Genel Görelilik, kara delikleri, uzay ve zamanın kütle ve enerji tarafından eğilip bükülebildiğini, zaman ve uzay algısının her gözlemci için farklı olabileceğini; Kuantum Fiziği ise bir parçacığın konumunun ve momentumunun ölçülene kadar belirsiz olduğunu ve ölçtüğümüzde belli olasılıklar dahilinde belli bir konumda ya da momentumda olduğunu gösterdi. Böylece evrenin sandığımızın aksine aslında deterministik bir yapısı olmadığını anladık. Genel Görelilik ve Kuantum Fiziği’nin birleşiminden “Her Şeyin Teorisi”ne aday olan teorilerle birlikte, paralel evrenlerin ve membranların varlığını keşfettik. Bu yazıda Özel Görelilik’in uzay ve zaman hakkında nasıl sonuçlar ortaya koyduğunu anlatacağız, üstelik bu sonuçların en az paralel evrenler ve bükülen uzay-zaman kadar önemli olduğunu düşünüyoruz.


İlk önce Özel görelilik kavramının ne olduğunu bilmemiz lazım. Newton doğmadan önce Galileo Galilei, kendi görelilik ilkesini geliştirmişti. Bu ilkeyi anlamak için camları perdeyle kapalı ve henüz yolculuğa başlamamış bir trenin içerisinde elinizde bir topla oturduğunuzu hayal edin. Topu dik açıyla yukarı atarsanız, dik olacak şekilde aşağı düşer. Peki, bu sefer trenin yolculuğa başladığını ve belirli bir hızda gittiğini hayal edin. Ancak tren giderken hiçbir şekilde ses çıkarmıyor, sağa veya sola dönmediği için de ivmelenme olmuyor. Topu dik açıyla tekrar yukarı atın. Tren hareket etmediğinde olduğu gibi, top yine dik açıyla yere düşecektir.


Eğer her iki durumda da topu yukarı attığımızda aynı şekilde aşağı düşüyorsa trenin hareket edip etmediğini hangi deneyle test ederiz? Unutmayın camlar perdeyle kapalı, bu yüzden dışarı bakamıyoruz. Cevap, aslında bunu test edemeyeceğimizdir. Çünkü gerçekte mutlak bir referans sistemi yoktur. Trenin içindekine göre tren durağan iken; istasyonda bekleyen bir insan için tren hareket ediyor olabilir. Her iki referans sistemi de kendi perspektiflerine göre haklıdır ve her iki referans sisteminde de fizik yasaları aynıdır. Newton, kendi yasalarını ortaya koyduğu zaman, bu yasalar görelilik ilkesi ile uyum gösteriyordu; yani Newton yasaları, her gözlemci için aynı çıkıyordu.

Ancak James C. Maxwell, elektro-manyetizma yasalarını matematiksel anlamda ortaya koyduğunda, bu yasalar artık Galileo’nun görelilik ilkesiyle uyuşmamaya başladı. Bu uyumsuzluğu anlamak için elinizdeki topun yüklü olduğunu ve topu hızla ileri doğru attığınızı hayal edin. Yüklü bir cisim hareket ettiği zaman manyetik alan yaratır. Diyelim ki, topun yükü ve hızından yola çıkarak manyetik alanını hesapladınız. Bunu istasyonda duran bir gözlemci aynı biçimde hesaplamaya kalktığı zaman, manyetik alanın değerini farklı bulur. Kısacası; Maxwell yasaları, Newton yasalarının aksine her referans sistemi için aynı sonuçları vermiyordu.


Bunun yanı sıra, Michelson-Morley Deneyi ışık hızının kaynaktan bağımsız olduğunu ortaya koyuyordu. Örneğin, Dünya üzerindeyken Dünya’nın döndüğü yöne doğru bir ışık huzmesi gönderiyorsunuz, Dünya’nın hızına V, ışığın hızına C dersek; gönderdiğimiz bu ışık huzmesinin hızı Galileo denklemlerine göre C+V olmalıdır. Aynı şekilde dünyanın döndüğü yönün aksine bir ışık huzmesi gönderirseniz Galileo denklemlerine göre, bu huzmenin hızı C-V olmalıdır. Ancak Michelson ve Morley, yaptıkları deneylerin sonucunda, her iki ışık huzmesinin hızını C olarak hesaplamışlardır.

Albert Einstein’ın 1905’te yazdığı “Hareket Eden Cisimlerin Elektrodinamiği Üzerine” adlı makalesinde ışık hızının her iki gözlemci için sabit olması aksiyomunu kullanarak Maxwell yasaları ve görelilik arasındaki anlaşmazlığı çözdüğünü gösterdi.



Özel görelilik teorisinin mimarı, Einstein.

Ancak Einstein’ın ortaya attığı yeni denklemler, Galileo’cu göreliliğe göre olağanüstü sonuçlar veriyordu. Hareket eden bir gözlemci için zaman; durağan bir gözlemci için aktığından çok daha yavaş akıyordu. Ayrıca hareket eden gözlemci için uzaydaki iki nokta arasındaki uzaklık, durağan bir gözlemciye göre daha kısaydı. Daha sonraları “Bir Cismin Eylemsizliği Enerji İçeriğine Bağlı Olabilir mi?” adlı makalesinde Einstein, Özel görelilik yoluyla enerji ve madde arasında bir ilişki olduğunu ve durağan bir cisme enerji verdiğimizde E/c2 kadar kütle kazandığını göstermiştir.

Ancak özel göreliliğin başka bir sonucu daha vardı: Olaylar arasındaki zaman sıralamasının gözlemciler için farklı olabilmesi durumu. Diyelim ki, yanınızda bir saat ve bir harita var. 1’inci olay gerçekleştiğinde bu olayın ne zaman ve nerede gerçekleştiğini bir yere not edin. Ardından birkaç saniye sonra 2’inci olay gerçekleşsin ve yine aynı şekilde elinizdeki saat ve harita ile bu olayın ne zaman ve nerede gerçekleştiğini not edin. Şimdi ışık hızına yakın hızda sağa doğru giden bir uzay gemisi hayal edin. Özel Görelilik Kuramı’na göre bu uzay gemisi içindeki biri, 2’inci olayın 1’inci olaydan önce gerçekleştiğini gözlemleyebilir.

Bu olayı daha net anlayabilmek için uzay-zaman diyagramlarıyla görelim.


Dik olan eksen zamanı(t), yatay olan eksen ise uzayı(x) temsil eder. Yukarıda gördüğünüz üzere, sizin gözlem çerçevenize göre 1’inci olay, 2’inci olaydan önce gerçekleşmiştir. Bir de özel göreliliğe göre ışık hızına yakın giden uzay aracındaki gözlemci için eksenler ve sıralama nasıl oluyor, onu da görelim.
 


Yukarıda t: Hareket eden gözlemcinin zaman ekseni; x: Hareket eden gözlemci için uzay eksenidir. Sizin gözlem çerçevenizde 2’inci olay, 1’inci olaydan daha yukarıda zaman eksenini kestiği için “2’inci olay, 1’inci olaydan sonra gerçekleşmiştir” dersiniz. Fakat uzay aracındaki gözlemci için 1’inci olay, 2’inci olaydan sonra gerçekleşmiştir.

Peki kim haklı? Gerçekte hangi olay önce gerçekleşiyor? Her iki gözlemci de haklı. Olayların hangi sırayla gerçekleştiği her gözlemci için değişken bir kavramdır. Sizin için geçmişte A olayı olmuş, şimdi B olayı oluyor ve gelecekte C olayı olacak olabilir. Başka bir gözlemci için ise, C olayı olmuş, B olayı oluyor, A olayı olacaktır.

Ancak dikkat ederseniz yukarıdaki örnekte de olduğu gibi, sizin için geçmişte olan A olayı, başka bir gözlemci için gelecektedir. Yani henüz olmamıştır. Bu nedenle “geçmiş, şimdi ve gelecek” kavramları her gözlemci için farklı olabilir. Buradan sonuçla diyebiliriz ki;

1) Evrensel olarak geçmiş, şimdi ve gelecek diye bir kavram yoktur. Her gözlemci için bu kavramlar değişebilir ve her gözlemcinin perspektifi diğerleri kadar doğrudur.

2) Geçmiş yok olmamıştır; gelecek ise önceden vardır. Çünkü bizim için gelecek, başka bir kişi için şimdi veya geçmiş olabilir.

Ancak burada iki ayrı gerçeklik varmış gibi düşünmemek gerekiyor. Gerçekte belli bir sırayla gerçekleşen olaylar yoktur, asıl gerçek olan; nedenselliktir.

Nedensellik ilkesi, yukarıda bahsettiğimiz zaman sıralaması farklılığına bir sınırlama koyar. Bu ilkeye göre; bir olay, başka bir olaya sebep oluyorsa, sebep olan olay, diğer olaydan önce gelmelidir. Diyelim ki, bir adama yumruk attınız ve adamın gözünü morarttınız. Başka bir gözlemci hangi hızda gidiyor olursa olsun; hiçbir zaman önce adamın gözünün morardığını sonra da sizin onun gözüne yumruk attığınızı gözlemleyemeyecektir. Bu nedenle diyagramını çizdiğimiz örnekte verilen olaylar birbirinden bağımsızdır yani birbirlerini etkilememiştir. Bu ilkeden sonuçla diyebiliriz ki;

3) Olay dizilimleri arasındaki zaman sıralaması ve birbirinden uzaklıkları, farklı gözlemciler için farklı olabilir. Evrensel olan nedenselliktir. Her gözlemci için etki, tepkiden önce gelir. Yani geçmiş yok olmamıştır, gelecek ise belirsiz değildir. Hepsi oradadır ve bizim onları keşfetmemizi beklemektedirler. Bu nedenle içinde bulunduğumuz uzay-zamanı, akan bir nehirden çok; donmuş bir nehir ya da katı bir cisim gibi düşünebiliriz.

O halde biz neyiz? Doğumdan ölüme doğru zamanda yol alan bir gözlemci mi? Hayır, biraz önce yazdığım üzere geçmişimiz yok olmadı, geleceğimiz ise hep orada duruyor. Bizler, tek tek her birimiz bu yaşam yolculuğunun aynı zamanda ta kendisiyiz de…



Ege Özmeral