Doctor Who’daki Zaman Makinası TARDIS Gerçek
Olabilir Mi?
Yazar: Oğuz Sezgin | 03 Kasım 2013 -
Doctor Who hayranlarına iyi haber . Fizikçilerden oluşan bir ekip
uzay-geometrisinin kullanarak Doctor Who’ nun TARDİS’ inin uzay-zamanda
ileriye veya geriye gerçekten hareket edebileceğini öngörüyorlar. Bu türden
bir uzay-zaman gerçekten bizim evrenimizde bulunursa, yani TARDIS gibi bir
araç icat edilirse, bilimsel açıdan bu mümkün olabilir. Tabi devasa
evrenimizin boyutları teorik açıdan düşünüldüğünde Doctor ve TARDIS belki de
bir yerlerde . Kuantum evreninde pek çok şey tuhaf ve mümkün. Ben Tippett ve
David Tsang tarafından hazırlanan araştırma raporunda (Traversable Achronal
Retrograde Domains In Spacetime) retrograde(geriye dönük) bir zaman
yolculuğunun uzay zaman geometrisinde mümkün olduğunu gösterdiler.
Uzay zaman geometrisi uzay-zaman evreninde herşeyin olup, olacağı veya
olduğunu yerin belli şekli olduğunu öngörüyor. Aslında çok karışık bir konu
fakat basitçe, uzay 3 boyuta sahiptir. (XYZ) Zaman ise bu boyutların
dördüncüsüdür. Uzay-zaman ise genel ve özel göreliliğe bilimsel teoriler
yardımıyla matematiksel bir model oturtmaya çalışır. Uzay-zaman
geometrisinde pek çok model olmasına rağmen bunlarda en çok bilinenleri
Öklit ve Minkowski uzayıdır. Zamanda geriye yolculuğa imkan sağlamak için
uzay –zaman geometrisinde zaman boyutunun geriye doğru bükülmesidir.
Uzay-zaman bu şekilde büküldüğünde yakınlaştırılmış zamanlı eğim(closed
timelike curve -CTC) adı veriliyor ve bu durumda teorik açıdan belli bir
uzay-zaman’ dan diğer uzay-zaman noktasına zıplayabiliyorsunuz.Solucan
deliği benzeri bu zaman girdapları Doctor Who’ dakine benzerlik gösteriyor.
İşte TARDIS ( Traversable Achronal Retrograde Domains In Spacetime ) bir
uzay zaman balonu yaratarak zaman yolculuğu yapabiliyor.
Resimlerde 2 boyutlu uzay zaman kolayca görülebilir. İşte bu nedenle Doctor
Who teorik olarak evrende varolabilirse, belki de zaman yolculuğu da mümkün
olabilir.
Bir diğer teoride uzay mekiklerinin
geçebileceği solucan delikleri açılabilirse teorik açıdan zamanda bu yoldan
ışık hızıyla gidilerek, zamanda yolculuk yapılabileceğidir. Ayrıca 1994’ te
Miguel Alcubierre’’nin ortaya attığı teori gerçekleşebilirse de uzay zaman
bükülerek bir warp balonu içinde ışıktan 10 kat hızlı yolculuk edebiliriz.
Bu da zaman yolculuğunun mümkün olabileceğini teorik olarak gösteren ayrı
bir kanıt.
TETİKÇİLER “LOOPER” TARZI ZAMANDA YOLCULUK MÜMKÜN MÜ?
Yazar: Oğuz Sezgin | 14 Ekim 2012 |
Tetikçiler Looper-2012
Vizyon Tarihi: 12 Ekim 2012
Yapımı : 2012 – ABD
Tür : Bilim Kurgu , Aksiyon , Suç
Süre: 119 Dak.
Yönetmen : Rian Johnson
Oyuncular : Bruce Willis , Joseph Gordon-Levitt , Emily Blunt , Piper Perabo
, Jeff Daniels
Senaryo : Rian Johnson
Yapımcı : Ram Bergman , James D. Stern
Film Özeti
Rian Johnson’ın Brick / Asi Gençlik ve Bloom Kardeşler filmlerinden sonra
çektiği Tetikçiler, zamanda yolculuğun mümkün olduğu 2077 yılında geçiyor.
Yasadışı ilan edilen bu zamanda yolculuğu yalnızca mafya kullanmakta ve
ortadan kaldırmak istediklerini geçmişe yollayarak tetikçiler tarafından
öldürülmelerini sağlamaktadır. Gelecekten gelen kurbanları öldüren uzman
tetikçilerin en iyilerinden biri Joe’dur. Ne var ki, Joe’nun yeni kurbanı,
30 yıl sonradan gelen kendisidir. Hedefini öldüremeyen Joe, bu işi
çözmelidir, yoksa kendisi de öldürülecektir.
Gelecekte geçen aksiyon gerilim filmi Looper'da, zaman yolculuğu icat
edilmiştir ancak yasadışıdır ve sadece karaborsada mevcuttur. Mafya birinden
kurtulmak istediği zaman, o kişiyi 30 yıl öncesine gönderir. O zaman devreye
Joe (Joseph Gordon-Levitt) gibi kiralık bir katil girer ve işi
gerçekleştirir. Joe gittikçe zenginleşmektedir. Hayat güzeldir ta ki mafya
Joe'nun gelecekteki halinin (Bruce Willis) geçmişe gönderilerek
öldürülmesine karar verene kadar...
Filmin senaristi ve yönetmeni Rian Johnson'dır. Filmin diğer oyuncuları
arasında Emily Blunt, Paul Dano ve Jeff Daniels da bulunmaktadır. Ram
Bergman ve James D. Stern ise filmin yapımcılığını üstlenmiştir..
Zamanda yolculuk gerçekten bir bilim kurgu klasiği
artık , son çıkan filmlerden biri olan LOOPER “TETİKÇİLER” ‘ de zaman
yolculuğu alışılanın aksine oldukça farklı işleniyor. Gelecekteyiz sene
2072. Zamanda arasında yolculuk gerçek olmuş, ama yasa dışı olarak
karaborsacıların eline düşmüştür. Teknolojiyi elinde tutanlar ne zaman
birinden kurtulmak isterlerse onu 30 yıl geriye, 2042’ye göndererek “Looper”
adı verilen bir grup suikastçıya öldürmesi için “paketler”. Bu grupta yer
alan suikastçılardan biri olan Joe için 2042’de zengin hayatı gayet yolunda
gitmektedir; ta ki karşısına öldürmesi için 2072’den gelen yaşlı Joe
çıkıncaya kadar… Rian Johnson’ın yazıp yönettiği bilimkurgu aksiyonunun
başrollerini Joseph Gordon-Levitt, Bruce Willis ve Emily Blunt paylaşıyor.
Yapımcılar ise Ram Bergman ve James D. Stern. Aslında günümüzdeki son
gelişmeler göz önüne alındığında, zamanda yolculuk geçmişe nazaran daha
olası gözüküyor.
Looper yani Tetikçiler ‘ in yıldızı olan Joe rolündeki, Gordon-Levitt
zamanda geri gönderilenleri temizleyen bir tetikçi. Her şey Joe’ nun
kendisinin gelecekteki halini öldürmesi için (Bruce Willis) yollanmasıyla
değişiyor. Tristar Pictures yapımı olan film 12 Ekim 2012’ de Türkiye’ de
gösterime girdi. Filmde zamanda yolculuk mafyanın eline düşüyor ve kötü
amaçlarla kullanılıyor. Peki gerçek hayatta bu mümkün mü? “ Aslında fizik
yasaları açısından gerçekten zamanın akış hızını değiştirmek mümkün. Aslında
pek çok fizikçinin fikrine göre, geleceğe gitmek mümkün fakat geçmişe dönmek
problem teşkil ediyor” diyor MIT (Massachusetts Institute Of Technology )
Teorik Fizik Merkezi Direktörü Edward Farhi. Zamanda yolculuğun kökleri
Einstein’ ın genel görelelik(rölativite) teorisine dayanmakla birlikte,
zaman geçitinde ne hızla yol aldığınıza da bağlı. Zamanda ne kadar hızlı
gittiğinizde zaman daha yavaşlamış görünecek, öyleki, çok hızlı bir uzay
gemisinden yolculuk yapan bir kişinin 2 hafta süresi dünyadaki insanlara
göre 20 yıl gelebilir. Bu açıdan bakıldığından, zamanda yolculuk yapmak
isteyen bir kişi sadece yeterince hızlı giden bir mekiğe binerek biraz zaman
öldürebilir.
Farhi Einstein’ ın zamanın akışının sabit şey olmadığını kavramasının
oldukça büyük bir şey olduğun belirtiyor. Buna rağmen, bu tarzda bir
manipülasyon sadece zamanda ileri gitme hızını etkileyebilir.
Hızınız ne olursa olsun bu sadece zamanda ileri gitmenizi sağlar, geçmişe
gitmek bilim adamlarının halen nasıl olacağını belirleyemedikleri bir şey.
Bazı tuhaf çözüm yolları Einstein’ ın denklerine bazı öneriler getirerek
zamanda geriye gitmenin mümkün olabileceğini gösterse de, evrenin tüm
kütlesinin yarısı kadar bir enerji gerektiriyor ve bu proseste tüm evren yok
olabiliyor. Bilim geçmişe yolculuk için bazı metotlar sunsa bile, halen
paradokslar oldukça büyük sorun teşkil ediyor. “ Eğer geçmişte gidip,
ebeveynlerinizin bir araya gelmesini engellerseniz (aynı geleceğe dönüş 1 ’
deki gibi), bazı insanlar bu durumda her şeyin biteceğini düşünüyor,” diyor
Farhi.
Halen fizik iki yönde de zaman yolculuğunu engellemiyor, kapı gelecek
çözümler için açık. “ Zaman yolculuğunun olasılıksız olduğunu kesin olarak
belirten ya da mantıksal paradokslara neden olup, evrenin çökmesine neden
olacağını belirten bir teorem bilmiyorum, ” diyor Farhi.
NASA IŞIKTAN HIZLI GİDEN UZAY MEKİKLERİ ÜZERİNDE ÇALIŞIYOR.
Yazar: Oğuz Sezgin | 07 Ekim 2012 |
Yıldızlar arası yolculuk için ilk adımlar atıldı ama yine de yıldızlar halen
çok uzak. Voyager 1 dünyadan 17 ışık saati uzakta ve ışık hızının yüzde
0,006’ sı kadar bir hızla seyahat ediyor . Hesaplandığında 17,000 yıl , bir
ışık yılına denk geliyor. Neyse ki, ışık hızında yolculuk için geçmişte
yaşanan zorluklar yeni teorik gelişmelerle evrildi ve NASA’ nın test
donanımlardaki gelişmeyle sanal olarak uzay-zaman eğrisinin bükülmesi
ölçülebildi. Işık hızı 1994’ e kadar tümüyle kurgusal bir konseptti. Fakat
Miguel Alcubierre’ in öngördüğü ışıktan daha hızlı yolculuk (faster-than-light,FTL)
teorisiyle bunun mümkün olduğunu gösterdi. Bunun içinse uzay- zamanın
düzlemin içinde bir warp balonu yaratarak, süperluminal hızda hareket etmek
mümkün olacak.Kulağa sanki bir uçan halıda yolculuk etmek gibi geliyor.
Genel kanaat hiçbir madde ışıktan daha hızlı yolculuk yapamaz, uzay-zamanda
ışık hızına erişebilecek bir cismin olamayacağı idi. Elimizdeki tek ipucu
ise evren yaratılırken, kozmik şişme gerçekleştiğinde uzay zaman genişleme
hızının ışık hızından 30 milyon kat daha hızlı olduğu.
Alcubierre teorisine
göre öndeki konumsal sıkışma ve arkada kalan konumsal genişleme.
Alcubierre
teorisine göre öndeki konumsal sıkışma ve arkada kalan konumsal genişleme
Warp etkisi yerçekimsel etkiler kullanarak, uzay gemisinin önündeki
uzay-zamanı sıkıştırarak, gerisindeki uzay-zamanı genişletiyor. Bir miktar
uzay-zaman warp balonu ile düzleşerek, böylece uzay gemisi sıfır
yerçekiminden genişleyen ve sıkışan uzay-zaman dalgasında yüzebiliyor. Bu
etki sörf yapmaya benziyor fakat biraz farklı. Sörf yaparken dalgayı
neredeyse durağan bir şekilde bekler gibi düşünürsek ama dalgayı beklerken
siz de dalgayla aynı hızda gidiyorsunuz gibi düşünün. İşte net etki buna
benziyor. Bazı teorik çalışmalara göre, warp balonunun ışık hızından 10 kat
daha hızlı gidebileceği söylense de halen potansiyel hızın limiti
bilinmiyor.
Aslında prensipte subliminal( ışık hızından daha yavaş) bir warp
balonu yaratılarak, yolculuk yapılabilir ise de , ışık hızında yolculuk
yapmak varken bu gerçekten zekice bir seçim değil.
Buna karşın ışık hızını % 90’ ına bile yakın bir hızda seyahat etmek, halen
ancak kitaplarda yazılandan öte değil.
Süperluminal warp motorları negatif
enerji gerektiriyor ve warp balonunu basınçla şekillendirerek yönetmesi
gerekiyor. Bu tarzdan özelliklere sahip maddeler klasik fizikte yer almıyor.
Bununla beraber; kuantum fiziğinde negatif enerji fenomenine ilişkin kayda
değer bazı olasılıklar olmasına rağmen, gerekli warp balonunu üretecek kadar
uygun gözükmüyor.
Diğer bir problem warp balonu yaratmak için çok büyük bir
negatif enerji gerekiyor. Alcubierre orijinal modelinde ise, küçük bir uzay
gemisini ışık hızından on kat daha hızlı yol aldıracak kadar bir negatif
enerji yaratmak için evrenin tüm kütlesinden daha fazla enerji yaratmak
gerekiyor. Fakat model üzerinde yapılan düzeltmelerle enerji gereksinimi
birkaç yüz kilogramlık negatif enerjili maddeye düşürüldü. Halen bu maddeyi
nasıl elde edeceğimiz bilinmiyor fakat teorinin olabilirliği oldukça arttı.
Negatif enerji ve negatif basınca sahip maddeler genellikle egzotik madde
olarak adlandırılıyor ve haklarında hiçbir şey bilinmiyor. Buna rağmen,
diğer bir olasılıkta karanlık enerji kullanarak uzay-zamanı genişletmek.
Artık karanlık enerjinin varlığı kabul ediliyor. Karanlık enerjinin evreni
genişleten en büyük enerji olduğu biliniyor. Evranin yaklaşık dörtte üçü
karanlık enerjiden oluşuyor ve bir litre karanlık enerjinin gücü on hidrojen
bombasına denk geliyor. Böylece karanlık enerjiyle çalışan warp motorları
kolaylıkla bu görevin üstesinden gelebilir.
İşte bu nedenle imkansız olduğu
anlamına gelmez. Bütün her şeyi bir persfektife koyarsak, manyetizmayı
düşünmek lazım.
Yıldızlararası manyetik alan bir nanoTesla kadar yani, dünyanın manyetik
alanının binde ellisi kadar. Bütün bunları bilsek bile, manyetizmayla pratik
açıdan mücadele etmek oldukça farklı. Buna karşın, ufak bir nadir dünya
mıknatısı, yıldızlararası alandan 100 milyon kat daha güçlü olabilir. Fakat
bu olasılıkları göz ardı etmek pek mantıklı değil.
Warp Balonu Simetri
Problemi
Bütün warp balonlarını açmak ve
kapamak halen bilinmeyen zorluklar içeriyor. Sadece bu prosesi birleştirmek
değil, modelleri analize etmekte oldukça komplike.
Ayrıca warp balonları simetrik olduğundan, hangi yöne hareket edileceğine
karar vermek lazım. İşte bu ikileme warp balonları için olan rölativistik
teoriyi yeniden düzenleyerek çözüm getirilebilir fakat teorik analiz yanlış
olacaktır. Fakat hataların sonucu kaybetmeden düzeltilebileceği yeterince
açık değil.
Diğer problemlere gelecek olursak, superluminal warp motorları warp alanını
ön tarafta oluşturmalı ki, ışıktan daha hızlı seyahat edilebilsin. Eğer
mekiği süperluminar warp balonunun içinde kontrol etmek imkansızlaşırsa, bu
uzay mekiğinin sonsuza kadar yolculuk etmesine neden olabilir ta ki bir
şeylere çarpana kadar. Warp balonu dışarıdan herhangi bir nesneye çarparsa
ne olacağı hakkında hiçbir fikir yok.
Pek çok modelde süperluminar warp
balonların ayrıca görünmez olay ufukları (normalde kara deliklerde olur)
yaratarak, yüksek derecede Hawking radyasyonu üreteceği belirtiliyor. Bazı
bilim adamları mekiğin bu radyasyon nedeniyle yanacağını bazıları ise
problem teşkil etmeyeceğini düşünüyor. Bu tarz problemler aşılacağa
benziyor.
NASA's White-Juday Warp Alan İnterferometresi 1 cm 'lik alanda uzay-zaman
bükülmesini inceleyebilir
Warp balonu yapılmadan önce
, farklı türden fiziksel girdilerin uzayı gerçekten nasıl bükeceğini bilmek
iyi olurdu. İşte bu niyetle NASA yeni White-Juday Warp Alanı
İnterferometresi (WFI) kullanıyor. WFI sıradan bir interferometre ,
nanometreye kadar uzunluk değişimlerini ölçebilecek kadar hassas. Bu durumda
aynaları hareket ettirmekle yol uzunluğu değişmezken, çok küçük deneysel bir
boyutta uzay-zaman bükülebiliyor. Uzunluk değişimlerinde milyonda bire kadar
hassaslıkla değişim ölçülebiliyor.
Pozitif uzay bükülmesinin işareti
Cihaz
ilk olarak ekstrem yüksek voltaj halka elektrotunda yaratılacak elektrik
alanda olan bükülme olup olmayacağını test edecektir. Eğer gerçekleşirse,
sonuç olarak, yukarıda soldaki optik sinyalin benzeri görülecektir. Sinyal
analiz edilir edilmez, yüklenen halkanın bükülme miktarıyla oluşturduğu
konum fonksiyonu görülecektir.
Pratik açıdan warp hızı hakkında oldukça çok
efor sarfedilip, mümkünlüğü küçük çapta da olsa kesinleştirilmelidir. 2022 ‘
ye doğru Alcubierre-stili ışık(warp) hızında yolculuğun mantıksal açıdan
mümkünlüğü büyük oranda kesinleşecek.
Işık Hızına Yakın
Hızlandığımızda Zaman Neden Yavaşlar?
12 Aralık 2013 Erhan Kılıç
Bu soruyu aslında uzun zamandır sormuştum ama araştırmaya hiç
yeltenmemiştim. Şimdi ise Evrenin Zarafeti kitabını okuduğumda bunun
açıklamasını da gördüm. Anlatmalıyım dedim. Kolay olmayacak ama bakalım.
İzafiyet teorisine göre evrende ulaşılabilecek en yüksek hız ışık hızıdır.
Ve ışık hızına ne kadar yaklaşırsanız sizin için zaman o kadar
yavaşlayacaktır. Einstein ilk başta özel görelilik kuramını oluşturmuştur.
Bu kuramda ışık hızı sabitliği ile zamanın ve hareketin kişiye
göreceliğinden bahseder. Fakat özel görelilik newtonun kütleçekim kuramı ile
ters düşüyordu. Newton kütleçekim kuramına göre mesela güneşimiz bir anda
yok olsaydı dünyada onun kütleçekim etkisinden anında kurtulurdu. Fakat bu
özel görelilik ile ters düşüyor. Çünkü özel göreliliğe göre hiç bir bilgi
ışık hızından daha hızlı iletilemez. Işık hızı ile bir bilgi güneşten
dünyaya 8 dakikada ulaştığına göre böyle olmaması gerekiyordu. Ve Einstein
artık Newton’un kütleçekim kuramının çöktüğünü ve kendi kütleçekim kuramını
oluşturması gerektiğini anladı. Özel görelilik gitti yerini genel görelilik
teorisi aldı. Einstein daha sonra özel göreliliğin genel göreliliğin yanında
çocuk oyuncağı kaldığını söyleyerek genel göreliliğin kendisini ne kadar
zorladığını anlatmıştı.
Işık hızında hareket eden bir kişinin yolculuk öncesi ve sonrası zaman
farkını göstermek için çizilen resim.
İşin aslı buradan sonra başlıyor. Kütleçekim olayına girmeyeceğim. İzafiyet
teorisine göre zaman 4. bir boyuttur. Anlatalım. Siz birisiyle buluşacağınız
vakit adres verirsiniz. Uzayda bu kordinatlarla olur ama 3 boyutlu yani 3
tane kordinat vardır. Aynı zamanda bir de zaman söylersiniz. Yani zaman
kordinatdır. Einstein buradan yola çıkarak daha sonra matematiksel
denklemleri ekleyerek zamanın 4. boyut olduğunu söylemiştir.
Ve işin can alıcı noktası geliyor. Evrendeki her şey ışık hızında hareket
ediyor. Nasıl mı? Okuyun.
Bir örnek verelim. Selçuk ve Onur adlı iki kişi var diyelim. Elimizde de
anında saatte 100 km hıza ulaşan bir araba var. Selçuk bu arabayı 10 km
uzunluğunda yolda sürüyor. Onur ise onun süresini hesaplıyor. Her defasında
doğal olarak 6 dakikada yolu bitiriyor selçuk. Fakat Onur bakıyor ki son
3’nde 6 dakika değil de 6 dakika 10-15 saniye gibi sürelere sahip. Uğraşıyor
uğraşıyor ama bir türlü bulamıyor neden. Saatte 100 km hızla giden araç 10
km mesafeyi 6 dakikada bitirmesi lazım. Selçuk neden olduğunu açıklıyor. Son
3 sürüşünde güneş karşı tarafa denk geldiğinden gözünü alıyor ve dümdüz bir
yol alacakken hafif eğimli bir yol alıyor ve bitiş noktası başlangıç
noktasının 5-10 metre sağında oluyor. Bir çizelge yaptığınızda en basit
açıklaması ile yol daha da uzuyor olur. Ama daha detaylı açıklaması ise
şudur. Saatte 100 km hızın ilk sürüşlerde tamamı ileri çizgisi için
kullanılırken son 3 sürüşte ise bir kısmı sağ sol çizgisi için kullanılıyor.
Dolasıyla daha uzun sürede bitiriyor.
Şimdi ne demiştik evrendeki her şey ışık hızında hareket ediyor ama nasıl?
Şu şekilde. Siz ışık hızının neredeyse tamamını zaman boyutu yani 4
boyutunda kullanıyorsunuz. Eğer ışık hızına 3 boyutta yaklaşırsanız, sabit
hızın büyük çoğunluğu zaman boyutunda değil 3 boyutta kullanılmış oluyor. Bu
yüzden de sizin için zaman yavaşlamış oluyor.
Tabi ışık hızına ulaşmak kütleli cisimler için imkansızdır. Sadece
yaklaşabiliriz.
Genel Görelilik Ve
Kuantum Mekaniği’nin Çıkmazı, İki Küskün Aşık
03 Ağustos 2014 Erhan Kılıç
Büyük Birleşim Kuramı – Birleşik Alan Teorisi yazımda, konu Süper Birleşik
Alan Teorisine ve big bange geldiğinde bu konudan bahsedeceğimi
söylemiştim. Aynı zamanda daha önce anlattığım ama yetersiz olan diğer
yazım Kuantum mekaniği ve İzafiyet Teorisinin Bir Araya Gelememe Problemi
‘ni de güncellemiş oluyorum. Ben de gelişen ve öğrenen bir birey olarak
aradan geçen zamanda çok yetersiz ve zayıf bir yazı olduğunu görebiliyorum
ki bir süredir bu yazıyı yazmak istiyordum bu yüzden. Umarım bu
yazılarımın da yetersiz ve zayıf geldiği geliştiğim günleri görürüm.
Bu iki teorinin neden bir araya gelemediğin, neden bir araya gelmesi
gerektiğini bu sefer ayrı ayrı başlıklar altında anlatacağım.
Genel Görelilik Ve Kuantum Mekaniğini
Uyumsuzluğunun Nedenleri
-Kütleçekimi Belirleme Biçimi-
Öncelikle kütleçekiminin her iki teoride ne olduğunu ele alalım
Otomatik olarak neden uyumsuz olduğunu anlayabilirsiniz.
Genel Görelilik: Genel görelilikte uzay ve zaman
birbirinden ayrılmaz öğelerdir ve enerji ile kütle, uzay-zamanın
eğilmesine sebep olur. Kütleçekim bu eğilmenin sonucudur. Kütleçekimden ya
da uzay-zamanın eğriliğinden dolayı bir obje yönünü değiştiriyor demek,
genel göreliliğe göre o obje en düz çizgide ilerlemeyi, daha doğrusu bir
mesafeyi en kısa zamanda almasıdır.
Kuantum Mekaniği: Kuantum mekaniğinde henüz hipotez
halinde olsa da, yani ispatlanmamış olsa da, eğer ispatlanırsa kütleçekim
şu şekilde olmalıdır: Kuantum mekaniğinin bir ürünü olan Standart Modele
göre kütleçekim graviton denilen sanal parçacıklarla iletilen bir
enerjidir. Herhangi bir bükülmenin sonucu değildir.
Bu ne gibi sıkıntılara sebep olur? Her iki teori ile birden anlatmaya
kalkarsak uzay-zamanın bükülmesi, gravitonların da kaçmasını engelleyerek
kütleçekimin bir bakıma oluşmasını engeller.
-Zaman Kavramı-
Genel görelilikte uzay ve zaman birbirinden ayrılmaz kavramlardır
demiştik. Oysa kuantum fiziğinde böyle değildir. Hatta kuantum fiziğinde
zaman kavramı yoktur; an kavramı vardır. Her olay bir anda oluşur ve bu
bakımdan olaylar arası süreklilik bulunmaz. Zaten kuantum tünellemenin
ışıktan hızlı bilgi akışı gibi gözükmesinin sebebi budur aslında bana
göre. Hatta bazı durumlarda kuantum mekaniğinde geleceğin geçmişi
etkileyebildiği de öngörülmektedir.
-Uzay ve Zamanın Bükülmesi-
Yukarıda da belirttiğimiz gibi genel görelilikte kütle ve enerji,
uzay-zamanın bükülmesine sebep olur ve bu durum mutlak zaman kavramını da
yıkmıştır. Fakat yukarıda belirttiğimiz kuantum fiziğinde gibi zaman
yoktur ve uzay da bükülme de yoktur. Bunun belirsizlik ilkesi ile genel
görelilikte neye sebep verdiğini anlatacağım.
-Uzay’ın Yapısı-
Genel görelilikte uzay sadece enerji ve kütle ile bükülebilir,
eğilebilir ama düz ve pürüzsüz bir haldedir. Oysa ki kuantum mekaniğinde
belirsizlik ilkesinin sebep olduğu kuantum dalgalanmaları nedeniyle planck
mesafesinde uzay tamamen parçalanıp tanınmaz hale gelmektedir. Sebebini
belirsizlik ilkesinde anlatacağım.
-Belirsizlik İlkesi-
Belirsizlik ilkesi, 1927 yılında
Werner Heisenberg tarafından öne sürüldü. Kuantum fiziğinde Heisenberg’in
Belirsizlik İlkesine göre, bir parçacığın momentumu ve konumu aynı anda
tam doğrulukla ölçülemez.
Kuantum mekaniğinde belirsizlik ilkesi mevcuttur. Yani bir parçacığın
aynı anda hızını ve yerini ölçemezsiniz; size belirli bir oran verir.
Hangisini daha kesinlikle ölçerseniz diğerini o kadar kesin olmayan bir
değerle ölçmüşsünüz demektir. Ama genel görelilikte böyle bir şey yoktur.
Burada artık, uzayın yapısı ve uzay-zamanın bükülmesiyle ilgili
bahsettiğim konuları ele alıp toparlama zamanı geldi.
Belirsizlik ilkesi bir parçacığın aynı anda yerini ve hızını
bilemeyeceğimiz söyler. Genel göreliliği boş uzayında ise iç parçacık
olmadığı anlamı demek bu kuralın ihlali demektir. Bu yüzden kuantum
mekaniğinde boş uzay genelin ortalamasıdır. Hangi genelin? Planck
mesafesinde yokluktan parçacık ve anti-parçacıklar oluşup sonra
birbirlerini yok ederler. Bu devamlı oluşur. Bu var olma/yok olma
savaşında uzay parçalanır, tanınmaz hale gelir. Bu genel görelilik ile
kuantum mekaniğini birleştirmeye çalışmanın sonucudur. Genel göreliliğin
hiçliği kuantum mekaniğinde imkansızdır ve bu var olma/yok olma savaşının
ortalamasıdır. Genel görelilikte 0 gözükürken, kuantum mekaniğinde Planck
mesafesine inildiğinde, tam bir savaş alanına dönüşüyor genel göreliliğin
hiçliği.
-Determinizm-
Genel görelilikte belirsizlik ilkesi ve olasılık dalgaları olmadığından
rahatlıkla determinizmden bahsedilebilir. Evrenin bir anda her
parçacığının yerini ve hızını bilirseniz geleceği hesaplayabilirsiniz
(bunu hesaplayacak işlem gücünü gözardı ediyoruz tabiki). Fakat kuantum
mekaniğinde belirsizlik ilkesi nedeniyle hiç bir şeyin aynı anda yerini ve
hızını belirleyemeyeceğimizi söyler. Bu yüzden kuantum mekaniğinde
determinizm yoktur; olasılıklar vardır. Daha sonra olasılık determinizmi
isminde bir kavram ürettiler fakat ne olduğunu henüz araştırmadım.
-Nesnellik-
Genel görelilikte her şey nesneldir ve bağımsızdır. Her şey çevresinden
yalıtılarak incelenebilir. Fakat kuantum mekaniğinde bu nesnellik
bağımsızlık yoktur. Kuantum mekaniğinde her şey olasılık dalgalarından
oluşur ve enerji dalgaları olarak görülür.. Ve olasılık dalgaları tüm
evrene yayılır. Bu yüzden de evren bir başlı başına bir bütündür ve
bağımsız, nesnel bir yapı düşünülemez. Evrenin herhangi bir yerinde olan
bir şey alakasız gözüken başka bir yeri de etkileyebilmektedir. Genel
Göreliliğin ışık hızı sabitliği de burada kırılmış oluyor aslında. Bu
durum, genel göreliliğin ve kuantum mekaniğinin olguları ele alışlarının
farklılığından kaynaklanıyor.
-Gözlemci ve Gözlemlenen-
Genel görelilikte gözlemcilerin gözlemlediği şeyler arasında farklılık
olabilir. Örnek olarak zaman ve boyutsal uzunluklar verilebilir. Fakat
kuantum mekaniğinde nesnellik olmaması nedeniyle biri diğerini
etkileyebildiği için, gözlemci farkı da ortadan kalkmaktadır.
Genel Görelilik Ve Kuantum Mekaniği
Neden Birleştirilmeli?
Bu ikisi neden birleştirilmeli. Aslında cevabı basittir. Şu ana kadar
bu ikisi birleştirilemediği için son yüzyıl içerisinde bilim insanları
makro boyturlar için genel göreliliği mikro boyutlar için ise kuantum
mekaniğini kullanarak bu birleştirme zorunluluğundan kaçtılar. Fizikçiler
kuantum mekaniği ile Einstein’in kütleçekiminin bulunmadığı özel
göreliliği birleştirerek kauntum alan teorisi yani standart modeli
oluşturdular. Ama artık kaçabilecekleri bir yer kalmadı. Bazıları bu iki
teoriyi birleştirmek için cesaretini toplamalı; bu cesareti gösterip
deneyenler de oldu.
Öncelikle big bang anı ve karadelikler gibi mikro boyutlarda makro
kütleler yani kuantum mekaniğinin ilgi alanındaki çok küçük mesafelerde
genel göreliliği ilgilendiren çok büyük kütleler olduğu durumlar vardır.
İşte bu olguları cevaplandırmak istiyorsak bu ikisini birleştirmeliyiz. Ya
da ikisini de yıkan yeni bir teori getirmeliyiz. Benim tahminime göre
ikinci seçenek olacak gibi. Aksi takdirde “Kütleçekimi Belirleme Biçimi“
başlığında belirttiğim karadelikteki kütleçekim bilmecesi ortaya çıkar.
Bundan sonra daha önce de belirttiğim üzere bir yazı dizisinin
hazırlıklarına başlayacağım. İmkanım olursa kitap haline de getirmeyi
düşünüşüyorum. Bu süre içinde farklı yazılarım da olacaktır. Bir sonraki
yazımda görüşmek üzere.
Hepimiz ünlü big bang teorisini biliriz.
Ben ne kadar altını çizsem de sonsuz yoğunluktaki hacimsiz bir tekillikte
olan evrenin birden genişlemeye başlamasıdır diye ama bir çok kişi yoktan
evren var oldu ve patladı vs olarak bilir (!). (Belgesel kanallarına
sitemim var buradan)…
Ama bu tek teori değildir ve bir çok teori
vardır aslında. Bir tanesi vardı ve 3 boyutlu evrenimizin 4 boyutlu kara
deliğin olay ufku olduğunu söylüyordu . Aslına bakarsanız o teori en
sevdiklerimin arasındadır. Onun dışın string teorisi vardır ama big bang
teorisi yerine söylenmez o teori. Ki her şeyin teorisi gözüyle bakılıyor
ona. Burada yazacağım ise ismi de güzel olan gökkuşağı kütle çekimi
teorisi. İsmini gökkuşağı olarak almasının sebebi ise gökkuşağında ışığın
bir çok rengi yani dalga boyu olması ki asıl konumuz aslında dalga boyları
diyebiliriz.
Gökkuşağı kütleçekimi teorisi,
kütlenin uzay-zaman dışında enerjiyi de etkilediği için ışığın farklı
dalga boylarının farklı yol alacağını öne sürer.
Teori aslında 10 yıl önce big bang anında genel görelilik ile kuantum
fiziğinin bir araya gelememesi sorununa çözüm olarak ortaya sürülmüştü.
Bu teori big bang anında sonsuza kadar bir geri uzanma ile sonsuz
yoğunlukta bir tekilliğin olmadığını söyler.
Big Bang
Anı
Big bang teorisinde bildiğimiz üzere
uzay-zamanın oluştuğu başlangıçta tekillik mevcuttur. Makro cisimler için
etkili olan genel görelilik teorisi ve mikro yani parçacık dünyası için
geçerli olan kuantum fiziği bu anda birbiriyle çatışmakta ve
birleşememektedir. Sonuçlar hep sonsuz çıkmaktadır çünkü. Yani o anın
öncesinde hiç bir şey yok muydu yoksa başka hipotezlerde belirtiliği gibi
paralel evrenlerin çarpışması mı ya da başka bir büyük patlamadan sonra
yaşanan büyük çöküş ile oluşan tekillik mi bilinemiyor. Bu teori de 10
sene öncesinde bu iki teorinin anlaşmazlığını çözmek üzere ortaya atılmış.
Genel görelilik teorisine göre kütle
uzay-zamanı büker ve oradan geçmekte olan her şeyin yolunu değiştirir buna
ışık da dahil olmak üzere. Fakat bu teoriye göre bu uzay-zamanı sadece
kütle değil enerji de etkilemektedir. Ve ışığın her dalga boyu farklı bir
enerji olduğundan dolayı ışığın her dalga boyu uzay-zamanı ve kütleçekim
alanlarını farklı görmektedir. Bu farklı görüş yüzünden farklı zamanlar
farklı yollar kurgulanır. Normal ışık için bu farkedilemeyecek kadar az
bir fark olsa da gamma ışını patlamaları gibi büyük enerjili patlamalarda
fark edilmesi gerekir. Mesela milyarlarca ışık yılı uzaklıkta bir gamma
ışını patlamasına sebep olan süpernova patlaması yaşandığında yolculuk
eden ve bize varan ışığın her dalga boyu çok az farklı zamanlarda bize
ulaşması gerekir. Tabiki de şu anki gözlem araçlarımız böyle bir farkı
fark edebilmekten uzak ve bu yüzden doğrulanamıyor ama gelişen teknoloji
ile ilerleyen zamanlarda bunların gözlemlenmesi bekleniyor.
Bu teoriye göre iki sonuç bulunuyor ve her
iki sonuçta big bang anını yani tekilliği ortadan kaldırıyor.
İlk sonuca göre zamanda geriye gittiğimizde giderek yoğunlaşan ve
küçülen bir evrenimiz oluyor. Ne kadar geriye gidersek o kadar sonsuz
yoğunluğa yaklaşıyoruz ama hiç bir zaman sonsuzluğa erişemiyoruz.
Aslında bu zamanı sonsuz geçmişe bükmek oluyor. Ama tekilliğe sebep olan
sonsuz yoğunluk hiç oluşmuyor çünkü ona ulaşılamıyor.
İkinci sonuca göre ise bu evrenin yoğunluğu sonlu oluyor ve bir
yerde sabitleniyor. Bu durumda da tekillik oluşmuyor.
Her ne kadar bir çok fizikçi tarafından
doğru kabul edilmese de ilginç olduğu inkar edilmeyen bir teoridir. İsmi
bile yetiyor değil mi? = )
Kaynaklar:
The Huffington Post – ‘Rainbow Gravity’ Theory Says Our Universe Has
No Beginning
Dailymail – Forget the Big Bang – ‘Rainbow Gravity’ theory suggests
our universe has NO beginning and stretches out infinitely
Scientific American – In a “Rainbow” Universe Time May Have No
Beginning
Kuantum mekaniği ve İzafiyet Teorisinin Bir Araya Gelememe Problemi
08 Aralık 2013 Erhan Kılıç
Evet bu ikili birbirini sevemiyor. Her
defasında kavga ediyorlar. Oysa biz hep evlensinler çoluk çocuk yapsınlar
diye bekliyoruz.
Şaka bir yana büyük patlama teorisinin (isminin patlama olduğuna bakmayın
patlama yoktur birden genişlemeye başlayan evren modelidir. O konu
hakkında da bir ara yazayım. Yoktan var olan evren ya da patlayan evren
olarak bilen insan çok) en bilinemez bölümü big bang anıdır. Bu anda evren
bir parçacık büyüklüğünde bir alana sıkışmıştır. Madde yoktur saf enerji
vardır, sonsuz kütle vardır ve sonsuz sıcaklık. Tabi ki sonsuz mu değil mi
bilinemez ama ölçebileceğimizden fazla olduğu için sonsuz deniliyor işte.
Bu noktayı aklınızda tutun. Burayı yazının ilerisinde değineceğim.
Öncelikle şunu aklımızda bulunduralım.
İzafiyet teorisi makro evrende yani büyük objelerde kuantum mekaniği ise
mikro evrende yani atom altı parçacıklarda işe yarıyor olmasıdır. İzafiyet
teorisi atom altı düzeyde kuantum mekaniği ise makro evrende
kullanılamıyor.
Örnek verirsek eğer kuantum mekaniğinde
atom altı parçacıklar aynı anda evrenin her yerinde olabilirler. Ki
öyledir de gerçekten. Mesela hiç bir maddenin olmadığı -havanın bile-
hiçlik boşluk olarak nitelendirdiğimiz vakum alanını örnek alalım. Burada
yapılan gözlemlerde aslında atom altı düzeyde tam bir hareketlilik olduğu
gözlemlendi. Boşluk hiçlik dediğimiz o alanda parçacıklar var oluyor ve
tekrar yok oluyordu (buradan iki bilim insanı aslında hiçliğin bildiğimiz
gibi olmadığını bir varlık olduğunu ve bu kuantum dalgalanmaları ile
yoktan evrenin var olabileceğini -yani o yoktan bizim bildiğimiz yoktan
değilmiş- bir görüş oluşturdular ama bazıları evren yoktan var olduya
getirip saçmaladılar). Ama daha büyük objelere gelirsek mesela size, bunun
pek de öyle olmadığını görürüz değil mi? Yani her an her yerde olamıyoruz
sonuçta.
Bunun sebebi şudur. Mesela bir maddenin
yok olup ne kadar sürede 1 cm uzaklıkta tekrar var olabilmesini açıklayan
bir formül vardır. Objenin kütlesini planck sabitliğine bölüyorsunuz.
Planck sabitliği ise 10 üzeri -32’dir. Yani 0, yazın ve virgülden sonra 32
tane sıfır ve bir tane 1 koyun. 0,000000000000000000000000000000001. Sayı
budur ve çok ufaktır (planck sabitliğini yanlış da hatırlıyor olabilirim.
Sonuçta her fizik teorisine göre farklı yorumlanabiliyor. Bir parçacığın
kütlesi de çok küçük olduğu için bu sayıya bölündüğünde çok kısa bir
sürede yok olup başka bir yerde var olması gerçekleşir. Ama büyük
objelerde kütle miktarı inanılmaz büyük olduğu için bu süre çok büyüktür.
Mesela sizin 1 cm uzaklıkta bir anda var olabilmeniz için trilyonlarca yıl
gerekmektedir.
İşte bu ve bir çok sebepten dolayı kuantum
mekaniği ile izafiyet teorisi bir araya gelemiyor. İzafiyet teorisi ile
atom altı dünyayı açıklayamıyor veya kuantum mekaniği ile makro evreni
açıklayamıyoruz. Fakat öyle bir an var ki bu ikisini birleştirmek zorunda
kalıyoruz. En başta bahsettiğin big bang anı. Big bang anından tüm evren
çok küçük bir alana sıkışmıştır. Yani mikro alanda makro boyutlar. Bu
yüzden tek birisi ile açıklamak imkansız bu anı. İkisi bir araya da
gelemiyor. İşte sıkıntımız burada kaynaklanıyor.
Bir çok kez her şeyin teorisi bulunmaya
çabalandı. Einstein bunun üzerine çok çabaladı ama başaramadı. Eğer şimdi
olsaydı kesin çok şeyler keşfedebilirdi çünkü kuantum mekaniği şu an çok
ilerledi ama onun zamanında ise daha emekleme aşamasındaydı.
Zamanla her şeyin teorisi için bir çok
görüş atıldı ortaya. String teorisi, m teorisi ve şu an aklıma gelmeyen
bir çok teori. Hepsi de şu an ispatlamaktan uzaktalar. Ama her şey zamanla
öğrenilir. Eğer ispatlanamıyor diye kenara atsaydık (ki bilimsellik böyle
değildir işte) 50 yıl önce higgs bozonu ortaya atıldığında ispatlanamadığı
için rafa kaldırılırdı ve büyük hadron çarpıştırıcısında onu hiç
keşfedemezdik. Standart model ise kütleçekim gücünü taşıyan parçacıkları
asla keşfedemezdi.
Büyük Birleşim Kuramı
– Birleşik Alan Teorisi
06 Temmuz 2014 Erhan Kılıç
Bunun için biraz gerilere gitmek gerekiyor aslında. Her şeyi sırasıyla
anlatmak lazım. Biliyoruz ki evreni yöneten 4 temel kuvvet vardır.
Elektromanyetik kuvvet, kütleçekim kuvveti, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf
nükleer kuvvet. Bu dört kuvvet birbirinden farklı bambaşka şeyler gibi
gözüküyor. Aslında öyle mi?
James Clerk Maxwell
19 YY’da elektrik ve manyetik kuvvetleri farklı olduğunu düşünülüyordu.
Fakat Maxvell elektrik ve manyetik kuvvetlerin aynı şey olduğunu ve
elektromanyetik kuvvetin bir alan içerisinde taşıyıcı parçacıklar ile
taşındığını buldu. Bunun yanında fotonların her daim saniyede 300.000 km
hızla hareket ettiğini buldular. O sırada newton fiziğinde göreceli
hareket olduğundan ışığın hızının neye göre 300.000 km hız olduğu
düşünülüyordu. Bu hız sabit ise neye göre sabit olmalıydı.
Sonuçta hareket göreceli bir kavramdır. Bunun içinden çıkamadıkları
vakit esir diye evrenin tamamını dolduran bir şey olduğunu idda ederek
rahat bir nefes aldılar. Bu esirin ne olduğu bilinmese de ışık onun içinde
300.000 km hızla hareket edecekti. Fakat bu şu sorunu doğuruyordu. Biz
eğer 250bin km hız ile fotona doğru hareket edersek bu sefer fotonun hızı
550bin km hıza çıkması gerekliydi. Ya da o hızla uzaklaşırsak fotonun bize
göre hareketi 50bin km hıza düşmeliydi. Oysaki yapılan ölçümlerde hız ne
olursa olsun 300.000 km hız olduğunu ölçülüyordu.
Albert Einstein
1905 yılında Eintein özel görelilik teorisini ortaya sürerek buna son
verdi. Fotonun gözlemci hangi hızda veya hangi yöne doğru hareket ettiği
farketmeksizin saniyede 300.000 km hızla hareket ettiğini öne sürdü. Bu
sayede arkaplan gereksinimi olan esire ihtiyaç kalmıyordu. İşin ilginci
esir çok farklı bir isimde farklı bir şekilde yeniden karşımıza çıktı ama
düşünüldüğü gibi değil elbette. Bunu yapabilmek için mutlak zamanı yıkıyor
ve herkesin kendi kişisel saati olduğunu ve göreceli zamanı ortaya
çıkarıyordu.
Newton mutlak hareketi Eintein ise mutlak zamanı yıkmıştır. Öncelikle
bu nasıl diye düşürseniz klasik görüşümüze göre ışık hızına bakarsanız
yanılırsınız. Eintein’ın göreceli zaman fikri bizim bakışımızda yoktur
çünkü. Neyse konuyu uzatmadan devam edelim. Nasılsa uzatacağım bir yazı
dizisi gelecek.
Solda Steven Weinberg ve Sağda Abdus
Salam
Daha sonra ise Steven Winberg ve Abdus Salam yüksek enerji düzeylerinde
zayıf nükleer kuvvetin taşıyıcı parçacıkları w ve z bozonları ile
elektromanyetik kuvvetin taşıyıcı parçacığı fotonların aynı parçacık
olarak davrandıklarını öne sürdüler. 100 Gev (1 gev= 1milyar elektronvolt)
enerji seviyesinde fotonlar ve w, z bozonları aynı şekilde davrandığından
bu iki kuvveti birleştirerek elektro-zayıf kuvvet ismini verdiler.
Tek bir kuvvetin iki farklı bakış açısı olmasının sebebi olarak da
foton yüksüz bir bozon iken w ve z bozonlarının enerji düştüğünde simetri
kırılmasından dolayı kütle kazanarak farklı davranmaya başlamasıdır. Big
bangdeki simetri kırılmaları da (sıcaklığın düşmesi sırasındaki simetrinin
azalması) evrenin form geçişi olarak öngörülebiliyor.
Büyük Birleşim Teorisi
Bu grafikte 3 kuvvetin değişik enerji seviyelerindeki birleşimini ve daha
ilerisinde ise süper birleşim teorisi olan 4. kuvvetin katılışı da
resmediliyor.
Daha sonra teorik olarak 1015 GEV (1 gev= 1milyar
elektronvolt) enerji seviyesinde elektro-zayıf kuvvet ile güçlü nükleer
kuvvetinde aynı kuvvet gibi davranmaya başladığı tespit edildi. Teorik
matematiksel hesaplamalarda elektro-zayıf kuvvetin taşıyıcı parçacıkları
ile güçlü nükleer kuvvetin taşıyı parçacıkları gluonların aynı şekilde
davrandığını ve aynı kuvvetin farklı görünümleri olduğu anlaşıldı. Tabiki
böyle bir enerji düzeyine çıkamayacağımızdan ispatlanması neredeyse
imkansızdır.
İşte bu üç kuvvetin tek bir kuvvet olarak birleştirilmesine büyük
birleşim kuramı ya da birleşik alan teorisi deniliyor. Bu kısaca kuantum
alan teorisi ya da standart model üzerine kurguludur. Fakat bununla da
kalmayalım daha ileri gidelim.
Teorik hesaplamaları daha da ileri götürdüklerinde 1019 GEV
enerji seviyesinde en son olarak kütleçekim kuvveti de bu birleşmeye dahil
oluyor. Kütleçekim kuvvetinin taşıyıcı parçacıkları olduğu düşünülen
gravitonlarında o enerji seviyesinde diğer birleşik kuvvetin taşıyıcı
parçacıkları ile aynı davranmaya başlıyor teoride. Fakat bu seviye planck
mesafesine sıkışmış evrenin yani big bang anındaki evrenin enerji seviyesi
ile aynı. Buradan nereye yöneleceğimizi tahmin edebilirsiniz.
İşte bu şekilde tüm kuvvetlerin tek bir kuvvetn farklı görünümleri
olduğu teorisine süper büyük birleşim kuramı ya da süper birleşik alan
teorisi deniliyor. Bu neden önemli diyor olabilirsiniz. Evreni tanımlamak
için daha basit bir tanımlama sunmanın yanında big bang anın içinde önem
taşıyor. Çünkü çok küçük bir alanda çok büyük bir kütle yığılması
nedeniyle kuantum fiziği ile genel göreliliğin birleşmesi gerekiyor fakat
bu da yapılamıyor. Bu iki teorinin birleşmesi demek 3 kuvveti barındıran
standart modelin yani kuantum alan teorisinin genel görelilikteki
kütleçekim kuvvetini kendine dahil edebilmesi demektir. Buna da işte süper
büyük birleşim teorisi, birleşik alan teorisi ya da her şeyin teorisi
deniliyor. Bu konudaki sıkıntıları, düşünceleri ise bir sonraki yazımda
belirteceğim. Zaten kuantum halka teorisi hakkındaki araştırmamı
bittiğimde uzun bir yazı dizisine başlayacağım. Yapabilirsem popüler
bilim kitabı haline getirip bastırabilirim. Ama e-kitap olarak ücretsiz
internetten sunacağım kesin. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere.
Kütleçekim Dalgalarının Keşfinin Sonuçları – 2 – Kuantum Alanları, Higgs
Alanı ve Şişme Teorisi
19 Nisan 2014 Erhan Kılıç
Çoklu Evrenlere Gelen Destek ve Şişme Teorisi
Aslında çoklu evrenler teorisine genel destek kütleçekim dalgalarından
gelmiyor. Bu destek şişme teorisinin kendisinden geliyor. Daha önceki
yazımda belirttiğim üzere kütleçekim dalgaları şişme anından sonra olması
düşünülüyordu ve bu ispatlandı. Dolaylı olarak şişme teorisi de
ispatlandı. Şişme teorisi evrenin big bang anından 10-32 saniye
sonra ışıktan bile çok çok hızlı bir şekilde inanılmaz büyüklüklere
genişlemesidir. Bunu biraz daha detaya inerek açıklamak gerekiyor.
Bildiğimiz gibi geçen sene higgs bozonu keşfedildi ve bence bu son kaç
yılın bir şey diyemem ama çok önemli bir keşif idi. Higgs alanı higgs
bozonlarında oluşan negatif değerde bir alandır. Bildiğimiz üzere evrende
4 temel kuvvet vardır. Kütleçekim, güçlü nükleer kuvvet, zayıf nükleer
kuvvet ve elektromanyetik kuvvet. Ve her kuvvetin kuantum mekaniğinde
taşıyıcı parçacıklarından oluşan alanlardan oluşmaktadır. Mesela güçlü
nükleer kuvvetin taşıyıcı parçacıkları gluonlardır ve bu alan gluonlardan
oluşur. Aynı şekilde zayıf nükleer kuvvet için w ve z bozonları taşıyıcı
parçacıklardır ve elektromanyetik kuvvet için ise fotonlardır. Kütleçekim
için ise gravitonlar dediğimiz taşıyıcı parçacıklardan söz ediliyor ama
henüz keşfedilmedi. Bu alan standart modeldeki parçacıkların
kütlesini nasıl kazandığını açıklayan alan ve taşıyıcı parçacığıdır
aslında temelde.
Abdus Salam, Sheldon Glashow, ve Steven Weinberg bu kuvvetlerden zayıf
nükleer kuvvet ile elektromanyetik kuvvetin aslında aynı şey olduğunu
ortaya koydular ve elektrozayıf kuvveti ortaya çıkardılar. Bu
birleştirilmiş kuvvet olan elektrozayıf kuvvet 1979 yılında nobel ödülünü
almalarını sağladı. Temelde yüksek sıcaklıklarda (yanlış hatırlamıyorsam
1018 civarı
derecelerde ve bu arada nasıl üssü rakam yazacağımı buldum sonunda) veya 3×10-13 m
mesafede bu iki kuvvetin birbirinden ayırt edilemediğini gösterdiler.
Temelde bizim farklı görmemizin tek sebebi taşıyıcı parçacıkların farklı
kütleye sahip olmaları. En sonunda bu birleştirilmeye güçlü nükleer
kuvvette katıldı. Şu an tek amaç genel göreliliğin kütleçekimini de bu
birleşmeye katarak birleşik alan kuramını ortaya çıkarmaktır. Yani kuantum
mekaniği ile genel göreliliği birleştirebilmek.
Bu arada kendime not: 1. Kuantum mekaniği ile genel göreliliğin bir
araya gelememe problemi eksik bilgiler içeriyor. Onları da içeren yeni
yaz. 2. Birleşik alan kuramı ile ilgili türkçe kaynak bir tane bile yok.
Doğru bilgi verdiğine inanmadığım siteleri dahil etmiyorum buna. Bununla
ilgili detaylı bir yazı yaz.
Bu kadar ön bilgiden sonra asıl konuya dönebilirim. Şişme teorisinin
oluşma sebepleri arasında öngörülen şey higgs alanı olarak görülüyor. Big
bang anında tüm alanlar 0 değerinde iken degesiz olan higgs alanı bu
dengesizliğin etkisi olarak negatif bir değere düşecektir. Bu düşme
esnasında higgs alanının kütleçekimi negatif basınçtan (bildiğimiz basınç
değil pek) dolayı kütleçekim çekici değil itici bir gücü olacağından
bildiğimi ışıktan çok çok hızlı genişlemeyi oluşturacaktır. Negatif değere
düşünce de bu genişleme enerjisi higgs alanını sıfıra tamamlayan enerjiye
yani maddeye dönüşür. Bu birince senaryomuz şişme teorisi ile ilgili.
İkinci senaryomuz ise bu genişlemenin aslında halen devam ettiğidir. Temel
olarak her iki senaryonun da etkisi şimdiki an için farklı olmayacaktır.
Fakat başka bir farklılık doğuruyor ki bu da bizim konumuzu oluşturuyor
aslında.
Fizikçi Sean Carroll New York Times gazetesinde yayınladığı makalesinde
eğer ikinci senaryo doğru ise bu genişleme enerjisi bazı bölgelerde yerel
big bangler oluşturarak çoklu evrenlere sebep olabileceğinden
bahsetti.Yazısında şöyle belirtiyor;
“Guth şişmeyi öne sürdükten sonra fizikçi Alexander Vilenkin ve
Andrei Linde bu genişleme sürecinin sonsuza dek sürebileceğine dikkat
çekti. Genişleme enerjisi bildiğimiz parçacıkları oluştururken tüm
evrende bazı bölgelerde yerel big bangler oluşturabilir. Herhangi başka
bir yerde genişleme devam ederken sınırsız sayıda başka evrenler
oluşturabilir. Bu noktada kozmologlar tek bir evrenden çoklu evrenlere
yönelirler.
Kulağa oldukça tuhaf gelebilir. Ama şişme teorisinin kanıtları
keşfedilince hem Guth hem de Linde bu keşfin çoklu evrenlere kapı
açabileceğini belirttiler.”
Higgs Bozonu Higgs Alanı Nedir?
19 Kasım 2013 Erhan Kılıç
Higgs bozonu ve Higgs alanının nasıl
ortaya çıktığına dair bir çok tartışma mevcut. Bir çok bilim adamı da bu
keşfin kendisine ait olması için uğraşıyor. İşin aslında Higgs bozonuna ve
Higgs alanına ismini veren Peter Higgs’den önce de kütle oluşumuna sebep
veren mekanizmalar üzerinde çalışan bilim insanları vardı. Bu konuda en
çok çalışan ise Robert Brout ve François Engler. 1964 ağustosunda kütle
oluşumuna sebep veren mekanizmanın nasıl çalışacağını detaylandırdılar.
Aynı zamanda Dick Hagen, Gerald Guralnik ve Tom Kibble benzer düşüncelere
sahip mekanizmayı Peter Higgs kendi çalışmasını yayınladıktan kısa bir
süre sonra aynı yıl içerisinde kasım ayında paylaştılar. Bu tabiki de
Nobel ödülü komitesine bir nobel ödülünün en fazla 3 kişiye verilebileceği
kuralından ötürü sorun çıkardı. Ne olursa olsun Peter Higgs, şu an Higgs
Bozonu olarak adlandırdığımız parçacığı Ekim 1964’de açıkça tahmin eden
ilk kişiydi. Nobel ödülü ise François Englert ve Peter W. Higgs’ın oldu.
Parçacıklar arasındaki ilişkiyi
açıklayan Standart Model Tablosu
Fizikçiler neden bazı parçacıkların diğer
parçacıklara göre daha fazla kütleye sahip olduğunu araştırıyordu (ki bu
bizi bir başka soruna daha götürür, çünkü normalde parçacıkların neden
kütleye sahip olduğunu anlayamıyoruz ve higgs alanı ve bozonu bulunana
kadar standart model parçacıkların kütlesiz olması gerektiğine varıyordu).
Bu mekanizmanın arkasındaki gücü bilemiyorduk. Burada Peter Higgs devreye
girdi. Tüm parçacıkların ve evrenin bir enerji alanı içinde olduğunu ve
kütlesi fazla olan parçacıkların bu alanla daha çok etkileşimde olduğunu,
kütlesi az olan parçacıkların ise daha az etkileşimde olduğunu öneren bir
teori ile geldi.
Higgs alanını okyanus olarak parçacıkları
ise balık olarak düşünün. Ringa balığı bu okyanusta çok hızlı hareket
eder, hızlı manevralar yapar. Tıpkı çok az kütleli parçacıklar, elektron
gibi. Düşük kütleli parçacıklar bu alanla daha az etkileşimdeler. Bunun
tam zıttı ise yukarı kuarklar şu ana kadar keşfedilmiş en ağır
parçacıklar. Bunu ise güneş balığına benzetebiliriz. Ama balıklarla
parçacıklar arasındaki fark ise yukarı kuarklar elektrondan çok fazla ağır
olmasına rağmen ondan daha büyük değildir. Hatta aynı büyüklüktedir.
(Okyanus balık benzetmesi sadece sizin anlamanız içindi o yüzden fazla
takılmayın bu benzetmeye).
Higgs bozonu ise higgs alanının Gauge
bozonu (taşıyıcı bozon) tıpkı fotonun elektromanyetik alanın taşıyıcısı, W
ve Z bozonlarının zayıf nükleer güç taşıyıcısı ve Gluonların güçlü nükleer
gücün taşıyıcısı olması gibi. Daha önceki benzetmeyi yaparsak su
moleküllerine denk gelir Higgs bozonu.
Bilim İnsanları Yeni
Bir Fizik Alanı Keşfetmiş Olabilir!
06 Nisan 2014 Erhan Kılıç
Herhangi bir konuda söylenen bir cümle vardır. “Büyüklük önemli değil”
diye. Pekala bir çok şey için doğru olsa bile fizikte geçerli değildir.
Özellikle atomaltı dünyasında büyüklük çok önemli bir şeydir.
Elektron ve nötron dışında proton atomun temel malzemelerinden biridir. Ve
atom görebildiğim evreni, dünyamızı bizi bir araya gelerek oluştururlar.
Bundan dolayı evreni anlamak için atomun bileşenlerini ve yapısını anlamak
çok önemlidir.
Geçen sene bir grup bilim insanları protonun büyüklüğünü
muonlar ile kıyaslayarak bulmak için bir deney yaptılar. Daha önceki
denemeler elektronlarla idi. Ve bu deneyin sonuçları protonun aslında
bizim bildiğimiz gibi olmadığını göstermiş. Daha iyi bir tanımla protonun
bizim bildiğimiz büyüklükte olmadığını göstermiş ki aslında aynı anlama
geliyor. Deneyin sonuçları protonun çapının 0,84087 femtometre (metrenin
kattrilyonda biri) olduğunu göstermiş. Fakat sorun burada başlıyor.
Normalde elektronlarla yapılan kıyaslamaya göre bu çap %4 oranında daha
küçük.
Muon: Kısa ömürlü ve elektronun daha
ağır versiyonu. Elektronla aynı elektrik yüküne sahip ama 200 kat daha
ağır.
Elektron: Negatif elektrik yüküne sahip basit atomaltı parçacık. Atomun
kütlesinin binde birine sahiptir.
Deneyin yapılış şekli şu şekilde. Bilim insanları bir hidrojen atomunu
(1 proton 1 elektron) parçacık hızlandırıcıda muonlarla (elektronların
daha ağır kuzenleri) bombardımana tutuyor. Bu bombardıman olurken
muonlardan birisi elektronla yer değiştiriyor. Elektron hidrojen atomundan
kopuyor ve yerine muon geçiyor. Muonlu hidrojen atomu aşırı hassas lazer
ile ölçülüyor. Daha önceki sopnuçlara göre %4 daha küçül bir sonuç
çıkıyor. Bir önceki değer yuvarlarsak 087 femtometre. Her ne kadar bu
kadar küçük boyutlar bizim açımızdan önemsiz gözükse de atomaltı
boyutlarda çok önemli bir değer oluyor aslında.
İki Farklı Boyutun Oluşturduğu Problem
Bir önceki deneyin ölçümlerinin yanlış olması ihtimaline karşın bilim
insanları daha önceki deneyi tekrarladılar. Ama birden fazla tekrarlamaya
karşın 0,87 femtometre sonucu her zaman doğrulanmış oldu. Başka bir
olasılığa göre protonun çapını hesaplarken bazı parçaların eksik olduğu.
İsveç fizikçi Aldo Antognini protonun yapısını tam olarak
algılayamadığımızı ve bu yüzden dolayı çapını doğru ölçemediğimizi
düşünüyor.
Artık bilim insanlarının uğraşacağı yeni bir fizik alanı var. Elbette
bu fizik alanı bildiğimiz standart modeli ya da diğer teorileri geçersiz
kılmıyor. Bilim her zaman bir önceki bilgilerin geliştirilmesi ve daha da
doğruya yönelmesi ile ilerler.
Kaynak ve Referanslar:
Antognini, A. et al. Science (2013).
Pohl, R. et al. Nature (2010).
Bernauer J. C. et al., Phys. Rev. Lett. 105, 242001 (2010)
Öncelikle nedir bu kütleçekim dalgası? Einstein özel görelilik
teorisini öne sürünce onun Newton’un kütleçekim teorisi ile çeliştiğini
farketti. Bunun detayına girmeyeceğim ve Einstein kendi kütleçekim
teorisini oluşturmak için çalışmalara başladı ve en sonunda genel
görelilik teorisini oluşturdu. Bu teoride bilindiği üzere uzay kütlenin
etkisi ile eğilen büzülen bir şey oldu.
Kütleçekim dalgalarında ise uzayı ben suya benzetirim. Fakat bunu 2
boyutlu ve esneyen suya benzetirim. Şöyle bir şey düşünün. Güneş büyük
kütlesi ile bizden 150 milyon km uzaklıkta duruyor. Onun kütlesi uzayı
eğiyor ama bu eğiklik standart bir hale geliyor. Daha sonra kendinizi bir
roketle (çok ağır bir roket) onun kütleçekim alanına girdiğinizde olacak
şey sizin roketinizinde uzayı bükeceğinden uzaydaki değişiklik kütleçekim
dalgası olacaktır. Şimdi bunu şuna benzetin. Suya atılan taş nasıl bir
dalga oluşturursa bunda da böyledir. Ya da güneşin sabit olmadığını
(aslında sabit değil de neyse) ve hareket ettiğini hayal edin. Bu durumda
uzay devamlı olarak değişecek ve dalga oluşturacaktır. Ama bu dalga nasıl
bir şey? Aslında bunu da suda ki dalgaya benzetebiliriz. Suda ki dalgada
nasıl (not: resim aradım su dalgası diye saç modeli çıktı iyi mi?
Anlamanız açısından dalgalanma aşağıda) normal su seviyesinde gene resimde
göreceğimiz üzere üst tepe noktası ve alt çukur noktası vardır. Bunların
hareketinde suda normalde hidrojen molekülleri yer değiştirir ama uzayın
dalgalanmasında ise uzay gerilir ve büzüşür aslında. Benzetme yaparsak,
eğer bu kütleçekim dalgaları size gelirse sizin boyunuz uzayın gerilip
büzülmesinden dolayı (aşırı derecede abartıyorum burada) sizin boyunuz bir
2 metre oluyor daha sonra 1 metre oluyor sonra tekrar 2 metre oluyor ve
böyle devam ediyor.
Dalgalanma
Fakat bu kütleçekimsel dalga öyle her hareket eden şeyde olmuyor. Aşırı
hızlı ve kütleli objelerde oluşturuyor. Örnek verirsek ikili nötron
yıldızının dönerek birbirine yaklaşması. Bu yaklaşımda her defasında daha
hızlı dönerler ve kütleçekim dalgaları oluştururlar. Ya da süpernova
patlamaları. Bir başkası da ve yazım için önemli bir şey olan şişme
teorisi. Evrenin big bangden sonraki 10 üzeri -32 (üstü yapamadım bir
türlü ) zaman sonrası, saniyenin trilyonlarca trilyonlarca
trilyonlarca küçük birimi, evren ışık hızından çok çok fazla hızlı bir
şekilde genişlemiştir. Böylesine hızda bir genişleme genel göreliliğe göre
kütleçekim dalgaları oluşturacaktır.
Şimdi kendi kendinize sorabilirsiniz. Ne olduğunu öğrenmişiz, ne
durumlarda oluştuğunu da biliyoruz ama neden şimdi ispatlandı? Her ne
kadar bunları bilsek de hepsi matematiksel denklemlerin bize sunduğu
bilgilerdir. Ve bu dalgalar öyle bizim gözlemleyebileceğimiz büyüklükte
değildir. Bu dalgaların büyüklüklerinin planck uzunluğuna yakın olduğu
tahmin ediliyorki bu uzunluk atomun milyarlarca trilyonlarca ve aklıma
gelmeyen sayıda trilyonlarca kat küçük mesafesi demektir (zaten stringler
de bu yüzden keşfedilemiyor ). Teknolojimiz böyle küçük değerleri
tespit etmede yetersiz ve uzun süre de yetersiz olacak.
Kütleçekimsel dalgalanmaya aynı
zamanda Ripple efekti de denir. Burada 3 boyutlu bir uzayın nasıl
dalgalandığı resmediliyor.
Kütleçekim Dalgalarının Keşfi
Şimdi de belki şu soruyu soruyor olabilirsiniz. Madem bu kadar küçük
değerlerde nasıl ispat edildi? Değerleri küçük olsa bile belli izler
bırakabilir tıpkı deniz dalgalarının deniz kumunda bıraktığı izler gibi
(bu daha çok derinliğin az olduğu yerlerde fark edilir). Burada ise iz
bırakılan şey ne diyebilirsiniz. Evrenin her yerini doldurak mikrodalga
kozmik fon ışımanın ta kendisi.
Eğer şişme teorisi doğru ise kütleçekim dalgalarının oluşturması
gerektiğini belirtmiştik. Bu kütleçekimsel dalgalar mikrodalga kozmik fon
ışımasında bir iz bırakmış olabileceğini düşünen bilim insanları bu
ışımayı en ince detayına kadar inceleyecek bir teleskopla 9 yıllık bir
çalışma başlattılar. Ve bu 9 yıllık emeğin sonucu nihayet ortaya çıktı.
Mikrodalga kozmik fon ışımasını hepimiz biliriz. Big bang’den sonra ilk
300bin yılında elektronlar ve protonlar çok hareketliydi ve evrenin aşırı
sıcağından dolayı nötronlarla bir araya gelip yüksüz atomları
oluşturmuyorlardı. 300bin yıl sonra sıcaklık uygun düzeye inince yüksüz
atomlar oluşabildi. Ve o anda daha önceki o karmaşada hareket edemeyen
ışık (fotonlar) evrenin her yerine saçılmaya başladı. İşte bu mikrodalga
kozmik fon ışıması. Işımayı inceleyen bilim insanları şuna dikkat ettiler.
Evrenin bu hızlı genişlemesinden sonra oluşan kütleçekim dalgaları evrenin
ilk anlarındaki o sıcak radyasyonda belli izler bırakacaktı. Yani
radyasyonda belli bükülmeler dönmeler oluşacaktı. Böyle bir detaylı tespit
çok zor olsa da yapıldı. Örneğini aşağıda görebilirsiniz.
Kütleçekim Dalgalarının Bıraktığı İz
Keşfin Sonuçları
Bu keşif ile öncelikle genel göreliliğin en zor denklemi ispat edilmiş
oldu. Bunun dışında ise şişme teorisi artık büyük bir kesinlikle
ispatlanmış oldu. Fakat çürütülmez değil elbette. Kütleçekim dalgalarını
başka açıklayabilen ve şişme teorisinin diğer açıklayabildiği şeyleri de
açıklayabilen bir teori ortaya sürülebilir elbet ama ben pek olası
bakmıyorum.
Diğer yandan ise yinelenen evren teorisi çöktü. Açıkcası bu teori
oldukça güzel gözüküyordu ama bilimde teorinin güzelliğinin bir önemi yok
işte. Bu teori şişme teorisi ile üretilen evrenin her daim çöküp yeniden
big bang olarak genişlediği teorisine karşı oluşturulmuştu. M teorisinden
güç alarak uzayın 3 boyutlu bir zar olduğunu ve iki tane 3 boyutlu zarın
trilyonlarca yılda bir çarpışarak big bangi ve aşırı hızlı şişmeyi
oluşturduğunu iddia eder. Ama bu teoride kütleçekim dalgaları
oluşmamaktadır. Bu yüzden de kütleçekim dalgalarının ispatı bu teoriyi
çökertti. Tabi bu teoriyi oluşturan bilim insanları buna göre teoriyi
geliştirirlerse durum değişebilir.
Aynı zamanda Standford Üniversitesinden Andrei Linde bu keşfin çoklu
evrenler için bir kapı açtığına dair bildirisi oldu.
Kaynaklar:
Nature – Telescope captures view of gravitational waves
Space – Cosmic Inflation & Gravitational Waves: Complete Coverage of Major
Discovery
Universe Today – Rumors Flying Nearly as Fast as Their Subject: Have
Gravitational Waves Been Detected?
Dailygalaxy – Epic Gravitational-Wave Discovery Points to Existence of
Multiple Universes
Çoklu Evrenler Test
Edilebilir mi? Kabarcık Evrenler!
18 Temmuz 2014 Erhan Kılıç
Big bang anını düşünün. İlk başta sadece içinde enerji (karanlık enerji,
vakum enerjisi, enflansyon ya da diğer adıyla higgs alanı –bunlar
astrofiziğin derin kavramlarındandır–) ile kaynayan vakum vardı. Tencerede
kaynayan suda kabarcıkların oluşması gibi kabarcıklar oluştu….
Her bir
kabarcık başka bir vakum alanı haline geldi fakat enerjileri daha azdı. Bu
enerji kabarcıkların genişlemesine yol açtı. Bazıları diğer kabarcıkları
başka kabarcıklara çarpmasına neden oldu. Bazılarının ikinci kabarcıklar
oluşturması da muhtemel. Belki parçacıklar azdı ve birbirnden uzaktı belki
de çok yakındı. Bu kabarcıklardan her birisi bir evren ve bizim evrenimiz
de bu kabarcıklardan birisi olabilir.
Ne kadar çok belki yazdım değil mi? İşte test edilmesi imkansız ve bu
yüzden bilimin tam olarak içinde olmayan ve metafizik diyebileceğimiz
kabarcık çoklu evren hipotezi budur. Belki beni hayal gücümün
kısıtlılığından yere vurmaya çalışacaksınız ama belkilerle gerçeğe
varılmıyor. belkiler bir yerde duruyor eğer bir gün test edilebilir olur
ya da ispatları ortaya çıkarsa bilime giriyor. Yoksa her belki diyene
inanırsak. Neyse konumuza dönelim…
Şişme teorisi denildiği zaman vakum alanı da kaçınılmaz oluyor. Her ne
kadar kütleçekim dalgaları ile ispatlanmış olsa da (tabi ki son
yazılarımda sallantıda olduğunu da belirtmiştim) kabul etmeyen kesimler de
mevcut. Şişme teorisi en kısa hali ile big bangden çok kısa zaman sonra
evrenin muazzam hızlarda genişlemesidir. Sayılarla ifade edeceksek eğer
nanometre boyutundaki bir uzay-zamanın saniyenin trilyonda trilyonda
trilyonda bir kesiminde 250 milyon ışık yılına genişlemesidir.
Astrofizikçiler için bir çok şeyi açıklayabilmenin tek yolu şimdilik bu
gözüküyor.
Şişme teorisine ilk başta vakum alanında olan higgs alanının sebep
olduğu düşünülüyor. Aslında bunu da burada belirteyim. Vakum alanını,
negatif basıncını ben daha tam olarak kafamda oturtamadım. Oturtup
anlatanı da göremedim. Eğer kafamda tam oturtabilirsem bir gün detaylı bir
yazı yazacağım onlar hakkında. Konumuza geri dönelim şimdi. Higgs alanının
sıfırdan farklı enerji seviyesinde (0 burada en düşük enerji seviyesi
oluyor) negatif basınca sebep veriyor ki bu negatif basınç ters
kütleçekimi etkisi oluşturuyor. Yani itici güçteki kütleçekimi. Kütle
olmayan yerde kütleçekimi nasıl olur diye düşünmeyin. Negatif basınçta
oluşabiliyor. Ve bu ters kütleçekimi higgs alanı 0 enerji düzeyinin de
altına düşene kadar devam ediyor. İşte gerisi klasik hikayemiz. Higgs
alanı eksi değerde olduğu için bizimle etkileşiyor ve bize kütle
kazandırarak kendisini 0 enerji düzeyine tamamlıyor evren oluşuyor filan.
Anlamadığınız yer doğal olarak olabilir kolay konular değil. Bana soru
sorabilirsiniz istediğiniz vakit. Asla çekinmeyin.
Şimdi vakum alanı kavramının olması sebebini de açıkladığımıza göre
neden çoklu evrenlere yol açtığını da belirtmiş oldu. Vakum alanı demek
kabarcık evrenler hipotezine yol açmak demek. Fakat test edilemiyor. Bu
yüzden metafizik kavramda kalıyor alsında. Ortak Çevre Fakültesinden
Matthew Johnson ve takım arkadaşları burada devreye giriyorlar. Kendileri
araştırmanın bu resimde neyin nerenin test edilebilir olduğunu bulmak
olduğunu ifade ediyorlar. İlk amaçları ise vakum alanında iki tane
kabarcık evreni olduğu gibi bilgisayarda çarpışmalarını ve sonra neler
olacağını simüle etmek. Tabi burada atomlarına, yıldızlarına,
galaksilerine varacak detaylı bir simüle yapmayacaklar. Hatta bunların hiç
biri simülasyonda olmayacak. Sadece yer çekimi ve vakum alanında
kabarcıkların oluşmasına sebep olan şeyleri kullanacaklarını ve yeterli
olacağını öngörüyorlar. Zaten öbürtürlü böyle bir sümilasyona işlem ve
maliyet gücünde aşırı zorlanırlardı. 8bin işlemcili süper
bilgisayarda bile görülebilir evrenin simülasyonu kaç ay sürmüş.
Normalde eğer iki kabarcık evrenin çarpışması gerçekleşmiş ise ya
gökyüzünde ya da mikrodalga kozmik fon ışımasında gözükeceğini
düşünüyorlar ve nereye bakacaklarını bu simülasyonla bulmaya çalışacaklar.
Yararsız bir çalışma olmayacağı kesin. Gelişmeleri bekleyeceğiz.
Referans ve ileri okumalar;
Matthew C. Johnson, Hiranya V. Peiris, Luis Lehner. Determining the
outcome of cosmic bubble collisions in full general relativity. Physical
Review D, 2012; 85 (8) DOI: 10.1103/PhysRevD.85.083516
Carroll L. Wainwright, Matthew C. Johnson, Hiranya V. Peiris, Anthony
Aguirre, Luis Lehner, Steven L. Liebling. Simulating the universe(s): from
cosmic bubble collisions to cosmological observables with numerical
relativity. Journal of Cosmology and Astroparticle Physics, 2014; 2014
(03): 030 DOI: 10.1088/1475-7516/2014/03/030
Carroll L. Wainwright, Matthew C. Johnson, Anthony Aguirre, Hiranya V.
Peiris. Simulating the universe(s) II: phenomenology of cosmic bubble
collisions in full General Relativity. submitted to arXiv, 2014 [link]
Stephen M. Feeney, Matthew C. Johnson, Jason D. McEwen, Daniel J. Mortlock,
Hiranya V. Peiris. Hierarchical Bayesian detection algorithm for early-universe
relics in the cosmic microwave background. Physical Review D, 2013; 88 (4)
DOI: 10.1103/PhysRevD.88.043012
Kütlemiz Nereden
Geliyor? Higgs’den Değil!
17 Eylül 2014 Erhan Kılıç
21 Gram….
Eğer 70 kilo iseniz 21 gram vücudunuzdaki tüm elektronların
kütlesidir. Bu 21 gram tamamen Higgs mekanizmasından gelmektedir. Bunun
anlamı; elektronlarınız uzay ve zamanda hareket ederken higgs alanı ile
etkileşime girerler ve bu etkileşimden dolayı kütle kazanırlar. Higgs
alanı elektronları yavaşlatır ve ışık hızına ulaşmasını engellerler.
Fakat sizin veya etrafınızdaki her şeyin kütlesinin büyük bir bölümü
Higgs mekanizmasından gelmemektedir. Higgs mekanizması, Standart Model
dediğimiz parçacık fiziğinde, elektron gibi atom altı parçacıkların
kütlesini nasıl kazandıklarını ortaya koyan bir mekanizmadır. Kütle daha
farklı bir yerden gelmektedir. Kütlenizin büyük bir kısmı Nötron ve Proton
gibi parçacıklardan gelmektedir.
Nötron ve Proton atom altı parçacıklar değildir, kuark denilen atom
altı parçacıklardan oluşmuşlardır.
Kuantum Renk Dinamiği (İngilizce: Quantum Cromer Dynamics) teorisine
göre kuarklar birbiriyle Gluon denilen başka bir atom altı parçacık
aracılığı ile etkileşirler. Cromer antik yunanda renk anlamına
gelmektedir. Kuarklar renk denilen bir yüke sahiptirler. Bildiğimiz üç ana
renk; kırmızı, mavi, yeşil. Elbette görülebilir ışıkla görülmesi için
oldukça küçüktür kuarklar. Bu renkler Güçlü Nükleer Kuvvetin yükleridir.
Renklerle isimlendirmemizin sebebi görülebilir ışıktaki ana renklere
benzemektedir ve kuarkların birbiri ile etkileşimini anlamamıza yardımcı
olur. Bir başka yazımda tetrakuarklardan bahsetmiştim.
Kurallar basit. Kuarklar var olabilmesi için renksiz veya beyaz
olmalıdır. Bunu yapabilmek için iki yönteminiz vardır. Üç ana rengi bir
araya getirmek ya da bir kuark ile anti-kuarkı bir araya getirmek. Şimdi
ise kuarklar bir araya geldiğinde ne olduğunu anlatalım.
Bir çoğunuz belirsiz ilkesini bilmektedir. Belirsizlik ilkesi ile
kuantum evreninde boş uzay diye bir şeyin olmadığını anladık. Boş uzayda
aslında hiçlikten ödünç enerji alarak bir parçacık ve anti-parçacık
ikilisi oluşup kısa sürede bir araya gelerek yok olurlar. Bu yok olma
esnasında oluşan enerji ile ödünç aldıkları enerjiyi geri ödemiş olurlar.
Kuarklar bu renk sistemi ile bir araya geldiklerinde kendi aralarında
gerçekten boş uzay oluşmuş olur. Orada parçacık ve anti-parçacık
ikilisinin oluşup yok olması yoktur artık. Burayı aklınızda tutun.
İşin güzel yanına gelirsek kuarklar bu renk kuralından dolayı tek
başına bulunamazlar ve biz bir arada olan kuarkları asla ayıramayız.
İstersek sonsuz enerjiye sahip olalım. Bunun sebebi ise kuarkları
birbirinden uzaklaştırdıkça onları ayırmamız gereken enerji gitgide
artacak. Bir noktaya geldiğinde verdiğimiz bu enerji kuark ve anti-kuark
ikilisi oluşturmamızı sağlayacak. Bu sefer elimizde ayırmak isteyeceğimiz
iki tane kuark grubu bulunacaktır. Bunu anlayabilmek için kuantum
belirsizliğine dönelim. Parçacık ve anti-parçacık ikilisinin ödünç enerji
alarak ortaya çıktığını söylemiştik. Verdiğimiz enerji ödünç almadan iki
parçacık oluşmasını sağlar. Ya da ödünç almış parçacıkların borcunu
ödeyerek özgür kalmalarını sağlamış oluruz.
Fakat kuarkların kütlesi, protonun kütlesinin sadece %1’ni
oluşturmaktadır. Kuarklar higgs alanı ile olan etkileşimi de biraz kütle
kazandırır ama fazla değildir. Peki geri kalan kütle nereden gelmektedir?
Cevap enerjidir. Einstein’in ünlü formülünü bilirsiniz. Kim bilmez ki!
Bu formüle göre çok küçük bir kütlede çok büyük bir enerjiye sahibizdir.
Fakat bu formüldeki eşitlikte biraz değişiklik yaptığınızda durum
netleşir.
E=mc2 ‘yi şu şekilde değiştirirsek eğer; m=E/c2; çok fazla
enerjiye sahip olursak kütleye de sahip olacağımız anlamındadır.
Enerji/Madde ikilemi. Bir madalyonun iki yüzü. Einstein elindeki sıcak çay
ile dolu bardağın, soğuk çay ile dolu bardaktan daha faza kütleye sahip
olacağını belirtmişti. Bu doğruydu çünkü sıcak çay daha çok enerjiye
sahiptir.
Bu protondaki enerji; kuarklar arasındaki Güçlü Nükleer Kuvvet
alanındaki yoğun enerjidir. Renk sistemi oluşurken kuarklar arasında
hareket eden kütlesiz gluon parçacığı, gerçek boşluğu oluşturmak için çok
fazla enerji taşımaktadır. Bu enerji de protonun asıl kütlesini
oluşturmaktadır. Yani kütlenizin %99u enerjidir.
İsterseniz buradan atomun %99’u boştur bilgisini de ekleyerek aslında
neyiz tartışması yapabilirsiniz ama pek faydalı görmemekteyim ve tavsiye
etmemekteyim. Çünkü insan ister mikro evren olsun ister makro evren,
mesafeleri gözlerinde canlandıramadığı için kendi büyüklük ölçüsüne göre
değerlendirme çalışmaktadır. Bu da onu garip düşüncelere itmektedir.
Yakında kuantum fiziğini, klasik fizik bakış açısıyla bakarak anlamaya
çalışanlara yazdığım yazımda anlayacaksınız.