükbabası olan
Mathusalem'' in babası) kitabında, Hermon tepesine yerleşip orada "uyumadan
beklemeye and içmiş olan asî melekler" için kullanılmıştır. Yeminlerine
sadık kalmış olan bu melekler Seth'' in (Adem'' in üçüncü oğlu) kızlarıyla
birleşmişler ve böylece dev ırkının doğuşuna öncülük etmişlerdir; bu ırk
daha sonra Tufan sırasında yok olup gitmiştir.
Kabalistlere göre egregor'' lar ya insan bedenli melek görünümüne ya da sırf
bedensiz varlık görünümüne sahiptirler. Yehova geleneğinde ise genellikle,
diğer melekler gibi göçebe yıldızlar veyahut da ateş topları görürıümünde
tasvir edilmektedirler.
Parapsikolojideki egregor, psişik bir gücün özgürleşmesiyle meydana geldiği
sanılan gizli bir gücün tezahür edişidir. Vasat psişizmli birsürü insan
tarafından veyahut da üstün seviyeli psişizme sahip bir avuç insan
tarafından tahrik edilmiş olan egrero'' lar, telekinezi (uzaktan etki)
fenomenlerinde ortaya çıkan güce benzer bir maddi güce sahiptirler. Deneysel
parapsikolojide, bu egregor'' lar, psişizmleri bir manyetizör tarafından
uyarılmış ve bir medyom tarafından da katalize edilmiş olan bir grup
insanını iradelerini yoğunlaştı rmasıyla elde edilebilmektedirler. Bu, zor
bir işlemdir, ama şartlar elverişli olduğunda pekala başarılabilmektedir.
Psişik senkronizasyon tesis edildiği anda, egregor, düşünceden türemiş bir
varlık görünümü altında veyahut da gayri maddi bir güç görünümü altında
tezahür etmektedir.
(6) : Agarta konusunda daha ayrıntılı bilgi elde etmek için Ruh ve Macde
Yayınlarının "Metatron- DÜNYA RALLIĞI-Kıyamet işçileri Ülkesi AGARTA'' nın
Öyküsü" (Rene GUENON) adlı esere başvurmanızı tavsıye ederiz.
Kaynak: Ruh ve Madde Dergisi
Ufoloji - Dünya Dışı Zeki Varlıklar Bilimi - Uzaylılar Bilimi / Bilim
Araştırma Merkezi
Yazarı: ..
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: Bilim Araştırma Merkezi
Yayın Yeri:
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1979
UFOLOJİ-Dünya
Dışı Zeki Varlıklar Bilimi
Yüzyıllardan beri astronomiyle uğraşanların bir türlü cevaplayamadıkları bir
soru vardır. Acaba dünya kozmosun hayat taşıyan tek planeti midir, yoksa
üzerinde canlıların bulunduğu başka planetler de var mıdır? Bazı
araştırmacılar eski Hint, Mısır ve Güney Amerika yazıtlarında sözü edilen
‘kayıp geçen nesneler’, ‘uçan parlak cisimler’ gibi tasvirlere insanlığın
dikkatini çekmekte, uçan dairelerin eski çağlardan beri dünyamızı ziyaret
ettiklerini ileri sürmektedirler. Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra
dünyanın hemen hemen her yerinde görülen ufolar bu konuyla ilgilenen birçok
organizasyonun kurulmasına yol açmıştır. Bu kuruluşlar, ciddi çalışmalar
sonucunda çapları 6 metreden 75 metreye kadar ufolar, uzunlukları 1350
metreye varan puro şeklindeki ana gemiler ve çapları 0.30 metreden 1 metreye
kadar gözlem disklerinin fotoğraf ve filmlerini çekmeyi başardılar. Ayrıca
ufoların havadayken fizik kurallarını altüst ettiklerini, 90 derecelik sert
dönüşler yapabildiklerini, 70 bin kilometreye varan hızlarla uçtuklarını da
saptadılar. (Sayfa: 7)
Uzaylıların kendilerini dünya insanlarına tanıtabilmek için bazı insanlarla
temas kurdukları da görülmüştür. Bunlardan bazıları uzay gemilerine davet
edilmiş, seyahatler yaptırılmış, hatta fotoğraf çekmelerine bile izin
verilmiştir. Ayrıca bugüne kadar 143 uçak pilotu ve 120 astronom ufo
gördüklerini bildirmişlerdir. Ufolar daha çok atom bombasının atıldığı
Hiroşima ve Nagazaki gibi kentlerde, nükleer testler yapılan Pasifikte ve
nükleer santral bulunan yerlerde görülmektedir.
Temas kurmuş oldukları insanlara söylediklerine göre, uzaylıların amaçları
insanlar arasında sevgi ve kardeşliği yaymak, spiritüel gelişmeyi sağlamak
ve bizleri nükleer bir savaştan korumaktır. Avrupa ülkelerinin hemen
hepsinde ufolojik çalışmalar yapılmakta, konuyla ilgili birçok kitap
yazılmaktadır. Bu konuda başı çeken iki ülke Amerika ve Rusya’dır. Bu iki
büyük gücün ufolar hakkında topladıkları bilgiler gizli tutulmakta,
düzenlenen dosyalar devletlerin gizli arşivlerinde muhafaza edilmektedir.
Uluslararası ufo kongreleri ufolara halkın ilgisini artırmış ve konuyla
ilgili sayısız film çekilmiştir. Son yıllarda ufoların varlığına inanan
birçok üniversite profesörü ve bilim adamı ufoloji diye bir bilim kolunun
ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bazı üniversitelerde ufoloji bilimi
kürsüleri bile kurulmuştur. (Sayfa: 8-14)
Prof. Dr. Allen Hynek, uçan daire olgusunu hafife almanın yıkıcı etkisine
dikkati çeken ilk Amerikalı bilim adamıydı. Tanıkların ve olayların alaycı
bir tutumla karşılanmasının, bilimin bu konuya ilgisini yıpratan bir etki
yarattığını şöyle belirtiyordu: “Uçan daire gözlemlerinin sadece “kuş
beyinliler” ile “aklı bir karış havada entelektüellerin” ürünü olduğunu ima
edip alay etmekle ne geniş anlamda kitle yararına, ne de uzun vadede bilim
adına yapıcı bir tutum ortaya konmuş oluyor.”
Ufoların dünya dışı kökenli olduğu gerçeğinin en ateşli savunucularından
biri de Prof. Dr. Mc. Donald’dır. Mc. Donald büyük bir titizlikle birçok ufo
olayını incelemiş ve yüzlerce tanıkla görüştükten sonra şu sonuca varmıştır:
“Elimizdeki bilgilere dayanarak ulaşabileceğimiz en geçerli sonuç, uçan
dairelerin dünya dışından gelmekte oldukları düşüncesidir.”
Prof. Dr. Carl Sagan ise, “Dünya muhtemelen uzayın gelişmiş uygarlıklarını
temsil eden zeki varlıklarca ziyaret edilegelmiştir” diyerek ilginç bir
iddia öne sürmüş ve uzaylıların Ay’ın görünmeyen yüzünde kurdukları bir üssü
kullanmalarının çok mantıklı olacağını söylemiştir.
Dr. Wilbur Smith ise kendisine yöneltilen bir soruya Washington’da şu yanıtı
vermiştir: “Kanıtların yoğunluğundan ötürü uçan dairelerin uzaydan
geldiklerine inanıyorum. Sanırım hükümetinizin uzay yolculuğuna ve yapay
uydulara karşı duyduğu ilginin aniden artmasına ufoların ortaya çıkışı neden
olmuştur. Yaptığınız çalışmalara göre diyebilirim ki, sizler de uzayda büyük
hızlarla yolculuk yapabilme sırrıyla yakından ilgilenmektesiniz.”
Prof. Hermann Oberth ise ufolar konusundaki görüşünü gayet açık bir şekilde
şöyle ortaya koyuyordu: “ Bu nesnelerin bir tür gezegenler arası araç
olduklarından hiç kuşkum yok. Kökenlerinin güneş sistemimizin dışında
olduğuna inanıyorum. Ancak, Mars’ı veya diğer bir gezegeni yollarının
üzerindeki bir istasyon olarak kullanıyor olabilirler. Bu araçların, çekim
alanını bozarak ya da değiştirerek büyük hızlarla seyrettikleri sonucuna
vardım.” (Sayfa: 21-25)
Bu kitap bizlere evrimin yeni bir aşamasına
nasıl erişeceğimizi anlamamıza yardımcı olmak için Dünya'ya gelen
Pleiades'lilerin bilgeliğini aktarıyor. Pleiades'liler bir grup aydınlanmış
varlık.
Şaşırtıcı, yoğun, zekice tartışmalar içeren bu öğretiler, gezegendeki
varlığını, ortak bilinç ve bilinçdışının gittiği yönü sorgulayan herkes için
vazgeçilmeş bir kaynak. Bize iç ışığımızı yakmanın yaratıcı ve pozitif bir
yolunu gösteriyor.
Bu kitapta şu soruların yanıtlarını bulacaksınız:
- Korkularımızın ötesine nasıl geçeriz?
- Orijinal insanın on iki sarmallı DNA yapısı ve on iki çakra merkezi
nasıldı?
- Tanrılarımızı kimdir?
- Zaman Elçileri kimdir?
- Kolektif bilincimizde ve bilinçdışı kayıtlarımızda neler var?
- Biz kimin Amacıyız?
Dünya gezegeninde olmak için harika bir zamandasınız.
(Arka Kapak)
Türkçe (Orjinal
Dili:İngilizce)
262 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 9789758363070
2000
262 s., 1. Basım
Çeviren: Seda
Toksoy - 262 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-8363-07-7; Boyut: 13cm x 19cm;
Baskı Tarihi: 2000
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Bringers of the Down: Teachings from
the Pleiadians
Pleiades Öğretileri 2
Pleiadesliler
olarak gerçekliğe sizin şu andaki görünüşünüzden daha geniş bir bakış açımız
var. Bunu sizinle paylaşmak üzere buradayız. Pleiadesliler, bilinç
evrimimizde destek olmak üzere bilgi ve bilgeliklerini bizlere aktaran bir
grup ileri varlık. Bizim de ait olduğumuz ama parçası olduğumuzu unuttuğumuz
Işık Ailesi'nin üyeleri. Öğretilerin toplandığı ilk kitapta (Pleiades
Öğretileri 1- Unuttuğumuz Tanrılar) insana, insanın özgün tasarımına,
evrende sürüp giden güç savaşları ve ışığın yükselişine ilişkin verdikleri
bilgilerin devamını Dünya'da bulacaksınız. Uygarlıklar Oyun Ustaları'nın
birbiri ardına sahneye koyduğu evrim atölyeleri midir? Zamanın esnekliği.
Zaman geçitleri. Zaman kapıları; Kapıların Bekçileri. Doğru ve yerinde
kullanılan cinselliğin barındırdığı büyük güç. Eski etkinliğine yeniden
kavuşmaya başlayan dişi enerji. Dişi ve erkek enerjilerin dengelenerek
bütünlenmesi. Dünya ve içindeki gizleri anlamak içinizdeki bilmecelerin
üstesünden gelmenizi gerektirir, özellikle de bilinçdışı varlığınızın
köklerinde gizli olan yanlarınızın.
Yazar: Barbara Marciniak
Yayınevi: Ötesi Yayınları
Çevirmen: Seda Aksoy
Sayfa sayısı: 276
ISBN: 9758363123
Basım tarihi: Ocak 2000
REENKARNASYON - GENEDOĞMAK BİLİMSEL İNCELENİMİ
Yazarı:
Çeviren:
Hazırlayan: HALUK EGEMEN SARIKAYA-SUAT BERGİL
Açıklama:63 SAYFA....13.5X19.5 EBADINDA....
Yayınevi: BİLİM ARAŞTIRMA GRUBU YAYINEVİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO: 35
Yayın Yılı: 1977
Dili: Türkçe

PARAPSİKOLOJİ - HALUK EGEMEN SARIKAYA - SUAT BERGİL
Yazarı: HALUK EGEMEN SARIKAYA - SUAT BERGİL
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: BİLİM ARAŞTIRMA MERKEZİ YAYINEVİ
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1978
Dili: Türkçe

Levitasyon: yine düşünce gücüne bağlı olarak, insanların yer çekimini yenerek kendilerini havalandırabilme yeteneğidir.
Arap tarihçisi Abu Zeyd al-Balki, Mısır’daki
piramitlerin nasıl yapıldığını anlatırken şunları yazıyordu: “Piramit
inşaatında, büyük taş blokları yerlerinden kaldırmak ve taşımak için
üstlerine içinde bazı formüller yazılı papirüsler konurdu. Sonra bir avuç
büyüklüğünde iç içe geçen halkalardan oluşan bir alet taş bloğun üzerine
tutulup halkalar çevrilirdi. Taş blok ağır ağır yerinden kalkar ve istenilen
yere götürülürdü.”
Arap tarihçisinin bu açıklamalarını okuyan büyük bilgin Einstein şunları
söylemişti: “Bizim bilmediğimiz bazı sırları eskilerin bildiklerini kabul
etmek zorundayız. 600 tonluk taş blokların üst yüzeylerinin konkavlaşmış
olmaları dikkat çekici. Bu ancak muazzam bir çekim gücü veya emme kuvvetiyle
yapılabilir.” (Sayfa: 12-13)
Hindistan’ın batısındaki Şivapur Köyü’nde, Müslüman sufi Ali Derviş’e ithaf
edilmiş bir cami vardır. Bu caminin önündeki 55 kg. ağırlığındaki granit
kaya 11 kişi parmağını dokunarak ‘Ali Derviş’ diye bağırdığında yerden 2
metre havaya yükselmekte, havada bir saniye kaldıktan sonra yere
düşmektedir. 11 kişiden fazla veya az kişi dokunduğunda kaya yerinden
kımıldamamaktadır. Ancak 41 kg gelen bir başka kayayı havalandırmak için 9
kişinin taşa temas etmesi yeterli olmaktadır. Ali Derviş’in adı açık seçik
söylenmediği zaman kaya yine hareket etmemektedir! (Sayfa: 13)
Habeşistan’daki bir manastırda 2 metre boyundaki altın bir çubuk havada
asılı durur. Çeşitli zamanlarda manastırı ziyaret eden kişiler bu olaya
tanıklık etmişlerdir. 1700 yılında bir Fransız doktor baş rahipten izin
alarak elini çubuğun dört bir yanından geçirmiş ve çubuğun hiçbir yerden
destek almadığını görmüştü. Sonradan yazdığı mektuplardan birinde
“Şaşkınlıktan küçük dilimi yuttum. Böylesine akıllara durgunluk veren bir
olayı neye yoracağımı bilemiyorum” demiştir. (Sayfa: 16)
Tibet’in başkenti Lassa’dan üç kilometre uzaklıkta yer alan Khaldan
Manastırı inanılmaz bir mucizeye tanıklık etmektedir. Burası Tibet Lamaları
ve Budistlerin kutsal saydıkları bir yerdir, her yıl binlerce kişi bu
manastıra hacı olmak için gelir. Manastırın özelliği, 14. yüzyılda ölmüş
Tsong Koba adlı bir Budist rahibin mumyalanmış cesedini muhafaza etmesidir.
Ancak rahibin cesedi yerden 1,5 metre yüksekte havada asılı durmaktadır.
Hiçbir dayanak noktası bulunmayan ceset, kelimenin tam anlamıyla bir mucize
sergilemektedir! (Sayfa : 18)
Ünlü Fransız kaşifi Madam David-Neel, kuzey Tibet’te lastik top gibi havaya
sıçrayan lamalar gördüğünü yazar. Söylediğine göre bu lamaların ayakları
yere değer değmez havalanmaları bir oluyormuş. Tibetliler Madama bu tür
lamaların karşısına aniden çıkmamasını, aksi takdirde meydana gelecek şok
sonucunda ölümlerine sebep olabileceğini söylemişler. Madam başından geçen
bir olayı şöyle anlatıyor: “Lastik top gibi sıçrayan lama inanılmaz bir
hızla yol aldığından keşif heyetiyle onu at sırtında izlemeye karar verdik,
yine de lamaya yetişemedik. Bu uyur gezer lamalar kendilerinden geçmiş
olmakla birlikte tıpkı uyur gezerler gibi yürüdükleri yerlerin tamamen
farkındadırlar. Ancak ani olarak uyandırıldıklarında şoka girip dengelerini
yitirebilirler. Kimi lamalar uzun yıllar uçmaya alıştıklarından yürüme
yeteneklerini yitirirler. Bazıları uçup gitmemek için ayaklarına ağırlıklar
bağlayarak yapay bir yer çekimi oluşturur.”
(Sayfa: 33)
Medyum Home’un, birçok değişik kişi önünde gerçekleştirdiği yüzden fazla
yerden yükselme olayı vardı. Çarpıcı bir olay da Lord Lindsay’in ve
yanındaki iki kişinin tanık olduğu bir toplantıda gerçekleşmişti. Lord
Lindsay, 1871 yılında yazdığı bir mektupta bu olayı şöyle anlatmıştı: “Odada
Bay Home, Lord Adair ve kuzeniyle beraberdik. Seans sırasında Bay Home
transa girip havalanarak pencereden dışarı uçtu, pencere dışında yüzdüğünü
gördük. Bu uçuş birkaç dakika sürdü, sonra Bay Home ayakları önde olmak
üzere uçarak pencereden içeri girdi ve yerine oturdu.” Lord Lindsay’in
sözünü ettiği pencere yerden 23 metre yükseklikteydi. (Sayfa: 36-37)
Yaptığımız her şey beyin ve sinir dalgalarıyla idare edilmektedir.
Hayatımızın her anında bu enerji ya da dalgalar beyinden organlara iletilir.
Milyonlarca sinir dalgasını, büyük bir kentin kalabalığını boşaltan büyük
caddelere benzetebiliriz. Bu elektrik ve çekim dalgaları olmaksızın sinir
sistemi fonksiyonunu icra edemez, hayat ve düşünce durur. İşte bu yüzden
insanoğlu başlı başına bir elektrik ve gravitasyon alanıdır. Yalnız beyin
kısmı 20 Watt’lık enerji üretmektedir.
Levitasyon, daima beyin ve sinir sisteminin olağanüstü duruma girdiği esrime
halinde meydana gelir. Esrimenin ne olduğu bilimsel olarak bilinmemektedir.
Dindar olmadığı halde esriyenler de vardır, onların da bazıları
havalanabilir, fakat esriyen herkes havalanamaz. Azizlerden birçoğu
hayatlarında hiç havalanmamışlardır. (Sayfa: 47-48)
Rahibe Teresa, bir ayin sırasında kutsal ekmeği alırken bir feryat kopararak
havalandı. Ara sıra meydana gelen bu havalanma olayları alçakgönüllü
rahibeyi çok rahatsız ediyordu. Bir keresinde havalanacağını hisseden rahibe
demir bir kafese sarıldı ve havalanmamak için mücadele etmeye başladı. Bir
yandan da “Rabbim, benim gibi önemsiz bir varlığı bu rahmetinizden yoksun
bırakınız, benim gibi değersiz bir yaratığın kutsal bir kadın sanılmasına
izin vermeyiniz” diye yalvarıyordu. Rahibe bir başka seferinde havalanmamak
için bir hasıra yapışmış, ama hasırla birlikte havalanmıştı. Rahibelerden
biri, Azize Teresa’nın yerden 50 cm yükseklikte yarım saat süreyle havada
asılı kaldığına tanıklık etmişti.
(Sayfa: 51-53)
İtalyan rahibi Copertinolu Ermiş Joseph ‘Uçan Rahip’ ünvanıyla anılırdı. Bir
keresinde 10 işçinin 11 metre boyundaki bir haçı kaldıramadığını görmüş, 60
metre uçarak haçı kucaklayıp yerine dikmişti. Bir keresinde de kilisede
İspanyol elçisinin gözleri önünde havalanmış, halkın üzerinden süzülerek
mihraptaki bir heykelin yanına konmuştu. Bir başka sefer Papa VII Urban’ın
gözü önünde havalanmış, bir amiralin karısı rahibi havada görünce
bayılmıştı. Manastırdaki arkadaşları onun yemek servisi yapmasına izin
vermiyor, çanak çömlekle havalanmasından çekiniyorlardı. Bu yüzden ‘Uçan
Rahip’ dünyevi görevlerden muaf tutulmuştu, çünkü kutsal bir heykel görmesi
havalanmasına yetiyordu. (Sayfa: 54-55)

Sadıklar Planı- Ruhsal Tebliğler
"Bir bilgi her ne neviden olursa olsun beşerin iç yapısını, zihniyetini,
ahlak seviyesini, Allah'a hizmet etmek arzusu ile doldurmuyorsa, o bilgi
yanlış, o bilgi hiç olmazsa kısır bilgidir. Allah'a hizmet arzusu, şuurun
berraklığı ve vicdanın nezaheti ile tebarüz eder.
-S.P.-
Yazar: Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneği
Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
Sayfa sayısı: 736
ISBN: 975800793-9
Basım tarihi: Ocak 1993
"Öz" - Sadıklar Planı
Sadıklar Planı'ndan derleyen: Osman Türkmenler
Şuur (Umumî - Kullî Şuur): Bütün var olmuş olanların ve var
olacak olanların genel bilgisi ve enerjisidir. Öyle ki, Kaadir-i Mutlak’ı
hissetmemiş olsanız, onu (yani şuuru) Tanrı diye adlandırırsınız. Şuur, her
var olanı ihata eden (çevreleyen) birbirlerini ne kadar ihata eden olursa
olsun, onları da ihata eden İlâhî Kudret, enerji, bir müessiriyettir. Ruh,
ismini verdiğiniz müteal (süptil) cevher, işte bu umumi şuurun özüne en
yakın derecede bağlı bulunan şuurun hususi bir adıdır. Varlığın esasını Öz,
Cevher, Şuur ve Şuur sahaları meydana getirir. Bunlar birbirleri ile çok
derin bir şekilde bağlı bulunurlar. Şuur cevhere, cevher öze desteklik eder.
Şuurun, umumi (genel-küllî) şuurla rabıtası (bağlantısı) cevher kanalı ile
olur.
Varlığı teşkil eden unsurlar: cevher ve şuurdur. Varlı ise Öz’dür. Öz, Kaadir-i Mutlak tarafından var edilmiştir. Ve Öz, kâinatları teşkil eden vibrasyonların en incesinden daha incedir. Bu kâinatlara iniş ve oraya bağlanış, Öz için pratik olarak imkânsızdır. Ve bundan dolayı cevher ve şuur meydana gelmiştir. Bu yüzden cevhere destek madde denir, desteklik yapan esas denir. Böyle olunca Öz, bir manada tecerrüt etmiştir (yani her şeyden soyutlanmıştır, yalnızdır, tektir, başka şeylerle normal anlamda bağlantısı yoktur). Ve dış yüzü sadece cevher ve sonra şuur ve sonra şuur sahası ile bedene kadar, yani maddi ortama kadar kendini gösterir. Bunda merbutiyet (ilişki, bağlanma) ancak cevher vasıtası ile yerine getirilen bir meseledir. Yani cevherin ihtiva etmiş olduğu vibrasyonel karakter ve seviye nereye göre ayarlanabilmişse oranın buuduna (boyutuna) merbutiyet vardır.
Şüphe yok ki, kendisi Mutlak olan Allah, önce Özü yaratmıştır. Bu Öz kendinde bütün kâinatları mezc etmiştir (bir bütün halinde toplamıştır). O, enerji, vasıta ve varlıktır. Özün enerji vasfı, Mutlak olan Allah’ın bizatihi meydana getirmiş olduğu kâinat ışığı veya enerjisidir. Bu enerji her şeyin mebdei (kökeni, başladığı nokta) ve her şeyin esasıdır. Onun varlık kâinatında zuhuru (belirmesi) ancak yaratılışla ortaya çıkar. Öz budur. Cevher ise bu Özün kendi dışında teşekkül ettirdiği ve kâinat maddesinin enerjisine mukavemet edebilecek (kâinat maddesinin enerjisinden) daha yüksek bir enerji terakümüdür (birikimidir, toplanmasıdır).
Şuur, gerek Özdeki, gerek cevherdeki bu enerjinin aksiyon halindeki tavrıdır. Ve böylece aksiyon halindeki tavırlanma, yani maddeye karşı bir vaziyet alma, kendiliğindenlik, bizatihi olmak, bilgiyi kullanma kudret ve selahiyetinin bir yerde toplanması, böylece şuur dediğiniz bir yeni mekânı teşkil eder. O halde şuur, umumi manası ile Özün ve cevherin enerjisinin, madde kainatı karşısında, aksiyon halindeki faaliyeti neticesinde ortaya çıkan bir tavırlanmadır. Bu tavrın neticesinde aksiyon mevzuunun ve mekânının bilgisi tahaddüs eder (ortaya çıkar). Sizin bu şuuru idrakiniz mümkün değildir. Fakat bu kadar bilmenizde fayda vardır.
İşte "şuur sahası" böyle bir aksiyonun neticesinde meydana çıkar. Dolayısıyla, Şuur sahası, özden cevhere, cevherden bir tavırlanma ile sahaya intikal eden değişik karakterdeki enerjilerin ihtizazlarının (titreşimlerinin) bir dalgalanması, muhtelif mekânlardaki yerleşmesidir. Şuur sahasının mekânı birkaç yönlüdür. Sizler mekânı da tasavvur edecek kadar değişik bir tahayyüle malik bulunmadığınız için, ancak mekân olarak maddi ve perisprital mekânları anlayabilirsiniz.

Tartışılan Bilim Parapsikoloji
İnsanın Olağanüstü Yetenekleriyle Ruhsal Gücünün Araştırılmasıı
Richard S. Broughton
Say Yayınları
Dünyada birçok kişi,
parapsikolojik deneyim, ya da kısaca ESP diye nitelenen psişik olguyla
karşılaştığını iddia ediyor. Ortaya çıkan sorun, bazı yanıtların
bulunmasıyla bir çözüme kavuşacak; işte o zaman, günümüze kadar çok
tartışılan 'Parapsikoloji' gerçek bir bilim kimliğine bürünecektir.
Günümüzde, cinayet araştırmalarının ve arkeolojik kazıların yapılmasında
bile kullanılan 'psişik yetenek'in varoluş kanıtlarını sunan 'Tartışılan
Bilim' Parapsikoloji'nin, gelecekte insanlığa ışık tutacak kavramların
öncülüğünü üstlenen bilimsel bir yapıt olduğuna inanıyoruz.
Çeviren: Vedii Evsal - 277 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN: 975-468-074-4;
Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1996
Özgün Dili: İngilizce

Antik Mısır Sırları
Ergun Candan
Bir zamanlar "Ezoterik
Kültür"ün önde gelen kalelerinden biri olan Antik Mısır, Dünya coğrafyasında
yer almış en gizemli toplumlardan biridir.
Mısır, kadim çağlardan çok sayıda kişiyi eğiten ve yetiştiren bir okuldu...
Bir zamanlar yeryüzünü aydınlatmış olan "Osiris'in Işığı", bugün terkedilmiş
mabetlerde artık sönmüş durumdadır. Atlantisli bilge Thot'un binlerce yıl
önce söylemiş olduğu kehanet niteliğindeki şu sözleri, bugün tam anlamıyla
gerçekleşmiş bulunmaktadır:
Ey Mısır! Gelecek kuşaklara senden hatıra olarak sadece inanılmaz masallar
kalacaktır ve seninle ilgili olarak geriye, taşlara oyulmuş kelimelerden
başka bir şey kalmayacaktır...Evet... Taşlara oyulmuş bir tarih... Bu taşa
sayfaların üzerine işlenmiş hiyeroglifler arkeologlar ve tarihçilerce bugün
çözümlenebilmiştir. Ama bütün bunlara rağmen ortada yine de, önemli bir
sorun kalmıştır:
Bu gizemli tarihin ve kültürün sırlarına nüfuz etmek...
İşte bunu yapabilmek için, tarihin geçmiş dönemlerine geri dönüyor ve bir
zamanlar Mısır'daki mabetlerin içinde yaşananları gözümüzün önünde
canlandırmaya başlıyoruz... Kitabın sayfalarını açtığınızda, Mısır'da
gerçekleştirilen "Gizli Öğreti"ye, mabetlerin içine girerek, bizzat kendiniz
rahiplerin arasında yaşayarak şahit olacaksınız.
Mısır Ezoterizmi ile
ilgili sırların ele alındığı bu kitapta Mısır mabetlerinin içine girip bir
zamanlar buralarda yaşananlara tanıklık edeceksiniz... Kitapta ayrıca
Mısır’ın Ölüler Kitabı’nın çok geniş bir özetini ve burada geçen sembollerin
ezoterik açılımlarını bulacaksınız.
Ergun Candan’ın o alışık olduğunuz açık ve sade anlatım üslubuyla kaleme
aldığı bu çalışmasını ilgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz.
479 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9758312243; Boyut: 13,5x19,5
cm
Özgün Dili: Türkçe

Mısır’ın Ölüler Kitabı | Orjinal isim: Le Livre Des Morts
Albert Champdor
Ruh ve Madde Yayınları
/ Ezoterizm Dizisi
… Elinizdeki özet yapıt, bir sürü alışılmamış sözcük, tanrı adı ve ilk
bakışta saçma görünen imajlarla doludur. Ancak, şurasını unutmamak gerekir
ki M.Ö. 3000 yıl süren bir uygarlık odağı olarak ortaya çıkan bir dünya
parçasının bu verilerini bir çırpıda “Vah zavallı putperestler!” veya “niçin
ölüm karşısında bu kadar ilgi ve zahmet?” biçiminde bön yorumlarla
geçiştiremeyiz.
Bu çevirisini sunduğumuz yapıt şu bakımdan yararlıdır: Size asıl Ölüler
Kitabı’nın bilimsel ve karşılaştırmalı çevirilerini olduğu gibi aktarsaydık,
daha ilk satırlarda hiçbir şey anlamamanın verdiği sıkıntıyla kaldırır
atardınız.
Oysa kitabın Fransız yazarı, -bütün ciddi araştırmalarını değerlendirmeyi
bir borç biliriz- Mısır’a, on dokuzuncu yüzyılda moda, bir Pierre Loti
romantizmi ile gitmiştir…
(Önsöz’den)
------------------------------------------------
119 s. — 3. Hamur– Ciltsiz — 13.5 x 19.5 cm
ISBN : 975-8007-59-9
119 s., 1. Basım: 1984, 3. Basım

ÖLÜM SON DEĞİLDİR SENTEZ - YUSUF MİRDOĞAN
Yazarı: YUSUF MİRDOĞAN
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayınevi: İSHAK BASIMEVİ
Yayın Yeri: İSTANBUL / 3 BASKI
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1975
Dili: Türkçe
sayfa say. 244
İÇİNDEKİLER:
-Tanrı duygusu.
-Dünyamızın canlıya dönüşmesi.
-Üreme hücreleri.
-İçgüdü.
-Mikrolar, insan ve evren.
-İlk yapılarımız.
-Ölüm son değildir.
-Benliğim.
Yazar : D.Ray Griffin
Çeviren : Yasemin
Tokatlı
"Zihin" ve zihnin olağanüstü gibi görünen güçleriyle ilgili tartışmalara Whitehead ve hologram felsefesi açısından bakan çeşitli makalelerı içeren bu derleme, okuyucuyu parapsikolojinin felsefi açısıyla buluşturuyor. Ayrıca "deja vu", "beşinci boyut", "küresel perspektif açısından ruhsal, kişisel ve siyasal din" gibi başlıklara postmodern bir perspektifle bakan makaleleri de bu kitapta bulabilirsiniz. Seziyorsunuz, görüyorsunuz, hissediyorsunuz... Bazı olayları önceden sezmek, olmadan evvel anlamak... Bu nasıl olmaktadır?
Çeviren: Yasemin Tokatlı - 197 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN:
975-8007-53-X; Boyut: 13cm x 19cm; Baskı Tarihi: 1998
Özgün Dili: Bulgarca

Metafizik ve kadim inançlarda parapsikoloji konusunda
yazdığı kitaplarla tanınan Murry Hope, başka bir dünyadan ve başka bir
zamandan olan aslanımsı bir ırkla, PASCHATLARLA telepatik iletişimlerini
açıklıyor.
· Tüm yaşamın Merkezi Yaratıcı Kuvvet ile nasıl bağlantıda olduğunu,
· Evrendeki diğer zeki yaşam formlarının gerçekliğini,
· Bazı insanlar görünüşte kolay hayat sürmekteyken, diğerlerinin neden acı
çektiğini,
· Zamanı düşman edinmeyip, onunla nasıl dost olabileceğinizi,
· İyi ve kötüye dair yeni bir kavramı,
· Şifa ve kendi kendine şifa süreçlerini,
· Kendini keşfetmenin yeni ve ilginç yollarını,
· Sirius ile Dünyamız arasındaki kozmik bağlantıyı bu kitapta
keşfedeceksiniz!
Kedigillere yakınlık duyuyorsanız, Dış Uzaydan ve Dış Zamandan gelen bu
şaşırtıcı açıklamaları içeren Aslan Halkı’nı severek okuyacaksınız.
Yazar: Murry Hope
Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
Çevirmen: Anonim
Sayfa sayısı: 176
ISBN: 978-975-8584-29-1
Basım tarihi: Haziran 2009

Lemurya Yolu Asli Doğanızı Hatırlamak
(The Lemurian Way: Remembering Your Essential Nature)
Açıklama:
Lemura Yolu, Lemurya Uygarlığı'nın ve daha da önemlisi, bir Lemuryalı
olmanın ne anlama geldiğinin büyüleyici bir anlatımını sunuyor.
Yazar-medyum Lauren O. Thyme (Sareya Orion ile birlikte), Lemuryalı
Büyüklerin aktardıkları bilginin rehberliğiyle Lemurya toplumunu, yaşam
tarzını, prensiplerini, felsefesini, işlerini, geleneklerini ve Işık
tapınaklarını şaşırtıcı bir ayrıntıyla ve ustalıkla anlatıyor.
(Arka Kapak'tan)
1991 yılının ikinci yarısında gerçekten olağandışı ve çok özel bir şey oldu. Avustralya'nın Kuzey Queensland sahilinin tepelerindeki bir evde bir grup insan on altı hafta boyunca, yıldız halkından birinin öğretisini dinlemek üzere düzenli biçimde toplandı: Pleiades Takımyıldızı'ndan P'taah'ın sevgi ve bilgelik dolu öğretisini. İnsanlığın, huzursuz, korku dolu bir bilinç ve içimizdeki Tanrı'nın yadsımasının insafsız etkileri yüzünden daha önce hiç olmadığı kadar gerilim ve ıstırap içinde yaşadığı bir dönemde, P'taah iletişimi bundan daha uygun bir zamanlama ile yapılamazdı. P'taah, insanlığı ayrılıktan Bir'liğe geçirecek olan büyük değişime hazırlayan yüce varlıklardan biri. Onun medyum Jani King aracılığıyla verdiği, sınırsız bir sevgi, sevinç, yükseliş mesajı ve günlük hayata uygulanabilir bir somut bilgidir; her ne kadar bu bilgi insan realitesini oluşturan inanç yapılarını temelinden sarsacak olsa bile. P'taah, insanlık ve Dünya gezegeni için gelecek olan yüce değişimlerden söz ediyor, o görüş alanımızı yaşam-dolu ve çok-boyutlu bir evrene açıyor. O, İç-Dünya halkından ve Yıldız halkından söz ediyor ve böylece bize asla yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Dahası, o bize, korkuyu sevgiye dönüştürmemiz, gerçekte kim olduğumuzu keşfetmemiz için büyük bir anlayış sunuyor. O, insanı hayatta kalabilme mücadelesi içeren bir bilince hapseden dogmaların ve kavramların prangalarını yumuşaklıkla eritiyor ve tüm görünümlerin aksine, insanlık için muhteşem güzellikte bir kaderi ifşa ediyor. Yıldız-halkının insanlara olan sevgisi P'taah'ın kendi sözlerinden daha iyi ifade edilemezdi: Sizi yuvaya getirmek için her şeyi yapacağız!
Yazar: Jani King
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Jale Gizer Gürsoy
Sayfa sayısı: 317
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1999

1991 yılının ikinci yarısında gerçekten olağandışı ve çok
özel bir şey oldu. Avustralya'nın Kuzey Queensland sahilinin tepelerindeki
bir evde bir grup insan on altı hafta boyunca, yıldız halkından birinin
öğretisini dinlemek üzere düzenli biçimde toplandı: Pleiades
Takımyıldızı'ndan P'taah'ın sevgi ve bilgelik dolu öğretisini.
İnsanlığın, huzursuz, korku dolu bir bilinç ve içimizdeki Tanrı'nın
yadsınmasının insafsız etkileri yüzünden daha önce hiç olmadığı kadar
gerilim ve ıstırap içinde yaşadığı bir dönemde, P'taah iletişimi bundan daha
uygun bir zamanlama ile yapılamazdı.
P'taah, insanlığı ayrılıktan Bir'liğe geçirecek olan büyük değişime
hazırlayan yüce varlıklardan biri. Onun medyum Jani King aracılığıyla
verdiği, sınırsız bir sevgi, sevinç, yükseliş mesajı ve günlük hayata
uygulanabilir bir somut bilgidir; her ne kadar bu bilgi insan realitesini
oluşturan inanç yapılarını temelinden sarsacak olsa bile.
P'taah, insanlık ve Dünya gezegeni için gelecek olan yüce değişimlerden söz
ediyor, o görüş alanımızı yaşam-dolu ve çok boyutlu bir evrene açıyor. O,
İç-Dünya halkından ve yıldız-halkından (uzaylılardan) söz ediyor, ve böylece
bize asla yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Dahası, o bize, korkuyu sevgiye
dönüştürmemiz, gerçekte kim olduğumuzu keşfetmemiz için büyük bir anlayış
sunuyor. O, insanı hayatta kalabilme mücadelesi içeren bir bilince hapseden
dogmaların ve kavramların prangalarını yumuşaklıkla eritiyor, ve tüm
görünümlerin aksine, insanlık için muhteşem güzellikte bir kaderi ifşa
ediyor.
Yıldız-halkının insanlara olan sevgisi P'taah'ın kendi sözlerinden daha iyi
ifade edilemezdi:
Sizi yuvaya getirmek için her şeyi yapacağız!
Yazar: Jani King
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Jale Gizer Gürsoy
Sayfa sayısı: 316
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1998
----------------------------------------------------------------------

BEN O'YUM
Sri Nisargadatta Maharaj
Çağımızın en büyük bilgilerinden birinin olağanüstü öğretisi
"Çağımızın, belki de insanlık
tarihinin en büyük bilginlerinden biri olan Sri Nisargadatta Maharaj'ın
olağanüstü öğretisini içeren bu büyük eseri sizlere sunmaktan onur
duyuyoruz. İnsanlık bugün, her zaman olduğundan daha fazla aydınlanmaya,
kendini, aslında ne olduğunu bilmeye, özünü idrak etmeye ve iç huzuruna
kavuşmaya şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Sri Nisargadatta, bir güzellik,
sevgi ve sadelik örneği olan öğretisiyle okuru gerçekdışı rüyasında, içinde
bulunduğu zavallı, korku ve ıstırap dolu hayal dünyasından uyanmaya, gerçek,
sınırsız ve edebi varlığını, özünü idrak etmeye çağırıyor. BEN O'YUM,
varoluşun gerçeğiyle ilgili tüm düşünce ve inançlarımızı derinden sarsarak,
bizi bütünlük, birlik ve mükemmellik içeren sınırsız bir anlayışla karşı
karşıya getiriyor. Sri Nisargadatta Maharaj, bağımlı olduğumuz, kendi
kendimizi aldattığımız her şeyi elimizden alıp, karşılığında ilahi gerçeği,
insanın, hayatın, varoluşun sırrını veriyor ve asıl özgürlüğe zamandan,
uzaydan ve her türlü tariften öte olan o En Yüce Hal'e giden en kısa yolu
gösteriyor."
Yayınevi : AKAŞA
Dil : Türkçe
Yayın Yılı : 1993
Sayfa Sayısı : 613
Kapak Türü : Karton
Ebat : 13,5x19,5 cm
Çevirmen : Jale Gizer GÜRSOY
Kağıt Türü : İthal
Orjinal Adı : I am That

Tasavvufa Giriş
(Tasavvufun çeşitli yönlerden bilimsel açıklaması)İsmail Özmen
Parşömen Yayınları / Yayınevi Genel Dizisi
Bu kitap, yeryüzündeki mistik düşünce sistemlerinin sonsuz ummanında oluşan
derin anaforlarındaki gezintilerin izdüşümlerinin renkli ve çok yönlü bir
öyküsüdür.
Yine bu kitap, tasavvufa çok değişik ve özgün açılardan bakıp, onu çağdaş
bilimsel yöntemlere göre yorumlayarak, zenginliklerine yeni ve daha çok
zengin değerler ile değişik görüş ve renkler katmayı amaç edinen, daha çok
soluklanmasına çalışılan bir kitaptır.
Nasıl ki genelde insan, evrende ve dünyada yalnız ve tek başına yaşayan
garip bir tozsa, bu kitapta da insan yine yalnız ve tek başına yaşayan ama
bu kez, evrenle, doğayla ve toplumla her yönden el ele ve iç içe, her türlü
lekeden uzak, arı duru olan bir varlıktır.
Bu kitap, dünyaya, evrene, topluma ve yaşama bakış açılarınızı değiştirip
genişletecek, sizleri hayata çok derinlerden bağlayacak olan üstün değerleri
bir bir sunacaktır.
Bu kitap, insandaki önemli, kutsal değerleri içeren bilgelikleri sergileyen
bir yapıttır.
(Tanıtım Yazısından)
-----------------------------------------------------------------------
Türkçe
424 s. -- 1. Hamur-- Ciltsiz -- 13 x 20 cm
ISBN : 9786055935023
2008
---------------------------------------------------------------------

Şems-i Tebrizi'nin Öğretileri
Mevlana'nın Türk Tasavvuf Şiiri üzerindeki etkisi hiç kuşkusuz
tartışılamaz. Bu nedenle, onun manevi hocası Şems'in öğretileri birçok
konuyu aydınlatmak bakımından önem arz etmektedir. Ayrıca Şems ve Mevlana
arasında nasıl bir bilgi alış verişi olduğunu, Şems'in kendi söylemlerinden
öğrenmek mümkündür. Şems-i Tebrizi'nin bize bırakmış olduğu tek eser onun "Makalat"ıdır.
Makalat, konuşmalar demektir. Mevlana'nın Mesnevisi gibi bu eseri de Şems
kendisi kaleme almış değildir. Konya'da bulunduğu iki buçuk yıl boyunca
medrese ve camilerde verdiği vaazlardan oluşan bu eser, Mevlana'nın teşviki
ile müritleri tarafından kaleme alınmıştır. Bu konuşmalar mecmuası "Esrar-ı
Şems al-Din-i Tebrizi" veya "Hırka-yı Şems-i Tebrizi" unvanlarıyla da
Mevleviler arasında bilinmekte idi. Fakat en yaygın unvanı "Makalat-ı Şems-i
Tebrizi'dir. Şems'in Makalatı gelişi güzel konuşmalarından oluştuğu için
dil, üslup ve anlatımda yer yer kopukluklar ve örgüde istikrarsızlıklar
görülür. Hitap edilen kimi kişiler de esrar perdesinde gizlidir. Yazanlar,
sanki Şems'in konuşmalarını bazen özet halinde yazmaya çalışıyorlardı. Onun
aşk denizi çok çalkantılı olduğu için her an yeni dalgalar meydana gelmekte
ve fikirlerdeki durgunluk yok olmaktadır. Bunu kendisi de şu sözlerle ifade
etmiştir: "Bende yazı yazma alışkanlığı yok ve yazıya dökmediğim sözler
bende kalır ve her an yeni bir şekil ve biçim alırlar" (Makalat).
Bu kitapta yer alan Şems'in konuşmaları (makalatı) karmaşık bir mozaikten
kurulu olduğundan İran'da yayımlanan karşılaştırmalı metinler ile Türkçe ve
İngilizce yapılmış çevirilerden de yararlanmak suretiyle yeniden düzenlenmiş
ve konulara göre sıralanmıştır.

Fihi Ma Fih, Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin
meclislerindeki konuşmalarının, oğlu Sultan Veled veya müritlerinden biri
tarafından yazılarak, sonradan bu notların bir araya getirilmesiyle meydana
gelmiş bir eserdir. Her fasılda ele alınan mevzu ve meseleler başka başkadır
ve her fasıl muhtevası bakımından müstakil olmakla beraber Hazret-i
Mevlana'nın umumi olara tasavvufi düşüncelerini, dini, felsefe, ahlaki
akidelerini, dünya ve insanlık görüşünü, tabiatını, şiir telakkisini,
devrinin birçok mühim olaylarını, muhitini ve nihayet geniş muhiti
üzerindeki derin ve büyük tesiri anlatması bakımından tam bir bütünlük
gösterir.
Bu eserde hakim unsur tasavvuftur. Birçok fasıllarda doğrudan doğruya,
mutlak varlık ve zuhurundan; akl-ı kül ve nefs-i külden; kainat, eflak,
anasır ve devirden; dünya ve ahiretten; insan, veli, nebi ve insan-ı
kamilden; sülük ve derecelerinden; yakinden, aşk ve cezbeden bahsedilmiştir.
Fihi Ma Fah'i okuyanlar Haz-ret-i Mevlana'nın bütün bu hususlardaki düşünce
ve görüşlerini ne büyük bir açıklık, sadelik ve aynı zamanda ne büyük bir
kudretle anlatmağa muvaffak olduğunu göreceklerdir.
Yazar: Mevlana Celaleddin Rumi
Yayınevi: Ataç Yayınları
Sayfa sayısı: 279
ISBN: 978-975-6205-242
Basım tarihi: Ocak 2007

Şems-i Tebrizi
Melâhat Ürkmez
312 Sayfa | ISBN: 9789944116862 | Basım Yılı: 2008
"Bir mum, diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından birşey kaybetmez."
- Hz. Mevlana

Sufi Bilgeliği
Gülistan Sadi
Anadolu ve çevresindeki ülkelerdeki etkinliğini yüzyıllarca sürdürmüş olan
Sufiler’in en büyük özelliği, “Ezoterik - Bâtıni Bilgileri”ni, halka
hikâyelerle anlatmada göstermiş oldukları başarılarıdır.
Anadolu ve çevresindeki ülkelerdeki etkinliğini yüzyıllarca sürdürmüş olan
Sufiler’in en büyük özelliği, “Ezoterik - Bâtıni Bilgileri”ni, halka
hikâyelerle anlatmada göstermiş oldukları başarılarıdır. “Adaletsiz
sultanlardan birisi bir din adamına sormuş: ‘İbadet şekilleri arasında en
iyisi hangisidir?’ Şu cevabı almış: “Senin için en iyisi, öğle uykusuna
yatmaktır çünkü o sırada kimseyi incitemezsin.” "İki tür insan devletin ve
dinin düşmanıdır: Birisi yumuşaklıktan yoksun sultan, diğeri de bilgiden
yoksun din adamı.” Bu hikayeler, “Sufi Yaşam Kültürü”nün temelleridir. Bu
kültür hakkında doyurucu bir bilgi edinmek isteyenler için, Ferideddin Attar,
Mevlânâ Celâleddin-i Rumi gibi Sufiler’le aynı dönemde yaşamış olan Şirazlı
Sadi’nin şimdiye kadar yayınlanmış en kapsamlı, eksiksiz ve sansürsüz
çevirisini sizlerle buluşturuyoruz.
Çeviren: Yavuz Keskin - 304 sayfa, 1. hamur, ISBN: 9789758312344; Boyut:
13,5x19,5 cm; Baskı Tarihi: Şubat 2007
Özgün Dili: Türkçe


Makâlât
Tasavvufî Sohbetler
511 Sayfa | ISBN: 9789756205198 | Basım Yılı: 2006 |
Makâlât kitabı, Şems-i Tebrizî´nin bazı meclislerdeki sohbetleri
sırasında, Mevlânâ ile konuşurken aralarında geçen bahislerin, müritler ve
inkârcılar tarafından sorulan sorulara verdiği cevapların derlenmesiyle
oluşmuştur. Eser aynı zamanda bize Mevlânâ´nın özel yaşantısını, onun hayat
hikâyesini kapsayan bir çok gizli hataları da gün ışığına çıkarmaktadır.
Mevlânâ´nın, Şems-i Tebrizî ile nasıl buluştuğunu anlatan ve o buluşmanın
efsaneleşmiş yönlerini, iyi bilinemeyen, sebepleri anlaşılamayan taraflarını
aydınlatmak gayreti gösteren birçok eski ve yeni menakıb yazarları, bu
hikâyeleri ancak romantik bir kılıkta uzun uzadıya nakletmeye özenmişlerdir.
Makâlât kitabı bu gizli kalmış konular üzerindeki perdeyi kaldırdığı gibi,
Mevlânâ´nın, Şems´e nasıl tabi olduğuna da bir dereceye kadar ışık tutmakta
ve açıklık getirmektedir. Kitap, herkesçe bilinen halin aksine olarak Şems-i
Tebrizî´nin çok keskin görüşlü bir bilgin ve bir hakikat âşığı, mürşitlik
mertebesine ermiş ârif bir yol gösterici olduğunu öğretmektedir. İşte sadece
bu nokta bile eserin önemini belirtmeye yeter.

Çağlar Ötesini Aydınlatan Işık Mevlana Felsefesi
Hanri Benazus
Türkçe
368 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 12 x 20 cm
ISBN : 9789944159111
2008
Mevlana, insan düşüncesine yepyeni mesajlar veren, gerek İslam, gerek
batı düşünürlerinin fikir sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi
üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan
katarak yeni ufuklar açan müstesna yüce bir varlık, ilahi bir ışık, manevi
bir güneştir.
O, sahip olduğu ayrıcalıklı inanç ve düşünce yapısıyla gönülleri coşturmuş,
bir pir, bir yol gösterici olan insan aklını, içindeki insancıl duyguları
ile adeta yıkamış, akıl ve gönülleri her türlü olumsuzluklardan,
kötülüklerden, art düşüncelerden, kirden, ikilikten kurtararak
temizlemiştir.

Mevlana ile Sems
Asik ve Masuk
H. Zekai Yigitler
"Kimi âşık görecek olursan, bil ki o maşuktur. Çünkü o, âşık olmakla
birlikte maşuk tarafından sevildiği için aynı zamanda maşuktur da," diyor
Yüce Mevlâna.
O Mevlâna ki Şems için şunları söyledi:
"Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. O,
elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime; hep aynı nameyi çalıp söyleyen,
kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım. Ben onun avucunda bağlar, bahçeler
ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm.
Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. Lâkin siz bunların
hiçbirini göremezsiniz."
Büyük mutasavvıfın hayatı "âşık ve maşuk"un gitgelinde gelişti, geçti. Tanrı
aşkından insan aşkına uzanan bir sufi şölen olarak adlandırabileceğimiz
mevleviliğin özünü ve insan yanını yazar H. Zekâi Yiğitler "Mevlâna'da İnsan
Olmak" kitabında ortaya koymuştu.
(Arka Kapak Takdim Yazisi)
Mevlana ile Şems : Aşık ve Maşuk
Yazarlar: H. Zekai Yigitler, Nuriye Yigitler
Yayinevi: Dharma Yayinlari
ISBN: 9789944986861
Sayfa: 184 s.
Türü: Tasavvuf

Ölmeden Önce Ölünüz
Ölüm dıştaki her şeyinizi alır ve içsel olarak
kendinizi geliştiremediğiniz takdirde doğal olarak hiçbir şeyi ölümden
koruyamayacağınız ve sahip olduğunuz her şeyi yitireceğinize dair korku
duyarsınız. Ancak içsel benliğinizi geliştirip, dış etkenlerden bağımsız
olarak huzur, mutluluk, sükunet ve neşeye kavuşabilmişseniz, benliğinizin
ait olduğu bahçeye varıp, saf bilincinizin açan çiçeklerini görebilmişseniz,
ölüm korkusu diye bir konu sizin için söz konusu bile olamaz.
Yaşayabildiğiniz kadar yoğun ve dolu dolu yaşayın ki, yaşamın tadı, ölümün
neden korkulacak bir şey olmadığına dair bir ipucu sunsun size. Yaşamınızı
tanıdığınız taktirde, onun ışığında ölüm diye bir şeyin olmadığını
anlarsınız.
Kişinin ancak dolu dolu yaşayarak tanıyacağı bu yaşam sonsuzdur.
Siz yaşadıkça, bu sonsuzluk duygusu da eş zamanlı olarak ortaya çıkacaktır.
Ne kadar yoğun yaşarsanız bu duyguyu da o kadar derinden hissedecek, ölümün
olmadığını da o kadar hızlı kavrayacaksınız.
Benim dinimde ölüm kutlanacak bir şeydir çünkü aslında ölüm diye bir şey
yoktur. O yalnızca yeni bir yaşama açılan kapıdır.
Osho
Çeviren: Elif Ara - 193 sayfa, Ciltsiz. hamur, ISBN:
975-7200-93-X; Boyut: 10cm x 18cm; Baskı Tarihi: 2001
Özgün Dili: Fransızca

Zen Yolu/Tasavvuf Yolu / Kendi Özünü Görmek/Gönül Gözünü Açmak
İşte size aydınlanmayı
gerçekleştirmiş, uçsuz bucaksız bir içsel yaşantıya, uçsuz bucaksız bir
bilgeliğe erişmiş bir ustanın, Osho'nun, Zen ve Tasavvuf üzerine yaptığı
söyleşilerden derlenmiş yetkin bir kitap.
Kendi özünü görmek/Gönül gözünü açmak isteyip de Yol'a çıkmış yolcular
için...
198 sayfa, 3.HAMUR,KARTON KAPAK, ISBN:
9757200735; Boyut: 11x18
Özgün Dili: Türkçe
HAZRETİ ALİ DİVANI
(HZ. ALİ)

NEHC ÜL BELAGA (HZ. ALİ BUYRUĞU/ KUR AN-I NATIK)
(HZ. ALİ)

Noktanın Sonsuzluğu
Dördüncü Kitap Tevhid, Vahdet, Mürşit, Sohbet, Mürit, Seyr-i Süluk, İnsan-ı Kamil
Lütfi Filiz
Pan Yayıncılık;
İstanbul, 2008, 2. baskı, 13.5 x 19.5 cm, 606 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9758434098
Kulluğunun son noktasına gelen insan hiçtir ve Hep'e aynı olmuştur. Hep,
kendini hiçe ulaşan kulunda görmeye başlar.
Zatı itibarıyla Allah, sonsuz bir deniz. İnsan ise o denizden alınmış bir
damla su gibidir. O damlanın denizden alındığının ve aslının su olduğunun
bilinmesi önemlidir ki bu da denizdeki ve damladaki zatın, yani hakikatin
faklı olmaması demektir.
An denen nokta, aşk noktasıdır. O noktanın verdiği hareketle dolaşma,
gezinme ve uzaklaşma olunca, zaman kavramı ortaya çıkar. O noktada ne
derinlik, ne uzunluk vardır ama uzaklaşılınca zaman ortaya çıkmaktadır.
Tevhidde biren başka bir şey yoktur. Her şey birin bir başka bire
eklenmesiyle ortaya çıkar. Burada görülen çokluk, birin aynalardaki
görüntüsünden başka bir şey değildir.
Elh-i tevhid bilerek, Allah için çalışır. Diğerleriyse kendileri için
çalıştıklarını zannederek, bilmeden. Allah için çalışırlar.
'Noktanın Sonsuzluğu', tasavvufun temel kavramlarını derinlemesine açıklayan
bir kaynak kitaptır. Lütfi Filiz'in yıllar süren sohbetleri, konuşmadaki
akıcı üslup korunarak ve dilin anlaşılır olmasına özen gösterilerek
hazırlanmıştır. Dört ciltten oluşan kitabın son cildi Tevhid, Vahdet,
Mürşit, Sohbet, Mürit, Seyr-i Sülük ve İnsan-ı Kamil konularını
içermektedir.
(Arka Kapak)
Kitaptan bir bölüm
Kulluğun son noktasına gelen insan hiçtir ve Hep’e ayna olmuştur. Hep,
kendini hiçe ulaşan kulunda görmeye başlar.
Zâti itibarıyla Allah, sonsuz bir deniz; insan ise o denizden alınmış bir
damla su gibidir. O damlanın denizden alındığının ve aslının su olduğunun
bilinmesi önemlidir ki bu da denizdeki ve damladaki zâtın, yani hakikatın
farklı olmaması demektir.
Ân denen nokta, aşk noktasıdır. O noktanın verdiği hareketle dolaşma,
gezinme ve uzaklaşma olunca, zaman kavramı ortaya çıkar. O noktada ne
derinlik, ne uzunluk vardır ama uzaklaşılınca zaman ortaya çıkmaktadır.
Tevhidde birden başka bir şey yoktur. Her şey birin bir başka bire
eklenmesiyle ortaya çıkar. Burada görülen çokluk, birin aynalardaki
görüntüsünden başka bir şey değildir.
Ehl-i tevhid bilerek, Allah için çalışır. Diğerleriyse kendileri için
çalıştıklarını zannederek, bilmeden, Allah için çalışırlar.
Lütfi Filiz'in diğer kitaplarından bir bölüm:
Noktada ne uzunluk, ne de genişlik vardır. Ne zaman harf haline gelirse o
zaman şekillenir. Kelimeler mânânın suret giymiş halleridir ve sureti tam
olarak anlamadan sireti (özü) anlamak mümkün değildir. Gerçek namaz, Allah'a
vuslat etmek demektir. Asıl namaz, aynasını bulup onunla görüşmektir. Bu
görüşme, hem maddeten hem de manen yapılacaktır. Çünkü O'nun maddesi ile
mânâsı birbirinden ayrı değildir. Gerçek anlamıyla oruç, güneşin doğuşundan
batışına, yani insanın doğumundan ölümüne kadar, kötü ahlâktan ve o ahlâk
ile yapılacak kötülüklerden sakınmak ve o kötü ahlâka bir daha düşmemek
olarak algılanmalıdır.
Her şeyin bir başlangıcı, bir de sonu vardır. Eğer bu başlangıç ve son aynı
noktada birleşiyorsa o birleşme noktası esas, gerisi teferruattır. Kainat da
bu kuralın dışında değildir. Onun da bir başlangıcı vardır. işte "nokta-yı
kübra" diye kabul edilen o başlangıç noktasına "Allah" denir.
Allah'ın varlığının en kesin delili, kainatın mevcudiyetidir. Nasıl bir
resim ressam olmadan meydana gelemezse, kainat da bir Yaratan olmasaydı
meydana gelemezdi. Burada ressam asıl, resim fer'idir (gölge, yansıma)…
İnsan, varlığının farkına vardığı andan itibaren bir yandan kainatı
tanımaya çalışırken, diğer taraftan kendi derinliklerinde varlığını
hissettiği "Gerçek Ben"i aramaya yönelmiş, farklı din ve inanca sahip pek
çok insan kendi din ve inançları merkez olmak üzere Yaradan'a ulaşmaya
çalışmışlardır.
İnsanın kendini tanıması ve kendinde var olanı görmesi fikir gözünün
açılması ile mümkündür. Ancak o zaman insan fanide bakiyi zevk
edebilecektir.
Fikir gözü ya da gönül gözü ile seyredebilmek için cehil adı verilen
karanlıktan kurtulup ilmin aydınlığına yönelmekten başka çare yoktur.
Asıl olan kişinin kendini gönül gözü ile görmesi ve kendinde var olan esasın
farkına varmasıdır. Dört ciltten oluşan ve ilk cildini elinizde tuttuğunuz
bu eser, işte bu arayışın meyvesidir.

PARAPSİKOLOJİ - DUYULAR DIŞI İLETİŞİM
Orjinal ad:
Kitabın Yazarı: D. Scott Rogo
SUNUŞ
Parapsikoloji, ruhsal (PSI "say" diye okunur) yeteneği ve onunla ilgili olayları inceleyen bir araştırma dalıdır. Parapsikoloji'nin alanına giren olayları iki ana grupta toplayabiliriz: Zihinsel deneyimler ve fiziksel etkiler. PSI fenomeninin zihinsel ya da sübjektif tipten olanlarına Duyular Dışı İdrakler (DDİ) denir. DDİ'den kasıt, bildiğimiz beş duyusunu kullanmadan bireyin kendi dışında olan bir şeyin farkına varmasıdır ki, bunun içine durugörü, telepati ve prekognisyon girer. Bunların ayrıntılarım konuların akışı içinde göreceğiz.
Bazı fizik etkiler meydana getiren PSI fenomenine psikokinezi (PK) denir. Bu tür olaylarda, süjenin elini, ayağını (motor sistem) kullanmadan çevresindeki eşyalar üzerinde fiziksel etkiler meydana getirmesi söz konusudur. Yani, psikokinezi (PK); zihnin madde üzerindeki kaslar ötesi fonksiyonudur.
Parapsikoloji'nin konusuna giren olaylar göstermiştir ki, PSI iletişimi genel anlamda birey ile çevresi arasında, bilinen öteki iletişim şekillerine nazaran daha doğrudan doğruya bir nitelik göstermektedir. Buna rağmen aslına bakılırsa, PSI'nin bu direkt çalışması henüz açıklanmış değildir. Bundan dolayı da; Batı'da klasik Ortodoks bilim hala bu gibi olayları görmemezlikten gelmekte ya da "süper natural" damgasmı vurarak, şimdilik rafa kaldırmaktadır. Buna rağmen, PSI yeteneği ve onunla ilgili olayları içeren kanıtlar gün geçtikçe giderek çoğalmaktadır. Üniversite düzeyindeki çalışmaların yanısıra, birçok dernek ve özel kuruluş bu konuda faaliyette bulunarak dergi ve kitap yayınlamaktadırlar. Bu gelişmelere paralel olarak yurdumuzda da Parapsikoloji Derneği, (Kadıköy - Sakızgülü Sokak, No: 21) İstanbul'da çalışmalarını ve yabancı ülkelerdeki benzerleriyle iş birliğini sürdürmektedir.
Parapsikoloji'nin araştırma alanına giren olaylar, tarihin çok eski devirlerinden beri insanlar arasında "ruhsal deneyimler" olarak bilinir. Bu deneyimler, hemen hemen tüm kültürlerin folklorunda anlatılagelmiştir. Bu anlatılanlar birçok bakımlardan ortak yanlar taşımaktadır. Zaman zaman günümüzde yapılan anket çalışmaları da göstermektedir ki, insanların çoğunluğu, hayatlarının bir döneminde şu ya da bu türden bir PSI deneyimi geçirmişlerdir. Gerek ABD, gerekse Avrupa ülkelerinde yapılan kamuoyu yoklamaları bunu ortaya koymuştur. Bizde ise bu, adeta kültürel bir miras olarak ortada apaçık durmaktadır.
Örneğin, yaşanan bu kişisel deneyimlerden en yaygın olanı, "gerçekleşen rüyalar"dır. Başka, bir ifadeyle, "haberci rüyalar". Kendiliğinden ruhsal deneyimler hemen hemen her uygarlık tarafından, çeşitli derecelerde, ciddiyetle ele alınmıştır. Bu deneyimler, dinsel ve majik sistemlerin gelişmesinde önemli rol oynamışlardır.
19. yüzyılın ikinci yarısında, bu geçmişine rağmen PSI fenomeni, felsefî açıdan imkansız görülüyordu. Dinlerin ruhsal yanıyla bilimin materyalist felsefesi arasındaki terslik, insanlar arasında küçümsenmeyecek bir çelişki oluşturuyordu. Bu boşluktan ve tatminsizlikten cesaretlenen bir iki bilim adamı, ilk olarak 1882'de İngiltere'de (ve sonra ABD'de) dernekler kurdular. Bunlar o zamanlar, PSI deneyimlerini ellerindeki bilim yöntemleriyle incelemeye çalıştılar. Kendiliğinden yaşanan deneyimlerin listesini yaptılar. Bunları sınıflandırdılar. Özellikle telepati konusunda (19. yüzyıl sonlarında Avru pa'da, 20. yüzyılın başlarında da ABD'de) testler geliştirildi ve uygulandı. Bu arada spiritüalist medyomların çalışmalarıyla da ilgilenen parapsikologlar, ölümden sonra hayat ve bedensiz varlıklarla görüşme konularına eğildiler. Tüm bu çalışmalar, konuya karşı daha fazla ilginin doğmasına ve daha çok sayıda bilim adamının da konuya dikkat çevirmesine neden olmuştur. William Mc Dougall (İngiltere), G. Heymans (Hollanda), William James (ABD), Sir Oliver Lodge ve Sir William Barret'in çalışmaları bu
döneme rastlar.
İşte biz de, Scott Rogo'nun "Exploring Psychic Phe-nomena" isimli eserini esas alarak hazırladığımız bu kitabımızla sizlere, PSI fenomeninin incelenmesi için yapılan çeşitli çalışmalardan örnekler vereceğiz. Bu şekilde insanın tanınmasına küçük bir katkıda bulunurken, tanındıkça büyüyen insanın iç uzayına da küçük bir ışık tutmuş olacağız sanırız.
GİRİŞ
Geçmiş zamanların bazı dönemlerine, örneğin, "mantık çağı", "aydınlanma çağı" vs. isimler verildiği gibi, benzer şekilde de, içinde bulunduğumuz döneme de, para-normal fenomen açısından "zihin çağı" diyebiliriz. Zira, zihin yeteneklerinin keşfine yönelik olarak psikoloji, biyoloji ve bilimin ilgili dalları, bu dönemdeki kadar elele ve yoğun bir biçimde çalışmamıştır. Bu çalışmaların sonunda, beden fonksiyonları üzerinde zihnin hakimiyetinin ve aradaki sıkı ilişkinin önemi, eskiye nazaran daha çok anlaşılmıştır.
İnsanda psikolojik değişikliğe neden olan maddeler (psychedelic drugs) düne kadar sadece mistik çevrelerde ya da Zen uygulamalarının yapıldığı merkezlerde kullanılırken,' ya da en azından böyle olduğu kabul edilirken, şimdi korkunç derecede kolaylıkla bulunmakta olup, aynı zamanda da şuurla ilgili konularda insanlara değişik bir anlayış kapısı açmış bulunmaktadır. Nihayet bu ve benzeri kapılardan ilerleyen araştırmacılar, önümüze, Duyular Dışı İdrakler (DDİ), psikokinezi (PK), beden dışı deneyimler (şuur projeksiyonu, astral seyahat) gibi konularda yeni yeni bulgular getirmişlerdir.
Aslına bakılırsa, bu tür, insanda psikolojik değişikliğe neden olan, bitkilerden ölülerle konuşmaya kadar, DDİ ile ilgili deneme ve uygulamaların hemen her türünü, bugün "ilkel" olarak nitelediğimiz kültürler, yüzlerce yıldan beri uygulamaktadırlar. Bu arada çeşitli branştaki bilim adamları, bu konularla zaman zaman da olsa hiç ilgi lenmemiş denemez. İnsanın DDİ'leriyle ilgili yeteneklerini, çok eski dönemlerden beri, zaman zaman çok değerli bilim adamları ele almışlar ve değişik medyomlarla literatüre geçmiş deneyler gerçekleştirmişlerdir. Fakat ne yazık ki, gerek bu öncü bilim adamları, gerekse bulguları, o zamanki meslektaşları tarafından görmemezlikten gelinmiş, hatta horlanmış, gerçekler örtbas edilmeye çalışılmış, yani felsefe ve felsefenin maddesel yanı daha ağır basmıştır. Niçin? Çünkü materyalist bilim kültürüne paranormal olaylar uygun düşmüyordu. Batı toplumları, büyük ölçüde, bu tek yanlı maddesel anlayışla gelişimi tercih etmiş ve günümüze kadar böyle gelmiştir. Dolayısıyla materyalist bilimin insanla ilgili bir branşı olan davranışçı psikoloji, insan zihninin sübjektif yanıyla meşgul olmayı yararsız bulmuştur. Çok eskiden beri olduğu gibi, yakın geçmişe kadar da normal ötesi olayların görmemezlikten gelinmesi, onların üzerlerine gidilerek etüt edilmelerinden daha kolaydı ve daima birinci şık tercih edile gelmiştir.
Bununla birlikte son 40-50 yıllık dönemde bilim ve psikolojide, DDİ'ye yönelik şaşırtıcı keşifler yapıldı. Bu keşiflerle yukarıda kısaca değinilen olumsuz tutum temelinden sarsılıyordu. Bu keşiflerin bazı uzantıları, kuantum fiziğinin "zaman içinde geri gidilmesi", "uzayda delikler" gibi konularına kadar uzanıyordu. Bu gelişmelerle birlikte o zamana kadar, kurgu-bilimin dışında ele alınmayan birçok konu, rahatlıkla bu yeni keşiflerle ilgili tartışmalarla ele alınır olmuştu. Bu gelişmelerden klasik psikoloji, kuşkusuz rahatsız oldu. Zira psikoloji, insanı otomatik, programlanmış bir makine olarak tanıtırken, insanın bu kadar basit bir yapıda olmadığı, yukarıda değinilen keşiflerle (ipnoz, biofeedback, DDİ ve insanda psikolojik değişikliğe neden olan maddeler üzerindeki araştırmalar) ortaya çıkıyordu.
"Yeni" fizik ve "yeni" psikoloji diyebileceğimiz, gerçekten yeni araştırma alanları sayesinde bilim; telepati, prekognisyon ve psikokinezi gibi fenomenleri içeren zengin alana gözlerini nihayet çevirmiş durumdadır. Nihayet bu fenomenlerin bilimsel amaçla incelemeye değer oldukları ortaya çıkmış bulunuyor.
"Zihin Çağımızda" yapılan araştırmalar, sadece Zen, Yoga ve insanda psikolojik değişikliğe neden olan maddelerle sınırlı kalmamış; doğaüstü başlığı altında toplanabilecek büyücülük, okültizm ve parapsikoloji bilimi gibi alanlara doğru da nüfuz etmeye başlamıştır. Kuşkusuz böyle bir "ezoterik devrim'lerin hem iyi, hem de kötü yanları vardır. Bir yandan gelişi güzel herkesin, çoğunlukla sağlıklı olmayan bir yaklaşımla doğaüstü olaylara yönelmesini mümkün kılarken; öte yandan bilimi, parapsikolojiyi saygıdeğer bir disiplin olarak tanıyacak şekilde motive etmiş bulunuyor. Konunun bu yüzü, en güzel şekilde 1969'da Amerikan Bilim Geliştirme Kurumu tarafından ortaya konmuştur.
"Zihin Çağı"nın başka yararlı yanı da, insanlara ruhsal fenomeni araştırma olanaklarım sağlamış olmasıdır. Çok uzun zamandan beri, konuyla ilgili dikkatli araştırma ve denemelere ihtiyaç duyuluyordu. İşte bu kitap bir bakıma, bu ihtiyacı biraz olsun karşılamak amacıyla kaleme alınmıştır.
İlerideki sayfalar, beşerî şuurun değişik yüzlerine ait raporları içermektedir. Bunların arasında, bir objeye sadece dokunarak gerek objenin kendisi, gerekse sahibi hakkında nasıl bilgi edinilebildiği (psikometri), bedenin terk edilerek uzak yerlere kadar nasıl gidildiği (beden dışı deneyimler) gibi parapsikolojinin ilginç inceleme alanları bulunmaktadır. Ayrıca, insan zihninin fotoğraf plakasını etkileyerek nasıl resim meydana getirdiği hususuyla ilgili raporlar da vardır. Tüm bunlara, el sürmeden, zihin gücüyle eşyaların nasıl hareket ettirilebildikleriyle ilgili deneyleri de ekleyebiliriz. Bunlar, parapsikolojinin, bilimin önüne getirip bıraktığı örnek olaylardan sadece birkaçıdır. Bu birkaç örnek bile, madde ve zihinle ilgili kanunların ötesine taşan kanunlara bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.
![]()
Parapsikoloji
İnsanlar ve Mucizeler
Werner Keller
Bu kitapta hem
insanlığın tarihi kadar eski, hem de devrim olarak nitelendirilebilecek
yepyeni bir konu ele alınıyor: Telepati, geleceği görebilmek ve benzeri
olayları çatısı altında toplayan Parapsikoloji...
Ortaçağ'da Engizisyon tarafından araştırılmaları yasaklanarak şeytani bir
içeriğe sahip olduğu öne sürülen doğadışı olaylar, Aydınlanma çağında da
nesnel bulunmayarak bir kenara itilmişti. Oysa insanlık tarihiyle başlayan
araştırma tutkusu, bizleri yeniden bu konuya eğilmeye zorlamaktadır. Hiçbir
pozitif bilimle açıklanamayan bu olguların varlığını reddetmek imkansızdır;
o halde bunların varlığını reddetmek yerine niteliklerini anlamaya çalışmak
en doğru seçim olacaktır.
Uzakdoğu'ya, Pasifik ülkelerine ve Hindistan'a yapılan uzun gezilerin,
araştırma ve incelemelerin gerçekçi sonuçlarından oluşan Werner Keller'in
"Parapsikoloji: İnsanlar ve Mucizeler"i, konuyu soluk kesici ve heyecan dolu
örneklerle temeline inerek anlatıyor.
İlgi çekici, etkileyici olaylar dizisi ile şaşırtıcı bir kitap.
400 sayfa, 3. hamur, ISBN: 9789944174879; Boyut: 14 x 21
cm; Baskı Tarihi: Eylül 2008

ÜÇÜNCÜ GÖZ, Tibet'li doktor-lama ve gizemci Lobsang
Rampa'nın olağanüstü, inanılmaz görünen, ama o ölçüde de insanın özünü ve
gerçeğini sergileyen yaşam öyküsüdür. Rampa, ülkemizde yeterince
tanınmamasına karşın, dünyaca ünlü bir yazar. İlk kitabı olan ÜÇÜNCÜ GÖZ'ü
izleyen öteki eserleri de istisnasız, "En Çok Satan Kitaplar" listesine
girmişlerdir.
Lobsang Rampa bu ilk kitabında, akıllara durgunluk verecek şekilde
yetiştirilmesini ve alın kemiğinin bir burgu ile delinerek alanında açılan
(Aslında hepimizde kapalı halde bulunan) Üçüncü Göz'ün nasıl kullanıldığını
anlatmaktadır. Bu Üçüncü Göz'le insanların bedenlerinden yayılan ışınların
nasıl göründüğünü; düşünce ve kişiliklerinin bu ışınlarla nasıl ortaya
çıkarıldığını da açıklamaktadır yazar.
Tibet'in bilinmeyen, gizemli yaşamının, gelenek ve inançlarının, bu arada
dini lider Dalay Lama'nın da anlatıldığı kitabı asıl önemli kılan; insanın
gizemi, var oluşun ve hayatın amacı üzerine verdiği çarpıcı bilgilerdir.
Evet, düşsel, inanılmaz ölçüde şaşırtıcı görünen, ama o ölçüde de insanın
Öz'üne, Asıl Gerçek'e ilişkin bilgilerdir bunlar...
Yazar: T. Lobsang Rampa
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Fulya Gencel
Sayfa sayısı: 239
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1998
-------------------------------------------------------------------------------------

İKİNCİ BEDEN, çağımızın en önemli gizemcilerinden, Tibetli doktor-lama Lobsang Rampa'nın olağanüstü, büyüleyici ve inanılmaz ölçüde şaşırtıcı görünen yaşam öyküsüdür. Pek az kitap, dünyanın birçok ülkesinde milyonlarca satan İKİNCİ BEDEN kadar çok ilgi görmüş ve tartışma konusu yapılmıştır. Lobsang Rampa, daha önce yayınevimiz tarafından yayınlanan ve yine olağanüstü bir ilgiyle karşılanan ÜÇÜNCÜ GÖZ kitabının devamı olan bu eserinde, yaşadığı müthiş deneyimleri ve bu deneyimlerden sonra kullanılmaz hale gelen bedenini terk ederek, artık yaşamak istemeyen bir İngiliz'in bedenini -yüce bir görevi sürdürebilmek için- nasıl devraldığı çarpıcı bir dille anlatmaktadır. Doktor Rampa, okült güçler ve doğaüstü olayların önemli bir rol oynadığı hayatını betimlerken, insanın, hayatın, dünyanın geçmişi ve gizemleri üzerinde de çok değerli bilgiler vermekte ve bilinmeyen alemin gizemlerini gözler önüne sermektedir.
Yazar: T. Lobsang Rampa
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Jale Gizer Gürsoy
Sayfa sayısı: 247
ISBN:
Basım tarihi: Nisan 1995

Carlos Castaneda
Sonsuzluğun Etkin Yanı
Çevirmen
: Jülide Değirmenciler, Nevzat Erkmen
Ekim 2001, 283 sayfa, ISBN: 975-7190-34-9
"Carlos Castaneda, çağımızın en etkili ve derin düşünürlerinden biri. Onun içgörüleri, insan bilinçliliğinin gelecekteki evriminin kilometre taşlarını döşüyor. Hepimiz ona derinden şükran borçluyuz." - Deepak Chopra- "Carlos Castaneda'nın kitaplarına sahip olduğumuz için son derece şanslıyız... Onun başardığı işin öneminin abartılabilmesi olanaksızdır." - New York Times- Castaneda'nın sağgörüsü, en dehşetli deneyimleri dahi kesin bilgilerle destekliyor. Bizleri, don Juan'ın, antropoloji literatüründeki en olağandışı kişilerinden biri, bir taş devri bilgesi olduğuna inanmak mecburiyetinde bırakıyor. Çalmış olduğumuz kıtadan, esrarengiz bir bilgelik armağanını kabul etmemize yardımcı oluyor. - Life- "Onu okuduktan sonra, dünyaya gene aynı gözlerle bakmak olanaksızlaşıyor... Şayet Castaneda doğru söylüyorsa, şu anda gözlerimizin önünde kimi zaman çok güzel, kimi zaman da ürkütücü bir başka dünya daha var - ama görebilirsek eğer." - Chicago Tribune-

Ixlan Yolculuğu
Yaqui Kızılderilisi Don Juan'ın bilgelikleri yalnızca, Zen, Geştalt ve Taoculuk gibi öğretilerle iç içe olmakla kalmıyor, bize dünyanın gizlerini açacak olan yepyeni görme yöntemlerini de öğretiyor.
Yazar: Carlos Castaneda
Yayınevi: Söz Yayın
Çevirmen: Nevzat Erkmen
Sayfa sayısı: 301
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1995

Buda'nın Öğretisi / Gerçek Sözleri
Gerçek ne keyfidir ne de bir görüş konusudur, fakat karşılaştırılması
mümkündür ve gerçeği içtenlikle arayan onu bulur
Gerçek, körden gizlenmiştir, ama ruh gözü olan gerçeği görür.
Gerçek Buda'nın özüdür ve gerçek, sahte ve doğru öğretileri ayırt etmemizde
en büyük ölçü olarak kalacaktır.
Değişik gerçekler yoktur, gerçek tektir ve her zaman ve her yerde aynıdır.
Gerçek bize sekiz katlı soylu doğruluk yolunu öğretir ve bu yol, gerçeği
sevenin kolayca bulduğu doğru bir yoldur. Ne mutlu o yolda yürüyenlere.
iyileştirir ve bizi hasta olmaktan kurtarır; yalnız gerçek, yanılgının
kötülüklerini yenebilir.
Yazar: Paul CARUS
Yayınevi: Onbir Yayınları
Sayfa sayısı: 312
ISBN: 9944-5197-0-7
Basım tarihi: Haziran 2006

UFO Gerçeği - Niğde Aksaray olayı - Haluk Egemen Sarıkaya - Bilim Araştırma Merkezi Yayınları

RUSYA ' DA TANRI ' YA DÖNÜŞ - ( SOLJENİTZİN RÜYASI TANRI'YI MI ARIYOR )
Yazarı:
SHEILA
OSTRANDER-LYNN SCHROEDER
Çeviren:
Hazırlayan:
ALTIN YAYIN
Yayınevi:
ALTIN YAYIN
Yayın Yeri:
İSTANBUL
ISBN NO:
29
Yayın Yılı:
Dili:
Türkçe
Soviet Psi Training (From Chapter Three of Psi Development Systems)
Ever since the publicjation of Psychic Discoveries Behind the Iron Curtain by Ostrander and Schroeder in 1970, the notion has been popular that Soviet parapsychologists have developed sophisticated techniques for training psi abilities. Ostrander and Schroeder cited several instances of apparent psi training. According to them training has focused on the telepathic sender. Techniques include surrounding the sender with weak electromagnetic fields, stimulating certain acupuncture points with needles, and mental suggestions. Instances are reported of Soviet laboratory psychics who trained themselves through persistent practice of various psi tasks. One prominently mentioned psi research subject, Karl Nikolaiev, had his friends hide objects and then telepathically direct hint to find them. Nikolaiev also credited the development of his psi skills to his training in yogic breathing exercises. Another subject, Alex Monin, trained himself by attempting to induce itching in various innocent bystanders as he sat on a park bench.
In Handbook of Psi Discoveries (1974), Ostrander and Schroeder highlighted a technique for inducing telepathy which they claimed was developed by Vladimir Fidelman, "a psi investigator at the Bio-Information Section of Moscow's Popov Institute." Insufficient data to evaluate this experiment are provided. The technique involves placing the target object in such a manner that it is illuminated by a flashing light. The telepathic sender then concentrates on the target in a rhythmic manner along with the light. According to Ostrander and Schroeder, Fidelman's senders, using numbers as targets, "successfully transmitted 100 out of 134 numbers to a receiver over a mile away." Ostrander and Schroeder claim that the "teleflasher" is an excellent way to get successful telepathy results and their book devoted considerable attention to it (along with other party games, given an ESP twist for training).
Victor Adamenko (1976), a Soviet biophysicist who is also a member of the Parapsychological Association,has reported in a paper, translated by A. J. Lewis, that he has developed means of training subjects in "electrical telekinesis." This is a process of moving small objects by virtue of an electrostatic field buil up in the body. Adamenko claims that the ability of these subjects improved under hypnosis. At the beginning of his experiments subjects charged themselves by rubbing their hands against the surface of a dialectric cube. Eventually they learned how to effect their own body charge without such exercises.
A review of this research by Wortz et al. (1976) prepared under Contract No. XG-4208 by the Airesearch Company states that Adamenko's report "appears to be genuine information and not disinformation." Elsewhere, Wortz et al. describe Adamenko's training methods in a manner suggesting the possibility of an actual psi - and not merely electrostatic - effect as follows:
"His model for training in telekinesis is volitional effort that leads to changes in skin conductivity that are simultaneous with telekinesis. During training, the subjects learn by volitional effort to charge a battery of condensers; the charge is roughly proportional to volitional effort. Once trained, the subjects can use similar volitional effort to electrostatically charge an object at a distance. In describing what may be a current Soviet position in training, Adamenko further states in his discussion on ‘. . . Electrodynamics and Psychoenergetics,' that ‘Production of special states of consciousness and psychic training at the level of psychoenergetics using modem devices has just as great significance as the investigation of the psychic field using physically talented individuals."'
The actual distance over which an object can be electrostatically charged is not sufficiently specified to rule out, as Wortz et al. imply, a normal electrostatic interaction.
An important Soviet researcher is A. S. Roman, described by Lewis (1976) as "a medical doctor with impeccable credentials." Roman has specialized in the field of "psychic self-regulation" or the "influence of self-suggestion on the human organism." His experimental research has extended over twenty years. Lewis (1976) states that this research began in the mid-fifties, "reportedly to discover ways by which cosmonauts could be taught to control their psycho-physiological processes in the conditions of space flight." His training method, which involves active self-suggestion, is drawn from elements of zen, yoga, Chinese medicine, autogenic training and progressive relaxation. Roman has laid great emphasis on research with naive, healthy subjects. Physiological parameters are measured both before and after training in psychical self-regulation. Measurements have included control of skin temperature, induction of a cataleptic state of "waxy flexibility," induction of automatic writing and automatic speech, isolated contraction of abdominal muscles, displacement of the internal organs of the abdominal cavity, alteration of sensitivity to pain, control of blood sugar metabolism, decrease of reaction time, decrease of visual perception speed, increase of memory abilities, and decrease of visual after images. During these experiments, Roman and his colleagues noticed a variety of effects that seemed to obey no lawfulness that depended on the self-regulation exercises. These effects included distortion of body image, feelings of inner agitation, itching and feelings of body discomfort.
Additionally, Roman has researched the use of self-suggestion as a therapeutic tool. Lewis (1976) states that Roman finds self-suggestion superior to any other therapeutic method, including hypnosis. Successful treatment has been researched with regard to some 23 different pathological conditions listed by Lewis.
Roman is one of the proponents of the theory of "bioplasmic energy" in the Soviet Union. This theory, sometimes likened to the occult concept of the "aura," is claimed by its proponents to account for the data of parapsychology. To support this theory, measurements of electrobioluminescence are made using high-voltage photography apparatus of the sort pioneered by Semyon and Valentina Kirlian. Regarding this research, Roman and Victor Inyushin state,
"When the trained subject places his hand on the forearm of the non-trained subject, and begins to suggest to himself a feeling of warmth in the hand, then similar changes will also appear in the arm of the non-trained, although before this he could not produce this by himself. The non-trained subject does not know what the individual trained in autosuggestion suggests to himself and to what extent, this being specified in the conditions of the experiment. Similar results were also noticed with distant contacts (2-3 cm. distance), but sometimes with weaker manifestation. It is possible to produce these effects only with the aid of individuals who developed the ability to voluntarily effect through autosuggestion a number of involuntary unconscious processes in the body (e.g., changing skin temperature).
"To refine the distant action of this effect, a series of special investigations with plants were conducted, as the experiments have shown to be very sensitive indicators of different forms of energy. Also in this case, electrobioluminescence data have shown that during distant contact (5-10 cm.) the autosuggestion of warmth (e.g. in the hand) increased the luminescence intensity in the direction of growth, as compared with the initial condition. On the other hand, autosuggestion of cold decreased it.
The extent to which psi is involved in the experiments of Adamenko and Roman is clearly questionable. The small distances over which "bioenergetic" effects are noticed are not sufficient to rule out nonpsi forms of interaction. It is entirely possible that training in self-regulation has been applied to more specifically measurable psi tasks, and that such research has not been published in a manner that would be accessible to American researchers. Such speculation is tenuous although probably not less informative than current popular accounts of Soviet psi activity.
References
Adamenko, V. Some questions of biological electrodynamics and psychoenergetics. In A.J. Lewis, A Report. Los Angeles: author, 1976.
Lewis, A.J. A Report. Los Angeles: author, 1976.
Ostrander, S., and Schroeder, L. Psychic discoveries behind the iron curtain. New York: Bantam, 1969.
Ostrander, S., and Schroeder, L. Handbook of psi discoveries. New York: Berkeley, 1974.

George Adamski
Uzay Gemilerinde - UFO'larla yakın Temas
Uzay Gemilerinde, Adamkski'nin kendi hikayesidir. Hikaye, uzaylı ilk varlıkla buluşmasıyla başladı, birkaç ay sonra bir ikinci varlıkla devam etti. Bu ikinci ziyaretçi Adamski'yi bir Venüslü Keşif Gemisi'ne, sonra da bir ana gemiye götürdü. Daha sonraki bir tarihte ise bir Satürnlü Keşif Gemisi ve Satürnlü ana gemiye götürüldü. Adamski, bu uzay gemilerinde neler olduğunu, diğer dünyalardan gelen varlıkların ona neler söylediklerini bu eserde anlatmakta, bu yolculuklarda çekilen 16 fotografla bu ifadelerini desteklemektedir.
Yazar:
George Adamski
Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
Sayfa sayısı: 222
ISBN: 9758007637
Basım tarihi: Şubat 1999

Bu olağanüstü kitap, Dr. Norma Milanovich'in, bizden daha
yüksek bir boyuttaki, çok daha gelişkin bir uygarlıktan gelen Arkturuslular
ile kurduğu bir dizi medyumik iletişim sonucunda ortaya çıkmıştır.
Bu iletişimlerde, Arkturuslu varlıklar kendi boyutlarını, gezegenlerini,
yaşam biçimlerini, gelişme yollarını, tekamül düzeylerini, şu anda
bulundukları ana-gemiyi, Dünya'da bulunuş amaçlarını, binlerce yıldır
sürdürdükleri misyonlarını, burada bulunan diğer uzaylı grupları, Dünyalı
liderlerle ve yetkililerle yaptıkları görüşmeleri ve bizi bekleyen geleceği
ayrıntılarıyla anlatmaktalar. Spritüel çevrelerde büyük yankılar uyandıran
bu kitapta Arkturuslular ayrıca, Tanrı'nın, evrenin ve insanın gerçek
doğasını anlamamıza ve kendimizi geliştirmemize yardımcı olacak bilgiler
vermekteler.
Arkturuslular, Dünya yeni bir Altın Çağa ve yeni bir boyuta girerken ona
yardım etmek için burada bulunduklarını söylüyorlar. Evrensel yasa gereği
hiçbir insanın özgür iradesine müdahale edemeyeceklerini, ancak, Dünya'nın
girmekte olduğu yeni boyuta geçmeyi seçen herkesi eğitmek ve titreşimlerini
yükseltmesine yardımcı olmak üzere burada bulunduklarını açıklıyorlar.
"Biz Dünya katında sadece getirdiğimiz armağanlar ve yararlardan ötürü
kabullenilmeyi diliyoruz. Biz işimizi Işığa ve hizmet ettiğimiz Dünyalı
kardeşlerimize mutlak bir adanmışlıkla yapmaya çalışıyoruz.
Biz bu kitabın iki farklı dünyanın kıyaslanışı olarak okunmasını arzu
ediyoruz. Ancak, hepimizin bir-olduğu bir evrende sizden ayrı olarak
görülmek de istemeyiz.
Ve size şimdiden, önümüzdeki yıllarda sevgili Dünya'yı galakside bir Cennet
Bahçesine dönüştürecek muazzam bir değişimin ve geçişin müjdesini
verebiliriz."
Yazar: Norma J. Milanovich, Betty Rice, C. Ploski
Yayınevi: Akaşa Yayınları
Çevirmen: Semra Ayanbaşı
Sayfa sayısı: 295
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1998

Dünya-dışı (uzaylı varlıkların ziyaretleri)
ANDROMEDA'dan geldiklerini söylüyorlar
Ardromeda, yıldız haritalarında yer alıyor
Sokaklarımızda yürüyüp bizimle birlikte nefes alıyorlar
Temas kurdukları kişi, tanınmış bir bilim adamı ve profesör
Başka bir tanık da işe karışıyor
Olaya Meksika Hükümeti müdahale ediyor
Dünya-dışı varlıklarla uzun konuşmalar yapılıyor
Bilimsel ve dini konular tartışılıyor
Dünya-dışı uzay gemileriyle yapılan yolculuklar ve ziyaretler
Profesör de Dünya-dışı teknik gereçleri kullanıyor
Çeşitli uzay gemileri var
Dünya-dışı bir kadının fotoğrafı çekiliyor: Sonuç şaşırtıcı
Profesör iz bırakmadan kayboluyor .
UFO'lar vardı, yoktu derken binlerce gözlem yapıldı; teknolojik imkanlardan yararlanarak varlıkları, "bilinmeyen uçan cisimler" olarak saptandı. Uçan, ama mahiyeti beşeri ölçümlere göre saptanamayan bu ışık saçan cisimlerin ve onları yönlendiren zekanın niteliğinin hala gölge altında kalması oldukça ilgi çekicidir. Dünya insanının "zihinsel gelişim süreci", yakın bir gelecekte, bu alacakaranlıkta tutulan gerçeği gün ışığında gözlemleyebilecek düzeye yükselince, dünya insanlığı bir bakıma uyanınca, her konuda olduğu gibi, bu konu da apaçık bir hale gelecektir. Bilinmeyenler, bilinenler haline gelmek için özenli bir ilgi bekliyorlar.
Yazar:
H. Grenwaid
Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
Sayfa sayısı: 212
ISBN: 9758007610
Basım tarihi: Şubat 1999

Öncü-Ufo Genel Yapıları - Bilim Araştırma Merkezi
Yazarı: Bilim Araştırma Merkezi
Çeviren:
Hazırlayan:
Yayın Yeri: İstanbul
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1979
Dili: Türkçe
ÖNCÜ-UFO (Genel Yapıları)
Howard Menger 1922 yılında New York’da doğdu. Çok küçük yaştayken New
Jersey’deki kır evinde kardeşiyle defalarca gökte ışıklı cisimler
gözlemlediler. 1932 yılında uzaylılarla ilk kez açık temas kurdu. İkinci
Dünya Savaşında askerliğini yaparken uzaylılarla ilişkisi devam etti. 1956
Temmuzunda ilk kez bir ufoya bindi. Daha sonra değişik tarihlerde diğer
planetlere yolculuklar yaptı. Uzaylılardan dünyanın geleceği hakkında
çeşitli bilgiler aldı. Menger, tanınmış ufo araştırıcısı George Adamsky’den
sonra uzaylılarla açık temasta bulunan, birçok ufo fotoğrafı çeken,
konferanslar verip radyo ve televizyon konuşmaları yapan ciddi bir
araştırmacıdır. Bu konuyla ilgilenen uzmanlar Menger’in çalışmalarına çok
önem verirler. Aşağıda, Howard Menger’in bazı ufo temaslarından örnekler
sunulmuştur.
Howard Menger 5 Temmuz 1956 gecesi uzaylı dostları tarafından telefonla
arandı. Yine 1 nolu buluşma yerine gelmesi isteniyordu. Dostları birkaç
güzel fotoğraf çekebileceğini de söylemişlerdi. Fotoğraf makinesini ve
köpeği Tassy’yi de yanına alarak yola koyuldu. Daha sonra olanları Menger
şöyle anlatıyor: “Az sonra tepelerin üstünde bir ışık küresi belirdi ve bana
doğru ağır ağır yaklaştı, hemen bir resim çektim. Ufo başımın üzerine
geldiği zaman alçalmaya başladı, tekrar resmini çektim. Araziye indikten
sonra bir kapı açıldı. Köpeğim o yana fırladı, kapıda beliren sarışın eski
dostumu hemen tanıdım, köpeği seviyordu. “Merhaba Howard seni gördüğüme
sevindim, içeri gel” dedi. Dairevi büyük bir odaya girdik. Ortada saydam bir
maddeden yapılmış bir masa ve masanın altında gayet büyük merceğe benzeyen
bir şey vardı. Odanın her yanı yanıp sönen bir sürü aygıtla doluydu. Kontrol
panosunun önünde ekrana benzer bir şey duruyordu. Bir uzaylı bazı elektronik
aygıtlardan gelen bir haberi dikkatle dinliyordu. Sarışın dostum masanın bir
yanına elini sallayınca zeminden iki sandalye çıktı, oturduk. Sesin bir
başka planetten mi geldiğini sordum. Dostum hayır dedi, dünyanın bir başka
yöresinden geliyormuş, her zamanki haberleşmelerdenmiş. Bir otomobilin
yaklaştığını haber verdiler, uzaylı kapıyı açarak köpeği eve yollamamı
söyledi. Tassy gittikten sonra kapı tekrar kapandı ve hemen havalandık.
Masanın altındaki mercekler birden aydınlandı, altımızdaki otomobili o kadar
yakından görüyorduk ki, insanların bütün hareketleri seçilebiliyordu, hatta
yerdeki otları bile görebiliyorduk. Panonun başındaki uzaylı bir düğmeyi
çevirince otomobildeki insanların sesleri ufoyu doldurdu. Merceğin büyütme
gücü beni hayretler içinde bırakmıştı, çok yüksekte olduğumuzdan emindim.
Ufo tekrar alçaldı ve yere indik. Bir süre sonra sarışın dostum gitme
vaktinin geldiğini söyleyerek elini kapının yanındaki ışıktan geçirince kapı
açıldı, ikimiz birlikte dışarı çıktık.”
1956 Ağustosunda Menger bir işadamından telefon aldı. Uzaylılarla sıkı
ilişkisi olan biriydi, New Jersey’deki bir lokantada buluşmayı teklif etti.
Menger lokantaya girdiğinde işadamının yanında genç bir çift gördü, Mars’dan
bir hafta evvel geldiklerini söylüyorlardı. Yemek bittikten sonra bir
otomobile binerek yola koyuldular. Bir süre sonra bir ufonun yanında
otomobili park ettiler. Uzaylılar onları bekliyordu. Menger ufoya bindikten
sonra olanları şöyle anlatıyor: “ Havalanırken keskin bir ıslık sesi duyduk.
Nereye gideceğimizi bilmiyordum. Genç Marslılara sordum, Ay’ın etrafında
birkaç tur atacağımızı söylediler. Kumanda panosunun önündeki uzaylı bazı
düğmelere bastı, ışıklar biraz karardı ve ekran üzerinde Ayın yüzey
görüntüleri belirdi. Sanki bizden 40 km kadar ötedeydi. Ay’a geldik mi diye
sordum, genç kadın gülerek daha havalanmadığımızı söyledi. Hayretimi fark
etmiş olacak ki, “Biz istediğimiz planeti çok uzaklardan görebilecek
aygıtlara sahibiz” dedi. Tekrar ekrana baktım, önümde bir Ay krateri
duruyordu, kraterin içinde mavi, yeşil ışıklar vardı. Hızımızın ne olduğunu
sordum, pilot saatte 131.962 km olduğunu söyledi, bu hızı daha da artırmak
mümkünmüş. Az sonra diğer uzaylı dönüşe geçtiğimizi haber verdi ve ekranda
hızla yaklaşan Dünya’yı gösterdi. Havalandığımız alana konduğumuzda saate
baktım, sadece iki saat geçmişti, yani iki saatte Ay’a gidip geri
dönmüştük.”
1956 Ağustosunun sonunda her zamanki buluşma yerine giden Menger büyük bir
ufoyla karşılaştı. Gemi daha önce gördüklerinden büyüktü. İki uzaylı
tarafından içeri davet edildi. Masanın ortasında altın görünümünde yay gibi
büyük bir aygıt vardı. Masanın altındaki mercekle bağlantılı olan bu aygıt
birden saydamlaşarak çalışmaya başladı. Menger daha sonra olanları şöyle
anlatıyor: “Uzaylı bir el hareketiyle açtığı yuvarlak pencereden karanlık
uzayda hareketsiz gibi duran tenis topu iriliğinde sisli beyazımsı bir cisim
gösterdi. Sonra kumanda tablosu üzerinde bir şeylere dokundu, masanın
üstündeki aygıtta üç boyutlu görüntüler belirdi. Muhteşem bir gezegenin
üzerinde, sanki birkaç metre yukarda dolaşıyor gibiydik. Bu Dünya değildi,
hangi gezegen olduğunu sordum, Venüs dediler. Helezoni merdivenleriyle kubbe
biçimli güzel yapılar gördüm. Doğal güzellikler içine özenle yerleştirilmiş
ve büyük bahçelerle çevrilmişlerdi. Sonra ormanlar, göller, nehirler ve
parlak renkli elbiseler giymiş insanlar gördüm. Pek tanıyamadığım dört
ayaklı hayvanlar da vardı. Birden ekran bulandı ve görüntüler kayboldu,
biraz sonra kapı havalandığımız yerde açıldı, Dünya’ya gelmiştik. Venüs’e
yaptığımız tüm yolculuk yarım saatten fazla sürmemişti.” (Sayfa: 11-19)
George Adamsky 1891 yılında Polonya’da doğdu. Küçük yaşlarda ailesiyle
birlikte Amerika’ya yerleşti. 1930’larda Long Beach ve Beverly Hills
radyolarında konuya ilişkin programlar hazırladı, konuşmalar yaptı,
konferanslar verdi. Kısa zamanda birçok taraftar topladı. 20 Kasım 1952’de
ilk kez bir uzaylıyla karşılaşan Adamsky, 18 Şubat 1953’de bir ufoya
bindirildi. Uzaylılarla son teması 1954 Ağustosunda gerçekleşti, 1965’de de
Maryland’da öldü. Kendisine inananlar olduğu gibi, hayalperestlikle
suçlayanlar da oldu. Ama çektiği fotoğrafları inceleyen bilim adamlarına
ufoların varlığını tartışmasız bir biçimde kanıtladı. Aşağıda, Adamsky’nin
bir ufo gözlemi sunulmaktadır.
George Adamsky 18 Şubat 1953’de yaşadığı dağ evinden anlamını çözemediği bir
dürtüyle Los Angeles kentine yönlendirildi. Her zaman kaldığı otele
yerleşti. Az sonra otelin salonunda iki kişi yanına yaklaştı ve içlerinden
biri Adamsky’e adıyla hitap etti. Mükemmel İngilizce konuşuyordu.
Uzaylılardan birinin kullandığı arabaya binerek yola koyuldular. Yolda uzun
boylu olanı kendisinin Satürnlü, arkadaşının ise Marslı olduğunu söyledi.
Fundalık bir alanda kendilerini bir ufo bekliyordu, bundan sonrasını Adamsky
şöyle anlatıyor: “Ufoya girdik, doğruca kontrol odasına geçtik. Bir vınlama
sesi duyuldu ve geminin içi iyice aydınlandı. İçinde bulunduğumuz kabinin
çapı 5,5 metre kadardı. Yaklaşık 60 cm çapında bir kolon zeminin ortasından
tavana kadar yükseliyordu. Sonradan bana bu kolonun doğal enerjileri
toplamaya yaradığını ve geminin manyetik eksenini oluşturduğunu söylediler.
Manyetik eksenin üst kısmı pozitif, alt kısmı ise negatifmiş, ama
gerektiğinde bir düğmeye basılarak kutuplar değiştirilebiliyormuş. Kolonun
taban kısmında 180 cm çapında büyük bir mercek vardı, merceğin etrafında iki
yarım yuvarlak şeklinde oturacak sıralar yer alıyordu. Oturmam için yer
gösterdiler. Girdiğimiz kapının iki yanında uzay haritaları ve grafikler
vardı. Dünyadakilere hiç benzemeyen büyüleyici şeylerdi, üzerlerinde
şiddetleri sürekli değişen ışıklar yanıp sönüyordu. Pilotun kumanda tablosu
bir orgu andırıyordu, düğmelerle doluydu, beş düğmenin sürekli yandığını
fark ettim. Geminin içinde karanlık bir tek köşe bile yoktu, ışığın nereden
geldiğini bir türlü kestiremedim. Işığın rengini tanımlamak için bildiğimiz
renklerin hiçbirine benzemediğini söylemeliyim, belki de bir karışımdı.
Ayaklarımın ucundaki merceğe baktım, küçük bir kentin üzerinden sanki
damlara sürtünürcesine geçiyorduk. Tahminime göre 30 metreden daha yüksekte
değildik, oysa söylediklerine göre 2700 metre yüksekteymişiz ve yükselmeye
de devam ediyormuşuz. Bu optik aletler gemi binlerce metre yüksekteyken
yerdeki bir insanı görebilirmiş. Manyetik kolon ise hem uzaydan gemi için
gerekli gücü sağlıyor, hem de teleskop olarak kullanılıyormuş. Makine
dairesini göremediysem de tamir atölyesi olarak kullanılan ufak bir odayı
gösterdiler. Az sonra ana gemiye inmek üzere olduğumuzu söylediler. Venüs
ana gemisinde gördüklerimi anlatmama olanak yok. Bin yaşında olduğu söylenen
uzaylı bir üstat, gelecekte karşılaşabileceğimiz muhtemel bir nükleer
felaketten söz etti.” (Sayfa: 22-31)
Lester Rozas Porto Ricolu bir üniversite öğrencisidir. 1966 yılından beri
ufolara ilgi duyan Rozas uzaylılarla telepatik ilişki kurmuş, 31 Mart 1967
yılında ilk defa bir uçan daireye binmiş ve Venüslü olduklarını söyleyen
varlıklardan çeşitli bilgiler almıştır. Aşağıda, Rozas’ın yaptığı bir ufo
gözlemi anlatılıyor.
Rozas bir ufo görmeyi arzuluyor, her akşam iki saat gökyüzünü seyrediyordu.
Nihayet 31 Mart 1967 günü saat 19.00’da güçlü bir dürtü duyarak giyindi ve
deniz kıyısına indi. Plajda gezinirken adının çağrıldığını duydu. Bir
karaltı yaklaştı, uzun saçları omuzlarına dökülen bir erkekti bu. Adının
Lean Deeka olduğunu söyleyen adam Rozas’ı kayalıkların arkasındaki ufonun
yanına götürdü. Bundan sonrasını Rozas şöyle anlatıyor: “Ufo yerden 60 cm
kadar havada asılı duruyordu. 12 m çapında, saydam metalden yapılmış bir
gemiydi. Aniden bir kapı açıldı ve dışarı bir kadın çıktı. Tek parça bir
elbise giymişti, çok güzel bir kadındı. “Adım Sharanna, Lean Deeka’nın
nişanlısıyım” dedi. Lean Deeka birinin yaklaşmakta olduğunu söyleyerek ufoya
girmeyi teklif etti. Deeka’nın bir düğmeye basmasıyla birlikte bir vınlama
sesi duyuldu ve havalandık. Yerdeki merceğe baktım, epey yüksekte
olmalıydık. Sharanna “Şu anda deniz seviyesinden 15 km yüksekte bulunuyoruz”
dedi. Birkaç saniye içinde bu yüksekliğe nasıl çıktığımızı anlayamamıştım.
Oturduğum koltuğun etrafında 35 cm çapında bir sütun vardı. Lean Deeka “Bu
sütun manyetiktir, doğal güç alanından enerji çeker” dedi. Alttaki merceğin
aynısı tavanda da vardı, buradan uzayın karanlık boşluğu içindeki yıldızları
seyredebiliyordum. Sonra Deeka birkaç düğmeye bastı, büyük bir hızla
alçaldığımızı hissettim, kısa bir süre sonra havalandığımız yere indik.
Onlarla vedalaşıp araçtan indim. Ufo havalanırken meydana gelecek manyetik
alandan etkilenmemem için mümkün olduğu kadar uzakta durmamı tembih
ettiler.” (Sayfa: 48-50)
Hitler Almanyası nın Gizli Tarihi
Turgut Gürsan
Arka Kapak
İntihar ettiği söylenen Hitler, 2. Dünya Savaşı ndan sağ olarak kurtulmuş ve
kutuplardaki Alman üssüne mi kaçmıştı?1947 den beri dünyanın birçok yerinde
görüldüğü iddia edilen uçan daireler, gizli Alman teknolojisinin ürünü
müdür?Naziler, Ay da ve Mars da üsler kurmuşlar mıydı?Nazi Almanyası nı
perde arkasından yöneten gizli örgütler var mıydı? Bunların temel inançları
neydi?Hitler in temelini attığı Kutuplar daki denizaltı üsleri halen faal
midir?Rus denizaltısı Kursk, neden ve nasıl batırıldı?Hitler in gizemli
yönleriyle birlikte, Almanya nın 2. Dünya Savaşı sonrasında dünya hakimiyeti
için geliştirdiği akıl almaz projeler ufkunuzu zorlayacak.
Yazar:Turgut Gürsan
Sayfa Sayısı: 280
Dili: Türkçe
Yayınevi: Selis Kitaplar

OTOPSİ - ROSWELL OLAYI: GERÇEK Mİ, DÜZMECE Mİ?
Yazar : Yasemin Tokatli
Özellikle 1945’lerden itibaren dünya göklerinde tanimlanamayan Uçan Nesneler
(UFO’lar) gözlemlenmeye baslar baslamaz, sonraki yillarda çok sik
karsilasilacak bir kelime de ortaya çikti: örtbas. Hükümetler
vatandaslarinin evrende (dünya insani disinda) baska zeki varliklarin
isaretlerini görmemesine yönelik karsi taktikleri hemen devreye soktular. Bu
süreç içinde ABD’nin Roswell bölgesinde düstüğü iddia edilen bir UFO olayı
diğer gözlemlerin içinden sıyrıldı. Kitap, bu olay üzerinde elde edilen
tanıklıkların ve filmin ayrıntılı bir yorumunu biraraya getirmekte, bunların
gerçekliklerini okuyucunun vicdanına bırakmaktadır.

Bugünkü başarılarımızı, bizden önce gelip geçmiş 40.000 insan nesline
borçluyuz. Keşfedilen eski uygarlıklar, yazıtlar, papirüsler, kitaplar
insanın dünya üzerindeki serüvenini bir zaman örgüsü içinde sunarlar bize.
Gün ışığına çıkan bu şaşırtıcı belgeler bize göztermektedir ki, Fleming'ten
önce penisilin, Wright Kardeşler'den önce uçak, Galile'den önce Jüpiter'in
uyduları, Apollo uçuşlarından önce Ay, Volta'dan önce pil bilinmekteydi. 21.
yüzyılın başında olduğumuz şu yıllarda, çok eskilerin bildiği birçok şey hiç
yokmuş gibi gizleniyor ya da efsane ve hayal yakıştırmasıyla geçiştiriliyor.
Ama tarihin derinliklerinden göz kırpıp duran birçok şeyi biraraya
getirdiğimizde, karşımıza bambaşka bir dünya çıkıyor. Çağlar Boyu Uçan
Daireler, bu bambaşka dünya tarihini öğrenmek isteyenler için.
Yazar: Kollektif
Yayınevi: Ruh ve Madde Yayınları
Sayfa sayısı: 182
ISBN: 9758007629
Basım tarihi: Şubat 1999


BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ, arkasından bir dizi roman ve
inceleme yazılmasına yol açan, olay kitaplardan biri... Charles Berlitz'in,
Karayipler bölgesindeki Miami, Bermuda ve San Juan üçgeni arasında kaybolan,
hava ve deniz araçlarının sonunu araştırdığı bu yapıt, ülkemizde de baskı
üstüne baskı yapmıştır.
Beş Amerikan askeri uçağı, hiçbir iz bırakmadan kayboluyor Bermuda Şeytan
Üçgeni'nin içinde... Bir gemi denizin ortasında mürettabatsız ve yolcusuz,
terk edilmiş durumda bulunuyor... Bir romanda geçen olaylar değil bunlar:
Yıllardır yüz kadar uçak ve gemiyi, bin kadar da insanı yutup yok eden
Şeytan Üçgeni'nin öyküsü yalnızca... Acaba yeryüzünün bir köşesinde olup
biten bu olaylara, başka dünyalardan gelen güçler mi neden oluyor?
Yazar: Charles Berlitz
Yayınevi: E Yayınları
Çevirmen: Belkıs Çorakçı
Sayfa sayısı: 198
ISBN:
Basım tarihi: Mart 1993
Yıldızlara Dönüş
Erich von Daniken
"TANRILARIN ARABALARI" ve "TANRILARIN AYAK İZLERİ" yazan ERICH von DAENIKEN, bu kitabında da çok büyük bir savla karşımıza çıkıyor: "İnsanlığın cennete gitme düşü gerçekleşecek midir? "Tanrıları" insana yıldızlara dönebileceklerini vaat ettikleri, Tekvin XI, 6'da bu açıkça görülür; Ve RAB dedi:... Ve yapmaya başladıkları şey budur; ve şimdi yapmaya niyet ettiklerinden hiçbir şey onlara men edilmeyecektir. Ve öteki gezegenlerdeki akıllı yaratıklarla ilişki kurulduğu gün, Babil Kulesi'nin günlerindeki gibi birbirimizle tek bir dille anlaşabileceğiz... Yalnız bu nedenden ötürü, görünüşte hayal ürünü olan eski kitapların yorum ve açıklamalarını ve dünyanın dört bucağındaki somut kalıntıları çok büyük bir bilimsel dikkatle incelememiz gerektiğine inanıyorum. 'Tanrılar' tarafından bırakılmış mesajları iyice sindirdiğimiz anda, uzak yıldızlardan gelen astronotlara duyduğumuz korku da silinecektir... Çünkü onlar da (bizim gibi) zamanın belirli bir noktasında yaratılmışlardı."
Yazar:
Erich von Daeniken
Yayınevi: Cep Kitapları
Çevirmen: Zeki Okar
Sayfa sayısı: 130
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1995
Yüce Tanrı'nın izinde
Eski çağlarda uzay yolculuğu
Sayısı 20'yi geçen yapıtlarının büyük çoğunluğu Cep Kitabevi tarafından Türkçeleştirilen ünlü İsveçli araştırmacının SAT 1'de yayınlanan TV dizisine eşlik eden Yüce Tanrı'nın İzinde, dünyanın en eski kültürlerine fantastik bir keşif gezisinin öyküsünü içeriyor ve insanlığın binlerce yıldır merak ettiği konulara çok şaşırtıcı açıklamalar getiriyor...
Yazar:
Erich von Daeniken
Yayınevi: Cep Kitapları
Çevirmen: Esat Nermi Erendor
Sayfa sayısı: 231
ISBN:
Basım tarihi: Nisan 1995

Tanrıların ayak izleri
Bütün dünyada en çok satan kitaplardan biri olan TANRILARIN ARABALARI adlı tartışmalı eserin yazarı Daeniken, TANRILARIN AYAK İZLERİ adlı yeni kitabıyla kendisini eleştrirenlere yeni yanıtlar verirken, ilginç sorular atıyor ortaya: "Ahid Sandığı" diye kutsal metinlerde adı geçen nesne neydi ve şimdi nerededir? İlk insanları uzaydan gelen güçler mi yarattı? Malta'daki dev taş dikitleri ve Bretanya'daki menhirleri uzaylılar mı inşa etti? Eski Çağlarda nükleer bir patlama mı olmuştu? Bunlar ve bunlara benzer birçok soruyla, Daeniken dünyanın en çok yankı yapan düşünürlerinden biri olmakta devam ediyor...
Yazar:
Erich von Daeniken
Yayınevi: Cep Kitapları
Çevirmen: Halit Kakınç
Sayfa sayısı: 254
ISBN:
Basım tarihi: Ocak 1993

Tanrıların Arabaları
Orjinal isim: Errrinnerungen an die Zukunft
Erich von Daniken
Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ulaşılması güç satış rakamlarına
erişen Tanrıların Arabaları, ünlü araştırmacı Daeniken’in gerçekten olay
yaratan yapıtlar dizisinin ilki… Daha sonra yayınlanan “Tohum ve Evren”,
“Yıldızlara Dönüş”, “Tanrıların Ayak İzleri” ve “Tanrısal Stratejisi” adlı
yapıtlarında da sürdüreceği iddiasını, ilk kez bu kitapla ortaya koyuyor
Daeniken.
“On bin yıl öncesinin insanı için uzay yolculuğu bir sorun değil, bir
gerçekti. Bunun ispatı karanlık geçmişte tanrıların bıraktıkları ve bugün
anlamını çözmeye çalıştığımız sayısız izdir…”
(Arka Kapak)

İz Bırakmadan
Orjinal isim: Without a Trace
Charles Berlitz
Bugüne kadar Bermuda Üçgeni'nde 150'yi aşkın gemi ve uçak kayboldu. Hem de
hiçbir "İz Bırakmadan".
Acaba bir manyetik akım mı bütün bu insan dolu uçakları ve gemileri denizin
dibine çekiyor?... Uçan daireler efsanesi gerçek mi?.. Yoksa kaybolduğunu
zannettiklerimiz, insan duygularının algılayamadığı "Dördüncü Boyut"un içine
mi giriyorlar?..
Berlitz, 20. yüzyılın çözemediği bir sorunu, alabildiğine hareketli bir
teknikle ve belgelerle anlatıyor.
Okumadan inanılmayacak bir kitap...
(Arka Kapak)
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
318 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 12 x 19.5 cm
1981
318 s., 1. Basım: Mayıs 1977, 3. Basım
Çeviri : Gönül Suveren
-----------------------------------------------------------------------------------

ESOTERIK - Berlitz, Charles und Moore, William L.: Das Philadelphia Experiment (1981)
Berlitz, Charles und Moore, William L.: Das Philadelphia Experiment.
Deutsche Buch-Gemeinschaft, Berlin ohne Jahr (1981). Leinen-Einband (sehr
gut erhalten) mit Original-Schutzumschlag (am oberen rand vorne mit kleinem
Einriss). 14,5 x 22 cm. 212 Seiten. Mit zahlreichen Abbildungen.
1943 machte die US-Marine ein sehr geheimnisvolles Experiment mit außergewöhnlichen Folgen. Die Kopplung von Elektrizität und Magnetismus zur Dematerilisierung eines Schiffes samt Besatzung gelang. Dieses Schiff tauchte Sekuknden später mehrere hundert Seemeilen in Norfolk auf und verschwand wieder an seinen Ursprungsort. Allerdings hatte dieses Experiment verherrende Folgen für die Mannschaft. Einige sterben oder sind spurlos verschwunden; andere wurden wahnsinnig.
Trotz einiger Augenzeugenberichten ist bis heute nicht geklärt, was
damals wirklich geschah. Die Marine verleugnet das Experiment.
Die Autoren haben sich sehr viel Mühe mit den Recherchen gemacht und
durchleuchten den Vorfall von 1943 von allen möglichen Sichtweisen.Es kommen
sehr erstaunliche und merkwürdige Dinge zu Tage. An manchen Stellen des
Buches wird es sehr physikalisch und für den Laien eher unverständlich.
Ansonsten hervorragend gemacht.

(1982)
Der Stoff, aus dem Science-fiction gemacht ist, existiert wirklich, wie der Bestseller-Autor Johannes von Buttlar schlüssig beweist. Er deckt das Geheimnis der sogenannten Schwarzen Löcher auf, die als »Navigationskorridore« Reisen an entfernte Orte des Universums, ja, vielleicht sogar den übertritt in eine andere Zeitdimension ermöglichen könnten. Albert Einstein und Nathan Rosen schufen dafür den Begriff der »Brücke«. Johannes von Buttlar rekonstruiert die atemberaubende Forschungseeschichte der »Einstein-Rosen-Brücke« und zeigt, daß die spektakuläre Vision einer zukünftigen Weltraumfahrt nicht nur in das Reich der Kinderträume oder auf die Kinoleinwand gehört.
Der Autor geht davon aus, daß die von einem Schwarzen Loch verschlungene Materie an einem anderen Ort des Universums durch ein Weißes Loch wieder zum Vorschein kommt. Auch das Raumschiff der Zukunft, mit dem interstellare Reisen über die »Einstein-Rosen-Brücke« durch Schwarze und Weiße Löcher zu außerirdischen Zivilisationen durchgeführt werden könnten, ist theoretisch bereits entworfen. Neuesten Erkenntnissen zufolge sollen allein in der Milchstraße etwa 260.000 hochentwickelte Zivilisationen existieren. Stehen wir vor einem neuen, revolutionären Zeitalter der Weltraumfahrt?
Dr. Johannes Freiherr von Buttlar-Brandenfels, Jahrgang 1940, wurde in Berlin geboren und ist in Australien aufgewachsen. Er studierte Psychologie und Philosophie, Astronomie, Physik und Mathematik. In seinen Werken befaßt er sich unter anderem mit der Möglichkeit der Existenz außerirdischer Zivilisationen und der Verlängerung des menschlichen Lebens, mit der Lichtgeschwindigkeit, der Quantentheorie, mit Psi-Phänomenen und den Beziehungen der Menschen zueinander. Er ist Fellow der Royal Astronomical Society. Mit einer Gesamtauflage von über 25 Millionen Exemplaren gehört er zu den fünf erfolgreichsten Sachbuchautoren der Welt.
Genel kültür kitaplarımdan örnekler:

Zaman Kavramı
Aristoteles, Augustinus, Martin Heidegger
· İmge Kitabevi
· Basım Tarihi : 01 - 2007
· ISBN : 9789755331485
· Sayfa Sayısı : 103
· Çevirmen : Saffet Babür
Öyleyse zaman ne? Eğer hiçkimse benden bunu sormasa biliyorum; ama soran
kişiye açıklamak istesem bilmiyorum. Gene de kesinlikle şunu söyleyebilirim:
Hiçbir şey olmamış olsaydı, geçmiş zaman olmazdı; hiçbir şey olacak
olmasaydı gelecek zaman olmazdı; hiçbir şey olmasa şimdiki zaman olmazdı. O
halde şu iki zaman, -geçmiş ve gelecek- geçmiş artık olmadığına göre,
gelecek de henüz olmadığına göre, ne biçimde vardır?
Augustinus

DEVLET
PLATON (EFLATUN)
| 96 Sayfa | ISBN: 9789758491346 | Basım Yılı: 2009 |
Ya hükümdarlar filozof yahut da filozoflar hükümdar olmalıdırlar; böyle
olmazsa, devlet ve insanlık için mutluluk beklenemez.
Çevirisini yaptığımız eser, Symposion ve Phaidonla birlikte Platonun bütün
eserlerinin en yüksek noktasını oluşturur. Platonun gençlik dönemi
diyalogları Devleti hazırlamasına yardım etmiştir. V. kitabın sonlarına
doğru, yani bütün eserin tam ortasında okunan ana cümle şunu belirtmektedir:
Ya hükümdarlar filozof yahut da filozoflar hükümdar olmalıdırlar; böyle
olmazsa, devlet ve insanlık için mutluluk beklenemez. Bu söz, felsefe
tarihinin son derece önemli olaylarından biri olan Sokratesin ölümüne
Platonun verdiği son yanıttan başka bir şey değildir.
Devletin ne zaman kaleme alındığı kesin olarak bilinmiyor; zaten Platonun
diyaloglarının yazılma tarihleri için elimizde bir takım çıkarsamalardan
başka araç bulunmuyor. Bununla birlikte, eserin 372de bitmiş olduğunu kabul
edebiliriz.

KILGISAL USUN ELEŞTİRİSİ - Salt Aklın Eleştirisi
Konu: Felsefe - Kant
ISBN: 9753970943
Ait Olduğu Dizi:
Çeviren: Aziz Yardımlı
Sayfa: 211 Ebat: 13,5*19,5 cm
Baskı Yeri: İstanbul
Basım Tarihi: 01.01.2000

Felsefenin Başlangıç İlkeleri
Georges Politzer
· Arya Yayıncılık
· Basım Tarihi : 11 - 2009
· ISBN : 978975849339
· Sayfa Sayısı : 256
Georges Politzer her Şeyden önce
Gülüştür. Meydan okumanın Gülüşü; başkaldırmanın değil, devrimcinin Gülüşü;
anarşistin değil, tarihin mahkumiyet hükmünden kurtulmak için eski dünyanın
güçleriyle açıkça alay eden marksistin Gülüşü. Zincirler içinde, Pucheu'nün
karşısında, Gestaponun işkenceleri içinde bile, galip gelenin Gülüşü; infaz
mangasının karşısında, galip gelenin Gülüşü.
Politzer'in yapıtı, bugün sunulduğu biçimiyle, eskisinden daha iyi olmak
üzere, marksizmin temeli olan diyalektik materyalizmin öğrenilmesinde,
vazgeçilmez bir hazırlık bilgisi taşımaktadır. Kitap, lise öğrencisine
olduğu kadar militan işçiye, belli bir uzmanlık edinmiş aydına olduğu kadar,
meraklı okura da hizmet edecektir.
1903 yılında Macaristan’da doğan Politzer, genç yaşta ülkesini
terk ederek Fransa’da yaşamaya başladı. 1930 yılına kadar felsefe
öğretmenliği yapan George Politzer, bu arada resmi burjuva ideolojisi haline
getirilmeye çalışılan ve akademik çevrelerce göklere çıkarılan Bergsenizmin
gerçek karakterini açıklayan eserini yazarak, ilerici felsefeyi savundu.
1930 yılında Paris İşçi Üniversitesinde Diyalektik Materyalizm dersleri
vermeye başlayan Politzer, bu görevini savaş yıllarının başına kadar
sürdürdü. 1942 yılında kurşuna dizilerek öldürüldü.
Bir aydın olarak kişiliğini hiçbir zaman işçi sınıfından ve onun
ideolojisinden ayrı tutmamış, pratikte de en büyük fedakarlıklarını
göstermiş olan Politzer, proletarya için örnek bir öğretmen olarak
kalacaktır.
Devrimci felsefe idealizme karşı bir silah olarak kullanmakta olan herkes
için, kolay ve rahat anlatımıyla vazgeçilmez bir kaynak olan “Felsefenin
Temel İlkeleri” , Politzer’in İşçi Üniversitesi’ndeki derslerinin
öğrencileri tarafından zenginleştirilmiş ve geliştirilmiş şeklidir.

Felsefe İncelemeleri
Karl Marx, Friedrich ENGELS
· Yordam Kitapları
· Basım Tarihi : 04 - 2007
· ISBN : 9789944122115
· Sayfa Sayısı : 143
· Çevirmen : Cem Eroğul
Bu kitap, tarihsel maddecilik görüşünü, özgün metinlere dayanarak görece
küçük oylumlu bir kitap içinde, olabildiğince varsıl bir biçimde sunmayı
amaçlıyor. Bundan yaklaşık yarım yüzyıl önce Fransız Marksist Emile
Bottigelli tarafından gerçekleştirilen bu derleme, Karl Marx ile Friedrich
Engels'in bu konuda kaleme aldıkları en ünlü metinlerinden yapılmış bir
seçme niteliğinde. Metinlerin bir bölümü, zamanında kitap ya da makale
olarak yayınlanmış, bir bölümü el yazması olarak kalmış, bir bölümü ise
mektup parçaları.
Okurun burada yanıtını bulacağı önemli soruların birkaçı şöyle
sıralanabilir: Marx ile Engels, Hegel'in diyalektiğini nasıl anlamışlar ve
nasıl kullanmışlardır? Feuerbach düşüncesinde en çarpıcı örneğini bulan
metafizik maddeciliğin, toplumsal bir varlık olarak insanı kavrayışındaki
temel eksiklik nedir? Diyalektik maddeciliğin doğa bilimleri ile tarih
bilimleri anlayışı nedir? Toplum bilimlerinde yöntem ne olmalıdır? Toplumsal
ilişkilerde iktisadi etmenin son çözümlemede belirleyici olması ne demektir?
Karşılıklı belirlemeler dizgesi içinde devletin, siyasetin, dinin,
ideolojinin, felsefenin, bilimlerin etki biçimleri ve ağırlıkları nedir?
Toplumsal belirlenme ile bireysel özgürlük nasıl bağdaşır?

Metafizik Nedir?
Yayınevi: Birey Yayıncılık
Yazar: Henri Bergson, Rene Guenon, Gabriel Marcel
Kategoriler: Felsefe
Özellikler:
İstanbul 1. Basım Türkçe 119 s. Mayıs 1999 İngilizce 13.5 x 19.5 cm
Açıklama:
Bergson, metafiziğin önşartı mahiyetindeki karşıtların bilgisinin ötesinde
bir başka türünün ve bir başka bilgi alanının mevcut olduğunun farkındadır.
Metafiziğin alanı ebedi, değişmez ve külli ilkelerin alanıdır. Bilginin elde
edilmesi insanın kendini aşmasını dolayısıyla çaba ve cehdi gerektirir. Bu
bilgi alelalde bilgiden farklıdır ve bilgi konusu olan şey ile aynileşmeyi
icab eder.
Marcel'e göre, insanlar günlük hayatın her geçen gün daha da karmaşıklaşan
akışı içinde yüklendikleri fonksiyonlarla yek diğerleriyle ikame edilebilir
bireyler haline geldikçe, hayatın içi de bu ölçüde boşalmaktadır.
Guenon: şayet her fert kendi içinde tam bir varlıksa ve Leibnitz'in
monadları gibi kapalı bir sistem teşkil ediyorsa metafiziğe yol bulmaya
imkan yoktur. Çaresiz bir şekilde kendi üzerine kapanmış bu insan (cet etre),
kendisinin ait bulunduğu varlık (existence) planından olmayan bir şeyi
bilmek için hiçbir vasıtaya sahip olamayacaktır. Fakat durum böyle değildir.
Gerçekte fert hakiki varlığın (l'etre veritable) ancak geçici ve arizi (contingente)
tezahürünü (manifestation) temsil etmektedir. Bu fert, aynı varlığın diğer
mertebelerinin namütenahi (indefinie) çokluğu arasında ancak hususi bir
mertebeden (etat) ibarettir.
Yayınevi olarak önemli çalışmayı birarada yayınlamak siz okurlar için büyük
bir kazançtır. Bize "hayırlı olsun" demek düşüyor.
(Arka Kapak)

Metafizik Nedir?
Martin Heidegger
Havf hiçliği ifşa eder.
Havf içinde boşlukta yüzüyoruz. Daha açıkça: Varlık bütünlüğü ile kayıp
eridiği için havf bizi boşlukta dolaştırıyor. Biz de birlikte kendimizden
sıyrılıyoruz. Bu suretle bizzat biz -varolan insanlar- varolanın ortasında
kendimizden geçip eriyoruz. Bunun içindir ki esas bakımdan, 'sana' ve 'bana'
değil, 'birisine' birşeyler olur. Hiçbir şeye tutunulması mümkün olmayan
boşlukta kalmanın sarsıntısı içinde yalnızlık varolmak, daha mevcuttur.
Havf içinde dil tutulur. Çünkü varolan, bütünlüğü içinde erir ve hiçliğin
baskısı kendini hissettirir. Ve onun varlığı karşısında 'dır' demek susar.
Havf içinde bize birşeyler olduğu zaman, çok vakit boş sükutu, gayesiz
kelimelerle ihlal etmeyi aramaklığımız sadece hiçliğin mevcudiyetinin bir
delilidir.
(Arka Kapak)
Türkçe
56 s. -- 1. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 21 cm
ISBN : 9799756963295
1998
Çeviri : Suut Kemal Yetkin, Mazhar İpşiroğlu

Düsünce Tarihi
Yazar:Orhan Hançerlioğlu
Yayınevi: Remzi Kitabevi
ISBN: 9751400015
Basım tarihi: Ocak 1999
Bu yapıt ilk yayımlandığında (1963) Afet Muhteremoğlu,
Oguz Kazım Atok vb. gibi değerli yazarlarca Yılın Kitabı olarak nitelenmişti.
Değerli sanatçı Suat Taşer de 29 Ocak 1982 tarihli Milliyet gazetesinde
söyle yazı: "Düşünce Tarihi adlı o güzelim kitabının Yeni Baskıdan Önce
başlıklı notunda; emegine, çalışkanlıgına, verdiği yaptların yetkinligine ve
olgunluguna hayranlık duydugum Orhan Hançerlioğlu, "Öğrenmek benim
mutluluğumdur" der. Aydın olanla olmayanı, bu sözün terazinde tartabiliriz."

Varlık Ve Zaman
Martin Heidegger
Çeviri : Kaan H. Ökten
"Varlık 'idesinin' menşei ve imkanlarını araştırabilmek için, formal-mantıksal
'soyutlama' yoluna gitmek, yani teminat altına alınmış bir soru ve cevap
ufkunu tayin etmiş olmak asla yeterli olamaz. Yapılması gereken şey,
ontolojik fundamental soruyu aydınlığa taşıyacak bir yol arayıp bulmak ve
onu katetmektir. Bu yolun, yegane yol olup olmadığına ve hatta doğru yol
olup olmadığına, onu katettikten sonra karar verebiliriz. Varlığın nasıl
yorumlanması gerektiğine ilişkin kavgayı halihazırda çözümleyebilmemiz
mümkün değildir, çünkü o henüz başlamamıştır bile. Netice itibariyle bu
kavgayı 'zorla başlatmak' da mümkün değildir, çünkü kavganın başlayabilmesi
için bazı hazırlıklara ihtiyaç vardır.
İşte bu inceleme, tam da bu istikamette yol almaktadır.
Yoksa asli zamandan hareket edip varlığın anlamına vardıran bir yol mu
vardır? Yoksa bizatihi zaman kendini varlığın ufku olarak mı açığa
çıkarmaktadır?"
(Martin Heidegger)
(Tanıtım Bülteninden)
Yorum: VARLIK VE ZAMAN ÜZERİNE
Varlığın anlamı sorusunu "Ben buna empati sorusu diyorum" diyerek bir kenara
bırakan Heidegger Varlık ve Zaman'daki asıl soruya odaklanır; "Varolan
ifadesini kullandığımızda aslında ne demek istiyoruz?" işte 1927 yılının
başında yayınlanan "Varlık ve Zaman" bu soruya odaklanmaktadır, hem de en
temel biçimiyle...
------------------------------------------------------------
Türkçe (Orjinal Dili:İngilizce)
488 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 15 x 23 cm
ISBN : 9786051030173
2008

Varlık ve Zaman
Martin Heidegger
Çünkü açıkça çoktandır ‘olan’ anlatımını kullandığın zaman aslında ne demek
istediğini biliyorsun. Ama önceleri onu anladığımızı sanan bizler şimdi
şaşırıp kaldık...* Bugün "olan" sözcüğü ile aslında ne demek istediğimiz
sorusuna bir yanıtımız var mıdır? Hiçbir biçimde.
Öyleyse Varlığın anlamına ilişkin soru yeniden sorulmalıdır. Ama bugünlerde
giderek bir de "Varlık" anlatımını anlamama gibi bir sıkıntı içinde miyiz?
Hiçbir biçimde.
Öyleyse her şeyden önce yine bu sorunun anlamı için bir anlayışı
uyandırmalıyız. "Varlığın" anlamı sorusunun somut olarak geliştirilmesi bu
incelemenin amacıdır. Zamanın genel olarak her Varlık-anlayışı için olanaklı
çevren olarak yorumu bu incelemenin geçici hedefidir.
- Platon, Sofist, 244 a
(Arka Kapak'tan)
-------------------------------------------------------------------
Türkçe
661 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 16 x 22 cm
ISBN : 9789753970907
2004
---------------------------------------------------------------------
Çeviri : Aziz Yardımlı

"İnsanların varlığını belirleyen şey, onların bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır." Karl Marx
KAPİTAL (Das Kapital)
Ekonomi Politiğin Eleştirisi alt başlıklı Das Kapital Karl Marx'ın en önemli
yapıtlarındandır. Toplam üç cilttir. 2. ve 3. ciltler Marx'ın ölümünden
sonra, dostu ve çalışma arkadaşı Friedrich Engels tarafından notlarının
düzenlenmesi sayesinde yayınlanabilmiştir. İlginç bir durum, Marx'ın, 3.
cildi ilk sırada, sonra 1. cildi, en son ise 2. cildi yazmış olmasıdır.
Marx, Kapital'de öncelikle "kapitalist toplumun en küçük hücresi" olarak
gördüğü "meta"nın çözümlenmesinden başlayarak, kapitalist üretim
ilişkilerini bütün boyutlarıyla inceler. "/.../ organik bir bütün olarak bir
cisim, bu cismin hücrelerinden daha kolay incelenir/.../ Ayrıca, ekonomi
biçimlerinin tahlilinde ne mikroskoptan yararlanılabilir, ne de kimyasal
ayıraçlardan. Her ikisinin de yerini, soyutlama gücü almalıdır. Ancak,
burjuva toplumda emek ürününün meta-biçimi —ya da metaın değer-biçimi—
ekonomik hücre-biçimidir. Bu biçimlerin tahlili, sığ bir gözlemciye, küçük
ayrıntılar gibi gelebilir. Aslında da, küçük ayrıntılar üzerinde
durulmaktadır, ama tıpkı mikroskobik anatomide yapıldığı gibi." (Kapital,
Almanca Birinci Baskıya Önsöz)

KARL MARX
Demokrİtos İle Epİkuros'un Doğa Felsefelerİ
Differenz der Demokritischen und Epikureischen Naturphilosophie, 1841
Çeviren: Hüseyin Demirhan
112 sayfa,
ISBN 975-7399-64-7
İlk Baskı: Kasım 2000
İÇİNDEKİLER
9 Önsöz
13 İçindekiler
15 Birinci Kısım: Demokritos ve Epikuros'un Doğa Felsefelerinin Genel Olarak Farkı
15 I. İncelemenin Konusu
19 II. Demokritos ve Epikuros'un Fiziği Arasındaki Bağıntı Üzerine Yargılar
21 III. Demokritos ve Epikuros'un Doğa Felsefelerinin Özdeşliği Konusundaki Güçlükler
33 İkinci Kısım: Demokritos ve Epikuros'un Fiziğinin Ayrıntılı Olarak Farkı Üzerine
33 Birinci Bölüm: Atomun Doğru Çizgiden Sapması
44 İkinci Bölüm: Atomun Nitelikleri
51 Üçüncü Bölüm: Atomoi Arkai ve Atoma Stoikeia
58 Dördüncü Bölüm: Zaman
62 Beşinci Bölüm: Meteorlar
73 [Ek'ten Parça]
[Epikuros'un Tanrıbilimine Karşı Plutarkhos'un Yönelttiği Polemiğin Eleştirisi]
73 [II. Bireysel Ölümsüzlük]
73 [1. Dinsel Feodalizm Üzerine. Avamın Cehennemi]
77 Notlar
108 Açıklayıcı Notlar
ÖNSÖZ
KARL MARX
Bu inceleme, eğer ilk amacı bu doktora tezi olmasaydı, bir yandan daha sıkı sıkıya bilimsel, bir yandan da, birçok kanıtlamalarında daha bilgiçlikten uzak bir biçim taşıyabilirdi. Ancak, dış nedenlerden ötürü kitabı bu biçimde baskıya vermek zorunda kaldım. Ayrıca şu da var ki bu kitapta, şimdiye değin Yunan felsefesinde çözülmemiş kalan bir problemi çözdüğüm kanısındayım.
Uzmanlar bilirler ki bu incelemenin konusuna ilişkin olarak ortada, en ufak ölçüde bile işe yarayabilecek ön araştırma yoktur. Günümüze değin, bu konuda hep Cicero ile Plutarkhos'un geveledikleri gevelenip durmuştur. Epikuros'u, Kilise Babalarının ve bütün Ortaçağın —bu gerçekleşmiş akıldışılık döneminin— üzerine koyduğu yasaktan kurtaran Gassendi, açıklamalarında yalnız bir tek ilginç öğe ortaya koyar. Kendi Katolik vicdanını pagan [putatapar] bilgisine, Epikuros'u da Kiliseye uydurmaya çalışır ki bu, boşuna harcanmış çabadır. Böylesi, tıpkı Yunan yosmalarının [Lais] parlak ve serpilmiş vücudu üzerine bir hıristiyan rahibesinin giysisini giydirmeye kalkışmak olur. Gassendi, bize Epikuros'un felsefesini öğretebilmekten çok kendisi Epikuros'tan felsefe öğrenmektedir.
Bu inceleme epikurosçu, stoacı ve kuşkucu felsefe çevrimini tüm Yunan kurgusal düşüncesi ile ilişkileri içinde ayrıntılı olarak ortaya koyacağım daha geniş bir yapıta yalnızca bir hazırlık niteliğinde görülmelidir. Bu incelemenin biçim vb. yönünden taşıdığı eksiklikler, sözkonusu ikinci yapıtta giderilmiş olacaktır.
Gerçi Hegel, yukarıda anılan sistemlerin genel görünümlerini bütünü bakımından doğru olarak tanımlamıştır. Ama onun felsefe tarihinin —ki felsefe tarihi genel olarak ancak bu yapıtla başlamış sayılabilir— o hayranlık uyandırıcı büyük ve cesur planı içinde, hem ayrıntılara girme olanağı yoktu, hem de, dev düşünürün en üstün biçimde kurgusal düşünce adını verdiği şeyle ilgili görüşü, bu sistemlerin Yunan felsefe tarihi için ve genellikle Yunan düşünüşü için taşıdığı büyük önemi görüp kabul etmesine engel olmuştu. Bu sistemler, Yunan felsefesinin doğru tarihi için birer anahtardır. Bunların Yunan yaşamı ile bağlantısını gösteren daha derin bir açıklama, dostum Köppen'in Friedrich der Grosse und seine Widersacher adlı denemesinde bulunabilir.
İncelemeye, Epikuros'un tanrıbilimine karşı Plutarkhos'un yönelttiği polemiğin bir eleştirisini eklememin nedeni, bu polemiğin hiç de tek kalmış bir örnek olmayıp, daha çok, bir türün temsilcisi olmasıdır, çünkü bu polemik, tanrıbilimci kafanın felsefeyle bağıntısını kendi başına en belirgin biçimde ortaya koymaktadır.
Eleştiri, birçok konular yanında, Plutarkhos'un, felsefeyi din mahkemesi önüne çıkardığı zamanki görüşünün genel yanlışlığına değinmemektedir. Bu konuda, her türlü kanıtlama yerine geçmek üzere, David Hume'un şu sözünü anmak yeterli olacaktır:
"... Egemen otoritesinin her yerde tanınması gereken felsefeyi, her fırsatta, çıkardığı sonuçlar için özür dilemek ve kendisine kırılabilecek her tikel sanat ve bilim karşısında kendini temize çıkarmak zorunda bırakmak, kuşku yok ki felsefeye karşı bir çeşit hakarettir. Bu, bir kralı, uyruklarına karşı vatan hainliği etmekle suçlayıp mahkemeye çıkarmaya benzer."
Felsefe, dünyaya baş eğdiren o alabildiğine özgür kalbinde bir damla kan devindiği sürece, düşmanlarına Epikuros'un şu haykırışıyla karşılık vermekten hiçbir zaman usanmayacaktır:
"Dine karşı asıl saygısız kişi, kalabalığın taptığı tanrıları tanımayan değil, tanrılar hakkında kalabalığın inandığını onaylayan kişidir."
Felsefe bunu açıkça söyler. Prometheus'un şu itirafı:
"Sözün açığı, ben o tanrılar sürüsünden nefret ediyorum."
onun itirafıdır, insanın özbilincini en yüksek tanrı olarak tanımayan tüm göksel ve yersel tanrılara karşı onun özdeyişidir. Onun, başkaca hiçbir özdeyişi olmayacaktır.
Felsefe, kendisinin görünüşte sarsılmış medeni durumuna sevinen o zavallı mart kedilerine ise, yine, Prometheus'un tanrıların uşağı Hermes'e verdiği karşılığı vermektedir:
Şunu bil ki şu kötü kaderimi
Senin köleliğine değişmem dünyada.
Zeus Babaya sadık uşak olmaktan
Şu kayanın kulu olmak yeğdir bana.
Prometheus, felsefe takviminde en yüce aziz ve şehittir.
Berlin, Mart 1841

Varlık ve Hiçlik: Fenomenolojik Ontoloji Denemesi
Jean-Paul Sartre
ISBN: 9789752732957
Çeviren: Turhan Ilgaz Gaye Çankaya Eksen
Sayfa: 783 Ebat: 15,5 x 23 cm
Baskı Yeri: İstanbul
Basım Tarihi: 19.06.2009
Varlık ve Hiçlik, hiç şüphesiz Jean-Paul Sartre’ın “başyapıtı”dır. Sadece
Fransız felsefesi açısından değil genel olarak felsefe tarihi açısından da
son büyük ontoloji denemesini temsil eder. Dolayısıyla önemini ve
güncelliğini hâlâ korumaktadır ve hiç şüphesiz daha uzun yıllar korumaya
devam edecektir. Çünkü, insan, ilk defa bu yapıtta, özgür olmaya “mahkum”
edilmiştir…

Şato
Şatoya kabul edilmeyen, köyde kendisine bir yer bulamayan ve yine de evine
dönemeyen, istenmeyen kadastrocu K.'nin öyküsü, varoluşun doğası ile ilgili
anlaşılmaz bir gerçekliği ortaya koyar gibidir. İdris Parry, giriş bölümünde
bu büyük eserin kalbinde yatan çift yönlüğü - Bu Kafka için insanın
süregelen koşuludur - göstermiştir. Kesinlik ve şüphe, ümit ve korku, mantık
ve saçmalık, düzen ve kaos ikilemleri.
Şato, sanki bitmiş gibi hissedilecek, bitmemiş bir romandır. Basit bir dille
dünyanın labirentleri anlatılmış ve en garip fantazilerle en derin gerçek
ortaya konmuştur.
Yazar: Franz Kafka
Türü: Roman
Yayınevi: Gün Yayıncılık
Çevirmen: Orhan Tuncay
Sayfa sayısı: 360
ISBN: 975872236-0
Basım tarihi: İstanbul / 2003 - Haziran
Şato – Franz Kafka ‘Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı’
Franz Kafka 1922’de yazmaya başladığı üçüncü romanı Şato’yu (Das Schloss)
tamamlamadan bırakmıştır. Şato, sanki bitmiş gibi hissedilen, bitmemiş bir
roman olarak basit bir dille dünyanın labirentlerini anlatmış ve en garip
fantezilerle en derin gerçeği ortaya koymuştur.
Sağlığı giderek bozulan Kafka 1922 ilkbaharında malulen emekli edildi. Yazar
bu tarihten sonra Şato (Dos Schloss) üzerinde çalışmaya başladı. Hiçbir
zaman tamamlanamayan bu romanı 1926′da yayınlandı.
Kafka, “Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.” diyerek insanoğlunun içine
doğduğu toplumun tüm kurumlarıyla birlikte bireyi nasıl esirleştirdiğini
vurgular. Şato adlı romanında kendini kabul ettirebilmek için kafese girmek
için rıza gösterir baş kahraman K.
Şatoya kabul edilmeyen, köyde kendisine bir yer bulamayan ve yine de evine
dönemeyen, istenmeyen kadastrocu K.’nin öyküsü, varoluşun doğası ile ilgili
anlaşılmaz bir gerçekliği ortaya koyar gibidir. Idris Parry, giriş bölümünde
bu büyük eserin kalbinde yatan çift yönlülüğü -Bu Kafka için insanın
süregelen koşuludur- göstermiştir. Kesinlik ve şüphe, ümit ve korku, mantık
ve saçmalık, düzen ve kaos ikilemleri.
Egemenliğin kurumsallaşmış alanı olan bürokratik düzeneğin dişlilerine
takılıp kalmayı, ileriye doğru bir adım bile atamamayı görünürleştiriyor
Şato ile Franz Kafka; sınırlarının genişliği kestirilmeyen bir yerleşimde,
“Yeryazımcı” kahramanıyla, statükoyu kırmayı, iktidarın nerelere kadar
yayılıp örgütlenebileceğine ilişkin bir taslak çıkarmak deniyor; olanca
mutsuzluklarına rağmen, özgürleşemeyen, belki de özgürleşmek istemeyen
köylüleri o bildik, acılı alaylı biçemiyle okurun bilincine kazıyor.
Şato’ daki (Das Schloss) kadastro memuru k, kendisini büyüleyen bürokrasi ve
mimarlık canavarının doğasını öğrenme yolunda tükenip gidecektir.

Doğanın Diyalektiği
Orjinal isim: Dialektik der NaturFriedrich Engels
F.Engels
· Sol Yayınları
· Basım Tarihi : 07 - 2002
· ISBN : 9757399507
· Sayfa Sayısı : 416
· Çevirmen : Arif Gelen
Friedrich Engels'in Dialektik der Natur adlı yapıtını Arif Gelen Almanca
aslından (Dietz Verlag, Berlin 1961) ve 'Sunuş' ile 'Açıklayıcı Notlar'ı
İngilizce baskısından (Dialectics of Nature, Progress Publishers, Moscow
1964) dilimize çevirdi ve kitap Doğanın Diyalektiği adı ile, Sol Yayınları
tarafından Ekim 2006 tarihinde Ankara'da Kuban Matbaacılık'ta bastırıldı
Doğanın Diyalektiği, Friedrich Engels’in önemi bakımından başta gelen eserlerinden biridir. Bu eser, 19. yüzyıl ortlarında, doğa bilimlerinin ulaştığı başlıca başarıların diyalektik materyalist bir genellemesini verir, materyalist diyalektiği geliştirir ve doğa bilimlerindeki metafizik ve idealist kavramları eleştirir.
Doğanın Diyalektiği’nde Engels, özellikle Rönesanstan 19. yüzyılın ortalarına kadar olan dönem için doğa bilimi tarihinden geniş kanıtlar kullanarak, doğa bilimlerindeki gelişimin son tahlilde pratik gereksinimler ve üretim tarafından tayin edildiğini göstermiştir... (Sunuştan)
DOĞANIN Diyalektiği Friedrich Engels 'in çok önemli
yapıtlarından biridir. Bu yapıt 19. yüzyıl ortalarında doğabilimlerin
ulaştığı başlıca başarıların diyalektik materyalist bir genellemesini
verir materyalist diyalektiği geliştirir ve doğabilimlerdeki metafizik ve
idealist kavramları eleştirir.
Geçen yüzyıl içinde birkaç on yılı aşkın sürede kapitalist üretim tarzında
ve kapitalizmin üretici güçlerinde sağlanan gelişmeler; teknolojide ve
doğabilimlerde özellikle sanayi ile azçok bağlantısı olan doğabilimlerde
hızlı bir ilerleme sağlamıştır.
19. yüzyılın başı ve daha çok ortaları matematikte gökbilimde fizikte
kimyada ve biyolojide bir dizi başarıya ve buluşa tanık olmuştur. Yeni
olgular ve doğa yasaları ortaya konmuştur yeni teoriler ve varsayımlar
kabul edilmiştir; yeni bilim dalları ortaya çıkmıştır.
Engels doğabilimin bu zafer dolu yürüyüşündeki üç ilerlemeyi şöyle
sıralar: organik hücrenin bulunması enerjinin sakınımı ve dönüşümü
yasasının bulunması darvincilik. 1838 'de ve 1839 'da M. J. Schleiden ve
T. Schwann bitki ve hayvan hücrelerinin özdeşliğini ortaya koymuşlardır;
bu iki bilgin canlı organizmanın temel yapı biriminin hücre olduğunu
kanıtlamışlar ve organizma yapısının eksiksiz bir teorisini
yaratmışlardır. Böylece bu iki bilgin organik dünyanın birliğini
göstermişlerdir. 1842 ve 1847 yılları arasında J. R. Mayer J. P. Joule W.
R. Grove L. A. Colding ve H. Helmholtz enerjinin sakınımı ve dönüşümü
yasasını bulmuşlar ve gerçekliğini kanıtlamışlardır. Bunun sonucu olarak
doğa kendisini maddenin evrensel hareketinin bir biçiminin bir başka
biçime dönüşümünün sürekli süreci olarak ortaya koymuştur. 1859 'da
Charles Darwin temel yapıtı Türlerin Kökeni 'ni* yayınlamıştır. Bu yapıt
bir yüzyıldan fazla süren evrim fikrinin gelişimini tamamlamış ve modern
biyolojinin temellerini kurmuştur. Bu buluşların felsefi önemi doğal
gelişmenin diyalektik niteliğini özellikle özlü bir biçimde ortaya koymuş
olmalarındadır.
19. yüzyılın ortasından bu yana bilimsel gelişme gerçek bir devrim
niteliğine bürünmüştür. Ne var ki doğabilimin ortaya koyduğu yeni
bilgilerin diyalektik niteliği ile bilim adamlarının kullandığı metafizik
yöntem arasındaki çelişki bu bilimsel gelişimi güçlüklerle karşı karşıya
getirmiştir.
Türkçe (Orjinal Dili:Almanca)
432 s. -- 3. Hamur-- Ciltsiz -- 14 x 20 cm
ISBN : 9789757399506
1996

Thomas More ve Ütopya
Benim Thomas Moore'um ,
Marks ve Engels'in Alman öğrencilerinin birinin, ustalarımızca geliştirilen
materyalist tarih anlayışına dayanarak yayımladığı ilk kapsamlı tarihsel
çalışmadır. Bir zamanlar pek dikkate alınmayan bu anlayış o günden sonra
sosyal demokraside ve onunla birlikte tüm popüler düşünceye egemen bir
yöntem haline gelmiştir; ne ki bu anlayışa yönelik eleştirel saldırılar da
aynı ölçüde artmıştır ve bu saldırılar sadece rakiplerimizden gelmiyordu.
Ancak bütün bu eleştiriler ve bunalımlar materyalis tarih anlayışının
yayılmasına ve gelişmesine en ufak bir halel bile getirmiyordu. ve bu
anlayış yıldan yıla çoğalan değişik dillerdeki bilimsel yayınlarda da teşvik
edici etkisini gösteriyordu, bu yayınlar geçmişe ve günümüze gitgide daha
derinden vakıf olma yolunu bize açmaktadır, tıpkı bütün uygar ülkelerdeki
proleter sınıf savaşının pratiğine sağladığı güven ve tutarlıkta olduğu
gibi. Bu tür etkiler, bir araştırma ve düşünme yönteminin en güvenli şekilde
sınandığı bir denek taşıdır.
Ütopya'lıların zevk anlayışları Avrupa'lılar ile bağdaşmaz.
Ütopya'lıların zevkleri daha basit ve tatmin edicidir. Onlar Avrupa'da zevk
diye bilinen şeylerin insanların ruhlarını öldürdüğüne inanırlar.
More Ütopya'yı öylesine ironik yzamıştır ki sonunda Ütopya'y güzel bulmaktan
ziyade Avrupa ve İngiltere birleşik devletler topluluğunu kötü bir yer
olarak görürsünüz.
Kitap ilk olarak latinceden almancaya çevrildi. İngilizce yapılan ilk çeviri
ise 1551 yılında Ralph Robinson'dan geldi. Bu çeviri bazı eksikliklerine
rağmen bugüne kadar More'nin kitabının en başarılı çevirisi olma ünvanını
korudu.

Ütopya – Thomas More ‘Yaşayanların kusursuz bir düzen içinde
var olduğu yer.’
Eserleri, görüşleri ve yaşam tarzıyla Kral’a ters düşen Thomas More, 6 Temmuz 1535′te “kötü bir amaç uğruna haince ve şeytanca davranmak “ suçuyla idama mahkum edildi , kafası kesildi ve ibreti alem olsun diye Londra Köprüsü’den halka teşhir edildi. İdam edileceği kendine bildirildiğinde her zamanki güler yüzüyle şunları söyleyecekti; “Krala gönlüm borçlu kaldı. Bu berbat dünyanın acılarından beni böyle çabuk kurtarma yüceliği gösterdiği için.” Ardından More bir şölene gider gibi giyindi. Celladı yanına geldiğinde ona bir altın lira hediye verdi. Cellat geleneklere uyarak diz çöküp onu bağışlamasını dileyince celladı ayağa kaldırıp öptü. Başını kütüğün üstüne koydu. Sakalını yana çekti. Son şakasını yaptı; “Ne de olsa sakalım vatana ihanet etmedi. O da ölüm cezasına çarptırılmasın”
Aradan neredeyse 500 yıl geçti; insanlığa, bütün dillerde taht kuran “Yok-ülke ” anlamındaki “ütopya” kavramını armağan eden Thomas More ve eseri Ütopya, hafızalarda silinmeyen bir yer edindi. Thomas More, 1516 yılında, dostu Erasmus’a Ütopya’yı yazarken yüreğinin kabardığını söylüyordu. Ütopya, yalnız onun değil, okuyan herkesin yüreğini kabartıyor.
“Ütopya’da; her şeyin herkese ait olduğu bu yerde, insanlar, bütün ihtiyaçlarının karşılanacağından eminler. Orada zengin de yoktur fakir de. Kimsenin hiçbir şeyi yoktur, ancak herkes zengindir. Bundan daha büyük bir zenginlik olabilir mi? Günlük ekmeğin peşinde koşmadan, oğlunun sefalet içinde yaşayacağını düşünmeden, kızının çeyizi için endişe duymadan, herkesin; kadınların, çocukların, torunların, torunlarının torunlarının ve daha sonraki kuşakların mutlu bir yaşam süreceğinden emin olarak…”
1478 doğumlu Thomas Moore, Kral’a, hayatı pahasına da olsa hayır demesini bilen ve inançlarını hiç bir baskı altında değiştirmeyen bir kişiydi. Farklılıkları daha Üniversite eğitimi sırasında belirmeye başlamıştı. Oxford’da Grekçe ile tanışmış ve Grek düşüncesini yeniden araştıran İtalyan Rönesanssına sempati duymuştu. Bu eğilimi ailesi ve otoritelerin tepkisini çekince, dostu Erasmus’un da etkisiyle hukuku seçti. 1504 ise, parlamentoda – VIII.Henry’nin vergi isteğine karşı çıkan- muhalif bir üyeydi. 1514’de şövalye de oldu.
Kral, pek hoşlanmamakla birlikte, giderek popülerleşen, bilgisi ve tavırları ile sivrilen More’la ilişkilerini sıcak tutmaya çalıştı. Önce Adalet Bakanlığına getirildi More. Ancak, mahkemeye işi düşenlerden hediye almayı reddederek teamülleri çiğnedi! Ardından Kral’ın boşanma isteğini reddetti. Böylece sarayla arası açıldı ve 1532’de bakanlıktan istifa etti . Davet edildiği evlilik törenine de katılmadı. 1534’de VIII. Henry’nin parlamentodan geçirdiği “Üstünlük Yasası”nı da inançlarına ve hukuka aykırı bulduğu için kabule yanaşmadı ve kralın papadan üstün olduğuna dair yemin etmeyi reddetti. İpler gerilmiş, kılıçlar çekilmişti artık. Suçu idamı gerektirmiyordu, ancak yalancı tanıklıklarla “vatana ihanet ettiği” saptandı..! Tavrından vazgeçerse affa uğrayacağı söylendiği halde, inançlarını çiğnemedi, vicdanının sesine uydu ve başını cellada vermekten imtina etmedi (1535).
Kavram olarak Ütopya
Kuzey ülkelerinde Rönesans, İtalya’dan sonra başladı ve hemen reformla karışmış bir duruma geldi. Bu nedenle dinsel etkilenmişliği vardı, anarşist ve ahlakdışı değildi. Tersine sofuluk ve kamu erdemiyle ilişkiliydi. Bu akımın örnekleri aynı dönemde yaşamış ve arkadaş olan Erasmus ve Sir Thomas More’dur. İkisi de meslekten filozof değillerdi, sistematik her şeye karşı hoşnutsuzluğu temsil ediyorlardı ve Skolastiğe olan tepkiyi belirleyen de bu hoşnutsuzluktu.
Konuya balıklama dalmadan önce, sözcüğün sözlüksel bir tanımını vermek istiyorum. Ana Britanica’nın Ütopya maddesi şöyle ; “yaşayanlarına kusursuz bir düzen içinde var olma olanağı sağladığı kabul edilen ideal ülke”. Kelimenin çağrışımı ise, “olanaksız ölçüde idealist” reformcu görüşlere temel olmuştur (tabii buradaki idealizmi felsefi idealizmden ayırmak gerekiyor). Sözcük ilk olarak Sir Thomas More tarafından 1516 yılında telaffuz edildi. Terimi yunanca qu (değil) ve topos(yer) sözcüklerinden türeten More, olmayan yer anlamına gelen sözcüğü, bütünüyle akıl yoluyla yönetilen ortak mülkiyete dayalı bir kent devleti olarak betimledi.
Yani, ütopya üretilmiş bir sözcük, ama kavramsallaşması ile birlikte, beklenmedik bir etki yaratmış. Onun üstüne herkesin farklı anlamlar yükleyişi basit bir dilsel olanaksızlıktan değil, toplumsal tasarımlardaki karşıtlıklardan geliyor. Gündelik konuşmalarımızda hayalcilik gibi kullanıyoruz bu sözcüğü, ama felsefi, siyasi ve ideolojik kuruluşları biraz farklı. Oralarda hayal ve gerçek birbirine karışıveriyor. En büyük ve etkili ütopyalar olarak, çok ya da tek tanrılı, cennet ve cehennem tasarımlı dinleri, bu hayal ve gerçek karışımı için örnek olarak göstermek mümkün. Thomas Moore’un bu kavramı kullanışından önceki tarihsel dönemlerde de -adı din ya da felsefe olsa da- ütopyacı anlayışları bulup çıkartmak hiç de zor değil. Bu tarih neredeyse yazının/mağara resimlerinin tarihi kadar gerilere uzanıyor.
More’un Ütopyası
Thomas More’un “Ütopya”sı, roman sanatının henüz ortaya çıkmadığı o tarihlerde, bir anlatı metni olarak kurgulanmıştır ve Kolomb’un keşiflerinin etkisiyle yazılmış ilk kurgusal metin olması nedeniyle de ilginçtir. Ütopya, Güney yarım küresinde bir adadır. Hikaye, bu adada yaşamış bir gemicinin, ada halkının kurduğu düzeninin mükemmelliğini Avrupa’ya tanıtması biçiminde sürer. Böylece More, hem İngiltere’deki iktidarın mutlak olamayacağını belirtir, hem de olması gerekenleri işaret eder. Siyasi ve ekonomik hayatı yeniden kurgular.
“Ütopya”, devletin ilk mimari tasarım olarak da ilgiye değer; Bu ada devletinde, hepsi aynı plana sahip 54 kent var ve sadece başkentin planları değişik. Bütün cadde genişlikleri aynı (10 metre kadar). Herkesin evi aynı stilde. Evlerde bir sokak bir de bahçe kapısı var ve kilit yok. Herkes istediği eve girebilir, damlar da düzdür. Sahiplik duygusu olmasın diye 10 yılda bir ev değiştirilir. Köylerde her biri 40 kişiyi barındıran çiftlikler bulunur ve şimdi More’nun eşitliğinin sınırına geliyoruz, bu 40 kişiden ikisi köle! Her çiftlik yaşlı ve bilge olan bir kadın ve bir erkek tarafından yönetiliyor. Evlerin bile bu denli aynı olduğu adada elbette kılık ve kıyafet de belirlenmiş, herkes daha doğrusu her kategori yaz kış aynı türde giyiniyor. Bir giysi yedi yıl dayanacaktır. Çalışma sonunda giyilen yün harmaniyeler(pelerin) de aynıdır ve doğal yün rengindedir.
Tanıtımı More’un cümleleri ile sürdürürsek; “bizim toplumumuzda kadınlar, rahipler, hizmetçiler, dilenciler çoğunluk yararlı bir iş yapmaz. Zenginlerin varlığı dolayısıyla da gereksiz lüksler için çok emek harcanır. Ütopya cumhuriyetinde bunların önüne geçileceğinden çalışma 6 saat olarak belirlenmiştir. Eğer artık değer ortaya çıkarsa, günlük çalışma saati kısıtlanır. Aile ataerkildir. Evlenen oğul babasıyla oturur. Eve sığmazsa yeni bir eve aktarılınır. Kentler büyürse yeni bir kent kurulur. Hayvanların öldürülmesi, özgür yurttaşlar zalimliği öğrenmesin diye kölelere havale edilir. Yemek kamuya ait salonlarda yenir ve buradaki ayak işlerini de köleler görür. Evlenirken hem erkeğin hem kadının bakir olması esastır. Demirin olmadığı adada bunu sağlamak için dış ticaret yapılır. Savaş zaferleri ile övünülmez, ancak zorunluluk halinde savaşa girilir ve mümkünse paralı askerler tutulur. Altın ve gümüş birikimi savaş için yapılır. Gündelik hayatta ise altın ve gümüş oturak ya da hayvan zinciri olarak kullanılır ki nefret edilsinler. Mutluluğu zevkte bulan bir ahlak ve çilecilikten uzak bir dinsel tutum söz konusu. Kadınlar da rahip olabilir, rahipler onurlandırılır ama toplumda güç sahibi de değillerdir. Tanrıya inanmayanlar yurttaş sayılmaz ve siyasal yaşantıya katılmazlar ama hiçbir bakımdan rahatsız edilmezler. Sanki kendi geleceğini okumuşçasına, More, “Ütopya”sına, hırsızlığa ölüm cezası verilmesini eleştiren bir kanıtla başlar.
Her ütopya, kendi çağının toplumsal koşullarının bir eleştirisi niteliğini barındırır. Dinsel bir inançla, yaşanan kötülüklerden, Hıristiyanlığın başlangıcındaki eşitlikçi görüşlerle arınılacağı öğretisine inanan Thomas More, siyasi iktidarın tek elde toplanmasına ve sınıfsal imtiyazlara karşı çıkan bir metin yazmıştır. Ne var ki, ilk bakışta eşitlikçi görünen bu ütopyanın da altını kazıyınca, bir çok ütopyada olduğu gibi, bireyi yok sayan ve tek tipleştirici bir toplum mühendisliği ile karşılaşırız. Toplumda farklılığa yer yokmuş gibi görünür, ama yönetimle ilgili kişiler bilgililer arasından seçilir. Yani ütopik de olsa, bilginin topluma yayılacağı düşüncesi öne sürülmez. Buradan, soylu kesimin yoksul halkı ne denli küçümsediği çıkarılabilir. Toplumun en hümanist ve aydın insanları bile, toplum tasarılarında sınıf farklılıklarını bir biçimde ortaya koyuyorlar. Ancak, 1518 yılında yazılmış bu metni kendi dönemindeki düşünceler, yasalar ve inançlar eşliğinde değerlendirmek gerekir. Buradaki tek tipleştirmedeki abartı, dönemin soylularının debdebesi ve toplumun büyük yoksulluğuna bir tepkidir mesela.” A. Ömer Türkeş
ÜTOPYA VE THOMAS MORE’UN “ÜTOPYA” ADLI ESERİ
Hazırlayan: Rıza Öktem
İÇİNDEKİLER
ÜTOPYA
Giriş
Ütopyanın Tanımı ve Ütopya Üzerine Yorumlar
Thomas More’un Ütopia Eserinin Özeti
Thomas More’un Yaşamı
Ütopya’nın İçeriği
Ütopya’nın Birinci Bölümü
Ütopya’nın İkinci Bölümü
Sonuç
Kaynakça
ÜTOPYA
Giriş
Ütopya gerçekleşmesi mümkün olmayan ya da çok güç olan tasarımlar olarak tanımlanabilir. Ütopya aynı zamanda ütopyayı en iyi tarif eden Thomas More’un eserinin adıdır. Bu çalışmada hem ütopyanın genel tanımları üzerinde durulacak hem de Thomas More’un “Ütopia” eserinin incelenmesi yapılacaktır.
Ütopya’nın Tanımı ve Ütopya Üzerine Yorumlar
Gerçeklikle ilgisi olmayan siyasal ve toplumsal düzen tasarımı. Gerçekleşmesi olanaksız görünen tasarıma ütopya denir (Timuçin,1994,244). İdeal ya da yetkin toplum. İdeal bir toplum düzeni ya da yönetim biçimi ortaya koyan tasarıma da ütopya denir (Cevizci, 1996,691).
Bilinen ilk ütopya örneği Platon’un Devlet ve Yasaları’dır. Bu eserde olduğu gibi bir çok düşünür uygulamadaki toplum düzenine bakarak, ideal bir toplum düzeni arayışına girmişler ve düşledikleri bu ideal toplum tasarımını ütopya olarak nitelemiştir( Cevizci,1996,691) .
Ütopya tanımları üzerine üç grup tavır vardır.
Bu tavırlar şöyle sıralanmıştır ( Cevizci,1996,691):
1) Bir ütopyanın, ideal bir toplum düzeni ortaya koyduğu için gerçek bir değeri vardır. Tam olarak hayata geçirilmese bile ona bir şekilde yaklaşmak olanaklıdır.
2) Bir ütopyanın ideal bir toplum düzeni oluşturduğu ve varolan toplum düzenlerine değer biçerken kullanılacak bir standart sağladığı için gerçek bir değeri vardır. Bununla birlikte bu ideal düzeni tam olarak hayata geçirmek bir yana, gerçekte ona yaklaşabilmek bile söz konusu olmaz.
3) Ütopyalar gerçekleşme şansı olmayan, gerçekdışı, idealist ve bundan dolayı değersiz şemalardır.
Düşünce tarihinin belli başlı ütopyaları şunlardır ( Cevizci,1996,692):
a) Platon’un İdeal Devlet’i
b) Campanella’nın Güneş Ülkesi
c) Thomas More’un Ütopia’sı
d) Bacon’un Yeni Atlantis’idir.
Bu düşünürlerin ütopya yazmalarının belli başlı sebepleri vardır. Bu sebepler şunlardır ( Cevizci,1996, 692):
1) Filozofun yeni dünya, yeni dünyalar yaratma isteği. Kağıt üstünde bile olsa ütopya oluşturma tanrısal bir faaliyettir.
2) Varolan toplumsal kurumları tümüyle mahkum etme isteği,
3) Toplumsal düzen ve uyumla ilgili tüm doğruların bilindiği, bu bilgilerin, aktarılarak, gerçek ve yetkin bir düzenin kurulacağı iyimserliği.
Başlıca ütopya türleri şöyle sınıflandırılabilir ( Cevizci,1996,692):
1) Siyasi Ütopyalar Ütopia ve Devlet gibi
2) Yetkin ve ideal düzenler Ütoyası: Marx, Spencer Hegel
3) Korku Ütopyaları: Huxley (yeni dünya) Orwell (1984)
4) Dinsel ve marjinal grup ütopyaları.
5) İnsanın potansiyel güçlerinin gerçekleştirmesini amaçladığı ütopyalar (Schiller-Estetik Eğitim üzerine, Marcuse- Enas veUyguarlık)
Ütopyaları değersiz ve büsbütün yersiz gösterenler vardır. Ancak ütopyaların sosyolojinin, ahlaki düşüncelerin gelişmesine ve insan doğasının iyi anlaşılmasına çok büyük katkısı vardır. A. France adlı düşünürün dediği gibi; “Ütopya her ilerlemenin ilkesidir. Eskinin Ütopyacıları olmasaydı, insanlar bugün de mağaralarda sefil ve çıplak yaşıyor olacaklardı. İlk sitenin çizgilerini ütopyacılar çizdiler, iyiliğe açık gerçeklikler genel düşünürlerden çıkar” (Timuçin,1994,244).
Thomas More’un Ütopya Eserinin Özeti(Yazılış tarihi : 1515 –1516)
İngilizlerle – Flemenkler arasındaki ticaret sözleşmesi için Bruges’e giden İngiliz delegelerden biri de Thomes More’dur. Ütopia adlı yapıtı Bruges’te 1515 yılının Mayıs ayında yazılmaya başlanmıştır. İngiltere’ye döndüğünde bu eseri tamamlayarak 1516 da yayımlamıştır. Yapıt iki bölümden oluşur.Birinci bölümde, Avrupa’nın ve özellikle de İngiltere’nin ekonomik ve toplumsal koşulları eleştirilip kınanmaktadır. İkinci bölümdeyse, tam olarak bilinmese de Atlantik’te Amerika açıklarında hayali bir adada en iyi toplum tasarımı sergilenmektedir (Tunçay,1986,2).
Ütopia’da ceza kuramından, iyilik için öldürme korkusuna, iyi doğum biliminden, altın standardına, boşanma ve kadın haklarından din, eğitim ve çevrebilime kadar pek çok sorun tartışılır ve çözümler üretilir (Tunçay,1986,2).
Thomas More’un ütopya adlı eserini değerlendiren tarihçi ve düşünürler farklı dünyaları savunsalar da Ütopya’yı kendi düşüncelerini içeren bir yapıt olarak belirlemişlerdir.Bu görüşlerden bazıları şunlardır (Tunçay,1986,2-3) :
Kaytsky’ninde aralarında bulunduğu birçok sosyalist tarihçi Ütopya’yı ilk komünistçe yapıt olduğu kabul etmişlerdir. Burjuva tarihçileri Ütopya’yı Britanya emperyalizminin bir ön taslağı olarak görmüşlerdir. Edebiyat eleştirmenleri bir aydının iğneleyici denemeleri olduğunu düşünmüşlerdir. Hümanistler ise Ütopya’yı Hıristiyan Rönesanssının Programı ilan etmişlerdir.
Thomas More’un Yaşamı
7 Şubat 1478 tarihinde Thomas More Londra’da doğdu. O doğmadan bir yıl önce Londra’da ilk matbaa kurulmuştu. Denizciler uzak denizlere açılan yolculuklarıyla bilinmedik dünyalar, bilinmedik ülkeler bulmaya başlamışlardı. Coğrafi keşifler denen bu yolculuklar yalnız insanın iç dünyasına değil, içinde bulunduğu evrene de yeni boyutlar kazandırdı. Uzaklara giden bu gemiciler ilerde More’un hayal dünyasını etkileyecek, şekillendirecek kahramanlar olacaktı.
More sekiz yaşındayken dört yıl okuyacağı St. Antony okuluna kaydoldu, sonra İngiliz gelenekleri gereği bilgi ve görgüsünü artırmak için Kardinal Morton’un evine yerleştirildi. More bu evde çağın önde gelenlerin tanıma fırsatı buldu ve değişik konularda bilgi edinme olanağı buldu. İlerde Ütopya’da da anlatıldığı gibi Kardinal Mortan More için övgüye değer bir insandır. Kardinal’e göre More ise hayranlık duyulacak biridir. Hatta Morton bir gün More sofra kurarken yakınlarına çocuğu gösterip “Şu küçük yok mu, eşsiz bir insan olacak günün birinde, göreceksiniz” der. Kardinal Mortan More’u 14 yaşına geldiğinde Oxford’a gönderdi .Oxford’da Latince ve Yunancasın ilerletti. Ünlü hümanist felsefecilerden dersler aldı. O Oxford’da kalıp bu yöndeki çalışmalarını (Yunanca – Felsefe üzerine çalışmaları) sürdürmek isterken yargıç olan babasının ısrarlı baskıları nedeniyle hukuk öğrenimine başladı. 23 yaşında Baro’ya girdi. More tam bu yıllarda rahip olmayı da düşünmüştü. (1501-1505) Bu yıllarda bunu sadece düşünmemiş Charter House adlı manastıra kapanıp dört yıl boyunca bir keşiş gibi yaşamıştı. O her rahip adayı gibi sadece dua etmiyordu. Sürekli okuma ve yoğun bir çalışmada yapıyordu. Oruç tutarak, geceleri uyumayarak rahipliğe hazırlanıyordu. More rahip olmadı, ancak dine aşırı tutkusu yüzünden sıkı perhizler tuttu, kuru toprağın ya da kuru tahtanın üstünde yattı. Yastık olarak başının altında odun parçası koydu, geçenin 2’sinde kalktı, kamçılarla ve düğümlü iplerle zaman zaman bedenini cezalandırdı. Bedeninin isteklerini sıkı bir denetim altına almak için çıplak tenine sert bir kıldan yapılmış gömlek giymiş ve bu gömlek bedenini arasıra kanlar içinde bırakmıştı. Bütün bu olanlara rağmen More rahip olmadı.Kimilerine göre çağının din adamları, ahlak açısından gevşek davrandıkları, dinsel coşkularını yitirdikleri için caymıştı bu işten More. Büyük dostu Erasmus’a göreyse More “sevdalandığı için bu işten vazgeçmişti. İffetsiz bir rahip olmaktansa, iffetli bir koca olmayı yeğlemişti”. Kimilerine göre de More kiliseye çekilmemekle topluma ve yurduna, dolayısıyla tanrıya karşı görevini daha iyi yapacağı kanısındaydı (Urgan,2000,16-17).
Thomas More 1505’te evlendi. Evlendiği kızın adı Jane Colt idi. Aslında More üç kız kardeşle tanışmış, ortanca kıza aşık olmuştu. Lakin ortanca kızın ablasından önce evlenmesinin doğru olmayacağını, büyük kızın üzüleceğini düşünerek hoşlandığı kızdan vazgeçer ve ablasıyla evlenir. Jane Colt okuma yazma bilmeyen bir köylü kızıydı. More ona istediği kişiliği verdi. Kitaplardan hoşlanmayı, çalgı çalmayı öğretti O’na. Kendi yaşantısına uygun bir eş haline getirdi. Dört çocukları oldu. Kısa süre sonra Colt öldü. More yeniden bir dulla evlendi (Urgan,2000,18).
Erasmus’un anlattığına göre, More “ Ailesini kolayca yönetir, felaketler kavgalar yoktur evinde. Bir anlaşmazlık çıkarsa dakikasında uzlaştırır. Ne o kimseye düşman olur, ne de kimse O’na. Tüm ev halkı mutludur. Çocuklarının üstüne fazla düşerek keyfini kaçırmaz; ama hiçbir görevini de aksattığı görülmemiştir” (Urgan, 2000,19).
Erasmus ayrıca “doğa, Thomas More’dan daha tatlı, daha ölçülü ve daha mutlu bir dahi yaratmış mıdır acaba?” diye sorarak ona hayranlığını belirtir (Urgan, 2000,23).
Hem Erasmus hem de More Hümanist akımın içinde yoğrulmuş aynı değerlere inanmış insanlardı. Thomas More 25 yaşındayken Parlemento’ya girdi. Siyasal yaşamında hiçbir ödün vermeye yanaşmayacağı daha o sıralar anlaşıldı. Kralın haksız vergi toplamasına karşı çıkınca kralın hışmına uğradı. Saklanmak zorunda kaldı (Urgan,2000,24).
1509 yılında 32 yaşındayken yargıçlığa atandı. Dürüstlüğü ve yoksullara gösterdiği anlayış ve iyilik sayesinde ün saldı. Hiçbir yargıç o kadar çok sayıda davayı karara bağlamamış, More’unkiler kadar doğru yargılar vermemişti. Yargıçlığı sırasında yaptığı en güzel işlerden biri 1517 yılındaki “kötü Mayıs günündeki” tavrıydı. 1 Mayıs günü İngilizlerin geleneksel bayram günüydü. Yoksul halk o bayramda çektiği sıkıntıları ileri sürerek ayaklandı. Bu ayaklanmadan az kan dökülerek bastırılmasında en büyük etken More’un söyledikleri olmuştur. More’un bu rolünü halktan bir kadın şöyle açıklar:“ Onların silahlarıyla yapamadıklarını sen güzel sözlerinle fazlasıyla başardın” (Urgan,2000,24-25)
Thomes More 1529 yılında başbakanlığa eşit olan, Kralın vicdan bekçiliği sayılan, devlet mührünü elinde bulunduran Lordlar Kamarasının başkanlığına getirildi. O artık Lord Chancellor’du. Bu görevi yaklaşık iki buçuk yıl sürdü. Kralın yetkilerini kötü kullanmasını hazmetmeyerek ayrıldı. Ayrılırken yanında çalışan adamlara, “Aman ne güzel! Artık güneşe günaydın diyorum,devlete iyi geceler” diyerek ağır bir sorumluluktan kurtulduğunu anlatmaya çalışıyordu (Urgan, 2000,27).
More bu görevden ayrıldıktan sonra kendi dünyasına çekildi. Son yıllarını dünya kaygılarından uzak, ruhunun ölümsüzlüğünü düşünerek geçirmek istiyordu. Ne yazık ki bu gerçekleşmedi. Ömrünün son yılları en acı yılları oldu. İstediği üç şey vardı (Urgan,2000,29):
1) Hristiyan hükümdarlar arasında barış sağlanması.
2) Hz. İsa’nın kilisesinin sapıklıklardan arınıp birlik içinde yaşaması,
3) Kralın evlilik sorununun hayırlı bir sonuca bağlanması
Oysa o sıralar bu isteklerin tam tersi oluyorlardı. Hz. İsa’nın kilisesi ikiye bölünmüştü. Kral 1533’te gizlice Anne Boleyn’le evlenmişti. Kral 8. Henry kendinden önce tahtta bulunan abisinin ani ölümü üzerine O’nun eşi Catherina ile evlenmişti. Catherina Almanya ve İspanya’yı egemenliği altında tutan Şarken’in yeğeniydi. Ancak bir süre sonra Anne Boleyn’e tutulan 8. Henry yengesiyle evlenmesinin yasalara aykırı olduğunu bahane edip boşanmayı istiyordu. Ancak Katoliklerde Papa nikahı bozmadan boşanma gerçekleşemiyordu. Buna çok sinirlenen 8. Henry önce Oxford, Cambiridge gibi Üniversitelerin de aralarında bulunduğu Üniversitelerden boşanmasının dinsel yasalara sözde uygun olduğunu belirten bir ferman kopardı. Sonra da bir yasa çıkararak kendini İngiliz Kilisesinin başı ilan etti. Parlamentoya baskı yaparak bu kanunu çıkaran 8. Henry ayrıca ülkenin ileri gelenlerinin bu yasaya boyun eğeceklerine dair and içmeleri istemişti (Urgan,2000,29-30).İleri gelenlerden biri de Thomes More’du.Bu andı içmek Katolik olan ve Papayı Hristiyanlığın başı sayan Thomes More’un vicdanına aykırıydı. Ancak More olanlara sessiz kalmayı yeğledi. Ünü dünyayı sarmış bu adamın sessizliği Avrupa’nın her yanında çınlıyordu. More’un desteğini almanın kendini çok güçlendireceğini bilen Kral 8. Henry O’nun konuşmasını ve herkesin önünde Kralı İngiliz kilisesinin başı saydığını yemin ederek bildirmesini istiyordu. Ama More, Kralı İngiliz Kilisesinin başı saymaya yanaşmadı ve 1534 yılının Mart ayında yakın birkaç arkadaşıyla 15 ay boyunca, yani ölünceye kadar Londra kulesine kapatılarak hapsedildi (Urgan,2000,30).
More’un eşi ve kızları her ziyaretlerinde Kralın isteğini yerine getirip serbest kalmasını istediler. O bu isteklere hep direndi. “Her dürüst yurttaş, her şeyden önce kendi ruhuna kendi vicdanına saygı göstermelidir. Anlayın bunu.” diyerek bu istekleri reddediyordu (Urgan,2000,31).
Bütün bunlara rağmen More ikna olmayınca mahkemeye çıkarılmaya karar verildi. Eğer mahkemede inat etmez tutumunu değiştirirse affedileceği de bildirildi. Mahkeme savcısı; Kralın savcısı olarak ünlenen Riclithi Rich ile More arasında şöyle bir diyalog geçeti (Urgan,2000,33):
- Siz akıllı bir adamsınız. Ülkenin yasalarını da biliyorsunuz. Eğer parlemento beni kral ilan ederse, siz beni kral kabul eder misiniz?
More “Evet” dedi.
Richi
- Peki ya parlemento beni Papa ilan ederse, siz beni papa olarak kabul etmez misiniz?
More bu soruya soruyla karşılık verir.
- Tutalım ki, Parlamento bir yasa çıkardı Tanrı Tanrı değildir. diye. Siz Mr. Rich tanrıyı yok mu sayacaksınız o zaman?
Rice bu soruya şu yanıtı verir.
- Böyle bir yasa hiçbir parlamentodan geçmez,
- Tanrı tanrı değildir diyemeyen parlemento, Kralı da Hristiyan kilisesinin başı yapamaz.
More’un yargılanması bu konuşma üzerine 15 dakika sürdü. More” kötü bir amaç uğruna haince ve şeytanca davranmak “ suçuyla idama mahkum edildi (Urgan, 2000,34).
6 Temmuz 1535 sabahı idam edileceği kendine bildirilince her zamanki güler yüzüyle şunları söyleyecekti; “Krala gönlüm borçlu kaldı. Bu berbat dünyanın acılarından beni böyle çabuk kurtarma yüceliği gösterdiği için. O’na her iki dünyada da dua edeceğim.” Ardından More bir şölene gider gibi giyindi. Celladı yanına geldiğinde ona bir altın lira hediye verdi. Cellat geleneklere uyarak diz çöküp onu bağışlamasını dileyince celladı ayağa kaldırıp öptü. Başını kütüğün üstüne koydu. Sakalını yana çekti. Son şakasını yaptı;”Ne de olsa sakalım vatana ihanet etmedi. O da ölüm cezasına çarptırılmasın” Ölmeden önceki son sözleri,“Krala hizmet eden, ama kraldan önce Tanrıya hizmet eden bir insan olarak ölüyorum” oldu (Urgan, 2000,34-35).
More’un ölümünü sonradan birçok aydın kendi penceresinden şu şekilde yorumladı (Urgan,2000,37):
Sidney Lee’ye göre More, papalık kavramına inançla, Rönesans’a inancı uzlaştırmak istemiş, bu umutsuz dava uğruna hem dehasına, hem de yaşamına kıymıştır. Paul Turner; “More söz ve düşünce özgürlüğünün olmadığı İngiltere’de, düşüncenin suç sayılmayacağına inandığı için ölümü göze aldı” der. Chambers “O Yalnız Katolik Kilisesinin birliği için değil, insanların inanmadıkları şeylere yalan yemin etmeleri uğuruna, yani vicdan özgürlüğü uğruna öldü. Katusyk’e göre ise “More bir kralın aklına esti diye inançlarından vazgeçmeye yanaşmayıp idam sehpasına çıkmakla, kişiliğinin yüceliğini kanıtladı.
Başlıca Eserleri
Kral III Richard’ın Tarihi (1513-1518)
Ütopya (1516)
Tyndals’ın Yanıtlarına Tekzip (1532)
Savunma (1533)
Fatih (1533)
Acıya Karşı Bir Yatıştırma Diyaloğu (1534)
Ütopya’nın İçeriği
Ütopya’nın Birinci Bölümü
More’un unutulup gitmesini engelleyen en büyük eseri 1915-16 yıllarında yazdığı ütopya adlı eseridir.
Ütopya iki bölümden oluşmuştur. Latince yazılmış olan ütopya iki yılda tamamlanmıştır. More önce Ütopya’nın ikinci bölümünü sonra birinci bölümünü yazmıştır. More düşlediği kusursuz düzeni ikinci bölümde anlattıktan sonra kendi ülkesindeki ve tüm Avrupa’daki durumu Ütopya’daki düzenle karıştırıp ne kadar berbat olduğunu da birinci bölümde anlatmıştır. More okuyucularına adeta “bir şu Ütopia’ların, bir de bizim şu halimize bakın” mesajını vermek istemiştir (Urgan,2000,39).
Ütopia’nın anlamı “hiçbir yerdir.” Bu herkes tarafından bilinmesine rağmen More öyle bir yer varmış gibi anlatır. Ütopia’nın baş kahramanlarından Ropheal Hythloday gevezelik eden anlamına gelir. Bir gemici olduğu, sanki gerçekten yaşadığı ve More’un onunla konuştuğu gibi gösterilmeye çalışılır. Ütopia bir adaydı ve bu adanın nerde olduğu tam bilinmiyordu. Ayrıca adanın Anyder adlı bir nehri vardı. “Anyder” ise suyu olmayan anlamına geliyordu (Urgan,2000,40).
More Anters kentine gittiğinde orada Peter Giles ile tanışır. Daha sonra Notre Dame da Peter Giles More’u bir gemiciyle tanıştırır. Bu gemici, Portekizli, Latince ve Yunanca’yı çok iyi bilen gençliğinde varını yoğunu kardeşine bırakıp dünyayı dolaşma sevdasına kapılan, America Vespuci gibi Amerika kıtasını keşfeden bir denizciyle kader birliği yapan Rapheal Hythoday’dır (Urgan,2000,40).
Raphael, Thomas More’un düşlerini dile getiren onun yerine onun gibi konuşan hayali bir kahramandı. Rapheal dünyayı gezerek birçok yer görecek gördüğü yerlerin kötülüklerini ve acımasızlıklını anlatacak ve en sonunda bu olumsuzlukların dışında ideal ve adil bir düzen sunan Ütopia adasına demirleyecekti. Yani Rapheal bütün dünyayı gezmiştir ancak Ütopia adasında kusursuz bir devlet görmüştür. Bu kusursuz düzeni ikinci bölümde anlatacağı için birinci bölümde başka konulardan konuşulur.
Rapheal’in anlatımıyla More’un krallara bakışı şöyledir “Barış Avrupa Krallarının umunda değildir. Onlar kan dökerek ülkeleri ele geçirirler sadece. Kralların danışmanlarına gelince onlar daha yüksek mevki kapmaktan, keselerini altınla doldurmaktan başka bir şey düşünmeyen metelik etmez dalkavuklardır.” (Urgan,2000,42).
More ülkedeki yoksulluğun nedeninin soylular olduğun belirtir. Soyluları bal vermez arılara benzetir. Onların başkalarının alın teriyle geçinen, topraklarında yaşayanların derilerini yüzen caniler olduğun belirtir. İngiliz zenginlerinin bencilliğinin yasalarla önlenmesi gerektiğin belirtikten sonra “Toplum her insana eşit bir güvenlik sağlamalıdır. Bir insan para çaldı diye öldürülmemelidir. Çünkü tanrı bir insanın değil bir başka insanın öldürmesini, kendisini bile öldürmesini yasaklamıştır. Oysa biz yasaların gölgesine sığınarak bir birimizi boğazlıyoruz,” (Urgan,2000,43).
More’un yaşadığı dönemde Kral tanrının yeryüzündeki temsilcisi sayılırdı. Ulu bir varlık olan kral için her şey feda edilebilirdi. Kral, canı isterse ülkenin tüm varlığına el koyar, özel vergilerle halktan para toplayabilir, sıkıntı çekmemek için her şeyi yapabilirdi. Onun baskı ve haksızlığa uğrama hakkı yoktur, olmamalıdır. Ama Rapheal daha doğrusu More böyle düşünmemektedir. “Kralın en kutsal görevi kendinden önce halkın mutluluğunu düşünmektir. Zorba kralın tahtta oturmaya hakkı yoktur. Halkın acıları, iniltileri ortasında keyif sürmek, krallık değil, zindan bekçiliği demektir” (Urgan,2000,44).
Thomas More Ütopia’nın birinci bölümünde mülk sahipliğinden de yakınır. Memleketin zenginliğinin eşit dağıtılması gerektiği, mülkiyet hakkı toplumun temeli oldukça en kalabalık ve yararlı sınıfın yoksulluk açlık, umutsuzluk içinde yaşayacağını ısrarla belirtir. Ütopia’nın birinci bölümü özetle; İngiltere’deki akılsızlık ve bağnazlığı vurgular. Baskılarını zorbaca sürdüren kraldan, kargaşa içinde yaşayan bir toplum, vicdan özgürlüğünün ve dinsel hoşgörünün olmadığı bir ortam, sadece üst tabakanın yaralandığı eğitim hakkı, küçük bir azınlığın zengin ve varlıklı olduğu, çoğunluğun yoksul ve çaresiz olduğu bir düzen bu bölümün ana fikrini oluşturur. Ayrıca bu düzenin tam karşıtı bir düzenin ipuçlarına da bu bölümde verilir.
More birinci bölümü Rapheal’den Ütopia adasını en ince ayrıntılarına kadar anlatmasını isteyerek bitirir. Rapheal- More arasındaki sohbete yemek yemek için ara verilir. Yemeğin ardından bahçeye çıkılır ve ikinci bölümün içeriğini oluşturacak sohbet başlar (Urgan,2000,45).
Ütoya’nın İkinci Bölümü
İkinci bölümde Rapheal daha doğrusu More sanki gerçek bir yermiş gibi, sanki kendisi orayı gözleriyle görmüş gibi Ütopia’yı ayrıntılı olarak anlatır.
Ütopia eskiden ada değilmiş. Burayı akıllı ve erdemli Kral Utopus kurmuştur. Bu adada biri diğerinden 24 mil uzakta olan 54 tane güzel kent vardır. Başkent, adanın tam ortasında bulunan Amaraute’dir. Amaraute herkesin rahatça ulaşacağı temiz ve düzenli bir kenttir. Ütopia’da evler taş ve tuğladan üç katlı olarak yapılmıştır. Her evin büyük bahçeleri vardır. Bu bahçelerde çeşit çeşit ağaçlar, yararlı bitkiler ve çiçekler vardır. Bahçeler ve evler arasında duvarlar yoktur. Kapıların kilidi de yoktur. Hiç kimsenin özel bir malı yoktur. Ne varsa herkesin malı olduğu için isteyen başkasının evine, bahçelerine girebilir. Ayrıca her on yılda bir kurayla evler değiştirilir. Başka eve taşınırlar (Urgan,2000,47,48).
Ütopia’da kent dört parçaya bölünmüştür. Her bölgede bir çarşı vardır. bütün ihtiyaç maddeleri bu çarşıda depolanır. Besin maddeleri çarşıya gelmeden pisliği ve bulaşıcı hastalığı önlemek için kentin dışındaki akarsuda yıkanırdı. Ütopia’lılar acıma duygularının kan döke döke körleşmemesi için yenilecek hayvanları kendi vatandaşlarına kestirmezlerdi. Her evin başı çarşıya gidip istediği kadar besin alabilirdi. Hiç kimsenin gerektiğinden fazla eşya ve yiyecek alması aklından geçmezdi. Yöneticiler bölgeleri dolaşır maddelerin kıt olduğu yerlere diğer yerlerden aktarım yaptırırlardı (Urgan, 2000,48).
Ütopia’da sofralarda yalnız kız çocukları değil erkek çocuklarda hizmet görürdü. Sofrada taşkınlık yapılmasın diye her gencin yanına bir yaşlı oturtulurdu. Gençlerin düşüncelerini çekinmeden açıklamaları serbestti. Gerçek bir demokrasinin olduğu Ütopia’da herkes aynı giyinir, ancak bekarlarla ,kadın erkek ve evlilerin giyimleri arasında çok küçük farklılıklar olabilirdi (Urgan,2000,49).
Ütopia’lılar güzelliğe önem verirler ancak yüzlerini gözlerini boyamayı, altınlar, inciler,elmaslar takmayı pek gülünç bulurlar.Ütopia’lılar inci ve elmaslara aldırmaz, altına da öneme vermezler. Onlara göre bunlar az bulundukları için değerlidirler. Oysa sevgi dolu bir ana olan doğa, hava, su, bitkiler gibi yararlı ne varsa yeryüzüne bırakılmış, bu yararsız nesneler ise toprağın derinliklerine gömülmüştür. Altını rezil etmek için, fırsat kollayan ütopyalılar onları suç işleyenlerin boynuna zincir, parmaklarına yüzük, kulaklarına küpe olarak takarlardı. Ada halkının gözlerini kamaştırmak için, altın takan elçiler Ütopyalıların maskarası olur alaya alınırdı (Urgan,2000,49-50).
Ütopya’da yönetim demokratikti. Her kentte otuzar aile yılda bir, gizli oyla bir yönetici seçer. Bu yöneticiler de halkın gösterdiği 4 aday arasından gene gizli oyla kent başkanını seçerler. Halk kent başkanını beğenirse değiştirmek zorunda değildir. Başarılı olmayan yönetici bir dahaki yıl seçilmezdi. Kent başkanları bir araya gelir kurultay oluşturur, bu kurultay 3 günde ve gerektiği zaman toplanarak ülkenin durumunu gözden geçirip gerekli kararları alırdı. Bu kurultayın kararlarını denetleyen bir kurultay daha vardı. Yılda bir toplanan bu kurultay 54 kentten seçilen gün görmüş üç yaşlı kişiden oluşturuluyordu (Urgan,2000,50)
Ütopya’da fazla yasa yoktur. Zaten yasaya da ihtiyaç yoktur. Varolan yasalara karşı koymak kimsenin aklından geçmez. Çünkü bu yasaların doğruluğunu herkes kabul eder. Yargıçlar Ütopya’da baba gibi görülür. Herkesin kendini savunması daha doğru sayıldığından avukata ihtiyaç yoktur. Eğer avukatlar olursa yasalara karşı hile yolları da oluşur (Urgan,2000,50).
Ütopya’da suçu düpedüz işlemekle, tasarlamak arasında fark yoktur. İkisinin cezası aynıdır. “Kötülük yapmak isteyenler sadece karşısına bir engel çıktığı için bu kötülüğü yapmamışlarsa niçin suçlu sayılmasınlar” diye düşünür Ütopya’lılar.Her şeye rağmen suç işleyen olursa o suçluların boynuna utanç simgesi olan altın takılır, köle muamelesi yapılırdı. Köleler yenilecek hayvanları kesen, zahmetli ve ağır işleri görürlerdi. Ütopia’da köle olanlara daha ağır şartlar uygulanırdı. Ütopya’da ölüm cezası da yoktu. Köle olarak cezalandırılıp doğruya iyiye yönlendirilip yeniden topluma kazandırma amaçlanırdı (Urgan,2000,51).
16. yy İngiltere’sinde Avrupalıların çoğu aylak aylak gezerken Ütopia’da hiçbir ayrım yapılmadan herkes çalışmak zorundaydı. Sadece sağlık engeli olanlar çalıştırılmazdı. Herkes her işte çalışırdı. Hem erkek hem kadın, tarımla uğraşır, zanaatkarlık yapar, askere gider ve okur yazardı (Urgan,2000,51).
Ütopia bir tarım ülkesidir. Her kentin yakınlarında tarıma ayrılmış büyük alanlar vardır. Ütopia’lılar bu çiftliklerde dönüşümlü olarak çalışırlar. Böylece köye yerleşmiş bir köylü sınıfı ve şehirde yaşayan şehirli sınıfı yoktu.Ütopya’da herkes çalışmak zorundadır. Ancak hayvan gibi çalışmak yoktur. Üç saat sabah, üç saat öğleden sonra olmak üzere günde 6 saat çalışılır. Öğlen iki saat dinlenilir. Yöneticiler çalışmaları denetler. Aylaklığa izin vermezler. Herkesin çalıştığı bir toplumda çalışma saatleri az olacak ve böylece insanlar kafalarını geliştirmeye zaman bulacaklardır (Urgan,2000,52).
Ütopya’da yaşlılara ve hastalara özenle bakılır. Her kentin dışında dört tane hastane vardır ve ihtiyacı karşılayacak büyüklük ve düzendedir. Hastanede bakım çok iyidir. Burada hastalara karşı en önemli tutumlardan biri de iyileşmesi mümkün olmayacak hastaların fazla acı çekmelerini önlemek için ölmelerini doğru bulmaktadır. Ruhun ölümsüzlüğüne inanıldığı için kişiye telkinde bulunulur, eğer kişi ölmek isterse bir uyuşturucuyla hayatına son verilirdi. İstemeyen kişinin ölümüne izin verilmez. İntihar eden kişilere ise iyi gözle bakılmaz cesedi pis bir bataklığa atılır (Urgan,2000,53-54).
Ütopia’da kızlar 18, erkekler 22 yaşından önce evlenemezlerdi. Evlenmeden önce cinsel ilişki yasaktı. Bu yasağa uymayanlar olursa ömür boyu bekarlık cezasına çarptırılırlardı.Ütopia’da kadın-erkek eşittir. Evlenmeye niyetlenen çiftler yaşlı bir kadın ve erkeğin denetiminde çırılçıplak birbirlerine gösterilirlerdi. Ütopya’da boşanmada sınırlıydı. Sadece eşleri tarafından aldatılanlara yeniden evlenme hakkı tanınırdı. Aldatma suçu yinelenirse cezası ölümdü (Urgan,2000,55-55).
Ütopia’da öğretmenler çocuklara sadece bilgi vermezler. Onlara önce doğru dürüst düşünmesini öğretirler. Doğru ahlakın ancak doğru düşünceden doğabileceğini bildikleri için sadece yönetici ve bilimle uğraşanların değil, tüm yurttaşların gerçek anlamda aydın kafalı olmalarını sağlamak gerekli görülürdü (Urgan,2000,56).
Ütopya’lılar çalışma saatlerinden sonra istediğini yapabilirler. Orada meyhane, kumarhane bulunmadığı için kötü işlerle boşuna zaman harcamanın imkanı yoktur. Herkes doğuştan ölüme kadar eğitimin gerekli olduğuna inanır. Bilim sanat toplumun ortak malıdır. Ütopya’lılar Roma ve Mısır bilimi sanatı üzerine her şeyi bilirler. Hristiyanlık dininin gereklerini yerine getirirler (Urgan,2000,56-57).
Savaş onlar için hayvanca bir iştir ve tiksindiricidir. İnsanların kanını dökerek elde edilen zaferlerle övünülmez, utanç verici bulunur. Ütopya’lılar ülkelerini savunmak zorunda kalırsa akıllarıyla savunma yaparlar. Ütopia’lılar dış ticarette kazanıp ülkelerinde dokunmadıkları para ve altınları savaşın pis işlerinde kullanırlar. Savaş başlar başlamaz düşman ülkenin en kalabalık yerlerine ve savaş meydanlarına ilanlar asılır, onların krallarını öldürenlere büyük paralar, öldürmeyip getirenlere ödülün iki katı, kendileri teslim olanlara ise bütün ödüllerin verileceği ve canının bağışlanacağı bildirilir. Ütopia’lılar sadece kendilerinin değil düşmanlarının da acı çekmesini istemezler. Eğer bütün bunlara rağmen savaş kaçınılmaz olursa kendileri savaşmaz paralı askerler tutarlar. Buna rağmen de ülkeleri tehlikeye düşerse gönüllü olan herkes kadın-erkek fark etmeden savaşılır. Onlar savaşı öç almak için yapmazlar. Şehirleri yakıp yıkmazlar. Eğer savaşı kazanırlarsa sadece karşı devlete savaş masraflarını ödetirler (Urgan,2000,57-59).
Ütopya’da hiçbiri hor görülmeyen bir çok din vardır. Kimi güneşe, kimi aya, kimi bir gezegene veya kişiye tapabilir. Ama Ütopia’lıların çoğu tek tanrıya inanır. Bu tanrı dünyaya egemendir. Akılla dini hiçbir zaman bir birbirinden ayırmazlar. Falcılığa ve yıldızlara inanmaya pirim verilmez. Her şeyin başı doğadır. Doğada aklın çözemeyeceği şey yoktur. Aslolan akla göre yaşamak ve düşünmektir. Adanın en eski yasası olan “kimse dininden dolayı kötülenemez” maddesi en ciddi uygulanan maddedir. Herkes inandığı dinin propagandasını yapabilir ama başka dini kötüleyemez. Din adamları sadece dua etmez, hastalara bakar, bataklıkları kuruturlar.O çağda Avrupa’da boş inançlar aşılayan sayısız din adamları varken Ütopia’da sadece 13 rahip ve bir baş rahip vardır. Rahipler gizli oyla halk tarafından seçilir. Rahipler evlenebilir de. Hatta dul ve yaşlı kadınlar da rahip olabilirler. Rahipler kesinlikle devlet işlerine karışmazlar. Ütopia’lılar dinsel törenlerde kurban kesmezler Ütopia’lılar dinin ayırıcı yönlerini kullanmazlar, birleştirici yönleriyle tapınaklarda ibadet ederler. Tapınaktaki ibadet ortak bir duayla sona erer.Ruhlarının yaşayacağını bildikleri için ölümden korkmazlar. Bir yakını ölen asla ağlamaz. Ölünün cenazesi şölen havasında neşeli şarkılarla kaldırılır (Urgan,2000,59-63).
Hem toplumsal, hem kişisel mutluluğa varmak isteyen Ütopya’lılar için hoş yaşamak, dünyanın tadını çıkarmak iyi bir şeydir. Hem kendileri hem de başkaları için diye düşünürler. Bütün insanlar yaşamın sevinçli sofrasına ortakça oturmalı ve dünyanın tadına varmalıdır. Ütopya’da kasaplık yasaktır. Avcılık da yoktur (Urgan,2000,63).
Thomas More eserini övgüyle bitirir.Ütopya’dan başka yeryüzünün hiçbir yerinde böyle erdemli insanlar ve kusursuz toplum yoktur. Ütopya’da hiç kimsenin parası, mülkü yoktur ama; geçim derdi de yoktur. Kendisinin ve gelecek nesillerinin kaygısını duymadan mutludur insanlar.Avrupa’da devlet denilen şey bu değildir. Avrupa’da devlet zenginlerin yoksulları öldüresiye sömürmek için düzenledikleri suikastten başka bir şey değildir (Urgan,2000,64).
More Ütopyasını bir özlemini dile getirerek noktalar:“Şunu da saklamayacağım ki, Ütopia devletinin birçok özelliklerini bizim kentlerimizde görmeyi isterdim. Bir umuttan çok bir dilektir bu” (Urgan,2000,65).
Sonuç
Ütopia’da acılar ve haksızlıklar ortadan kaldırılmıştır. İnsanlar eşit ve özgür yaşıyorlardır. Kralın baskıları da yoktur, soyluların lüks tutkusu da… Görevlileri parayla satın almak da mümkün değildir. Savaş naraları atan, dinsel baskılar yapan yöneticiler de yoktur.” Kısacası ütopya; bir düş ülkesi, bir mutluluk diyarıdır (Dündar, 1996).
Bütün bu belirlemeler sonucunda Thomas More’un Ütopya’sında bir tasarım vardır. Bu tasarım bir adada kurulmuştur. Bu adada adaletli düzen düşleri vardır. Özel mülkiyet her türlü kötülüğün kaynağıdır. Adada özel mülkiyet de parada yoktur. orada herkes emeğiyle yaşama katılır. Ütopyalılar ürettiklerini ortak depoda biriktirir ve gerektiğinde kullanırlar. Bu adada tam anlamıyla demokratik bir düzen vardır.
Kaynakça
Cevizci, A. (1994). Felsefe Sözlüğü. BDS Yayınları.
Timuçin, A. (1996). Felsefe Sözlüğü. Ankara: Ekin Yayınları.
Tunçay, M.(1986). Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi. Ankara:Teori Yayınları.
Urgan, M. (2000). Ütopia . Ankara: İş Bankası Yayınları.
Dündar, C. (1996). “Devler Ülkesindeki Ada(m)”. Milliyet. 26 Mart.
Kitaplığım: Sayfa-1 Sayfa-2 Sayfa-3 Sayfa-4 Sayfa-5
Hiçbir yazı/ resim izinsiz olarak kullanılamaz!! Telif hakları uyarınca bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek şartıyla siteden alıntı yapılabilir.
© 1998 Cetin BAL - GSM:+90 05366063183 -Turkiye/Denizli
Ana Sayfa / Index / Roket bilimi / E-Mail / Rölativite Dosyası
Time Travel Technology / UFO Galerisi / UFO Technology/
Kuantum Teleportation / Kuantum Fizigi / Uçaklar(Aeroplane)
New World Order(Macro Philosophy) / Astronomy