Faster than light travel

The USS Enterprise from Star Trek: The Next Generation.
Başlıklar
1) Kısaca
2) Yıldızlararası yolculuk ne kadar zor olabilir?
3) İmkansızın sınırında, mümkün olanı ve mümkün olmayanı ayırt etmek.
4) Warp sürücüsü nedir?
5) Kısaca özel görelilik
6) Işık hızına yaklaşıldıkça…
7) Işık hızı
8) Kısaca genel görelilik ve uzay-zaman eğrilmesi
9) Alcubierre warp sürücüsü
10) Negatif kütleli madde ve negatif enerji
11) Alcubierre metriği
12) Matematiğin gerçeğe yansıması
13) Chung-Freese metriği
14) White-Juday warp sahası interferometresi
15) Sonuç
1) Kısaca
Warp sürüşü mümkün mü?
Bilmiyoruz. Matematiksel modelleri mevcut ancak pratik uygulama için bazı
bilimsel ve teknolojik imkansızlıkların aşılması gerekiyor. Bunları zaman
içinde aşabilir miyiz; henüz bilmiyoruz. Tam olarak nasıl bir teknoloji
gerekir, onu da bilmiyoruz. Bu konularda şu anda araştırmalar ve deneyler
yapılıyor olsa da ümitlenmek için yüzlerce yıl erken olabilir. Kısa cevabımız
sizi tatmin etmediyse, yazının geri kalanına buyurun.
2) Yıldızlararası Yolculuk Ne Kadar Zor Olabilir?
Çok… 1977’de fırlatılan 720 kilogramlık Voyager-1‘i ele alalım. 37 yıl önce
fırlatıldı ve şu anda (Eylül, 2015) 132 AU mesafede. Eğer 4,3 ışık yılı
mesafedeki Proxima Centauri’ye gidiyor olsaydı, oraya ulaşması yaklaşık 75 bin
yıl sürecekti. Derin uzay sondalarımızın hepsi maalesef bu kadar yavaştır.

Güneş sisteminin dış sınırlarına doğru yol alan Voyager uzay aracı.
Ancak hayal gücümüz ve mühendisliğin sınırları çok daha hızlı olabilir.
Deadelous Projesi, 6 ışık yılı mesafesindeki Barnard Yıldızı’na 50 yıl sürecek
nükleer güçteki robotik bir görevin mümkün olabileceğini sunan bir konsept
çalışması ile 1970’lerde yüreklere biraz su serpmişti. Tabii yüzde 96’sı yakıt
olan 56 bin tonluk bir gemi geçmişte de pek ekonomik değildi, günümüzde de
değil.
1980’lerde NASA ve donanma tarafından geliştirilen Longshot Projesi, Alpha
Centauri’ye 100 yılda ulaşacak, yüzde 67’si yakıt olan 400 tonluk (yaklaşık
Uluslararası Uzay İstasyonu kütlesi kadar) bir robot önererek biraz daha
ekonomik bir yaklaşımda bulundu. Bunlar gibi birçok çalışma umut vaat eden
fikirler sunuyor. Bunların bir kısmını yazı dizimizin önceki bölümlerinde
okuyabilirsiniz.
Geleceğin İtki Sistemleri -3- Uzayda Nükleer
Enerji ve Nükleer Roketler
Geleceğin İtki Sistemleri -4- Füzyon Roketleri
Geleceğin İtki Sistemleri -5- Antimadde
Roketleri
Yaklaşık 100 yıl, yıldızlararası mesafeler için kısa sayılabilecek bir süredir
ve teknolojimiz buna izin veriyor gibi görünüyor.
Peki Neden Gitmiyoruz?
Bir konsept çalışması olan Longshot Projesi, gidebileceğimizi göstermekle
beraber şu anda gitmememiz için birçok sebep olduğunu hatırlatmaktadır.

Longshot projesi kapsamında tasarlanan hayali uzay aracı konseptlerinden biri.
Teknolojimiz teorik olarak izin verse de bunu pratik uygulamaya aktarmak çok
yüksek fiyatlara ve onlarca yıllık Ar-Ge çalışmalarına mal olacaktır.
Harcanacak yüzlerce milyar doların karşılığının alınması da 100 yıldan uzun
sürecek ki bu, hiçbir hükümetin şu anda imza atacağı bir girişim değil. İnsan
ırkı olarak böylesi uzun vadeli yatırımlara girişecek olgunluğa henüz
erişmedik.
Sabırlı değiliz, büyük ihtimalle de asla yeterince sabırlı olamayacağız. Belki
de bu yüzden imkansız denen şeyler ile bu kadar ilgileniyoruz ve bazen de
biraz bu sabırsızlığımız sayesinde imkansızlıkları aşarak “yapılamaz” deneni
başarıyoruz. Bunun en büyük örneklerinden biri havacılıktır. Birkaç yüzyıl
önce uçaklar hayal bile edilemezken, yüzyıl önce kıtalararası yolculukların
haftalar sürmesine alışık bir dünya varken, bugün uçaklar bu yolculuk
sürelerini saatlere indirmeyi başarmıştır.
Benzer bir devrim, uzay görevleri için de düşünülebilir mi? Yıllar sürmesine
alışık olduğumuz Güneş Sistemi görevleri ve yüzyıllar sürebileceği düşünülen
yıldızlararası görevler aylara, hatta haftalara indirgenebilir mi?
Maalesef bilim, bize fizik kanunlarında bir hız sınırı olduğunu gösteriyor ve
teknolojimiz de bu sınıra uymak zorunda. Bu sınıra ışık hızı bariyeri diyoruz
ve inşa edeceğimiz roketler ne kadar gelişmiş olurlarsa olsunlar; günümüzün
sıvı yakıtlı roketleri, elektrikli iticiler, nükleer termal ve darbe
roketleri, füzyon roketleri ve hatta antimadde roketleri dahi bu sınıra
tabidir. En iyimser olasılıkla ve henüz geliştirmediğimiz en optimum teknoloji
olan antimadde roketleri ile en yakın yıldıza en hızlı yolculuk yaklaşık beş
yıl sürer.

Fizik kanunları açıktır: Toplam hacimsel ağırlığı havadan daha ağır olan
hiçbir cisim uçamaz. Ancak, biz bu kanunun çevresinden dolaşmayı öğrendik.
Resimde, boş ağırlığı 6586 kg ( 6,5 ton) olan JF-17 Thunder savaş jetini görüyorsunuz.
3) İmkansızın Sınırında, Mümkün Olanı Ve Olmayanı Ayırt Etmek
Peki, ışık hızı sınırına takılmadan, etrafından dolaşmanın bir yolu var mı,
fizik kanunlarında kullanabileceğimiz arka kapılar mevcut mu? İmkansızı
aşabilir miyiz? Bu soruya ne şimdi ne de yazı dizimizin sonunda kesin bir
yanıt veremeyecek olsak da insanlık tarihi aşılmaz denen imkansızlıkların
aşılmasıyla doludur.
Yüzlerce yıldan sonra, imkansız kavramının epey göreceli olduğunu öğrendik.
Bir zamanlar imkansız denen şeyler bilim sayesinde, artık hayatlarımızın bir
parçası. Onlara imkansız deniyordu çünkü arkalarında yatan bilim ve fizik
kuralları o zaman bilinmiyordu.
Örneğin havacılık, uzay görevleri, karadelikler, eskiden ölümcül olan
hastalıkların aşı ile yenilmesi, atların yerini alan otomobiller, küresel
haberleşme, atom enerjisi. Bunlar en gözle görülür örneklerden bazıları. Çok
değil, iki yüzyıl öncesinin hayallerine, bilim kurgusuna bakalım. 1828 doğumlu
ünlü yazar Jules Verne’nin harikulade bilim kurgu eserleri belki de bugünkü
dünyayı şekillendiren ilham kaynaklarının başındadır. Elektrikli denizaltılar,
öldürücü olmayan elektrikli silahlar, ışık ile hareket eden uzay araçları, aya
seyahat, televizyon… Bunlar, o günlerde bilim kurgu, bugün ise gerçeğin
parçası olan şeylerdir.
bedava-enerji-6815
Enerjiyi ucuza üretebilirsiniz, verimli üretim teknikleri geliştirebilirsiniz.
Ama asla sınırsız ve bedava enerji üretebilecek bir düzenek oluşturamazsınız.
Bilimin yeni alanlarını keşfettikçe, tıpkı Arthur C. Clarke’ın dediği gibi,
teknolojisi gelişmemiş bir uygarlığa sihir gibi gelebilecek şeyler
yaratabiliyoruz. Tabii ki bunu, bütün imkansızlıklar er ya da geç mümkün
olacaktır diye yorumlamamak gerekir. Örneğin devridaim makinesi olarak geçen,
yakın zamanda Erke Dönergeci olarak ismini duyuran ve sürekli çalışarak sonsuz
enerji üreten makineler her zaman imkansız olarak kalacaktır çünkü bu fikir
temel termodinamik kanunlarını çiğneyen bir cahilliktir.
Başka bir örnek de simya ile herhangi bir metali altına dönüştürmek. Geçmişte
üstünde çok uğraşılmış, araştırılmış bir konu olsa da, ne kadar yarasa kanadı
kullanılırsa kullanılsın metalleri altına çevirebilen sihirli bir taş ya da
iksir yapılamaz.
Peki alternatif tıp? O da her zaman hikaye olarak kalacak. Bildiğimiz hiçbir
bitki ya da vitamin, kanser ile kemoterapi ve radyoterapi gibi savaşamaz. B17
vitaminini tıbbi yöntemlere tercih etmek hastayı asla iyileştirmez, x çiçeği
size uzun ömür vermez. Bunlar absürt imkansızlıklardır. Bir tarafta bilim
geliştikçe imkansız sınırından çıkan konular, diğer tarafta her zaman imkansız
kalacak, fizik kanunlarını çiğneyen şeyler var.
Akupunktur gibi alternatif tedavi tıp yöntemleri, hiçbir zaman bilimsel tıbbın
sağladığı tedavilerden üstün olmamıştır.
Akupunktur gibi alternatif tedavi tıp yöntemleri, hiçbir zaman bilimsel tıbbın
sağladığı tedavilerden üstün olmamıştır.
Peki yazı konumuz, uzay-zamanı büküp ışıktan hızlı yolculuğu mümkün
kılabilecek bir warp sürücüsü bunlardan hangisidir?
Başta tamamen imkansız gibi görünüyor çünkü bize hala sihir gibi gelen yanları
var. Nasıl bir madde ve teknoloji ile gerçekliğin dokusuna, bildiğimiz her
şeyi barındıran uzay-zaman düzlemine şekil verebiliriz? Aslında matematiksel
olarak gereken koşullar sağlandığında imkansız değil. Soru, bu gerekli
koşullar mümkün mü?
Tek bildiğimiz, mümkün olup olmadığı gerçeğini bilmemiz, evreni ve fizik
kanunlarını daha iyi anlamamıza bakar ve henüz ne ömrümüz içerisinde, nede bir
kaç bin hatta on bin yıl içerisinde görmeyi beklemediğimiz şeylerdir. (Bu
konuda haksız çıkmayı çok isteriz.)
4) Warp Sürücüsü Nedir?
Warp sürücüleri, en ünlüsü Uzay Yolu olan, birçok bilim kurgu yapıtında geçen
spekülatif bir ışıktan hızlı ulaşım metodudur.
Uzay yolunun ünlü yıldız gemisi “Atılgan” warp sürücülerini çalıştırdığında,
çevresindeki uzay-zaman düzlemini öyle büker ki, gemiyi uzayın geri kalanından
ayıran bir küre içine alır (Bu küreye Warp Bubble/Warp Baloncuğu denir). Daha
sonra Atılgan, bu uzay-zaman küresini ışıktan hızlı hareket ettirerek
inanılmaz mesafeleri dakikalar içerisinde kateder. Atılgan aslında yerinden
bir milim kıpırdamamıştır, yer değiştiren o an içerisinde bulunduğu uzay-zaman
bölgesidir ve uzay-zamanın kendisi için bir ışık hızı sınırı yoktur.

Kulağa oldukça çekici gelen ve üzerinde araştırmalar yapılmaya başlanan bu
fikri, ne yazık ki nasıl çalışır hale getireceğimizi anlamaktan çok uzağız,
çünkü uzay-zamanı bu şekilde bükmek için ihtiyaç duyulan şeyleri henüz
yeterince anlamadık.
Uzay-zamanı bükme fikri ile kendimize ziyafet çekmeden önce uzay-zamanın ne
olduğunu, özel ve genel göreliliği, hayal ettiğimiz şeyin zorluğunu ve neden
gerekli olduğunu daha iyi anlamamız gerekiyor. Öncelikle gerekli olduğunu
söyleyelim çünkü ışık hızı sınırı ile özellikle yüzlerce, binlerce ışık yılı
mesafelere yapılacak yolculuklar hiç pratik değildir.
Nedir peki bu ışık hızı sınırı, hızlandıkça ne oluyor, bize nasıl engel
oluyor, neden aşamıyoruz?
Özel Görelilik yazı dizimiz sizlere ışık hızı ile ilgili oldukça detaylı
bilgiler verecektir, burada konuyu bağlamak açısından Einstein’ın teorileri,
ışık hızı ve ışık hızına yakın relativistik hızların etkileri üzerine kısa
bilgiler verelim.
(Relativistik hız, Newton mekaniklerinin geçerliliklerini yitirmeye başladığı,
ışık hızının yüzde 10’u ve üstü hızlara denir.)
Özel Görelilik Serisi
1) Referans Sistemleri
2) Lorentz Dönüşümleri
3) Michelson Morley Deneyi
4) İkizler Paradoksu
5) Boy Kısalması
6) Kütlenin ve Momentumun Göreliliği
5) Kısaca Özel Görelilik
Einstein’ın uzay-zaman teorisi iki ana başlığa ayrılır; 1905’te yayınladığı
özel görelilik ve 1915’te yayınladığı genel görelilik.
Özel görelilik, birbirlerine görece sabit hızlarda hareket halinde olan
gözlemcilerin gözlemlediği fizik kurallarını ele alır. Özel görelilik, birçok
deneyle gözlemlenmiştir ve temelleri oldukça iyi anlaşılmıştır. Einstein özel
göreliliği hazırlarken iki temel sabiti keşfetti: Işık hızı (c) bütün
gözlemciler için aynıydı ve sabit hızlarda hareket eden gözlemciler için de
fizik kuralları aynıydı.
Newton’ın fizik kanunlarına göre ışıktan hızlı hareket etmemize engel bir
limit yoktu, biz yanından geçip giderken ışık gerimizde kalacaktı. Ancak bu
fikir daha gençliğinde bile Einstein’a saçma gelmeye başlamıştı. Albert
Einstein, kolejde Maxwell’in elektromanyetizma teorisi üzerinde çalışırken,
Maxwell’in bile keşfetmediği bir şeyin farkına vararak özel görelilik
teorisinin temellerini attı. Ne kadar hızlı hareket ederseniz edin; ışığın
hızını ölçtüğünüzde değeri aynıdır, değişmez.
Hızınız ne olursa olsun, ışık
sizden saniyede 299.792 kilometre hızla uzaklaşacaktır.
Normalde hareket halindeki bir arabadan başka bir arabanın hızını ölçer ve
sizin arabanızın hızını buna ekler ya da çıkarırsanız, gözlemlediğiniz
arabanın hızını bulursunuz. Ancak ışık bu mantığımıza tamamen aykırı hareket
eder. Ne kadar hızlı hareket ederseniz edin ışığa yetişemezsiniz, ışık her
zaman sizden ışık hızı ile uzaklaşıyor olacaktır. Bunun sebebi nedir?
Newton mekanikleri, gerçek fizik kurallarını çok kabaca tasvir etmeye çalışmış
ve başarısız olmuştur. Newton’a göre evrende zaman akışı her yerde aynıydı.
Buna göre Dünya’nın, Venüs’ün, Mars’ın veya bir karadeliğin yakınlarındaki
gözlemciler için zaman aynı hızda akacaktı. Yanlış. Artık zaman akışının,
gözlemin yapıldığı yerdeki kütle çekimine ve görece hareket hızına göre
değişebileceğini biliyoruz. Uydularımızdaki atom saatlerimizle bile çok düşük
zaman farklılıklarını ölçebiliyoruz.
Yine Newton’a göre bir metrelik bir cetveli nerede kullanırsak kullanalım aynı
ölçümü yapacaktı. Yanlış. Işık hızına yaklaştıkça, hareket yönüne göre
daralırsınız, bir metrelik cetvelimizin boyu da giderek kısalır. İşte bu
sebeple ışık hızının ölçümü her durumda aynı olmaktadır.
6) Işık Hızına Yaklaşıldıkça….
Einstein, ışık hızına yaklaşan bir gemide işlerin günlük algılarımızdan farklı
işleyeceğini keşfetti. Bu gemi hızlandıkça daralarak sıkışacak, içerisinde
zaman giderek yavaş akacak ve kütlesi artacaktı. Dilerseniz bu üç değişkeni
biraz irdeleyelim.
Dünyadan teleskopla bakan bir gözlemci, relativistik hızlardaki bir gemide
saatlerin yavaş hareket ettiğini, insanların ağır çekimde yürüdüğünü ve
giderek yassılaştıklarını, düzleştiklerini fark etti. Dışarıdan bakan bir
gözlemci, örneğin ışık hızının yüzde 90’ı (0.9 c) hızla hareket eden bir gemi
gözlemlediğinde, aslında boyu kısalmış halini görmektedir. Bu hızlarda 1
kilometrelik bir gemi, L = √ [1 – (v2/c2)] x (Lp) denklemine göre 435 metre
olarak gözlemlenecektir. Elbette gemidekiler bunun farkına varmayacaktır.
(Denklemdeki harfler şunları ifade eder: Lp (Gerçek Uzunluk), L (Gözlemlenen
Uzunluk), √ [1 – (v2/c2)] (Bir eksi, hızın metre cinsinden karesi bölü ışık
hızının metre cinsinden karesi))
Aynı şekilde ışık hızının yüzde 90’ı (0,9 c) ve üstünde zaman akışı
katlanarak, artan bir oranda yavaşlayacaktır. Öyle ki, ışığın yüzde
99.999….9’luk süratindeki bir geminin mürettebatı için Andromeda Gökadası’na
yapılacak bir yolculuk belki de birkaç saat sürebilir. Zaman bu hızlarda o
denli yavaş akar. Tabii ki gemimiz Andromeda’ya ulaşana kadar Dünya’da 2,5
milyon yıldan fazla zaman geçecektir.
Andromeda galaksisine ışık hızının yüzde 99.999 gibi bir süratle sadece birkaç
saatte ulaşmanız mümkün. Ama bu süre, sadece sizin için geçerli. Siz birkaç
saatte Andromeda’ya vardığınızda, Dünya’da geride bıraktığınız hiçbir şey
kalmayacak, çünkü 2,5 milyon yıl geçmiş olacak.
Yeri gelmişken hadi abartalım; “time dilation” denen bu zaman yavaşlamasına
güzel bir örnek verelim. Eğer galaksimizdeki bütün maddeyi saf enerjiye
çevirip gemimizi hızlandırmak için kullanabilsek dahi, ışık hızının ancak
ölçemeyeceğimiz bir yüzde 99.999…..9’luk yüzdesine ulaşırız. Bu hızda zaman
bizim için o kadar yavaş akar ki, yıldızların doğumunu ve ölümünü,
galaksilerin birbirlerinden uzaklaşıp sönükleşmesini ve hatta evrenin nihai
sonunu dahi gözlemleyebiliriz. Kulağa zaman yolculuğu gibi gelen bu olay
aslında böyle yüksek hızlarda zamanın bizim için çok yavaş akmasıdır.
İlgili formülü ve linkteki sitedeki talimatları kullanarak siz de hızın zaman
üzerindeki etkilerini bulabilirsiniz.
Son olarak relativistik hızların kütle üzerindeki etkisine gelirsek; herhangi
kütle sahibi bir aracın yukarıda bahsettiğimiz hızlara ulaştırılması için
ihtiyaç duyulan enerji, böylesi yüksek relativistik hızlarda katlanarak artar.
Hızlandıkça aracımızın kütlesi de katlanarak artar ve daha çok hızlanması için
hep daha çok enerji gerekir. Bunu ifade eden formülümüz de şudur:
m = (1/√ [1 – (v2/c2)]) mo
mo: Orijinal kütle, m: Artan hızlarda değişen göreli kütle, denklemin geri
kalanı da bir bölü, bir eksi, hızın metre cinsinden karesi bölü ışık hızının
metre cinsinden karesi)
Bu basit formül aslında ışık hızını neden geçemeyeceğimizi açıklar. Işık
hızına yaklaşıldıkça kütle sonsuza kadar artar ve sonsuza kadar artan bir
kütleyi daha fazla hızlandırabilmek için sonsuz enerji gerekmektedir.
7) Işık Hızı
Işık hızına ulaşmanın bir yöntemi yoktur. Yukarıdaki formüllerden de
anlaşılacağı üzere evrendeki bütün madde ve enerji çeşitlerini kullanabilsek
dahi bizi ışığın yüzde 99.999…..9’luk hızına ulaştırmaktan başka bir işe
yaramaz. Ama diyelim ki bilinmeyen bir yöntemle hiçbir kütleli parçacığın
ulaşamayacağı, sadece kütlesiz fotonların ulaşabileceği ışık hızına ulaştık,
ne görürüz?
Her şeyi. Işık hızında giden bir gemi için bütün her şey bir anda olup biter.
Dışarıda 1 quadrilyon yıl geçer, güneşimiz önce beyaz cüce ve ardından siyah
cüceye dönüşür, protonlar stabil değillerse 10^34 yıl içinde pion ve
pozitronlara bozunmaya başlarlar, 10^100 yıl sonra karadeliklerin çoğu
buharlaşmış, 10^1000 yıl sonra da evrenin ısı ölümü gerçekleşmiş olur ancak
gemimizde bir saniye dahi geçmez, her şey tek bir ana sıkışır. Bu tam
anlamıyla matematiksel bir tekilliktir.
Eğer yıldızlararası yolculuklarını ışık hızına yakın hızlarda yapıyor
olsalardı, Star Trek tayfaları Uhura ve Sulu'nun Dünya'da bırakmış oldukları
yakınları çoktan ölmüş olacaktı.
Eğer yıldızlararası yolculuklarını warp drive yerine ışık hızına yakın
hızlarda konvansiyonel yöntemlerle yapıyor olsalardı, Star Trek tayfaları
Uhura ve Sulu’nun Dünya’da bırakmış oldukları yakınları çoktan ölmüş olacaktı.
Sözün özü ışık hızına ne kadar yaklaşırsak, gitmek istediğimiz yere o kadar
çabuk ve ömrümüz içerisinde varırız. Ancak geride bıraktıklarımız çoktan ölmüş
olur. Relativistik hızlar bu denli bencildir işte. Bu nedenle, geride
bıraktıklarımızı tekrar görebileceğimiz, ömrümüz içerisinde uzak yıldızlara
gidip, geri dönebileceğimiz imkanları sağlayacak fikirlere bu kadar
meraklıyız.

Işık hızı bariyerini normal yollarla aşamıyoruz. Ancak fizik kanunları bize
bazı arka kapılar sunuyor. Bu arka kapılar, Einstein’ın 1915’te, özel
görelilikten sonra kaleme aldığı genel görelilik teorisi sayesinde açığa
çıkmıştır.
Genel görelilik teorisine göre; içinde bulunduğumuz uzay-zaman düzlemi
genişleyip, daralabilen, eğrilebilen bir yapıdır ve çeşitli şartlar altında
ışıktan hızlı genişleyebilir. Tıpkı Büyük Patlama sonrasında evrenin ışıktan
hızlı genişlediğini bildiğimiz gibi. Bu olay özel göreliliği ihlal etmez.
Işıktan hızlı genişleyen uzayın kendisidir ve bilgi taşımaz. Yine genel
göreliliğe göre uzay-zaman düzleminde uzaydaki farklı bölgelerin ve/veya
zamanların birbirlerine bağlandığı bölgeler olması mümkündür. Bu bölgelere
bildiğiniz gibi “Solucan Deliği” yada “Einstein-Rosen Köprüleri” denir.
Solucan Delikleri, başka bir yazımızda detaylı işleyeceğimiz fenomenlerdir.

Einstein-Rosen köprüsü.
8) Kısaca Genel Görelilik Ve Uzay-Zamanın Eğrilmesi
Einstein, genel göreliliği, çok güçlü kütle çekimsel etkileri anlatmak için
hazırladı. Çalışmalarında kütle çekiminin, Newton mekaniklerinin söylediğinin
aksine iki cismin birbirine uyguladığı kuvvet yerine, uzay-zaman düzleminin
madde çevresinde kıvrılması/eğrilmesi sonucu vuku bulduğunu keşfetti. Dört
boyutlu evrenimizde, uzay-zaman kütle çevresinde eğrilir ve bu eğrilme kütle
çekimi olarak bize yansır. Elektromanyetik dalgalar, hatta ışık bile bu eğime
ayak uydurmak zorundadır çünkü uzay-zaman düzleminin yapısını takip ederler.
Küçük kütlelerde bu ölçülemeyecek kadar düşükken, büyük kütlelerin, örneğin
Dünya’nın ve Güneş’in kütle çekiminin etkilerini gözlemleyebiliyoruz.
Güneş sistemimizde farklı kütle çekimi etkilerinde, uzay araçlarında zaman
akışı çok düşük miktarlarda değişiyor. Haberleşmede kullanılan radyo
dalgaları, direkt bir çizgi yerine uzay-zaman eğrisini takip ederek
ölçülebilir gecikmeler yaşıyor. Daha büyük kütleler, örneğin galaksilerin
kütle çekimi, ışığı öylesine büküyor ki çevrelerinde kütle çekimsel
merceklenme denilen etkileri gözlemleyebiliyoruz. Beyaz cüceler, nötron
yıldızları ve tabii ki kara deliklerin kütle çekimlerinin ise çok daha ciddi
ve gözlemlenebilir etkileri olduğunu biliyoruz.
Sonuçta uzay-zaman devasa kütlelerin etrafında eğriliyor. Yani madde
çevresinde uzaydaki x, y, z koordinatları ile beraber zaman akışında da
değişiklikler meydana geliyor. Eğri uzay zaman hakkındaki yazımızı bu noktada
gözden geçirmenizi tavsiye ederiz. (Bkz.
Eğri Uzay Zaman)
Geleceğin İtki Sistemleri -7- Warp Sürüşü -2
Doğada uzay-zamanın şekil ve akış değiştirdiğini biliyoruz. Peki, biz bunu
yapay olarak kendi amaçlarımız doğrultusunda uygulayabilir miyiz? Uzay-zamanın
kendisini öylesine büküp, hareket ettirebilecek bir teknoloji yaratabilir
miyiz? Artık konumuza giriş yapabiliriz. Ancak, başlamadan önce eğer
okumadıysanız, kavramları algılayabilmeniz için yazımızın ilk bölümünü
okumanız gerektiğini belirtelim.
9) Alcubierre Warp Sürücüsü
Uzay-zaman düzlemini esnetip sıkıştırmanın en ünlü örneği olan Alcubierre
sürücüsü 1994’te Einstein’ın genel görelilik teorisini kullanan fizikçi Miguel
Alcubierre tarafından öne sürülmüştür.
“Şu anki fiziksel modeller çerçevesinde, herhangi bir kozmik mesafeyi
ışık-hızı bariyerini aşmadan çok kısa süreler içerisinde kat etmenin bir yolu
var mı?” Alcubierre’yi motive eden işte bu soruydu. Böylece kafasındaki bu
soruya cevap olabilecek matematiksel modeli hazırladı.
Uzay-zaman düzlemenin genişlemesi ve sıkışması herhangi bir hız sınırına sahip
olmadığı için Alcubierre, genel göreliliği ihlal etmeden fizik kanunlarındaki
bu arka kapıyı kullanarak, Uzay Yolu’nun warp sürücüsüne çok benzeyen, yine de
bazı ciddi farklılıkları olan bir model ortaya çıkardı.

Spekülatif bir Alcubierre sürücüsü çevresindeki uzay-zamanı bükerek (yada
eğrileştirerek diyebiliriz) kendi çevresinde “warp baloncuğu” denen bir
uzay-zaman sahası oluşturur.
Aşağıdaki dalga benzeri ünlü geometrik şekil dört boyutlu bir uzay-zaman
baloncuğunun üç boyutlu tasviridir. Gerçekte oluşacak uzay-zaman bölgesinin
yapısını kabaca algılayabilmemiz için bu şekilde sunulur.
Bu warp baloncuğu içerisinde her şey normaldir. Fizik kanunları aynen
geçerlidir ve warp sürücüsünü taşıyan gemi hareket etmemektedir. Ancak warp
baloncuğunun duvarlarında uzay-zaman düzleminde müthiş bozulmalar olmaktadır.
Bu baloncuğun hareket ettirilmesi ise baloncuk önündeki uzay-zamanın
sıkıştırılması ve gerisindekinin genişletilmesi esasına dayanır.
Bu hareket hiç bir fizik kanununu ihlal etmeyerek ışıktan hızlı
gerçekleştirilebilir.
Miguel Alcubierre, fikrin matematiksel temellerini oluştururken, uzay-zamanı
bükmek için yüklü miktarda negatif enerji ve/veya negatif kütleli madde denen
egzotik madde gerektiğini buldu. Bunların ne olduğunu birazdan uzun uzun
anlatacağız. Şu anda sadece hiçbirine sahip olmadığımızı, nerede bulacağımızı
ve nasıl üreteceğimizi de bilmediğimizi söyleyelim.
Birçok araştırma, bir warp sürücüsü için ihtiyaç duyulan bu negatif enerji
veya negatif kütleli madde için farklı miktarlar öngörüyor. Özellikle ilk
modeller, “gözlemlenebilir evrendeki kütleden daha fazlası gerekir” derken
yakın zamanda Chung-Freese metriği ile birlikte ihtiyaç duyulan kütlenin, warp
baloncuğunun duvar kalınlığına göre bir Jüpiter kütlesi ile Voyager-1’in
kütlesi (740 kg) arasında. Değişken miktarı bu kadar yüksek olunca neden çok
umutlu olmadığımız daha iyi anlaşılıyor.
10) Negatif Kütleli Madde ve Negatif Enerji
Egzotik madde: Yukarıda bahsi geçen egzotik maddeler, normal maddeden ve
anti-maddeden farklı karakteristik ve fiziksel özelliklere sahip spekülatif
madde çeşitlerine denir ve bu spekülatif maddelerden bazıları çeşitli fizik
kanunlarını ihlal eder. Egzotik maddelerin yapı taşları bizim yapı
taşlarımızdan farklı olabilir. Hepimizi oluşturan baryonlar (proton ve
nötronlar) yerine farklı atom altı parçacıklar içerebilirler. Egzotik madde
örnekleri şunlar olabilir.
Bose-Einstein yoğunlaşması: Normalde mutlak sıfıra çok yakın, düşük
sıcaklıklarda gözlemlenen, Kuantum mekaniklerinin makroskopik boyutlarda vuku
bulduğu, bir maddenin bütün atomlarının tek bir atommuş gibi birlik halinde
titreşmesi durumudur. Yüksek sıcaklıklarda gerçekleşmesi durumunda ışınlanma,
oda sıcaklığında süper iletkenlere kadar birçok inanılmaz uygulaması
bulunabilecek bir madde halidir.
Kuark-Gluon plazması: Normal şartlarda çok yüksek sıcaklık ve
yoğunluklarda (örneğin Big-Bang sonrasındaki ilk bir kaç mili saniyede) vuku
bulabilecek bir madde halidir. CERN gibi parçacık hızlandırıcılarda 4-5
trilyon Kelvin derecelik sıcaklıklarda oluşturulmaya çalışılan bu plazmada,
maddenin en temel yapı taşları kuarklar ve gluonlar kendilerini bir arada
tutan kuvvetlerden kurtulurlar. Yani bu plazmada atom bulunmaz, atomu
oluşturan yapı taşları serbest halde bulunur.
Karanlık madde: Ne de olsa kütle çekimi haricinde normal madde ile hiç
bir etkileşimini henüz gözlemleyemedik. Ne olduğunu bilmediğimiz için egzotik
demekte henüz bir sakınca yok.
Takyon: Işıktan hızlı hareket ettiği öne sürülen, normal madde ile
kesinlikle hiç bir etkileşimi ve gerçekliğine dair hiç bir kanıt bulunmayan
spekülatif parçacıklar.
Yukarıdaki egzotik madde çeşitleri ardından konumuzda ismi geçen, uzay-zaman
düzlemini bükmek için gerekli olduğu düşünülen negatif kütle sahibi maddeye
bakalım.
Negatif kütleli madde: Antimadde ya da Karanlık Madde ile
karıştırmayınız. Teorik fizikte, negatif kütle sahibi madde, 0 ağırlıktan daha
düşük kütleye sahip, “hiçbir şeyden daha hafif” diye tabir edebileceğimiz ve
kütle çekimi tarafından çekilmeyen tersine itilen spekülatif bir egzotik
maddedir. Bir ya da daha fazla enerji durumunu ihlal eder. Bir tartı üzerine
koyarsanız tartıya ters basınç uygular ve -10 kg gibi bir sonuç görürsünüz.
Eğer evrende negatif kütleli egzotik madde çeşitleri varsa, gezegenlerin,
yıldızların hatta galaksilerin kütle çekimleri tarafından çok uzaklara itilmiş
ve belki de hiçbir zaman ulaşamayacağımız galaksiler arası derin uzayda
bulunuyor olabilirler.
Peki fizik kanunlarını ihlal ediyorsa nasıl gerçek olabilecekmiş gibi
konuşabiliyoruz? Böyle bir şeyin bizim evrenimizde bulunmaması gerekmez mi?
Katı haldeki negatif kütleli madde, ancak “mükemmel sıvı” diye tabir edilen
bir halde negatif kütle sahibi maddede bulunabilir.
Kanada, Montreal Üniversitesi’ndeki kozmologlar Saoussen Mbarek ve Manu
Paranjape mükemmel sıvı haldeki negatif kütle sahibi bir maddenin hiçbir
enerji durumunu ihlal etmediğini açığa çıkardı. Gereken tek şey bu maddeyi Big
Bang esnasında üretmiş olabilecek bir mekanizma. Kısacası şu anda böyle bir
maddenin gerçekliğini ne inkar edip imkansız diyebilecek ne de onaylayabilecek
bir durumdayız.
Negatif enerji: Negatif enerji, adından da anlaşılacağı üzere eksi değerleri
olan enerji seviyelerine denir. Karanlık Enerji ile karıştırmayınız. Tamamen
kuramsal olan negatif kütleli madde, aksine negatif enerji çeşitli kuantum
durumlarında stabil olmayan şekilde mümkün olabiliyor.
Bununla birlikte karakteristik olarak negatif enerjiye oldukça benzeyen ancak
negatif enerji sayılmayan ve çok küçük ölçeklerde gerçekleşen Casimir
etkisinden de bahsedelim. 1933’te Hendrik Casimir, Kuantum Teorisi’nin
kanunlarını kullanarak garip bir öngörüde bulundu. Casimire göre; (alttaki
resimde görülen) vakum içerisindeki iki adet paralel, yüksüz metal plaka
birbirlerini itecekti. Normalde yüksüz olan bu plakaların sabit durması
gerekmekteydi ancak bu iki plaka arasındaki vakum boş değildi, gerçekliğe
giriş, çıkış yapan sanal parçacıklar ile doluydu. Bu noktada sanal
parçacıklarla ilgili yazımıza göz atmanız faydalı olacaktır. (Bkz. Belirsizlik
ve Kuantum Dalgalanmaları)

Bu vakum, çok kısa ömürlü elektronların ve pozitronların ortaya çıkıp
birbirlerini imha ederek yok olduğu kuantum aktiviteleri ile doludur. Normalde
bu yoktan var olan ufak madde-antimadde olayları Enerjinin Korunumu Kanunu’nu
ihlal ediyor gibi görünse de; belirsizlik ilkesi sebebiyle bu küçük patlamalar
inanılmaz ölçüde kısa ömürlü olup, net enerjide değişikliğe sebep
olmamaktadır. Böylece Casimir bu kısa ömürlü olayların plakalar arası vakumda
bir basınç yaratacağını ve bu basıncın plakaları iteceğini keşfetti. Normalde
bu plakalar birbirinden uzakken bu etki gerçekleşmezken, plakalar
yaklaştırıldıkça aralarında bu enerji açığa çıkmaya başlar.
Bu enerji 1948’de laboratuvarda, Casimir’in öngördüğü gibi gözlemlendi. Bu
enerjiyi ölçmek için inanılmaz hassas ve sanat eseri sayılabilecek ekipman
gerektiğinden, 1996’da ilk hassas ölçüm yapıldığında bu etkiden kaynaklanan
basıncın bir karıncanın ağırlığının 30 binde 1’i kadar olduğu bulundu. Tahmin
ettiğiniz gibi uzay-zamanı bükmek için çok yeterli değil.
Negatif enerjiye başka bir örnek de, kara deliklerin buharlaşma sürecinde
açığa çıkan ve Hawking radyasyonu mekanizması sırasında oluşan kısa ömürlü
sanal parçacıklar verilebilir.
Buraya kadar kısaca özel ve genel görelilikten, ışık hızından, warp sürücüsü
fikrinin ne olduğundan, Alcubierre warp sürücüsünün temel mantığından ve
ihtiyaç duyduğu şeylerden bahsettik. Ancak bütün bunları nasıl bir araya
getirip çalıştıracağımızı hala bilmiyoruz.
11) Alcubierre Metriği
Bu kadar karmaşık bir konuyu bir ileri okuma bölümü ile devam ettirmeden
olmaz. Yazımızın bu bölümünde Alcubierre metriği ve uzay-zamanı bükme işinin
matematiğini, anlaşılır bir biçimde anlatmaya çalışacağız.
Metrik nedir? Metrik; tensör olarak da geçer ve kabaca uzayda iki nokta
arasındaki mesafenin ölçüm yöntemidir. Ya da daha detaylı bir açıklama ile,
uzayın geometrik karakteristiklerinin bir koordinat sistemi vasıtası ile
anlatılmasına yarayan bir tanımlama yöntemidir. Bu tanımlama boyut, hacim,
eğrilik, açı, gelecek ve geçmiş gibi değerler ile yapılır.

Alcubierre, evrenin ilk anlarındaki kozmik genişlemeden esinlenen bir metrik
hazırlamıştır. Bu metrik; t, x, y, z (üç uzay ve bir zaman boyutu)
koordinatlarını ve; x = x(t), y = 0, z= 0 eğrilerini içerir. (x = uzay
aracının hareket yönünü temsil eder.)
ds² = c²dt² + [dx – v(t)∫(r)dt]² + dy² + dz²
Gözünüz korkmasın.
Bu metrikteki değerler bize uzay aracının çevresindeki uzay-zaman eğriliğinin
hızı (v) ve aracın bu eğriliğe göre radyal konumunu (r) verir.
Metrikte geçen ∫(r), eğrilmiş uzay-zaman şeklinin fonksiyonudur ve şu şekilde
gösterilir:
∫(r) = tanh( σ (r + R)) – tanh( σ (r – R)) / 2tanh( σR )
Bu denklemde σ parametresi warp baloncuğunun duvar kalınlığıdır ve R ise warp
baloncuğunun yarı çapıdır. Warp baloncuğunun duvar kalınlığının azalması,
uzay-zaman eğriliğinin daha çok artması anlamına gelmektedir.
Yani denklem der ki;
σ değeri ne kadar büyürse, duvar kalınlığı o kadar incelir.
Bu denklemler kabaca warp baloncuğunun yapısını verir. Warp baloncuğunun
hareket etmesi fenomenine ise “York Time” denir. York Time, bu warp
baloncuğunun önünde kalan uzay-zaman düzleminin sıkışıp daralması ve
gerisindeki uzay-zaman düzleminin genişlemesidir. Bu daralma ve genişleme,
warp baloncuğunun hareket etmesine ve hatta hayalini kurduğumuz ışıktan hızlı
yer değiştirmesini sağlar.

York Time, “θ” işareti ile gösterilir ve eşitliği şöyledir.
θ = v{s}/c . x{s}/r{s} . df/ds{s}.
Sonunda {s} olan değerler, ilgili değerin uzay gemisine ait olduğunu gösterir.
Yani geminin hızı bölü ışık hızı ve geminin hareket yönü bölü geminin warp
baloncuğuna göre konumu gibi. Denkleme göre warp baloncuğunun kalınlığı
azaldıkça York Time değeri artar.
12) Matematiğin Gerçeğe Yansıması
Düşük enerji yoğunlukları bize zayıf bir uzay zaman eğriliği ve kalın bir warp
duvarı verir. Ancak warp baloncuğunun merkezindeki “düz” uzay-zaman bölgesinin
hacmi küçüktür. Duvar kalınlığını düşürmek yani uzay-zaman eğriliğini
arttırmak için enerji yoğunluğunu kat kat arttırmak gerekmektedir. Warp
baloncuğunun içerisindeki hacimde böylece artacaktır.
Anlaşılacağı üzere duvar kalınlığı fazla olan, zayıf bir eğimi olan uzay zaman
baloncuğu oluşturmak daha kolaydır. Alcubierre metriğinin ünlü şekline yakın
bir warp baloncuğu oluşturmak ise kat kat daha fazla enerji ister. Alcubierre
metriğini yani uzay-zaman baloncuğunu oluşturduktan sonra baloncuk içerisinde
hızlanma anlamına gelen “α” sıfırdır. Baloncuk içerisinde herhangi bir
hızlanma hissedilmez. Zaman değeri de baloncuk dışındaki zaman değeri ile
aynıdır, herhangi bir sapma olmaz.
Uzay gemimizi Dünya yörüngesinden geleneksel roketler ile çıkardık. Ardından
gemiyi terk ettiği noktaya görece “durdurduk”. Warp sürücüsünü çalıştırdık ve
warp baloncuğu oluştu. Ancak bir sorun var; gemimiz hangi yöne gideceğini
bilmiyor. Buna simetri paradoksu diyoruz.
Sorun, ihtiyaç duyulan enerji yoğunluğu simetrik bir yapıya sahipken York Time
metriği asimetrik bir yapıya sahip oluyor. Sonuçta warp baloncuğumuzun x
ekseninde hareket yönü rastlantısal diyebileceğimiz bir hal alıyor.
Alcubierre, teorisini ilk ortaya koyduğunda bu sorunu çözebilmek için, geminin
terk ediş noktasında bir istasyonun warp baloncuğunu hızlandıracak ve varış
noktasında ise başka bir istasyonun baloncuğu durduracak şekilde yönlendirmesi
gerektiğini belirtmişti. Bu “otoban” yaklaşımı hayal ettiğimiz warp konseptine
kıyasla pek konvensiyonel değil. Atılgan istediği yöne gidebiliyorken,
Alcubierre sürücüsü kendisini hızlandıracak ve yavaşlatacak harici kaynaklara
muhtaç.
Neyse ki, yakın zamanda warp sürücüleri üzerindeki çalışmaları ile ismini
duyuran NASA mühendisi ve fizikçisi Harold G. White, Alcubierre metriğini
modifiye ederek bu sorunun üstesinden gelinebileceğini öne sürdü. Harold G.
White, son zamanlarda NASA’nın warp üzerine araştırmalarını temsil eden önemli
bir isim. Son yıllardaki optimistik tavrı kendisine borçluyuz.
White’ın katkıları ile modifiye edilen Alcubierre metriği, “uzay-zaman
yükseltmesi” (space-time boost) denen bir prensip kullanır. Kabaca anlatmamız
gerekirse, uzay-zaman yükseltmesi, uzay gemisinin sahip olduğu ilk hızı
katlayarak arttırıp warp baloncuğuna yansıtır. Yani normal roketler ile 0.1c
hıza çıkan bir gemi, örneğin 100 değerinde bir yükseltme ile 10 c (ışık
hızının 10 katı) hıza çıkabilir. Tekrar hatırlatmakta fayda var bütün bunlar
henüz oldukça spekülatif çalışmalardır.
13) Chung-Freese Metriği
Alcubierre’den sonra 2000’de astrofizikçiler Daniel J. H. Chung ve Katherine
Freese’in öne sürdüğü Chung-Freese metriği, evrenin süper-sicim teorisi ile
ünlenen şekilde 10 boyuttan oluştuğu fikrine dayanır.
Aşina olduğumuz 4 boyutlu uzayımızın “Bulk” denilen fazladan bir boyutun
etrafında eğrilmesi fikrini anlatmak için bir örnek verelim. Kalınlığı
olmadığını varsaydığımız tamamen iki boyutlu bir kağıdın eğilmesi, kıvrılması.
Kağıt bu şekilleri 3 boyutlu uzay içinde gerçekleştirir. Bizim 4 boyutlu
evrenimiz de Bulk denen bir üst boyut “içerisinde” bu şekilde eğrilmektedir.
Bu üst boyutun ve diğer üst boyutların sayıları ve hacimleri başka
yazılarımızın konuları olacaktır.
Az önce bahsettiğimiz H. G. White’ın “uzay-zaman yükseltmesi” değeri, Chung-Freeze
metriği ile bir “Bulk değeri”ne dönüşür. Gemimiz warp sürücüsünü
çalıştırdığında “yükseltme” yerine bir “Bulk değeri” kazanır ve bu “Bulk
değeri” aynı şekilde geminin ilk hızı üzerinde yükseltici bir etki sağlar.
Tabii geometrik olarak “Bulk koordinatı” kazanan bir geminin bizim uzayımız
ile elektromanyetik etkileşimi azalacaktır.
Chung-Freese metriğinin warp araştırmalarına en büyük katkısı, uzay-zaman
düzlemini bükmekten bahsederken üst boyutları, bu çok bilinmeyenli denkleme
katarak, enerji ihtiyaçlarını büyük ölçüde düşürmesi olmuştur.

Üstteki tabloda da göreceğiniz üzere warp duvarı ince ve büküm yüksek
olduğunda ihtiyaç duyulan kütle Jüpiter kadarken, kalın warp duvarı ve zayıf
büküm Voyager kütlesine denk gelen birkaç yüz kilogramlık egzotik maddeye
ihtiyaç duymaktadır. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, ince warp duvarı çok
daha yüksek hızlara olanak sağlar. Bu sebeple ihtiyaç duyulan kütle/enerji bu
denli fazladır.
14) White-Juday Warp Sahası İnterferometresi
İsmini Harold G. White ve Dr. Richard Juday’den alan bu deney, yapay
uzay-zaman eğrilmesini ölçme amacıyla yapılan bir deneydir. Cihaz bir
helyum-neon lazeri kullanır, lazer ikiye ayrılır ve ışınlardan bir tanesi warp
sahası oluşturması beklenen halkanın içinden geçirilir. Eğer, halka warp
sahası oluşturursa, lazerin faz değişimine uğraması ve dedektörde diğer lazer
ile karşılaştırıldığında bunun anlaşılması gerekmektedir.
İlk deneyde kullanılan yüksek voltajlı bir elektrik alanı üreten yüksek-k
(yüksek dielektrik sabitine sahip) baryum titanit seramik kapasitör halka,
yeterli hassaslıkta ve dikkate değer bir veri elde etmeyi başaramamıştır.

Aynı deney düzeneği, başka bir spekülatif itki teknolojisi olan EmDrive
deneylerinde kullanılmış, daha doyurucu ve tekrarlanabilir sonuçlar elde
etmiştir. Bu deneylerde ayrılan lazer demetlerinden bazılarının hedefe
ulaşması diğerlerinden daha uzun sürmüştür ve bunun olası bir uzay-zaman
eğrilmesine işaret ettiği düşünülmektedir.
15) Sonuç
Göründüğü üzere warp sürücüleri hakkında çalışmalar, deneyler yapılıyor.
Matematiği hakkında fikir sahibiyiz, negatif kütleli madde/enerji gerektiğini
biliyoruz. Bazı çalışmalar egzotik madde olmadan da warp sürücülerinin mümkün
olabileceğini söylese de henüz kesin bir fikir için çok erken. Ancak
teknolojinin tam olarak nasıl çalışacağını ve mühendisliğini bilmiyoruz. Eğer
mümkün olursa ne kadar ekonomik olacak ondan da emin değiliz. Sonuçta Alpha
Centauri‘ye hızla gitmek için bir Jüpiter kütlesi kadar negatif kütleli madde
“yakmak” çok cazip olmayacaktır. Bütün bunların yanında warp sürücülerini
ciddi ciddi düşünmeden önce, Sicim Teorisi, Süper Sicim Teorisi, M-teorisi
gibi alanlarda ciddi aşamalar kat etmemiz ve evrenin temel kanunlarınI bugün
olduğundan çok daha kesin ve net anlıyor olmamız gerekmekte.
Hazırlayan: Berkan Alptekin
Geleceğin İtki Sistemleri 1: Elektrostatik İyon İticisi.
Geleceğin İtki Sistemleri-8 : Solucan delikleri